<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; edebiyat</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/edebiyat/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Ben Sonra Ağlarım / Nedim Hazar</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/09/ben-sonra-aglarim-nedim-hazar/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/09/ben-sonra-aglarim-nedim-hazar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 21:47:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21872</guid>
		<description><![CDATA[Nedim Hazar&#8217;ın Ben Sonra Ağlarım(1) adlı öykü-seçkisi tematik anlamda yabancılaşma, isyan ve teslimiyet/hikmet bağlamında üç ana gruba ayırabileceğimiz toplam on sekiz öyküden oluşmakta. Bomba, Kaçış yabancılaşmanın; Sonbahar Kelebeği Teşup ve İsfendiyar, Sinek isyanın; Turuncu Hüznün Kokusu, Ölmeden Mezara Koydular Beni, Prusyalı Piyanist, Çakmak, Cüzzamlı Mümtaz&#8230; teslimiyetin/hikmetin konu olarak merkeze yerleştiği bireysel ve sosyal içerikli öyküler.
Öykü [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/nedim-hazar-ben-sonra-aglarim.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21873" title="nedim-hazar-ben-sonra-aglarim" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/nedim-hazar-ben-sonra-aglarim.jpg" alt="" width="210" height="211" /></a>Nedim Hazar&#8217;ın Ben Sonra Ağlarım(1) adlı öykü-seçkisi tematik anlamda yabancılaşma, isyan ve teslimiyet/hikmet bağlamında üç ana gruba ayırabileceğimiz toplam on sekiz öyküden oluşmakta. Bomba, Kaçış yabancılaşmanın; Sonbahar Kelebeği Teşup ve İsfendiyar, Sinek isyanın; Turuncu Hüznün Kokusu, Ölmeden Mezara Koydular Beni, Prusyalı Piyanist, Çakmak, Cüzzamlı Mümtaz&#8230; teslimiyetin/hikmetin konu olarak merkeze yerleştiği bireysel ve sosyal içerikli öyküler.</p>
<p>Öykü dili iki ayrı perspektifin yansısı. Bunlardan ilki zekaya, şaşırtmaya, ironiye dayanan keskin bir gözlemi içeren bir perspektif; diğeri içe bakışa (içe ve içten dışa), insanî yöne odaklanan duygusal bir perspektif. Mekân olarak Türkiye, Amerika, Türkiye&#8217;nin Doğu&#8217;sundan Batı&#8217;sına farklı coğrafyalarda, farklı insan tiplerinin, karakterlerinin, birbirinden farklı hayatların <span id="more-21872"></span>bir araya geldiği panoramik bir dünya.</p>
<p>Kimi öykülerde sohbet-anı havasına dönüşen kimi olaya dayalı, kimi duruma dayalı, modern öykü tarzının teknik olarak tercih edildiği, anlatıcı bakış açısı olarak kahraman anlatıcı ve İlahî bakış açısının kullanıldığı bu öyküler özellikle insanın iç dünyasına(ruh dünyasına) tuttuğu aynayla insana dair hâlleri yazarın ifâdesiyle &#8220;<em>içe doğru konkavlaşmayı</em>&#8221; başarılı bir şekilde gerçekleştirmiş bir eser. Ben Sonra Ağlarım&#8217;ı modern öykünün yabancılaşma, mânâdan uzaklaşma, arayış&#8217;ı aktaran öykülerinden ayıran yön; tevekkül, teslimiyet ve hikmet&#8217;in sızdığı satırlar, bu satırlarla aktarılan kahramanlar. Çocukluktan gençliğe, olgunluktan yaşlılığa, çocuk-erkek-kadın, köylü-şehirli, çalışan-çalışmayan&#8230;  birçok farklı insan profilini ve dünyasını çoğunlukla bu kahramanların karşısına koyduğu ana kahramanın bakışından yansıtmış; bunu yaparken bu dünyaları vermenin dışında kahramanın dünyasında da değişimleri yaşatarak durağanlıktan uzak, hareketli kahramanlar yaratmış ve bu da tipleşmenin önüne geçerek yazarın öykü dilinde karakter yaratma başarısına ulaşmasını sağlamıştır. Aynı zamanda olaylar içine başka olaylar koyarak tıpkı Halit Ziya&#8217;nın Bir Şi&#8217;r-i Hayâl&#8217;indeki gibi, ilk olayın ikinciye çerçeve işlevi görmesini sağlamıştır. Çoğu öykünün yapısında (plot) öykü kahramanının yaşadığı değişme sürecini etkileyen zaman, mekân&#8230; değişimleri, olaylar zinciri; birden çok episodla(öykülerde bu episodlar sayılarla/bir, iki, üç&#8230; şeklinde) verilmiş, öyküler kahramanın değişimi ile sonuç&#8217;lanmıştır. Anlatımda hikâye etme, betimleme ve diyalog gibi anlatı biçimleri daha çok tercih edilmiştir.</p>
<p>Ben Sonra Ağlarım&#8217;daki öyküler sırasıyla şunlar: Dünya Nimeti; Mektup; 1 Lira; Sonbahar Kelebeği Teşup ve İsfendiyar; Zenci Adam, Sarı Balık ve Oltada Tavuk; Kadran; Turuncu Hüznün Kokusu; Ölmeden Mezara Koydular Beni; Yakışıklı Reşat; Prusyalı Piyanist; Sinek; Çakmak; Cüzzamlı Mümtaz; Mansur&#8217;un Mezarı; Ben Sonra Ağlarım; Bomba; Kaçış; Geyik Muhabbeti.</p>
<p>Dünya Nimeti; Urfalı 14-15 yaşındaki bir çocuğun hafriyatçılık yapan babasıyla çıktığı yolculukta kendini, sinemaya ve kitaplara olan ilgisini ve özellikle yazma yeteneğini keşfedişini anlatan bir öykü. Yıllar önceki kendine bakan kahramanın o döneminde hayatının değişim noktasını imleyen(tiyatroya ait bir terimle ifade edilecek olursa peripeti) eserin adını alan bu öykü, ayrıca sinema-siyaset ilişkisine de değinerek dönem sinemalarına da gönderme yapmaktadır.</p>
<p>Mektup; bakan danışmanı Cevdet Birkan adlı kahramanın bir muhabirle söyleşirken fark ettiği -yerine hiçbir zaman ulaştırmadığı- bir mektubun peşine düşerek sebep olduğuna inandığı hatayı düzeltmek için hayatında büyük bir değişime gitmesini anlatmaktadır. Bu değişimin nedeni dışarıdan hatanın telafisi olarak görülse bile aslında &#8220;<em>eğer yersen kısmetindir</em>&#8221; hadisi bağlamında Yanık Veysel&#8217;de şahit olduğu teslimiyetin idrâki olarak tezahür etmektedir.</p>
<p>1 Lira; hayatın iki farklı kanadındaki yaşamları belirginleştiren ve bunu sorgulayan, kahramanın deyişiyle ‘merkezinden kayan hayat penceresini tekrar yerine oturtan&#8217; bir sorgulama öyküsüdür.</p>
<p>Sonbahar Kelebeği Teşup ve İsfendiyar; Teşup&#8217;la İsfendiyar&#8217;ı, bir kelebekle modern Narkisoss&#8217;u birleştiren, insanların umarsızlığı ile kendini sadece beden/madde/görüntü&#8230; olarak algılayan insanın trajik sonunu anlatan bir öykü. Hayatla ölümün iç içe olduğu bu yaşamda ölümden kaçmak ve ölüme kaçmak arasında değerlerin, önemsenenlerin&#8230; mânâya, anlama, kutsala uzaklaştıkça nasıl farklılaştığını çarpıcı bir dille, kelebek-insan, hayat-ölüm kavramları ardından aktaran bir öykü.</p>
<p>Zenci Adam, Sarı Balık ve Oltada Tavuk; Amerika&#8217;daki bir balık avını anlatan, bu avdan yola çıkarak av kültürüne, Amerika&#8217;nın tüketim kültürüne odaklanan gözlemlerin yansıdığı bir öykü.</p>
<p>Kadran; zaman obsesyonuyla günlük hayattan uzaklaşan, dünyayı sadece sayı uzamından gören bir matematikçinin akıl dünyasının içine yolculuğun anlatıldığı bir öykü. Bu zihnin içinde metronun hızından, adımlarının uzunluğuna, süratine, ivmesine, cadde direklerinin arasındaki mesafeden İstanbul&#8217;un uzunluğuna, gazeteleri ne kadar sürede okunduğuna&#8230; kısaca, zaman ve olayların formüle edilmesiyle sosyal hayatın uzağına düşen insan zihninin krokisini çıkarmaktadır.</p>
<p>Turuncu Hüznün Kokusu; deprem sonrası bir yılbaşı gecesi Gölcük&#8217;e yapılan yolculuk, bir depremzede ailesinin yaşama tutunuşu ile depremzedelere bakış ve dönüş yolculuğunda bir araba kazasıyla yılbaşı gecesi kutlamasından dönen insanların yaşadığı başka bir trajediye odaklanan, hayatın mutsuz tarafını mutluluğa, mutlu tarafını mutsuzluğa çeviren(akis) iki ayrı olayı birleştiren bir öyküdür.</p>
<p> Ölmeden Mezara Koydular Beni; olay örgüsü olarak 1970&#8242;li yılların başında 5-6 yaşında olan kahramanın bir yol yapım çalışması esnasında toprak altında kalması, kurtuluşu, gözlerindeki rahatsızlık ve bu rahatsızlığın bir kazayla düzelmesini anlatırken, arka planda yol, şehir, kaza, sebeplerdeki hikmet&#8217;in sorgulandığı bir öykü olarak dikkati çeker. Anlatıcının yol-şehir-kader kavramları arasında kurduğu ilişki kendi ifâdeleri ile şöyledir:</p>
<h6><em>&#8220;Yollar ve kentler arasında gizemli bir ilişki olduğuna inananlardanım. Ve doğal olarak bu kentte oturan insanların kaderi arasında. Bazı şehirler vardır garip, hikmeti derinlerde gizli kedere sahiptir. Girişi bir dünya, çıkışı başka bir dünyadır şehrin. Geldiğinizde bir tuhaf olursunuz, ayrılırken bir başka tuhaf.</em><em> Bazı yollar vardır enteresan. Geçtikleri yerde iz bırakırlar, kültür oluştururlar, mekânların, insanların kaderini etkilerler. Her o yoldan gidişinizde hayretler içinde bakarsınız etrafa. Aslında gidenin yol değil, siz olduğunu anlarken bir yandan, geride bıraktığınız her santimde yolun insanla olan o grift etkileşimine de şahit olursunuz.<br />
Bazı şehirler ile bazı yolların kaderi ezelden beri kesişir. Kimi zaman enine, kimi zaman dikine böler yollar şehirleri. Kaderin garip bir tecellisi ki, doğduğum kent de, doyduğum kent de yollar ile böylesi gizemli bir ilişkiye sahiptir.&#8221;</em> (s:92)</h6>
<p>Yakışıklı Reşat; 1980 dönemi Türkiye&#8217;sinin karışık siyasi hayatına bakış olan bu hikâye dönemin ayrıntılarının içine şaşırtıcı bir olayı yerleştirerek belki de kimsenin umursamadan geçeceği başka bir gerçekliğe yönelerek hayatın farklı yönlerini, gerçekliğini ortaya koymaktadır. Bir aşk cinayetinin kurbanını anlatmak ve bunu 1980 siyasi olayları ile paralel vermekse yazarın Ayşe Saşa&#8217;nın önsözde ifâde ettiği gibi &#8220;<em>derinlikli bir dünyanın duyarlı lirizmini taşıyan</em>&#8221; bakışını göstermektedir.</p>
<p>Prusyalı Piyanist; hastalığı yüzünden bir Akdeniz ülkesinde yaşamak zorunda kalan Prusyalı bir piyanistin hayatındaki iki yanlış yüzünden seçtiği hayatın ruhundaki izlerini (tamamlanamamayı, acıyı, koyvermişliği&#8230;) anlatan bir öykü. Özelliği ise bu kayboluşunu teslimiyete çeviren ruhun hissettiği dünyanın zıttında konumlanan tepkilerinin/davranışlarının ruh tahlilinde başarılı bir şekilde yakalanmış olmasıdır.</p>
<p>Sinek; bir sinekle başlatılan absürd savaşın tarafların ikisini de yok eden bir inatlaşmaya dönüşünü anlatan ironik, esprili bir öykü.</p>
<p>Çakmak; trafik kazasında kızı hariç ailesinin tüm fertlerini kaybeden kahramanın yaşadığı iyileşme sürecinde hastaneye, hastalara, insanlara, dıştaki hayata bakışını anlatan ve birçok farklı hayatı kendi merkezinde birleştirerek onlara ait gözlemlerini aktardığı bir öykü. Bu öyküde dikkati çekense, bozulan çakmağının tamiri gibi kendi tamirini de aynı usta sayesinde/Yunus gerçekleştiren kahramanın ruh hâlini -korku, endişe ve isyandan teslimiyete- adım adım yansıtmış olması yazarın.</p>
<h6>Cüzzamlı Mümtaz; Tekirdağlı cüzzamlı hasta Mümtaz&#8217;la kahramanın paylaştığı bir otobüs yolculuğunda, hayatını bir hastalığın gölgesinde yaşayan Mümtaz&#8217;ın iç ve dış dünyasını anlatan bir öykü.  &#8220;<em>Yiyeceğimiz bir lokma, giyeceğimiz bir hırka değil mi nihayetinde?</em>&#8220;cümlesiyle (anafikri imler) Cüzzamlı Mümtaz&#8217;ın teslimiyetini, tevekkülünü merkeze alarak, onun -maddi zorlukları aşmasına yardımcı olan- manevi gelişimini vurgulamaktadır.</h6>
<h6>Mansur&#8217;un Mezarı; bir iddia ile hikâyesi anlatılan Mansur&#8217;un mezarında geceleyen Salih&#8217;in başına gelen ilginç, şaşırtıcı deneyimi anlatan bir öykü. Aklınıza hiç gelmeyecek bir olayı yaşarken neler yaşar insan, neler hisseder ve bunu nasıl anlatır diğerlerine? Farklı bir olayın farklı bir pencereden sunuluşu. </h6>
<h6>Ben Sonra Ağlarım; gıda zehirlenmesi yaşadığı için hastaneye çocuklarını götüren kahramanın, eşinin apandisitinin patlamak üzere olması yüzünden ameliyata alınması hikâyesi içine yerleştirilen, yeni gelen hastayla odaklanılan ‘anne&#8217;nin anlatıldığı bir öykü. Her türlü ihtiyacını sonraya atan, etrafını toparlayan, uzaktan sert görünen, dayanak olan, ölüme karşı tepkisizmiş gibi duran, üzüntüsünü gizleyen&#8230; ama herkesten gizli, bir köşede, bir başına ağlayan anne/yaşlı kadın. Ve kahramanın &#8220;<em>Acısı taze olana teselli bile ihanet gibi geliyordu.</em>&#8221; dediği gibi, teselli edilemeyecek bir kadın.</h6>
<p>Bomba; patlayan bombalar yüzünden kaygı düzeyi artmış insanların bir poşeti bomba zannederek polise haber vermesiyle başlayan ilginç olayların art arda yaşandığı şaşırtıcı bir öykü. Poşeti karıştıran, terörist zannedilen kir-pas içinde bir adam ve umulmadık bir şekilde biten olaylar. Hikâyeler içinde teknik anlamda en iyi iki öyküden biri Bomba, diğeri ise Kaçış.  </p>
<p>Kaçış; Bomba&#8217;daki kahramanın geçmişteki hâlinin ve değişiminin anlatıldığı bir öykü. Varoluşsal bir sorgulamanın kişiyi yavaş yavaş değiştirerek onu, kendi normal, bildik hayatının zıddındaki bir kişiye dönüştürmesi, dirilere yüzünü dönerken ölülere yüzünü çevirmesi; iç dünyadaki yoğunluğun dış dünyadan soyutlaması anlatılırken flash-backler, bilinç-akışı ile savrulan düşünceler, Kierkegaard&#8217;dan Hegel&#8217;e, Freud&#8217;dan oidipus kompleksine uzanan&#8230; araya yaşadığı başarısız evliliğin sorgulamalarının, hesaplaşmalarının ve sonuçlarının girdiği, tamamen dıştan kopuk bir ruh ve zihin dünyasının aktarımı.</p>
<p>Geyik Muhabbeti; bir film çekimi esnasında bir prodüksiyon amirinin yaşadığı olayların, bir geyik bulmak için karşılaştığı bürokratik zorlukların, bürokrasiye/sisteme takılı kalmış ve anlamsız da olsa bunu yerine getiren bürokrasinin/sistemin içindeki insanların ironik ve espritüel bir üslupla anlatıldığı, Franz Kafka ve Dino Buzzati&#8217;nin dünyasını yakalayan <em>tahkiye geleneği</em> ile modern <em>öykü türünü birleştiren </em>bir öykü.</p>
<h6> </h6>
<p>Nedim Hazar, yıllardır gazete yazılarından tanınan bir isim ancak onun Yıkıldı Büyük Babil/Barbarları Beklerken adlı eseri okunduğunda sinema ve siyaset yazılarının çok dışında bir yazarla tanışıyor okur. Calvino&#8217;nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu&#8217;da(2) <em>&#8220;&#8230;hani adını duyduğunda ona belli bir yüz yakıştırdığın kişiyle tanıştığında, zihnindeki çizgileri bu gördüğün yüzdekilere uydurmaya çalıştırıp şaşırman gibi bir bocalama yaşayabilirsin. Ama sonra devam edersin, kitabın&#8230; kendini sana okuttuğunu fark edersin; yazardan beklentinden bağımsız olarak kitap kendi başına senin ilgini çeker, hatta iyice düşünecek olursan böyle olmasını, tam olarak ne olduğunu bilmediğin bir şeyle yüzleşmeyi yeğlersin.</em>&#8221; dediği gibi tıpkı. Yıkıldı Büyük Babil, beklentiden bağımsız olarak kendini okutan -beklentinin çok daha üstünde(birikim, analiz, sentez, bağlantıları yakalama&#8230; gücü)- ve eserin yazarla okur arasındaki ilişkiyi derinleştirmesi gibi farklı bir derinliği görmenizi sağlayan bir eser. Özellikle bu eserinde, olgulardan olaya, tekil olaydan olaylara, özelden genele geçişiyle, epigraf ve apostrofları konuya iyi bağlamasıyla; eserin yaslandığı dünyanın zenginliğiyle -sadece bu eserdeki diğer eserlere göndermeler bile yeter- ve bunun yazarın back-groundunun zenginliğinin göstergesi olmasıyla gazete yazarlığının o hızla tüketen ve geniş bir kitleye seslenmek zorunda olduğu için yazarı daha yüzeysel yazmaya zorlayan havanın/üslubun dışına çıkan bir yazarla karşılaşılıyor. Tıpkı Yüzüklerin Efendisi&#8217;ndeki o büyük göz (Red Eye) gibi yazarın son eserine odaklanıp, bu sefer apayrı bir türün içinde kalem oynatan ve bundan da alnının akıyla çıkmış bir öykü yazarının ‘panoromik bir dünyayı içine alan, iç ve dış gözlemi yansıtan, bireysel ve sosyal öykülerini okuyorsunuz.</p>
<p> &#8221;<em>Paylaşma arzusu</em>&#8221; ile kaleme alınan bu öyküleri, kahramanları dünyanıza almakta gecikmeyin&#8230;   </p>
<h6> </h6>
<h6>•(1)   Nedim Hazar, Ben Sonra Ağlarım, Karakutu Yayınları, İstanbul, 2012.</h6>
<h6>•(2)   Italo Calvino, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, çev:Eren Yücesan Cendey, YKY Yayınları, İstanbul, 2011.</h6>
<h6> </h6>
<p>… e-kitap okumak için…</p>
<p> </p>
<p class="entry" style="TEXT-ALIGN: justify"><strong>  </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="122" height="206" /></a></em></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify">  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? </strong>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>.</p>
<p> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-20883" title="cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_.jpg" alt="" width="140" height="195" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cb_siirlerim_oykulerim_1.pdf" target="_blank">Şiirlerim, Öykülerim / Cemile Bayraktar</a></strong></p>
<p><strong>İnsan ya zevkten yazar ya dertten yazar</strong>. Ama insan bazen dertli olduğunu kendi bile bilmez, derdini ve zevkini kendi yazar ama farkında değildir, derdini de, şevkini de bazen kendi yazmamışçasına, yazdığından okur, insanın kendinde bilmediği yansımıştır yazıya, insan dertten yahut zevkten yazarken herkes kadar kendini okur. <strong>İnsan önce kendi için yazar. O vakit yazdığı aynası olur. </strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cb_siirlerim_oykulerim_1.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p> </p>
<p><strong>  </strong></p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ktk3_kapak.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21223" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="137" height="186" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Kitap tanıtan kitap 3</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"></a>İnsanları birleştiren, engelleri ortadan kaldıran bir eylem yazmak<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"></a>… ve tabi okumak. Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-20440" title="cb_siirler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler-203x300.jpg" alt="" width="124" height="183" />Söz yıkar şiir imar eder</strong></a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify">İncitmeden söylemek istersin ama söz incitir bazen. Ağlatmak istersin bazen ama söz ağlatmaz. Bazen sesini sözle duyurmak istersin ama duyulmaz. Bazen birsindir, bin olmak istersin söz yetmez. Sözün söz; kelimenin kelime olarak kaldığı anlar bazen yetmez, bazen tam aksine düşer, öyle zamanların sihri sadece şiirdir… Tahran’dan, Washington’a; Beyrut’tan, Tokyo’ya; İstanbul’dan Şam’a; Paris’ten Kazablanka’ya; Filistin’den Keşmir’e kadar uzatabilir kollarımızı şiir, tel örgülere, mayınlı topraklara, kırmızı çizgilere mahkûm etmeden beşeri, uzanır uzanabildiğince…<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema-172x300.jpg" alt="" width="109" height="162" />İnsan’sız Sinema Olur mu?</strong></a></p>
<p>Elinizdeki <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank">bu kitabı </a>Sinema’nın programlanmış ölümüne karşı bir direniş olarak görebilirsiniz. İnsan’dan vaz geçmeye yeltenen, Güzel’i, Sanat’ı,İnsan’ı kâr-zarar tablolarına sıkıştırmaya çalışan endüstriye “Hayır!” demenin nazik bir yolu. <strong>Sinema bütün “teknik” karmaşıklığına rağmen insansız olmaz. Sinema insanlar tarafından yine insanlar için yapılan bir sanattır. </strong></p>
<p>Derin Düşünce yazarları izledikleri 28 filmi anlattılar. İnsanca bir perspektiften, günlük hayatlarındaki, iç dünyalarındaki yansımalara yer vererek… İran’dan Arjantin’e, Fransa’dan Afganistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculukta, İnsan’dan İnsan’a… Umulur ki bu kitap Andrei Tarkovsky, Semih Kaplanoğlu, Mecid Mecidi, Nuri Bilge Ceylan ile buluşmanın farklı bir yolu olsun… <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-17786" title="oykuler_suzan_nur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan-204x300.jpg" alt="" width="111" height="171" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/27/dikkat-kitap-oykuler-suzan-nur-basarslan/" target="_blank">Öyküler (Suzan Nur Başarslan) </a></strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify; PADDING-LEFT: 30px"><em>“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…”  </em></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/">Son romanı Bela’dan</a> da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz</a><strong>. </strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><strong> </strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları</strong></span></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="123" height="185" /></strong></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><strong>“Ötekilere” bakarken (Çeviriler)</strong> </a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-8365" title="ceviri" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/ceviri.jpg" alt="" width="123" height="182" /></a>“Ötekilerin”</strong> gözüyle dünyaya bakabilenler ilerliyor uygarlık yolunda. Geçmişte Bağdat’ı, Kurtuba’yı inşa eden, bugün ise Paris’i, New York’u, yaşatan “öteki” değil mi? Bugün içine kapanan ülkeler yine geriliyor. Dışa açılan, <strong>“ötekilerin”</strong> bilgisini, birikimini kendine katabilenler ilerliyor. Bu kitabın amacı da “ötekilere” küçük bir pencere açmak. <em><strong>“Almanlar, Amerikalılar, İranlılar, Filistinliler ve İsrailliler dünyada olup bitenlere nasıl bakıyor?”</strong></em> diye sormak. Çeviri metinlere adadığımız 125 sayfalık bu kitapta Ermenistan’dan tasavvufa, İran sinemasından Ateizme, Şeriat’tan Türkiye’deki Hristiyanlara uzanan çok değişik konularda çeviri metinler bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><strong> Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="130" height="181" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify">Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/09/ben-sonra-aglarim-nedim-hazar/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/09/ben-sonra-aglarim-nedim-hazar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yıldız Ramazanoğlu Öykücülüğü (Derin Siyah ve Angelika)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/05/yildiz-ramazanoglu-oykuculugu-derin-siyah-ve-angelika/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/05/yildiz-ramazanoglu-oykuculugu-derin-siyah-ve-angelika/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 May 2012 11:46:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21787</guid>
		<description><![CDATA[ 
Derin Siyah içinde Mehtap, Ses Tutulması, Mor Gülümseme, Yol Hikâyesi, Milenyum, Ağır Prenses, Omega, Tuhaf Bir Sabah, Köyün İlk Günü, Kriz ve Derin Siyah adlı on bir kısa öyküyü barındıran TYB 2002 Hikâye ödülünü almış öykü-seçki. Bu hikâyelerde öne çıkan ilk özellik dış gözleme eşlik eden iç dünya, bu dünyanın başarılı yansıtılması ve alışılmamış bağdaştırmaların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/yildiz_ramazanoglu_oyku_angelika.jpg"><img class="size-full wp-image-21788 aligncenter" title="yildiz_ramazanoglu_oyku_angelika" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/yildiz_ramazanoglu_oyku_angelika.jpg" alt="" width="491" height="350" /></a> </p>
<p>Derin Siyah içinde Mehtap, Ses Tutulması, Mor Gülümseme, Yol Hikâyesi, Milenyum, Ağır Prenses, Omega, Tuhaf Bir Sabah, Köyün İlk Günü, Kriz ve Derin Siyah adlı on bir kısa öyküyü barındıran TYB 2002 Hikâye ödülünü almış öykü-seçki. Bu hikâyelerde öne çıkan ilk özellik dış gözleme eşlik eden iç dünya, bu dünyanın başarılı yansıtılması ve alışılmamış bağdaştırmaların iç dünyanın veriminde aktif rol oynaması. Bireyin yaşadığı topluma bakarken, ona yönelik eleştirilerinin kendine dönük bir şekilde huzursuzluğun yansıması olarak verilişi, aidiyet-değişim ve şehir sorgulamalarının tem&#8217; olarak merkeze oturması, bireyin kayboluşunun farklı hikâyelerde ve metaforlarla ama yinelenen bir şekilde ortaya çıkması öykülerin modern insana ayna tutma işlevini üstlenmesini sağlamış.</p>
<p>Özellikle kahraman anlatıcı bakış açısıyla aktardığı Yol Hikâyesi adlı öyküde yazar, kahramanına <em>&#8220;Bulunduğum yer neresi bilmiyorum. Bu şehir kurgusunu hep değiştiriyor sanki. Hiçbir ayrıntıyı öğrenemiyorum. Buralara bildiğim ve beni bilen bir şehri bırakıp geldim</em>.&#8221;dedirterek üslubuna ve seçtiği içeriğe dönük önemli ipuçları veriyor. İsimsiz kahramanların ve özellikle kahraman anlatıcı bakış açısının -kimi öykülerde Tanrısal bakış açısı kullanılsa ve bu kısımlarda kahramanlarının ismi <span id="more-21787"></span>belli olsa da- tercih edilmesi ve yine bu öyküdeki &#8220;<em>İnsan, birilerini, yaşarken suçüstü yapıp kayda geçirecekse kendi hayatından başlamalı</em>.&#8221;cümlesinde olduğu gibi, gözlemlenen hayata ait dış ve iç hâllerin seçimi yazarın kendi tercihlerini belirtiyor. İsimsiz kahramanlarıyla modern insanın çelişkilerini ifade etme şansını yakaladığı gibi, kendinden de bir şeyler katma şansını yakalayan yazar, kahraman anlatıcı bakış açısıyla, sizi kendi kurgusal gerçekliğinde, okurun ve yazarın dünyasının benzerliğinin verilişiyle ortak bir noktada buluşturarak kurgusunun gerçekliğini ve okuruyla özdeşliğini arttırıyor. Bu gerçeklik ve özdeşlik, her ne kadar ortak olsa da yazarın üslubunun, seçtiği kelime ve cümlelerin, benzetmelerinin&#8230; ve özellikle alışılmamış bağdaştırmaların kullanılışıyla (bebeğin uykusunu eliyle tutmak, uzana uzana uzayan kollar, gökteki yırtık kaygı, içinin perdelerinin yırtılması, ikindi ezanının esmesi&#8230;) farklı bir bakış açısının, hayata bakışın, onu yorumlayışın izlerini ifade ederek aynı zamanda bu özdeşliğin yıkımını da sağlayarak ikili bir işlev üstleniyor. </p>
<p>Yıldız Ramazanoğlu&#8217;nun Angelika adlı öykü seçkisi ise, modern hikâye teknikleri ve öne çıkan sorgulamaları ile At Hikâyesi, Angelika&#8217;nın Unutuşu, Alissa Yolu, Müberra&#8217;nın Kaydetmesi, Hüküm, Şairle Randevu, Sinemacı Kadınlar adlı yedi öyküden oluşuyor.</p>
<p>Özellikle dişil yazar/anlatıcı dilinin hakim olduğu, duygusal, incelikli, detaycı betimlemeler, tespitler, gözlemler ve bu betimlemelerin kahramanın ruhi portresinin açımlanmasında işlediği rolle dikkati çekiyor. Kadın ve yazar olmanın leitmotif olarak birçok öyküsünde dikkati çeken tem&#8217; olması ve merkeze oturması, sorgulamalarla dolu farklı bakış açılarının diyalog ve bilinçakışı tekniğiyle verilişiyle okuru şu sonuca götürüyor: Müthiş bir yazma isteği satırlar arasından sızıyor ve annelik, kadınlık ve yazarlık arasında kadına düşen rolün kadının üzerindeki etkilerini dengelemeye çalışan bir yazarla karşı karşıyayız. İçindeki meleği yok etmeden, onu yazarlıkla dengeleyen bir yazar Ramazanoğlu; ama kapıları kapatma isteği içinde hep var.</p>
<p>Yine dikkati çeken diğer özellik, kahramanlarını dünyaya bakışını yansıtan bir araç konumunda kullanması; fotoğraf çeker gibi olayları/ânı/olguları tespit edip, kurmacayı bu fotoğrafın üzerine yedirmesi.</p>
<p>Teknik anlamda başarılı öyküler yazmış Ramazanoğlu. Üslubu oturmuş ve sade; ama derin bir bakışı yansıtan cümleleri ile ve özellikle at metaforu ile dikkati çeken bir yazar. Özellikle ilk öyküsünde -ki diğer öykülerde de bu imge var- görsel bir sekansın kelimelere dökülmüş hâli okurda müthiş bir bellek izine, ses ve görüntünün zihinde birleşmesine neden oluyor.</p>
<p><em>Kahverengi, boynunun altında beyaz bir lekesi olan harika bir atın, herkesin uyuduğu bir saatte, yıldızlı göğün altında ana caddede tek başına yürürken çıkardığı o büyülü sesle açılacaktı sayfa&#8230;</em></p>
<p>2002 ile 2010 tarihlerinde yayımlanan bu iki öykü-seçkinin farklarına bakıldığında, Angelika, Derin Siyah&#8217;taki öykülerden daha uzun ve daha derin olması, yazarın sosyal-toplumsal hayattan etkilenen kahramanlarının yerine bireyin daha merkeze oturduğu ve dünyadan etkilenen bireyden çok dünyaya anlam katmaya çalışan bireylerin verilişiyle, üslubunun ve öykü tekniğinin (özellikle bilinçakışının, metaforların ve zamanı kullanışının) çok daha başarılı oluşuyla öne çıkan bir anlatı.</p>
<p>Yıldız Ramazanoğlu; kendini, yaşadığı toplumu ve zamanı, görünen ve olan&#8217;ı sorgulayan, bu sorgulamayı bireyin ben&#8217;ini tek başına değil, dış&#8217;la bir bütün olarak veren, ân&#8217;ı öncülü ve sonrasıyla zengin bir biçimde kurgusal bir akışta birleştiren ve fotoğraf çeker gibi ân&#8217;ı dondurup onu iç ve dış dünyayla akışkan hâle getiren, titiz ve ayrıntılı gözlemlerini, tespitlerini başarılı bir şekilde yazıya döken bir öykü yazarı. Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı adlı eserinde ekphrasis ‘ten bahseder ve onu dar ve ilk anlamda &#8220;<em>görsel sanat eserlerini, resimleri-heykelleri şiirlerde tasvir etme işidir</em>&#8221; diyerek buna ilk örnek olarak Homeros&#8217;un İlyada&#8217;sını örnek verir ve şöyle der: &#8220;<em>Bu çeşit metinleri ben kitaplarımda çok yazdım, ama Auden&#8217;in yaptığı gibi, bir çağı yargılamak, yani ona uzaktan bakmak için değil, tam tersine, resmin içine yazıyla girmek, çağın bir parçası olmak için</em>.&#8221; Ramazanoğlu da öykülerinde hayatı görsel bir sanat eseri gibi kullanarak, yaşadığı ân&#8217;ı kelimeleriyle tasvir eden, tasvir ederken, yaşadığı çağı yargılamaktan, ona uzak bakmaktan/durmaktan çok, onun içine, -bir resimden çok, bir fotoğrafın içine- yazıyla/kelimeleriyle giren ve çağının bir parçası olma başarısını gösteren bir yazar. Hayatın içinde, onunla bir bütün.</p>
<p>Ve hikâyeciliğinin gelişim çizgisi bize şunu söylüyor son olarak: Yargılayan, edilgen, tepkisiz bireyi değil, yaşadığı hayattan etkilenen ama ona rağmen tepki veren, sorgulayan, kendisiyle ve diğerleriyle yüzleşebilen bireyi/kahramanları anlatan bir yazar.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>… Sanat üzerine e-kitap okumak için…</p>
<p> </p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><strong>  </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="122" height="206" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;">  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? </strong>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>.</p>
<p> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-20883" title="cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_.jpg" alt="" width="140" height="195" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cb_siirlerim_oykulerim_1.pdf" target="_blank">Şiirlerim, Öykülerim / Cemile Bayraktar</a></strong></p>
<p><strong>İnsan ya zevkten yazar ya dertten yazar</strong>. Ama insan bazen dertli olduğunu kendi bile bilmez, derdini ve zevkini kendi yazar ama farkında değildir, derdini de, şevkini de bazen kendi yazmamışçasına, yazdığından okur, insanın kendinde bilmediği yansımıştır yazıya, insan dertten yahut zevkten yazarken herkes kadar kendini okur. <strong>İnsan önce kendi için yazar. O vakit yazdığı aynası olur. </strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cb_siirlerim_oykulerim_1.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p> </p>
<p><strong>  </strong></p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ktk3_kapak.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21223" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="137" height="186" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Kitap tanıtan kitap 3</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"></a>İnsanları birleştiren, engelleri ortadan kaldıran bir eylem yazmak<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"></a>… ve tabi okumak. Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-20440" title="cb_siirler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler-203x300.jpg" alt="" width="124" height="183" />Söz yıkar şiir imar eder</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">İncitmeden söylemek istersin ama söz incitir bazen. Ağlatmak istersin bazen ama söz ağlatmaz. Bazen sesini sözle duyurmak istersin ama duyulmaz. Bazen birsindir, bin olmak istersin söz yetmez. Sözün söz; kelimenin kelime olarak kaldığı anlar bazen yetmez, bazen tam aksine düşer, öyle zamanların sihri sadece şiirdir… Tahran’dan, Washington’a; Beyrut’tan, Tokyo’ya; İstanbul’dan Şam’a; Paris’ten Kazablanka’ya; Filistin’den Keşmir’e kadar uzatabilir kollarımızı şiir, tel örgülere, mayınlı topraklara, kırmızı çizgilere mahkûm etmeden beşeri, uzanır uzanabildiğince…<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema-172x300.jpg" alt="" width="109" height="162" />İnsan’sız Sinema Olur mu?</strong></a></p>
<p>Elinizdeki <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank">bu kitabı </a>Sinema’nın programlanmış ölümüne karşı bir direniş olarak görebilirsiniz. İnsan’dan vaz geçmeye yeltenen, Güzel’i, Sanat’ı,İnsan’ı kâr-zarar tablolarına sıkıştırmaya çalışan endüstriye “Hayır!” demenin nazik bir yolu. <strong>Sinema bütün “teknik” karmaşıklığına rağmen insansız olmaz. Sinema insanlar tarafından yine insanlar için yapılan bir sanattır. </strong></p>
<p>Derin Düşünce yazarları izledikleri 28 filmi anlattılar. İnsanca bir perspektiften, günlük hayatlarındaki, iç dünyalarındaki yansımalara yer vererek… İran’dan Arjantin’e, Fransa’dan Afganistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculukta, İnsan’dan İnsan’a… Umulur ki bu kitap Andrei Tarkovsky, Semih Kaplanoğlu, Mecid Mecidi, Nuri Bilge Ceylan ile buluşmanın farklı bir yolu olsun… <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-17786" title="oykuler_suzan_nur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan-204x300.jpg" alt="" width="111" height="171" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/27/dikkat-kitap-oykuler-suzan-nur-basarslan/" target="_blank">Öyküler (Suzan Nur Başarslan) </a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><em>“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…”  </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/">Son romanı Bela’dan</a> da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz</a><strong>. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="123" height="185" /></strong></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><strong>“Ötekilere” bakarken (Çeviriler)</strong> </a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-8365" title="ceviri" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/ceviri.jpg" alt="" width="123" height="182" /></a>“Ötekilerin”</strong> gözüyle dünyaya bakabilenler ilerliyor uygarlık yolunda. Geçmişte Bağdat’ı, Kurtuba’yı inşa eden, bugün ise Paris’i, New York’u, yaşatan “öteki” değil mi? Bugün içine kapanan ülkeler yine geriliyor. Dışa açılan, <strong>“ötekilerin”</strong> bilgisini, birikimini kendine katabilenler ilerliyor. Bu kitabın amacı da “ötekilere” küçük bir pencere açmak. <em><strong>“Almanlar, Amerikalılar, İranlılar, Filistinliler ve İsrailliler dünyada olup bitenlere nasıl bakıyor?”</strong></em> diye sormak. Çeviri metinlere adadığımız 125 sayfalık bu kitapta Ermenistan’dan tasavvufa, İran sinemasından Ateizme, Şeriat’tan Türkiye’deki Hristiyanlara uzanan çok değişik konularda çeviri metinler bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><strong> Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="130" height="181" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/05/yildiz-ramazanoglu-oykuculugu-derin-siyah-ve-angelika/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/05/yildiz-ramazanoglu-oykuculugu-derin-siyah-ve-angelika/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Vatikan’ın Zindanları / André Gide</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/03/vatikan%e2%80%99in-zindanlari-andre-gide/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/03/vatikan%e2%80%99in-zindanlari-andre-gide/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 May 2012 16:12:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21768</guid>
		<description><![CDATA[Lafcadio suçlu mudur, değil midir?   
Lafcadio, Zülfü Livaneli&#8217;nin yazdığı Dört Santimlik Dünya(1) adlı fıkrada &#8220;Filmi izlerken bir ara André Gide&#8217;in &#8220;Vatikan&#8217;ın Zindanları&#8221;nı düşündüm. Okuyalı en az kırk beş yıl olmuştur ama kahramanın adının Lafcadio olduğu hatırımda.&#8221; cümlelerini okuduğumdan beri, özellikle merak ettiğim bir karakterdi. Vatikan&#8217;ın Zindanları&#8217;nı(2) okuduğumda ise Lafcadio&#8217;yu kavram/olgu-karakter (3) olması yüzünden sizlere tanıtmaya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/andre-gide-vatikan-in-zindanlari.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21769" title="andre-gide-vatikan-in-zindanlari" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/andre-gide-vatikan-in-zindanlari.jpg" alt="" width="200" height="362" /></a>Lafcadio suçlu mudur, değil midir?   </em></strong></p>
<p>Lafcadio, Zülfü Livaneli&#8217;nin yazdığı Dört Santimlik Dünya(1) adlı fıkrada &#8220;Filmi izlerken bir ara André Gide&#8217;in &#8220;Vatikan&#8217;ın Zindanları&#8221;nı düşündüm. Okuyalı en az kırk beş yıl olmuştur ama kahramanın adının Lafcadio olduğu hatırımda.&#8221; cümlelerini okuduğumdan beri, özellikle merak ettiğim bir karakterdi. Vatikan&#8217;ın Zindanları&#8217;nı(2) okuduğumda ise Lafcadio&#8217;yu kavram/olgu-karakter (3) olması yüzünden sizlere tanıtmaya karar verdim.</p>
<p>Tıpkı Sartre&#8217;ın Duvar&#8217;ındaki Herostratos adlı hikâyede(4) toplumdan ve insanlardan nefret eden, mizantrop, hastalıklı, yabancılaşmış bir karakterle özdeşleşen Paul Hilbert&#8217;i; Camus&#8217;nun Yabancı&#8217;sında(5)   bizi ilk cümleyle şaşkına çeviren &#8220;Aujourd&#8217;hui, maman est morte. Ou peut-être hier, je ne sais pas.(Bugün anneciğim (maman) ölmüş. Belki de dün, bilmiyorum.), yabancılaşma ve hayatta karşımıza çıkan her şeyin saçma&#8217;lığıyla özdeşleşen Meursault&#8217;u; Buzzati&#8217;nin Tatar Çölü&#8217;nde(6) otuz yılını harcadığı kalede, tam da hayalleri kendisine ulaşacakken bir han odasında üniforması ve yalnız gülümsemesiyle ölümü bekleyen ve edilgenlikle özdeşleşen Drago Giovanni&#8217;si; Flaubert&#8217;in Madame Bovary&#8217;sinde(7) küçük burjuva, zengin-ünlü olma, rahat bir hayat sürme, bunu sağlamak içinse kolay yolu tercih ederek, hayatın/toplumun realitesinden kaçıp hayal dünyasına sığınan <span id="more-21768"></span>ve hayal dünyasını temsil eden (Jules de Gautier 1892′de Madame Bovary&#8217;den hareketle yazdığı denemelerinde Bovarizmi bir içsel telkin eksikliği, kişinin ‘dış çevrenin telkinine boyun eğmesi&#8217; olarak tanımlar. Zamanla bir edebiyat terimine dönüşen Bovarizm, kişinin (yazarın ya da kahramanın) kendini başkasının yerine koymasını, bir başka deyişle gerçek dışı, sahte bir kendiliğe sığınma eğilimini belirt&#8221;en(8) bir tanıma dönüşmüştür.) Emma Bovary&#8217;si; 1950&#8242;de bir konferansta Körleşme&#8217;yi Karamazof Kardeşler ya da Ulysses ile karşılaştıran Profösör J.Isaacs&#8217;ın &#8221; Gerçekliğin çok uzağında yaşayan bilginin, Prof. Kien&#8217;in tüm dünyası, kafasının içindedir ama kafasının bir dünyası yoktur. Çökmekte olan bir kültür ortamında bu salt bilim insanı, bilgisizlik, açgözlülük, nefret ve kıskançlık gibi tüm kötü güçlerin saldırısı sonucu paramparça olur.&#8221; ifadeleriyle budalalığın, iletişimsizliğin, açgözlülüğün, sınıf farkının, bilimselliği ön plana alıp kitaplardan fildişi bir kule inşa eden bilim adamının dünyasından insanlara bakışın aslında bakamamasının romanı olan Canetti&#8217;nin Körleşme&#8217;sinin(9)  fildişi kulesinde yaşayan aydınla özdeşleşen Profesör Kien&#8217;i;  Stanley Corngold&#8217;un &#8220;Eleştirmenin Çaresizliği&#8221; adlı kitabında 130 farklı açıklamaya yer verdiği, &#8220;Yaşamdan kopmanın verdiği yalnızlık ve gelecekten herhangi bir şey ummamak&#8221; olarak ifade ettiği, varoluşsal bir kaygının merkeze oturduğu ve hiçlik duygusuyla özdeşleşen Kafka&#8217;nın Dönüşüm&#8217;ündeki(10) Gregor Samsa&#8217;sı gibi Andre Gide&#8217;in Lafcadio&#8217;su da nedensiz edim kavramının kişileştiği, özdeşleştiği bir kavram/olgu-karakter&#8217;dir.</p>
<p>Andre Gide&#8217;in Vatikan&#8217;ın Zindanları, 1914 yılında yazılmış, öykü ile novella arasında, yazarın esere dahil olduğu ve karakteri hakkında konuştuğu, yazar ile anlatıcı kişi arasındaki sınırı netleştiremediği, teknik açıdan zayıf bir eser. Lafcadio karakterinin de yeterince derinleştirilmemiş olması kusurlarından biri. Ancak kimi yerlerde -Lafcadio ve Julius&#8217;un diyaloglarında olduğu gibi/Beşinci Kitap/episod 3- modern roman tekniklerini yakalaması, Julius ile eserinin yazılış sebebini kahramanı aracılığıyla söylettirmesi, dönem yazarlığına yönelik atıflarda bulunması eserin başarılı yönleri olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Eser, konu olarak1890 yılında Papa 13. Leo&#8217;nun Loca tarafından zindana atılarak yerine sahtesinin geçirilmesine yönelik bir söylentinin merkezine oturduğu ve bu merkezde Farmason Anthime Armand-Dubois ve eşi Veronique; yazar Julius de Baraglioul, eşi Marguerite (Veronique&#8217;in kız kardeşi) ve kızları Genevieve de Baraglioul(sonda Lafcadio&#8217;nun sevgilisi olacaktır); Juste-Agenor (Julius&#8217;un babası) ve Lafcadio Wluiki (Julius&#8217;un baba bir üvey kardeşi); Kontes Guy de Saint-Prix (Julius&#8217;un küçük kız kardeşi); Amedee Fleurissoire ve eşi Arnica (Verenique ve Marguerite&#8217;in küçük kız kardeşi); Protos/Cadio/Defouqueblize ve Carola&#8230; adlı karakterlerin inanç-hayat hakkındaki düşüncelerini aktaran olayları anlatmaktadır.</p>
<p>Bu karakterlerden Farmason Anthime Armand-Dubois, Tanrı&#8217;yı bilimle sıkıştırabileceğini iddia eden, 46 yaşında, bacağındaki rahatsızlık yüzünden güçlükle yürüyen, bir kızgınlık anında evdeki Meryem heykelini yanlışlıkla kırıp pişman olan ve yeğeninin &#8220;Bir de Tanrım, bir de size Anthime Enişte&#8217;nin günahlarını bağışlamanız için yalvarıyorum.&#8221;sözleriyle bir aydınlanma yaşayan, o gece gördüğü düşle ve sabahında bacağının iyileşmesine dervişane bir yaşama yönelen bir bilim adamıdır. Ancak eserin sonunda, inancını sahte papa olayını öğrendikten ve yeniden topallamaya başladıktan sonra yitiren bir kahramandır.</p>
<p>Diplomat Juste-Agenor&#8217;un yazar oğlu Julius de Baraglioul, kibar çevrelerde başarı kazanmış, Fransız Akademi üyesi adayı, babası tarafından başarısız bulunan ve nedensiz edim konulu bir roman yazmaya çalışan bir romancıdır. Özellikle Julius Gide&#8217;in yazarlık, roman yazımı, kahraman yaratımı, roman malzemesi konusunda söylemek istediklerini aktaran bir kahraman olarak Lafcadio&#8217;dan sonraki en önemli kahramandır ve denilebilir ki yazarın kendisidir.</p>
<p>Amedee Fleurissoire, kör ve saf bir inançla papa hakkında çıkan dedikoduların gerçekliğini öğrenmek için Vatikan&#8217;a yolculuk eden ve Protos&#8217;un oyunlarıyla kandırılan, Lafcadio&#8217;yla aynı trene binmek şanssızlığına düştüğü için nedensiz yere öldürülen kahramandır.</p>
<p>Ve Lafcadio. 19 yaşında, başlangıçta babasının kim olduğunu bilmeyen, annesinin ilişkileri sonucu beş amcayla büyüyen, öfkelendiğinde kendisine fiziksel acı çektiren/mazoşist eğilimli ama bunu gizleyen, tehlikeden hoşlanan, bir yangından çocukları kurtarabildiği gibi(kahraman vs. olma arzusuyla değil, sebepsiz), babasının ilgisini çekebilmek için soy ismini değiştirerek kartvizit çıkartabilen, kıyafetine çok önem veren, okumaktan çok zevk almayan, gerçek babasının vasiyetiyle birdenbire paraya kavuşarak şehir şehir gezmeye başlayan, kendisine hayran, kararsızlıktan nefret eden, insan yaşamını küçümseyen, olabilecek her şeyin olmasını yaratılış olarak açıklayan, nedensiz bir cinayeti tasarlarken olayların akışını değil, kendi sınırını merak eden, bir oyun, ilginç bir deneyim olarak düşündüğü cinayeti hiçbir duygu hissetmeden gerçekleştiren, sakin ve kaygısız ediminin sonucundan çok, değer verdiği şapkasının yitimine üzülen, cinayet/cani sözcüklerini kendisine yakıştırmayan, &#8220;saklambaç oynarken, bulunmayı hiç kuşkusuz istemeyen, ama hiç değilse aranmasını isteyen bir çocuk gibi canı&#8230;&#8221;sıkılan, Julius&#8217;la bu cinayeti tartışırken bunu gerçekleştireni ‘özgür kişi&#8217; mertebesine çıkartan(edimin özgürlüğü ifade etmesi), ama daha sonra bu oyundan sıkılıp Julius&#8217;a katilin kendisi olduğunu itiraf eden, Julius&#8217;un kendisini artık sevmeyeceği ihtimaliyle ağlayabilen, kendisine yangın anından beri hayran olan Genevieve&#8217;i babasından uzaklaştırıp kendi düzeyine çekebilmek için onunla sevişen, Genevieve&#8217;in saygısını kazanmak için teslim olmayı düşünürken aslında yaşamaktan vazgeçmeyecek bir karakter.</p>
<p>Nedensiz edimi Gide, Julius tarafından &#8220;Çıkar dışı&#8221; olarak verir ve şöyle devam eder: &#8220;iyilik gibi kötülük de, yani kötülük adı verilen şey de nedensiz olabilir&#8221; ve kötülüğün sebebini &#8220;Lüks olsun diye, harcama gereksinimiyle, oyun olsun diye&#8221; çıkardan en uzak ruhların illa da iyi ruhlar olmayacağını ileri sürerek açıklar. Peki din bilgisinden, gönül alıcılıktan, hesaptan kurtulmuş, hiçbir şeyin hesabını tutmayan bu ruh desteklenecek midir, Julius&#8217;un bu sorusuna bacanağı Fleurissoire&#8217;in cevabı hayır&#8217;dır; oysa Julius bir destekleme beklemektedir bacanağından. Bu yüzden şunu ekler Julius: &#8220;&#8230;kötü davranışın, cinayetin nedensiz, ilgisiz, çıkarsız olduğu düşünülünce, zerre kadar suç sayılmaz; onu işlemiş olan da tutulamaz&#8230; Çünkü neden, cinayetin nedeni, suçluyu ele veren kulptur. Yargıç: Is fecit cui prodest derse de&#8230; (Bunu yapan, bundan çıkarı olandır. /Suçluyu bulmak için bundan kimin çıkarı olduğuna bakın) siz hakkınız olan bir şeyi yaptınız, değil mi ya?&#8221;  Bu kısımda (Dördüncü Kitap/7.episod) kısaca, dönem tartışmalarını, suç-neden/motif kavramları ışığında nedensiz işlenen bir cinayet sorumlusunun ve bu edimin suç kabul edilemeyeceğini öne sürer.</p>
<p>Leit-motifi, insan iyiliği ve kötülüğü bir nedenle mi tercih eder(din, ahlak, etik, toplumsal kabuller&#8230;); nedensiz gerçekleştirilen bir kötülük kişiyi kötü kılar mı, sorularının-cevaplarının ahlaki ve felsefi bağlamda sorgulaması olan Vatikan&#8217;ın Zindanları; din-Hristiyanlık, nedensizlik, suç-ceza, toplum-kabuller, yazar-çevre ilişkilerine&#8230; de değinerek sadece kavram düzeyinde kalmayan, dönemin fikir, sanat ve dini hayatını da gözler önüne seren bir eserdir. Bu noktada eser sadece, Lafcadio&#8217;yla nedensiz edimin kişileştiği bir karakteri vermekten çıkarak dönemin günlük yaşam, inanış, algı, edebiyat dünyası, akrabalık ilişkileri, bilim-kilise ayrılığı&#8230; gibi daha büyük bir perspektifi gösterme işlevini yüklenen bir yapıyı içinde taşır. Eserin merkezi kahramandan kahramana değişiklik göstererek(Farmason Anthime Armand-Dubois ile, din-bilim ilişkileri; Julius ile, edebiyat çevresi; Amedee Fleurissoire ile, kör ve saf bir inanç&#8230;) adım adım yazarın yaşadığı dünyanın ve sorgulamalarının ne olduğu tespitine ulaştırır okuru ve bu merkezlerden en önemlisi nedensiz edimin kişileştiği Lafcadio karakteri olur.</p>
<p>Yazar, eserindeki yazar Julius ile bu merkezin özelliklerinin ne olacağını şöyle ifade eder ki (Beşinci Kitap/3.episod) bu bize bir karakter tahlilindeki ana özelliklerin yazar tarafından kahramanı aracılığıyla verilmesini sağlar (bu kısımlar eserin modern romana en çok yaklaştığı bölümleridir ta ki Julius tarafından nedensiz cinayet olmaz cümlesine kadar) :</p>
<p>&#8220;Bir genç adam söz konusu, onu katil yapmak istiyorum. &#8230;ama benim istemediğim bu işte. Cinayete neden istemiyorum; caniye bir neden bulmak yeter bana. Evet; ona nedensiz, ilgisiz, çıkarsız bir cinayet işletmek istiyorum; tümüyle nedensiz bir cinayet işlemek isteyecek&#8230; Daha delikanlıyken alalım onu ele: bundan yaradılışının inceliği anlaşılsın, her şeyden önce oyun olsun diye davransın, zevkini kolayca çıkarına yeğ tutsun&#8230; Kendini zorlamaktan zevk aldığını da ekleyelim&#8230; Tehlike aşkını da aşılayalım ona&#8230; Önce çalışıp bu işte yetiştiğini getiriyorum gözlerimin önüne; ufak hırsızlıklarda ustalaşıyor. &#8230;Bununla birlikte dolandırıcılıktan nefret eder&#8230; (cezasız kalmak) onu kızdırır da. Yakalanmamışsa, fazla kolay bir oyun oynadığı için yakalanmamıştır&#8230; Düşünün bir kez; hiçbir tutkunun, hiçbir gereksinimin nedenlendirmediği bir cinayet. Onun cinayet işleme nedeni, bu cinayeti nedensiz işlemektir.&#8221;</p>
<p>Ve eserde karşılaştığımız Lafcadio, tıpkı Julius&#8217;un tamı tamına anlattığı bir karakter olarak karşımıza çıkar. Hayatı çocukluğundan itibaren anlatılmaya başlanır. Kendini zorlamaktan zevk alır, ne yangından kurtardığı iki çocuğu, ne de öldürdüğü Amedee Fleurissoire&#8217;i önemser. Bu iki zıt (iyilik-kötülük) hareket için de belirli hiçbir nedeni yoktur ve kendisine göre ne kahramandır ne de cani. Hayatında oyun, arzu ve serüven önemlidir. Kaygı ve öfkesinin nedeni kendisine verdiği değeri başkalarının vermeyecek olması ya da sevdiği, önemsediği bir şeyin(nesne, kıyafet) elinden alınmasıdır. Hiçbir neden olmadan, sadece işlemek için bir cinayet işler, yakalanmadığı için yüreklense de bunu işlediği cinayetin fazla kolay bir oyun olmasına bağlar&#8230;</p>
<p>Yeni Nimetler&#8217;de &#8220;Bilgelik ve özgürlük&#8217;ü aşkla yasaların boyunduruğundan kurtulmak olarak açıklayan&#8221;(11) Gide, Lafcadio&#8217;yla bizi hukuki olmaktan öte, felsefi ve ahlâki bir sorunla yüzleştirir: Bireysel ve toplumsal nedenlerden kaynaklanan suçun bir nedeni yoksa(Lafcadio&#8217;ya göre bu, özgür kişi demektir), bunun cezası ne olacaktır?</p>
<p>Kötü davranışın, cinayetin nedensiz, ilgisiz, çıkarsız olduğu düşünülünce, zerre kadar suçlu sayılamaz; onu işlemiş olan da tutulamaz. &#8220;diyen Julius haklı mıdır?</p>
<p>Burada bizlerin de tartışması gereken asıl soru şudur:</p>
<p>Herhangi bir nedene (kötülük, para, kıskançlık, çıkar&#8230;) dayanmadan/motif cinayet işleyen kişi/Lafcadio felsefî ve ahlâkî olarak suçlu mudur, değil midir?</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<ul>
<li>(1) <a href="http://haber.gazetevatan.com/Dort_santimlik_dunya/242680/4/Haber">http://haber.gazetevatan.com/Dort_santimlik_dunya/242680/4/Haber</a></li>
<li>(2) Andre Gide, Vatikan&#8217;ın Zindanları, çev: Tahsin Yücel, Can yayınları, İstanbul, 2010.</li>
<li>(3) Kavram/olgu-karakter: Bir kavramla özdeşleşen, kavramın kişileşmiş, somutlaşmış hâli. SNB</li>
<li>(4) Jean Paul Sartre, Duvar, çev: Eray Canberk, Can Yayınları, İstanbul, 2010.</li>
<li>(5) Albert Camus, Yabancı, çev: Vedat Günyol, Can Yayınları, 16.Basım, 2004, İstanbul.</li>
<li>(6) Dino Buzzati, Tatar Çölü, çev: Hülya Tufan, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004.</li>
<li>(7) Gustave Flaubert, Madame Bovary, çev:Mustafa Bahar Kum Saati Yayınları, İstanbul.</li>
<li>(8) Nurdan Gürbilek, Kör Ayna, Kayıp Şark, Metis yayınları, İstanbul, 2004,s.21</li>
<li>(9) Elias Canetti, Körleşme, çev: Ahmet Cemal, Payel Yayınevi, İstanbul, 2005.</li>
<li>(10) Franz Kafka, Dönüşüm, çev: İsmail Şen, Bahar yayınevi, İstanbul, 2004.</li>
<li>(11) Yeni Nimetler, Andre Gide, Can Yayınları, çev: Tahsin Yücel, İstanbul, 2007.</li>
<li>(12) Bu yazı Nisan (2012) Ayraç dergisinde yayımlanmıştır.</li>
</ul>
<p> </p>
<p> </p>
<p>… Sanat üzerine e-kitap okumak için…</p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><strong>  </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="122" height="206" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;">  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? </strong>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>.</p>
<p> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-20883" title="cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_.jpg" alt="" width="140" height="195" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cb_siirlerim_oykulerim_1.pdf" target="_blank">Şiirlerim, Öykülerim / Cemile Bayraktar</a></strong></p>
<p><strong>İnsan ya zevkten yazar ya dertten yazar</strong>. Ama insan bazen dertli olduğunu kendi bile bilmez, derdini ve zevkini kendi yazar ama farkında değildir, derdini de, şevkini de bazen kendi yazmamışçasına, yazdığından okur, insanın kendinde bilmediği yansımıştır yazıya, insan dertten yahut zevkten yazarken herkes kadar kendini okur. <strong>İnsan önce kendi için yazar. O vakit yazdığı aynası olur. </strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cb_siirlerim_oykulerim_1.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p> </p>
<p><strong>  </strong></p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ktk3_kapak.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21223" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="137" height="186" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Kitap tanıtan kitap 3</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"></a>İnsanları birleştiren, engelleri ortadan kaldıran bir eylem yazmak<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"></a>… ve tabi okumak. Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-20440" title="cb_siirler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler-203x300.jpg" alt="" width="124" height="183" />Söz yıkar şiir imar eder</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">İncitmeden söylemek istersin ama söz incitir bazen. Ağlatmak istersin bazen ama söz ağlatmaz. Bazen sesini sözle duyurmak istersin ama duyulmaz. Bazen birsindir, bin olmak istersin söz yetmez. Sözün söz; kelimenin kelime olarak kaldığı anlar bazen yetmez, bazen tam aksine düşer, öyle zamanların sihri sadece şiirdir… Tahran’dan, Washington’a; Beyrut’tan, Tokyo’ya; İstanbul’dan Şam’a; Paris’ten Kazablanka’ya; Filistin’den Keşmir’e kadar uzatabilir kollarımızı şiir, tel örgülere, mayınlı topraklara, kırmızı çizgilere mahkûm etmeden beşeri, uzanır uzanabildiğince…<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema-172x300.jpg" alt="" width="109" height="162" />İnsan’sız Sinema Olur mu?</strong></a></p>
<p>Elinizdeki <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank">bu kitabı </a>Sinema’nın programlanmış ölümüne karşı bir direniş olarak görebilirsiniz. İnsan’dan vaz geçmeye yeltenen, Güzel’i, Sanat’ı,İnsan’ı kâr-zarar tablolarına sıkıştırmaya çalışan endüstriye “Hayır!” demenin nazik bir yolu. <strong>Sinema bütün “teknik” karmaşıklığına rağmen insansız olmaz. Sinema insanlar tarafından yine insanlar için yapılan bir sanattır. </strong></p>
<p>Derin Düşünce yazarları izledikleri 28 filmi anlattılar. İnsanca bir perspektiften, günlük hayatlarındaki, iç dünyalarındaki yansımalara yer vererek… İran’dan Arjantin’e, Fransa’dan Afganistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculukta, İnsan’dan İnsan’a… Umulur ki bu kitap Andrei Tarkovsky, Semih Kaplanoğlu, Mecid Mecidi, Nuri Bilge Ceylan ile buluşmanın farklı bir yolu olsun… <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-17786" title="oykuler_suzan_nur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan-204x300.jpg" alt="" width="111" height="171" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/27/dikkat-kitap-oykuler-suzan-nur-basarslan/" target="_blank">Öyküler (Suzan Nur Başarslan) </a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><em>“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…”  </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/">Son romanı Bela’dan</a> da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz</a><strong>. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="123" height="185" /></strong></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><strong>“Ötekilere” bakarken (Çeviriler)</strong> </a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-8365" title="ceviri" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/ceviri.jpg" alt="" width="123" height="182" /></a>“Ötekilerin”</strong> gözüyle dünyaya bakabilenler ilerliyor uygarlık yolunda. Geçmişte Bağdat’ı, Kurtuba’yı inşa eden, bugün ise Paris’i, New York’u, yaşatan “öteki” değil mi? Bugün içine kapanan ülkeler yine geriliyor. Dışa açılan, <strong>“ötekilerin”</strong> bilgisini, birikimini kendine katabilenler ilerliyor. Bu kitabın amacı da “ötekilere” küçük bir pencere açmak. <em><strong>“Almanlar, Amerikalılar, İranlılar, Filistinliler ve İsrailliler dünyada olup bitenlere nasıl bakıyor?”</strong></em> diye sormak. Çeviri metinlere adadığımız 125 sayfalık bu kitapta Ermenistan’dan tasavvufa, İran sinemasından Ateizme, Şeriat’tan Türkiye’deki Hristiyanlara uzanan çok değişik konularda çeviri metinler bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><strong> Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="130" height="181" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/03/vatikan%e2%80%99in-zindanlari-andre-gide/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/03/vatikan%e2%80%99in-zindanlari-andre-gide/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kıyıya Vuran Dalgalar</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/28/kiyiya-vuran-dalgalar/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/28/kiyiya-vuran-dalgalar/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Apr 2012 20:11:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21697</guid>
		<description><![CDATA[
 Sibel Öz
&#8220;Kıyıya Vuran Dalgalar&#8221;, alışılageldik öykü kitaplarından biraz farklı. Yazarlarının çoğul oluşu, ama bundan da önemlisi yazarlarının hapiste oluşu, kitabı daha farklı bir gözle okumamızı sağlıyor. Kitabı oluşturan öykülerin dokuz yazarından sadece biri dışarıda. O da daha önce, -diğerleri gibi- siyasi nedenlerle on yıl hapiste kalmış.
&#8220;İçeriden&#8221; hayata bakış, belki her zaman merak konusu. Ancak öyküler, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="TEXT-ALIGN: center"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/6-ben-annem-ve-komsu-kadin-seda-oz.jpg"><img class="size-full wp-image-21696 aligncenter" title="6-ben-annem-ve-komsu-kadin-seda-oz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/6-ben-annem-ve-komsu-kadin-seda-oz.jpg" alt="" width="450" height="324" /></a></p>
<p><strong><em> Sibel Öz</em></strong></p>
<p>&#8220;Kıyıya Vuran Dalgalar&#8221;, alışılageldik öykü kitaplarından biraz farklı. Yazarlarının çoğul oluşu, ama bundan da önemlisi yazarlarının hapiste oluşu, kitabı daha farklı bir gözle okumamızı sağlıyor. Kitabı oluşturan öykülerin dokuz yazarından sadece biri dışarıda. O da daha önce, -diğerleri gibi- siyasi nedenlerle on yıl hapiste kalmış.</p>
<p>&#8220;İçeriden&#8221; hayata bakış, belki her zaman merak konusu. Ancak öyküler, hayatın kıyısından değil, tam içinden yazılmış. Yazarları ununu eleyip eleğini asmış olmadıklarından öyküler de hala hayatla hesaplaşmakta ve bu nedenle gerçek anlamda yaşayan figürlerle örülmüş.</p>
<p>Kitabın ilk öyküsü, Sami Özbil&#8217;in &#8220;Eksik Bir Şey&#8221; adlı öyküsü. &#8220;Eksik Bir Şey&#8221;, aslında siyasi tutsakların bu kitapta ve bu kitapla söylemek istediklerini de özetliyor. &#8220;Hayatta biz eksiğiz&#8221; diyor doksan kuşağı. Seksen sonrası baskı ortamında toplumun en ufak demokratik kıpırdanışına izin vermemek adına <span id="more-21697"></span>katledilen, işkencelerden geçirilen, kaybedilen doksan kuşağından hayatta kalan ve eli kalem tutanlar, hayata borçlu oldukları hikayeleri anlatmışlar kitapta. Hayattan koparılarak hapishaneye kapatılmış siyasi insanlar, öykülerini anlattıkları insanları yaşayarak değil adeta soluyarak, aslında hayattan koparılmamış olduklarını da söylemekteler. Çünkü öyküler öylesine canlı ve kahramanlar öylesine etrafımızdalar ki, yazarlar bize, &#8220;bizden biri&#8221; olduklarını edebiyatın sihirli gücüyle anlatmaktalar. &#8220;Eksik Bir Şey&#8221;in, çok katmanlı bir eksikliğe vurgu yaptığını anlıyoruz kitabı okuduğumuzda. Öykülerdeki edebi tat, yazarların ve aslında siyasi tutsakların &#8220;Edebiyatta biz eksiğiz&#8221; iddiasını da ortaya koyuyor. Edebiyatın, günümüz popülist ve post modern tekelci piyasasının zincirlerini tam kıramadığı gözetildiğinde, politik muhalif kesimlerin onlarca yıl bu ülkede yaşadıklarını ve hikayelerini edebiyatın yeterince gördüğü söylemek mümkün değil. Bu &#8220;görmezden gelme&#8221; hali, bir egemen tavrın ya da egemenin yanında olma tavrının sonucu. &#8220;Kıyıya Vuran Dalgalar&#8221; kitabı, yazarlarının on küsur yıldır hapiste olmalarına karşın o derece hayatın içinden çelişkilerle örülmüş öykülerle dolu ki, onları &#8220;cezaevi edebiyatı&#8221; olarak damgalamak da mümkün değil. &#8220;Politik olanı&#8221; sloganlarda değil, hayatın içinde arayıp bulan ve oradan çıkaran edebi tavır, tam da edebi titanlara ait &#8220;politik olanı&#8221; küçümseme, edebiyat dışı ilan etme imkanını ortadan kaldırmakta ve &#8220;Edebiyatta biz eksiğiz&#8221; demekte. Bunun tersi, &#8220;Biz ve hikayelerimiz yoksak, edebiyat eksiktir&#8221; demek oluyor ki, bu söylem edebiyatın hayattan kopmasını da yeterince açıklamakta.</p>
<p>Kıyıya Vuran Dalgalar&#8217;ın ortaya çıkış süreci de ayrı bir öykü. Dışarda Deli Dalgalar adlı vatandaş inisiyatifi yaklaşık dört buçuk yıldır, hapishanelerdeki siyasi tutuklu ve hükümlülere kitap, mektup gönderen bir gönüllü çalışması yürütmekte. &#8220;Dışarda&#8221; pek bilinmese de, &#8220;içeride&#8221; bir şehir efsanesi olma yolunda. Zaten işin &#8220;delilik&#8221; tarafı, dışarıda bilinmeyi, tanınmayı umursamadan, içeriye dönük &#8220;isimsiz&#8221;, nereden, ne zaman geleceği belirsiz bir sıcak &#8220;dost, kardeş, yoldaş&#8221; eli yaratmakta&#8230; Dışarıdaki hayattan apansız koparılıp alındığınızda, tek başınıza kalmışken bir anda açılan mazgaldan bir dost selamının içeri uzanması, &#8220;Orada olduğunu biliyoruz&#8221; demesi&#8230; Dışarda Deli Dalgalar&#8217;ın tecridi kıracak dozerleri olmasa da, sabırlı ve güçlü karınca adımları var. Büyük harflerle konuşmaktan kaçınarak, emeği, olanı, bazen de olmayanı bölüştürerek bir paylaşım sofrasına buyur etmesi, onu yeterince &#8220;deli&#8221; ve özgün kılmakta. Kıyıya Vuran Dalgalar kitabının gerisinde dört buçuk yıldır hapishane duvarlarını sabırla döven kollektif bir emek var.</p>
<p>Dışarda Deli Dalgalar, dışarıdan içeriye bir köprü olma amacını, yıllar önce &#8220;Ya siz dışarıya, ya biz içeriye!&#8221; sloganıyla özetlemiş. Ya siyasi tutsakları dışarı alma, ya da onları alıncaya kadar her vesileyle içeri girme, bu gönüllü çalışmasının temel felsefesini oluşturmakta. Bir öykü kitabı çıkarmak da, bu &#8220;içeri girme&#8221;nin ve onları dışarı çıkarmanın bir biçimi olarak düşünülmüş. İçerideki öykücülere, aynı zamanda Dışarda Deli Dalgalar gönüllüleri olan fotoğraf sanatçılarının çektikleri üçer fotoğraf gönderilerek, onlardan bu fotoğraflardan seçecekleri birinin öyküsünü yazmaları istenmiş. Yani fotoğraflar dışarıdan -hayattan-, öyküler içeriden. Artık herkesin malumu olan çileli bir haberleşme macerası ile öyküler gide gele sonunda bir dosya oluşmuş. İnsanların olduğu gibi öykülerin de dört duvarın dışına çıkarılmasının hiç de kolay olmadığını tahmin etmek zor değil. &#8220;Meryem&#8217;in Oyuncakları&#8221;, &#8220;Leylak Sokak&#8221;, &#8220;Kırmızı Şapkalı Kadın&#8221;, &#8220;Kar Yangını&#8221;, &#8220;Eltiler&#8221;, &#8220;Bir Dilim Güneş&#8221; , &#8220;Herkes Gitmişti&#8221; ve diğerleri böyle çıkmış gün yüzüne&#8230; Şimdi onların yazarlarının özgür olmadığını kim söyleyebilir? Hala devam ediyorlar sokaklarda dolaşmaya, hayatla ve insanlarla didişmeye, taşta biten güllerin hikayesini yazmaya&#8230;</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Sanat üzerine e-kitap okumak için&#8230;</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="122" height="206" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;">  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? </strong>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>.</p>
<p> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-20883" title="cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_.jpg" alt="" width="140" height="195" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cb_siirlerim_oykulerim_1.pdf" target="_blank">Şiirlerim, Öykülerim / Cemile Bayraktar</a></strong></p>
<p><strong>İnsan ya zevkten yazar ya dertten yazar</strong>. Ama insan bazen dertli olduğunu kendi bile bilmez, derdini ve zevkini kendi yazar ama farkında değildir, derdini de, şevkini de bazen kendi yazmamışçasına, yazdığından okur, insanın kendinde bilmediği yansımıştır yazıya, insan dertten yahut zevkten yazarken herkes kadar kendini okur. <strong>İnsan önce kendi için yazar. O vakit yazdığı aynası olur. </strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cb_siirlerim_oykulerim_1.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p> </p>
<p><strong>  </strong></p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ktk3_kapak.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21223" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="137" height="186" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Kitap tanıtan kitap 3</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"></a>İnsanları birleştiren, engelleri ortadan kaldıran bir eylem yazmak<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"></a>… ve tabi okumak. Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-20440" title="cb_siirler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler-203x300.jpg" alt="" width="124" height="183" />Söz yıkar şiir imar eder</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">İncitmeden söylemek istersin ama söz incitir bazen. Ağlatmak istersin bazen ama söz ağlatmaz. Bazen sesini sözle duyurmak istersin ama duyulmaz. Bazen birsindir, bin olmak istersin söz yetmez. Sözün söz; kelimenin kelime olarak kaldığı anlar bazen yetmez, bazen tam aksine düşer, öyle zamanların sihri sadece şiirdir… Tahran’dan, Washington’a; Beyrut’tan, Tokyo’ya; İstanbul’dan Şam’a; Paris’ten Kazablanka’ya; Filistin’den Keşmir’e kadar uzatabilir kollarımızı şiir, tel örgülere, mayınlı topraklara, kırmızı çizgilere mahkûm etmeden beşeri, uzanır uzanabildiğince…<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema-172x300.jpg" alt="" width="109" height="162" />İnsan’sız Sinema Olur mu?</strong></a></p>
<p>Elinizdeki <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank">bu kitabı </a>Sinema’nın programlanmış ölümüne karşı bir direniş olarak görebilirsiniz. İnsan’dan vaz geçmeye yeltenen, Güzel’i, Sanat’ı,İnsan’ı kâr-zarar tablolarına sıkıştırmaya çalışan endüstriye “Hayır!” demenin nazik bir yolu. <strong>Sinema bütün “teknik” karmaşıklığına rağmen insansız olmaz. Sinema insanlar tarafından yine insanlar için yapılan bir sanattır. </strong></p>
<p>Derin Düşünce yazarları izledikleri 28 filmi anlattılar. İnsanca bir perspektiften, günlük hayatlarındaki, iç dünyalarındaki yansımalara yer vererek… İran’dan Arjantin’e, Fransa’dan Afganistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculukta, İnsan’dan İnsan’a… Umulur ki bu kitap Andrei Tarkovsky, Semih Kaplanoğlu, Mecid Mecidi, Nuri Bilge Ceylan ile buluşmanın farklı bir yolu olsun… <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-17786" title="oykuler_suzan_nur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan-204x300.jpg" alt="" width="111" height="171" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/27/dikkat-kitap-oykuler-suzan-nur-basarslan/" target="_blank">Öyküler (Suzan Nur Başarslan) </a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><em>“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…”  </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/">Son romanı Bela’dan</a> da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz</a><strong>. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="123" height="185" /></strong></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><strong>“Ötekilere” bakarken (Çeviriler)</strong> </a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-8365" title="ceviri" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/ceviri.jpg" alt="" width="123" height="182" /></a>“Ötekilerin”</strong> gözüyle dünyaya bakabilenler ilerliyor uygarlık yolunda. Geçmişte Bağdat’ı, Kurtuba’yı inşa eden, bugün ise Paris’i, New York’u, yaşatan “öteki” değil mi? Bugün içine kapanan ülkeler yine geriliyor. Dışa açılan, <strong>“ötekilerin”</strong> bilgisini, birikimini kendine katabilenler ilerliyor. Bu kitabın amacı da “ötekilere” küçük bir pencere açmak. <em><strong>“Almanlar, Amerikalılar, İranlılar, Filistinliler ve İsrailliler dünyada olup bitenlere nasıl bakıyor?”</strong></em> diye sormak. Çeviri metinlere adadığımız 125 sayfalık bu kitapta Ermenistan’dan tasavvufa, İran sinemasından Ateizme, Şeriat’tan Türkiye’deki Hristiyanlara uzanan çok değişik konularda çeviri metinler bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/ceviri.pdf" target="_blank"><strong> Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="130" height="181" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/28/kiyiya-vuran-dalgalar/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/28/kiyiya-vuran-dalgalar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Roman Yazmak&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/22/roman-yazmak/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/22/roman-yazmak/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Apr 2012 13:10:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Korsan Mahyacı Kâmil</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[roman]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21582</guid>
		<description><![CDATA[ 
 
 
Roman nedir? Nasıl Yazılır?
Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi:
“Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/roman_nasil_yazilir.jpg"><img class="size-full wp-image-21583 aligncenter" title="roman_nasil_yazilir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/roman_nasil_yazilir.jpg" alt="" width="301" height="365" /></a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank">Roman nedir? Nasıl Yazılır?</a></strong></span></p>
<p><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.jpg" alt="" width="132" height="210" />Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>“Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.”</em></p>
<p>Okuyacağınız bu eserle <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/237676/suzannurbasarslan">romanlarından da tanıdığınız</a> değerli yazarımız <a href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/">Suzannur Başarslan</a> Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 1</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ktk3_kapak.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21223" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="137" height="186" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Kitap tanıtan kitap 3</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"></a>İnsanları birleştiren, engelleri ortadan kaldıran bir eylem yazmak<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"></a>… ve tabi okumak. Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/22/roman-yazmak/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/22/roman-yazmak/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dönüşüm / Franz Kafka</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/31/donusum-franz-kafka/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/31/donusum-franz-kafka/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Mar 2012 22:41:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafacan Özdemir</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Franz Kafka]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[roman]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21244</guid>
		<description><![CDATA[‘&#8217;Alelacele koşup yaşama sığınmıyorsa insan, yaşamdan zevk alabilir mi?&#8221;( Kafka, Aforizmalar, 25) 
 Kahvaltı esnasında maden suyu içeniniz mutlaka vardır ya da halı saha maçında daha rahat ettiği için basketbol şortu giyenimiz. Eğer bunun gibi alışılmışın dışında davranıp mutlu olanlarımız varsa mutlaka çevresinden ne kadar saçma hareket ettiği, takıntılı olduğu, ilginç düşündüğü, farklı bir görüşe sahip [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/kafka_donusum.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21245" title="kafka_donusum" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/kafka_donusum.jpg" alt="" width="220" height="304" /></a>‘&#8217;<em>Alelacele koşup yaşama sığınmıyorsa insan, yaşamdan zevk alabilir mi?&#8221;( Kafka, Aforizmalar, 25) </em></p>
<p><em> </em>Kahvaltı esnasında maden suyu içeniniz mutlaka vardır ya da halı saha maçında daha rahat ettiği için basketbol şortu giyenimiz. Eğer bunun gibi alışılmışın dışında davranıp mutlu olanlarımız varsa mutlaka çevresinden ne kadar saçma hareket ettiği, takıntılı olduğu, ilginç düşündüğü, farklı bir görüşe sahip olduğu gibi eleştirileri yüksek perdeden ve alay eder tavırlarla duymuştur. Farklı olandan korkan, farklı olanla alay edilen bir düzenin içinde yaşamanın doğal sonucudur bu yaklaşımlar velhasıl.</p>
<p> Kafka, hayatı boyunca farklı bir insan olarak çevresinde cüzzamlı muamelesi görmüş, dışlanmış, horlanmış ve sosyal hayatı pek parlak geçmemiş bir yazar. İnancı Yahudi, iletişimi Alman, yazılarını düşlediği belki oturup bir köşeye yazdığı sokaklar Çek. Tam da bu sebeplerden dolayı dindar olmadığı için önce Yahudiler sırtını döndü ona. Sonra pek ilgili olmadığı dini ve kökeni nedeniyle Almanlar tarafından kara listeye alındı. Bu liste de Kafka nispeten az yaralanmışsa da 3 kız kardeşi de kapatıldıkları gettolarda kayboldu. Tüm bunlar yetmezmiş gibi <span id="more-21244"></span>halkın %90&#8242;ı Çekçe konuştuğu için Almanca konuşulanlara ayrı bir cephe alındı ve bir taraftan daha kuşatılıp namlunun ucuna kondu. Kafka insanlar tarafından hep kum torbası muamelesi görüyordu ve bu günlerden sonra yalnızlığıyla dostluğu pekişti.</p>
<p> Dönüşüm kitabı yazarın yaşamında tanık olduklarının, birikimlerinin, dolmuşluğunun yazıya dökülmüş hali. Kitabın kahramanı Gregor Samsa, Kafka gibi sigortacılık işiyle uğraşan ne kadar nefret etse de gereklilikler nedeniyle ve ailesinin borçları sebebiyle çalıştığı iş yerinde zorunlu olarak çalışan, ailesinin geçimini omzuna yük eylemiş bir adamdır. Annesi, babası, kardeşi ve Gregor üzerine kurulmuş hadisenin Kafka&#8217;nın iç dünyasını yansıttığı görüşü sadece mesleğiyle benzerlik değil, baba figürünün baskınlığıyla da ikna ediciliğini arttırmaktadır. Kafka, baba baskısını hayatı boyunca uzun süre üzerinde hissetmiş, babasından korkmuş, korkusu giderek evrilmiş ve öfkeye, nefrete dönüşmüş.  <a href="http://www.derindusunce.org/2011/02/08/babaya-mektup-franz-kafka/">O kadar büyüktür ki Kafka&#8217;nın içinde tuttukları babasına yazdığı fakat adresine ulaştıramadığı mektubu dahi kitaplaştırılmıştır.</a></p>
<p> ‘&#8217;Dönüşüm&#8221; ün  kurgulanışı ise sigortacılık yapan ve zorunluluktan dolayı bu işe devam eden,  genellemeye vurursak sistemin dayatması sonucu benliğini kaybeden, kendi dahil herkese yabancılaşan bir adamın bir sabah yine işe kalkmak için uyanması sonucu kendini böcek olarak bulmasıyla başlar. Böcek figürü üzerine yüzlerce makale yazılmıştır. Böcek figürü dönüşümü mü değişimi mi temsil ediyor diye. Hatta çevirmenler bu ikiliden birini birinin önüne çıkarıp tamamen yetkin hale getiremediği için bir görüş kitabı ‘&#8217;Değişim&#8221; diye diğer görüş sahipleri ise  ‘&#8217;Dönüşüm&#8221; diye basmışlardır.</p>
<p> Kitabın içerisinde bireyin sistem dolayısıyla kendine ve herkese yabancılaşması çok metaforik bir dille anlatılırken aslında bir o kadar da vuruculuğunu bu metaforik dilden alır. Hepimiz bir insanın ölmesine alışık olduğumuzdan salt ecel ile ölüm ilgimizi çok fazla çekmez. Oysa trajik ölümler insanlara çok ilgi çekici gelir çünkü farklıdır, alışılmış dışıdır, ilginçtir. İşte Kafka, böcek metaforunu bu yüzden seçmiştir zannımca ve birçok eleştirmene göre. Farklı olan ilgi çekici, göze batıcı olduğu kadar bütün bir kitabın yazılmasının hikayesini oluşturduğu şekilde hor görülen ve dışlanandır da.</p>
<p> Basketbol maçlarının, futbol maçlarının, sevgili olmanın, sınava girme anına kadar olan sürenin kısaca hayatın bir dolu hikayesi var. Hikayeden kasıt, sonuca götüren nedenler,  daha açıkça süreci oluşturan olaylar ve hayatın önümüze çıkardığı kurgular. İşte&#8221; Dönüşüm&#8221;,  hikaye kitabının da hikayesi olabileceğinin kanıtıdır çünkü farklık sonucu oluşan yabancılaşmanın ve bu yabancılaşma sonucu eleştiri niteliğinde yazılan kitabında farklılığı metafor almasının nihayetinde  gördüğü ilginin hikayesidir. Kendi silahından çıkan kurşunla vurulmak gibi bir şeydir aslında bu kitabın hikayesi.  1. Dünya Savaşı esnasında yayınlanan kitap henüz Nazi sisteminin tepe noktası yapmadığı fakat tohumlarının ekildi sürecin meyvesidir. Kapitalizmin Sanayi Devrimi sonrası sistem çarklarını hararetle döndürmesinden önceki son viraj belki bir önceki olması hasebiyle bu çarka çomak sokmaya niyetlenen bir adamın sessiz çığlığıdır.</p>
<p> Kafka,  o derece özgüvensiz bir adamdır ki yazdığı elyazmalarının ölümünden sonra hemen hepsinin yakılmasını istemiş. Sessiz çığlık dememin sebebi de tam olarak burada yatmaktadır. Sistemi kendi isteğiyle veya içinde bulunduğu sosyal şartlar nedeniyle reddetmiş fakat bu reddedişe bir yol açmak konusunda korkularını yenmeyi büyük ölçüde başaramamış. Sosyal hayat konusunda son derece başarısız olan Kafka, hayatı boyunca uzun süren tek dostluğunu elyazmalarını yakması için bıraktığı Max Brod&#8217; la yapmış, kendini sadece tam manasıyla ona açmış.</p>
<p> Kafka, Max Brod&#8217; la dönemin ünlü sigorta şirketlerinden olan  &#8221;Assicurazioni Generali&#8221; de çalışmaya başladığı süreçte 1907 yılında Prag&#8217;da tanıştı ki Prag&#8217;da bulunan edebiyat çevresine kabul görmesi bu tanışıklık sonrasına dayanır. Tabi kitabın hikayesine bakılırsa yazılım sürecinde geçen 8 yıl Kafka için çok fazla sorgulama, isyan ve yabancılaşma hislerine gebe olmuş<a name="_GoBack"></a>.</p>
<p> Kafka, düşüncesinde kaçışa çok büyük bir önem vermiştir. Girişte Aforizmalar kitabından yaptığım alıntı da dediği gibi hayattan zevk almak konusunda kabiliyetsiz bir insandı. Sistemin dayatmasının, para kazanma zorunluluğun, baba baskısının, hissiyatın detay sayıldığı bu düzenin hayata sığınmayı zorlaştırdığını düşünüyordu ve hayattan kaçmanın yollarını arıyordu. Evlilik Kafka için en yakın kaçış planıydı çünkü babasıyla rütbesini eşitlemiş olacaktı ve artık baskılar son bulacaktı. Fakat hiç ulaşamadığı, adım atsa yakalayıp tutacağı ama o adımı hiç atamayacağı bir mesafe olarak kaldı evlilik.</p>
<p> Felice Bauer isimli genç, güzel, sağlıklı ve sade oluşuyla kalbini çalan kadın aslında Kafka&#8217;nın hem gönlüne hükmetmişti hem de Kafka&#8217;nın özgürlüğünü avuçlarında tutuyordu. Dönüşüm kitabının yazımında yazar Max Brod&#8217; un evinde tanışıp anlamlar yüklediği Felice Bauer ile nişanlandı. Ancak nişan sadece alt ay sürdü, ayrıldılar ve  Kafka hiçbir zaman ulaşamayacağı, fakat çok önemsediği evliliğin denizinden kayığını sonsuza kadar çekmiş oldu ki artık Kafka ebediyete kadar yalnızlıkla nişanlıydı. Dönüşüm kitabı yayınlandıktan sonra Bauer ile yine yakınlaşıp 1917 de tekrar nişanlandıysalar da 5 ay sonra yine nişanı atacaklar ve tüm bağları koparacaklardı. Şüphesiz bu kadın Kafka&#8217;nın ‘&#8217;dönüşümünde&#8221; çok etkili bir yer aldı. Şahsi kanaatim Kafka Dönüşüm ile birlikte zirve noktasını yapmış ve artık düşüşe geçmişti.</p>
<p> Dönüşüm, hayatın arka sırasına oturmuş bir adamın yaptığı gözlemlerin dışavurumudur aslında. Sistemin yabancılaştırdığı bir hayatın, aile içi ilişkilerin dahi güç aldığı dayanılmaz pragmatistliğin, insanın gitgide makineleşmesinin iç burkan ve derin düşüncelere daldıran bir eleştirisidir.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> ‘&#8217; Tutulabilecek iki yol; kendini son noktaya dek ufaltmak ya da sonsuz ufak olmak. İlki devinimsizlikten çıkan mükemmellik, ikincisi eylem anlamına gelen bir başlangıçtır.&#8221; (Aforizmalar, 90)</em></p>
<p><em>  </em></p>
<p><em> </em></p>
<p>&#8230; E-Kitap okumak için&#8230;</p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ktk3_kapak.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21223" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="137" height="186" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Kitap tanıtan kitap 3</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"></a>İnsanları birleştiren, engelleri ortadan kaldıran bir eylem yazmak<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"></a>… ve tabi okumak. Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 1</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p><em></em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/31/donusum-franz-kafka/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/31/donusum-franz-kafka/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kuşatılmış Yaşamlar / Michel Houellebecq</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/22/kusatilmis-yasamlar-michel-houellebecq/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/22/kusatilmis-yasamlar-michel-houellebecq/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Mar 2012 15:09:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali Hasar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21155</guid>
		<description><![CDATA[ &#8221;Ne kadar çelişkili görünürse görünsün, aşılacak bir yol vardır ve bunu aşmak gerekir, ama yolcu yoktur. İşler görülmüştür, ama işi gören yoktur.&#8221; - Sattipathana-Sutta, XLII, 16
Çağdaş Fransız Toplumsal Yazınında Michel Houellebecq
Michel Houellebecq, Çağdaş Fransız Toplumsal Yazınında Temel Parçacıklar (Les Particules Elementaires), Kuşatılmış Yaşamlar (Extension du domaine de la lutte), Bir Ada İmkanı (La Possibilité d&#8217;une [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/michel_houellebecq_kusatilmis_yasamlar.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21156" title="michel_houellebecq_kusatilmis_yasamlar" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/michel_houellebecq_kusatilmis_yasamlar.jpg" alt="" width="250" height="379" /></a> &#8221;Ne kadar çelişkili görünürse görünsün, aşılacak bir yol vardır ve bunu aşmak gerekir, ama yolcu yoktur. İşler görülmüştür, ama işi gören yoktur.&#8221; - Sattipathana-Sutta, XLII, 16</em></p>
<p><strong>Çağdaş Fransız Toplumsal Yazınında Michel Houellebecq</strong></p>
<p>Michel Houellebecq, Çağdaş Fransız Toplumsal Yazınında Temel Parçacıklar (Les Particules Elementaires), Kuşatılmış Yaşamlar (Extension du domaine de la lutte), Bir Ada İmkanı (La Possibilité d&#8217;une île) gibi eserleriyle vitrinde yer alan bir isim. Fransa&#8217;nın dışında ülkesinin  Fransız Romancılar kuşağında önemli bir yere sahiptir. Toplumdan uzakta bir yaşam sürer ve eserlerinde genel olarak önceleme diyebileceğimiz bir teknikle birey ve toplum merkezli konular ele alır. Houellebecq&#8217;i Kuşatılmış Yaşamlar eseriyle Bilişim Sektöründeki sıkıntı ve buhranları sert bir dille ve öyküleme-önceleme ile yerden yere vurduğunu ve bir depresyon anatomisi çizdiğini görürüz.</p>
<p>Houellebecq sıra dışı bir yazar. Sıra dışı olmasının sebebi kendisinde sevgi ve nefreti bir arada toplamasıdır. Depresif bir ruh hâliyle üçüncü bin yıl üzerine atışlarda bulunur ve savlarıyla bunu destekler. Dili sert, argotik olup bam teli üzerine dokunuşlar yapar. Bu aslında Michel Houellebecq&#8217;in yaşantısıyla doğru orantılıdır. Özel hayatında yaşadığı boşanma, sıkıntılar, cinsel liberalizm ve Semavi dinler üzerine düşünceleri, eleştirileri onu iki farklı noktaya götürür ki bir kesim Houellebecq&#8217;i gerçekten değerli bulup Nobel&#8217;e aday <span id="more-21155"></span>gösterirken, bir kesimse kendisinden nefret eder. Yazış stili ve etkilendiği isimler açısından realistleri saymamız mümkündür. (Stendhal, Flaubert ve Balzac) Antropolojik ve sosyobiyolojik yaklaşımlarıyla Zola&#8217;dan etkinlediğini de ekleyebiliriz. Amerikan yazar Bret Easton Ellis ile de kimi zaman kıyaslama yapılır kendisi için. Roman eleştiri uzmanları bu çerçevede bir yaklaşım öne sürerken; Michel Houellebecq Kurt Vonnegut, H.P. Lovecraft gibi yazarlardan etkinlendiğini söyler.</p>
<p><strong>Kuşatılmış Yaşamlar</strong></p>
<p>&#8220;Birden, modern olmamayı umursamamaya başladım.&#8221; - Roland Barthes</p>
<p>Jean-Paul Sartre, Bulantı (La Nausée) eserinde tanrısız bir evrenin ve bireylerin gözünden varoluşsal alanda evrenin algılanışını sorgular. Sartre&#8217;ın sinik, brutal, halüsine olmuş kelimeleriyle çeşitliliğe gideriz. Olayın merkezine yerleştirdiği karakteriyle biz dünyanın öteki gerçekliğini görürüz. Sartre&#8217;ın düşüncesinde yer alan birey - toplum merkezinin bir penceresi vardır ki insan üzerine düşünce vardır artık, insan ve varoluşsal alandaki direnişi&#8230;</p>
<p>&#8220;&#8230;Bankacısınız. Çok gözde bir mesleğiniz var. İyi para kazanıyorsunuz. Temiz giyimli insanlarla dolu dev binalarda çalışıyorsunuz. Steril bir hayat sürüyorsunuz. Arkadaşlarınız var. Onlarla bowling oynuyorsunuz, bankacılıktan söz ediyorsunuz. Akıllı olduğunuz için mutlusunuz. Ancak çok çalışmak zorundasınız. Öyle ki kazandığınız parayı harcayacak vakit bulamadığınız oluyor. Her an biri yerinizi kapabilir. Göğsünüze bir ağırlık biniyor zaman zaman, üzerinize bir karamsarlık çöküyor, bir dalga gibi kabarıyor, yüreğinize vuruyor&#8230;&#8221; (1)</p>
<p> </p>
<p>Nil Desperandum&#8230;(*)</p>
<p>Houellebecq&#8217;in toplumun her sahasındaki tıkanıkları ve bu tıkanıklıklardan dolayı insanların kavanoza sıkışmış böcekler şeklinde addetmeye çalışması, Houellebecq&#8217;in toplumu toplum yapan birey ve onların farkındalıklarının sönüşüne, yitirilişine protest tavrıdır. Houellebecq&#8217;in dilinde daha doğrusu tavırlarında bıkmışlık yok. Aksine, güller arasında yabani bir çiçek olmayı kendisine uygun görüp, kalemi üzerinden yaşantılarımıza zincir vuran bir gölge işçisi olarak çıkıyor karşımıza. Kuşatılmış Yaşamlar ile bizleri steril hayatlardaki küçük noktalara benzetiyor. Bu metaforik bir yaklaşım. Üçüncü bin yıla kendi öncelemeleriyle geliyor. Savaşı kendisiyle. Onun dilindeki aşağılayıcı tavırları bir üst dil olarak görmüyor, toplumun kendi içinde oluşturduğu kültüre ve bu kültüre çizgiler veren hiyerarşi sistemine sol tabandan gelerek yaklaştığını, eleştirdiğini anlıyoruz. Karakterlerini yaşantımızın içinden çekip alıyor.</p>
<p>&#8220;&#8230;Bazen hayatın genel görünümlerine değinen hararetli sohbetler oluyor, hatta bazen sıcak bir kucaklaşma oluveriyor. Tabii karşılıklı telefon numaraları alınır, verilir ama genelde insanlar birbirlerini çok az ararlar. Hatta hatırlansa ve tekrar görüşülse bile baştaki coşkunun yerini süratle bir hayal kırıklığı ve isteksizlik alır. İnanın bana ben hayatı tanırım, her şey tamamen tıkanır, kalır&#8230;&#8221; (2)</p>
<p>Gelişen teknoloji ve modern toplum arasında köprü var. Kuşatılmış Yaşamlar salt kendi yazın tekniğiyle bir sistem eleştirisi, bir içsel savaşın yansıması tabir-i caizse. Rahatsız yazılar ve kökleri hakim Houellebecq&#8217;in dilinde. Bu alanda kimse öncü değil, herkes biraz tıkanmış, o kadar. Kapanmış perdelerin ardında kalansa bir birey farkındalığı, hakikat eşiği. Süredizimsel akış içinde farklı kapılara gitmek mümkün. Houellebecq&#8217;in amaçladığı da bu. Kendi düşüncelerini ters düz edip sunmayı başarması. Okuyucuyla arasında kurduğu bağ tepkisel negatiflik. Yazarken kapalı anlatımıyla açık bulmaya çalışıyor, kendi yolunda kaybolmuş gibi gözüken ama asla kaybolmayan. İfadeleriyle rahatsızlık veriyor, geriyor, sinirlendiriyor, suları bulandırıp üzerine çamur atıyor. Kendi sorunsalının nihayetinde bir öze ulaşacağının en basitinden bir izi.</p>
<p>&#8220;&#8230;Önce insanların sürüler ya da iki-altı kişilik küçük gruplar hâlinde dolaştıklarını gözlemliyorum. Hiçbir grup bana tam olarak ötekinden pek farklı gelmiyor. Gerçekten de birbirlerine çok benziyorlar, acayip birbirlerine benziyorlar, ama birbirlerinin tıpatıp aynısı oldukları söylenemez. Sanki hafifçe birbirinden farklı giysiler, yürüyüş biçimleri, bir araya toplanma yöntemleri benimseyerek, her çeşit bireyselleşmeye mutlaka eşlik eden uyuşmazlığı elle tutulur hâle getirme yolunu seçmiş gibiler&#8230;&#8221; (3)</p>
<p>Tek tipleşme ve bireyselleşme üzerine alt eleştiri yapar Houellebecq. Modern toplumun insanları sosyalleşmeye, bireyselleşemeye ve aktif rol oynamaya öyle ya da böyle ittiğini, bundan da basamağın altında kalanların ezilmeye mahkum olduğunu vurgular. İnsan kendi düzlemini ötekiyle yer değiştirerek yahut ötekiyle toplumun ona atfettiği rolü oynayarak süreçlerin dinamizmine katkı sağlar. Bu iki yönlüdür. Birey - Toplum ve Toplum - Birey.</p>
<p>Ali Bulaç, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler kitabında hiyerarşik sistemler ve bireylerin tarihsel boyutta tepeden inmeci bir sistemle ve de tiranik bir yol ile nelere maruz kalındığına değinir. Bireyin modern toplumlarda  karşılaştığı düzenlere, çevresel faktörlere hangi paralelle gideceğini ve bunun nasıl bir disiplin olduğunu gösterir. Bulaç ile Houellebecq&#8217;in ortak paydada birleştiğiyse, sınıflı bir toplum modelidir. Başka bir ifadeyle, modern toplumun giderek sınıflaşmaya doğru yol almasıdır.</p>
<p>Kuşatılmış Yaşamlar, yaşanmışlıkların ve sorgulamaların bir izdüşümü. Michel Houellebecq bireyler üzerinden modern toplumun tıkanıklıklarını, bunaltılarını, sektörler arasında gerilen iplerle ve bu ipler arasında durmak zorunda olanları getiriyor bize, toplumcu bir yaklaşım ile. Houellebecq&#8217;in düşünceleri gizli satır aralarında, toplum merkezli ve toplumun dibinden.</p>
<p>&#8220;Uçurumun ortasındayım. Tenimi bir sınır gibi hissediyorum, dış dünyayı da bir eziliş gibi. Ayrılık izlenimi tam; artık bundan böyle kendi içimde tutsağım. O yüce birleşme olmayacak; hayatın amacı kaçırıldı, saat öğleden sonra iki.&#8221; - Michel Houellebecq</p>
<p>Kompleks anlatılar ile saf bir temele varış var. Yaşamların kuşatılması ya da Mücadele alanının genişletilmesi şeklinde iki zıt teoriyle zorlamalara başvuruyoruz. Zorlamalarımız ideal düşüncemizin kendi içimizdekine yeterli gelmemesi. Tüketim ve beraberinde gelen buhran ile sıkıntı şablonundan kurtulmaya çalışıyor, her defasında yeniliyoruz. Çaresizliğimiz kendi ellerimizden kayıp gidiyor süreç içerisinde. Duruşlar pasif, bedenler boşlukta. Boşlukta oluşan renk tayfası dönüyor her geçen gün modern yaşantımızda ve Houellebecq bize bunu gösterirken yüzüne tokat yemeyi göze alıyor. Belki de Houellebecq&#8217;i sevme ve ondan nefret etmemizin sebebi kendimizdir. Yazarın şu sözü ile bitirelim : &#8220;Ah, evet, değerlere sahip olmak !&#8230;&#8221;</p>
<p>________________</p>
<p>(*) Umutsuzluğa kapılmayın</p>
<p>1) Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar (Arka Kapak)</p>
<p>2) Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar, s. 45</p>
<p>3) Michel Houellebecq - Kuşatılmış Yaşamlar, s. 72</p>
<p>4) Ali Bulaç - Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, İz Yayıncılık</p>
<p>5) Jean-Paul Sartre - Bulantı , Can Yayınları</p>
<p> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan kitap 3</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-20626" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="142" height="191" /></span></a>Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… İnsanları birleştiren, zaman ve mekân engellerini ortadan kaldıran bir eylem yazmak… ve tabi okumak. Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 1</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/22/kusatilmis-yasamlar-michel-houellebecq/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/22/kusatilmis-yasamlar-michel-houellebecq/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Cihan Aktaş ile söyleşi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/21/cihan-aktas-ile-soylesi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/21/cihan-aktas-ile-soylesi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Mar 2012 10:50:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[roman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21140</guid>
		<description><![CDATA[SNB- Marcel Proust Kayıp Zamanın İzinde&#8217;yi ısırdığı madlen kurabiyenin damakta bıraktığı tatla yazar, yani çocukluğuna yolculuk ederek.  Sadece görüntüler, yaşananlar değil; renkler, kokular, tatlar, hisler de bu hafızada (Proust memory) depolanır. Sizi Cihan&#8217;a götüren renkler, kokular, tatlar, nesneler&#8230; neler? Ve o kayıp zamana dönersek ya da kayıp demeyelim, bellekteki anılara, Çocuk Cihan&#8217;ın yaşadığı dünya, onu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/cihan_aktas.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21141" title="cihan_aktas" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/cihan_aktas.jpg" alt="" width="250" height="336" /></a>SNB- Marcel Proust Kayıp Zamanın İzinde&#8217;yi ısırdığı madlen kurabiyenin damakta bıraktığı tatla yazar, yani çocukluğuna yolculuk ederek.  Sadece görüntüler, yaşananlar değil; renkler, kokular, tatlar, hisler de bu hafızada (Proust memory) depolanır. Sizi Cihan&#8217;a götüren renkler, kokular, tatlar, nesneler&#8230; neler? Ve o kayıp zamana dönersek ya da kayıp demeyelim, bellekteki anılara, Çocuk Cihan&#8217;ın yaşadığı dünya, onu en çok etkileyen şeyler hangileri, hayalleri neydi, üzüntüleri, sevinçleri, en unutulmazı?</p>
<p>CA- Sevgili Suzan Nur, sizin tatlı ısrarınız olmasaydı girişemeyeceğim bir söyleşi olurdu bu şu dönemde. Hayatımda bu kadar masa başında kaldığım bir dönem daha yaşamadım. Neyse ki romanım bitti, yayın sürecinde bana düşen aklıma geldikçe düzeltmeler yapmayı sürdürmek.</p>
<p>Mutlu bir çocukluk yaşadığım için kendimi şanslı sayıyorum. Hayal meyal hatırladığım dağ köyleri var, karlı tepeler, gri soğuk lojmanlar, sıra altlarında sürdürdüğüm oyunlar, uçar gibi bir baş dönmesiyle indiğim tepeler&#8230; Dört yaşındaydım ki kasabaya yerleştik. Kira evlerinde yaşıyorduk. Babam aykırı bir adam, TİP&#8217;e ilgisi var, sendikacı, annem  çok kelli felli kuralcı bir öğretmenin kızı, babası onu köy enstitüsüne göndermediği için bir travma yaşamış olabilir diye düşünüyorum, kendi içine dönük, çocuklarına bile bir mesafesi olan bir kadındı. Ancak anneydi, oradaydı, özverili bir kadındı, ona güvenebileceğimi bilirdim. Rol modelim değildi, babam daha çok ilgimi çekerdi, onu bulunduğu dünyaya ait olduğumu düşünürdüm: Kitapevi, öğrenciler, sendika, dernek, seyahatler, yardım kampanyaları&#8230;</p>
<p>Bir yanımla içe dönük bir yanımla taşkın bir çocuktum. Baba kendi âleminde, anne mesafeli, zannedersem biraz da olsa ortada büyüdüm, ortanca olmaktan da ileri gelen bir bağımsızlığım vardı. Bir yanımla mahalle çocuklarına elebaşılık ederdim. Sosyal faaliyetler <span id="more-21140"></span>gerçekleştirirdik. Yoksul çocuklara, kedilere, köpeklere iyilik etme gibi hedefler belirlerdik. Kemalettin Tuğcu kitaplarının etkisi ile zannedersem, bir izbeyi mekâna dönüştürmeye bile uğraşmıştık.</p>
<p>Bir yanımla ise kitapların dünyasına kapılmaktan ileri gelen bana çok azap veren bir yalnızlık duygusu, yalnızlaşma korkusu yaşıyordum, rüyalarıma bile giriyordu bu yalnızlık. Anlaşılmadığımı, o kasabada yaşamaya devam edemeyeceğimi, geçip gitmem gerektiğini düşünürdüm. Bu duygumda babamın evden kopukluğu, otoriter mizacı ve annemin mesafeli duruşu etkili olmuştu muhakkak.</p>
<p>Annemin az çok uzlaşarak içinde olduğu dünya bana yabancı geliyordu. O dünyaya dâhil olmamam gerektiğini düşünüyordum.</p>
<p>Başka bir dünya var, başka türlü bir varoluş, bunları düşünüyordum erken yaşta. Sürekli resim yapıyordum, önüme gelen her şeyin üzerine, çarşaf, duvar, pijama, kitap defter demeden her yere resim yapıyordum.</p>
<p>Yine de &#8220;mutlu bir çocukluk&#8221; dedim, değil mi? Gerçekten de öyle. Oyun, kitap, uzun geziler, dernek faaliyetleri, müsamerelerle renklenen bir dünyaydı, bir yanımın neşeli olmasını sağlıyordu bütün bunlar.</p>
<p> </p>
<p>SNB- Ne çizdiğinizi hatırlıyor musunuz, en çok hangi imgeyi kullandığınızı, çocukken ben de çizerdim ama bu evdeki kırmızı burunlu porselen kuğu ve bacası tüten ev olurdu sıklıkla. Yani evin içi ya da ona dair bir şeyler olurdu, ya da evdeki divanın altına gizlenip şiir yazardım, güvenin yansıması belki de. Sizdeki imge neydi ve başka türlü bir varoluş demişsiniz, çocuk dünyanızdaki o varoluş algısını tetikleyen neydi, onu fark edişiniz?</p>
<p>CA- Her şeyi çizmeye çalışıyordum sanki. Bir kere ev resmi çok çizerdim. Kız, bahçe, at resimleri&#8230; Daha asli olarak çizgi roman hazırlamaya çalışır, bir hikâyeyi resimlerdim, daha okuma yazma bilmeden de. Özellikle Bahadır, Karaoğlan isimleriyle yayınlanan Türk tarihine göndermelerde bulunan resimli romanlar, Tommiks ve Hürriyet gazetesinde okumadan resimlerine bakarak anlam vermeye çalıştığım Fatoş ile Basri benim modellerimdi.</p>
<p>Her şeye rağmen bir güven sorunu olduğunu düşünüyorum, rüyalarımdan hareketle. Çok uzun yıllar gördüğüm bir rüya şöyleydi: Oturduğumuz iki katlı bahçeli evin arkasında geniş bir fiğ tarlası var. Ben o fiğ tarlası içinde koşturarak bir şey arıyorum, eve de giriyorum, kimse yok, etrafta kimse yok ve ben delice bir şeylerden kaçıyorum. Bu rüyayı lise yıllarına kadar gördüm.</p>
<p>Sorunun annemin sevgisini göstermeyen mesafeli yapısı ve -çok sık eve sarhoş bir şekilde gelerek sızan ve çıkardığı sorunlarla annemi daha da içe dönük hale getiren- babamla ilgili endişelere bağlı olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Erken okumalar ve hayal dünyamın etkisiyle uzaklarda bir yere ait olduğum fikriyle iç içe gelişen bir farkındalıktı belki de söz konusu olan. Orada kalırsam toprağını bulamamış bir bitki misali kuruyacağımı sezinliyordum.</p>
<p> </p>
<p>SNB- Çocukluktan ilk-gençlik dönemine geçmek istiyorum, üniversite dönemini bundan sonra konuşacağız ki özellikle o döneme girmeden bu sorumu cevaplamanızı istiyorum. Kendime baktığımda, defterlerim, şiirlerim, yazılarım, dönemin sanatçılarının fotoğraflarının olduğu defterlerim,&#8217;Black is beautiful&#8217; posterlerim&#8230; çok daha idealist bir genç vardı. Düzenli okuma olmasa da o dönemde okuyup etkilendiğim yazar ve şairler, şair olma hayalim&#8230;</p>
<p>Genç Cihan&#8217;a bakarsak, tam da sosyalleşmenin başladığı bu ilk gençlik döneminde nelere önem verirdi, neyi severdi, çapkın mıydı mesela, yaramazlıkları var mıydı, defterleri, şiirleri, yazarları&#8230; Kim gibi olmak istiyordu, hani Cezare Pavese Yaşama Uğraşı&#8217;sının 5 Mart 1939 tarihli bölümünde &#8220;Bir delikanlı ne kadar kendi adına düşünmek isterse istesin, kendisini her zaman çevresindeki dünyadan alınmış soyut bir örneğe uydurmaya çalışır.&#8221;der ya, sizin örneğiniz kimdi? Ben Ölü Ozanlar Derneği&#8217;ni defalarca okuduğumu hatırlarım o dönemde-en az on kez, ciddiyim-, sizin ilk gençlik yolculuğunuzda kimler vardı? </p>
<p>CA- Bu nasıl da kitaplık çapta cevap gerektiren bir soru sevgili Suzan&#8230; Nereden başlayayım, hangisini anlatayım, hangi merhaleyi, kurumu, cemaati, denemeyi, katılım çabasını&#8230; Siyasetten etkilenen, siyasal duyarlıkla güdümlenmese de bazen siyasetin gölgesinde kalan bir edebiyat aşkından söz edebilirim.  Lise yıllarında sevdiğim aktör Cüneyt Arkın, yazar ise Dostoyevski&#8217;ydi. Bir taraftan Hareket dergisini okurdum, diğer taraftan Hey dergisine göz atmadan geçmezdim; en sevdiğim roman, Heatcliff yüzünden, Uğultulu Tepeler. Bir hafif Batı müziği düşkünlüğüm vardı. Okulun yaban dili İngilizce. Elimde sözlük, Fransızca bir şarkıyı Türkçeye çevirmeye çalışıyordum. Bir antikomünist duyarlıkla halkçılığın bileşkesi, kendini hazır kalıplarla tanımlamaya izin vermiyor. Allah var, ötesi ona göre şekillenecek. Üniversite yıllarında Ali Şeriati, Baudelaire, Tolstoy; onlar hâlâ hayatımda&#8230; Üniversite yıllarının sevgili şair ve yazarları arasında Karakoç, Özel, Blake, Kazancakis, Pasternak, Kuşeyri, Emily Bronte  ve Garaudy var; Garaudy &#8220;Kıyısız bir gerçekçilik üzerine&#8221; kitabındaki sanat eleştirileriyle Müslüman olmadan önce de benim yazarımdı. Niye aralarında kadın yazar ve şair yeteri kadar yok, bu soruyu da konuşmalıyız. Aslında sevdiğim kadın yazarlar var, az önce değindim, Uğultulu Tepelerin&#8217;in yazarı&#8230; Halide Edip, Emine Işınsu&#8230;</p>
<p> </p>
<p>SNB- Niye aralarında kadın yazar ve şair yeteri kadar yok, bu soruyu okur Cihan Aktaş&#8217;a soracağım ama öncelikle saydığınız bu yazarlardan hangi kahramanlar size daha yakın? Ve saydığınız bu isimler, Türk edebiyatında kendinizi çizgisel olarak bağladığınız yazarlar diyebilir miyiz?</p>
<p> </p>
<p>CA- Denilebilir. Halide Edip&#8217;in Kaya&#8217;sı ve Rabia&#8217;sı beni Şule Yüksel&#8217;in Feyza&#8217;sından daha fazla sarmıştır ve zaten Rabia ile daha erken bir yaşta tanıştım. Feyza elbet önemli bir karakter, Şule Yüksel de çok saygı duyduğum bir yazar. Fakat ben eve dönmeyi idealize eden Feyza yerine, ki o kendi bulunduğu konumda haklı da olabilir bu tercihinde, kamusal alanı değerlerine bağlı olarak dönüştürme mücadelesi verme isteği ve yeteneğine haiz Kaya bana daha yakın geliyor. Öylesine inançlarına sadık bir karakter ki Kaya, bakan eşi ile gittiği Avrupa başkentlerinde İslami kıyafetiyle dolaşmakta ısrar eder. Konuyu dağıttım, nerede kalmıştık&#8230;</p>
<p> </p>
<p>SNB- İlk gençlik yıllarını anlatıyordunuz&#8230;</p>
<p> </p>
<p>CA- Epik bir duyarlık, toplumcu bir hassasiyet&#8230;  Hatıra defterlerim, bana hediye edilmiş kitaplar, lise yıllarında nasılsam temel duyarlık ve kişilik özellikleri itibarıyla hâlâ aynı kişi olduğuma inandırıyor kısmen. Bir yanım hep dışa dönük, bir yanım nahif, örselenmeye hazır&#8230; Deli yanımı, aileden ve gelenekten gelen değerlerle dengeleyip durdum. Bazen başka türlü olamayacak diye savurdum kendimi önüme çıkan boşluğa. Allah&#8217;la konuşmayı, duayı hiç bırakmadan&#8230;</p>
<p>Ve aşk&#8230; Aşka açık bir yanı olmayan insanın hayatını toptan değiştirecek ölçüde köktenci kararlar alabileceğini sanmıyorum. Bu nedenle de aşk ve devrim, aşk ve dava arasında kurulu bağları irdelemek önemli geliyor bana. Hayata ve ölüme aşkla bakıyorsanız eğer, bir kitap okuduğunuzda kendinizi değiştirecek düzenlemelere gitmeyi göze alırsınız. Ben her alakamı aşkla kuran ve aşk yaralarıyla yol alan bir insan oldum hep. Aşkla çizim yaptım, aşkla yazmayı sürdürdüm. Aşk evliliği dışında bir evlilik de yapamazdım, belki evlilik için bu doğru bir yaklaşım olmasa da&#8230;</p>
<p>Bu anlamda İkbal&#8217;e kendimi yakın hissederim. Şeriati, İkbal&#8217;in dünya görüşünü irdelerken bu dünya görüşünün özünü şu elementlere bağlar ya: Kaygı, aşk, amel&#8230; </p>
<p>Aşk derken kastettiğim belki tam olarak vecd. Varoluşun hissettirdiği coşkuyla kendini varlığa açma ve varlığı dönüştürme, keşfetme, bu yolla süren büyük keşfin ya da hareketin içinde yer alma&#8230; Kişiyi kesinlikle saf tutan, saflaşmaya çağıran bir durum bu. Çapkınlık çok yüzeysel, ancak ilişkiye veya ilintiye karşılık gelen ve sadakat gibi kavramları hafife alan bir olgu gibi gelir bana öte taraftan. Yani aşkla çapkınlık arasında temelden bir fark var olduğunu düşünüyorum. Aşka açık olma sadakat ihlalinin söz konusu edilemeyeceği varoluşsal bir konumlanma.</p>
<p>Sıradan insanın sadece karşıt cinsle ilişki üzerinden okuduğu aşk, aslında insan varlığının bütün bağlantılarında bir tür vecdle oluşturabileceği  yol, köprü.  Kuru, kupkuru, şiir okumamayı başarı sayan dava adamı sadece bir öfke ve mekanik bir ödev bilinci sunabilir muhataplarına söylemleriyle&#8230;  Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım, düsturunun farklı türde bir kutsanmışlığıyla varlık üzerini kapayan yapay örtülerden arındırılıp özsel gerçeğine en yakın bir mahiyette algılanabilir mi? Sevmeden, aşkla bağlı olunmadan adım atılan ilişkiler, gerçekleştirilen, kurulan işler, tanımlanan hedefler, bütün olarak aşkın yerini tutan heva ve heves belki de, kolesterol denen tabii durumu bir illete dönüştürüyor.   &#8220;Bütün hastalıkların kökeni sevgi yoksunluğudur&#8221; diyordu ya Büyülü Dağ&#8217;ın gizemli doktoru&#8230;</p>
<p> </p>
<p>SNB- Her alakayı aşkla kuran ve aşka dair girizgah olan açıklamanız var ya, bu, aşk bölümünde bir kez daha arz-ı endâm etmeli kesinlikle. Ama şimdi sıra üniversite dönemindeki Cihan&#8217;ın. Üniversite, üniversite, üniversite&#8230; Bu dönemdeki kendime baktığımda, hayatımdaki ak ve karanın, acı ve mutluluğun en keskin olduğu dönem. Çok okuduğum, arayışla çoğu şeyden vazgeçerek bir şeye ulaştığım, ya da ulaşmaya çalıştığım şeyin ardından ezanın ve cefanın eksik olmadığı, yine de ciddi anlamdaki ilk öykümü yazdığım, aman aman olmasa da dereceye girdiğim -hatta Bal filmi için yazdığım yazıda bundan bahsetmiştim-, kör olduğum-babamı kaybettiğim dönem-, o körlüğün içinde yapayalnız sevgi aradığım&#8230; Tüm kalabalıklar içinde, Cebeci&#8217;de, tren istasyonunda, trenin geçişini her yakaladığımda mutlu olup dilekler dilediğim, gerçek dostlarla karşılaştığım, gerçek düşmanla yüzleştiğim&#8230; dönem. Hâlâ hayatımı etkileyen, bu yüzden Ankara&#8217;ya gidemediğim, gittiğimde nefes alamadığım bir kentin içinde kalan gençliğim&#8230; Hani insanlar gençliğine dönmek isterler ya, belki de bu yüzden hiçbir zaman dönmek istemediğim bir gençlik.</p>
<p>Ya Cihan, o ne yaptı üniversitede, lise döneminde biraz bahsetseniz de bundan, daha derine inersek, nelerle yüzleşti, onun için ne anlama geliyor bu dönem? İç ve dış yolculuğu için hangi adımları takip etti ve öyle bir şansı olsaydı, o günlerine dönmek ister miydi?</p>
<p>CA- Ben babamı (çok geçmeden de annemi) size göre çok daha geç bir yaşta kaybettim. Arada şöyle bir fark oluyor. Siz babanızı erken yitirdiğiniz için artık ona yaslanamayacağınızı, onun sevgi ve ilgisinden mahrum kaldığınızı fark etmekle gelen acıları da yaşadınız. Bense hem annemin hem de babamın adım adım çocukluk çağına döndüklerini gördüm, yani Kur&#8217;an&#8217;da sözü edilen hassasiyetle onlara yaklaşılması gereken sınav dönemi. İnsan elinden geleni ne kadar yaparsa yapsın o sınavı layıkıyla verdiğine inanamıyor. Arada fiziki kopukluk olduğu için yanlarında bulunduğum dönemlerde ne kadar ilgilensem de yeterli görünmüyor şimdi bana.  Fakat acının paylaşılması konusunda haklısın. İnsan önündeki dağın yıkıldığını görüyor sanki, artık anne ve baba yok, ölüm işte orada. Cümleler, tepkiler, ilkeler&#8230; yanı başında ama giderek bir hatıraya dönüşüyorlar.<br />
Ebeveynin yitimiyle gelen acının dostlukları sınamasını ben de yaşadım. Taziye dini bir vecibe ama aynı zamanda yürekten geldiğini, acının paylaşıldığını, anlaşıldığını hissetmek istiyorsun. Beklediğin olmadığında bir şeyler zedeleniyor, sarsılıyor ya da tam tersine birileri daha anlamlı bir yer kazanıyor dünyanda, yanında oldukları için.<br />
Gençlik günlerine dönmeyi ben de istemem. Gençlik benim için bir imtiyaz olmanın yanında sorumluluktu çünkü. Bizim kuşak gençliğin bedelini ülke ve toplum menfaatleri adına ödemesi beklenen bir kuşaktı. Toplumculuğuna rağmen bireysel hayat çizgisini korumanın mücadelesi hiç kolay değil. Bir de başörtüsü mücadelesi var bunun içinde. Geçmişime bağlı olsam da geçmişte yaşamayı sevmiyorum. Geriye dönmeyi bazen mimarlık mesleğini bir süre daha sürdürebilmek adına tercih edebilirdim. Oysa o da gerçekçi olmazdı. Yazarlık mücadelesinin çizgisi kesintiye uğrardı. Annemle babamın son üç yılında onlarla daha fazla ilgilenebilmiş olmayı, bunun için de yakın geçmişe dönmeyi isterdim.<br />
Söyleşinin başında kokulardan söz ettiniz ya&#8230; Mesafeli bir kadın olan annem bana hayatın en güzel imgelerini sunan insan oldu aynı zamanda. Belki o nedenle de zengin bir iç dünyasına sahip oldum ve bir anne saplantısından uzak yetiştim. </p>
<p>SNB- &#8220;İnsan kendi kendisine karşı tümüyle içten olabilir mi?&#8230; Heine öz yaşam öyküsü yazmanın hemen hemen olanaksız olduğunu, insanın kendisinden söz ederken birtakım yalanlar katabileceğini söyler.&#8221; der Yeraltından Notlar&#8217;da Dostoyevski. Geçmiş, değiştirilmeden anlatılamaz ya da başka bir ifadeyle saf/değiştirilmemiş bir geçmiş yoktur. Pavese, &#8220;günleri değil, anları anımsarız&#8221;, diyerek şu gerçeğe ışık tutar: Ân&#8217;ın dışına çıktığımızda, öncülü ve ardılıyla onu hikâye etmeye başladığımızda, ona başka şeyler katar, gerçekliği bozar, yeni bir gerçeklik inşa ederiz. Sartre, &#8220;&#8230;hayatınızı anlatırsanız, her şey değişir. Ne var ki, bu değişikliği kimse fark etmez. Gerçek hikâyelerden söz edilmesi bunun kanıtıdır. Sanki, gerçek hikayeler olabilirmiş gibi.&#8221; der Bulantı adlı eserinde gerçekliğin anlatılmaya başlandığı an değiştirildiğini anlatmak için. Bu yeni gerçekliği bugün&#8217;den/şimdi&#8217;den etkilenerek yaparız. Kısaca şimdi, geçmiş&#8217;i inşa eder. (Bu kısmı Yaban Çilekleri için yazdığım yazıdan arakladım bu arada.)</p>
<p>Sizinle geçmişi konuştuk, ama bugünden bakılan, içine yalanlar katılan, değiştirilen geçmişi. Bazen taraflı, bazen fazlasıyla öznel, bazen abartılı&#8230; Geçmişe baktığınızda, bir şeyleri değiştirmiş olabileceğinizi düşünüyor musunuz, ona haksızlık ettiğinizi, yücelttiğinizi ya da daha nesnel olmaya çalışsaydım aslında bu hikâyede hatalı bendim dediğiniz bir an&#8217;ı yakalıyor musunuz?</p>
<p>CA- Burada sanırım içtenlik ve hayal gücü birbirinin içine geçebiliyor, söz konusu olan sanat dolayımlı bir dışavurumsa. Rousseau&#8217;nun İtiraflar&#8217;ı uç bir örnek olarak hep hatırlanır, ama ben yine de o kitapta anlatılanların da bir kurgu olduğundan kuşku duymuyorum; bir itiraf kurgusu.<br />
İnsan kendi kendisine karşı içten olabilir, ama benliğindeki tamamlanmamış süreçleri ya da utanca kapılmaya sebep olan sahneleri başkalarıyla paylaşma konusunda sakınımlı olması bu içtenlikle çelişmez. Bu anlamda Heine&#8217;e katılıyorum. Bütünü tastamam yazamayacağımıza göre parçayı betimlerken bile gerçeği bir yanıyla değiştirmiş oluruz.<br />
Geçmişi bütün gerçekliğiyle anlattığımı düşünmüyorum, buna borçlu olduğumu da; geçmişine takılı bir yazar da değilim. Bir şeyler anlatırken kullandığım süzgeç sadece geçmişe değil bugüne de, başka insanların tecrübelerine de dönük; edebiyat itiraf demek değildir. Edebiyat geçmişin estetize edilmesi de değildir tabii. Aslında en çok edebiyat yoluyla kat kat örtülerle kuşatarak gerçeği değiştiririz, bu, hikâye yazarken mahremiyeti ihlal ettiğime dair eleştiriler duyduğumda  dile getirdiğim bir tespit. Yasemin Çongar&#8217;ın bir yazısında okumuştum: Phyllis Dorothy James &#8220;bir otobiyografi fragmanı&#8221; altbaşlığıyla yayımlanan &#8220;samimi olma zamanı&#8221;nda merhametli mesafeden söz ediyor.  Gerçeği kararında müdahalelerle yeniden kurgulamak zaten edebiyat denilen büyük tecrübe ve birikime sebep olan asli saiklerden biri değil mi?<br />
Geçmişimi tamamen tartışmadım henüz. Yeteri kadar yazmadığımı düşündüğüm için bir eksiklik duysam da bir haksızlığın oluştuğu kanısında değilim. Çocukluk yıllarım güllük gülistanlık değildi, yine de bana güzel gelmeye devam ediyor.</p>
<p>&#8220;Ruhun malzemeleri&#8221; anlamında yeterince şanslıydım. Aile faktörünün dışında bir hayal dünyasına beni iten sebepler ne denli sahici olabilirdi? Şimdi bile aynı şeyi düşünüyorum. Bizi hayatın başka bir yerde olduğunu düşünmeye götüren sebep, eşit şartlarda yaşayan bir başkasına, kardeşimize öyle gelmeyebiliyor. Mesela kız kardeşin kadar kadın meclislerinde oturup oradan buradan konuşmaları dinlemeye kendini kaptıramıyorsun; özlediğin hayat başka bir yerde akıyor. Zamanın akışını başka bir kulakla dinliyorsun örneğin ya da kulakların tıkalı oluyor. Hayal ettiğin dünyaya dahil olmanın öyle kolay olmadığını anladığında da bir yırtılma başlıyor benlikte belki. Kültür tarafından yaralanma desek bile, ben yontma taş diye tabir edilen dönemlerde de benzeri kişilik farklılıklarının bulabileceğini düşünüyorum. Bir yazar arkadaşımla bu bağlamda yazışıyoruz. Yazı büyük zamanımızı alıyor, hayatı yaşama etrafında birçok girişim ve tecrübeden uzak kalıyoruz. Bundan şikayet etsek bile yeteri kadar sahici değil şikayetimiz, dışında kaldığımız akışların içine katılsak da yazamadığımız cümleler yüzünden huzursuz olacağız.</p>
<p> </p>
<p>SNB- How wonderful is Death, / Death and his brother Sleep! diyor, Shelley; Shakespeare &#8220;Hangi insan gönülden istemezdi bu bitişi / Ölmek uyumak&#8230; uyumak / belki rüya görmek&#8221; ve Kuran, Zümer/42&#8242;de Allah, (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır diyor, Enam/60&#8242;ta ise  O, geceleyin sizi ölü gibi kendinizden geçirip alan (uyutan) ve gündüzün kazandıklarınızı bilen, sonra da belirlenmiş eceliniz tamamlanıncaya kadar gündüzleri sizi tekrar diriltendir (uyandırandır)&#8230; diyor.</p>
<p>Rüyalar, hakiki âlemin kapıları, ölümün kardeşi, onunla aynı kapıya açılan bir âlemin göstergeleri. Peki sizin için rüya ne anlama geliyor? Etkileniyor musunuz rüyalarınızdan, onlara anlam yüklüyor ve bunun hayatınıza etkisi oluyor mu? Ve eğer mahreme girmeyeceksek, yukarda bir rüya anlattınız ama benim merak ettiğim sizi en çok etkileyen rüya? Örtük de olsa anlatabilir misiniz?</p>
<p>CA- Çok çarpıcı, sarsan rüyalar vardır, kimilerini anlatmamayı tercih etmek gerekir gibi geliyor bana.   Yukarıda bir rüyama değindim. Liseyi bitirinceye kadar zaman zaman gördüm o rüyayı.  Kasabadaki evde yaşıyormuşuz hâlâ.  Evin arkasındaki geniş arazide koşuyor, daha doğrusu bir şeylerden kaçıyorum. Öyle uzun uzun ve umutsuzca koştuktan sonra bir şekilde eve girmeyi başarıyorum ama evde kimse olmuyor. Boş, daha doğrusu terk edilmiş evde umutsuzca dolaşıyorum. Hollywood&#8217;un felaket filmi sahnelerindeki gibi&#8230; Üniversite yıllarındaki bir rüyam da -aslında kâbus sanki-  proje teslimi üzerine. Bir şekilde projeyi teslimine gecikiyor ve bunun tedirginliğini yaşıyorum.  İlk rüyamı yatılı okul tecrübesinin eseri olarak görürüm, ikincisi ise mimarlık eğitiminin telaşlı akışının mizacımla etkileşiminin eseri gibi gelir. Rüyaların en azından bir kısmının derin anlamları olduğunu düşünürüm elbette ama çok aşırı bir yoruma da gitmeden, hayra yormaya çalışırım.</p>
<p>SNB- Önce aşk vardı. Gökler kat kat kurulmamış, yeryüzü kadem kadem örülmemişken, aşk vardı. Ay gecede saklanmadan ve gölge güneşe nikahlanmadan, aşk vardı. Dağlar yerin boynuna gerdanlık gibi takılmamış, yıldızlar gökyüzünde billur avizeler gibi yakılmamıştı ve aşk vardı. Hava suyla dertleşip toprak için ağlamamışken ve su toprakla bir olup ateşe kin bağlamamışken, aşk vardı&#8230; Kaderi heceleyen mühürlü defterden ve üzerine ant içilen kalemden önceydi O. Önce yoktu ve aşk vardı&#8230;&#8221; diyor Ömür Ceylan, Önce Aşk Vardı&#8217;da.</p>
<p>Aşk imiş her ne var âlemde&#8230; Aşk üzerine konuşmaya başlasak sanırım susmak mümkün olmaz. Mümkünler âleminde en çok mümkün olmasını istediğimiz şey belki de aşk, her iki anlamda da. Önce aşk nedir&#8217;i konuşalım ve ardından daha önce söylediğiniz ve gerçekten beni çok etkileyen bir cümle vardı: ben ‘her alakamı aşkla yaşayan&#8217; yerine ‘aşkla kuran&#8217; daha doğru&#8230; demiştiniz. Her alakamı aşkla kuran&#8230; Bunu açsanız biraz da.</p>
<p>Ve bu bölüm altındaki son soru: Sevgi mi, aşk mı? Hangisini tercih ederseniz, neden? Ki ben sevgi derdim, aşktan korktuğum için.</p>
<p>CA- Sevgiye dönüşen aşk en güzeli değil mi?&#8230;</p>
<p>SNB- Sondan başladınız cevap vermeye. Bu durumu sevgili okurlara şikâyet ediyorum. Konuyu dağıtıyorum, aşk&#8230;</p>
<p>CA- Aşk konusunda kesin bir tanımlama ya da formül ileri sürülemez gibi geliyor bana. Devrimlere benzettim bir yazımda. Devrim yapılmaz, gelir. Aşk da tasarlanmaz. Gelir. Yıkıcı bir sıçramaysa devrim, aynı şey aşkta da yaşanır. Nasıl karşılanacağı, sevgiye dönüşüp dönüşmeyeceği kişiye bağlı. Alternatif 14 Şubat yazıları yazıyorum birkaç yıldır. Bu yıl biraz Ferhat-Şirin-Hüsrev üçlüsünü inceledim. İçlerinde aşkı bana en saygıya değer görünen, Ferhat. Herkesin bir hesabı kitabı var, onun yok. Postmodern zamanlarda yaşasaydı da Şirin&#8217;in öldüğüne dair düzmece haberi aldığında intihar edecek yerde yeni bir dağı delmeye girişseydi ya Ferhat&#8230; Şaka bir yana, işte öyle bir kurgu düşünüyorum çoktandır, Ferhat merkezli.</p>
<p>Aşk başka bir varlığın içinde kaybolarak kendini yeniden bulmaya yönlendiren bir hayat enerjisi, yaratıcı bir sıçrama hali. Senin de şimdilerde okuduğun İvan Agueli aşkla çalışma arasında bir bağ kuruyor. Amaçlılık, dünyaya varoluşa bir anlam kazandırma, kendine anlam kazandırma, kendini değer açısından çoğaltma&#8230; Narsizmi güçlendiren sınamalar da aşk olarak adlandırılıyor tabii&#8230; Şehabeddin Sühreverdi &#8220;Cebrail&#8217;in Kanat Sesi&#8221;nde kendini tanıma sıfatına bağlıyor aşkı. Sevgiye ulaşmak üzere yeniden ve yeniden yollara düşmeyi gerektiriyor ya, işte o ruh hali değerli geliyor bana.</p>
<p>SNB- Agueli bitti bu arada. Öneriniz üzerine okumuştum Özgürlüğün Romanı&#8217;nı. Şark&#8217;ı içinde taşıyan Batılı modern ressam Ivan Agueli&#8217;yi anlatan biyografik eser. Sembolizmi saf resimle birleştiren, şuuraltı kübist etki taşıyan, resminde zihne/akla önemli yer veren, Cezanne hayranı, ruhi perspektif oluşturmaya çalışan, melâmi-meşrep bir sanatçı Agueli. Merak eden okurlar varsa, yazarı Torbjörn Safve. Konu kitaplara gelince çenem düşüyor. Artık soruma geçeyim. Bu sorunun herkesçe cevabı ve altındaki anlamı farklı. Hangisini seçerseniz nedenini de söylemek zorundasınız çünkü sadece bir damak tercihinden değil aynı zamanda insana bakışınızla ilgili de bir tercihi içeriyor cevabınız. Çay mı kahve mi?</p>
<p>CA- Neskafe hiç değil, Türk kahvesi de değil. Çay, o da Seylan Hindistan İran çayı değil, ot kokusu hissettiren Rize çayı, Tahran&#8217;a giderken yanımda götürüyorum Rize çayını. Bazen sigara içmediğim için çayı önemsediğimi düşünüyorum. Nihat Genç iki çalışma arasındaki geçişi kolaylaştırmak için sigaranın işe yaradığının düşünüldüğünü söylemişti bir keresinde. Ben o geçişi çayla kolaylaştırmaya gidiyor ve pek çok zaman yarım bırakıyorum bardakta, çalışmaya dalıp gittiğim için. Dostlarla sohbet sırasında da çay eksik ya da fazla cümleleri yerli yerine oturtmak için geçişi sağlıyor belki. Bir yudum alıyorsunuz. Tazelemeye kalkıyorsunuz. Tabii sadece Rize çayı da değil. Yeşil çay, hatmi çayı, melisa çayı&#8230;</p>
<p>SNB-  Akşamlar ağlatıyor, ağladım, çok ağladım!<br />
           Ay ışığı insafsız, güneşler acımasız:<br />
           Buruk aşklar elinde uyuşup esrik kaldım,<br />
           Yeter, yarılsın teknem! Alsın beni bu deniz!</p>
<p>Esrik Gemi&#8217;de Arthur Rimbaud gemi ile, kendini; deniz/su ile de huzuru simgeler ki şairin beni en çok etkileyen dizeleri bunlar. Ağlamak&#8230; ve<strong> </strong>yalnızlık;  bazen acziyet, bazen zehir, bazen boşluk , bazen çokluk, bazen huzur, bazen gözyaşı ,bazen kelime, bazen sükut&#8230; ne çok bazen.</p>
<p>Biraz mahreme girsek de, bunu sormak istiyorum. Sizi en çok ağlatan an/sebep hangisi ve Cihan Aktaş için nedir yalnızlık?</p>
<p>CA- Kolay ağlayan biriyim, daha çok da gözlerim dolar. İnce davranışlar karşısında olduğu kadar beklemediğim kaba hareketler de gözlerimin dolmasına sebep olur.  Film seyrederken bir sahne içine çeker beni, orada ağlamaya hazırlanan kişiye katılırım. Vefasızlığı hissetmek tabii; insan gözyaşlarının boşandığını fark ediyor. Yazının olağanüstü bir terapi etkisi var. Ağlamak yerine kağıda kaleme koştuğum ya da gözyaşlarımı çalışmaya yoğunlaşarak dindirdiğim olmuştur 20&#8242;li yaşlarda.</p>
<p>Yalnızlık duygusunu yaşamaya yazgılıyız, kendimizi oyalama yolunu tutmuyorsak tabii. Hubut&#8217;u yaşamışız, nasıl yalnızlık duymayalım? Başlangıçta sanıyorsunuz ki yalnız olduğunuz için kağıda kaleme sarılıyorsunuz.  Sonra ancak yazı yoluyla kendini ifade edebilen biri olduğunuz için yalnızlıkla barışmaya çalışıyorsunuz. Bu kolay olmuyor ama nihayet gerçekleşiyor. </p>
<p>Yalnızlık duygusunu doğarken yanımızda getiriyoruz.  Yatılı okuldayken yalnız kalmak için köşe bucak arardım. Ancak daha öncesi de var. İlkokul çağının öncesinde bile odanın bir köşesine çekilip düşüncelere daldığımı hatırlıyorum. Hayal veya düşünce, ikisi aynı şeydi. Bir masanın altını tercih ettiğim olurdu. Topluluğun genel neşesine uyum sağlamakta her zaman zorlanmışımdır, bu hâlâ da böyle ve sanırım pek çok yazar da benim gibidir. Bazen de -hele kadın olarak yazma cüreti gösterdiyseniz- yalnız kalmak için bir mücadele verirsiniz. Zamanın sizin için rastgele akmadığına birilerini ikna etmeniz gerekir mesela&#8230;</p>
<p>SNB- Kadın, kadın, kadın&#8230; Ah, ne zor bir konu. Hele de spesifik bir bağlamda sorulmazsa. Kadınlar ne ister demişti bir film, kadınlar ne ister sahi? Kadınlara bakış, kadın hakları, feminizm&#8230; Kadın konusundaki fikirlerinizden genel olarak bahsetseniz. Sınırlandırmayı size bırakayım.</p>
<p>CA- Kadınlara bakış, iyi de kimin bakışı?  Lacan bu anlamda &#8220;kadın yoktur&#8221; diyor ya&#8230; Yüceltilirken bir tanıma hapsediliyor, hayal kırıklığı uyandırdığında ise lekelenerek nâ-meşru bir zemine sürgüne gönderiliyor. Bana kalırsa kadınların öncelikle kendilerinin kendi varlıklarını kul olarak, emaneti üstlenmiş insan olarak yeniden düşünmeleri gerekir. Aksi takdirde çok nahif bir yapıyla kullanışsızlığı ifade eden tanımlardan kaçınmaya çalışmakla geçiriyoruz hayatımızı. Sonuçta belirgin bir paradoks var. Erkeklerin kadınlara bakışını oluşturan da popüler kültürden önce çevrelerindeki kadınlar.  Bu konuda bir sıkıntı varsa önce kadınların kendilik algılarında başlıyor.  </p>
<p>Haklar konusunda da benzeri bir düşüncem var. Çaba göstermek gerekir diye düşünüyorum. Esasında ben dayanışmadan yanayım. Yani blok bir kadın hakları mücadelesi o kadar anlamlı gelmiyor bana. Çünkü bilinç yükselmesi yaşanacaksa birlikte yaşanacak.  Feminizm bu nedenle kadın meselelerine getirdiği köklü eleştirilerle önemli bir akım olsa da yalıtık mücadele, mevcut sorunu başka bir açıdan yeniden üretmeye yatkınlaşıyor gibi geliyor bana. Kendime özgü bir feminizmim var, diyorum bazen; yapısal bir şey. Mesela kendimi &#8220;gelin&#8221; olarak algılamakta çok zorlanmışımdır. İşte, soyadımı değiştirmek istememek de belki aynı duygudan, kendi biyografisinin temellerini koruma kaygısından ileri geliyor. Boş bir inat sayılmamalı bu, gelin olarak gitmenin travmatik bir yanı var ve paradoksal bir şekilde kadınları güçlü kılan bir şey, bu yolculuk. Ben kendi kimliğime özgü kodları yeteri kadar sabitleştirdiğim için belki evlendikten uzun bir zaman sonra eşimin ülkesine gitmeyi göze alabildim.</p>
<p>Konudan uzaklaştık galiba.</p>
<p>SNB- Hayır, hayır. Devam edin. Feminizm diyordunuz&#8230;</p>
<p>CA- Feminizm&#8230; Popüler kültürün mekanizmalarından geçen her olgu gibi feminizm de şimdi Mary Wollstonecraft gibi teorisyenlerin zamanında öne sürdükleri temel eleştirileri ört bas eden bir yavanlık içinde. Şirret, illetli, çirkin kadınlar feministler, öyle bir algı var. Düşünümselliği olmayan kör, kaba bir inatlaşma!  Bu imgeler kadınları yüceltmeye dönük 1960&#8242;ların işçi hareketlerini hatırlatan sloganlarıyla taklitçi feministler tarafından da güçlendirildi kanımca. Zayıf olana, ezilene moral kazandırmaya dönük düşünsel ve ameli çabalar elbette değerli. Ama nihayet kendini baskıcı ya da despot olmakla suçladığı karşı cinse göre tanımlarken eleştirdiği nitelikleri yüceltme noktasına da sürüklüyor kadınları bu tür idealleştirmeler. Bu nedenle çok taraflı eleştirilerin sürekli aktif olması bana önemli geliyor. Benzeri eleştirileri geliştirmeyi ve tartışmaları sürdürmeyi erkeklerle birlikte gerçekleştirmek gerekir diye düşünüyorum. Sonuçta Kur&#8217;an&#8217;ın tavsiyesi, birbirini hasım değil dost ve yardımcı olarak görmek&#8230;</p>
<p>Şu da var tabii&#8230; Hazır kadınlık paketlerinin sebep olduğu daralmalar, yaşattığı acılar kadar, buna bağlı olarak kurgulanan erkeklik durumları ve algıları da erkeklere baskı yapıyor. Sosyal kadınlık durumu gibi sosyal erkeklik durumu da var ve hiç kolay oluşmadığı tahmin edilebilir.</p>
<p>SNB- Anne Cihan Aktaş nasıl biri? (burada çocuğunuzdan kopya çekebilirsiniz)</p>
<p>CA- Anne olduğum için çok mutlu olduğumu söyleyerek başlamalıyım, ama hiç kolay da gelmedim bu noktaya. İlk kızımın doğumuna ansızın yakalandım diyebilirim. Çok seviyor, gözümden sakınıyor, yine de kendimi anne olarak görmekte zorlanıyordum. Aklım hep eksik bıraktığım başka şeylerdeydi. Bunun bir sebebini kolaylıkla aile içinde evlenip de anne olacak şekilde bir eğitim almayışıma bağlayabilirim, bu doğru da, annem kızlarını evliliğe hazırlayan bir anne olmanın uzağında durdu hep.  Ama toplum etkisi diye bir şey de var, sanırım bizim ailenin kızları da evliliğe klasik usullerle hazırlanamadılar. Elimizde tığ ya da şiş olmadığı için değil. Kitap okumaya düşkünlük olmalı bunun sebebi. Annem kızlarını övmekten hiç hoşlanmazdı, bizler de olduğu gibi görünerek geçirdik hayatımızı. O anlamda hani sofalarda, beş çaylarında öğrenilen türde bir kadınlık bilgisi maharetinden, becerisinden yoksun olduğum söylenebilir.</p>
<p>Anneliği de kendi kendime öğrendim, zaten annelik böyle bir şey, bilimsel açıklamalar sadece açıklama olabilir. Anne olmaya can atmıyordum, anneliği yücelten söylemlere de hâlâ gerçek kadını, gerçek anneyi görmenin uzağında kalmaları nedeniyle eleştiri getirdiğim olur.</p>
<p>Sonuçta otoriter bir anne değilim, özverili olduğumu düşünüyorum, iki kızımı da dört yaşlarına gelinceye kadar kreşe vermekten kaçındım, daha sonra da yarım gün için vermeye başladım. Çocuğun yetişmesinde kendi evinin sağladığı güveni çok önemli buluyorum. Bir de toprakla temas ve oyun konusunda mahrum olmasınlar diye çaba gösterdim. Hani, parklara pikniklere götürmekle kalmadım, yıllarca yaz aylarının bir kısmını annemle ve babamla birlikte benim memleketim olan Erzincan&#8217;ın Refahiye kasabasının Pınaryolu köyünde geçirmeye dikkat ettim.  Bir de masallar konusunda bir titizliğim oldu. Son yıllarda hepimizin hayatında olan, ezbere bildiğimiz masallar üzerine tartışmalar yoğunlaştı. Şiddet unsuru, üvey anne miti, korku uyandıran imgeler&#8230; Ben kızlarıma ünlü masalları hep yeniden yorumlayarak anlattım. Ayrıca çokça masal uydurduğum olurdu.</p>
<p>Genellikle insanlardan bir şey isteyeceksem bunu bir kez yapıyorum. Kızlarıma da herhangi bir konuda yardım isteyeceksem, bir kez söylerim. Tanıdığım süre içinde yapmadıkları takdirde kalkıp kendim girişirim.</p>
<p>Özde titiz bir ruhum var. Belirlilik, disiplin, vaktin iyi kullanılması, verilen sözün tutulması&#8230; Bu özelliklerim kızlarıma da geçti. Küçük kızımla odasının dağınıklığı konusunda polemiğe giriyoruz bazen. Odasına elimi sürmemi istemiyor. Kendisi de ancak kafasındaki bir programa binaen zaman ayırıyor odasının temizliğine, düzenine. Bunu başka gençlerde de görüyorum, odalarının dağınıklığından rahatsız olmuyorlar. Bu konu üzerine düşünüyorum. Zannedersem sebebi masanın üzerindeki bilgisayar. Uzam onlar için adeta ekranda bir varlık kazanıyor, oda teferruata dönüşüyor.  Bir şeyler üst üste yığılıyor ve belirsizlik kazanıyor, emin olamıyorsun, işe yarıyorlar mı, yarayacaklar mı, ne zaman kadar sürecek tozlanmaları&#8230; Odanın bir köşesinde şövale, diğer köşesinde üst üste yığılmış giysiler ya da kitaplar var. Merkezde olan masanın üzerindeki bilgisayar. Masanın üzerinde tabaklar bardaklar tokalar başka birçok şey birikiyor. Ekranın çektiği labirentten dönüp de onları mutfağa taşımak için uygun bir zaman kollanıyor. Ya da şöyle bir açıklama yapıyor: Çok fazla işi var. Dağınık planların bile o dağınıklığın içinde bir düzeni var. Başkasının toparlaması demek, karmaşık düzenin bozulması anlamına geliyor. Mesela pantolonunu  attığı yerde bulmak istiyor, bulamadığında düzenine karışıldığı hissine kapılıyor. Aklıma şakayla karışarak Marshall Berman&#8217;ın &#8220;devingen kaos&#8221;  tanımlaması geliyor. &#8220;Devingen kaosun içinden geçebilmek için onun devinimlerine uymalı ve uyarlanmalı, onu yakalamaktan öte bir adım ileride olmayı öğrenmeli&#8230; Bir yandan da şöyle: Özel hayatı, kişiselliği o kadar kutsal ki dağınıklığıyla, kirli tabakları, kirli çoraplarıyla birlikte onun müdahaleye hazır olduğu ana kadar bulundukları yerde el sürülmeden durmalı&#8230; Bir adım öteye gidip şunu söyleyebilir: Bir de sokaktan paçavra toplayan insanları kahraman olarak niteliyorsun!</p>
<p>SNB- Okumak; kültürel/sosyal standardizasyondan kurtulup, kendi ben&#8217;in(iz)le yüzleşmektir. Her yazar okur için farklı bir yolculuktur ve her yazar farklı bir yolculuk yapar.<strong> Hatta okurla yazar arasında aşk-nefret ilişkisi vardır çoğunlukla. Okur, sonuna kadar vazgeçmez yazarından. Yürek komşusudur yazarı çünkü, onu reddetmek kendi yüreğine ihanet olacaktır.</strong><strong></strong></p>
<p>Benim bu yolculuğumdaki<strong> </strong>özellerim Cemil Meriç, Sezai Karakoç, Hilmi Yavuz, Sadık Yalsızuçanlar, Selim İleri ve İhsan Oktay Anar&#8230; Elbette başka yazarlar da var, neredeyse tüm kitaplarını okuduğum, ama bu saydıklarım bir şekilde daha özeller benim için. Şimdi okur Cihan Aktaş&#8217;a sıra gelsin. Onun özelleri kim? (Aslında sayıyı beşle sınırlandıracaktım ama altı tane saydığım için sizin sınırınız da bu. )</p>
<p>CA- Altı gerçekten çok az, ama deneyeyim: Aliya İzzetbegoviç, Ali Şeriati, Karatani, Ranciere, Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören&#8230; Çok indirgemeci oldu, çaresizce. Hadi hile yapayım burada: Knut Hamsun diyemedim, Kazancakis, Doris Lesing de diyemedim. Bir ekleme yapmam mümkün olacaksa, Camilla Paglia demeden geçmek istemem.</p>
<p>SNB- Gençlik okumalarından bahsederken Dostoyevsky, Ali Şeriati, Karakoç, Özel, Blake, Kazancakis, Pasternak, Kuşeyri, Emily Bronte  ve Garaudy&#8217;yi saydınız ve orada cidden tartışılması gereken bir soru sordunuz?  Niye aralarında kadın yazar ve şair yeteri kadar yok? Ben de kendi okumalarıma döndüğümde -birkaç isim hariç- kadın yazar ve şairler hep sonradan okunmuş Sahi neden yok?</p>
<p>CA- Yukarıda biraz değinmiştik, biraz daha açalım, peki&#8230; Bana kalırsa bunun sebebi, bize öğretilen kamusallığın sırrının erkek yazarların elinde olması. Edebi kamudaki kadın dili zaafı da bununla ilgili. Evet Jane Austen ve Halide Edip de okuyorum, önemsediğim yazarlar ikisi de, yatılı okul öğrencisiyken Barbara Cartland da okudum, ancak bu yazarlar da bir bakıma edebi kamudaki erkek dilini öğrenerek yazma tecrübesini yansıtıyorlardı. Tercih ettiğimiz erkek yazar, başlıca tercih sebebimizin ötesinde bir de uzun bir yazı geleneğinin genetik imtiyazlarına sahip olarak yazıyor. Din ve felsefe alanında olduğu gibi sanat alanında da bu kesinlikle böyle değil mi?</p>
<p>Kadın yazarları okuyoruz, onlardan öğreniyoruz, ama asıl erkek yazarları okuyarak yazının sırrına, sevdiğimiz kadın yazarlar tarafından da ulaşılmış olan sırlara vakıf olmaya çalışıyoruz. Kadın yazarın kadın dili adına geliştirdiği ve kadın merkezli anlatıları çekici ve farklı gelse bile kendimize tuttuğumuz ayna gibi, ancak kurgu ve felsefe alanında erkek yazarlardan öğrenmeyi öncelediğimiz açık. İstisnalar elbette var ve giderek de artıyor sayıları. Bazen kadın duyarlığı felsefeyle bir araya geldiğinde olağan üstü etkileyici bir dil oluşturuyor, orası öyle: Yukarıdaki listeme Camilla Paglia&#8217;yı eklemeyi istedim, çünkü sanat eleştirisi alanında bambaşka bir bakışı var doğrusu. Bizde ise Zeynep Direk&#8217;i önemsiyorum bu anlamda.</p>
<p>SNB- Hazır okur Cihan Aktaş&#8217;la konuşurken ona şunu da sorayım. Şiirler asla tam olarak diğer dillere çevrilemezler ama bu soruyu gene de sormak istiyorum. ‘ İyi&#8217; bir şiir yabancı dillere çevrilebilmesi mümkün olan mı yoksa olmayan mı? (Bu iyi&#8217;yi, güzel, etkili, harika&#8230; olarak da değiştirebiliriz) Ve bu konudaki asıl sorum şu ki, Kırkıncı kapı sitesi  ( <a href="http://www.kirkincikapi.com/"><strong>http://www.kirkincikapi.com</strong></a>. ) yazarlarıyla bunu tartıştık geçenlerde: Şiir / şair kutsal mıdır?</p>
<p>CA- Saf şairlerde özel bir ilham olduğuna inanıyorum. Söz gelimi Blake bende bu hissi uyandırır. Ancak bu niteliği kutsallık olarak adlandırabilir miyiz, emin değilim. Kutsal kavramı ilahi olanla ilişkiliyse, şiir tıpkı dua gibi bunu başarabiliyor bazen. Tabii bu çok tartışmaya açık bir konu, sıradan olandaki ilahi işaretlerden söz etmeye götürür bizi. Ruhumuzu sarsan, bize daha önce fark etmediğimiz duygular yaşarken algılarımızı incelten, bizi başka dünyalara götüren, özlediğimiz ve belli belirsiz bildiğimiz diyarların açıklamasını yapan mısralara şairler de ilahi bir bağış olarak ulaşıyorlar elbet.</p>
<p>İyi bir şiir bazen yabancı bir dile çok az aksamayla çevrilebilir, bazen de bu başarılamaz. Mütercime, çevrilen dilin yeteneğine bağlı bu. </p>
<p>SNB- İkinci el kitaplar, içlerindeki farklı dünyayı kendi dünyanıza kabul etmenizdir&#8230; Farklı hayatlarla, kokularla, hüzün ve renklerle gelirler dünyanıza; içlerinde okunmuş ve kesilip sararmış takvim yaprakları, ayraçlar, derkenarlar, çizgiler, kokular ve üzerine sinmiş lekelerle önünüzdedirler, bir daha onun içinden alamayacağınız. Sonra yerleşirler kitaplığınıza, eskiyseler, çok eski, farklı ciltleriyle diğerlerinden ayrılırlar, ebatları ve kalınlıklarıyla farklılıklarını sergilerler, çoğunlukla eksiktir bir parçası, incinmiştir bir tarafı, farklıdırlar, yaşamış ve yaşanmışlardır, diğerlerinin arasında ama farklı bir varlıkla arzı endam ederler&#8230; Siz onu dünyanıza aldığınız kadar, onlar da sizi kendi dünyalarına kabul ederler&#8230; Evet, evsiz ve vahşidirler diğer kitaplara göre, bir elden diğerine geçerken, farklı mekanlarda gezinmiş göçebelerdir; çok el dokunmuştur üzerlerine, davetsiz misafirler açıp içlerini göz atmak istemiştir sırlarına; ama siz onu elinizden kalbinize misafir edene değin asla sırlarını öğrenemezsiniz, göstermezler, önce size alışmalıdır, önce sizin varlığınızı kabul etmelidir&#8230; Sonra sizin bir parçanız olduklarında, göçebeliklerinin konaklama mekanında bir süre dinlenirler, ta ki gitme vakitleri gelene değin&#8230;</p>
<p>İkinci ek kitapların bendeki izlenimleri bunlar, ya sizde ne anlama geliyorlar?</p>
<p>CA- Siz o kadar güzel anlattınız ki ben neler ekleyebilirim acaba? Belki bir yorgunluk ve hüzün ifadesini ekleyebilirim, çok haklı vahşilik niteliğine. Ben de çok severim ikinci el kitapların taşıdığı hayatların göstergelerini okumayı, yorumlamayı. Lekelerle, çizgilerle, aidiyet ifade eden isim ve imzalarla yaşlı bir insanın konukluğunu hissettirirler, elbet özen göstermelisiniz. Şu var ki yıllardır muzdarip olduğum toz alerjisi nedeniyle çoğu zaman sadece ikinci el kitapların değil, kendi uzun zaman el sürmediğim aşina kitapların da yanına yaklaşmaya çekiniyorum. Bazen vücudumun vereceği tepkiyi göze almaya mecbur kalıyorum bir yazı yazarken. Zannedersem tablet pc yakın gelecekte benim için zorunlu olacak. Kütüphanemin daha az el değdirdiğim İstanbul&#8217;daki bölümündeki kitaplardan neredeyse hiç yararlanamıyorum, toz yüzünden. Eski kitaplar, tozları alınsa da alerjik tepkiye yol açıyor.</p>
<p>SNB- Şimdi sırada okur ve yazar ilişkisi var. Siz mi okurunuzu seçtiniz, onlar mı sizi? Okurun etkisi ne üzerinizde, diyelim ki bir yazıyı yazarken okurum burada beni yanlış anlar kaygısıyla yazmaktan vazgeçtiğiniz şeyler oluyor mu ve bunun olumsuz etkisini hissediyor musunuz? Yazmak istemek ama yazamamak&#8230; Burada aklıma Dosto geliyor, Zweig diyor ki onunla okur arasındaki ilişki için, ne dostane ne de huzurludur, bilakis tehlikeli, zalim, şehvetli içgüdülerle dolu bir uyumsuzluktur. Ya yazar Cihan Aktaş&#8217;ın okurla arasındaki ilişki nasıl?burada bir sorum daha olacak okur ve yazar ilişkisi bağlamında. &#8220;Derisini soyunamayan yılan yok olur. Düşüncelerini değiştirilmesine izin verilmeyen zihinler yok olur: Zihin olmaya son verirler&#8221; der Nietzsche. Siz yazarlık dışında, gazete yazarlığı da yapan bir kişisiniz. Doğal olarak tüm bu yoğunluğun, değişimin içinde belki de en çok değişmek zorunda kalan insanlardansınız. Peki bu değişimler, okurlarınız tarafından nasıl karşılanıyor?</p>
<p>CA- Sıcak, hoş, farklı katmanlarda süren bir ilişkinin yanında, öfkeli, nefret dolu, tehditkâr bir üslup da eksik olmuyor. Sevgi dolu yaklaşım, samimiyetle yazma ve kendimi eleştirmekten de çekinmiyor olmamla ilgili olabilir. Neredeyse üniversite yıllarından beri fikirlerimi, duygularımı, gözlemlerimi, tecrübelerimi yazı yoluyla paylaşıyorum okuyucuyla. Bunun sağladığı bir güven, bir duygudaşlık ve karşılıklı beslenme elbette var. Nefret ve öfkenin ise iki sebebi olabilir en azından: Birisi, değiştiğime, fikirlerimi değiştirdiğime dair kanaatten ileri geliyor. Anlamsızlığını konuşmak bile fazla. Diğeri ise, Taraf&#8217;ta yazarken daha ziyade muhatap olduğum bir okuyucu profilinin tepkisi ki başlangıç dönemine göre epeyce azaldı. Şöyle sorular soruyorlar:  Nasıl başınızı örtersiniz? Nasıl Taraf&#8221;ta yazarsınız? Nasıl Kürtçülük yaparsınız?.. .</p>
<p>SNB- Artık Yazar Cihan Aktaş&#8217;a geliyoruz yavaş yavaş. ‘Yazarda olması gereken tek şey bir kalem bir miktar kağıttır. Bu yeterli. Yeter ki, o kalemin ve kağıt üzerine yazdıklarının tek sorumlusunun yalnızca ve yalnızca kendisi olduğunu bilsin.&#8217; diyor Kadınlar Rüyalar Ejderhalar&#8217;da Ursula K. Le Guin. Size göre bir yazarda olması gereken nedir, bir kalem ve kağıt mı, bir oda ve biraz para mı, ya da bambaşka bir şey mi?</p>
<p>CA- Le Guin&#8217;in özellikle denemelerini çok beğeniyor, bu açıklamasına da katılıyorum. Tabii ki her şeyden önce yazıyı seviyor, sahiden de yazmadan edemiyor olmalısınız. Elbet hayatınızı kazanmanız gerekiyor, kendinizi ve ailenizi geçindirecek bir kazancınız olmalı. Bu açıdan şanslı sayılırım, ailemizin geçimi temelde eşimin sorumluluğu altında. Öte türlüsü olsa nasıl yaşar ve yazardım, bunu düşünüyorum sıklıkla. Yazardım tabii, mutlaka yazmayı sürdürürdüm, ancak şimdiki kadar/gibi yazamaz, daha Kafkaesk bir üsluba sahip olurdum. Yazamadığım bir evlilik hayatı mümkün olamazdı gibi geliyor bana, bunu evlenirken de biliyordum. Tehmine Milani&#8217;nin &#8220;İki Kadın&#8221; isimli bir filmi var. Mimarlık öğrenimini sürdüremeyen bir kadının mutsuz evliliğini anlatıyor. Kocasından gizlice bir suçu örtbas etme çabasıyla kitap okumayı sürdürüyor. Benim bildiğim bir örnekte de kadın kocası karşı çıktığı halde müstear adlarla da olsa yazmayı sürdürebilmek için daktilosunu bir battaniyenin içine sararak karyolasının altında gizliyordu.</p>
<p>Demek istediğim, evliyseniz yazma aşkınızı biraz da olsa paylaşabilmeli eşiniz ki iç rahatlığıyla o kağıda kaleme yönelebilesiniz. Kağıt kalem elbette yeter de sürekli annesinden babasından gizli notlar alan liseli kız telaşı içinde yazarlığı sürdürmek kolay değil.</p>
<p>Söz konusu olan nihayet verili dünyayla yetinememekten ileri gelen bir açma, yeniden tanımlama çabası. Elime kalem kağıt alamadığım şartları düşünemiyorum, zannedersem bir tür mağara dönemi şartları demek olurdu ki o zaman da mağaranın duvarlarına resim yapardım.</p>
<p> Bu konuda kötü bir şöhretim vardı çocukken. Oturduğumuz kira evlerinin duvarları resimlerle kişilik değiştirirlerdi. Şu duyguyu iyi hatırlıyorum: En güzeli bu resim oldu, bu evden taşınsak bile o kalmaya devam edecek.</p>
<p>SNB- J Mağara ressamı. O zaman da sorum şu olurdu sanırım, bir fırça biraz boya mı, yoksa bir duvar, biraz da av eti (para) mi?  </p>
<p>CA- Sadece bir keski yeterdi mağarada sanırım. Ot seven biriyim, herhalde molalarda ot toplamaya çıkardım.</p>
<p>SNB- Otların canı yok mu? Yalnız cevabınız gayet başarılı. Bir sanatçının bakışı bu.</p>
<p>CA- Vejeteryanlarla tartışmalarımda ben de hemen sizin sorunuzu sorarım. J</p>
<p>SNB- Yazar Cihan Aktaş&#8217;a geçtiğimize göre eserleriniz hakkında da sormak istediğim sorular var. Cihan Aktaş ne anlatmaya çalışıyor bu eserlerle kendine ve okuruna?</p>
<p>CA- Bir anlama ve gelişme çabası bu, başka türlü de düşündüğüm yok. Yazı benim için mizacıma uygun bir öğrenme yolu. Resim yaparak, kilim dokuyarak, ayakkabı tamir ederek, bağdan üzüm dererek de öğrenirsiniz. Üçüncü romanımın leit-motiflerinden biri, &#8220;eksik olan başka bir şey&#8221; şeklinde bir cümle. Hepimizin içinde bazen sebepsizce oluşan özlemle, ıstırapla, şaşkınlıkla karışık duygunun haber verdiği şey nedir? Eksik olan, yitirilmiş hikmet ya da cennet, mükemmel yapının bazen bilinçli olarak eksik bırakılan bir tuğlası, Octavio Paz&#8217;ın dediği gibi, bize başka bir dünyayı işaret ediyor. İyi ve doğrunun, adil ve haklının ilahi kelâmla alakası üzerine düşünerek gerçeğe biraz daha yakınlaşabiliriz olsa olsa, ama o hep bir adım öteye kaçacaktır.</p>
<p>SNB- Yazmak bir şekilde güzel. Önemli olan; yazarın, kimin okuduğunu bilmesi değil, bir gün, hiç bilmediği bir coğrafyada dahi okunabileceği ihtimalinin olması ve oradaki okurun eserin yazarını merak edeceğini bilmesi, kendisinden yıllar sonra dahi. Okur, merak eder çünkü. Siz, okurunuzun gözünde nasıl anılmak istiyorsunuz bir yazar olarak ya da yazar olarak en önemli hayaliniz nedir?</p>
<p>CA- Sadece kendi amaçlarıma sadık kalarak çalışmayı sürdürmeyi düşünüyorum. Okuyucunun yargısı değişebilir ve elbette yazarken kılı kırk yarsam bile son tahlilde düşündüğüm okuyucuda bırakacağım izlenim değil, metnin kendi gereksinimleri oluyor. Bir de ben roman yazmaya geç başladım, hiç olmazsa altı yedi roman yazabilmiş olmayı isterim hayata gözlerimi yumarken. Yapmaya çalıştığım, yazılarımla açmaya çalıştığım kaygının okuyucudaki karşılığı çok farklı olabilir, bunu kestirmem imkânsız. Geçen gün attığım bir tweet ile bunu anlatmayı umdum belki de. &#8220;Sevdiğim sanatçıların ortak sözü bu: Böyle olmaması gerekirdi, henüz her şey bitmiş sayılmaz, her şeye rağmen harekete geçmek gerek.&#8221; diye yazmıştım. Okuyucuda hayata ve ölüme umutla, inançla yaklaşabilmek için pencereler açabilen bir yazar olmayı isterim, ama bunu yapabilir miyim bilmiyorum. Çünkü bir de yazarın kendi özel zamanına özgü bir atmosfer siniyor yazdıklarına.   </p>
<p>SNB- &#8220;&#8230;şeylerin tek bir biçim halinde algılandığı dünyada, sanatçı ancak orada yüksek bir gerçekçilikle idrak edebilir, görünene karşıtmış gibi duran hakikatleri&#8230;&#8221; diyor Stefan Zweig Üç Büyük Usta&#8217;da. Sanat ve sanatçı&#8230; Cihan Aktaş için sanat ve sanatçı hangi anlamlarla vücûd buluyor? Son dönemde yazdığınız Ivan Aguéli&#8217;den İsmet Özel&#8217;e medeniyet meselesi adlı bu makale özellikle kültürü içine alan bir sanat anlayışı teziyle öne çıkmasıyla önemli. Bu yazı aslında sanata bakışınızı açımlasa da bundan biraz daha bahsedebilir misiniz?</p>
<p>Bu arada sayenizde Agueli&#8217;yi tanıma fırsatı buldum, yukarda teşekkür etmemişim, teşekkür ederim.</p>
<p>CA- Birileri vesile olsa da aslında biz o yazara doğru yol alıyoruzdur, bir yerde ister istemez karşılaşacağız. Agueli mutlaka karşınıza çıkardı.</p>
<p>Camus&#8217;un sanata bakışı daha üniversite çağındayken yakın gelmişti bana: Sanatın yalancı bir lüks ve bencil bir edebiyatçının yapıtı olmadığını savundu Camus; nefes alan, kullanılabilir bir sanat için yazdı ve yaşadı. Uysallaşmayan saçmalıktan söz etti, hiç yok olmayan umuttan.</p>
<p>Bir de şu var: Atalarımızın bize bıraktığı mirası olduğu gibi tekrarlamanın adını sanatsal üretim koymamız onlara haksızlık olur. Bu mirası korumak ayrı, ama işlemeyi de değil, ileri sürdüğü özü kendi dönemimizin biçim ve içeriğiyle nasıl yorumluyoruz acaba? O yazıda bunu anlatmaya çalışmıştım. Sanatçının kendi döneminin çocuğu olmasını önemli buluyorum. Tabii bu sanatın ilerleyen bir şey olduğuna inandığımı göstermiyor. Medeniyet yükselmiş, zirvelere ulaşmış ve sözünü söylemiş, sanatsal alanda bir çığır da açmış mutlaka. Senin buradan aldığın ders ve bu dersten hareketle çağına sunduğun ifade ne olacak?</p>
<p>SNB- Sanat yalnızca nasıl&#8217;ı ve ne&#8217;yi değil, neden&#8217;i de sormalı. Peki yazar Cihan Aktaş, neden sorusunu soruyor mu?</p>
<p>CA- Sanatsal üretim bir eksiklik, yetersizlik, kayıp duygusu ve bilinciyle gerçekleşiyor. Bitmiş olan eserden ziyade kurma, oluşturma sürecinde bir şeyler tamamlanır gibi oluyor, cevap bulmaya başlıyor.  Bizi sarsarak bir mısra, bir fırça darbesi, bir notayla harekete geçmeye zorlayan hissin sebebine doğru yolculuğun işaretleridir sanat eserleri&#8230; Miro&#8217;nun söylediği gibi, sanatta ilerleme diye bir şey de yok.  Sözünü ettiğin yazımın sonunda ifade ettiğim gibi:  Şu veya bu güzellik değil, sadece gerçeğin kalbidir sanatta aranacak olan, hakikattir. Hakikat nedir öyleyse? Hadid Suresi&#8217;nde izah edilen dünya hayatını ve elbette sonsuzluğu idrakin yollarından biri. Nedir bu dünyada varoluşumun sebebi, varoluş, yaratılış sebebim ne olabilir sorusuna bağlı ciddi, her alana yansıtılmasını önemli bulduğum zarafetle, yapıp etmeyle sürdürülen içi dolu bir anlama çabası.</p>
<p>SNB- Olayların nedenini sormak dışında bir de her yazarın yazma neden&#8217;i vardır. Nasıl&#8217;ı, neden&#8217;i ve ne&#8217;yi anlatırken dayandığı yazma neden&#8217;i ne?</p>
<p>CA- İki yönlü bir açma çabası oluyor kanımca: İlki kendi döneminizle ilgili, ikincisi ise temel insanlık durumları etrafında.</p>
<p>Sözgelimi ben başörtülü bir yazar olarak neredeyse on yılımı yazma hakkımı savunmak üzere araştırmalar yapmak üzere geçirdim. Çok da uzun bir zaman geçmedi aradan ama şimdi bu size gülünç geliyor belki. Başörtülü bir yazar hikâye yazmamalı, aksi halde mahremiyet kaybı gerçekleşir, derdi biri, başörtülü bir yazarın edebi metni sahicilikten uzak olacaktır, derdi diğeri. Neredeyse on yıl İslami araştırmalara yoğunlaşarak Müslüman kadının hiç kuşku duymadığım bir sese sahip olması bağlamında kitaplar yazdım. Aynı dönemde hikâye yazmayı sürdürsem de romana geciktim. Tabii romanın bir zamanı var, bu nedenle de gecikme sebebimi sadece araştırma kitapları yazmış olmama bağlamıyorum.</p>
<p>Daha temel olan ise benliğimizdeki o yalnızlık, o gurbet hissi. Bir telafi, onarma çabası.  Bir roman yazsan ne olacak, diğerine gelecek sıra, senin için de öyle oldu sanırım. Sisifos&#8217;un tırmanması ya da aşkın asla başlangıçta uyandırdığı tamamlanmışlık hissinde ikâmetini sürdürememesi&#8230; Âşık olduğumuz kişi her sorumuzun cevabı olmayı sürdüremedi, yaptığımız resim de öyle, çünkü bu dünyada tamlığı yaşayamamaya yazgılıyız. Müminsek, teslimiyetimizin gereğini yaparak rıza yoluyla sorunların cevabını hak etmeye çalışıyoruz. Rilke&#8217;nin &#8220;Güz&#8221; şiiri etrafında yazdığım bir yazıda şiirdeki güzle birlikte düşen yapraklar ve başka her şeyi şöyle anlatırken ifade etmeye çalışmıştım o huzursuzluğu. Biz hepimiz düşeriz, düşmüştük, özlediğimiz bir yerden, muhtemelen yine güz günlerinde. Bir yere gitme telaşı, hiç bir yere gitmeyecekken bile, olduğu yerde duramama, kabına sığamama, uzaklarda bir yerlerdeki bir şeyi, birilerini özleme, bir sebep arama, bilinen bütün sebepleri eleyerek yeni sebeplere ulaşma arzusunun kaynağı nedir öyleyse&#8230;</p>
<p>SNB- &#8220;Denilebilir ki seküler felsefenin amacı olarak sinema her zaman hayalin buyruğundadır. Ancak sinemanın dinî görüşün, aşkın, birleştirici metafiziğin buyruğunda rüya niteliğini kazanması da alabildiğine güçlü bir olanaktır. Silahı aşk ve dua olan derviş kamera denen aracın profan ufkunu delecek, onu şuhud aleminin sırların doğrultacak(tır).&#8221;diyor Ayşe Şasa, Yeşilçam Günlüğü adlı eserinde. Tasavvufi sinemanın önündeki aşması gereken en büyük zorluk, kitsch örneklerin çoğalarak bu tarzın tüketim ürünü haline düşmesi, (izleyici, imkân&#8230;)alanını genişletirken, aslında daraltıp, kendisini kuyruğundan yiyen yılan (ouroboros) gibi tüketmesi.</p>
<p>Ülkemizde de örnekleri zamanla artan bir alan bu sinemada. Sizin tasavvufi sinemaya bakışınız nasıl? Doğru ve hatalı gördükleriniz, takdir ettikleriniz, endişeleriniz?</p>
<p>CA- Bu tür sinemanın üstadı Tarkovski&#8217;dir, samimi ve yaratıcı bulurum. Sinema alanında daha çok İran sineması ilgi alanıma giriyor, bu sinemanın ana dalgasını oluşturan yapımların bir kısmında Tarkovski etkisi çok belirgindir. &#8220;Mistik&#8221; kelimesine mesafeliyim biraz. Bu bağlamda üretilmiş çok fazla yapım var, E.T.den tutun, Matrix&#8217;e kadar, hatta Avatar da aynı bağlamda değerlendirilebilir;  derin okumalarla mana yüklenen filmler. Bir de Paulo Coelho&#8217;nun romanlarına karşılık gelen bir duyarlık var ki dini salt mistik bir söylem olarak alıyor sanki&#8230; İnsanlar sıkılıyor, Ferrari&#8221;lerini satıp sahiden ya da ruh göçü anlamında Katmandu&#8217;ya gidiyor, bilge oluyorlar. Evet ama ABD&#8217;nin Afganistan&#8217;da neler yaptığını sormuyorlarsa ve Filistinli mültecilerin hak ettikleri belayı bulduğunu düşünüyorlarsa ya da Ruanda katliamı gibi bir hadise yaşanmamış gibi safari penceresinden bakıyorlarsa Afrika&#8217;ya,  hayatlarında değişen bir şey olmuyorsa, zamanın ritmi hep aynı kalıyorsa örneğin veya tüketici olarak bir sorgulama gerçekleştirmiyorlarsa, orada mistisizm bir ruhsal pansuman olmakla sınırlı kalır; panteist herhangi bir deneyim. Yazarken bazen büyülü gerçekçi sinema dediğim oluyor. Tasavvufi tecrübenin sinemaya ancak dış çizgileriyle, hikâye/olay yönüyle aktarılabileceği kanısındayım. Daha ötesi sanki mahrem geliyor, bir ruh asaletiyle, tevazuyla tanımlanamaz olan şiirle anlatılabilir de role dayalı olarak imkânsız neredeyse. Tezahürleri olabilir tabii. Tarkovski ve Mecid Mecidi bu bağlamda önemsediğim yönetmenler.</p>
<p> </p>
<p>SNB- Gelenek, modern ve postmodern? Biliyorum çetrefilli konular ama bu kavramlara bakışınızdan bahsedebilir misiniz biraz?</p>
<p>CA- Bu kavramları açımlamadan ya da tartışmadan kendi konumuzu ve konumumuzu tanımlayamıyoruz ki&#8230; Gelenekle modernlik arasında yaşanan gerilim üzerinde var olmaya çalışıyoruz, hepimiz. Değişimlerin çok hızlı yaşandığı 20. yüzyıl bu açıdan çok sarsıcı bir zaman dilimi. Sınırlar, konumlar, aidiyetler sarsıldı. Günah kapıları da sanki her zamankine göre daha fazla açık. Kur&#8217;an açısından baktığımızda geleneğe dönük eleştirel bir yaklaşım öneriliyor bize. Atalardan bize kalan maddi ya da manevi miras sadece sevdiğimiz, saydığımız insanların eseri veya hatırası diye kutsanamaz. Kabileci feodal duyarlıklara karşı ne kadar da önemli bir hatırlatma, uyarı&#8230; Seyyid Hüseyin Nasr anlamında &#8220;traditional&#8221; diye adlandırılan yeni-gelenekselci bir kalıpla bakmıyorum tarihe ve medeniyetlere doğrusu.  Orada bir indirgemecilik ve kutsama var. Müslüman kadın mesela, sanki sadece tarihin bir döneminde gerçekleşmiş varlığıyla gerçek. Bugün içinde yurtlanmaya izin vermeyen gelenek övgüsünde ayrıca samimi olmayan bir ikilik de görüyorum. Yani siz tarihin bir döneminde gerçekleşmiş Müslüman kadın olmaya çalıştığınızda, yeni-gelenekselci bir ilişki ağının saygın muhatabı olacaksınız diye bir şey yok. Canlı, önemsenen tartışmalar modern kadınlarla sürdürülecek. Modernler gibi yaşarken söylemsel olarak geleneği göklere çıkartmak, modern dönemlerin hızlı, aşırı yenilikleri karşısında haklı eleştirileri, rahatsızlıkları olan kafası karışık insanlar üzerinde ne yapacağını, nasıl yaşayacağını bilememe etkisi yapıyor gözlemlerime göre. Öyle ki Julius Evola, ki kendisi bir İtalyan baronudur aynı zamanda, Hintli kadınların ölen kocalarıyla birlikte yakılmasını işte bu felsefeyle övgüye değer buluyor.</p>
<p>Daha açık bir örnek, Rıza Mirkerimi&#8217;nin Hayal Perdesi&#8217;nde irdelediğim filmi, &#8220;Bir Parça Şeker&#8221;. Sahici, sağlam değerlerin hâlâ aktif olduğu dünya, göçe, yeni başlangıçlara zorlayan çağrılarıyla tehdit altında. Çözümün kadim şehirdeki yüksek duvarlarla çevrili bir bahçenin içindeki şiirsel eski zaman evinde yaşamakta diretmek olduğu söylenebilir mi? O çözüm değil, sadece bir korunma çabası olur. Çünkü hayat başka yerlerde bütün karmaşıklığıyla sürerken sizin iyi amellerinizin katkısını bekliyor. Bunu Mirkerimi ile konuştuk. Müslüman, her şart altında İslam&#8217;ı yaşayabilir, hicret elbet çok değerli, ancak hicretin bir diğer mesajı, Habeşistan örneğinde de öyledir, İslam&#8217;ı öğrenme, yaşama ve anlatma imkânını bulacağın bölgelere, beldelere yolculuk değil mi? Yani yüksek duvarların arkasına, aşina muhitin güvenilir iklimine çekilerek veya kendini kapatarak değil, varlığını yeni ifadelere ve ortamlara açma şeklinde gerçekleşiyor hicret ve böylelikle ortaya çıkan dinamiklerle yeni medeniyetlere başlangıç teşkil ediyor.</p>
<p>Postmodernizm nihayet modernizmin bir nefes alma, hayata karışma çabasıdır.  Büyüsünden arındırılan dünyaya ahiretsiz bir ruh, bir büyü kondurma girişimi. Öyle ki gerçeklik ilkesinin yerini simülasyon alıyor. Evrensel, total bir ideolojisi olan modernizme karşı postmodernizm pozitivizmi de sorguladığı için Müslümanlara yakın geldi, bu çok tabii. Ancak postmodernizm aynı zamanda labirentleri ve aynalı merdivenleriyle yanılsamaları çoğaltan bir geçiş alanı. &#8220;Her şey geçer.&#8221; sloganının sebep olduğu bir dağılma, merkezsizleşme, öznenin kaybı ya da silikleşmesi açısından bakıldığında İslam&#8217;ın her öğretiye eşit mesafede duran postmodern durum açısından büyük anlatı olması ve evrenselliğiyle sorgulandığı ve mistisizme indirgenmeye zorlandığı bir sürecin dil ve ifade güçlükleriyle karşı karşıya bugün Müslümanlar.</p>
<p>SNB- Meriç, &#8221; Cemiyet kendisine benzemeyen bir çocuk doğurduğu zaman onu beşiğinde boğmaya kalkar. Boğarsa mesele yok. Boğmazsa ya diz çöken bir isyankâr, bir Baudelaire, bir Rimbaud, bir Breton çıkar, ya da cemiyete diz çöktüren bir cebbar gelir, Sezar, Napolyon, Hitler.&#8221; Toplumumuz  hâlâ farklılıkları boğmaya mı çalışıyor? Kendisine benzemeyen çocuklarını kabullenmeyi nasıl öğrenecek ve ne zaman?</p>
<p>CA- Bebeğe can veren olmadığını öğrendiği ve bu canın hikmetleri üzerine düşünme zahmetine katlandığı zaman&#8230; Bir riski, zahmeti göze almak gerek. Çünkü sonuçta aykırı olanın şiddetini hazırlayan da boğma denemeleri belki. Her şey büyük ölçüde aileye dönüyor.</p>
<p> </p>
<p>SNB- İran sineması ve müziği özellikle Türkiye&#8217;de de takip ediliyor ama bunun dışında bilgilerimiz çok az. İran ve Türkiye&#8217;nin sanat (edebiyat, sinema, müzik&#8230;)  karşılaştırmasını yapsanız, beğendiğiniz ve beğenmediğiniz yönleriyle. </p>
<p>CA- Kısa, olabildiğince özlü bir cevap vereceğim: İran geleneğinin sunduğu imtiyazlarla güçlü bir birikime ve potansiyele sahip bir ülke; tasviri ve nümayişe dayalı sanatlarda ve buna bağlı olarak da sinemada geniş halk kitlelerini de içine alan bir kültür ve sanat politikası yürütüyor ve sansüre rağmen bu politikanın devrimle kazandığı ivme kültür ve sanat alanlarında toplumla bütünleşen bir hareketliliğin ortaya çıkması gibi bir sonuç veriyor. Türkiye&#8217;de son yıllarda bu alanlarda bir hareketlilik var ama orta direk mesela tiyatroya hâlâ mesafeli ve dijital teknolojinin sunduğu avantajlara rağmen sinema alanında çalışmak insanları zorluyor. Edebiyatta, roman ve öyküde Türkiye daha zengin bir ortama sahip son otuz yıldır. Buna karşılık İran&#8217;da devrimden bu yana sanat enerjisi görece daha özgürlükçü ve faal bir ortama sahip olan sinema alanına kanalize oluyor diye düşünüyorum. Bu sadece genel bir izlenim, ayrıca bir araştırma yapmış değilim. Sanat eğer hayata yedirilecekse, bu konuda İran daha derin alışkanlıklara sahip. Ayrıca bizler gibi alfabe değişikliği sendromu yaşamamış insanlar. Bununla birlikte Türkiye&#8217;nin de sanatsal üretim alanında büyük bir enerjisi, potansiyeli var. Devlet desteği yanında ailelerin de çocuklarının önünü kesmemesi gerekiyor.  İran&#8217;da aileler sanat eğitimi alanında çocuklarına daha fazla destek oluyor gibi geliyor bana.</p>
<p>SNB- Tanrı size bir yüz vermiş, siz kendinize bir tane daha yapıyorsunuz diyor Hamlet, Ophelia&#8217;ya. Tüm yüzlerden soyunduğunuzda, maskeleri çıkardığınızda kim&#8217;le karşılaşıyorsunuz?</p>
<p>CA- Yüreğini temiz tutmaya ve amaçlarına güvenen, kimseye kötülük yakıştırmayan ve her kötülük haberinde ilk kez karşılaşıyormuş gibi sarsılan, yine de geri çekilmeyen, kötülük sebeplerine karşı mücadele etmeye azimli kız çocuğunu görüyorum bakışlarımda. Sadece kendi emeğine güvenerek yol alan o çocuğun dünyasından çok fazla uzaklara gidemiyorum. O çocuğun amaçlarına sadık kalmasaydım, bir kasabada konuklarını ağırlamaya çalışırken içten içe çöken bir kaymakam eşi olurdum, ya da bir mimarlık bürosunda desinatör misali çizimler yapan sıradan bir mimar. </p>
<p>İnsanın kendine de yabancı yüzleri var. Hoş insan kendini tanımakla da mükellef değil mi? Bazı durumlar var ki nasıl davranacağımızı bilemiyoruz. O yüzden maskelerimizi indirmiş bile olsak, aynada beliren yüz ne kadar açık seçik bakalım?  Kendini tanıma,  ölümüne kadar sürecek bir çaba. Kendini bilen Rabbini bilir. Sanırım en çok secdede olduğumuz kişiye yakınlaşıyoruz.</p>
<p>SNB-  Evet, ben de dönüp dolaşıp hep Yunus&#8217;un &#8220;Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır?&#8221;dizelerine geliyorum. Başladığım noktaya döndüğümü sansam da bu yüzden, bakıyorum ki başladığım yerde ama daha farklı bir konumdayım. Açıkçası zor bir soruydu bu ve çok yürekten, samimi bir cevap verdiniz. Ve en son sorum. Bunu, bir arkadaşım bana yolladı size sormam için, benim de sizden cevabı merakla beklediğim soru şu:</p>
<p>İnsan Cihan Aktaş kendisinin de katıldığı bir şablonla tanımlanmış ya da katılmadığı bir şablona hapsedilmiş olabilir mi? Kısacası Cihan Aktaş olmak İnsan Cihan Aktaş olmaktan uzak, yabancı, anlaşılmaz ya da bilinemez bir şey mi? Bilinen bir isim olmakla insan olmanın gerekleri birbirinden ayrı şeyler olarak kabul edilebilir mi? İnsan Cihan Aktaş&#8217;ın  kendisi için biçtiği kostüm ile insanların ona uygun gördüğü kostüm arasındaki fark(lar) ona göre ne?(isim olmak-insan olmak)</p>
<p>&#8220;İsim olmak&#8221;, beşeri ilişkilerde edep gereği  mecburen giyilen (otosansür) bir tür &#8220;İnsani çıplaklığı&#8221;nı örten/saklayan/gizleyen bir kostüm müdür ki bizler bir ismin bir insan olarak ortaya koyduklarına rağmen bildiklerimizle yetinmeyip İnsan Cihan Aktaş&#8217;ı merak edip öğrenmeye çalışarak belki de bile isteye saklanmış olanları merak  ediyoruz? Sizce bunun sebebi/sebepleri neler olabilir?</p>
<p>CA- Bunun çok fazla sebebi vardır. Acaba yazdıklarının neresinde sorusu, her zaman sorulur. Anlattığınız her kadında sizden bir parça, her ailede kendi aile ortamınızdan esintiler olduğu düşünülür. Bir taraftan da hayat akıp giderken bir şeyleri değiştiriyor varlığınızda. Bu değişimler yazdıklarınıza yansıyor. Sizin yazdığınızın okuyucudaki karşılığı da bir mesafeyle gerçekleşiyor. Böylelikle metin ve yazar arasında daima çoğalan bir uçurum olması olağan. Metin bir bakıma yazarın aynası, ama bir bakıma da akıp giden bilinç ırmağının bir safhasından ibaret.</p>
<p>Okuyucuları Ursula K. Le Guin&#8217;e, bu fikirler aklınıza nereden geliyor, diye sormuşlar ya, hepimiz benzeri sorularla karşılaşıyoruz. O siz misiniz, sizin başınıza mı geldi&#8230; Yazar yazdıklarıyla özdeşleştirildiği takdirde tabii ki yüzlerce maskesi olan biri olarak da anlaşılıyor ve insanlar onca maskenin gerisinde kim var, anlamak istiyor.</p>
<p>Ben kelli felli, çantasında kartvizitleri olan bir yazar değilim, hiç kartvizit sahibi olmadım, yazabilme özgürlüğünün işte o şekilde bir bağımsızlık talep ettiğini düşünürüm. Epeyce kendi zamanına göre yaşayan, kusursuz olmayan, ancak elinden iyilik gelen biri olmaya çalışıyorum. Severek yazıyorum, yazma özgürlüğüne sahip olmayı, bunun için bir mücadele vermiş de olsam bir imtiyaz olarak görüyorum, dolayısıyla bunun bir bedeli okuyucuyu anlayışla karşılamak olsa gerek. Demek istediğim gizemli biri olmayı istediğim yok, hatta fazlasıyla tedbirsizim lafın lafı açtığı konuşmalarda, ketum olmanın çok uzağındayım. Aynı zamanda çok rahat kendi içime kapanırım, rahatça konuşmaya başlayabilmem ortamla ilgili.</p>
<p>SNB- Aslında bir tarafım söyleşinin bitmesini hiç istemiyor. J Sanırım bağımlılık yaptınız.</p>
<p>CA- Bitmeyebilir J</p>
<p>SNB- Bu gidişle bitiremeyeceğiz sanırım ama hatimeyi yapmak zorundayız.  Elbette ben de kendi hatimemi yapacağım ama siz bunu, yayımlandıktan sonra okuyabileceksiniz. Cihan Aktaş&#8217;ın son cümleleri ne olacak bu söyleşide?</p>
<p>CA- Doğrusunu isterseniz siz söyleşi için yazdığınızda sıkıntı duydum önce. Hep aynı şeyleri söyleme korkusu yüzünden en çok. Söyleşiyi yapan edebiyatçı bir yazar olunca farklı bir tat alıyor insan. Kendi içinde nadasa terk ettiğin arazilere açılıyorsun.  Öyle sorular sordunuz ki sayfalarca yazabilirmişim gibi geldi. Dar bir zaman aralığında gerçekleşti söyleşi,  bu nedenle gösterdiğiniz anlayışa müteşekkir olduğumu belirtmeliyim.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><em>HATİME</em></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/suzannur_basarslan.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21142" title="suzannur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/suzannur_basarslan.jpg" alt="" width="257" height="265" /></a>Hatimeye başladığımda önce şunu fark ettim. Cihan Aktaş&#8217;la söyleşi yaptığımız bu süre zarfında, ondan gelen cevaplara, yorumlara, paylaşımlara&#8230; o kadar alışmışım ki, bitişin hafif bir hüznü üzerime sindi daha söyleşi bitmeden ve biz soruları cevapları birbirimize gönderip son düzenlemeleri yaparken. Cihan Aktaş&#8217;ı daha çok tanımak istiyordum ve sorularımı da bu minvalde seçmeye çalıştığım için her cevabın yazarın bir parçasını yansıttığını düşünüyorum. Özellikle yapısal ve kronolojik bir söyleşi olmasına çalışmamın sebebi, parçalar bütünü tam olarak yansıtmasalar da, o parçalardan bütüne dair tespitlerin daha kolay tespit edilebilecek olması ve zaman içinde değişen, gelişen Cihan Aktaş&#8217;ı daha rahat görebilme ve gösterebilme istemiydi. </em></p>
<p><em>Söyleşiye başlamadan önce tanıdığım Aktaş nazik, bilgili, olgun, mütevazı bir çizgideydi sonra onun sıcak, kıvrak zekalı, kendini geliştirmek için hâlâ ter döken, siyasi gündemin dışında edebiyat, sanat ve insan&#8217;a dair kavramları irdeleyen, kendi tezini oluşturmuş, donanımlı bir yazar olduğunu fark ettim ve evet, söyleşinin sonunda -bana rağmen- hâlâ mütevazı ve nazikti. Söyleşimizde kendi eksik okumalarımın farkına vardığım isim oldu ve sayesinde Şeriati, Agueli ve Aliya kitaplığıma ve fikir dünyama giren isimler oldu. Çok farklı alanlara dair sorularımı cevapladı ki, bu cevaplardan kitabi bilgiden öte kendi düşün dünyasında olgunlaşan fikirleri görmek sanırım yazar Aktaş&#8217;ı değerlendirirken birçok kişiye kapı açacaktır. Aslında cevapları daha uzun tutmasını isterdim daha çok şey öğrenebilmek için ama öyle yoğunluğun içinde cevapladı ki kimi soruları, her ne kadar arada bir ‘tembellik yok!&#8217; diye baskı kurmaya çalışıp yoğunluğunu arttırsam da, üşenmeden sorularıma vakit ayırma inceliğini gösterdi. </em></p>
<p><em>Bu söyleşiyi yapabildiğim için kendi adıma çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Kusursuz Piknik&#8217;i birkaç yıl önce okurken, yazarıyla bir gün böyle söyleşi yapabileceğimi asla hayal edemezdim ve bir okur olarak bunu yapabilmiş olmak gerçekten bir ayrıcalık. Kendisine gösterdiği sabır için müteşekkirim. Daha nice eserinde ve söyleşide onunla olabilmek dileğiyle&#8230;</em></p>
<p><em>Bu arada Aktaş&#8217;ın son eseri Sınıra Yakın bugünlerde yayımlanacak. Bu eseri elime alıp, dünyama katmayı ve onu Cihan Aktaş yazarlığı bağlamında incelemeyi çok istiyorum. Hayatını yazmaya adamış bir insanın yazı ve kurgu dünyasını görebilmeyi ve gösterebilmeyi ve de. </em></p>
<p><em>Yeni yazılarda ve söyleşilerde buluşmak üzere, hoşça kalınız&#8230;(SNB)</em></p>
<p><em>Cihan Aktaş hakkında</em></p>
<p><em>1960 doğumlu Refahiye-Erzincan doğumlu Cihan Aktaş, Beşikdüzü Öğretmen Lisesi&#8217;ni (1978) ve İstanbul DGSA Mimarlık Fakültesi&#8217;ni (1982) bitirdi. </em><em>1995&#8242;te TYB (Türkiye Yazarlar Birliği), 1997&#8242;de Gençlik Dergisi tarafından ‘Yılın Hikâyecisi&#8217;, 2002&#8242;de TYB tarafından yılın romancısı olarak ödüllendirildi.  2009&#8242;da &#8220;Kusursuz Piknik&#8221;  isimli hikâye kitabı ESKADER tarafından yılın hikâye kitabı ödülüne lâyık bulundu. Deneme, fıkra, araştırma, hikâye ve romanları Yeni Devir, Millî Gazete, Mavera, Nehir, Dergâh, Yeni Şafak&#8230; gibi dergi ve gazetelerde çıkan yazar, şu anda Taraf gazetesi ve çeşitli internet sitelerinde köşe yazıları yazmakta, Tahran Tabatabai Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde ders vermektedir. </em></p>
<p><em>Kitaplarından bazıları:</em></p>
<p><em>İnceleme-Araştırma: Sömürü Odağında Kadın (1985), Veda Hutbesi (1985, 1992), Tanzimat&#8217;tan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar I (1989, 1990, 2006), Tesettür ve Toplum/Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni (1991, 1993, 1995, 1997), (1995), Şark&#8217;ın Şiiri-İran Sineması (1998, 2005), Bacı&#8217;dan Bayan&#8217;a/İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi (2001, 2003, 2005), Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri- İran&#8217;da Siyasal, Sosyal ve Kültürel Değişim (2004, 2005),  Türban&#8217;ın Yeniden İcadı (Mayıs 2006), Bir Hayat Tarzı Eleştirisi İslamcılık (Mart 2007), Yakın Yabancı (Aralık 2008) , Kardeşliğin Dili (2010), İktidar Parantezi: Kadın Dil Kimlik (2011)</em></p>
<p><em>Hikaye: Üç İhtilal Çocuğu (1991), Son Büyülü Günler ( 1995), Acı Çekmiş Yüzünde (1996), Azizenin Son Günü-Azerbaycan hikayeleri ( 1997,2006), Suya Düşen Dantel (, 1999), Ağzı Var Dili Yok Şehrazat (2001, 2005.), Halama Benzediğim İçin (2003), Duvarsız Odalar, 2005), Kusursuz Piknik (2009).</em></p>
<p><em>Roman: Bana Uzun Mektuplar Yaz (2002, 2003, 2005), Seni Dinleyen Biri (2007) </em></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>… E-kitap okumak için…</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Roman nedir? Nasıl Yazılır?</span></a></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.jpg" alt="" width="118" height="168" /></span>Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: <em>“Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” </em>Okuyacağınız bu eserle <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/237676/suzannurbasarslan"><span style="color: #0066cc;">romanlarından da tanıdığınız</span></a> değerli yazarımız <a href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzannur Başarslan</span></a> Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p><strong>  </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-17786" title="oykuler_suzan_nur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan-204x300.jpg" alt="" width="111" height="171" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/27/dikkat-kitap-oykuler-suzan-nur-basarslan/" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Öyküler (Suzan Nur Başarslan) </span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><em>“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…”  </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/"><span style="color: #0066cc;">Son romanı Bela’dan</span></a> da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></a><strong>. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>  </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>  </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a> </p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan kitap 3</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-20626" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="142" height="191" /></span></a>Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… İnsanları birleştiren, zaman ve mekân engellerini ortadan kaldıran bir eylem yazmak… ve tabi okumak. Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 1</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/21/cihan-aktas-ile-soylesi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/21/cihan-aktas-ile-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Şiirlerim, Öykülerim / Cemile Bayraktar</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/01/dikkat-kitap-siirlerim-oykulerim-cemile-bayraktar/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/01/dikkat-kitap-siirlerim-oykulerim-cemile-bayraktar/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Mar 2012 11:00:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Dikkat Kitap]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20879</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Yazıyorum                                          
Nesneleri parlatmak için, yazmak bir patlama
Yazıyorum
Karanlığı yensin diye ışık
Şiir bir yengi
Yazıyorum
Buğday başakları okusun diye beni&#8221;
(Nizar Kabbani)
  İnsan ya zevkten yazar ya dertten yazar. Ama insan bazen dertli olduğunu kendi bile bilmez, derdini ve zevkini kendi yazar ama farkında değildir, derdini de, şevkini de bazen kendi yazmamışçasına, yazdığından okur, insanın kendinde bilmediği yansımıştır yazıya, insan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20883" title="cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cemile_bayraktar_siirlerim_oykulerim_.jpg" alt="" width="178" height="269" /></a>&#8220;<em>Yazıyorum                                          </em></p>
<p><em>Nesneleri parlatmak için, yazmak bir patlama</em></p>
<p><em>Yazıyorum</em></p>
<p><em>Karanlığı yensin diye ışık</em></p>
<p><em>Şiir bir yengi</em></p>
<p><em>Yazıyorum</em></p>
<p><em>Buğday başakları okusun diye beni</em>&#8221;</p>
<p>(Nizar Kabbani)</p>
<p>  <strong>İnsan ya zevkten yazar ya dertten yazar</strong>. Ama insan bazen dertli olduğunu kendi bile bilmez, derdini ve zevkini kendi yazar ama farkında değildir, derdini de, şevkini de bazen kendi yazmamışçasına, yazdığından okur, insanın kendinde bilmediği yansımıştır yazıya, insan dertten yahut zevkten yazarken herkes kadar kendini okur. <strong>İnsan önce kendi için yazar. O vakit yazdığı aynası olur. </strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/cb_siirlerim_oykulerim_1.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/01/dikkat-kitap-siirlerim-oykulerim-cemile-bayraktar/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/01/dikkat-kitap-siirlerim-oykulerim-cemile-bayraktar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Keje / Emine Uçak Erdoğan</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/29/keje-emine-ucak-erdogan/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/29/keje-emine-ucak-erdogan/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Feb 2012 09:35:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20864</guid>
		<description><![CDATA[Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su (1)
Keje/Bir Gecede Büyümek (2), Emine Uçak&#8217;ın bir öykü-seçkisi ve toplam yedi öyküden oluşan bir eser. Öyküye adını veren Keje, öykülerdeki kahramanlardan biri değil, hepsinin toplamı olarak &#8220;bir gecede büyüyen çocuk&#8221; metaforu olarak kullanılmış.
Keje&#8217;nin teknik incelemesini yaptığımızda, kısa ama yoğun bir üslubun verimi olan öykülerle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/keje_emine_ucak_erdogan.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20865" title="keje_emine_ucak_erdogan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/keje_emine_ucak_erdogan.jpg" alt="" width="170" height="246" /></a>Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem<br />
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su</em> (1)</p>
<p>Keje/Bir Gecede Büyümek (2), Emine Uçak&#8217;ın bir öykü-seçkisi ve toplam yedi öyküden oluşan bir eser. Öyküye adını veren Keje, öykülerdeki kahramanlardan biri değil, hepsinin toplamı olarak &#8220;bir gecede büyüyen çocuk&#8221; metaforu olarak kullanılmış.</p>
<p>Keje&#8217;nin teknik incelemesini yaptığımızda, kısa ama yoğun bir üslubun verimi olan öykülerle karşılaşılır. Özellikle olaylara paralel verilen günlük hayat, içinde geleneğin, âdetlerin, yaşamsal işleyişin, yaşam kültürünün, sözel kültürün&#8230; de içinde olduğu <span id="more-20864"></span>geniş bir yelpazenin sunumunu üstlenir ki, bu aynı zamanda eserde fon/mekân olma işlevinin dışında, yaşanan kırılma ânı&#8217;nın ardından değişen hayat&#8217;ın vurgulanması işlevini de üstlenir. Yazar orada olanın, artık olmadığını, olanların altını çizerek verir naif bir doğallık içinde.  Kurgudan öte yaşanmışlıklar, satırlara içten, samimi bir anlatımla yansımaktadır. Uçak&#8217;ın &#8220;Gözden kaçan, gönülden kaçmasın istedim.&#8221; dediği gibi göze değil, gönüle seslenen bir eser Keje, gönül gözüne&#8230;</p>
<p>Eserin en büyük başarısı, ilk kırılmaları çok güzel yakalamış olmasıdır, gözden kaçan anları&#8230; Yazar, hayatın içinde dediğimiz ve normalleştirdiğimiz, ama aslında normal olmayan durumların insanda, özellikle de çocuk ruhunda açtığı, açabileceği durumları/hâlleri yorum katmadan ve taraf tutmadan aktarır.  Keje&#8217;de, belirli bir mekân ya da zaman yoktur. Bu yüzden bu öyküleri az farkla (isim, kültür, inanç&#8230;)  başka bir coğrafyaya da koysa insan, bir şey değişmezdi. Bu noktada Keje, ülkemize dair bir hâl&#8217;in, spesifik bir coğrafyanın, bölgesel olanın dışına çıkarak kendi evrensel söylemini de kurmuş bir eser olma özelliğini taşımaktadır.</p>
<p>Eserdeki yedi öykü sırasıyla şunlar: Tahta Pabuç, Kuş Kayası, Neriman&#8217;ın Sustuğu Gece, Yaraya Tuz Basmak, Yol Yüzyıllık, Baskın Gecesi, Arafın Başlangıcı.</p>
<p>Bir yarım-kalmışlık, asker ve dışarıdakiler tarafından kapana kısılmışlık, gözyaşı ve ağıt&#8230; Uçak&#8217;ın gerçeklerin dilini abartmadan -ama onu nesneleştirmeden-, söz sanatlarıyla metni güzelleştirme kaygısına düşmeden akıcı, sade bir dille, kimi yöresel ifadelerle anlattığı bu öyküler, kahraman anlatıcı bakış açısıyla Naze, Ahmet, Neriman, Hasan, Esat, Hayrettin, Xasal adlı çocuk kahramanların gözünden anlatılmıştır. Eser sözlü kültürün masallarını, tekerlemelerini, inanışlarını&#8230; kişisel hikâyelerin içinde vererek zengin bir dil oluşturmuştur.</p>
<p>Emine Uçak&#8217;ın Keje&#8217;sinde çocukluğa dair izlek sinmiş her satıra. Dıştan gelen/dayatılan gerçekle, çocukluğun büyülü dünyasının paramparça olması eserin leit-motif&#8217;i olarak karşımıza çıkmaktadır. İlk hikâyedeki/Tahta Pabuç topuklu beyaz ayakkabı, Sarıkız masalıyla paralellik kurarken, Cinderella&#8217;nın camdan ayakkabısı gibi Fati&#8217;nin ayakkabısı yerine geçen, çöpten bulunan ayakkabının Naze&#8217;nin gözünün önünde çöpe atılmasıyla, masal dünyasından çıkamayan ve onun gerçekliğinde kendi hayâl dünyasını kuran çocuğu/Naze&#8217;yi, daha ‘ama&#8217; diyemeden, çocukluğun dünyasından koparmıştır. Bu hikâyede, ‘Önümüzdeki ay, yıl&#8230;&#8217; tarzı dileklerin artık gerçekleşmeyeceğini fark ettiren yazar, ukde kalanları ve hayattan eksikliği silinmeyenleri&#8230; aktarırken, insanların elinden alınan ilk şey&#8217;in ‘ümit&#8217; olduğunu göstermektedir. Önce ümit elinden alınır insanın, hayâlleri, geleceği&#8230;</p>
<p>Kuş Kayası&#8217;nda, artan kayıplarla yüzleştirilir okur. Ümit&#8217;ten sonra mekân alınır çocuğun ellerinden. Ahmet&#8217;in ve arkadaşlarının elinden alınan oyun yeri, her zaman oyun oynadıkları mekânlarda varlıklarının yasakçı bir zihniyet tarafından ‘tehdit&#8217; oluşturması anlamına gelir. Bu öyküyle şunu da fark ettirir yazar: Sadece ümit, gelecek ve hayâl alınmaz insanlardan, kaybolan sadece çocukluk değildir, geçmiş de alınır insanların ellerinden: oyun alanları, tarlalar, bağlar, evler, gelenek, âdetler, günlük hayat, ritüeller, oyunlar, masallar&#8230;</p>
<p>Neriman&#8217;ın Sustuğu Gece&#8217;de bu kayıplara, kişisel özgürlükler de eklenir; açık hava hapishanesinde yaşamaya başlar insanlar ve bu hâl bir türlü geçmez. Asker ve Dışardakiler&#8217;in arasında kalan halk iki sessizlik arasında ve yeni düşmanlıklar, tıpkı Neriman gibi, konuşmak istediği hâlde sükûta gebe kalır, tüm bu yaşananlardan en çok etkilenen oldukları hâlde.</p>
<p>Yaraya Tuz Basmak&#8217;ta ayrılıklar, göçler, yuvayı terk etmek zorunda kalışlar, insanı kendi yapan her şeyi, sılayı, geçmişi, sevdiklerini, yaşam telaşlarını&#8230; ardında bırakıp gitmeler metnin temasına yerleşir. Yeni korkuların büyüdüğü bir coğrafyaya dönüşür sıla: Dağa gitmek, silah almak, koruculuk, bir gece ansızın silah sesleri arasında canının kaygısına düşme&#8230; Eşeğinin üzerindeki Küçük Hasan&#8217;ın gözleriyle baktığınızda bu hayata şunları fark edersiniz: Hayatın bildik ritmi bozulduğunda, günlük kaygıların yerini korku ve ölüm aldığında, bir çocuğun karanlığı başlar. Hiçbir şey aynı değildir, her şey farklıdır artık. Bir gün önce küçük bir çocukken ve hayat bir oyun bahçesiyken, bir gün sonra, bir bomba patladığında, dün, geçmiş, ona ait her şey; belleğin kıyılarında geri dönmeyen bir ışık olarak kalır, gölgesi günden güne zayıflayan.</p>
<p>Yol Yüzyıllık&#8217;ta kayıpların insan ruhunda açtığı yaraların sonuçları karşımıza çıkar. Yasaklarla, hatalarla ‘biz&#8217; ve ‘onlar&#8217;a dönüşen ayrımın günden güne artarak yolların çatallanmasının farklı yolları tercih ediş&#8217;e neden olduğunu görürsünüz. Bir dostunu dağa doğru gönderirken(Nuri), eksiklik duygusuyla başka bir yolun arayışına giren Esat&#8217;la dostluğun ayrılığa dönüştüğünü, dıştan yaşanan ayrılıkların, içte de yaralara, ayrılıklara neden olduğu verilir.</p>
<p>Baskın Gecesi, içte yaşanan ayrılığın somut örneği olarak karşımıza çıkar. Korucu olan ailelerin çoluk çocuk demeden Dışardakiler tarafından öldürüldüğü, öldürmekle yetinmeyip, ardından halay çekildiği, marşlar okunduğu&#8230; satırları okurken yitip giden insanlık&#8217;a şahit eder sizi yazar, buna şahit olan bir çocuğun gözlerinden: Hayrettin&#8217;in gözlerinden. Ailesi gözünün önünde kurşunlara hedef olurken hiçbir şey yapamayan, bacağına kurşun isabet eden ve tıpkı aksayan ayağı gibi o ânı, o acıyı, o utancı unutamayan Hayrettin. Geride kalanın yaşadığı utanç&#8230; Öldürenin değil, ölemeyenin yaşadığı utanç.  </p>
<p>İnsanın elinden yavaş yavaş her şeyin gitmesi Arafın Başlangıcı&#8217;nda Xasal&#8217;ın arkadaşı Ali tarafından öyle somut bir ifâdeyle dillendirilir ki, belki de tüm öyküleri içinde barındıran, onları birleştiren bir cümleyle yüzleşirsiniz:</p>
<p><em>&#8220;Nasıl olsa artık ne bahçe kalacak ne üzüm.&#8221; </em></p>
<p>Göçüp gidenler yetmez bu ayrılıklara, göçe zorlananlar da eklenir Arafın Başlangıcı&#8217;nda. Bir gün bir karar çıkar ve evinizi, ocağınızı, bağınızı, bahçenizi bir günde terk etmeniz emredilir. Yoksa ateş!&#8230; Anlayamamanız bir şeyi değiştirmez bu hükmü, bir gün daha istemeniz de. Yaşınız, kimseye zararınızın olması da etkilemez. <em>&#8220;Kim dokunacak ben gibi ihtiyara? Ne kimseye el uzatmışlığım var ne dil uzatmışlığım. Öleceksem de baba ocağında öleyim.&#8221;</em> diyen, kekliklerinden başka hiçbir şeyi olmayan Tahir Dede&#8217;nin çırpınışları da yetmez baba ocağının ateşler içinde kalmasına engel olmaya. Emirdir ya, uygulanır. Kafka&#8217;nın o boğucu gerçekliği anlattığı dünyası sızar burada satırlardan. Çözümsüz davranışların birbirini takip ettiği, yanlışa yeni yanlışların eklendiği ama yasa kabul edildiği için doğruluğunun sorgulanmadığı ve aynen uygulandığı karanlık bir dünya.</p>
<p>Xasal&#8217;ın babaanne(Hatçe Kadın) ve Tahir Dede&#8217;yle özdeşleştirdiği kırılma; iki ayrı bakış&#8217;ın, iki ayrı dünya&#8217;nın tespitini verir: Bir tarafta beddualar eden; diğer tarafta tüm yaşadıklarına rağmen ses çıkarmayan, sessizliğe gömülen hayatlar.</p>
<p>Hüzünlü, iç burkan öyküler&#8230; Her biri yüreğin en dibinden başka yüreklere seslenen&#8230; Yitip giden çocukluk, gençlik, huzur, sıla, ev, aile&#8230; parçalanmışlık. Kiminde Naze&#8217;nin elinden alınan masum çocukluğu, kiminde Neriman&#8217;ın sessizliği, açık hava hapishanesine dönen hayatı, kiminde Esat&#8217;ın eksilmişliği ve onu arayışı, kiminde Nuri&#8217;nin öfkesi, kiminde Hayrettin&#8217;in utancı, kiminde Tahir Dede&#8217;nin sükûtu, kiminde Hatçe kadın&#8217;ın bedduası, kiminde, kiminde&#8230; kiminde&#8230;</p>
<p>&#8230;yitip giden ve asla tamamlanamayacak bir ömür.</p>
<p>Keje&#8217;deki olayların aktarımında ‘şu&#8217; veya ‘bu&#8217; suçlu değil. Suçlu aramıyor yazar. Yaşananlardan etkilenen insanların ve özellikle kitaba ismini veren Keje metaforunda, çocukların yüzleşmek zorunda bırakıldıkları olayları anlatıyor. Ve okur, bu öykülerden kendi payına düşeni alıyor&#8230; Yüreğinizin payına düşen gözyaşları oluyor ve en çok da Tahir Dede&#8217;nin yazgısının sızısı gözlerinize yerleşiyor. Susuveriyorsunuz onun gibi. Kelam sükûta kalboluyor. Uçak, tüm bu öyküler içinde sadece Tahir Dede&#8217;yi bile anlatsaydı, okurun yüreği hissesini alırdı diye düşünüyorum. Kıssadan hisse, her zaman mutlu sonları muştulamaz; bazen, tıpkı bu öykülerde olduğu gibi, sizi hüzne boğar, sessiz bırakır.</p>
<p>Her yolculuk önce bir ayrılıkla başlar, gözünüzün önünde olanın yavaş yavaş uzaklara akışıdır yolculuk. Sınırsız bir uzaklıkla baş başa bırakır sizi ve orada olan artık orada değildir. Artık orada olmayanları anlatan yazarın yüreğini, belleğini, kelimelerini&#8230; aktardığı bu öykülerin kolay bir yolculuk olacağını düşünmüyorum okur için. Yitip gidenleri görmek zor gelecek yüreğinize ve yüreğinizin ağırlaştığını, kırılganlaştığını fark edeceksiniz.</p>
<p>Emine Uçak&#8217;ın kalemine ve yüreğine sağlık&#8230;</p>
<p> </p>
<p> </p>
<ul>
<li>(1) Fuzuli / Su Kasidesi Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan sular, göz yaşları mı şu dönen gök kubbeyi kaplamıştır, bilemiyorum.</li>
<li>(2) Keje/Bir Gecede Büyümek, Emine Uçak Erdoğan, Timaş Yayınları, İstanbul, 2011.</li>
</ul>
<p> </p>
<p>Sanat üzerine e-kitap okumak için…</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-20440" title="cb_siirler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler-203x300.jpg" alt="" width="108" height="145" /><span style="color: #0066cc;">Söz yıkar şiir imar eder</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">İncitmeden söylemek istersin ama söz incitir bazen. Ağlatmak istersin bazen ama söz ağlatmaz. Bazen sesini sözle duyurmak istersin ama duyulmaz. Bazen birsindir, bin olmak istersin söz yetmez. Sözün söz; kelimenin kelime olarak kaldığı anlar bazen yetmez, bazen tam aksine düşer, öyle zamanların sihri sadece şiirdir… Tahran’dan, Washington’a; Beyrut’tan, Tokyo’ya; İstanbul’dan Şam’a; Paris’ten Kazablanka’ya; Filistin’den Keşmir’e kadar uzatabilir kollarımızı şiir, tel örgülere, mayınlı topraklara, kırmızı çizgilere mahkûm etmeden beşeri, uzanır uzanabildiğince…<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-18081" title="insansiz-sinema" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema-172x300.jpg" alt="" width="106" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">İnsan’sız Sinema Olur mu?</span></a></strong></p>
<p>Elinizdeki <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">bu kitabı </span></a>Sinema’nın programlanmış ölümüne karşı bir direniş olarak görebilirsiniz. İnsan’dan vaz geçmeye yeltenen, Güzel’i, Sanat’ı,İnsan’ı kâr-zarar tablolarına sıkıştırmaya çalışan endüstriye “Hayır!” demenin nazik bir yolu. <strong>Sinema bütün “teknik” karmaşıklığına rağmen insansız olmaz. Sinema insanlar tarafından yine insanlar için yapılan bir sanattır. </strong></p>
<p>Derin Düşünce yazarları izledikleri 28 filmi anlattılar. İnsanca bir perspektiften, günlük hayatlarındaki, iç dünyalarındaki yansımalara yer vererek… İran’dan Arjantin’e, Fransa’dan Afganistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculukta, İnsan’dan İnsan’a… Umulur ki bu kitap Andrei Tarkovsky, Semih Kaplanoğlu, Mecid Mecidi, Nuri Bilge Ceylan ile buluşmanın farklı bir yolu olsun… <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-medium wp-image-17786" title="oykuler_suzan_nur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan-204x300.jpg" alt="" width="102" height="148" /></span></a><a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/27/dikkat-kitap-oykuler-suzan-nur-basarslan/" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Öyküler (Suzan Nur Başarslan) </span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><em>“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…”  </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/"><span style="color: #0066cc;">Son romanı Bela’dan</span></a> da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></a><strong>.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Roman nedir? Nasıl Yazılır?</span></a></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.jpg" alt="" width="96" height="144" /></span>Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: <em>“Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” </em>Okuyacağınız bu eserle <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/237676/suzannurbasarslan"><span style="color: #0066cc;">romanlarından da tanıdığınız</span></a> değerli yazarımız <a href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzannur Başarslan</span></a> Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Derin Göz</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="119" height="159" /></span></a></em></p>
<p style="text-align: justify;">  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? </strong>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="117" height="166" /></span></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/29/keje-emine-ucak-erdogan/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/29/keje-emine-ucak-erdogan/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Oblomov, Oblomovluk ve Gonçarov’un Rüyası</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/13/oblomov-oblomovluk-ve-goncarov%e2%80%99un-ruyasi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/13/oblomov-oblomovluk-ve-goncarov%e2%80%99un-ruyasi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Feb 2012 15:52:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[roman]]></category>

		<category><![CDATA[rusya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20629</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan
Oblomov bir köhneliğin romanıdır. Rusya&#8217;nın uçsuz bucaksız topraklarında hüküm süren bir anlamsızlığın romanıdır. Hangi işe yaradığını ne tarihin ne de kendisinin bilmediği bir soylunun romanıdır. Kendine oturacak yer bulamayınca çekip giden adamların romanıdır. Oblomov, oblomovluğun romanıdır&#8230;
Gonçarov XIX. yüzyılın ortasında bu eseri kaleme aldığında, Ekim Devrimi&#8217;nden bî-haber olan ve Stalin&#8217;in sanayileşmiş Rusya&#8217;sından uzak bir konumda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Alper Gürkan</em></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/oblomov_ivan_goncarov_2.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20630" title="oblomov_ivan_goncarov_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/oblomov_ivan_goncarov_2.jpg" alt="" width="125" height="190" /></a>Oblomov bir köhneliğin romanıdır. Rusya&#8217;nın uçsuz bucaksız topraklarında hüküm süren bir anlamsızlığın romanıdır. Hangi işe yaradığını ne tarihin ne de kendisinin bilmediği bir soylunun romanıdır. Kendine oturacak yer bulamayınca çekip giden adamların romanıdır. Oblomov, oblomovluğun romanıdır&#8230;</p>
<p>Gonçarov XIX. yüzyılın ortasında bu eseri kaleme aldığında, Ekim Devrimi&#8217;nden bî-haber olan ve Stalin&#8217;in sanayileşmiş Rusya&#8217;sından uzak bir konumda feodalizmin tüm titreşimlerini içinde barındıran bir Rusya mevcûd idi. Tahta çıkar çıkmaz liberalleşme gayesiyle reformlar başlatan Çar II. Aleksandr&#8217;ın serfliği kaldırmak üzere hamle yaptığı, köylüye toprak dağıttığı <span id="more-20629"></span>; moderniteye temâyülün, kapitalizme evrilmenin, yani Batılılaşmanın deli gömleğini giyinmenin eşiğinde bir Rusya&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/oblomov_ivan_goncarov.jpg"><img class="size-full wp-image-20631  alignleft" title="oblomov_ivan_goncarov" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/oblomov_ivan_goncarov.jpg" alt="" width="280" height="210" /></a></p>
<p>Romanın başkişisi olan Oblomov, babasından miras kalan Oblomovka köyünün efendisi olan bir derebeyidir. Yükseköğrenim görmek için kente gitmiş ama eğitimi pek önemsememiştir. Bir soyluya yaraşır biçimde me&#8217;muriyete atılmış ama bürokratik saçmalıklar içinde bocalamaktan sıkılmış, bırakmıştır. Modern dünyaya adımını atar atmaz &#8220;yaşamın ne zaman gerçekleşeceği&#8221; sorusuyla boğuşmaya başlarken, aslında önündeki çağın geleceğini okur gibidir: Tek düzelik, standartlaşma ve birbirinin aynısı zamanlar, mekânlar, ortamlar, olaylar&#8230; Üstelik şehirdeki sığ hayatın varlığından da rahatsız olmuştur. Cem&#8217;iyyet hayatı ve kadınların tuhaflıkları onu tedirgin etmiştir. Çiftliğindeki işleri ele almak istemiş, sonra bu angaryayı başkalarına bırakmıştır, ona bir gelir gelmesiyle yetinmiştir. Nihayetinde bir eve, hatta evin bir köşesine, yatağına kendini hapsetmiş kalmıştır.</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;<em>Aslında çok önemli işler yapmaktadır, bunun için dinginliğe ve dinlenmeye ihtiyacı vardır. Eyleme geçmeden önce düşünmesi ve hayal kurması gerekir. Bu aşama en önemli aşamadır. Zaten neredeyse yaşamı boyunca bu aşamayı hiç geçememiştir. Aslında çok şey yapmak istemiştir ama başlama noktasına gelmek için gerekli eyleme geçme aşamasında sanki yüz yıllarca vakti varmış gibi sürekli erteleme yaşamıştır. O hiç gelmeyen uygun zamanı kollama ve hayal aşaması Oblomov&#8217;un yaşamını oluşturmuştur.</em>&#8221; (Abacı,2011:57)</p>
<p>Gonçarov, epeyi etki uyandırmış olan bu eseriyle gerek derin kişilik analizleriyle yoğurduğu bölümler, gerek ilk yayımlanan parçası olan ve romana kaynaklık eden &#8220;Oblomov&#8217;un Rüyası&#8221;nda doruğa ulaşan tasvir gücüyle büyük bir edib olduğunu ispatlamıştır. Ayrıca bu kalın kitapla sosyolojik bir vakıayı da ele alıp san&#8217;atıyla işleyerek bunun da altından kalkmayı başarmıştır. Bu vakıa, oblomovluk hâli ve kavramıdır. Zamanın meşhûr münekkidi Dobrolyubov&#8217;un tespit ettiği şekliyle oblomovluk; &#8220;<em>dünyada olup biten her şeye karşı duyumsamazlıktan kaynaklanan tam bir atalet, hareketsizlik, ilgisizliktir</em>.&#8221; (1987:30-39)</p>
<p>Tolstoy&#8217;un <em>Savaş ve Barış</em>&#8216;ta anlattığı Napoléon Seferi sonrası derinleşen Batıcılar-Slavcılar çatışmasında Rusya&#8217;ya ilişkin pek çok bilmecenin anahtarı olarak görülen bu kavram, münekkide göre Gonçarov&#8217;u kendisinden önceki yazarlardan ayırıp onlarla kıyaslanamayacak bir değere ulaştırıyor.</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;(&#8230;)<em> biz böylece Oblomov tipinde ve genel olarak bütün oblomovlukta (&#8230;) Rus hayatını, günümüz Rusya&#8217;sının eğilimini buluyoruz. (&#8230;) Burada önemli olan bu tipin, hiçbir ciddi Rus sanatçısının görmezden gelemeyeceği, bizim bağrımızdan kaynaklanan, bize özgü bir tip olduğudur.</em>&#8221; (a.g.e.:29)</p>
<p>Dobrolyubov&#8217;un bu tesbiti, salt Rusya yâhût başka bir coğrafya veya toplumla sınırlı değildir kuşkusuz: Oblomovluk, bir karakteristik özellik olarak dünyanın pek çok yerinde ortaya çıkmış bir tabîattır. Nitekim belki de bu sebeple münekkid, romanda önemli olanın &#8220;<em>Oblomov değil oblomovluk</em>&#8221; (a.g.e.:43) olduğunu yazar.</p>
<p>Onu sadece Doğuya, Rusya&#8217;ya ait görmek hatasını tekrar etmeden şu söylenmelidir ki Gonçarov&#8217;un muhtemel derdi, toplumu için ele aldığı bir idealin karşıtını koyultup ön plana çıkarmaktı. Çünkü kurgunun sosyolojik okumalara imkân tanıyan yapısının yanı sıra yine aynı amaca hizmet eden mukayese vasfı ile yazar, farklı görüşleri çatıştırır ve romanın sürekliliği için hikâye boyunca bir gerilim var eder. Buna göre &#8220;<em>eserde, Oblomov-Ştoltz, Agafya-Olga ikilemleriyle eserin bir anlamda alt metni oluşturulmuştur.</em>&#8221; (Lidar,2011:51) Bu zıtlıkta bizim için esas olan husûs, kişiliklerden ziyâde kişilerin temsîl ettiği değerlerdir. Bu değerler sisteminde zıddiyyet, <strong>-</strong>iktisadî anlamlarıyla- geleneksellik-modernlik hilâfı üzerine kuruludur.</p>
<p>Okuyucu için Gonçarov&#8217;un ön plana çıkarmak ve bir reçete gibi sunmak istediği ideali kısaca Ştoltz&#8217;un tavır ve davranışlarından seçmek mümkündür. Ştoltz, Gonçarov&#8217;un rüyasıdır: Sürekli çalışmak, hareket etmek, etrâfı durmadan kolaçan etmek, köhneliği yıkıp yeniliğe sarılmak, üretmek, yenilenmek, güçlenmek ve kazanmak&#8230; &#8220;<em>Her şeyi biliyorum, anlıyorum, ama ne gücüm var, ne iradem. Bana güç ve irade ver, beni nereye istersen götür&#8230;</em>&#8221; der bu sebeple Oblomov Ştoltz&#8217;a biçarece. Onun tanıştırdığı Olga&#8217;nın dünyasını renklendirişinin, rûhuna hareket getirdiğinin farkına varır ama aşk da oblomovluğun kurbânı olmaktan kurtulamaz. Ayrılırlar&#8230;</p>
<p align="center">* * *</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;(&#8230;) İlya İlyiç kim?&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Oblomov; sana ondan çok bahsetmiştim.&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Evet, hatırladım; senin bir dostun, bir okul arkadaşın. Ne oldu?&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Öldü, hayatı yok yere harcandı gitti.&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Ştoltz içini çekti biraz daldıktan sonra:</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Zekâca kimseden aşağı değildi,&#8221; dedi. &#8220;Tertemiz, billur gibi bir ruhu vardı. Asil heyecanları olan bir insandı. Ama hiçbir şey yapmadı.&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Niçin? Ne yüzden?&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Ne yüzden mi?.. Oblomovluk?&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Oblomovluk mu? O da ne demek?&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Biraz zihnimi, anılarımı toparlayayım da anlatayım: sen de yazarsın; belki birisinin işine yarar.&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Ştoltz dostuna işte bu okuduğunuz hikâyeyi anlattı.</em></p>
<p align="center">* * *</p>
<p>Bu roman Rus milliyetçiliğini, Slavcılığı ve elbette moderniteden nasibini alan her yerdeki gibi bu geniş topraklarda da boy veren oblomovluğu karşısına alan Gonçarov&#8217;un Ştoltz üzerinden Rusya&#8217;yı eleştirisidir. Ştoltz&#8217;un idealize edilmiş kişiliğiyle geleceğin hayâlî Rusyasına dair işaretler sunulur, onun Oblomov&#8217;a bakışıyla mevcûd vaz&#8217;iyyet tenkid edilir. Bu yüzden yazarın tüm samimiyetine, sıcaklığına ve merhametine rağmen Oblomov, tarihî bir kalıntı olmanın yanı sıra bir trajediye de mahkûm edilmiştir. Kaybetmiştir. Nihayetinde tüm hikâye Ştoltz&#8217;un bir dostuna anlattıklarından ibarettir.</p>
<p> </p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p><strong>Gonçarov</strong>, İvan (1983); Oblomov, Çev.:Sabahattin Eyuboğlu-Erol Güney, Sosyal Yay., İstanbul.</p>
<p><strong>Lidar</strong>, Veysel (2011); Oblomov: Doğulu Bir Kaybeden, Kayıtsız Bir Düş Yolcusu, <em>Roman Kahramanları</em>, Sayı:7, s.50-55</p>
<p><strong>Dobrolyubov</strong>, N.A. (1987); Oblomovluk Nedir?, Çev.:Mazlum Beyhan, Yön Yay., İstanbul.</p>
<p><strong>Abacı</strong>, Figen (2011); Oblomov: Anne Karnının Çağrısı, <em>Roman Kahramanları</em>, Sayı:7, s.56-59</p>
<p> </p>
<p>Sanat üzerine e-kitap okumak için…</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-20440" title="cb_siirler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler-203x300.jpg" alt="" width="108" height="145" /><span style="color: #0066cc;">Söz yıkar şiir imar eder</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">İncitmeden söylemek istersin ama söz incitir bazen. Ağlatmak istersin bazen ama söz ağlatmaz. Bazen sesini sözle duyurmak istersin ama duyulmaz. Bazen birsindir, bin olmak istersin söz yetmez. Sözün söz; kelimenin kelime olarak kaldığı anlar bazen yetmez, bazen tam aksine düşer, öyle zamanların sihri sadece şiirdir… Tahran’dan, Washington’a; Beyrut’tan, Tokyo’ya; İstanbul’dan Şam’a; Paris’ten Kazablanka’ya; Filistin’den Keşmir’e kadar uzatabilir kollarımızı şiir, tel örgülere, mayınlı topraklara, kırmızı çizgilere mahkûm etmeden beşeri, uzanır uzanabildiğince…<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/cb_siirler.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-18081" title="insansiz-sinema" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema-172x300.jpg" alt="" width="106" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">İnsan’sız Sinema Olur mu?</span></a></strong></p>
<p>Elinizdeki <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">bu kitabı </span></a>Sinema’nın programlanmış ölümüne karşı bir direniş olarak görebilirsiniz. İnsan’dan vaz geçmeye yeltenen, Güzel’i, Sanat’ı,İnsan’ı kâr-zarar tablolarına sıkıştırmaya çalışan endüstriye “Hayır!” demenin nazik bir yolu. <strong>Sinema bütün “teknik” karmaşıklığına rağmen insansız olmaz. Sinema insanlar tarafından yine insanlar için yapılan bir sanattır. </strong></p>
<p>Derin Düşünce yazarları izledikleri 28 filmi anlattılar. İnsanca bir perspektiften, günlük hayatlarındaki, iç dünyalarındaki yansımalara yer vererek… İran’dan Arjantin’e, Fransa’dan Afganistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculukta, İnsan’dan İnsan’a… Umulur ki bu kitap Andrei Tarkovsky, Semih Kaplanoğlu, Mecid Mecidi, Nuri Bilge Ceylan ile buluşmanın farklı bir yolu olsun… <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-medium wp-image-17786" title="oykuler_suzan_nur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan-204x300.jpg" alt="" width="102" height="148" /></span></a><a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/27/dikkat-kitap-oykuler-suzan-nur-basarslan/" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Öyküler (Suzan Nur Başarslan) </span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><em>“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…”  </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/"><span style="color: #0066cc;">Son romanı Bela’dan</span></a> da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></a><strong>.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Roman nedir? Nasıl Yazılır?</span></a></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.jpg" alt="" width="96" height="144" /></span>Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: <em>“Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” </em>Okuyacağınız bu eserle <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/237676/suzannurbasarslan"><span style="color: #0066cc;">romanlarından da tanıdığınız</span></a> değerli yazarımız <a href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzannur Başarslan</span></a> Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Derin Göz</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="119" height="159" /></span></a></em></p>
<p style="text-align: justify;">  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? </strong>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="117" height="166" /></span></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/13/oblomov-oblomovluk-ve-goncarov%e2%80%99un-ruyasi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/13/oblomov-oblomovluk-ve-goncarov%e2%80%99un-ruyasi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Weimar&#8217;ı anlattım, Goethe&#8217;ye ve Schiller&#8217;e kızdım, içimi döktüm!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/01/05/weimari-anlattim-goetheye-ve-schillere-kizdim-icimi-doktum/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/01/05/weimari-anlattim-goetheye-ve-schillere-kizdim-icimi-doktum/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Jan 2012 23:45:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20165</guid>
		<description><![CDATA[
Weimar: Şehr-i Kalem&#8230; 
&#8220;kimi sanatçıların Diotima&#8217;sı; kimi sanatçılarınsa Phaeton&#8217;u için&#8221;
Küsüp gidenler kadar kalıp göğünde pervaz edenlerin şehri. Ona sürgün olanlar kadar ondan sürgün olanların şehri.
Bazı şehirler, mıknatıs gibi sanatçıları kendilerine çekerler. Orada olmak kaçınılmazdır ve olmamak ya kaçıştır, ya kovuluş, ya da tutunamamak&#8230; Bu yüzden her sanatçıda farklı anlamlar yüklenir şehir. Nedim&#8217;in İstanbul&#8217;uyla Fikret&#8217;in İstanbul&#8217;u [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/weimar.jpg"><img class="size-full wp-image-20167 aligncenter" title="weimar" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/weimar.jpg" alt="" width="400" height="300" /></a></em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Weimar: Şehr-i Kalem&#8230; </em></p>
<p style="text-align: center;"><em>&#8220;</em><em>kimi sanatçıların Diotima&#8217;sı; kimi sanatçılarınsa Phaeton&#8217;u için&#8221;</em></p>
<p>Küsüp gidenler kadar kalıp göğünde pervaz edenlerin şehri. Ona sürgün olanlar kadar ondan sürgün olanların şehri.</p>
<p>Bazı şehirler, mıknatıs gibi sanatçıları kendilerine çekerler. Orada olmak kaçınılmazdır ve olmamak ya kaçıştır, ya kovuluş, ya da tutunamamak&#8230; Bu yüzden her sanatçıda farklı anlamlar yüklenir şehir. Nedim&#8217;in İstanbul&#8217;uyla Fikret&#8217;in İstanbul&#8217;u gibi ya da Necip Fazıl&#8217;ın. Birinde aşk ve zevktir, bir sengine Acem mülkü fedadır; diğerinde  fâcire-i dehr, bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir&#8217;dir; bir başkasında ise, ille de o&#8217;dur, ille de, ille de&#8230; Öyle anlamlar yüklenir ki şehir, katman katman soymanız gerekir ona ulaşabilmek, onu yansımalardan kurtarmak, aynaların uzağına <span id="more-20165"></span>düşürüp aslını, ona çıplak gözle bakabilmek için. Oysa ona hep ona bakanların gözüyle bakmak yazgısına taliptir okur, eğer içinde yer almıyorsa o zamanın ve mekânın. Calvino için nasıl tüm şehirler aslında Venedik&#8217;se, her şehirde gördüğü o, görünmeyen, duyulmayan ve aslında tüm imlerin, bellek yolculuğunun sonunda bulunan oysa, amaç bir özlemin yükünü hafifletmekse, okur, tüm bu yüklerin, belleğin, tıkanan geçmiş, şimdi ve geleceğin ardından, bir sise bakar. Çünkü &#8220;belleğin imgeleri sözle sabitlenirse, silinir.&#8221;<a name="_ednref1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn1">[1]</a></p>
<p> Weimar da bir sisin ardından seçilir. Seçilenlerin tek tek, kelime kelime önünüze geldiği bu yazıda, bilmemiz gereken belki de hiçbir zaman ‘bilemeyeceklerimiz&#8217; olduğu gerçeği. Anlatılanların ardında kalanlar, yaşanırken ışıltılı gelmeyen, kimine huzur verirken kimini yokluğuna, hiçliğe, çekip gitmeye mahkûm eden bir şehir çünkü Weimar.</p>
<p> Şehirleri kuranlar, şehirleri yıkanlar, şehirleri yapanlar, şehirlerden kaçanlar&#8230; şehir kurmak ve yıkmak Fatih ve Neron&#8217;un payıysa, bir şehri şehir yapmak ve ondan kaçmaksa sanatçıların payıdır.</p>
<p>Goethe, Schiller, Fichte, Hölderlin, Wieland, Herder, Jean Paul, Schlegel, Wieland&#8230; ve Kleist. Weimar bir gün anlatılmalı ya da filmi çekilmeli o dönemlerin(1790-1800&#8242;lerin başı) demiştim Zweig okurken. Ve Weimar sisli bir aynadan arz-ı endam edip kaleme büründü. Ve o aynada öz evladı gibi davrandıkları yanında üvey evladı gibi davrandığı çocuklarını gördüm Weimar&#8217;ın. Goethe ve Schiller&#8217;in göğünde pervaz etmesine izin verirken Hölderlin ve Kleist&#8217;i gölgeler ardında bırakıp amansız bir ateşin ve yalnızlığın içinde kurban ettiğini&#8230; Oysa Meriç demiyor muydu hakikati: &#8221; <em>Cemiyet kendisine benzemeyen bir çocuk doğurduğu zaman onu beşiğinde boğmaya kalkar. Boğarsa mesele yok. Boğmazsa ya diz çöken bir isyankâr, bir Beaudelaire, bir Rimbaud, bir Breton çıkar, ya da cemiyete diz çöktüren bir cebbar gelir, Sezar, Napolyon, Hitler&#8230; Her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır. Zira o yarınki veya dünkü veya ötelerdeki bir cemiyetin çocuğu, kendi cemiyetinin değil.</em>&#8220;<a name="_ednref2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn2">[2]</a> diyerek kendisine benzemeyen evlatları beşiğinde boğmaya kalkan cemiyetlerden bahsederken. Neden şaşırıyordum aynı hakikatle Weimar&#8217;la karşılaşmaktan?</p>
<p>Goethe&#8217;nin sırtını döndüğü Kleist, Schiller&#8217;in sırtını döndüğü Hölderlin. Anlaşılamama, ateşli ruhun, coşkun mizacın, gençliğin durulmaması ve birini intihara diğerini deliliğe iten yol. Weimar&#8217;ın mutsuz çocukları, ustalarının gölgesinde kendilerini o kayadan diğerine atarak parçalanmaya yazgılı bedenleri, ruhları&#8230; Tutunamama&#8230; Gök Ekini Biçer Gibi<a name="_ednref3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn3">[3]</a>&#8216;de anlatmıştım Hölderlin ve Kleist&#8217;in erken ölümlerini (biri beden diğeri akıl) şu ifadelerle:</p>
<p>&#8220;Şimdi, ey ölümsüzlük, tümüyle benimsin!&#8221; diyen coşkun şair Heinrich von Kleist. Yazmakta olduğu, tamamlanmamış bir şiir için kardeşine yazdığı bir mektupta Tanrı&#8217;ya yalvarırken, &#8220;Ah Tanrım! Onu bir bitirebilsem! Tanrı benim bu tek arzumu yerine getirsin, sonra ne isterse onu yapsın.&#8221;  diyerek şiire olan tutkusunu kelimelere döken. Hayatındaki en büyük iki tutku, şiir ve ölümdür Kleist&#8217;in.</p>
<p><em>&#8220;&#8230;Bitiriyor şarkısını; bitmektir dileği onunla birlikte</em></p>
<p><em>     Ve bırakıyor lirini elinden gözyaşları içinde.&#8221;</em></p>
<p>Sanatının en yüksek zirvesinde yalnızlığa düşen, dostsuz kalan, herkesin kendisine sırt çevirdiği (en yakın dostları ve Goethe) ümitsiz ve hayata küsmüş biri olarak, içindeki duygu karmaşasının farkına varsa da onu çözemeyen ve kendinden kaçmak için, şarkısını, kelimelerini gözyaşlarıyla bitirmek için ölüme koşan ölüm sevdalısı Kleist, 34 yaşında bir kriz esnasında kafasını parçalayarak&#8230;</p>
<p>&#8220;<em>Ölçülü ol! Ölçülü! </em></p>
<p><em>Ki yolunu kaybedip </em></p>
<p><em>Düşmeyesin ve</em> <em>kazaya </em></p>
<p><em>Uğramayasın&#8230;&#8221;</em><a name="_ednref4" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn4">[4]</a>  diyen Goethe&#8217;ye</p>
<p>         &#8220;<em>eğer çelik gibi bir zamanın </em></p>
<p><em>Zincirleri ruhumu yakıp kavuruyorsa </em></p>
<p><em> Ne diye alıyorsunuz benden </em></p>
<p><em>&#8230;benim korlaşan benliğimi</em>.&#8221;</p>
<p>diyen Hölderlin gibi. Johann Christian Hölderlin&#8217;in, Goethe&#8217;ye cevabıdır bu dizeler; gençliğin coşkusudur bu, yaşlılığın en uzak durduğu, hatırlamaya en uzak kaldığı duygunun. Hölderlin, şiirsel heyecanını ölçüye ve soğutmaya çağıran bu bakışa karşı çıkar. Goethe ve hocası Schiller&#8217;le yolunu ayırarak Weimar&#8217;dan uzaklaşır; yalnızlığına, taşkınlığına&#8230; ama oradan Alman ilahisinin yaratıcı şairi olmaya yol alır.</p>
<p><em>&#8220;İradesine karşın sürükler onu</em><em><br />
           O dümensizi, bir kayadan bir kayaya,<br />
           Uçuruma duyulan o harika özlem.&#8221;</em></p>
<p>Tıpkı şiirindeki gibi uçuruma doğru yol alır Hölderlin, uzun yaşasa da delilikle aklını çok erken terk eden, dünya kaçkını, yüceye/gökyüzüne düşen kaçak şair, ezginin ilahi gücü, huzursuz ruh&#8230;&#8221;</p>
<p>Goethe ve Schiller&#8217;e kızmıştım, evet haksızdım belki ama gene de kızmıştım. Özellikle de Goethe&#8217;ye. Benim için Goethe şimdiye kadar Faust&#8217;tu. Hakikatin kapısını aralayan, Doğu ve Batı&#8217;yı birleştiren, Alman edebiyatının olmazsa olmazı, merkezi hâline gelen bilge, Weimar&#8217;ın söz sultanı. Kleist&#8217;e sırtını dönmekte haklı mıydı, diğerleri gibi susarak? Bazı yazarlarda, sanat, edebiyat zorunlu olarak varoluş biçimi olur. Kleist gibi. Kleist 500 gün aralıksız eseri Guiskard&#8217;ı yazar ama umduğu gibi olmayınca eserini yakar, gene de yazmaktan vazgeçemez, varoluş biçimidir onda yazmak, bunalımlara sürüklenir, geri döner, yazar, umduğunu bulamaz bir şekilde. Ve sonra uçurum, kendi uçurumuna sürüklenir. &#8220;<em>artık uçurumumun beni bırakmadığını nasıl anlatabilirim</em>?!&#8221;<a name="_ednref5" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn5">[5]</a> der hayatı ve ölümüyle. Onun uçurumuna bakmaktan korkar Goethe. Bakabilmeliydi oysa, geldiği mevki, makam ve kendisine verilen değerle bunu yapması çok da zor değildi. Kleist&#8217;in yıpranmış ayakkabılarla ve delik deşik elbiselerle dolaşmasına, son zamanlarında eserlerinin yayımlanmayarak -kendisinden sonra çok ünlü olan Hamburg Prensi&#8217;nin bile- geri çevrilmesine sessiz kalmamalıydı ve tam da ona ihtiyacı varken Kleist&#8217;e sırtını dönmemeliydi. Bu yüzden yüceliği zedelendi içimde. Zweig ona her ne kadar objektif yaklaşsa ve hak ettiği yerde onu övse de içimde bir yer Goethe&#8217;yi aklayamadı hâlâ. Özellikle onun burjuva rahatlığı beni rahatsız etti. Weimar bambaşka anlamlar yüklendi içimde. Dosto da Tolstoy&#8217;u eleştirmişti tam da bu noktada. Bir de tüm bunlardan tamamen kendisini sıyıran Hölderlin var, akıldan dahi soyunarak geldiği Weimar&#8217;dan kaçan, kendisini öte aleme, Tanrısal olana adayan ve bu dünyadan kendisini azat eden şair&#8230; Hegel ve Schelling&#8217;le oda arkadaşıdır Tübingen Vakfı&#8217;nda. İbranice, Latince ve Yunanca bilmektedir, teoloji ve felsefe ile iştigâl etmiştir. Para kazanmak için öğretmenlik yaparken istediği tek şey şiirdir. Hayatını şiire adamak ve onun için feda etmek&#8230;  Etkisinde kaldığı Schiller&#8217;in kapısında anlaşılmayı beklerken, Charlotte von Kalb&#8217;in sayesinde onunla tanışan, tam ondan sıyrılıp da kendi kalemini eline alınca başka bir sükutla cezalandırılan ve gitmek zorunda kalan Hölderlin. Schiller ve Goethe geleneksel olana takılı kalmış, Kant&#8217;ın etkisiyle aydınlar şiirine yönelirken, felsefenin soğuk ışığında kururken, şiir yazmayı değil, onu tartışmayı tercih ederken, Schiller eski ilhamının gücünü yitirip, Goethe metafiziğe sırtını dönmüş ve bilime yönelmişken<a name="_ednref6" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn6">[6]</a> Hölderlin ilk zamanlarda bu etkide kalacak ve felsefe öğrenmeye çalışacak ama kısa bir süre sonra hatasını anlayıp ondan uzaklaşacaktır. Schiller&#8217;le kurduğu ilişki tıpkı Neitzsce&#8217;nin Wagner&#8217;le kurduğu ilişki gibidir ve bu ilişkinin bozulması ruhunda onarılmaz yaralar açar, tıpkı Nietzsche gibi. Schiller&#8217;in ilgisizliği ve onun için hiçbir şey olamayacağını anlamak genç adamı yıkar. Şiiri tanrısal olana yaklaştığında Phaeton&#8217;un gazabıyla gazaplandırılır, duygusal arayışı trajik farkındalığa ve tutunamama onu deliliğe sürükler. Otuzlu yaşlarının başında, tutunduğu Schiller&#8217;in yazdığı mektubuna cevap vermemesinden sonra, ümitsizlik içinde sessizce farklı bir gerçekliğin misafiri olur ölene değin&#8230;</p>
<p>&#8220;<em>Bence insan eşi benzeri görülmemiş bir yaratık. Tıpkı anlaşılması imkânsız bir düşünce gibi. Ve içinde en aşağılıktan en yüceye kadar her şey var. İnsan Tanrı&#8217;nın bir görüntüsüdür ve Tanrı her şeyi içerir. İnsan böyle yaratılıyor; aynı zamanda cinler ve azizler, peygamberler, sanatçılar ve yıkıcı olan herkes. &#8230;</em><em>ve aynı şekilde sayamayacağımız kadar gerçeklik olmalı bizim körelmiş algılarımızla anlayabileceğimizden çok daha fazla. Ama kargaşalı gerçeklikler birbirlerini saran birbirlerinin içinde ve dışında. Sınırları koyan şey sadece korku ve mantıktır. Sınır diye bir şey yoktur, düşünceler için. Aslına bakarsan sınırları yaratan korkularımızdır.</em>&#8220;<a name="_ednref7" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn7">[7]</a>diyor Ingmar Bergmar, Autumn Sonate&#8217;ta. Korku ve mantık mı Kleist ve Hölderlin&#8217;i yanlarından uzaklaştırmalarına neden oldu bu iki büyük şairin, geleneğin rahatlığı mı, varılan noktanın uzaklığı mı, ya da var&#8217;manın özgüveni mi? Sisli bir ayna bu, cevapları yaşamların içinde gizli. Kelimelere dökülenler sadece yazıldıkları anda silinen imgeleri belleğin. Goethe&#8217;yle Schiller&#8217;in mektuplarının dışında Kleist ve Hölderlin&#8217;in yazdıklarına baktığınızda değişen dünyalar ve gerçeklikler. Tıpkı Weimar&#8217;ın anlamı gibi. </p>
<p>Weimar, Goethe ve Schiller&#8217;in göğü; onlar da Weimar&#8217;ın yıldızları. Kleist ve Hölderlin içinse sürgün yeri, gitmeye yazgılı oldukları bir kısa konaklama durağı. Hayatlarında hiç&#8217;liğe en yakın oldukları yer. Bu hiçliğin etkisinin ömürlerince peşinden geldiği ve onları ezen, belleklerinde Kleist&#8217;in &#8220;<em>ruhum öyle yaralı ki, hani nerdeyse burnumu pencereden çıkarsam, yüzüme vuran gün ışığı bana acı verecek</em>&#8221; cümlesinde olduğu gibi kelimelere dökülen acı&#8217;yla özdeşleşen bir yer Weimar. Nedim&#8217;in İstanbul&#8217;una karşılık Fikret&#8217;in İstanbul&#8217;u gibi. Goethe&#8217;nin Schiller&#8217;in Weimar&#8217;ına karşılık Hölderlin&#8217;in Kleist&#8217;in Weimar&#8217;ı&#8230;</p>
<p>Goethe, 1774 yılında ‘<a title="Genç Werther'in Acıları" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Gen%C3%A7_Werther%E2%80%99in_Ac%C4%B1lar%C4%B1">Genç Werther&#8217;in Acıları</a>&#8216;nda<a name="_ednref8" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn8">[8]</a> mekan olarak Weimar&#8217;ı -o sıralar yasak aşk yüzünden canına kıyan elçilik sekreterinin intiharı ile birleştirerek-<a name="_ednref9" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn9">[9]</a> ilk aşkını anlatmak için kullansa ve Thomas Mann, 1950&#8242;de Lotte Weimar&#8217;da ile bu aşkı gerçek ve kurmacayı birbirine katarak yıllar sonrası bir zaman dilimi içine yerleştirerek anlatsa da  Weimar asla diğer yüzüyle anlatılmamıştır.</p>
<p>Weimar aslında bir sisin ardında. Belki de, bilmemiz gereken hiçbir zaman bilemeyeceklerimiz. Anlatılanların ardında kalanlar, yaşanırken ışıltılı gelmeyen, kimine huzur verirken kimini yokluğuna, hiçliğe, çekip gitmeye mahkûm eden Weimar&#8217;ın öyküsü bu yönüyle anlatılmadı çünkü daha önce.</p>
<p>Weimar, küsüp gidenler kadar kalıp göğünde pervaz edenlerin şehri. Ona sürgün olanlar kadar ondan sürgün olanların şehri&#8230;</p>
<p>Weimar: Şehr-i Kalem&#8230; şehr-i edebiyat, şehr-i fikir&#8230; kimi sanatçıların Diotima&#8217;sı; kimi sanatçılarınsa Phaeton&#8217;u.</p>
<p> </p>
<hr size="1" /><a name="_edn1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref1">[1]</a> Italo Calvino, Görünmez Kentler, çev: Işıl Saatçıoğlu, YKY, İstanbul, 2011. s:132.</p>
<p><a name="_edn2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref2">[2]</a> Cemil Meriç, Jurnal, Cilt 1, İletişim yayınları, İstanbul, 1997. s:224-225</p>
<p><a name="_edn3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref3">[3]</a> Suzan Nur Başarslan, Gök Ekini Biçer Gibi, http://www.derindusunce.org/2011/12/19/gok-ekini-bicer-gibi/</p>
<p><a name="_edn4" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref4">[4]</a> Goethe, Euphorion</p>
<p><a name="_edn5" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref5">[5]</a> Yücel Öztürk, Şehnaz-Nâme, http://www.kirkincikapi.com/sehnaz-name/#comment-323</p>
<p><a name="_edn6" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref6">[6]</a> Stefan Zweig, Kendileriyle Savaşanlar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2011.s:74-75.</p>
<p><a name="_edn7" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref7">[7]</a> Ingmar Bergman, Autumn Sonata,1978.</p>
<p><a name="_edn8" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref8">[8]</a> Johann Wolfgang von Goethe, Genç Werther&#8217;in Acıları, çev: İsmail Şen, Bahar Yayınevi, İstanbul, 2004.</p>
<p><a name="_edn9" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref9">[9]</a> Thomas Mann, Lotte Weimar&#8217;da, çev: Gürsel Aytaç, Öteki yayınevi, Ankara, 1998, önsöz&#8217;den.</p>
<p> </p>
<p>Sanat üzerine okumak için…</p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-18081" title="insansiz-sinema" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema-172x300.jpg" alt="" width="106" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">İnsan’sız Sinema Olur mu?</span></a></strong></p>
<p>Elinizdeki <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">bu kitabı </span></a>Sinema’nın programlanmış ölümüne karşı bir direniş olarak görebilirsiniz. İnsan’dan vaz geçmeye yeltenen, Güzel’i, Sanat’ı,İnsan’ı kâr-zarar tablolarına sıkıştırmaya çalışan endüstriye “Hayır!” demenin nazik bir yolu. <strong>Sinema bütün “teknik” karmaşıklığına rağmen insansız olmaz. Sinema insanlar tarafından yine insanlar için yapılan bir sanattır. </strong></p>
<p>Derin Düşünce yazarları izledikleri 28 filmi anlattılar. İnsanca bir perspektiften, günlük hayatlarındaki, iç dünyalarındaki yansımalara yer vererek… İran’dan Arjantin’e, Fransa’dan Afganistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculukta, İnsan’dan İnsan’a… Umulur ki bu kitap Andrei Tarkovsky, Semih Kaplanoğlu, Mecid Mecidi, Nuri Bilge Ceylan ile buluşmanın farklı bir yolu olsun… <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-medium wp-image-17786" title="oykuler_suzan_nur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan-204x300.jpg" alt="" width="102" height="148" /></span></a><a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/27/dikkat-kitap-oykuler-suzan-nur-basarslan/" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Öyküler (Suzan Nur Başarslan) </span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><em>“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…”  </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/"><span style="color: #0066cc;">Son romanı Bela’dan</span></a> da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></a><strong>.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Roman nedir? Nasıl Yazılır?</span></a></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.jpg" alt="" width="96" height="144" /></span>Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: <em>“Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” </em>Okuyacağınız bu eserle <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/237676/suzannurbasarslan"><span style="color: #0066cc;">romanlarından da tanıdığınız</span></a> değerli yazarımız <a href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzannur Başarslan</span></a> Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Derin Göz</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="119" height="159" /></span></a></em></p>
<p style="text-align: justify;">  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? </strong>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="117" height="166" /></span></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/01/05/weimari-anlattim-goetheye-ve-schillere-kizdim-icimi-doktum/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/01/05/weimari-anlattim-goetheye-ve-schillere-kizdim-icimi-doktum/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Vefa Apartmanı (Sadık Yalsızuçanlar)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/01/01/vefa-apartmani-sadik-yalsizucanlar/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/01/01/vefa-apartmani-sadik-yalsizucanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Jan 2012 13:53:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[roman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20124</guid>
		<description><![CDATA[“ modern çağın gezgin derviş yazarı için”
&#8220;hissediyorum ölümün 
gençleştirici akışını 
ve direniyorum fırtınalarının 
ortasında yaşamın cesaretle&#8230;&#8221;[1]  
 
Yalsızuçanlar&#8217;ın kaleminden bir yürek komşuluğu sızar her zaman, anlattığı kişiyle arasında oluşan ve bunu; yürek deryasına sızan kelimelerle aktarır. İç yolculuğunda hep konukları vardır. Konukları, onların yaşadıkları, cümleleri, izlenimleri&#8230; salınırken onun yürek coğrafyasında kelimeleri sizi bazen Anadolu&#8217;nun naif bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/vefa_apartmani_sadik_yalsizucanlar.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20126" title="vefa_apartmani_sadik_yalsizucanlar" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/vefa_apartmani_sadik_yalsizucanlar.jpg" alt="" width="191" height="298" /></a>“ modern çağın gezgin derviş yazarı için”</p>
<p><strong><em>&#8220;hissediyorum ölümün </em></strong><strong><em><br />
<strong>gençleştirici akışını </strong><br />
<strong>ve direniyorum fırtınalarının </strong><br />
<strong>ortasında yaşamın cesaretle&#8230;&#8221;</strong><a name="_ednref1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn1"><strong>[1]</strong></a></em></strong><strong>  </strong><strong></strong></p>
<p> </p>
<p>Yalsızuçanlar&#8217;ın kaleminden bir yürek komşuluğu sızar her zaman, anlattığı kişiyle arasında oluşan ve bunu; yürek deryasına sızan kelimelerle aktarır. İç yolculuğunda hep konukları vardır. Konukları, onların yaşadıkları, cümleleri, izlenimleri&#8230; salınırken onun yürek coğrafyasında kelimeleri sizi bazen Anadolu&#8217;nun naif bir ezgisine, bazen yüzyıllar öncesinin hikmetine, bazen dünün serencamında izler bırakan dervişine, mürşidine, kâmiline, bazen de irfan damlasından içmiş bir filozofun durağına ulaştırır. Ama Sevgili&#8217;si her eserinde yüreğinin baş ucundadır, sohbeti aslında sizle görünürken O&#8217;nunladır.</p>
<p>Size dünü bugünle anlatırken, &#8220;Gönül deniz dil kıyıdır. Gönülde ne varsa kıyıya o vururmuş. &#8221; <a name="_ednref2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn2">[2]</a> sözünde olduğu gibi, yürek denizinden öyle büyük bir yürek ve zihin coğrafyasının <span id="more-20124"></span>taşıyıcılığını yapar ki, kıyıya İbn Arabi&#8217;den Heidegger&#8217;a, Harakani&#8217;den <a href="http://www.google.com.tr/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=w%C4%B1ttgenste%C4%B1n&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CDIQFjAA&amp;url=http%3A%2F%2Ftr.wikipedia.org%2Fwiki%2FLudwig_Wittgenstein&amp;ei=jqbwTqyJBcjQsgbk6LAQ&amp;usg=AFQjCNFwtZ8GREQEWw7KaiFgcojhY_nXQw&amp;sig2=Yt5BPLl9ZWVgC1QVTmG27Q&amp;cad=rja"><em>Wittgenstein</em></a><em>&#8216;</em>a, Üstad Bediüzzaman Said Nursi&#8217;den Derrida&#8217;ya, Lale Müldür&#8217;den Nietzsche&#8217;ye, Yunus Emre&#8217;den Sartre&#8217;a, Hz. Mevlana&#8217;dan Schuon&#8217;a, Fethi Gemuhluoğlu&#8217;ndan Tarkovsky&#8217;ye, Kemali Baba&#8217;dan Zola&#8217;ya, Hacı Bayram- ı Veli&#8217;den Eliot&#8217;a, Sezai Karakoç&#8217;tan Dostoyevsky&#8217;ye,  Nazım Hikmet&#8217;ten Goethe&#8217;ye, Tanpınar&#8217;dan  Marx&#8217;a, Turgut Uyar&#8217;dan  Hishamatsu&#8217;ya, Hatayî&#8217;den David Lynch&#8217;e, Cüneyd-i Bağdadî&#8217;den René Guénon&#8217;a, Mustafa Tatçı&#8217;dan Lao Tzu&#8217;ya, Pir Sultan Abdal&#8217;dan Flaubert&#8217;e, Feridüddin Attar&#8217;dan Şah İsmail&#8217;e &#8230; sayılamayacak kadar çok inci vurur. Kendisinin &#8220;Yazmak yaşamak, yaşamak yazmaktır.&#8221;<a name="_ednref3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn3">[3]</a> dediği gibi, yazar ve yaşar; yaşar ve yazar. Eserlerinde kendi dünyası da görünür, ama bu görünürlük ol&#8217;ma hâlinin çilesinin göstergesidir, gölgesidir çoğu kez.</p>
<p>Eserlerinin bir diğer özelliği ise anlattığı kişi ile, yapısal biyografi yazarının kurduğu ilişki -yazılan kişi ile yazarın kurduğu özdeşlik- gibi bir ilişki kurmasıdır. Zweig ya da Selim İleri gibi. Bu noktada Dem, Gezgin, Anka, Cam ve Elmas bu özdeşliğin en çok yansıdığı eserleridir, özellikle Dem ve Gezgin.  </p>
<p>Modern çağın gezgin derviş yazarı olan Yalsızuçanlar&#8217;ın keşkülünün / kaleminin özelliği; diyar diyar gezip yaşarken, yaşarken yazarken ve yazarken yaşarken, yollar arasında, ötesinde; iç ve dış arasında, ötesinde; olmakla ölmek arasında, ötesinde; okumak ve yazmak ikliminde yağmurunun, bereketinin, mürekkebinin eksilmemesidir.</p>
<p>Tevazunun, kendindenliğin, huzur veren sûretin ve kendini sırlayan bir sîretin bütünüdür Yalsızuçanlar. Onunla yola çıktığınızda, ondan ulaşırsınız varılacak yere, anlatılan kişiye. Hayatlar öyle iç içe geçmiştir ki, hem o hem diğeri, hem iç hem dış, hem burası hem ötesi, hem geçmiş hem şimdi&#8230; kalemin ucundan kağıda akar. Kalemi tutan elin yüreğinin atışı, izidir anlatılan. Gözlerinizle dinlersiniz atışını yüreğin. Kalemin ve kelimenin, yazarın ve okurun yüreği iç içe geçer. Meriç nasıl yüreğinizi ve ruhunuzu daraltıp sizi çıkmaza sokmakta mahirse, Yalsızuçanlar da sizi genişletip yollar açmakta mahirdir. Ama o genişlemenin bir bedeli vardır; önce bedeli ödersiniz, daralırsınız, kıskıvrak bağlanırsınız kelimelerin zindanında, genişleme ardından gelir.</p>
<p>Vefa Apartmanı&#8217;nda yazarın Tevfik İleri ile kurduğu özdeşlik Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve İbn Arabî  ile karşılaştırıldığında daha mesafeli. Saygılı, anlamaya çalışan, ama o olmaktan, onda kendini bulmaktan çok, kendindeki sorgulamaların öne çıktığı, İleri&#8217;nin anısı üzerinden bir dönemin neden olduğu sonuçların birey üzerinden anlatıldığı bir içerikle eser kaleme alınmış. Eserin ilerleyen kısımlarında bu yürüyüş cam kırıkları üzerinde yol almaya dönüşmüş yazarın yüreğinde. Zaman&#8230; cam kırıkları üzerinde yürümek gibi&#8230; diye yazıyor Yalsızuçanlar ve evet kanayarak yürümüş o yolu. Geçmişle ân&#8217;ı birleştirerek aldığı yol, neden yazıyorum&#8217;un sorgulamasına dönse de anılar dehlizinde zamanı kaybetmiş yer yer, onu birleştirerek, onu öteleyerek. İçindeki gürültünün ağırlığı bir yağmurla hafifler gibi görünse de kelimeleri tüm ağırlığınca eserde bırakmış yazar, yüreğini kelimelerde, kelimelerle bırakmış.</p>
<p>Bu cam kırıkları ile yürüyüşte yüreğinden kıyıya vuran inciler şunlar:</p>
<p>Lale Müldür, Saatler, Geyikler ve Leylirumi&#8217;den dizeler; Necip Fazıl, Zindan&#8217;dan Mehmed&#8217;e Mektup; Cahit Zarifoğlu, Yaşamak(hatırattan), Hızla Akan Irmak; Üstad Bediüzzaman Said Nursî, mektubu ve savunmasından; Hemşin deyişleri, 1985-86&#8242;da Erol Haberci tarafından derlenmiş; Ahmet Mithat, anekdot; Tevfik Fikret, Balıkçılar; Fethi Gemuhluoğlu, Dostluk Üzerine ve oğluna mektup; Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri; Nazım Kurşunlu, Dumanlıda Telaki Var, Fatih, Çivi Çiviyi Söker, Merdiven, İpler Elimizde Değil; Semih Kaplanoğlu, Bal; Leyla İpekçi, Ateş ve Bahçe; Asaf Halet Çelebi, İbrahim; Mustafa Özeren Efendiden alıntı; Heidegger, Tarihsellik; Hatayî, nefesler; Nazım Hikmet, Bugün Pazar; Necip Fazıl, Çile; Samiha Ayverdi, Yusufçuk, Sırra Yolculuk, İnsan ve Şeytan; Sabahattin Ali, Mahpushane Türküsü; Alvarlı Efe Hazretleri&#8217;nden anekdot; Niyazi Mısrî, nefesler; Wittgenstein&#8217;dan cümle; Turgut Uyar, Ayrılık, Islak Çeltik; Yunus Emre, ilahiler; Mustafa Kutlu, Mavi Kuş; Aslı Tohumcu, Taş Uykusu; Ümit Yaşar Oğuzcan, Beni Kör Kuyularda; Hacı Bayram Veli, manzume; Kenan Rıfaî&#8217;den anekdot; Sezai Karakoç&#8217;tan bir dize; Zeynep Yalsızuçanlar, şiir&#8230;</p>
<p>Vefa Apartmanı, bir anı-roman; içindeki günce, mektup, deyişler, türküler, alıntı cümleler, ilahiler, nefesler, şiirler, menkıbeler, manzumeler, vecizeler, anekdotlar, filmler, kitap kapağı, metinlere ve yazarlarına atıflar, fotoğraflar, ayet, hadis, kıssa, gazete haberi, izleme raporu, mahkeme tutanakları, şahitlikler&#8230; ile. Birçok türün iç içe geçtiği bu anı-romanda, kimi alıntılar aynen verilirken kimisi ise sadece hatırlatılarak verilmiş. Yalsızuçanlar, &#8220;Hani Hatayî buyurur ya, üryan kaldı.&#8221;derken okuruna,</p>
<p>&#8220;Sen nefsini öldür olagör yeksan<br />
Varlık gömleğini eylegil üryan<br />
Yedi iklim dört köşede lâmekân<br />
Erenlerin sırrı Nur ile görüş&#8221; nefesini hatırlatır. Çoğu yerde, isim verilmeden alıntılanan dizeler arasında dolaşırken kimi tanıdık bir dizeye gelip, bildim bu şairi, deseniz de kiminde araştırma yapma ihtiyacına girersiniz yazarın ve anlatılan kahramanın dünyasına girebilmek için. Sadece bununla da kalmaz Vefa Apartmanı, Tevfik İleri ve ailesinin dünyasındaki birçok eser ve sanatçı ile de karşılaştırır okuru. İleri ailesinin dünyasına baktığınızda, Hatayî&#8217;den Mevlana&#8217;ya, Arif Nihat Asya&#8217;dan Yaman Dede&#8217;ye, Behçet Kemal Çağlar&#8217;dan, Namık Kemal&#8217;e, Samiha Ayverdi&#8217;den Cemalnur Sargut&#8217;a, Irving Stone&#8217;dan Derrida&#8217;ya, Kenan Rıfai&#8217;den Bediüzzaman Said Nursî&#8217;ye, Yahya Keman&#8217;den Necip Fazıl&#8217;a, Robert Hichens&#8217;ten Şadiye Osmanoğlu&#8217;na, Descartes&#8217;ten Suut Kemal Yetkin&#8217;e, Halit Ziya&#8217;dan Fuzulî&#8217;ye, Halide Nusret&#8217;ten Ahmet Hikmet Müftüoğlu&#8217;na&#8230; birçok isim ve eserle karşılaşılır. Yazarın ve ailenin bu zengin dünyası içinde yolculuk ederken, okur; yazarın, İleri&#8217;nin ve edebiyatın dünyasında kulaçlar atar. Kimi zorlanır bu yolculukta kimi de akıntı onu varması gereken sahile bırakır. </p>
<p>Mekân, anlatıcı kişi ve anlatılan kişiyi aktarmak için iki düzlemde karşımıza çıkmış. Anlatıcı kişinin bulunduğu mekânlar; geçmiş ve şimdideki Ankara, Bolu dağı iken anlatılan kişi yani İleri ve ailesinin bulunduğu mekânlar Erzurum, Hemşin, Samsun, Çanakkale, Kayseri, İstanbul ve Ankara. Tüm bu mekânlar arasındaki merkezse, anlatıcı kişi ve İleri ailesini, geçmişle ânı buluşturan Vefa Apartmanı. Vefa Apartmanı bu anlamda, salt bir mekân olmaktan çıkarak tarihin tanıklığını yapan, yaşamış ve yaşanmışlığıyla varlık kazanan bir karakter gibi romana girmiş. </p>
<p>Vefa Apartmanı, bugünden başlamış, Sadettin Öktem Hoca, onu anlatan öğrencisi ve Ali isimli kahramanı ile. Eser, Sadettin Hoca ve öğrencisi ile bitse de şimdi, Ali üzerinden anlatılmış. Ali, aynı zamanda şimdi ile geçmişi birleştiren bir işlev görerek okuru bugünde tutarken, Tevfik İleri&#8217;nin hayatını anlatma, aktarma işlevini de görmüş. Özellikle bu kısımlarda, yazarın tercih ettiği -yor/ -yordu&#8217;lu zaman kipi geçmişin şimdi yaşandığı izlenimi uyandırarak bugün&#8217;ü ve geçmişin bugün&#8217;ünü aktarmada eserin en başarılı yönlerinden birini oluşturmuş.</p>
<p><em>&#8220;Gece bedenin kırık. Rahat uyuyamıyorsun. Abraham Lincoln&#8217;un hayatını anlatan Aşk Ebedidir romanına başlıyorsun&#8230; Sabah iyi kalkmıyorsun. Terlemişsin&#8230; Kahvaltıdan sonra Harbiye&#8217;de ve Yassıada&#8217;daki yemeklerin parasını ödemeniz için imza alınıyor. Haziran sonuna kadar yüzaltmış lira borcun tahakkuk etmiş&#8230;&#8221;</em> (s:281)  Eserde İleri&#8217;nin hayatı kronolojik olarak aktarılsa da, mektup ve güncelerde kronoloji takip edilmemiş ve anlatılan konunun seyrine göre konunun geçtiği zamana dair metinler seçilmiş. </p>
<p> </p>
<p>Anlattığı gerçek kişilerle roman, anı-roman özelliği gösterse de, Ali karakteri ile, kurmaca olma özelliğini de koruyarak iki farklı gerçeklik yaratmış. Tarihsel gerçeklik ve kurgunun gerçekliği. Kurgunun gerçekliğinde karşımıza çıkan Ali/anlatıcı kişi aslında yazarın kendi dünyasının yansıması. Hatta en sonda şiiriyle karşımıza çıkan Zeynep, yazarın kızı. Tıpkı  &#8220;Madame Bovary benim!&#8221; diyen Flaubert gibi. Oysa nasıl Flaubert Emma&#8217;ya farklı bir karakter biçerek kendini ondan sıyırmışsa, yazarın yarattığı bu kahraman da hem odur hem de o değildir. Tıpkı aynadaki görüntümüz gibi, hem biziz hem de değiliz. Görünen biziz(sadece görüntümüz) ama görüntü biz değiliz.</p>
<p>Yazar eserinde bir metnin/konunun roman olması için ne gerekir&#8217;i sorgular, roman-günah ilişkisini açıklayarak (s:69). Yazdığı karakter bu gerekirliğin dışındadır ve insan beklentilerinin -roman için- çok uzağındadır çünkü.  Roman ve günah&#8230; Bunu, Tanpınar ve Meriç de destekler şu tespitleriyle. Tanpınar, &#8220;Müslüman dininin ilk günahı kabul etmemesi, binaenaleyh insanın baştan mahkum olmaması, &#8230;dinde günah çıkarmanın bulunmaması ferdin kendi içine eğilmesini daima men eder. Medeniyetimizin gözü önünde gelişen Rus romanının büyük hususiyetlerinin Ortodoks kilisesindeki aleni itiraf müessesesine neler borçlu olduğunu biliyoruz.&#8221;<a name="_ednref4" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn4">[4]</a> diyerek, roman türünün Batı&#8217;da hızla gelişip bizde sonradan ortaya çıkmasının sebeplerini belirtir, yani dini etki ve günah&#8217;a bakış. Meriç ise bunu &#8220;İnanmış bir toplumda, pürüzlerini yok etmiş bir toplumda, hayali çözüm yolları aramaya ihtiyaç duymayan bir toplumda romanın ne işi var?&#8221;<a name="_ednref5" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn5">[5]</a> şeklinde belirtir ki, o da dinî etkinin romana etkisinden bahsederek romanla günah arasında paralellik kurar.</p>
<p>Öyleyse yazar günah&#8217;tan beri duran, millet sevgisi ve aile babası olan kahramanını nasıl anlatacaktır? Burada bir başka kapı açılır önümüze.</p>
<p>İsmet Özel&#8217;in;<br />
&#8220;<em>Bize ne başkasının ölümünden demeyiz </em></p>
<p><em>çünkü başka insanların ölümü  </em></p>
<p><em>en gizli mesleğidir hepimizin  </em></p>
<p><em>başka ölümler çeker bizi </em></p>
<p><em>ve bazen başkaları /</em></p>
<p><em>ölümü çeker bizim için</em>.&#8221;<a name="_ednref6" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn6">[6]</a> şiiri, başka hayatların bizi çekmesi, romanın neden bu kadar hayatımızın içinde oluşuna anlam verebilir, hatta Andı&#8217;nın dediği gibi, &#8220;ölüm&#8221; yerine &#8220;hayat&#8221; kelimesini koyarak<a name="_ednref7" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn7">[7]</a>  okursak, bu, romanın yazılış amacı, roman için ne gerekir&#8217;e cevap vermek adına yeterli bir açıklama olacaktır: Hayat ve ölüm. Gizli yüzlerimiz var. Kilitli odalarımız. Anılarımız, acılarımız&#8230;</p>
<p> </p>
<p>Tevfik İleri&#8217;yi de önemli yapan, anlatılmasını gerekir kılan, onun hayatı ve ölümüdür. Hayatını adadığı ideali &#8220;memleket sevgisi&#8221; ve o ideale kurban ettiği hayatı. Anlatılmalıdır ki, hayatından geriye şerefli, namuslu bir ad bırakan kişi iftiharla anılsın. Anıları, acıları kilitli odalar ardında kalmasın. Ayrıca, yaşadığımız toplumun genetik kültürü, mesnevi ve kasideler, münacat ve naatlar, mevlid ve halk hikâyeleri ile zengin bir mirasın zenginliğine sahiptir: Sevginin, doğruluğun, hakikatin, kahramanlığın&#8230; şiirsel anlatılarına. Ve bu gelenek romana taşınarak, romanı farklı bir alana taşımalıdır: Bizim olana, bizden olana, Hakikat&#8217;in alanına. Batı romanı, baba&#8217;yı öldürmek zorundadır, onu aşmak için. Türk romanı ise baba&#8217;sızdır - Osmanlıda roman yoktur, ilk örnekler Batı&#8217;dan taklit ya da uyarlamadır- ; bu yüzden Türk romanı Batı&#8217;ya ve geleneğine karşı çıkıp onu aşmaya çalışsa da, etkilenme endişesi<a name="_ednref8" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn8">[8]</a> dönem dönem yaşanıyor gibi görünse de, günümüze geldiğimizde karşımıza çıkan sonuç, baba&#8217;dan nefret değil, babasızlık veya üvey baba sendromudur. Bizim olan, bizden olan ve hakikatle araya girmiş olan nefs perdelerinin sayısını azaltmak işlevine soyunan romanımız, geçmişini günüyle birleştirerek, geleneği evrenselle, hakikat&#8217;in kapısını çalarak ve bizi o kapıdan içeriye alarak, ona bu topraklarda yeni bir anlam yükleyerek kendine has bir libasla arz-ı endam eden bir roman hâline gelebilir. Bu noktada Yalsızuçanlar&#8217;ın romanları, bu sendromdan kendisini kurtarmış ve romanının kendine has havasıyla onu hakikat&#8217;in alanına/hizmetine sokan romanlardandır. Tıpkı Vefa Apartmanı&#8217;nda olduğu gibi.</p>
<p> </p>
<p>Vefa Apartmanı Tevfik İleri&#8217;nin hayatıdır. Hemşinli Tevfik&#8217;in. Hafız Celal Efendi ve Fatma Hanım&#8217;ın oğlu olan Tevfik İleri <a title="İstanbul" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0stanbul">İstanbul</a>&#8216;da Yüksek Mühendislik Okulu&#8217;nu bitirdiği 1933 yılında Vasfiye Hanım&#8217;la evlenmiş, ilk çocuklarını kaybetseler de sonraları Cahide, Cahit, Ayşe adlarında üç çocukları olmuştur. Öğrenciliğinin son yılında <a title="Milli Türk Talebe Birliği" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Milli_T%C3%BCrk_Talebe_Birli%C4%9Fi">Milli Türk Talebe Birliği</a> başkanlığını yapan İleri, mezuniyetten sonra Erzurum&#8217;da karayolları mühendisliği, <a title="Çanakkale" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87anakkale">Çanakkale</a>&#8216;de, <a title="Samsun" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Samsun">Samsun</a>&#8216;da bayındırlık müdürlüğü yapmıştır. <a title="1950" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1950">1950</a> seçimlerinde <a title="Demokrat Parti" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Demokrat_Parti">Demokrat Parti</a> milletvekili olarak <a title="TBMM" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/TBMM">TBMM</a>&#8216;ye girmiş, Ulaştırma Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı ve Bayındırlık Bakanlığı görevlerinde bulunmuş, <a title="TBMM" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/TBMM">TBMM</a> başkanvekilliği de yapmıştır. Din derslerini ilkokul programlarına sokmuş, kapatılan <a title="İmam Hatip Lisesi" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0mam_Hatip_Lisesi">İmam Hatip Liseleri</a>&#8216;nin yeniden açılmasına öncülük etmiş, Yüksek İslam Enstitüsü kurmuş, <a title="Köy Enstitüsü" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%B6y_Enstit%C3%BCs%C3%BC">Köy Enstitüleri</a>&#8216;ni yeniden düzenlemiş, <a title="Atatürk Üniversitesi" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Atat%C3%BCrk_%C3%9Cniversitesi">Atatürk</a> ve <a title="Ortadoğu Teknik Üniversitesi" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ortado%C4%9Fu_Teknik_%C3%9Cniversitesi">Orta Doğu Teknik</a> üniversitelerinin açılışını gerçekleştirmiş, Boğaz Köprüsü projesini ihale seviyesine getirmiş, ancak 60 İhtilâli nedeniyle proje yarım kalmıştır. <a title="27 Mayıs" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/27_May%C4%B1s">27 Mayıs</a> <a title="1960" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1960">1960</a> darbesinin ardından Yassıada mahkemelerinde idama mahkûm edilmiş, cezası ömür boyu hapse çevrilmiş, <a title="Kayseri" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Kayseri">Kayseri</a> bölge cezaevinde mide kanseri olması üzerine Ankara Hastanesine kaldırılarak, <a title="31 Aralık" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/31_Aral%C4%B1k">31 Aralık</a> <a title="1961" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1961">1961</a> günü vefat etmiştir.</p>
<p> </p>
<p>İleri&#8217;nin günlüklerine, mektuplarına, çocuklarının özellikle de Cahide Hanım&#8217;ın anlattıklarına baktığımızda eşine aşkla bağlı, idealist, memleket sevgisiyle dolu ve onun için hizmet eden, ailesine emeklilik maaşı bırakabilmek dışında paraya önem vermeyen, yaşadıklarına &#8220;<em>Allah kerim</em>&#8220;dir diyerek inanç penceresinden bakan, hapisteki tüm o kötü koşullar içinde dahi, &#8220;<em>nasıl şükürden acizim</em>&#8221; diyebilen, imtihanda olduğunun bilinciyle Allah&#8217;a dualar eden, aile özlemiyle yanan ve elli kelimelik mektupları özlemle bekleyen, kaderine razı olan, adaletin O&#8217;nun huzurunda olacağını bilen ve yüksek mahkemesini içinde taşıyan, çevresini teselli eden, &#8220;<em>İnsan olan ağlar</em>.&#8221; diyerek ağlamanın kıymetinden haberdar, şerefini, haysiyetini, namusunu ayaklar altından kurtarabilmek için Allah&#8217;a, &#8220;<em>en büyük hâkim olan milletime hesabımı vermeden beni hasta etme.</em>&#8221; diye yalvaran, tek ümit kapısı, eğriyi doğruyu bilen Allah&#8217;ın kapısı olarak hesap gününü bekleyen iftihar edilecek bir insan, bir baba, bir eş o.</p>
<p> </p>
<p>&#8220;<em>Size mal mülk, servet bırakmadım. Bütün hayatım boyunca bir tekaüdiye maaşı bırakmaya çalıştım. Tecelli eden Adalet onu da kuşa çevirdi. Ne yapayım. Kader böyle imiş.  Yalnız, size şerefli, namuslu, erkek bir ad bırakabildim. Hiçbir zaman başınız yere bakmayacaktır. Bununla müteselliyim, siz de bununla iftihar edeceksiniz</em>.&#8221; diyor ateşler içinde yandığı gecenin sabahında Tevfik İleri mektubunda. İşte Vefa Apartmanı&#8217;nda Sadık Yalsızuçanlar iftihar edilecek bir hayatın öyküsünü, adak olarak sunulan bir hayatı dile getiriyor. Zweig&#8217;in &#8220;<em>Ne kaçınabilir, ne geri durabilir: Adaklar işaretlenmiştir</em>.&#8221; ifadesiyle, adak olarak sunulan insanlar vardır insanlığa. Kurban olarak İbrahim&#8217;e teslim olan İsmail&#8217;dirler. Kelimeleri bıçak olur boyunlarını uzattıkları ama yazgı onlara bir koç göndermez göklerden, onları bu sunak taşında kurban olarak seçer.<a name="_ednref9" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn9">[9]</a> Toprağa canlarını emanet ederler ama ruhun kanatları onları acele edip de erken geldikleri bu kış yerinden<a name="_ednref10" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn10">[10]</a> asıl bahara taşır.</p>
<p>Ölüm tırtılı kelebeğe dönüştüren ipekten bir koza olmalı, ruhu bedenden kurtarıp onu yeni kanatlarla özgürleştiren&#8230; ve kimi insanlar ölümleriyle özgürlüğe kavuşurlar, hem ruhları hem de isimleri özgürce salınır hayatın içinde, dışında ve üstünde, İleri gibi.</p>
<p>Tevfik İleri, Sadık Yalsızuçanlar&#8217;ın kalemiyle yeniden hayatın içinde. Hatta bizim hayatımızın ulaşamayacağı zamanlarda dahi onun içinde olmaya namzet. Kalemin vefası, zamanın ve insanın vefasıyla denk düşerse, birçok iklimde anılacak bir isim artık Tevfik İleri. Vefa Apartmanı&#8217;nın bir diğer vefa örneğiyse Vasfiye annenin ellerine ulaşmış olması ve onun bu esere tanıklık ettikten sonra cemâle gitmesidir. Ruhları şâd olsun&#8230;</p>
<p> </p>
<p>Ve vefanın, edebin, tevazunun, ismiyle müsemma olan modern çağın gezgin derviş yazarı öyle bir iklimin yağmuru ki,<a name="_ednref11" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn11">[11]</a> gönül deryasının göğünde inciler saçan keşkülü, liri; sükût ve kelâm, naif ve üryan,  daraltan ve genişleten, ölen ve olan, yok ve var, kelâm ve sükût&#8230;tur. Yağmur, cam, billûr, fanustan bir yazardır.</p>
<p>Vefa Apartmanı incelemesini, romanın sonunda hissettiğim duyguyla bitirmek istiyorum. Çünkü romanı bitirdiğinizde o kadar farklı duyguları iç içe yaşıyorsunuz ki, kelimeler şairin<a name="_ednref12" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn12">[12]</a> dediği gibi kifâyetsiz kalıyor. Romanın bitişinde okuruna yaşattığı duygu ise ancak Kleist&#8217;in şu dizeleriyle kelimelere dökülebilir:</p>
<p><em>&#8220;&#8230;Bitiriyor şarkısını; bitmektir dileği onunla birlikte</em></p>
<p><em>     Ve bırakıyor lirini elinden gözyaşları içinde.&#8221;<a name="_ednref13" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn13"><strong>[13]</strong></a></em></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<hr size="1" /> </p>
<p><a name="_edn1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref1">[1]</a> Novalis, Alman şair (1772-1801).</p>
<p><a name="_edn2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref2">[2]</a> Ebu&#8217;l Hasan Harakani (10.ve 11.yy)</p>
<p><a name="_edn3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref3">[3]</a> http://www.sadikyalsizucanlar.net/soylesiler/sadik-yalsizucanlar-yazmak-yasamak-yasamak-yazmaktir-2.html</p>
<p><a name="_edn4" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref4">[4]</a> Tanpınar Ahmet Hamdi, 19.Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kitabevi, Ankara, 1988, s:29-30.</p>
<p><a name="_edn5" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref5">[5]</a> Meriç Cemil, Kırk Ambar, İletişim Yayınları, İstanbul, 1998, s:287-288.</p>
<p><a name="_edn6" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref6">[6]</a> İsmet Özel</p>
<p><a name="_edn7" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref7">[7]</a> Andı M.Fatih, Roman ve Hayat, Kitabevi, İstanbul, 1999, s:52.</p>
<p><a name="_edn8" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref8">[8]</a> Anxiety of Influence(Etkilenme Endişesi), Harold Bloom</p>
<p><a name="_edn9" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref9">[9]</a> Suzan Nur Başarslan, Gök Ekini Biçer Gibi. http://www.derindusunce.org/2011/12/19/gok-ekini-bicer-gibi/</p>
<p><a name="_edn10" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref10">[10]</a> &#8220;<em>Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır.&#8221;,</em> cümlesine atıf. Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Münazarat</p>
<p><a name="_edn11" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref11">[11]</a> &#8220;<em>Tanrının yağmura benzeyen hizmetçileri vardır</em>/<em>Toprağa düşünce mısır</em>/<em>denize düşünce inci olurlar.&#8221;</em></p>
<p>Lale Müldür</p>
<p><a name="_edn12" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref12">[12]</a> Orhan Veli Kanık, Anlatamıyorum.</p>
<p><a name="_edn13" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref13">[13]</a> Heinrich von Kleist, Alman şair (1777-1811).</p>
<p> </p>
<p>… Sanat üzerine okumak için…</p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-18081" title="insansiz-sinema" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz-sinema-172x300.jpg" alt="" width="106" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">İnsan’sız Sinema Olur mu?</span></a></strong></p>
<p>Elinizdeki <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">bu kitabı </span></a>Sinema’nın programlanmış ölümüne karşı bir direniş olarak görebilirsiniz. İnsan’dan vaz geçmeye yeltenen, Güzel’i, Sanat’ı,İnsan’ı kâr-zarar tablolarına sıkıştırmaya çalışan endüstriye “Hayır!” demenin nazik bir yolu. <strong>Sinema bütün “teknik” karmaşıklığına rağmen insansız olmaz. Sinema insanlar tarafından yine insanlar için yapılan bir sanattır. </strong></p>
<p>Derin Düşünce yazarları izledikleri 28 filmi anlattılar. İnsanca bir perspektiften, günlük hayatlarındaki, iç dünyalarındaki yansımalara yer vererek… İran’dan Arjantin’e, Fransa’dan Afganistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculukta, İnsan’dan İnsan’a… Umulur ki bu kitap Andrei Tarkovsky, Semih Kaplanoğlu, Mecid Mecidi, Nuri Bilge Ceylan ile buluşmanın farklı bir yolu olsun… <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/07/insansiz_sinema.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-medium wp-image-17786" title="oykuler_suzan_nur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan-204x300.jpg" alt="" width="102" height="148" /></span></a><a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/27/dikkat-kitap-oykuler-suzan-nur-basarslan/" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Öyküler (Suzan Nur Başarslan) </span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><em>“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…”  </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/"><span style="color: #0066cc;">Son romanı Bela’dan</span></a> da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></a><strong>.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Roman nedir? Nasıl Yazılır?</span></a></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.jpg" alt="" width="96" height="144" /></span>Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: <em>“Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” </em>Okuyacağınız bu eserle <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/237676/suzannurbasarslan"><span style="color: #0066cc;">romanlarından da tanıdığınız</span></a> değerli yazarımız <a href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzannur Başarslan</span></a> Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Derin Göz</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="119" height="159" /></span></a></em></p>
<p style="text-align: justify;">  İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz’ün yanı sıra Hakikat’i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi? </strong>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü’nden Gökyüzü’ne…Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, … <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="117" height="166" /></span></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/01/01/vefa-apartmani-sadik-yalsizucanlar/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/01/01/vefa-apartmani-sadik-yalsizucanlar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Gök Ekini Biçer Gibi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/12/19/gok-ekini-bicer-gibi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/12/19/gok-ekini-bicer-gibi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Dec 2011 09:40:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19840</guid>
		<description><![CDATA[“&#8230;genç kalmaya yazgılı şair ve yazarlar için&#8230;”
Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm
          Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi[1]
&#8220;Bir gencin ölümü ancak bu kadar sade, içli ve yeni olarak anlatılabilir. Genç kişi, bir &#8220;gök ekin&#8221;dir. Ölüm, onu biçer. Biraz önce, göğe doğru dimdik duran başak, şimdi yere düşmüş, ayaklar altında eziliyor. İşte ölüm [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/12/mezarlik_kapisi.jpg"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-19842" title="mezarlik_kapisi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/12/mezarlik_kapisi.jpg" alt="" width="224" height="292" /></strong></a><strong>“&#8230;genç kalmaya yazgılı şair ve yazarlar için&#8230;”</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm<br />
          Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi</em><a name="_ednref1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn1">[1]</a></p>
<p>&#8220;Bir gencin ölümü ancak bu kadar sade, içli ve yeni olarak anlatılabilir. Genç kişi, bir &#8220;gök ekin&#8221;dir. Ölüm, onu biçer. Biraz önce, göğe doğru dimdik duran başak, şimdi yere düşmüş, ayaklar altında eziliyor. İşte ölüm böylesine evrensel bir oraktır. Bazen, yine o ölüm &#8220;ejderhaları bile ezen&#8221; bir şeydir. Ölümün gücünü, onun parlak zıt rengi olan hayat leit-motifleriyle anlatır. &#8220;Gök ekin&#8221; gibi. &#8221;Teneşire düştü gönül&#8221; deyişi gibi. Ölümün bir vasıtası olan teneşir, hayatın merkezi olan gönülü içine alıyor. Böylece ölüm, gönülü bile teneşire düşüren acımaz bir kudrettir. Tabut bir ağaç attır. İnsanı ona bindirir ve götürürler ve bunu kimse önleyemez. Genç bile olsa dinlemezler, gök ekini gibi biçerler?&#8221;<a name="_ednref2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn2">[2]</a> der, Sezai Karakoç.</p>
<p> Bazı çağlar, gök ekini biçer ve bakarsınız önünüzden hızla akan tahta atlara, durduramazsınız. 18. yy.ın sonu ve 19.yy. bu anlamda özellikle Avrupa&#8217;da genç şair ve yazarların, sanatçıların orağıdır. Zweig, 19.yy. için <em><strong>&#8220;yeni yüzyıl bu cesur gençliğini sevemedi, onun ihtişamından korktu, onun coşkusunun kendinden geçmiş gücü karşısında kuşkulu bir ürperti geçirdi. Ve çelik bir tırpanla kendi bahar fidanlarını acımasızca biçti&#8230; Çok çeşitliydi ölümler, ama hepsi erkendi, hepsini en içsel yücelme sırasında yakaladı.&#8221;</strong></em><a name="_ednref3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn3">[3]</a> der. Kendisiyle Savaşanlar adlı eserinde bu erken ölümlerden bahseder.</p>
<p> Gök ekini gibi biçilen sanatçılara -şair ve yazarlara- baktığımızda <span id="more-19840"></span>şu isimleri görürüz:</p>
<p> İstanbul&#8217;da doğan, idam edilmeden önce başını ellerinin arasına alarak onu izlemeye gelenlere <em>&#8220;Bunun içinde daha çok şey vardı!..&#8221;</em> diye seslenen Fransız şair Andre Chenier. Ölüm uykusuyla gözlerini kapayan, son kelimelerini dört duvar arasında kelimeleriyle vedalaşarak geçiren, savunduğu doğru için savunma yazmaya bile gerek duymadan kaderini kabullenen şair, 32 yaşında (<a title="1762" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1762">1762</a>-<a title="1794" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1794">1794</a>) giyotinle&#8230;
</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;hissediyorum ölümün <br />
gençleştirici akışını <br />
ve direniyorum fırtınalarının <br />
ortasında yaşamın cesaretle&#8230;&#8221;</em> </p>
<p>diyen Novalis (Georg Philipp Friedrich Freiherr von Hardenberg). İlk aşkı Sophie&#8217;yi kaybetmesiyle ölüme sevdalanan ve ölümü Tanrı&#8217;nın yanında daha yüce bir hayata varmak olarak yücelten, Zweig&#8217;in &#8220;çok erken bir yaşta söndü, karanlık bir çağda titrek bir mum ışığı gibi&#8230;&#8221;<a name="_ednref4" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn4">[4]</a> dediği gibi yüreğiyle tüm karanlığın, fırtınanın karşısında tek başına cesaretle durmaya çalışan şair 29 yaşında (<a title="1772" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1772">1772</a> - <a title="1801" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1801">1801</a>) tüberkülozdan&#8230;</p>
<p> <em>&#8220;Şimdi, ey ölümsüzlük, tümüyle benimsin!&#8221;</em> diyen coşkun şair Heinrich von Kleist. Yazmakta olduğu, tamamlanmamış bir şiir için kardeşine yazdığı bir mektupta Tanrı&#8217;ya yalvarırken, &#8220;Ah Tanrım! Onu bir bitirebilsem! Tanrı benim bu tek arzumu yerine getirsin, sonra ne isterse onu yapsın.&#8221;  diyerek şiire olan tutkusunu kelimelere döken. Hayatındaki en büyük iki tutku, şiir ve ölümdür Kleist&#8217;in.
</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Bitiriyor şarkısını; bitmektir dileği onunla birlikte</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>     Ve bırakıyor lirini elinden gözyaşları içinde.&#8221;</em></p>
<p>Sanatının en yüksek zirvesinde yalnızlığa düşen, dostsuz kalan, herkesin kendisine sırt çevirdiği (en yakın dostları ve Goethe) ümitsiz ve hayata küsmüş biri olarak, içindeki duygu karmaşasının farkına varsa da onu çözemeyen ve kendinden kaçmak için, şarkısını, kelimelerini gözyaşlarıyla bitirmek için ölüme koşan ölüm sevdalısı Kleist, 34 yaşında (<a title="1777" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1777">1777</a>- <a title="1811" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1811">1811</a>) bir kriz esnasında kafasını parçalayarak&#8230;</p>
<p><em>&#8220;</em><em>Lanet olsun o kendini dizginleyemeyen kalbe</em>&#8221; diyen ama <em>&#8220;</em><em>Dünya benim için fazla sert.&#8221;</em>diyerek çağının gerçekliğinde acılara yuvarlanan gene de şiirsiz yapamayan, günden güne karanlığa akan, içine dalan John Keats, 26 yaşında  (<a title="1795" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1795">1795</a>- <a title="1821" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1821">1821</a>) parasızlık ve verem/tüberküloz yüzünden&#8230;</p>
<p>Keats için Adonias ağıtını yakan, <em>&#8220;</em><em>Ve birden anladım ki yalnızlıkta / susuzluk, ümit içerisinde kalbim eriyor&#8230;&#8221;</em> diyen Percy Bysshe Shelley, reddiyeler ve sürgünlerin ardından 30 yaşında (<a title="1792" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1792">1792</a>-<a title="1822" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1822">1822</a>) boğularak ve cesedi Tyrren sahillerinde bulunarak, yakılan bedeninden geriye sadece ‘kalbi&#8217;ni ve kelimelerini miras olarak bırakarak&#8230;</p>
<p>Keats&#8217;in cenazesini Antik Yunan inanışındaki gibi güney denizi kıyısında bir odun yığını üzerinde yakarak uğurlayan ve hayatına biçtiği rolü: <em>&#8220;</em><a href="http://demle.net/s/OS2go/"><em>Dünyayı kendime Cehennem yaparak, gökyüzündeki Cennet&#8217;i kazanmak istiyorum.</em></a><em>&#8220;</em> diyerek açıklayan; aristokratik-burjuva toplumunu eleştiren romantik bir ihtilâlci ama diğer yanıyla karamsar ve çelişkilerle dolu olan Lord (George Gordon) Byron, Shelley&#8217;den iki yıl sonra 36 yaşında (<a title="1788" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1788">1788</a>-<a title="1824" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1824">1824</a>) ateşli bir hastalıktan&#8230;</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,<br />
Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz<br />
Benimle bir olabilirsiniz.<br />
İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?<br />
Aşkımı satıyorum ben,<br />
Hayatı pahasına bir gecemi benim<br />
Söyleyin, kim satın alacak içinizden?&#8221;</em></p>
<p>diyen Alexander Sergeyevich Puşkin, özgürlüğün ve gerçekliğin peşinde koşarken sürgünü tadan, soruşturmalar, yasaklar ve baskınlarla hayatı sınırlandırılan, kendini borca ve ölüme sürükleyen karısı yüzünden 38 yaşında (1799 - 1837) bir düello kurşunuyla&#8230;
</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Yaşamım boyunca, istisnasız hepsi de budalaca işler yapan dar omuzlu insanlar gördüm ve çoğu türdeşlerini şaşkına çevirip ruhları türlü şekilde baştan çıkarırlardı. Eylemlerine gerekçe olarak &#8220;ün&#8221;ü gösterirler. Onları görünce herkes gibi gülmek istedim ben de; ama böylesine tuhaf bir öykünme olanaksızdı benim için&#8230; Çirkin suratlı, gözleri karanlık gözevlerine gömülmüş insanlar gördüm; kayanın sertliğini, dökme çeliğin katılığını, köpekbalığının kan dökücülüğünü, gençliğin küstahlığını, canilerin mantıksız öfkesini, ikiyüzlülerin ihanetlerini, en olağanüstü oyuncuları, rahiplerin kişilik gücünü ve dışarıdan bakınca en içe kapalı, dünyaların ve göklerin en soğuk yaratıklarını aşıp geride bırakmışlardı; ahlakçılar bitkin düşmüştü, yüreklerindekini görmeye, tanrının amansız öfkesini başlarına yağdırmaya çalışırken. Hepsini bir arada gördüm; kimi zaman, belki de bir cehennem cini tarafından kışkırtılmış, dondurucu bir sessizlikte gözlerine hem yakıcı hem kinli bir pişmanlık acısı sıvanmış durumda, annesine daha şimdiden başkaldıran bir çocuk benzeri en sıkı yumruklarını havaya kaldırdıklarını, bağırlarının gizlediği o alabildiğine adaletsiz ve dehşet yüklü, tutkulu ve düşman düşüncelerini ortaya çıkarma yürekliliğini gösteremediklerini ve bağışlayıcı tanrıyı merhametten kederlendirdiklerini gördüm; kimi zaman, günün her anında, yediden yetmişe insanlara, soluk alan her şeye, kendilerine ve tanrıya karşı mantıksız ve akıl almaz lanetler yağdırırlarken, kadınları ve çocukları kötü yola düşürürlerken, vücudun edep yerlerini kirletirlerken gördüm onları. O zaman, sularını yükseltir deniz, tekneleri dipsiz derinliklerinde yutar; kasırgalar ve depremler yerle bir ederdi evleri; veba, türlü türlü hastalıklar kırıp geçirirdi ailelerini. Ama insanlar anlamaz bunları. Yeryüzündeki davranışları yüzünden utançtan kızarırken, sararırken de gördüm onları; ama pek ender. Kasırgaların kız kardeşi fırtınalar; güzelliğini kabul etmediğim mavi gök kubbe; yüreğimin imgesi ikiyüzlü deniz; bağrı gizemli dünya; öteki gezegenlerin halkları; bütün evren; onu cömertçe yaratan tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana!&#8230; Lütfun on katına çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü, bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim: Daha azı için bile ölünebilir.<a name="_ednref5" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn5"><strong>[5]</strong></a> </em></p>
<p>diyen ve neredeyse ölüme koşan/kaçan, yazdığı eserden iki yıl sonra ölen Comte De Lautreamont (Isidore Ducasse). Maldoror&#8217;un Şarkıları uzun, ilginç cümleler, alışılmamış bağdaştırmalarla dolu şiirsel bir düzyazı&#8230; Bir başkaldırı eseri bu, Tanrı&#8217;ya, kiliseye, krallığa. Isidore Ducasse&#8217;ın önemi ise bu kadar kısa bir yaşam süresi ve iki yapıtıyla(diğeri Poesies), Mallarme ve Rimbaud&#8217;yla şiirsel söylemin uç noktalarına ulaşmış olması. Oysa eseri kendisinden çok sonra ünlü olur. Aslında farkındadır bunun, çağında yeri olmadığını söyler Maldoror&#8217;un Şarkıları&#8217;ndaki şu cümlelerinde: <em>&#8220;İçine fırlatılmış olduğu bu çağda çırpınıp duruyordu, ama boşuna; bu çağda yeri olmadığını biliyordu ama kurtulmasının da olanağı yoktu. Korkunç bir zindan! İğrenç bir yazgı!&#8221;</em> Çağının zindanında kapana kısılmış, ümitsiz, içindeki sonsuzluk istemini doyuramayan özgür bir ruh için, yazgısından, insanlardan kaçmak için, her yerde gördüğü kötülüğün uzağına düşmek için ölümü tercih eder, 24 yaşında (1846-1870) bir otel odasında intihar ederek&#8230;</p>
<p>Öğretmeni Georges Izambard&#8217;a yazdığı mektupta: <em>&#8220;Şair olmak, görülmezi bilmek, bilici kılmak istiyorum kendimi. Tüm duyuların düzenini bozarak bilinmeze ulaşmak söz konusu&#8230; acılar çok büyük ama güçlü olmak, şair doğmak gerekiyor ve ben şair görüyorum kendimi&#8230; Ben bir başkasıdır. Varsın odun bir gün kendini kahraman olarak görsün&#8230;&#8221;</em> <a name="_ednref6" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn6">[6]</a>  diyen ama bu acılardan yıldığında:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Akşamlar ağlatıyor, ağladım, çok ağladım!</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Ay ışığı insafsız, güneşler acımasız:</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Buruk aşklar elinde uyuşup esrik kaldım,</em><em></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Yeter, yarılsın teknem! Alsın beni bu deniz!</em></p>
<p>diyerek -Esrik Gemi&#8217;deki gemi kendisidir ve hayal kırıklıklarını sembolize eder. Su, kaçışın, kurtuluşun simgesidir olur artık şiirlerinde- hayatından kaçıp gitmek isteyen Jean Nicholas Arthur Rimbaud. Dört yıllık bir şair ve şairlerin kutsal bahçesinde kalemiyle en belirsiz yılgınlıkları yaşamış bir şair olan Rimbaud&#8217;nun bu dört yılı bile onun şiir hayatının iki ayrı dönemde incelenmesi için yeterli bulunur eleştirmenlerce. Onun ölümü ise acılarla dolu bir hastalığın pençesinde 37 yaşında (1854-1891) kanserden&#8230;</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221;&#8230;beni kıskıvrak yakalayan şeyin, sana dokunması bile gerekmez ya da tersi; senin için masumiyet olan şey, benim için suç olabilir ya da tersi; sende hiçbir etki yaratmayan şey, benim mezarım olabilir.&#8221;</em></p>
<p>diyen; uzaktan ulaşılmaz görünen, soğuk fildişi kulenin aslında yalnızlıkla ve hayal kırıklıklarıyla örülü dünyasında yürek komşuluğu hissettiğim Franz Kafka. Kendi tutunamamasını şu cümlelerinde açıklar:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Aile içinde yaşam, dostluk, izdivaç, meslek, edebiyat gibi ne varsa hepsinde başarısız kalışımın, hatta işi bu noktaya bile vardıramayışımın nedeni, miskinlik, kötü niyet ya da becerisizlik değil (gerçi bunların hepsi de rol oynamıyor değil durumda, çünkü ‘haşere hiçlikten doğup çıkar)&#8217;, topraktan, havadan, buyruktan yoksunluğumdandır.  Ve bunları yaratmak, işte beni bekleyen ödev; elden kaçırdıklarımı sonradan ele geçirebileceğim için değil, elden kaçırdığım bir şey olmadığından; çünkü herhangi bir ödev gibi bir ödev benimkisi de&#8230; Bildiğim kadarıyla, yaşamın gerektirdiği koşullardan hiçbirini doğarken getirmedim yanımda; getirdiğim tek şey, bütün insanlara özgü genel bir güçsüzlük&#8230; Ne Kierkegaard gibi Hıristiyanlığın artık enikonu iki yanına düşmüş eli tarafından tutulup yaşam içine salınmış, ne de Siyonistler gibi artık elden çıkıp giden Yahudi cübbesinin eteğinin ucundan yapışabilmiş biriyim. Bir başlangıç ya da sonum ben.&#8221;<a name="_ednref7" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn7"><strong>[7]</strong></a></em></p>
<p>Kafkaesk romanın soğuk, gözlemci ve realist yazarından uzaklaşıp, mektup, fragman ve manüskrilerindeki<a name="_ednref8" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn8">[8]</a> Franz Kafka&#8217;ya, onun insan yönüne yakınlaştığınızda; yalnızlığı, rahatsızlığı, zaafları, güçsüzlüğü, güvensizliği, aidiyetsizliği, başarısızlıkları, beklentileri&#8230; ile kendini tamamlayamamış, olduğu şeyden mutlu olmayan, hastalığıyla gün geçtikçe güçsüzleşen, ikilemleriyle kendisini yazıya vermiş&#8230; bir insanla karşılaşıyorsunuz. Onun ölümü mü? 41 yaşında (1883-1924) akciğer rahatsızlığı yüzünden&#8230;</p>
<p>Bu erken ölümler, genç kalmaya yazgılı bu şair ve yazarlar; öncüllerinin rahatlığına, ölçülülüğe davet eden nasihatlerine yüzlerini çevirirler ve kaza oklarını üzerlerine salarlar.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Ölçülü ol! Ölçülü! </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Ki yolunu kaybedip </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Düşmeyesin ve kazaya </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Uğramayasın&#8230;&#8221;</em><a name="_ednref9" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn9"><em><strong>[9]</strong></em></a>  </p>
<p>diyen Goethe&#8217;ye</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;eğer çelik gibi bir zamanın </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Zincirleri ruhumu yakıp kavuruyorsa </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> Ne diye alıyorsunuz benden </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8230;benim korlaşan benliğimi.&#8221;</em></p>
<p>diyen Hölderlin gibi. Johann Christian Hölderlin&#8217;in, Goethe&#8217;ye cevabıdır bu dizeler; gençliğin coşkusudur bu, yaşlılığın en uzak durduğu, hatırlamaya en uzak kaldığı duygunun. Hölderlin, şiirsel heyecanını ölçüye ve soğutmaya çağıran bu bakışa karşı çıkar. Goethe ve hocası Schiller&#8217;le yolunu ayırarak Weimar&#8217;dan uzaklaşır; yalnızlığına, taşkınlığına&#8230; ama oradan Alman ilahisinin yaratıcı şairi olmaya yol alır.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İradesine karşın sürükler onu</em><em><br />
O dümensizi, bir kayadan bir kayaya,<br />
Uçuruma duyulan o harika özlem.</em>&#8221;</p>
<p>Tıpkı şiirindeki gibi uçuruma doğru yol alır Hölderlin, uzun yaşasa da delilikle aklını çok erken terk eden, dünya kaçkını, yüceye/gökyüzüne düşen kaçak şair, ezginin ilahi gücü, huzursuz ruh&#8230;</p>
<p>&#8220;<em>Başkalarına vız gelen şey beni derinden yaralıyor.</em>&#8221; <a name="_ednref10" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn10">[10]</a>  diyen Stendhal, aslında bu coşkun ama yaralı genç ruhları en iyi ifade edebilecek sözü söyler. Zehirli Nessus gömleğini giyerek ona yazgılanan, kimsenin cesaret edemediğine cesaret eden, yaralansa da bundan vazgeçemeyen, ama defaatle yaralanan; Zweig&#8217;in &#8220;<em>Ne kaçınabilir, ne geri durabilir: Adaklar işaretlenmiştir.&#8221;</em> ifadesiyle, adak olarak sunulanlardır belki de onlar insanlığa. Kurban olarak İbrahim&#8217;e teslim olan İsmail&#8217;dirler. Kelimeleri bıçak olur boyunlarını uzattıkları ama yazgı onlara bir koç göndermez göklerden, onları bu sunak taşında kurban olarak seçer.</p>
<p>Başkalarına vız geleni, başkalarının umursamadığını/göz yumduğunu, normalleştirdiğini, size rağmen size kabul ettirilen kültürel-sosyal kodları, önemsiz gibi görünenini&#8230; kabul edemezler. Çoğu zaman görmek istemediklerimizi, ötelediklerimizi görmenin etkisi acı&#8217;dır bu ruhlarda;  içlerinden söküp atamadıkları derin bir acı, huzursuzluk, anlaşılamama&#8230; Bu yüzden görülmek istenmezler toplumlarında ama bir şekilde, bir yerde, bir zamanda görünürler hatta bazen çok farklı bir vatanda, coğrafyada, zamanda. Çok azına nasip olmuştur çağında anlaşılmak, çoğunun bahtına ise yıllarca sonra fark edilmek düşmüştür ya da fark edilememek.
</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Kalbin dalgaları böyle yükseklere çıkıp </em><em><br />
ruha dönüşmezdi, eğer o yaşlı sessiz kaya,<br />
kader, karşısında durmasa&#8230;&#8221;</em></p>
<p>der, Hölderlin. Eğer, o yaşlı kaya, kader karşısında durmasaydı bu sanatçıların -o genç yaşta yazdıklarının dışında-, hangi kelimelerine tutulurduk acaba, kelimeleri neleri değiştirirdi içimizde ve dışımızda? Yoksa acımasız mı davranırdık onları çağımızın dışına iterek? Tersi ya da, hak ettiği değeri yıllar sonra vererek, onları yıllar sonra överek, hiçbir zaman bilemeyecekleri bir andan mı bakardık kelimelerine, ruhlarına&#8230; birçok şair ve yazara yaptığımız gibi?</p>
<p>Çağından vazgeçmek, huzurundan vazgeçmek, kelime kelime huzursuzluğu, acıyı, yalnızlığı&#8230; yaşamak! Aileden, makamdan, servetten, vatandan, güvenden&#8230; vazgeçmek! Hades&#8217;e, yer altı dünyasına yolculuk edip yazılarıyla oradan geri dönebilmek ya da oranın mahkûmu olarak dönememek/kalmak&#8230; Phaeton<a name="_ednref11" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn11">[11]</a> gibi şiirin alevler içindeki arabasında Tanrılara yükselirken onlar tarafından gazaba uğramak ya da İkarus gibi dünyanın gerçekliğine düşmek, çarpmak, parçalanmak, ölmek&#8230;</p>
<p>Geleceğe kalmak? Ölümsüzlüğe kavuşmak? Zweig&#8217;in dediği doğru mu? <em>&#8220;Sadece ölüm kurtarabilir şairin kutsallığını, kırılmış, hayat tarafından kirletilmemiş esrimesini; sadece ölüm ebedi bir mitosa dönüştürebilir varoluşunu.&#8221; </em>Öyle olmalı ki, Kleits&#8217;in yukarıdaki dizesi buna cevap verir:</p>
<p><em> &#8221;</em><em>Şimdi, ey ölümsüzlük, tümüyle benimsin!&#8221;</em></p>
<p>Genç kalmak, yazgısıdır/kelimesidir felek-i atlasın onlar için yazdığı. Gök ekini biçilir; orak, ekinlerin boynunu alır; tırpan, fidanların ve geçen geçer, geçen geçer&#8230;</p>
<p>Şimdi ay usul, yıldızlar eski<br />
          Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden<br />
          Geçen geçti,<br />
          Geçen geçti,<br />
          Geceyi söndür kalbim<br />
          Geceler de gençlik gibi eskidendi<br />
          Şimdi uykusuzluk vakti.<a name="_ednref12" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn12">[12]</a><br />
 </p>
<hr size="1" /> </p>
<p><a name="_edn1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref1">[1]</a> Yunus Emre, Geldi Geçti Ömrüm Benim</p>
<p><a name="_edn2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref2">[2]</a> Sezai Karakoç, Yunus Emre, Diriliş Yayınları, s:41</p>
<p><a name="_edn3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref3">[3]</a> Stefan Zweig, Kendisiyle Savaşanlar(Hölderlin, Kleist, Nietzsche), çev.Nafer Ermiş, İş bankası yayınları, s.20/21.</p>
<p><a name="_edn4" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref4">[4]</a> Stefan Zweig, Kendisiyle Savaşanlar(Hölderlin, Kleist, Nietzsche), çev.Nafer Ermiş, İş bankası yayınları, s.22.</p>
<p><a name="_edn5" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref5">[5]</a> Comte De Lautreamont(Isidore Ducasse), Maldoror&#8217;un Şarkıları, çev. Özdemir İnca, Kırmızı Yayınları, İstanbul 2008, s:35/36.</p>
<p><a name="_edn6" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref6">[6]</a> Arthur Rimbaud, Illuminations, Cehennemde Bir Mevsim, Çeviren: Erdoğan Alkan, Cumhuriyet Dünya Klasikleri Dizisi, Çağdaş Matbaacılık, Şubat, 2001.</p>
<p><a name="_edn7" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref7">[7]</a> Franz Kafka, Taşrada Düğün Hazırlıkları, çev:Kâmuran Şipal, Cem Yayınevi, İstanbul, 2005, s:103.</p>
<p><a name="_edn8" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref8">[8]</a> Bir kitabın yayımlanmadan önce kağıda dökülmüş hâli/el yazması</p>
<p><a name="_edn9" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref9">[9]</a> Goethe, Euphorion</p>
<p><a name="_edn10" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref10">[10]</a> Ce qui ne fait qu effleurer les atures me blesse jusqu&#8217;au sang</p>
<p><a name="_edn11" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref11">[11]</a> Phaeton /Rubens http://livingmoonastrology.files.wordpress.com/2010/12/5-rubens_la-chute-de-phaeton.jpg</p>
<p><a name="_edn12" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref12">[12]</a> Murathan Mungan, Eskidendi Çok Eskiden</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Biraz okumak için&#8230;
</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/olumden_bahseden_kitap.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Ölümden Bahseden Kitap</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/olumden_bahseden_kitap.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-medium wp-image-18253" title="olumden_bahsetmek-1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/olumden_bahsetmek-1.jpg" alt="" width="128" height="179" /></span></a>Çocuklarımıza Ölüm’den daha çok bahsetsek ne olur? Meselâ evde besledikleri hayvanların, saksıdaki çiçeklerin ölümü üzerine yorum yapmalarını istesek? Mezarlık ziyaretleri yapsak onlarla birlikte ve sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini sorsak?  Çocuklara ölümden bahsetsek belki daha güzel bir dünya kurulur bizden sonra. Çünkü bugün Ölüm’ü TV’den öğrenmek zorunda kalıyor çocuklar. Gerçekten bir <em><strong>“problem”</strong></em> olan ve çözüm bekleyen kazalar, hastalıklar… Çocuklar ölüm sebepleriyle Ölüm’ün hakikatini ayırd edemiyorlar. Küçülen ailelerden uzaklaşan dedeler ve nineler de bizden “uzakta” ölüyor: Kendi evlerinde, hastahane ya da bakımevlerinde. Doğumlarına tanık olamayan çocuklar bir gün ölme “sırasının” onlara da geleceğini anlayamıyor. Ölümü bekleyen modern insan idam mahkûmu değilse eğer, kısa çöpü çekmekten korkan biri gibi. İstenmeyen bir “büyük ikramiye” ölüm… Bu kitap Ölümden bahsediyor. Ölüm denen o <strong>“konuşmayan nasihatçıdan”</strong>, o karanlık ışıktan. Kendisini göremediğimiz ama sayesinde hayatımızın karanlık yarısını gördüğümüz ölümün ışığı. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/olumden_bahseden_kitap.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/12/19/gok-ekini-bicer-gibi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/12/19/gok-ekini-bicer-gibi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Bela&#8221; Üzerine&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/12/19/bela-uzerine/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/12/19/bela-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Dec 2011 23:46:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[roman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19835</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;Suzan Nur Başarslan&#8216;ın ilk romanı Bela, edebiyatın yeni zamanlara intibakını mümkün kılacak niteliklerin farkındalığıyla yazılmış. (TB Yayıncılık; Ocak 2011) Genç yaşında karşılık birikimli, yazının zemininde var olan, farklı türlerde kalem oynatmaya devam eden bir yazar Başarslan; ben onu www.derindusunce.org&#8217;da yayınlanan sinema ve edebiyat eleştirileriyle tanıyordum romanını okumadan önce. 
Kaza ve kader, ayrıca &#8220;ihanetin bedeli&#8221;; Bela&#8217;nın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/bela_suzannur_basarslan.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-13929" title="bela_suzannur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/bela_suzannur_basarslan.jpg" alt="" width="200" height="263" /></a>&#8220;&#8230;<a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/" target="_blank"><strong>Suzan Nur Başarslan</strong>&#8216;ın ilk romanı <strong>Bela</strong></a>, edebiyatın yeni zamanlara intibakını mümkün kılacak niteliklerin farkındalığıyla yazılmış. (TB Yayıncılık; Ocak 2011) Genç yaşında karşılık birikimli, yazının zemininde var olan, farklı türlerde kalem oynatmaya devam eden bir yazar Başarslan; ben onu www.derindusunce.org&#8217;da yayınlanan sinema ve edebiyat eleştirileriyle tanıyordum romanını okumadan önce. </em></p>
<p><em>Kaza ve kader, ayrıca &#8220;ihanetin bedeli&#8221;; Bela&#8217;nın özlü teması sorulacak olursa bu şekilde özetleyebilirim. Bela aynı zamanda Kalu-Belâ, her şeyin öğrenilip onaylandığı, ama unutulmaya terk edildiği, aslında hayatı sürdürmek için çaresizce buna mecbur kalınan varlığın ilk duyumunun, ötekini tanımanın, Rabbini ve kendini bilmenin ilk anları&#8230; Fusûs diliyle izah edecek olursak, a&#8217;yan-ı sabite üzerinden gerçekleşen &#8220;derin sözleşme&#8221;nin zamanı bir bakıma&#8230; Bilinç (bilebilme yeteneği) emanetini üstlenen insan, bazen kibre kapılarak bazen de oyuna eğlenceye dalarak hakikatle bağını koparıyor an geliyor&#8230;.&#8221;</em> <a href="http://taraf.com.tr/cihan-aktas/makale-geriye-donebilsek-her-sey-farkli-mi-olurdu.htm" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/12/19/bela-uzerine/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/12/19/bela-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yıldız Ramazanoğlu ile sohbet</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/11/14/yildiz-ramazanoglu-ile-sohbet/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/11/14/yildiz-ramazanoglu-ile-sohbet/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Nov 2011 08:26:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>

		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Yazmak]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19395</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;İslam öyle büyük bir derya ve içinde öyle sonsuz açılımlar var ki, emek verecek, adaleti kemaliyle içinden süzüp alacak genç zihinler gerekli&#8221; Yıldız Ramazanoğlu
 
 Her yazarın yazıya başlama öyküsü ve nedeni vardır diye düşünüyorum, Yıldız Ramazanoğlu&#8217;nun öyküsü ve nedeni nedir? 
  Sevinçten doğan bir yazma olduğunu söyleyemem. İlkokulda şiir yazarak başladığımı söyleyebilirim, adaletsizlik yapan öğretmenime kızıp. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İslam öyle büyük bir derya ve içinde öyle sonsuz açılımlar var ki, emek verecek, adaleti kemaliyle içinden süzüp alacak genç zihinler gerekli&#8221; Yıldız Ramazanoğlu</em></p>
<p style="text-align: center;"><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/yildiz_ramazanoglu.jpg"><img class="size-full wp-image-19396 aligncenter" title="yildiz_ramazanoglu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/yildiz_ramazanoglu.jpg" alt="" width="421" height="274" /></a></strong></p>
<p><strong> Her yazarın yazıya başlama öyküsü ve nedeni vardır diye düşünüyorum, Yıldız Ramazanoğlu&#8217;nun öyküsü ve nedeni nedir? </strong></p>
<p><em>  Sevinçten doğan bir yazma olduğunu söyleyemem. İlkokulda şiir yazarak başladığımı söyleyebilirim, adaletsizlik yapan öğretmenime kızıp. Yaşanan gerçeklikte var olanı az eksik yetersiz haksız bulmakla alakalı yazmaya başlamam. Güzele güzel, çirkine çirkin diyebilmek ve sayfaların içinden olması gerekene dair bir hissiyat yükseltebilmek için yazılır zannımca. Estetik kaygı, güzeli duyumsamaya, elimizdekileri güzele doğru ilerletmeye götürür bizi yazarken. Sade&#8217;i düşünüyorum, kötüyü tasvir ederken, en olumsuz en kötü yoldan giderek, okuru zakkumun şeceresinden geçirerek götürür iyiye. Ben bu yollara açık değilim mesela. Batılın bu denli tasviri iki tarafı keskin bıçak gibidir çünkü. İnsan kendi mahiyeti de dahil hiçbir şeyin hakiki sahibi değil. Bu durum çok hüzün verici&#8230; Kendimiz bile kendimize emanetiz bir bakıma. Bu durumda emaneti verenin izni olmadan emanet üzerinde tasarrufta bulunmak nasıl mümkün olabilir? Bu noktada kınayanların kınaması beni hiç ilgilendirmez: Özgür değildir mümin yazar Batılı manada <span id="more-19395"></span>, peygamberin yolunu izlemekle kayıtlıdır, söz vermiş, akitleşmiştir. Nefsin tezkiyesinden uzak başıboş bir özgürlükten feragat ederek özgürleşebilir ancak. Bizim edebiyattaki drama&#8217;mız bu olabilir, hatta olmalıdır Mustafa Kutlu&#8217;ya göre.  Bediüzzaman &#8220;Âlemin anahtarı insanın elinde o da nefsine takılı vaziyette&#8221; diyor. Gizli hazineleri onunla keşfeder. Yazmak bu anahtar gibi, keşfe yol açar. Oysa ‘ene&#8217;nin yani en içteki kendinin kendisi de bir tılsım, bir muamma. İnsan yazarak bunları biraz daha anlayabileceğine inanır, benim için yazmak kendi için yazmaktır öncelikle.     </em></p>
<p><em> </em><strong>Yıldız Ramazanoğlu, edebiyata, siyasete, sosyal konulara karşı sorumluluk sahibi bir yazar ve bir aktivist, bu denli geniş bir alanda hakkını vererek kalem oynatmanın ve hatta sahaya inmenin altında yatan en önemli etken nedir?</strong></p>
<p> <em>Yazmak, etmek, eylemek her şey tek bir şey için: Elimizde olandan Allah için vermekle ilgili. Kendimizi ne güne saklıyoruz ki? Edebiyat öyle yüksekte bir kral ya da prenses tahtında oturarak icra edilecek bir meslek ya da hülyalı bir uğraş değil. Tozun toprağın kanın ve emeğin ta kendisi.  &#8220;Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz.&#8221; Yunus söylemiş sözün neye yarayacağını. Yaşadığımız dünyaya tanıklık ediyoruz, bu tanıklık seyretmek olarak düşünülemez, elle dille müdahaleyi de içermeli.  </em></p>
<p><em> </em><strong>Söyleşiyi biraz daha özele çekmek ve deyim yerindeyse sizi konuşturmak istiyorum, Türk Edebiyatının 80 dönemindeki siyasi ayrışmaları malum, sizce edebiyatın ideolojisi ve ideolojiye katkısı olur mu?</strong></p>
<p> <em>Edebiyat tek bir bakış açısının demir parmaklıkları içinde icra edilemez. Tersine yerelden yola çıkarak bütün insanlığı içine alacak genişlikte başka tecrübelerle incelikle karşılaştığımız çarpıştığımız bazen uzlaştığımız bir alan olmalı. İyi, doğru ve güzelin satır aralarından yükseldiğini hissettiğimiz bir hayat yeri.  Sanatın tamamı böyle. Bir yaklaşımın kabul ettirilmesine propagandasının yapılmasına yönelik çalışmalar estetik değeri daha güç yakalıyor. Mesela dinin tezahürlerini yok sayan, hiçbir şekilde olumlu manada yer vermeyen bir edebiyat kolu vardır Türkçe&#8217;de. Dünyada da özellikle Amerikan sinemasında politik kameranın nasıl işlediğini hepimiz biliyoruz. Sanatın emperyal hedeflerin emrine verilmesi zalimce.  İşgalleri gerekçelendirmede, vicdanları ele geçirmede kullanılan bir dil var. Bu yolla insanların yağmalara katliamlara sıcak bakması sağlanıyor. Dinin tek bir yorumunu dayatan, insanlığı ıslah etme düşüncesiyle üstten konuşan bir dil de edebiyata çok uzak gelir bana.    </em></p>
<p><em> Edebiyatla siyaset arasında keskin bir çizgi olması gerektiğini düşünenler var. Öte yandan buna direnen ve bütün insanlığın meselelerine sahip çıkan yazarlar. Mesela Sartre&#8217;ın 1964&#8242;te Nobel Edebiyat ödülünü reddettiğinde İsveç&#8217;teki akademiye yolladığı bir mektup var &#8220;Niçin reddediyorum&#8221; başlıklı&#8230; Gerçekten önemli bir vesika. 1998&#8242;de Jose Saramago&#8217;nun Frankfurt Kitap Fuarında konuşmasını dinleme şansım olmuştu, çok eleştirilmişti İsrail ve ABD&#8217;ye çattığı için. Sonra kitaplarına neredeyse gizli ambargo kondu. Ama 2005&#8242;te de ünlü İngiliz oyun yazarı Harold Pinter dünyanın bütün yaralarına değmişti ve ne alaka tiyatro yazarlığıyla denmişti, edebiyatın sanatın politize edilmesinden dem vurularak.  </em></p>
<p><em> Sonuçta roman, hikâye bir eğitim ve öğrenim aracı değil. Hayatı anlatmaya çalışan metinler. Bütün disiplinlerin işin içine girdiği bir forum olarak görülebilir, özellikle de roman. Gerçi bu bulduğun her malzeme içine boca edilebilir demek değildir. İyi bir yazar önceden tasarlanmış bir biçim ve uslupla belli bir öğretiyi ideolojiyi hayat görüşünü dile getirmeye çalışmaz, romanda kendi kişilik ve düşünce alanından gelen doğruların belli bir doğallık içinde kitaba yansıması eserdeki yüceliği ortaya çıkarır. Romanın, hikâyenin sanatsal bütünlüğü estetik etkilerinden ayrı değil. Kahramanlar çoğu kez gerçek yaşamdakinden daha gerçek suretleriyle hayatımızda yer edinir. Dağınık ve karmaşık hayatın içinden belli bir seçmeyle düzenlemeyle yer alırlar ve içinde kötülüklerin yanı sıra insani yönden sıçrama yapabilen karakterlerin olması onu işlevsel de kılabilir. Bu kendiliğinden ortaya çıkan bir sonuç ise ideolojik görülemez. Beğeni sübjektif bir alan sonuçta. Fakat edebi ve estetik olan anlaşılmayacak kadar karmaşık değildir mesele, sadece kriter koymak zor ve hislerimiz bize gerçeği söyler. </em></p>
<p> <strong>Peki, Türk edebiyatının son dönemde nasıl buluyorsunuz?<a name="_GoBack"></a></strong></p>
<p> <em>Çok iyi hikâyeler ve romanlar yayınlanıyor fakat genel eğilim kişisel tecrübelerin son derece umutsuz bir hissiyatla ele alınması. Hala varoluşçu felsefe etkin edebiyatımızda ve Sartre&#8217;ın Bulantı&#8217;sına paralel yazan Demir Özlü gibi yazarların izleğini görebiliyoruz genç yazarlarda.  Beyhudelik duygusu yoğun, evin bir sıkıntı ailenin bir cehennem olduğu yargıları hâkim. Nurdan Gürbilek&#8217;in dediği gibi evlenecek insanların barlarda tanışıyor, kafelerde oturuyor ve otel odalarında buluşuyor olması genel toplumsal gerçekliğimizle bağdaşmıyor. Paylaşma duygusunun olmadığı, yemek pişmeyen evler de bizim tecrübemiz, ama sadece marjinal kesimlerin hakikatine eğilmek bir eksiklik. Edebiyatımıza baktığımızda yaşam huzur üretmiyor, evsiz ve aidiyetsiziz duygusuna kapılabiliriz, bu olumsuzlukları çoğaltmak zor değil.   Bir yazar &#8220;evin hiçbir biçimini sevmem ben&#8221; diyor mesela. </em></p>
<p><em>  Buraya nasıl geldik incelikle dile getiren kitaplar da yazılmıyor değil. Bu karşı edebiyat değil, hepsi edebiyatımızın parçaları. Oğuz Atay&#8217;ın &#8220;Düşünmek için bir ev tutsam, kapıdan girip düşünme terliklerimi giysem odalar bomboş olsa hiçbirinin bir adı -yatak odası oturma odası gibi- bir tahsisi olmasa&#8221; fikrine bayılırdım eskiden, bir ütopya olarak içimde saklardım. Hala da bekliyorum bu evin bana gelmesini. Evin bizi yutmasına izin vermeli mi, özellikle kadın yazarlar için evde bir alan açmak ve yazmak mümkün mü, yoksa da Nihan Kaya&#8217;nın dediği gibi &#8220;hayat yazmamızı istemez mi&#8221; bilemiyorum ama hikâyemiz, romanımız ve şiirimiz yoksunluklar zorluklar içinde bir şekilde yazılıyor.     </em></p>
<p><strong>Sanat konusunda Ahmet Altan bir yazısında &#8220;Osmanlı&#8217;da vals gibi sanatların yokluğunu eleştirdi&#8221; daha önce Gündüz Vassaf Batılı sanata alaka göstermeyen mütedeyyin kesimi eleştirmişti. Buradan bakarsak, sanatı edebiyat olsun, sinema olsun, müzik olsun Doğu-Batı diye ayırabilir miyiz? Yahut belirli sanata alaka beklemek, bunu bir ölçme biçimi kılmak ne kadar doğru?</strong></p>
<p> <em>Her kültür ve medeniyet kendine yakışan sanatı doğurur; Batı&#8217;yı neden hat sanatı yok diye kınayabilir miyiz? British müzesinde kaligrafi bölümünü gezmiştim mesela. İnanın herkes İslam bölümündeki hat eserlerinin başında toplanmıştı, diğer güzel yazılar da estetikti elbette, ama hattın büyüsü sihri etkisi yoktu açıkçası. Son tahlilde Doğu da, Batı da Allah&#8217;ındır ve sanatı bu kadar kompartımanlar halinde düşünmek mümkün değil. İnsanlığın tek bir ortak hikâyesi, tecrübesi var ve temel hedef bu dünyadaki varoluşun hikmetine vakıf olmak; yaşadıklarını, başına gelenleri anlamlandırmak&#8230; Doğuya yeterince eğilmeyen buradaki tecrübeye derinliklere asgari düzeyde de olsa aşina olmayan Batılıların eserini olgunlaştırmada eksik kalabileceğini düşünüyorum. Bu noktada günümüz Müslümanlarını okur olarak daha ileride görüyorum doğrusu. Goethe ve Hafız yan yana okunuyor, gencecik kızlar Furuğ&#8217;dan da, Sylvia Plath&#8217;dan da haberdar. Fotoğraf çekiyor, festivallerde sayısız film izliyorlar ve dünya müziklerini biliyorlar. Önümüzdeki yıllarda bu tartışmaların manası kalmayacak çünkü önemli üretimler göreceğiz gibi geliyor bana. Alametler çok açık. </em></p>
<p><em> </em><strong>Biraz da toplumsal konulara dönmek istiyorum; Müslüman ve dindar bir kadın olarak, Türkiye şartlarında, özellikle 28 Şubat sürecinde ve sonrasında Müslüman dindar kesimin, dünyaya ve Türkiye şartlarına karşı olan tutumunu nasıl yorumluyorsunuz?</strong><strong></strong></p>
<p> <em>Bu süreç ağır hak ihlallerinin yaşandığı bir dönem&#8230; Fakat İslam adına ortaya konan pratikler ve bizim referanslarla bağımız iyi bir sınavdan geçti. Fadime Şahin tuzağı önemli şeyleri açığa çıkardı. Yazılan gazete yazılarında sizin metresleriniz varsa bizim de ikinci eşlerimiz neden olmasın noktasına gelindi. O zaman dine aldırmayan insanların hayatında ne varsa bir şekilde dine uydurarak tekrarlama isteğinin bilinçaltlarında beklediği gerçeğiyle yüz yüze geldik. Bir işadamı &#8220;Biz Ferrari&#8217;ye binemez miyiz, saçımıza jöle süremez miyiz?&#8221; diyordu. Neden yakıştıramıyorsunuz manasında. Yaşamsal hedeflerimize bakın! Ferrariye binebiliriz elbet, ama binmeli miyiz her şeyi &#8220;Yapmalı mıyız?&#8221; sorusu duyulmuyordu o günlerde. Bizi kabul etmeyenlerle tüketim kutucuğunda eşitlenmek gibi bir eğilim güçlendi. Burjuvaziden evin pahalı eşyalarla doldurulması anlaşıldı. </em></p>
<p><em> Başka bir uçtan da Müslümanlar dünyanın vicdan sahibi erdemli insanlarıyla bir araya gelme tecrübesi yaşadı. Küçük hesaplara karşı dünyada adaletin yolunu izleme gibi ulvi bir deneyim. Bunun bir parçası olmak için İslam&#8217;ın yeniden okunması ve yeni sorulara ve durumlara yeni cevaplar üretilmesi meselesi&#8230; Sert tartışmalar yaşanıyor hala. Şimdilerde İslam&#8217;ın vicdanını kimi vurdumduymaz pratiklere bakıp dar ve yetersiz gören, iç dengesi liberal sol hareketler lehine bozulan gençler var. Bu İslami birikime eğilemeden başka karşılaşmalar yaşamakla alakalı. İslam öyle büyük bir derya ve içinde öyle sonsuz açılımlar var ki emek verecek, içinden adaleti kemaliyle çekip çıkaracak genç zihinler gerekli. O zaman ortak kesişim alanlarında olabiliriz ve &#8220;İslam ne verebilir?&#8221; sorusunu hiç duraksamadan cevaplandırabiliriz.  </em></p>
<p><em> </em><strong>Peki, bu sürecin en ağır kayıplarını veren başörtülü kadınların dünü bugünü desem&#8230; Başörtülü kadınlar bunca baskı gördükten sonra bir değişim gösterdi mi?</strong><strong></strong></p>
<p> <em>Tabii ki kimseye güvenmemeyi öğrendiler. Mağdur ve yardıma muhtaç göründükleri zamanlarda hami olarak görünenler yetkin kadınlar olduklarında bunu kabullenmekte yeni durumun hakkını vermekte zorlandılar. Yurt dışına gitmek de önemli bir zenginlik kattı ve dünyaya açılan genç kadınlar İslam adına dayatılan rol biçmeleri sorgulamaya başladılar. Mesela Bosna&#8217;da bir gurup genç kızla yurtta kalıyordum, sabah erkenden bisikletleriyle orman gezisine çıktılar ki bu Türkiye&#8217;de kınanmadan ya da birilerinin hayret dolu bakışlarına muhatap olmadan gerçekleştiremeyecekleri bir şeydi. En küçük insani bir hareketin bile ne kadar baskı altında olduğunu bu ülkeden kuzeye güneye doğuyu ya da batıya doğru çıkınca görebildiler. İngiltere&#8217;ye giden bir kız &#8220;İlk kez kendimi her türlü baskıdan, gözetleyen gözden uzak sadece Allah&#8217;a hesap verir halde özgür hissettim, namazlarıma sımsıkı hürce sarıldım&#8221; demişti. Hindistan&#8217;a giden bir arkadaşım da &#8220;Kendimi ilk kez kimsenin dönüp bakmadığı ilgilenilmeyen işaret edilmeyen tanımlanmayan tam ve eksiksiz bir insan olarak bütünlüklü bir şekilde burada algıladım&#8221; diyordu. Bunlar önemli tecrübeler. Ben de en çok uçakta mutlu olurum mesela hiçbir yerde değilim sadece Allah&#8217;a aitim ve beni kimse bir alana bir küçük ideolojiye sıkıştıramaz. Hayat ölüm ve ikisi arasındaki keşiflerim vardır sadece. Algılandıkça azalıyor insan.</em></p>
<p><em> Olumsuz bir değişim de var elbette. Bu kadar baskıdan hatta etkin yerlerde bulunan kimi dindar erkeklerin de dışlama ve aşağılamasından sonra, bir yer edinmek uğruna mevcut çarpık sistemi tekrarlama eğilimi. İşim bunu gerektiriyor duygusu. Daha dirençli ve inançlarına uygun ortamlar yaratmada istekli ve azimli olmalı genç kadınlar. ‘Gevşemeyiniz, üzülmeyiniz Allah inananlarla beraberdir&#8217; ayeti hepimiz için. Yaşam biçimimizi korkusuzca inşa edebilecek özgüvenimiz olmalı. Hayat namazın etrafında dönmeli mesela.</em></p>
<p><em> </em><strong>Müslüman başörtülü bir kadın örtüsü gereği tercihini ayan beyan ortaya koymuştur. Son dönem konuşulan bir konudur; &#8220;başörtülü kadınların tesettürsüzlüğü konusu&#8221; üzerine ne düşünüyorsunuz? Düne kadar Kemalist zihniyetin kendince üstten bir yorumla duruş ve yerini belirlemeye kalktığı kadınlara bugün İslami kesimden bazıları hemen hemen aynı üslupla duruş ve yer belirliyor, bunu nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>  <em>Dikkatimi çeken bir tuhaflık vardır, çarşaflı bir genç kadının yanında daracık blucinli erkekler. Ama nedense burada en çok şaşırmamız ve kınamamız gereken şey, kadının gözüne birazcık sürme çekmiş olması mesela. Değerlerin korunmasını tamamen kadına zimmetlediğimiz bir hâl var. Dindar erkekleri meslektaşlarıyla ya da toplantılardaki kadın katılımcılarla öpüşerek selamlaşırken gördüğümüzde hiç şaşırmıyoruz bile artık. Kadının tesettüre gereği gibi özen göstermediğine yeterince titizlenmediğine hayıflanırmış gibi görünen aynı erkekler, yerine göre başörtülü eşlerinden rahatsız oluyor ve mümkün mertebe onları elit (!) topluluklara katmıyorlar. İranlıların deyimiyle &#8220;iyi hicaplı&#8221; kadınlarla evlenmeyi tercih etmek kahramanca bir duruş şimdilerde&#8230; Böyle çelişkiler içinde sürüklenmeye hiç gerek yok. Tesettürün temel ilkeleri giysinin şeffaf ve dar olmaması, bakılınca mümin bir kadın olduğunuzun anlaşılması, öncelikle de gözlerin haramdan sakınılması. Bunun dışında beğeniler, renkler, kesimler, tercihler elbette farklılık gösterir, bir zamandan diğerine kişiden bir başka kişiye. Bu farkları ortadan kaldırmak insanlık dışı olurdu. Belli bir zevkin ürünü olup tesettüre de uygun bir şeyler bulmak eskiden de zordu şimdi de zor. Tasarımcıların meşruiyet alanını ihlal etmeden uygun bir şeyler tasarlama çabalarını saygı hatta minnetle karşılıyorum. Elli yaşındaki kadınla yirmi yaşındaki bir gencin aynı giyinmesi beklenebilir mi? Bunu beklerdi insanlar bir zamanlar. Tesettürde bir yozlaşma yok mu peki, elbette var. Bunun dini, sosyolojik sebeplerini analiz etmek lazım. Aynaya bakınca herkes neyin ne olduğunu görüyor. Bir kadın sokağa çıkarken mesaj yüklü, her insan böyledir. Her giysi politiktir bu yönüyle. Laik düzene, kadını küçümseyen ya da tesettürden gizlice utanan erkek bakışına kendi duruşunu gevşeterek karşılık veriyor gerilimi azaltma yoluna gidiyor giysi yoluyla bazı kadınlar. Teşhir arzusunun dizginlenememesi de var . Sosyokültürel olarak dindar değil ama muhafaza etme kutucuğunda yer alıyor bazıları da. Her halükarda başörtüsünü güzel bir mesaj olarak alırım ben, bir cesaret ve kaybetme yeri. Sonra içinin güzel dolması için dua ederim.    </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Bir toplumda azınlık muamelesi gören kesim ya asimile olur, dönüşür yahut iç dinamiklerine daha çok sarılır, direnç gösterir. Sizce Türkiye&#8217;deki totaliter laik kesimin, azınlık muamelesini reva gördüğü Müslüman kesim direnç mi gösterdi, dönüştü mü?</strong></p>
<p> <em>Tamamen asimile olmaktan söz edemeyiz ama gözle görülür bir eksen kayması söz konusu. Önceliklerin sıralaması değişti. Hâl diliyle ölüm rabıtası içinde olan Müslüman kesimde aslında fırsat verilse biz de harcamayı yaşamayı pekala biliyoruz düşüncesi hakim olmaya başladı. Değerlerin erozyonu. Kimi düşünce insanları da koruma adına kelimenin tam manasıyla muhafazakârlığa gömüldü, hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan eskiden var olan her şeyi muhafaza etmemizi istiyorlar. Mesela eşi rahatsızlandığında kadın doktor arayan bir adam, bir yandan da kadınların çalışmasının, meslek edinmesinin, gündelik yaşam dışında zamanı örgütleyerek bir şeyler üretmesinin düşmanı olabiliyor. Kadınlar çalışacak sizin ailelerinize çocuklarınıza öğretmenlik, danışmanlık, doktorluk vs. yapacak, ama ilke gereği siz çalışmasına karşı olduğunuzdan, hangi koşullarda bu hizmetin size sunulduğuyla hiç ilgilenmeyeceksiniz. Bu emekçilerin yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik her çabayı fuzuli hatta zararlı ve tehlikeli göreceksiniz. Bunu anlamam mümkün değil.  Bu hayata hayatiyete karşılık vermek çözüm ve cevap üretmek yerine gelişmelerin arkasından sürüklenmekten başka bir şey değil. Koyu bir nostaljiyle bugünü kavrayamayız. Annelerimizden yararlanabiliriz ama bire bir onları ne tekrarlayabiliriz ne de gereklidir bu. Onlar da bir noktada durmuyor ki. Yetmiş yaşındaki kadınlar cep telefonu kullanıyor, toplu seyahatlere çıkıyor, torunlarının facebook unu takip ediyor, politik yorumlar yapıyor ve sinemaya gidiyorlar. Mahallemizde mütedeyyin annelerimiz Semih Kaplanoğlu&#8217;nun Bal filmine gittiler, Hür Adam filmini izlediler ve Baraka için sözleştiler, Cuma dersinin ardından TV ekranı en geniş komşuda izlemek üzere. Bunlar yoktu eskiden. Ne olacak şimdi, ne diyeceğiz onlara, ayıp mı yoksa günah mı? 76 yaşındaki annem İstanbul&#8217;u kaplayan gökdelenlere karşı imza atıyor, Şili&#8217;de toprak altında kalan madencilere dua ediyor dostlarıyla. Kimileri kalkıp Sudan&#8217;a Açe&#8217;ye gittiler, yetimlerin başını okşamaya. Müslüman kadınlar kınayan, aşağılayan suçlayan, mahkûm eden, rol veren, yer biçen, Allah7ın hukukunu çiğneyen, layık görüp verdiğini geri alan dili duymak istemiyor artık. Bir kez de saygı duyun, takdir edin, yardım edin, el verin, merhamet dili olsun.      </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Açık konuşmak gerekirse, Türkiye&#8217;deki feminist hareket başlangıcı itibariyle Kemalist çizgide, bir hak arama gayreti yerine suni bir modernleşme ile yürümüştür. Ancak bugüne geldiğimizde resmin içeriği değişiyor, Müslüman kesimdeki kadınlar arasında düne kadar çok uzak olan bir kavram olan feminizm dillendiriliyor. Kendini feminist olarak tanımlayan, haklarını feminist bir söylemle arayan Müslüman kadınlar mevcut, siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p> &#8221;<em>Bir zaman gelecek San&#8217;a'dan tek başına yolculuğa çıkan bir kadın, Hadramut&#8217;a kadar hiçbir saldırıya uğramadan seyahat edebilecekti&#8221; demişti sevgili Peygamberimiz, hem de daha risaletinin ilk günlerinde. O zamanın bu uzak mesafesini düşününce şimdinin bütün dünyayı güvenli kılma hedefini görebiliyoruz. Bir kadın için böyle vaatleri olan bir dinin mensubuyuz. İslam&#8217;ı kendi içimize kapanarak anlamamız mümkün değil. İnsanlığın taleplerine acılarına tartışmalarına çözüm olarak ortaya konan teorilere ve pratiklere bigâne kalamayız. Feminizm kadına yönelik ayrımcılığa, şiddette, ikinci sınıf görme eğilimlerine karşı koyma istencinden doğdu. Kadın hakları savunusu olarak tanımlasak da bu konuda farklı tanımlar çözümlemeler ve çareler ileri sürüldü. Kadınların okuma yazmasının bile gereksiz görüldüğü dönemlerden geçerek gelen bir kültüre mensupsanız, İslam&#8217;ın öngörüsünü doğruya en yakın biçimde anlamak istiyorsanız zihin açıcı her birikime eğilebilirsiniz. Adalet sahibi biri, mümin kadınlar için ‘feminist ‘ sözcüğünü avami bir üslupla suçlama dili olarak kullanmadan önce feminist birikimin nereden doğup ne ileri sürdüğüne bir göz atma ihtiyacı duyar. Düşünür dediğimiz insanların bir tek kitap bile okumadan önyargılarla hareket etmesi düşündürücü. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi şairlerimizden Sükufe Nihal feminizmi kadınların erkeklerin elinde oyuncak olmaktan kurtulması için, ilim irfan sahibi olmak için mücadele etmek olarak açıklıyordu. Ben onların feminizmine dini bütün Osmanlı kadınlarının çabalarına Fatma Aliye, Emine Semiye, özellikle de Halide Edip&#8217;e yakın bir yerdeyim.   </em></p>
<p><em> Feminizmin Türkiye&#8217;deki gelişim seyri çok uzunca tartışmayı hak ediyor. Kemalist söylem aslında jakobenliği kadınlara da bulaştırdı, yerine göre mesela Nezihe Muhittin&#8217;i bile dışladı. Kadınları özgürleştirmekten çok bir kalıba sokma girişiminin parçası oldu feminist söylem uzun yıllar, hala da kısmen öyledir. </em></p>
<p><em> Dünyada kendini feminist olarak tanımlayan Müslüman kadınlara gelince bir çoğu emperyal hedeflere hizmet ediyor, İslam&#8217;ın daha kullanışlı (!) hale getirilmesi yolunda performans sergiliyorlar. Çok azı müstesna&#8230; İslamcı feminist kongreler düzenlendi mesela, ayetlerin bazılarını çıkarma girişimine bile tanık olduk.   </em></p>
<p><em> </em><strong>Son dönem çokça rastladığımız İslam&#8217;ın liberal ve Marksist-Sosyalist yorumları hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p> <em>Türkiye bir kırılmadan geçiyor. Bu dünyadaki kırılmalara paralel bir durum. ABD ve dünya güçlerinin Irak saldırısı (2003) kurtuluş için fikirleri olan vicdan sahibi insanları yüksek alarmda harekete geçirdi. Yeni ittifaklar kuruldu. Farklı eğilimlerden barış yanlıları insani ortak paydalarda işgallere darbelere şiddete ve küresel adaletsizliğe karşı birleşmeye çalışıyor. Bu çabalar doğal olarak herkesi ötekinin hakikatine eğilmeye zorladı. Adalet için bir Marksist, bir Müslüman ve bir liberal mesela, hangi noktalardan yola çıkabiliyor ve hangi kesişim alanları kümeleri var aramızda, kalbi ama matematik de bir durum. İttifak notaları da amansız ihtilaf noktaları da tartışılıyor. İslam&#8217;ın yarattığı vicdan bu karşılaşmalarda daha da billurlaşabilir. İslam elden gidiyor endişeleri yersiz. Kimse masum değil ki. Neo liberal politikaların dünyayı getirdiği nokta ortada. Marksizm ise binbir parça ve insanlığın tümünü içine alan bir söylem geliştirebilmiş değil. İslam ise ilkesel olarak bana göre en parlak yerde. Özgüvenle ve sükûnetle her birikime açılabilir, paylaşabiliriz. Herkesten öğrenecek şeylerimiz var.  </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Gündeme dönecek olursak, çok acı bir sürecin, Türk-Kürt çatışmasının olduğu, maalesef işin sivil öldürmelere vardığı bir dönemden geçiyoruz&#8230; Bu şiddetin nedenleri, sonuçları ve çözümü noktasındaki görüşlerinizi paylaşır mısınız?</strong></p>
<p> <em>Hakkaniyetle ve adım adım haklar teslim edilerek mesafe kaydedilebilir. Herkes acı çekti bu ülkede I. Dünya savaşından beri. Hepimiz bir şekilde asimilasyona uğradık kimliğimizin en az bir parçasıyla ama en sert ve radikal asimilasyon Kürt kimliğine karşı gerçekleşti. Büyük Kürt ayaklanmaları bu ülkede dinin elden gitmesi kaygılarına dayanıyordu aslında. İnsanları Kürtler Müslümanlar diye kategorize etmek de vahim hata. Kürt Müslüman başörtülü kadın mesela&#8230; Hepsi birbirinden ezilesi dört aidiyet. Birçok aidiyetimiz iç içe. Kürt halkı bu ülkenin en dindar kesimi olmuş, bölgeden büyük âlimler yetişmiştir her zaman. Bu kadar zorbalığa karşı PKK&#8217;nın başlangıçta haklı bir gerekçeyle dağa çıktığını düşünüyorum. Öte yandan barışçı Kürt hareketlerini şiddetle bastırdığı, infazlar yaptıkları da bir gerçek. Fakat artık külliyen haksız durumdalar. Masada her şey konuşulurken, mesele bütün toplumun gündemindeyken, inkâr sona ermiş ve bütün insanlar barış için harekete geçmişken savaşı tırmandırmak kime yarar? Açılım politikalarını buruşturup atma yetkisini onlara kim verdi. Devletin operasyonlarını zerre kadar desteklemiyorum ama bu fırsatı vermek için sebep yoktu. Özerklik bile konuşuluyordu neticede. Artık Orhan Miroğlu&#8217;nun dediği gibi asker kanı döküp masada elini kuvvetlendirme gerekçesi de yok, çünkü sivillere kadar varan cinayetler tersine masadakileri de dağıtıyor. </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Malumunuz Arap Dünyası devrimlerle ezberlerini bozuyor, diktatörlerini deviriyor, bu devrimlerdeki asıl etmen nedir, mesela &#8220;arkasında Batı var&#8221; iddiası ne kadar doğru?</strong></p>
<p> <em>Meselenin birçok yönü var ve hepsine aynı anda bakmak zorundayız. Öncelikle 20. Yüzyılın soğuk savaş döneminin totaliter rejimlerinden kurtulmak istiyor İslam dünyası uzun yıllardır. II. Dünya savaşından sonra bütün Orta Doğuya Baasçı zalim ve acımasız liderler hakim oldu. Muhalifler çok büyük acılar çekti. Her şeyi ABD ve Avrupa yapıyor söylemi kendimize ve Arap halklarına haksızlık olduğu gibi bir özgüvensizliğin de tezahürü. Bir seferinde Müslüman kadınlarla ilgili kör noktalarımızdan söz eden bir konuşma yapmış, mevcut durumun sebeplerine inmeye çalışmıştım, bir kanaat önderi bana doğrudan &#8220;bizi&#8221; İngilizlerin konuşturduğunu söylemişti. Mümin bir kadının içinde yaşadığı toplumu, dünyayı, kadın meselesini, gündelik yaşamdaki sorunları kendi referanslarından yola çıkarak sorgulayabileceğine inanmıyor adam, biri bizi telkinle konuşturmadıkça konuşamayız fikir üretemeyiz önyargısı var.  </em></p>
<p><em> Öte yandan halkların bu hareketi karşısında elbette emperyal ülkeler müdahil olmak pay çıkarmak kontrol etmek, nemalanmak ve rol vermek isteyecek, bu çok normal. Şimdi Tahrir&#8217;de müdahil olmak isteseler de can dostları Mübarek&#8217;in devrilmesini engelleyemeyecekleri belli olunca karşısında konumlandılar, gözlerini kırpmadan harcadılar otuz yıllık tiranlarını. Herkes bir mevzi kazanma peşinde ama biz doğru bildiğimiz yolda ilerlemeliyiz, her şeyi ABD ve Avrupa yapıyor düşüncesine yakın değilim. Tunus&#8217;taki seçim sonuçlarını da mı Batı sağladı? Hiç istemedikleri sonuçlar. Mesele var olan gelişmeleri Müslümanların lehine çevirme mücadelesi olmalı. Şimdi İran hedefte. Kürtlerle Türkler elbirliği yapabilselerdi ve Beşar Esad, bin Ali gibi çekilip gitseydi, seçime gidilseydi asla cesaret edemezlerdi saldırganlığı telaffuz etmeye.</em></p>
<p><em> </em><strong>Türkiye&#8217;nin Arap Devrimlerinde etkili olduğu, kısmen rol model olduğu dahi konuşuluyor, Başbakan Tunus, Mısır gibi ülkelerde bir kahraman gibi karşılanıyor, sizce bunun nedeni nedir?</strong></p>
<p> <em>Garip gelecek ama &#8220;One minute&#8221; in yarattığı etki çok büyük oldu bence. Bunu destekleyen politikalar, halkalara sahip çıkma, Batıyı da etkileyip, dışlamadan ahlaki bir çizgiye çekme çabaları ve gayretleri saygı uyandırıyor. Marmara Gemisi de kalbi duygularımızın reel politik insafsızlığının tersine hareketlere yol açabileceğini gösterdi. Ak Partinin seçim zaferi de büyüledi. Hükümetin İslami iddiası yok denilse de İslami referanslardan kültürel olarak zihinsel olarak sürekli beslendikleri çok açık. Aslında laiklik önerisi kuşku yarattı ve bu yöndeki mesajların sempatiyi kıracağını düşünüyorum. Bu Batılıların sözcüsü olmak ve Büyük Orta Doğu Projesinin taşıyıcısı olmak gibi kuşkuları doğurmuş olabilir. Yazın Kâbe&#8217;de Mısırlı bir diş doktoru hanımla karşılaşmıştım ve Türk olduğumu öğrenince gözleri doldu, Tayyip beye selam yolladı ama iletmem mümkün olmadı. Böyle de bir sempati var. Filistin bir metafor ve sembol aslında. Davos&#8217;taki müdahale ezilen dışlanan herkesin hakkına sahip çıkmaktı, Filistin&#8217;le sınırlı değildi. Tarihi bir andı dünya için. Ekran başında milyonlarca insan ağladı eminim. </em><em></em></p>
<p><em> </em><strong>Bir yazar olmak yanı sıra eş, anne ve hatta anneannesiniz, yazar Yıldız Ramazanoğlu ile bir başka rol olan anne, eş sıfatları arasında fark görüyor musunuz? Bir kadının işi ve aile hayatı arasındaki rol değişimleri, bir zenginlik midir yoksa sekte mi?</strong></p>
<p> </p>
<p> <em>Yaşamın çeşitli halleri yansımaları tecrübeleri var. Her birisi tekâmülümüzün, imtihanımızın bir parçası&#8230; &#8220;Müminin kalbi güvercine benzer günde yedi kere hal değiştirir&#8221; diyor Peygamberimiz. Yaşamda da birçok hallere giriyoruz. Sahnede oynadığımız roller var, yazgı manasında. Aile dediğimiz canımızdan birer parça olan insanları içine alır. Gel gelelim onların hakkı çiğnenmeden küçük ihlaller olmadan bir şey üretmek mümkün değildir. Bu erkekler için de böyle. Kabul edilebilir makul sınırlar içinde kalabilirseniz ne âlâ, üretmek ahenk ve denge zenginlik ve manevi genişleme şeklinde tezahür eder, sırat köprüsü üzerinde iş görüyoruz açıkçası. Böyle soruları çocuklarımıza sormalı aslında. Bu dünyaya gelen herkes azami derecede Allah&#8217;ın vahiyden muradını anlamak, kemalâtını geliştirmek için çabalayacak. Herkesin bir misyonu var onu bulup gereğini yapacak. Bu konuda Kur&#8217;an cinsiyete bakmaz herkes yükümlü. </em></p>
<p><em> </em><strong>Yeni yeni yazmaya başlamış genç arkadaşlarımıza bu meşgaleye uzun mesailer harcamış bir kalem olarak önerilerinizi rica etsek&#8230;</strong></p>
<p> <em>Fransızlar &#8220;l&#8217;appetit vient en mangeant&#8221; (İştah yerken gelir) derler. Onun gibi yazmada ilham beklenmez. Disiplinli bir çalışma azim sebat işçilik ve emek esastır. İlham çalışırken gelir ve yaşamın sırları bir ucundan görünür. Önümüze yayınlama adını duyurma bir yere gelme gibi hedefler koymamalıyız. Yazma esnasında öğrendiklerimiz parıldayan düşünceler, aydınlanan kör noktalar, aşınan törpülenen nefsaniyetimiz ihsan olarak bize yeter. Ötekiler işin doğası gereği olur zamanla, olsa da hoş olmasa da diye bakmak, dünyevi yoksunluklara göğüs germek gerek. </em></p>
<p><em> </em><strong>Değerli vaktiniz ayırdığınız için, görüşlerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ederiz&#8230;</strong></p>
<p> <em>Ben çok teşekkür ederim sabrınız için.</em></p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu sohbeti sevdiyseniz&#8230;</p>
<ul>
<li><a title="Permanent Link to Erzurum'da kardeşlik ve arkadaşlık kavi" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/11/02/erzurumda-kardeslik-ve-arkadaslik-kavi/">Erzurum&#8217;da kardeşlik ve arkadaşlık kavi </a>(<a title="Yıldız Ramazanoğlu tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/yildizramazanoglu/">Yıldız Ramazanoğlu</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to Kenan Çamurcu ile İslam ve Modernizm Üzerine" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/">Kenan Çamurcu ile İslam ve Modernizm Üzerine </a>(<a title="Cemile Bayraktar tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/cemilebayraktar/">Cemile Bayraktar</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to Derin Düşünce ile Yeni Bir Röportaj" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/04/12/derin-dusunce-ile-yeni-bir-roportaj/">Derin Düşünce ile Yeni Bir Röportaj </a>(Abdullah Yalnız)</li>
<li><a title="Permanent Link to Müslüman devlet olur mu ? (Ümit Aktaş ile dobra dobra)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/">Müslüman devlet olur mu ? (Ümit Aktaş ile dobra dobra)</a></li>
<li><a title="Permanent Link to Erik ile röportaj" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/05/31/erik-ile-roportaj/">Erik ile röportaj </a>(<a title="O. Tan Haskol tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/olcaytotanhaskol/">O. Tan Haskol</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to İlber Ortaylı ile sohbet" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2009/04/22/ilber-ortayli-ile-sohbet/">İlber Ortaylı ile sohbet </a> (<a title="O. Tan Haskol tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/olcaytotanhaskol/">O. Tan Haskol</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to Cem Toker ile söyleşi" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/07/01/cem-toker-ile-soylesi/">Cem Toker ile söyleşi </a>(<a title="Mehmet Yılmaz tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/mehmetyilmaz/">Mehmet Yılmaz</a>)</li>
</ul>
<p> </p>
<p>&#8230; Komşu mevzularda kitap okumak için &#8230;</p>
<p> </p>
<p><span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Kitap Tanıtan Kitap 1</strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><strong><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></strong></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar.</strong> Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için…<strong> </strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></span></a></p>
<p><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a></p>
<p><em></em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/11/14/yildiz-ramazanoglu-ile-sohbet/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/11/14/yildiz-ramazanoglu-ile-sohbet/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Erzurum&#8217;da kardeşlik ve arkadaşlık kavi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/11/02/erzurumda-kardeslik-ve-arkadaslik-kavi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/11/02/erzurumda-kardeslik-ve-arkadaslik-kavi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Nov 2011 10:04:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yıldız Ramazanoğlu</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19271</guid>
		<description><![CDATA[
 Sunuş: Türkiye&#8217;nin her şehrinde ülkenin manevi havasını güçlendiren, toplumu iyilikle ve ilkelerle mayalayan kültür insanları var. Enerjisiyle umut bahşeden uç beylerinden biri de Erzurum&#8217;da yaşayan tüm Türkiye&#8217;yle yakın iletişim içinde olan kitap ve kültür adamı Vedat Aydın. Okuyor, yazıyor ve bunları Okumayeri sitesi ve mail gurubu vasıtasıyla hepimizle paylaşıyor. Erzurum&#8217;da geçtiğimiz Kış Olimpiyatları kültürel etkinlikleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_2.jpg"><img class="size-full wp-image-19272 aligncenter" title="erzurum_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_2.jpg" alt="" width="432" height="302" /></a></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> <strong>Sunuş:</strong> Türkiye&#8217;nin her şehrinde ülkenin manevi havasını güçlendiren, toplumu iyilikle ve ilkelerle mayalayan kültür insanları var. Enerjisiyle umut bahşeden uç beylerinden biri de Erzurum&#8217;da yaşayan tüm Türkiye&#8217;yle yakın iletişim içinde olan kitap ve kültür adamı Vedat Aydın. Okuyor, yazıyor ve bunları <a href="http://www.okumayeri.net/" target="_blank">Okumayeri sitesi </a>ve mail gurubu vasıtasıyla hepimizle paylaşıyor. Erzurum&#8217;da geçtiğimiz Kış Olimpiyatları kültürel etkinlikleri için buluştuğumuzdan beri gerçekleştirmek istediğim söyleşi bu günlere kısmetmiş. (YR)</em></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_4.jpg"></a>Erzurumla bağınızı köklerinizi merak ediyorum, kaç göbektir buradasınız? </em></p>
<p>Erzurum&#8217;un Hınıs ilçesinde doğmuşum. Rahmetli babam memur olduğu için Erzurum&#8217;a tayini çıkıyor ve ben ilköğretim birinci sınıfı burada okuyorum. Daha sonra tekrar Hınıs&#8217;a dönüyor Liseyi bitirene kadar tahsil hayatım Hınıs&#8217;ta sürüyor. Askerliğimi tamamladıktan sonra 1988 senesinden beri Erzurum&#8217;da ikamet etmekteyim. Atalarımıza Rışvanbeyler diyorlar. Soyağacı olarak Rışvanbey dedemize kadar ulaşabiliyoruz. Bu dedemiz (18. Asırda)  1800&#8242;lü yılların başında Hınıs Parmaksız Köyü&#8217;ne yerleşiyorlar ve o tarihten itibaren aile burada ikamet ediyor. Rışvanlı aşireti için kaynaklarda farklı bilgilere rastlanmaktadır. Rışvanbeyler Osmanlı döneminin geniş beyliklerinden olduğu için değişik yerlerde bulunmuşlardır. Dedelerimizin anlatımlarından dinlediğimize göre bizim atalarımız Şam&#8217;dan Anadolu&#8217;ya gelmişlerdir. </p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_4.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-19273" title="erzurum_4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_4.jpg" alt="" width="233" height="251" /></a>Doğrusu sizi sağlam Anadolu dayanışmasının ve kültürel harsımızın koruyucularından biri olarak görüyorum. Yazılarınızdan biliyorum, geniş bir okuma alanınız var. Nasıl bir atmosferdi ailedeki ve tahsil hayatınızda sizi etkileyen yönlendiren iz bırakan kimlerle karşılaştınız? </em></p>
<p>İlköğretim yıllarından itibaren Risale-i Nur&#8217;la bir yakınlığım vardı. Ortaokul yıllarımda Hınıs kütüphanesinin ayrılmaz müdavimiydim. Yaşar Kemal&#8217;in İnce Memed&#8217;ini, Yavuz Bahadıroğlu&#8217;nun Buhara Yanıyor&#8217;unu; Hekimoğlu İsmail&#8217;in Minyeli Abdullah&#8217;ı ile Fakir Baykurt&#8217;un Yılanların Öcü&#8217;nü aynı hevesle okuyordum. Britannica türü ansiklopedilere çok sık müracaat ediyordum. Asıl okuma dönemimin 12 Eylül öncesinin siyasi kamplaşmalarının yaşandığı dönemde başladığını söyleyebilirim.</p>
<p><em>Kamplaşmalar okur sayısını artırmada işe yarıyor demektir bu. Garip bir şekilde ben de o dönem her şeyi okumaya çalışırdım, biraz da kim ne iddia ediyor diye anlama duygusu var, bir çatışmaya gidiyoruz ne yapmalı telaşı, insanlığın tecrübesine yirmi yaşında aşina olma acelesi. Siz neye bağlıyorsunuz kamplaşma dönemi okumaya yoğunlaşmayı?</em></p>
<p>Bu, yaşanan siyasal ortamın hareketliliğinden kaynaklanıyor. Sizin de belirttiğiniz gibi kim ne söylüyor, ne iddia ediyor bilmek istiyorsunuz ve buna göre kendinizi yetiştirmek istiyorsunuz. Siyasal grupların ne okuduklarını ister istemez takip ediyorsunuz. Bir şekilde karşılaştırmalı okuma diyebiliriz o dönem okumalarına. Örneğin solcular Marks, Engels, ülkücüler Nihal Atsız, Ziya Gökalp okuyorlardı. Herkes kendi ait olduğu fikrin ideologlarını okuyordu. İslami dünya görüşüne sahip olanlarsa, Tefsir, fıkıh başta olmak üzere,  Mısır-Pakistan-İran-Suriye ağırlıklı tercüme kitaplar okuyorlardı. Örneğin Muhammed Bakır es-Sadr&#8217;ın <em>İslam Ekonomi Doktrini</em> en çok okunan kitapların başında geliyordu. Keza Seyyid Kutub&#8217;un <em>Fizilal</em>&#8216;i<em>, Yoldaki İşaretler</em>&#8216;i&#8230; Bir davaya inanmış olmanın heyecan ve gururuyla <span id="more-19271"></span>kendinizi yetiştirmeye çalışıyordunuz.</p>
<p><em>Neler okudunuz o dönemde.</em></p>
<p>Akıncıların oluşturduğu kütüphanede çok çeşitli kitaplar vardı. <em>Hicret</em>, <em>Akıncı</em> dergilerini orada tanıdım. Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt, Akif İnan yazılarını o dergilerde okurduk. İmam Gazali&#8217;nin kitaplarını okurduk. Benim okuma alışkanlığı kazanmamın mimarı bir Kalp Süvarisi olan Fahreddin Hocam&#8217;dır. Şu an 80 küsur yaşında olmasına rağmen hâlâ dizlerinin dibinde oturur Risale-i Nur&#8217;lardan okurum. Fikrî düzeyde okumalarımın mimarı abimdir. İslami dünya görüşümün hizipçilikten uzak, bütün ümmeti kuşatan geniş bir yelpazeye yayılmasını onun yönlendirmeleriyle kazandım. Ziya Gökalp, Erol Güngör okurken, Ali Şeriati, Cemil Meriç, Necip Fazıl, Sezai Karakoç da okurduk. Seyyid Kutup, Mevdudi, Muhammed Bakır es-Sadır gibi yazarların yanında, Dostoyevski, Tolstoy, Balzac gibi Batı romancılarını da ihmal etmezdik. Mesela o dönemde İmam Hatip Lisesinde okuyan Süleyman adlı arkadaşımızla (şimdi İstanbul&#8217;da avukat) İsmet Özel&#8217;in <em>Üç Mesele</em> kitabı, Freud&#8217;un rüya yorumları gibi konular üzerinde konuşurduk. O dönemde yoğun bir okuma atmosferi vardı. Küçücük bir ilçede <em>İslam Dergisi</em>&#8216;nin 100&#8242;ün üzerinde abonesi vardı.</p>
<p> </p>
<p><em>Gerçekten sıra dışı. Kimdi peki aboneler, nasıl bir okur profilinden söz ediyorsunuz.</em></p>
<p>Dergilerin İslami bilinçlenmemizde önemi çok büyüktür. Girişim, Tevhid, Yeryüzü, Kayıtlar, Yedi İklim, Varide, Bu Meydan, Kelime, Yazı ilk aklıma gelenler. Daha sonraları Bilgi ve Hikmet, İzlenim, Sözleşme, Yeni Zemin gibi dergiler de önemli hizmetler yaptı. 80&#8242;li yıllarda Erzurum&#8217;dan 100 takım Fizililal&#8217;il Kur&#8217;an siparişi verildiğini hatırlıyorum. Tefhimu&#8217;l Kur&#8217;an keza öyle. O yıllarda Hınıs&#8217;ta kitapevi bulunmadığı için otobüslerle gelen kitapların cami önlerinde tezgâh açarak satıldığı bir dönemdi. İslam Dergisi aboneleri genellikle esnaf, imam, öğretmen, memur, talebelerden oluşuyordu. Tasavvuftan, İslam âleminin sorunlarına kadar geniş bir yelpazede yazılar, röportajlar yayınlanıyor, herkes büyük bir dikkatle okuyordu. Bugünkü gibi bilgiye ulaşmak o kadar kolay ve rahat olmadığı için, derginin gelecek sayısı gelene kadar mevcut dergi sindire sindire okunur, müzakereler yapılırdı. O dönemde Hınıs&#8217;ta klasik usulde medrese geleneği de devam ediyordu. Arapça okutan mollalar, çevre ilçelerden gelen talebeleri okuturlardı. Camilerde fıkıh, hadis dersleri yapılır, cemaat iştirak ederdi. Şu anekdotu anlatsam sanırım o dönemin atmosferini yansıtır: Rahmetli Abdulmelik Fırat&#8217;ın yaz tatili için Hınıs&#8217;a, evinin olduğu Kolhisar mahallesine geldiğini duymuştuk. Bir grup gençle birlikte ziyaretine gittiğimizde mütevazı evinde Murtaza Mutaharri&#8217;nin Farsça bir felsefe kitabını mütalaa ettiğini görmüştük. Kısaca kitaptan bilgiler aktardıktan sonra, Türkiye&#8217;nin, İslam âleminin sorunları üzerine uzun bir sohbet gerçekleşmişti. Arap Yaşar adında bağrı yanık yaşlı bir Müslüman vardı. Filistin meselesini diri ve canlı tutmak için koltuğunun altından eksik etmediği çantasından çıkardığı gazete kupürlerini göstererek İsrail&#8217;in Filistin&#8217;de gerçekleştirdiği katliamlara dikkatleri çeker, çarşının ortasında slogan atardı.</p>
<p><em>Erzurum görmeyi en çok istediğim şehirlerden biriydi ve biri baharda olmak üzere iki kez gelmek nasip oldu. Baharda da Palandöken dağları karlıydı. Kış olimpiyatları vesilesiyle geldiğimde beyazlara bürünmüş şehir hayal ettiğimin de üzerinde güzeldi. Dağlarla çevrili böyle bir kar ülkesinde yaşamak nasıl etkiler insanı, hayata nasıl bakar bir Erzurumlu&#8230;</em></p>
<p>Bir şehir en çok çocukluk döneminde insanın üzerinde iz bırakır. Benim Erzurum&#8217;da çocukluk dönemim İlköğretim birinci sınıf okumaktan ibarettir. Bu yüzden Erzurum&#8217;un benim çocukluğumda fazla bir yeri yoktur. Çocukluk yıllarımın derin iz bıraktığı hatıralar Hınıs&#8217;a aittir. Bunun dışında Erzurum benim için Anadolu kültürünün saf ve katıksız olarak yaşandığı bir şehirdir. Modernleşmenin getirdiği tahribattan nasibini almasına rağmen, hâlâ derinlerine sinmiş o köklü geleneği yaşatmaktadır. Camileri, mahalleleri, düğünleri, cenazeleri, komşuluk ilişkileri ile hâlâ modernizme direnen bir şehirdir Erzurum. Kış Sporları yatırımları ile tam anlamıyla bir canlanma yaşandı Erzurum&#8217;da. Palandöken ve Konaklı bölgelerinde kış sporları her dalda yapılabilmektedir. Gençler çeşitli kulüpler altında spora yönlendiriliyor. Kış turizmi de büyük oranda artmış vaziyette.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_3.jpg"><img class="size-full wp-image-19274 aligncenter" title="erzurum_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_3.jpg" alt="" width="360" height="240" /></a></p>
<p><em>Erzurum, Sivas Kayseri Konya gibi bir Selçuklu şehri. Selçuklu şehirlerini gezerken tarihin içinde biraz daha derine inmenin heyecanını duyuyor insan. İslam&#8217;ın köklerine geriye doğru bir adım daha yaklaşıyoruz sanki. Bu geçmişinin nasıl bir etkisi var. Biz İstanbul&#8217;da Osmanlıya uzanabiliyoruz zihinsel olarak, tarihe biraz daha kökten tanıklığın sizin üzerinizde bir etkisi var mı mesela. </em></p>
<p>Tarih, insan bilincini diri tutan bir aidiyet duygusu kazandırıyor şehirlere. Çifte Minareli Medrese, Yakutiye Medresesi, tarihi camileri ile Erzurum bidayetinde bir tarih ve kültür şehri olduğunu gösteriyor. Bu atmosferin etkisiyle pek çok âlim, mütefekkir, şair, sanatkâr yetişmiştir Erzurum&#8217;da. 1980 sonrası yakın dönemlere kadar Erzurum&#8217;da sekiz-on edebiyat/sanat dergisi çıkardı. Geriye doğru halk bilgelerinin, filozoflarının sohbetlerinin üniversite hocalarını nasıl celbettiği anlatılır. İsmail Usta, Hatem Emi, Şefik Hoca, Ali Karaavcı gibi mümtaz şahsiyetlerin işyerleri üniversiteden hocalar, talebeler, şehirden entelektüellerin müdavimi oldukları mekânlar olarak hafızalara kazınmıştır. Bunlardan bir kısmına ben de yetiştim. Rahmetli Şefik Hoca&#8217;yı bir kitabevinde oturmuş, elindeki mercekle kitap okurken görürdünüz. Nur yüzüne sinmiş bilgeliği dudaklarından dökülen kelamla süslenirdi. Ali Karaavcı tam bir hikmet ehli bilgeydi. Büyük ustaların satranç oynadığı kıraathanede hem satranç ustası olduğunu görürdünüz, hem de tadına doyulmaz sohbetlerini dinlerdiniz.</p>
<p><em>Bir akşam sohbet toplantısı gerçekleştirmiş ve ülkenin ve yakın coğrafyanın meselelerine değinmiştik geniş bir zaman aralığında. Beni etkileyen şey, diş hekimliğinde, matematikte ve kimi fen dallarında üniversite hocası olan kardeşlerimizin geniş bir felsefe ve edebiyat birikimi olması, sohbetin İbn Rüşd den Kierkegaard&#8217;a kadar uzanmasıydı. Bu nadide bir durum. Nasıl bir kültürel ve fikri atmosfer var Erzurum da.</em></p>
<p>Sizin misafir olarak katılımınızla gerçekleşen o akşamki sohbete katılanlar, Erzurumlu entelektüel arkadaşların sadece bir kısmıydı. Ağırlıklı olarak üniversiteden gelen arkadaşlarımız daha ziyade fen bilimleriyle iştigal ediyorlardı. Ne var ki, ülkenin, dünyanın meselelerine bigâne kalmayan, okuyan, düşünen sorumluluk sahibi kimselerdir. Allah&#8217;a hamdolsun Erzurum&#8217;da böyle arkadaşlar var. Çoğu taşra vilayetlerine göre Erzurum&#8217;un birikimi bu konuda iyidir. Vakıflarda, derneklerde, evlerde okumalar, sohbetler devam etmektedir. Abdurrahman Gazi Vakfında altı sene &#8220;Kitaplı Günler&#8221; adıyla her hafta bir kitap tanıtımı programı yapmıştık. O dönemde üniversite hocalarından, talebelerine kadar çok verimli kitap okuma/eleştiri faaliyeti gerçekleştirmişti. Allah izin verirse, önümüzdeki dönemde İbn Arabi Okumaları ve Diriliş Okumaları gerçekleştirmeyi düşünüyoruz.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_5.jpg"><img class="size-full wp-image-19275 aligncenter" title="erzurum_5" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/11/erzurum_5.jpg" alt="" width="495" height="371" /></a></p>
<p><em>Gençler nerelere takılıyor onların diliyle. Ben Kitabevi&#8217;ni biliyorum, mütevazı bir entelektüel olan Mahmut Balcı işletirdi şimdi İstanbul&#8217;a taşındı. Başka hangi mekânlar kültür atmosferleri var rağbet ettikleri?</em></p>
<p>Gençler, yani üniversite talebelerinin büyük bir kısmı kafelere, oyun ve eğlence yerlerine ‘takılıyorlar&#8217;. Aslında ‘takılma&#8217; kelimesi bu bağlamda tam yerine oturuyor. Bilinçle yapılmış bir tercih değil bu, boşluğun, nihilizmin bir sonucu olarak gerçekleşen savrulmalar gibi görüyorum. Bu gençler ne yazık ki, enerjilerini, birikimlerini daha verimli yerlerde değerlendirmek yerine, burada zaman tüketiyorlar. Bunun dışında kalan, kendini yetiştirmek isteyen, yaşadığı ülkeye, dünyaya ait endişe taşıyan gençler çeşitli faaliyetler içine girebiliyorlar. Üniversitelerde çeşitli kulüpler adı altında kültür/sanat faaliyetleri yapıyorlar. Dernek ve vakıfların eğitim programlarına katılıyorlar. Çok az da olsa kitapevlerinin müdavimleri de yok değil. Mahmut Balcı, gerçekten Erzurum&#8217;da salt kitapçılık yapmayan, fikri ve entelektüel bir çabası olan ağabeyimizdi. Kitabevine gelen bir talebenin hal hatırını sorar, okuyacağı kitaplarla ilgilenir, güzel bir ilişki kurardı. Kitapçılarımızın, müşterilerini &#8220;manav&#8221; müşterisi gibi görmemeleri gerektiğine Mahmut Balcı iyi bir örnektir. </p>
<p><em>Burak Köse Erzurum da yetişmiş, Ağrı&#8217;da okuyan genç bir ressam. Resimlerinden çok etkilendim. Şehri değerli kılan, yoğuran içindeki insanlar aslında. Erzurum sanat açısından verimli bir şehir mi. Keşfetmemiz gereken kimler var.</em></p>
<p>Erzurum sanat açısından pek çok taşra şehrine göre iyi bir durumda olsa da metropol şehirlerine göre çok gerilerde. Günümüzde sanat dalları daha çok bir &#8220;sınıf&#8221; tarafından takip edilen, hali vakti yerinde olanların ilgi duyduğu bir alan haline gelmiştir. Bir ressamın sergi açması için iyi bir sponsora sahip olması veyahut da kendisinin finanse etmesi gerekiyor. Yakın zamanda Hakkın rahmetine kavuşan Haluk Güçlü vardı iyi bir ressam olarak. Birkaç isim daha var, yerel düzeyde resimle uğraşan. Ney, Tezhip, Ebru, Arapça, Osmanlıca kursları gibi faaliyetler devam etmekte. Ayrıca Devlet Tiyatroları da düzenli olarak gösterimlerini sürdürmektedir.</p>
<p><em>Siyaset dünyanın gidişatını, sanatın akibetini, hatta gündelik hayatı bir şekilde belirlediği için gündemimizi işgal ediyor. Erzurum açıkçası öteden beri MHP&#8217;nin kalesi diye bilinir. Genelde Kürt meselesine nasıl bakılıyor, sevgili Mehmet Ali Kürt mahallelerini gezdirmişti, oldukça yoksul bir yaşam sürüyorlar. Arabasında sesini açıp Ahmet Kaya dinleyen biri nasıl karşılanır mesela..  </em></p>
<p>Erzurum&#8217;un MHP&#8217;nin kalesi olduğu savı, geçmişte kalmıştır. 2002 Genel Seçimlerinden itibaren Ak Parti ezici bir üstünlükle Erzurum&#8217;da birinci sırada oy topluyor. Örneğin Genel Seçim Sonuçları şöyle: 2002 Ak Parti % 54.65 MHP 10.86; 2007 Ak Parti 68.29 MHP 13.14 2011 Ak Parti 69.2 MHP 13.3. Erzurum bilinenin aksine Türkler ile Kürtlerin iç içe kardeşçe yaşadığı şehirlerden birisidir. Erzurum&#8217;un Güney ilçeleri Kürt&#8217;tür Merkez&#8217;de de çok sayıda Kürt yaşamaktadır. Bugüne kadar Kürt Türk çatışmasına kimse şahit olmamıştır. Bu kardeşlik bilincini oluşturan İslam&#8217;dır. İslam&#8217;ın sağladığı bu kardeşlik iklimi dışında yaşayan insanlar her tarafta olabilir. Sosyolojide bir yaklaşımdan bahsedilir, örneğin dinin sosyolojik açıklaması onun hakikatini araştırmaz. Aynen bunun gibi Kürt meselesine de yaklaşımda denekler üzerinden, sübjektif yaklaşımlarla sağlıklı sonuçlar elde edilemiyor. Sizin de gezdiğiniz o yoksul Dağ Mahallesi ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı bir muhittir. Orada aynı bahçe içinde Kürt bir aileyle Türk bir aile yaşayabiliyor. Birisinin gece başı ağrısa hiç tereddütsüz diğerinden ağrı kesici isteyebiliyorlar. Birbirlerinin acılarını acıyla, sevinçlerini sevinçle karşılıyorlar. Bir şehit cenazesinde birkaç gencin taşkınlık yapmasını bir şehre mal edenlerin bu komşuluk ilişkilerinden haberinin olduğunu sanmıyorum. Kültürel birikimler bugünden yarına oluşmuyor. Çok derin bir kaynaşmayı mayalıyor ve ayrışması öyle kolay gerçekleşmiyor.</p>
<p><em>Van depremi için yardım çalışmaları orada da var. Bir ırkçılık zemininden söz etmek mümkün değil. Böyle bir şey varmış gibi gösterme çabaları oldu. Politik bir nefret söylemi de yok sanırım, MHP lideri Devlet Bahçeli&#8217;nin yaklaşımı güzeldi, aslında ülkücülüğün temelinde kardeşlik duyguları vardı biz öğrenciyken. Erzurum çok önemli görünüyor bana bazı kör noktaların aşılması için. Doğu&#8217;nun mihenk taşı. Kürt kimliği rahatsızlık yaratıyor mu şehirde? </em></p>
<p>Nasıl &#8220;ırkçılık&#8221;tan söz edilebilsin ki! Van&#8217;daki deprem sonrası Devlet Bahçeli&#8217;nin sözlerini haber bültenlerinden hepimiz dinledik. &#8220;Depremde ırkçılık yapan soysuzdur&#8221; dedi. Erzurum Ülkü Ocakları Teşkilat Başkanı Abdullah Kırmacı, bölgede ki depremzedeler için gıda ve para yardımı toplandığını ve toplanan gıda ve para yardımının ihtiyaç sahibi depremzedelere ulaştırıldığını belirtti. Kırmacı ülkü ocakları olarak depremzedelerin yaralarına merhem olmak için kan kampanyası başlattıklarını belirterek &#8220;Erzurumlu vatandaşlar bu konuda hassasiyet göstermesi gerekiyor&#8221; dedi. Irkçı ve nefret söylemleriyle bu açıklamalar yan yana getirilebilir mi? Vanlı kardeşlerine yardım yapan insanların öyle öyküleri var ki, bu toprağın insanlarının bu hassasiyetlerini &#8220;Kürtlük-Türklük&#8221; üzerinden gölgelemeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Bir duyarlı vatandaşın İstanbul&#8217;dan gönderdiği battaniyede unutulan 5000 TL&#8217;yi, yardımı aldığında görevliye teslim eden, üstelik kimliğini söylemeyerek gereksiz bir gururlanmaya adının karışmasını istemeyen Erciş&#8217;li vatandaşın davranışı hangi ırktan olursa olsun bizim insanımızın mayasını gösteriyor. İbn Arabi, ‘bir şeyi hakikatinin dışına taşıyan, hiç kuşkusuz Allah&#8217;ın yaratılışını verdiği bir şeye hakkını vermemiştir. Bu bağlamda insan her hak sahibine haklarını vermekle memurdur&#8217; der. Ortada bir kardeşlik dayanışması varken, fevri birtakım hadiseler yaşanıyorsa, kardeşliğe zarar verebilecek her türlü yorum, söz ve davranışlarda bulunmak Gayretullaha dokunmaz mı? Kürt meselesi can yakıcı bir sorun olarak ortada. Yüzyılı aşkın bir sorundan bahsediyoruz. &#8220;Kürt diye bir ırk yoktur&#8221; söylemini devletin Adalet Bakanı&#8217;nın söylediği bir dönemden bugünlere geliyoruz. Kim kendi isteğiyle ırkını tercih etme hakkına sahip olabiliyor ve kim hangi hakla yaratılıştan gelen bir hakkı bir insanın elinden alma hakkına sahip olabiliyor. Çok şükür bu ırkçı ve faşist yaklaşımlara bugün kimse pirim vermiyor. İslam&#8217;ın kardeşlik hukuku ile çözüme kavuşmuş/kavuşacak bu meseleyi, İslam&#8217;ın adaletine havale etmeyen insanların yaşattığı bir sorun olarak devam ediyor. Bu kardeşlik bilincinin artmasıyla inşallah bu sorun da çözülecektir diye ümit etmekteyim.   </p>
<p><em>Peki, siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz, İslamcı denmesi daraltıcı gelir mi? Müslümanların değişimini konuşurken ilkeler bazında bir zemin kayması olduğuna dair tartışmalar sürüyor. Mesela en son Okuma Yeri&#8217;ne de aldığınız Mustafa Özel&#8217;in dikkat çektiği sosyal tabakalaşma gerçekliği için ne söyleyebilirsiniz.  Helalinden kazananlar helalinden gönlünce yaşayabilir mi. Sınıf farkı nereye kadar tolere edilebilir İslam da? </em></p>
<p>Kendimi Müslüman olarak tanımlamak yetiyor hamdolsun. Hz. İsa&#8217;nın dediği gibi &#8220;Ben Allah&#8217;ın kuluyum&#8221;. Ona kul olmaktan daha büyük şeref ve paye düşünemiyorum. İslamcılık, bir dönemin sosyal ve siyasal şartlarının ortaya çıkardığı bir terim olarak kullanılmıştır. Bu kavramın kapsadığı düşünsel akımın İslam&#8217;ın gerilediği dönemlerde yaptığı soylu çabayı elbette ki alkışlıyorum. Her siyasal dönemin şartlarında çeşitli akımlar, gruplar, hizipler olmuştur, olabilir. Önemli olan bunların tevhidi çizgide hareket etmesi ve Hududullah&#8217;a zarar vermemesidir. Bu ölçülerde hareket eden tüm akımlara kendimi yakın hissediyor, hepsinden bir renk ve iz taşıyorum. &#8220;Müslümanların değişimi ve zemin kaymasına&#8221; gelince, bir kere Müslümanlar da insan ve nefis taşıyor, onları insanüstü bir varlık olarak algılamamak lazım. Günah işleyebilir, hata edebilir ve ayağı kayabilir. Görebildiğim kadarıyla hemen hemen her konuda -genelleştirmemekle birlikte- Müslümanların birbirlerine karşı merhamet ve nezaketli davranmaları hususunda bir sorun yaşanıyor. Birbirlerinin hatalarını düzeltirken kardeşçe yaklaşmak yerine, bir muarız gibi hareket edilebiliyorlar. Bu çok tehlikeli bir gidişi işaret ediyor. Müslümanın zengin olması, iş güç sahibi, mevki makam sahibi olması gerekebilir/olabilir. Ne var ki, işi gücü, mevki makamı onun İslami ve insani ilişkilerini zedeliyorsa, burada tehlike çanları çalıyor demektir. Hiçbir zenginlik, hiçbir makam bir Müslümanın öz değerlerine sahip çıkmasından daha değerli olamaz. İslam&#8217;da sınıf farkı olmadığı için, Müslümanlar arasında bir sınıfın olabileceğini söyleyemeyiz. Müslümanın zengin olması bir sınıfa ait olduğu anlamına gelmiyor. O, fakir bir Müslümanın kendi serveti üzerindeki hakkını göremiyorsa, &#8220;Müslüman&#8221; sıfatı zedelenmiş demektir. Fakiri küçümseyen ‘Müslüman zengin&#8221; ile Kapitalist yardımsever bir kimse arasında tercihe zorlanıyorsak burada durup düşünmek zorundayız.</p>
<p><em>Şehirlerdeki sosyal dönüşüm projeleri için ne düşünüyorsunuz. Erzurum da da yüksek bina hevesi başlamış. Getto oluşumundan da sözedebilir miyiz. Şehirler hangi paradigmalar üzerinde yükselmeli&#8230;</em></p>
<p>İbn Haldun &#8220;şehirlerde meyve vermeyen ağaçlar çoğalmışsa, o memleketin insanları sefahate düşmüşlerdir&#8221; der. Geniş bahçeleriyle, süs bitkileriyle, fıskiyeleriyle, ağaçlarıyla insanın nefes alabileceği mekânların yerini, zevksiz mimarileriyle apartmanların, sitelerin, alışveriş merkezlerinin aldığı bir dönemi yaşıyoruz. Güneşi bile kesen sıklıkta (aralıkta) yükselen bu binaların imar planlarını, nazım planlarını nasıl onaylıyor yerel yöneticiler aklım almıyor bir türlü. Yolları araçların kapladığı, mahalleleri beton yığınlarının esir aldığı bir şehirleşme insanı nasıl mutlu edebilir. Erzurum da bu olumsuzluktan alabildiğine payını alıyor ne yazık ki. Dört bir yanı dağlarla kaplı, dağların eteklerinin yüksek yamaçların oluşturduğu tabiat harikası yerler boş ve atıl vaziyette dururken, sulak tarım arazileri üzerine yeni uydu kentler inşa edilmiş, bu yetmiyormuş gibi, yeni kurulan Teknik Üniversite de sulak ve tarım arazisi üzerine tahsisi yapılmış, yakın bir zamanda temelleri atılacak. Bizim tarihimizde ve geleneğimizde şehirlerin nasıl sosyal ve kültürel birikimi yansıttığı görülmüştür. Sanatın, edebiyatın, ahlak ve bediiyatın örnekleriyle doludur. Bunun için Bağdat ve Endülüs&#8217;e bakmak yeterlidir sanırım.</p>
<p><em>İbn Arabi okumaları yaptığınızı biliyorum. Tevekkül ve önlem, isyan ve teslimiyet arasında denge nasıl kurulabilir. İslam&#8217;ın öngördüğü yaşam biçimi hangi paradigmalar üzerinde yükseliyor sizce.  </em></p>
<p>İbn Arabi&#8217;yi <em>Fütuhat-ı Mekkiye</em>&#8216;nin tercümesinin yayımlanmaya başladığı günden itibaren büyük bir ilgiyle okuyorum. İbn Arabi&#8217;de İslam düşüncesinin zirvesini görüyorum. İslam dininin Müslüman&#8217;dan istediği &#8220;Allah&#8217;a gerçek kulluk yapmak&#8221; bilinci O&#8217;nun eserlerinde derinlemesine veriliyor. İnsanın anlam arayışının nihai noktasını temsil eden insan-ı kâmil İbn Arabi düşüncesinde önemli bir yer tutuyor.  Tin Suresinde Cenab-ı Allah &#8220;Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.&#8221; diye buyurmaktadır. Arabî düşüncesinde Âdem, Hakkın suretini ve âlemin suretini kendinde toplar.  Tevekkül, kalbin Allah&#8217;a itaat etmesi iken, isyan da kalpten Allah&#8217;ı uzaklaştırmaktır. Yoksa Âkif&#8217;in, &#8220;Çalış! dedikçe şeriat, çalışmadın durdun, / Onun hesabına birçok hurafe uydurdun! / Sonunda bir de &#8220;tevekkül&#8221; sokuşturup araya, / zavallı dini onunla çevirdin maskaraya!&#8221; mısralarında işaret ettiği manada bir tevekkül değil; Arabî&#8217;nin tevekkül anlayışının temelini yâkîn, sabır, azimet, doğruluk ilkeleri belirler. Hadis-i Şerif&#8217;te belirtildiği gibi &#8220;deveni bağla sonra tevekkül et&#8221;. Arabî&#8217;nin kullandığı kavramlara dikkat edilirse, bir Müslüman&#8217;ın Allah&#8217;la kurduğu gerçek kurbiyyeti gösteriyor ve bu durumda olan insanın bütün hayırların toplamından nasiplendiğini görürüz. Bütün hal ve hareketlerinde belirleyici mizan olarak Hududullah&#8217;a uymayı şiar edinmiş Müslümanın bir dava iddiası anlamlı olabilir. Sizin sorduğunuz İslam&#8217;ın öngördüğü yaşam biçimi böylesi adanmış insanların omuzlarında yükselebilir ancak. Menar Tefsiri&#8217;nde Reşit Rıza&#8217;nın belirttiği gibi, ‘insan nefsi düzelip ıslah olunca, el attığı ve sorumluluğunu üstlendiği her şey düzelir, ıslah olur. Çünkü insan yeryüzünün efendisidir; yeryüzünün iyi olması ya da fesada uğraması, bozulması insanın iyi ya da kötü olmasına bağlıdır.&#8217; İşte İbn Arabî&#8217;nin insanın salt gerçeğe ulaşma yolundaki çabalarını üzerinde temellendirdiği varlığın birliği ilkesi böyle bir perspektif kazandırıyor insana.</p>
<p><em>2004&#8242;te Frankfurt Kitap Farında Arap dili konuktu, 350 Arap yazar katılmıştı. Bazılarının Zeit dergisinin yaptığı bir soruşturmaya verdikleri cevaplar çok önemliydi doğrusu. Soru ‘Avrupa Arap Dünyasından ne öğrenebilir&#8217;di. Cevaplardan bazıları şöyleydi:   </em></p>
<p>Habib Tengour (Cezayir): &#8220;Avrupa, Arap kültüründen çok şey öğrenmişti zaten. Fakat bu çok uzun zaman önceydi. Araplar; Yunan, Hint ve Çin&#8217;in varisleri üzerine çalışmalar yaparkendi. O zamanlar Bağdat, bir dünya şehriydi. Arap dili de son derece rafine, insancıl bir kültür aracıydı. Bu parlak geçmiş, Arapları bugün zorluyor, ya da belki de zaten o zamanlarda neler olduğunu doğru düzgün anlayamadılar. İşte bundan dolayı, bir Arap için &#8220;Avrupa, Arap dünyasından ne öğrenebilir?&#8221; sorusu öyle acı verici ki&#8230;</p>
<p>Hassan Dawud (Lübnan): &#8220;Neyimiz var, ne verebiliriz? Bu soru biraz geç soruldu bana kalırsa. Babama ya da büyükbabama sorulsaydı, kesinlikle anında bir şeyler söylerlerdi. Ben bu soruyu bir arkadaşıma sordum, &#8216;hiçbir şey&#8217; diye cevap verdi. Bu cevap beni rahatlattı doğrusu; başkalarına öğretebileceğimiz bir şeylerin olmamasına olan inancımın güçlendiğinden değil bu rahatlama, daha ziyade, o öve öve bitiremediğimiz uygarlığımızın artık iletebilecek bir şeyi olmadığını düşündüğümde hissettiğim suçluluk duygusundan kurtulmuş olmamdan.&#8221;</p>
<p>Abbas Beydoun (Lübnan): &#8220;Kolayca cevap verilebilecek bir soru değil bu. Aslına bakarsanız, Arapların Avrupa&#8217;dan ne öğrendiğine dair konuşmak çok daha kolay olurdu.</p>
<p>Batı, eski Arap kültüründen zaten çok şey öğrenmişti. Sufizmi, Arap liriklerini, sadece &#8216;Binbir Gece Masalları&#8217;yla sınırlı olmayan anlatı kültürünü, resim sanatını, Arap müziğini, üzerine daha fazla ve daha derin bilgi sahibi olunmasını gerektiren Arap İslam&#8217;ını öğrenmişti.</p>
<p>Ancak ben bu sorunun tam da günümüzle alakalı olduğunu düşünüyorum. Bu da beni daha sıkıntılı bir duruma sokuyor. Şu an aklıma bir şey gelmiyor ama genel eğilim, Batı&#8217;nın modern Arap kültürünün çıkış noktası olduğu yönünde.&#8221; </p>
<p>(Zeit Literatur, Eylül 2004)</p>
<p><em>O günden bugüne zaman özellikle O.Doğu&#8217;da büyük tecrübeler yaşattı insanlığa, dünya bir alt üst yaşadı. Bu soru aslında setredilmiş bir İslam ne verebilir sorusudur bence, böyle sorarsak ne dersiniz, sizin cevabınız ne olurdu. </em></p>
<p>Foucault&#8217;nun &#8220;ruhsuz dünyanın ruhu&#8221; dediği İslami bilincin yeryüzünün felahı bulmasında en önemli birikim olduğunu söylemek istiyorum. İslam âleminin bugün içine düştüğü açmazları bir yana koyarsak, Batı&#8217;nın Aydınlanmadan bu yana gösterdiği ilerleme, insanlığın huzur ve saadetini temin edememiştir. Bu dönemde İslam âleminin içe dönük büyük bir özeleştiri yapması gerekiyor. Rahmetli İzzetbegoviç,   &#8220;ben olsam, Müslüman Doğu&#8217;daki tüm mekteplere &#8220;eleştirel düşünme&#8221; dersleri koyardım. Batı&#8217;nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafının kaynağı budur&#8221; derken çok haklıydı. Aydınlanma filozofları, Sanayi Devrimi düşünürleri, Batı&#8217;nın sosyal bilimcileri, psikologları dünya kadar kuram, düşünce ve birikim ortaya koymuşlardır. Eleştirel aklı öne çıkarsalar da, sosyolojide, felsefede, psikolojide kuram geliştiren her bir düşünce adamının geliştirdiği kuram çok geçmeden yenisiyle tezat teşkil etmiş, peşinden gelen diğerini tekzip etmiştir. İnsanlığa kalıcı ve huzur verici şeyler söyleyenlerin sayısı çok az olmuştur. Çağımızın cins düşünürlerinden Zizek, yakın bir zamanda yayınlanan bir söyleşisinde Avrupa&#8217;ya Osmanlı ve Avusturya İmparatorluğu modeli öneriyordu. İslam, insana dünyanın geçici bir yurt olduğu, kalıcı olanın ahiret olduğu şuurunu verir. Ahiret düşüncesine sahip olmayan bir düşüncenin, doktrinin yeryüzünü layıkıyla imar etmesi, insanlara huzur sağlaması mümkün değildir. Dünya hakkıyla İslam&#8217;a yönelse, bugün kaos olarak yaşanan hiçbir sorun yaşanmaz, adalet, barış ve kardeşlik içerisinde herkes huzur içinde yaşayabilir.</p>
<p><em>Gençler gündelik ve güncel olanın ötesine geçerek kalıcı bir şeyler yapmanın peşinde. Günümüz Türkiye&#8217;sinde sanat edebiyat ve estetik konusunda İslamcılar arasında bir inkişaf var. Sinemaya, edebiyata ve birçok dala giderek artan geniş bir ilgi var. Siz bunu neye bağlıyorsunuz, ümitvar mısınız gençliğimiz için?</em></p>
<p>Bu bağlamdaki gelişmeleri sevinçle karşılıyorum. Aslında bu durum, İslami camianın üzerinde oturduğu dinamik bir cevheri işaret ediyor. Bu cevherin üzerine serpilen külleri ayıklamasını bilenlere, bu çabalar kendi köklerine yapacakları yolculukta bir ivme kazandıracaktır. Yeni Necip Fazıllar, Sezai Karakoçlar, Nuri Pakdiller, Rasim Özdönerenler, Cahit Zarifoğlular bu çabalarla yetişecektir. Kendi köklerine ait yeni bir dil ortaya koya(n)cak bu neslin ümmetin özlediği &#8220;diriliş nesli&#8221; olacağına/olduğuna kuşku yoktur.</p>
<p><em>Okuma Yeri dikkatle izlediğim bir site. Elinize sağlık. Nasıl doğdu, yazıları seçerken neleri kıstas alıyorsunuz, nasıl tepkiler alıyorsunuz. </em></p>
<p>2006 senesinde kurduğumuz internet grubu hâlâ devam ediyor. Çok sayıda edebiyatsever genç, yazar ve eleştirmen üyemiz var. Yola çıkarken &#8220;kelamı kalbe taşıyan bir köprü olmak arzusundayız&#8230;&#8221; sloganıyla çıktık. Aynı isimle bir de sitemiz var www.okumayeri.net adıyla yayınını sürdürüyor. İnternetin çok yaygın ve hızlı bir şekilde insanların dünyasına girdiği zamanları yaşıyoruz. Çok değerli metinler yayınlanıyor. Bu metinler çoğu kere yazılı matbuat gibi insanın elinde kalıcı hale gelmiyor. Gözden kaçan kimi metinleri okurlarımız için seçiyoruz, yayınlıyoruz. Gençlerle yazarlar arasında bir köprü görevi de kuruyoruz aynı zamanda.</p>
<p><em>Sizin yazma serüveniniz nasıl başladı, kitap çıkarmayı düşünmüyor musunuz? </em></p>
<p>Benim yazma serüvenim, lise yıllarında kompozisyon yarışmalarında aldığım derecelerin sevinciyle başladı diyebilirim. O yıllarda Kıbrıs&#8217;ta yayın yapan bir dergiye şiir ve makale gönderiyordum. Daha sonra Vahdet Gazetesi&#8217;nde, Yeni Şafak&#8217;ta ara ara yazılarım yayınlandı. Varide, Yedi İklim, Kardelen, Sözleşme gibi dergilerde yazılarım yayınlandı. Erzurum&#8217;da Kalem ve Onur dergisiyle Yenişehir Sanat dergilerini çıkardık. Bunun dışında on yılı aşkındır bir yerel gazetede köşe yazıları yazıyorum. Denemelerim bir iki kitap olacak hacme ulaştı. Yayınlamayı aklımdan geçiriyorum doğrusu. Nasip deyip bekliyorum&#8230;   </p>
<p><em>Balcılık yapan bir arkadaşınızı ziyarete gitmiştik. Erzurum&#8217;da beni en çok etkileyen kişilerden biri oldu. Erzurum ili Arı Yetiştiricileri Birliği Başkanı Taner Bayır. Bu işin her yönüyle erbabı gerçekten. Arılarla bilgece bir ilişkisi var. Böyle yaşamla safiyane bir ilişki kurmanın yolu daha küçük ölçekli rafine şehirlerde yaşamaktan mı geçiyor, siz orada daha korunaklı bir yerde misiniz hayatın temel önceliklerine yakın durmak bakımından. Metropol hayatında her zaman bir ukde vardır içimizde. Bu yönden bir İstanbul Erzurum karşılaştırması yapmanız mümkün mü?.   </em></p>
<p>Evet, Taner kardeşimiz bu işin bilgesi&#8230; Erzurum&#8217;da organik balcılık yapıyor ve teknik anlamda da altyapısını kurmuş bir işletme yönetiyor. Arı&#8217;nın bal yapma safahatını anlatırken onun karşısında bir ziraat fakültesi talebesiymişsiniz gibi dikkatle ve uzunca dinleyebiliyorsunuz. Şair Cafer Turaç&#8217;la yapmış olduğum bir söyleşide &#8220;taşrada kemikleşmiş ilişkiler mevcuttur&#8221; demişti. Gerçekten metropol şehirlerin insanı yıpratan yönüne göre Erzurum gibi nispeten taşra şehri sayılabilecek yerlerde arkadaşlıklar daha kavi ve taşra kokusunun üzerine sindiği bir doğallığı barındırıyor. Birbirinize ulaşmak için bir yürüme mesafesindesiniz. ‘Gözden ırak gönülden ırak&#8217; deyimi bizimle metropollerde yaşayan insanların ilişki biçimini anlatıyor sanıyorum. Erzurum&#8217;da göz de yakın, gönül de&#8230;</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konuda yeniden okumak için&#8230;</p>
<p> </p>
<p><span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Kitap Tanıtan Kitap 1</strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><strong><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></strong></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar.</strong> Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için…<strong> </strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></span></a></p>
<p><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/11/02/erzurumda-kardeslik-ve-arkadaslik-kavi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/11/02/erzurumda-kardeslik-ve-arkadaslik-kavi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Gözden Kaçmasın: Kırkıncı Kapı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/10/23/gozden-kacmasin-kirkinci-kapi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/10/23/gozden-kacmasin-kirkinci-kapi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Oct 2011 21:06:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19133</guid>
		<description><![CDATA[
&#8220;&#8230;Kırkıncı Kapı bir kültür-sanat sitesi olma amacı ile yola çıkmış bulunuyor. Bu yolda, edebiyatın ve sanatın her alanına dokunup, ustalıkla yolumuza devam etme gayreti içerisinde olacağız. Sanat adına bir şeyler ortaya koymaya çalışan kişiler olarak bizler, talime önce edep ile başlayıp piştikten sonra edebiyatın kaidelerini öğrenme çabasına düştük. Edebi eserler ortaya koymak için bildiğimiz en [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.kirkincikapi.com/wp-content/uploads/2011/10/Tam-ekran-yakalama-21.10.2011-223502.bmp-636x250.jpg" alt="" width="400" height="219" /></p>
<p><em>&#8220;&#8230;<a href="http://www.kirkincikapi.com/" target="_blank">Kırkıncı Kapı </a>bir kültür-sanat sitesi olma amacı ile yola çıkmış bulunuyor. Bu yolda, edebiyatın ve sanatın her alanına dokunup, ustalıkla yolumuza devam etme gayreti içerisinde olacağız. Sanat adına bir şeyler ortaya koymaya çalışan kişiler olarak bizler, talime önce edep ile başlayıp piştikten sonra edebiyatın kaidelerini öğrenme çabasına düştük. Edebi eserler ortaya koymak için bildiğimiz en incelikli yol bu idi. Edep&#8217;ten edebiyata başlayan yolculuğumuza &#8220;Kırkıncı Kapı&#8221; adı altında<span id="more-19133"></span> devam etmeyi ve gün geçtikçe çoğalmayı arzu ediyoruz. Yolumuz Kırkıncı Kapı&#8217;ya değin.</em><br />
<em>Inventas vitam iuvat excoluisse per artes. Ab imo pectore.*<br />
(*)Bırakın sanat ve bilimle hayatı güzelleştirelim. Kalbin derinliklerinden, dürüstlükle&#8230;&#8221;</em></p>
<p>yazarları:</p>
<p>Melih Tuğtağ<br />
Bilal Habeş Evran<br />
Meral Yarıcı<br />
Suzan Nur Başarslan<br />
Aysun Ellidokuzoğlu<br />
Murat Özel<br />
Ali Berkay Bircan<br />
Nagihan Şahin<br />
Yücel Öztürk<br />
Suat Demren<br />
Uğur Güçarslan</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/10/23/gozden-kacmasin-kirkinci-kapi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/10/23/gozden-kacmasin-kirkinci-kapi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Jerusalem*de Eskimeyen Bir Çığlık: Baba, Beni Neden Terk Ettin?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/10/17/jerusalemde-eskimeyen-bir-ciglik-baba-beni-neden-terk-ettin/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/10/17/jerusalemde-eskimeyen-bir-ciglik-baba-beni-neden-terk-ettin/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 17 Oct 2011 19:48:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[roman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19066</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan
İspanyol yazar Michel del Castillo, &#8220;Terk edilmiş çocuklar masallar uydurmaya yazgılıdırlar.&#8221; der. Şu bir gerçektir ki çocuğun yalnız ve küçük yüreği, dünyanın ıstırabıyla ancak masallar sayesinde mücadele edebilir. Dünyanın dört bir yönünden akan coşkun ıstıraba set çekemeyeceğini bildiği için çocuk, onun coşkunluğuna bırakır kendini ve büyümeye akar. Bunu beceremeyip de barajlar kurmaya çalıştığındaysa anlar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Alper Gürkan</em></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/jerusalem_markar_esayan.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-19067" title="jerusalem_markar_esayan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/jerusalem_markar_esayan.jpg" alt="" width="200" height="300" /></a>İspanyol yazar Michel del Castillo, &#8220;Terk edilmiş çocuklar masallar uydurmaya yazgılıdırlar.&#8221; der. Şu bir gerçektir ki çocuğun yalnız ve küçük yüreği, dünyanın ıstırabıyla ancak masallar sayesinde mücadele edebilir. Dünyanın dört bir yönünden akan coşkun ıstıraba set çekemeyeceğini bildiği için çocuk, onun coşkunluğuna bırakır kendini ve büyümeye akar. Bunu beceremeyip de barajlar kurmaya çalıştığındaysa anlar ki büyümüştür artık. Ve artık hayat, içinde akılan bir mecra değil, &#8220;mücadele edilen&#8221; bir şeydir: Sürükleyen, sürüklerken acı veren ve nihayet bir izbede terk eden, öldüren.</p>
<p> Bu kader yüzünden küçük planda kurgular, kahramanlar, canavarlar ve arkadaşlar arasında yaşarken büyük planda aile, toplum, din gibi güçlü aidiyet bağları kurmak için çabalar insan. Hepi topu bu iki plan arasındaki gerilimde yolunu bulmaya çalışan bir cambazdan başka bir şey olmadığını, Nietszche&#8217;in tanrıyla maymun arasında gördüğü kadar olduğunu öğrenir zamanla&#8230;</p>
<p align="center">* * *</p>
<p>Markar Esayan&#8217;ın Jerusalem&#8217;i de bunu öğrenmenin hikâyesidir. Bu küçük ve büyük planlara aynı anda odaklanarak geçmişle geleceğin, çocuklukla büyüklüğün, hayalle gerçeğin bir arada sunulduğu <span id="more-19066"></span>postmodern bir hikâye. Terk edilmiş ve meçhul olduğu kadar meşhur bu çocuğun anlattığı, sevdiği ve bildiği tek dünyadan bambaşka bir gerçekliğe geçişinin hikâyesi.</p>
<p> Roman boyunca kumruların bile kendinden daha yerleşik olduğunu hisseden, &#8220;<em>esmer, çelimsiz, sessiz, dikkat çekmeyen&#8221; </em>bu çocuğun işlediğinden emin olduğu günahların bedeli olarak gönderildiği yolculuğuna çıkarılıyor okur. &#8220;<em>Bir paket gibi</em>&#8221; teslim edilip teslim alınırken sadece kendisinin bildiği ve duyduğu bir dille içine kapanıp onun yalnızlığını yaşayışında zamansal ve mekânsal yolculuğu&#8230; Diğer taraftan da toplumların, cemaatlerin ve ülkelerin görünmeden kaynayan kazanlarının fokurtusu da her daim satır aralarında.</p>
<p> &#8221;Piçliğin&#8221; ve &#8220;gâvurluğun&#8221; batıni temerküzünden ibaret saydığı varlığından başka bir şeye sahip görmüyor kendini. Üstelik her zerresine sirayet etmiş olan terk edilmişlik hissi yüzünden bir sürgün, bir tecziyeden ibaret hayat ona göre. Kudüs&#8217;te, Golgotha tepesinde insanlığın günahlarının kefaretini ödemek için yine insanların sebep oldukları acılarla yüzleşirken kovulduğu Cennet&#8217;e, &#8220;Beni neden terk ettin?&#8221; diye seslenen tüm çocukların müşterek kahırları var sırtında. Roman boyunca kahramanın özdeşleştirildiği Mesih&#8217;in Göklerdeki Baba&#8217;nın çocuğu olması inancıyla paralel olarak o da koparıldığı anne ve babasının bir çocuğu neticede.</p>
<p> Annesinden koparılan sıradan bir çocuk mu? Yurdun koparılan bir Ermeni mi? Babası tarafından terk edilen küçük İsa mı? Âdem&#8217;in cennetten kovulmasıyla başlayan sergüzeştini hatırlayan bir âdemoğlu mu?</p>
<p style="padding-left: 30px;"> &#8221;<em>Bütün çocuklar yalnız doğar&#8230; Canı çok yanar. Canın çok yanar. Ah, canın çok yanar. O can yanmasının adı sonra korku olur. O korku hep ayrılığı hatırlatır. Geldiğin güvenli yeri, kovulduğun Cennet&#8217;i&#8230;</em> &#8220;</p>
<p> Esasen bu yolculukla gideceği yerde bir sürgün değil, öğrenci olacaktır. Türk olan annesinin gönülsüzlüğüne rağmen Ermeni olan babasının maksadı, onun Ermeniceyi ve inançlarını düzgünce öğrenmesini sağlamaktır. Dörde bölünmüş Kudüs&#8217;teki bir manastırda yatılı okuyacak ve kendini, aslını, özünü tanıma imkânı bulacaktır. Nitekim okuldaki öğrenciler 1915&#8242;teki Ermeni soykırımı nedeniyle İran, Irak, Lübnan, Suriye gibi ülkelere dağılmış olan Anadolu Ermenilerinin çocukları, torunlarıdır. Tıpkı romanın kahramanı gibi yurtlarından koparılan bu çocukların da mirası onunkiyle aynıdır. Zaten bu miras sayesinde Esayan, savaşların ve cennet dışı zamanların yürekleri törpüleyip nasırlaştırdığı bir dönemde yaşayan kahramanı üstünden çağa tanıklık da ederek, Kudüs&#8217;teki keşmekeşi, İsrail-Filistin davasını, Türkiye&#8217;deki siyasi karışıklıkları da sığdırır Jerusalem&#8217;e. Hemen hepsi Ortadoğu&#8217;nun ıstırabıyla kavrulmuş kahramanların çevrelediği, korkuları nedeniyle saldırganlaşan toplumların döngüsel şiddete saplanıp kaldıkları ve belki bu yüzden &#8220;<em>Allah Baba&#8217;nın hiçbir duayı işitmez olduğu</em>&#8221; bir dünyanın metaforik başkenti olan Kudüs&#8217;ün hikayesidir hepsi.</p>
<p align="center">* * *</p>
<p>Roman boyunca sekiz yaşında bir çocuğun &#8220;müjde&#8221;sini okumaktan ötürü üslubun da naif bir libasa büründüğünü söylemek mümkün. Buna ilaveten bütünsel manadaki sağlam kurgusu, çok katmanlı ve çoklu okuma imkânı veren akıcı anlatımı Jerusalem&#8217;i iyi bir roman yapıyor. İnsanlığın umumi hislerinin müşahhas vurguları bazan öyle noktalara ulaşıyor ki, hikâyenin tamamı olmasa bile hissettirilen gerçeklikten ötürü ciddi bir otobiyografik ağırlığın olduğu düşünülüyor. Ama yazarı bunu inkâr ediyor. Beyan esastır&#8230;</p>
<p> Günlük yazılarındaki rikkat ve hassasiyetiyle de tanığımız Markar Esayan kendi suretine de yansımış olan duyarlılığını, edebi bir lezzet ve evrensel imgeler eşliğinde sunuyor okura bu romanla. Kısa süreli bir ayrılıktan sonra &#8220;Lema şabaktani&#8221;den &#8220;Ve&#8217;dduha&#8221;ya açıyor insanı. Böylece masallar uydurmaya yazgılı varoluşumuzla yeniden yüzleşme ve özlediğimiz masallarda yeniden dirilme ümidi de vererek&#8230;</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><em>Jerusalem</em>, Markar Esayan; Timaş Yayınları, Haziran 2011, İstanbul.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/10/17/jerusalemde-eskimeyen-bir-ciglik-baba-beni-neden-terk-ettin/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/10/17/jerusalemde-eskimeyen-bir-ciglik-baba-beni-neden-terk-ettin/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yalnız Bir Yazar Olarak Peyami Safa’nın Fikriyatı (1)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/09/26/yalniz-bir-yazar-olarak-peyami-safa%e2%80%99nin-fikriyati-1/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/09/26/yalniz-bir-yazar-olarak-peyami-safa%e2%80%99nin-fikriyati-1/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Sep 2011 21:47:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18819</guid>
		<description><![CDATA[Alper Gürkan
Türkiye edebiyatında vaziyet-i umumiye hakkında &#8220;Bizde bir edebiyat tarihine veya antolojiye girmek için edebiyata mensub olmak ne şarttır ne de kâfidir.&#8221; der Peyami Safa. Edebiyatçı olmak şart değildir çünkü ne idüğü belirsiz birkaç karalama sayesinde &#8220;şair&#8221; diye vasfolunabilirsiniz; kâfi de değildir, çünkü tuğla gibi kitabınızla hiçbir yere &#8220;tutunamadan&#8221; da ölüp gidebilirisiniz. Bunu tesbit edecek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/peyami_safa.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/peyami_safa_sanat_edebiyat_tenkit.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-18821" title="peyami_safa_sanat_edebiyat_tenkit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/peyami_safa_sanat_edebiyat_tenkit.jpg" alt="" width="220" height="347" /></a>Alper Gürkan</strong></em></p>
<p>Türkiye edebiyatında vaziyet-i umumiye hakkında &#8220;<em>Bizde bir edebiyat tarihine veya antolojiye girmek için edebiyata mensub olmak ne şarttır ne de kâfidir</em>.&#8221; der Peyami Safa. Edebiyatçı olmak şart değildir çünkü ne idüğü belirsiz birkaç karalama sayesinde &#8220;şair&#8221; diye vasfolunabilirsiniz; kâfi de değildir, çünkü tuğla gibi kitabınızla hiçbir yere &#8220;tutunamadan&#8221; da ölüp gidebilirisiniz. Bunu tesbit edecek kıstaslara olan yaklaşımımızı, dünya edebiyatı içindeki yerimize bakarak bulmak mümkündür.</p>
<p> Peyami Safa&#8217;nın işaret ettiği husus kamplaşmalardır muhakkak. Şu bir hakikat ki; bir san&#8217;at olarak edebiyatın en zayıf noktası, ruhundaki toplumsal bağlamların yozlaştırılarak siyasi mihverlere malzeme yapılmasıdır. Ki bu sebepten ötürü birçok edebi nimet kuşa dönerken çok büyük olabilecek eserler ıskalanmıştır. Özellikle bizimki gibi siyasetin köy kahvehanelerini bile bölebildiği toplumlarda gerçek bir &#8220;anlayış&#8221; içermeyen sanat anlayışları, kamplaşmalar vesilesiyle kuruldu hep: Her grup, vasfına aldırmaksızın kendi siyasi çevresinden olana dikkat çekti, diğerini yok edebilecekmiş gibi görmezden geldi.</p>
<p> Bu durumun temelinde muhtemelen matbaa ile ilişkimiz yatmaktadır. Şöyle ki eserlerin çoğaltılma tekniklerinin yaygınlaştığı dönemle imparatorluğun dağılma süreci içine girdiği dönemin birbirine yakın olması sanatla ilgili bir yanlışa <span id="more-18819"></span>soktu münevverlerimizi. Çünkü kitaplardan ziyade gazete ve mecmualarla okuruna ulaşan şair ve yazarların, kelimenin siyasal anlamıyla- popülistleşmesinin normalliğiyle &#8220;vatan&#8221; davasının birleşmesi; &#8220;sanat, toplum içindir&#8221; temayülünü kuvvetlendirdi. Nitekim cumhuriyetten evvel ve sonra Türkiye&#8217;de yaşanan bu sürecin Sovyet Rusya&#8217;da, Arap diyarında, NAZİ Almanyasında, Demirperde ülkelerinde hep beraber yaşanması bir tesadüf olmasa gerektir. Sanatın, toplumu terbiye ve tevcih etme aracı olarak görülmesi önce iktidarların sonra da muhalefetin bir silahına dönüşmesine yol açtı.</p>
<p> Fikirleri sebebiyle genelde sol bağnazlığın estetik kurbanları olan Nihal Atsız, Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç gibi müstesna mütefekkir şair yazarların kaderini kısmen paylaşan bir isim de bu kamplaşmalara işaret eden Peyami Safa&#8217;dır. Ancak onun bu mevzuda bir kat daha derdi vardır: Peyami Safa&#8217;ya sahiplenen bazı kesimlerin onu anlamayarak fikirlerinin çarpıtılmasına ve bir toptancılığa kurban edilmesine yol açmalarıdır bu dert. Çünkü yaşarken de öldükten sonra da esasta yalnız kalmış bir entelektüeldir o. &#8220;Sanat Edebiyat Tenkit*&#8221; adlı eserinde san&#8217;at mes&#8217;eleleri hakkında yazdıkları arasında dolaşıldıkça onun münferit fikir dünyasında ne ölçüde yalnız kaldığını görmek de mümkün olmaktadır. Bu yazının maksadıysa Peyami Safa&#8217;ya geç kalmış bir şahitlik sunmaktır.</p>
<p> <strong>&#8220;Türk şiirinde Arabın aruzunu benimsemekle Fransızın Aleksandrenini ödünç almak arasında abeslik farkı yoktur&#8230;&#8221;</strong></p>
<p>Peyami Safa&#8217;nın aruz vezni hakkındaki düşüncelerine baktığımızda, öldüğü birilerince kabul edilemese de divan edebiyat geleneği ve onun biçimsel temeli olan aruz veznine hiç tereddüt etmeden rahmet okuduğu görülür: &#8220;<em>Dil inkılâbı gibi vezin inkılâbı da edebiyatımızın sathına (yüzeyine)** değil, dibine ait zaruretlerden doğmuştur. Aruzu yalnız gayri milli bir vezin oluşu öldürmedi. Hoş, yalnız bu kadarı bile kültürümüzün köklerini Arap ve Acem tesirinden, ortaçağ tefekküründen ve medrese retoriğinden kurtararak milli bünyesine iade ettiğimiz bir devirde geldiği yere uğurlamamız için kâfi bir sebepti. Türk şiirinde Arabın aruzunu benimsemekle Fransızın Aleksandrenini ödünç almak arasında abeslik farkı yoktur ve bu bakımdan aruz, şiirimizin en az kendi kendisi olduğu Osmanlı devrinin bir yadigârından başka bir şey değildir.</em>&#8221;</p>
<p> Aruzun terk edilerek yerine hece ölçüsünün kullanılmasını ya da serbest nazım kullanımını, &#8220;inkılâp&#8221; kelimesiyle anan Safa; bu değişimin sebebiniyse milliyetçilikten ziyade estetiğe bağlar. Cumhuriyet döneminin popüler bir tartışması olan &#8220;aruza dönüş&#8221; konusunda hiçbir cepheye yüz vermez. Kendi kuşağından önceki şairlerin; aruz-hece münakaşasından, milli-gayri milli tezadından, Fuzuli&#8217;nin Türk olup olmadığından başka hiçbir mesele getirmediklerini düşünmektedir. Öyle ki nihayetinde &#8220;<em>içine kâmil ve halis manasıyla modern bir şiirin grift bünyesini sığdıramayacak kadar iptidai (ilkel) ve dar kalıplardan da mürekkep (bileşik) olduğu için aruza dönmemiz imkânsız&#8221;</em> olduğunu söyler.</p>
<p> Ortaçağ tefekküründen ve medrese retoriğinden geldiğini söylediği aruzla Batı&#8217;dan gelebilecek nazım ölçülerinin arasında bir kıyas farkı bulunmadığına değinen Peyami Safa, aynı eserde bu ifadesini daha da açar ve en iptidai yazım biçimlerinden bile geri olduğunu belirttiği aruzun ortaçağa mahsus bir ahenk telakkisinden başka bir şey olmadığını vurgular.</p>
<p> <strong>&#8220;Türk romanının ortaya koyacak hiçbir meselesi yok!&#8221;</strong></p>
<p>Bununla birlikte edebiyatımızın Tanzimat&#8217;tan sonra geçirdiği değişime bakarken, yukarıda aktarılan ifadelerinden uzaklaşmaya başladığı da görülür. Tanzimat dönemine kadar en azından mistik bir kültüre bağlı olan Türkiye edebiyatının basit bir romantizme inmesinden rahatsızdır: &#8220;<em>Tasavvuf kültüründen kopup Batı kültürünü benimsemeye çalışan Türk edebiyatının henüz o mistisizm yerine hiçbir tefekkür ikame etmediği</em>&#8220;nden, &#8220;<em>edebiyatımızın mistik nefesini kaybettikten sonra yalnız kadın ve vatan aşkı içinde kaldığı&#8221;</em>ndan<strong> </strong>ve<em> &#8220;Türk romanının ortaya hiçbir mesele koyamadığından</em>&#8221; yakınır. Birkaç isimle birlikte kendisinin de bazı eserlerinin bu son yorumda istisna sayılması gereken, özellikle Fatih-Harbiye&#8217;deki düşünsel ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşu&#8217;ndaki psikolojik tahlilleriyle edebiyatımız için büyük bir sıçrama sayılabilecek Safa kısırlıktan müteessirdir. Türkiye romanında hassasiyet ve hayal zenginliğiyle kıyaslandığında halis fikir kıtlığının görüldüğünü, bunun sebebininse felsefe ve ilme açık olunmaması olduğunu yazar. Gerçekte onun &#8220;meselesi yok&#8221; dediği romanımızda kendine bir mesele edinmiş gibi duranlar ama tek yaptıkları dışarıdan mesele ithal etmek olan bir yazınsal gruptur özelde: Yani köy romanı safsatacılarıdır bahsettiği&#8230;</p>
<p> Burjuva devleti temsilen kaymakam ve feodalizmi temsilen de köy ağalarını hedef seçen ve böylece yaklaştıkları izlenimi verseler de sosyal gerçeklikle alakaları olmadığını ibraz etmiş olan köy romanları, roman san&#8217;atıyla da alakasızdır Safa&#8217;ya göre. Edebiyat-ı Cedide&#8217;nin burjuva sınıf romanlarına bir tepki içeren bu romanları ve temsilcilerini bugünler de dahi büyük edebiyatçı diye pazarlamaya devam edenlerin gayesi, onun için siyasi propagandadan ibarettir. Nitekim sadece sol cenahı değil tüm ideolojik edebiyatı eleştirirken &#8220;<em>Politika yüksek sesle konuştuğu zaman edebiyat susar.</em>&#8221; der bu yüzden Safa.</p>
<p> Başka bir bölümde milli edebiyat üstüne yazarken, &#8220;<em>Türk inkılâbının sınıf değil millet realitesini kabul eden ideolojisini, bir milleti diline, tarihine, toprağına bağlayan münasebetlerin en geniş idrakine doğru hedefini şaşmayan bir yürüyüş.</em>&#8221; olarak tanımlayan Safa; harf inkılâbını  &#8220;<em>Milli kültürle yeni nesiller arasında köprüsüz bir uçurum açmakla</em>&#8221; itham etmektedir. Yine &#8220;Niçin muharrir yetişmiyor?&#8221; sorusuna cevap ararken Türk nesrinin kısırlaşmasının sebeplerini mütalaa eder ve bu arada saydığı dört kategorinin üçünü inkılâplara bağlar -dördüncüsüyse edebiyat eğitimidir. Hatta bir yerde der ki; &#8220;<em>yeni alfabenin bozukluğu ve kifayetsizliği yüzünden, Türkçe, bünyesine has birçok zenginliklerden mahrum kaldı ve eskisinden beter bir imla anarşisine uğradı.</em>&#8221;</p>
<p> <strong>&#8220;Hiçbir memleketin modern şiiri, bizdekiler gibi bayağı ve iğrenç değildir!&#8221;</strong></p>
<p>&#8220;<em>Yüz defa, bin defa okumak istemediğimiz manzume, şiir değildir</em>.&#8221; Diyen Peyami Safa nev&#8217;i şahsına münhasır birisi olarak modern san&#8217;atı tartıştığı yazılarında kolay zoka yutmayan bir münekkide dönüşür. Modern sanat ve günümüzde - genelde bazı kadın yazarların ve bazı sol-bohem esanslı erkeklerin tercih ettiği &#8220;şiirimsi&#8221; anlatım, ucu açık ifade kalıpları, kelime oyunlarıyla beliren yüzeysellik hakkında okuyucuyu uyarır: &#8220;<em>Modern sanatların dandy&#8217;leri, snobları ve salon münevverlerini hayran eden formel tarafından bakarsanız, bunun geçici bir tarzdan, hayret arayan edadan, bir modadan başka bir şey olmadığını görürsünüz</em>.&#8221;</p>
<p> Şiir bile değilken modern şiir yaftasıyla tezgâhlara serilen ürünleri bayağı ve iğrenç bulan Safa&#8217;nın, modernliğe olan mesafesiyle ilgili şunu da belirtmek gerekir ki yer yer ahlakı sanatın önüne de alabilmektedir yazılarında: &#8220;<em>Çok müstehcen olduğu için başta İngiltere, birçok memleketler bu romanın neşrine müsaade etmemişler. Fakat İstanbul&#8217;da bir günlük gazete bu kepazeliği yayınlamış, kimse farkında olmamış</em>.&#8221; der Nabokov&#8217;un olay yaratan romanı Lolita için. Ama yeniliğe de açık olmayı salık verir: &#8220;<em>Bazılarımızın eski şiirlerden anlayıp da yenilerinden zevk almamaları, orta malı olmuş sembollerin, seslerin, edaların ve bütün şiir mekanizmasının değişmiş olmasından, henüz onların idrakine varamamasındandır.</em>&#8221;</p>
<p> Peyami Safa&#8217;nın, İsa&#8217;ya da Musa&#8217;ya da yaranmak gayretinde olmayıp samimi bir edayla dile getirdiği fikirleri belki onu yalnız kıldı. Ama nefis bir anlatımla süslediği derinlikli eserleriyle bu kıymetli mütefekkir, kimsenin zorlamasına muhtaç olmadan edebiyatımızda ve düşünce dünyamızda kalıcılı olmayı da başardı. Ona göre bunun tek yolu vardır, bu yolu da gençlere şöyle tavsiye eder:</p>
<p> &#8221;<em>Sabit noktalara saplanmayarak bütün tezleri ve antitezleri kucaklayan geniş bir tecessüs ve kültür&#8230; Ey genç! Başka yolun yok</em>.&#8221;</p>
<p> * Peyami Safa, Sanat Edebiyat Tenkit; Ötüken Neşriyat, 3. Baskı, İstanbul, 1978</p>
<p>** Parantez içine alınan kelimeler bana aittir.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çekiyorsa&#8230;</p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank">Kitap Tanıtan Kitap 1</a></strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" />Kitap Tanıtan Kitap 2</strong> </a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a><strong>.</strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-17786" title="oykuler_suzan_nur_basarslan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan-204x300.jpg" alt="" width="111" height="171" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/2011/06/27/dikkat-kitap-oykuler-suzan-nur-basarslan/" target="_blank">Öyküler (Suzan Nur Başarslan) </a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><em>“…Benim öyküm bir rivayetten ibaret, bu yüzden benden miş’lerle bahsediyor diğerleri. Beni, yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılıyorlar. Sorsalardı bana, derdim ki, beni yaşamadığım sandıkları kocaman bir hayatı geri çevirmekle yargılayanlara, evinden ayrılmayan/ayrılamayan, öyküsünü değil, hayallerini anlatır elbet, ya da masalları. Oysa bilmek yaşamak değildir her zaman, yaşamanın bilmek anlamına gelmeyeceği gibi her daim. Gözlerimde; bir şeyler yaşamış olanların, yaşamadıklarını sandıklarına olan o kendini beğenmiş, o her şeyi bilen bakışına rastlayamazsınız bu yüzden…”  </em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/2010/12/16/bela-suzannur-basarslanin-romani/">Son romanı Bela’dan</a> da tanıdığınız DD yazarı Suzan Nur Başarslan’ın öykülerini derlediği bu kitabını ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/06/oykuler_suzan_nur_basarslan.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz</a><strong>.</strong></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"> </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank">Roman nedir? Nasıl Yazılır?</a></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.jpg" alt="" width="96" height="144" />Roman nedir? Tarif dahi edilmesi zor bir kavram. Sanatçının İnsan’a bakışını, toplumla kurduğu ilişkiyi yansıtır sanat eserleri. Bu sebeple sanat her çağda yeniden icad edilir. Ünlü yazar Heinrich Mann’ın dediği gibi: <em>“Bütün romanların ve hikâyelerin amacı kim olduğumuzu bilmektir, Edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar âleminin ayrıntılarını tek tek açıklaması değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.” </em>Okuyacağınız bu eserle <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/237676/suzannurbasarslan">romanlarından da tanıdığınız</a> değerli yazarımız <a href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/">Suzannur Başarslan</a> Roman’ın derinliklerine giden bir seyahate davet ediyor sizi. Zaman’ın kullanımı, olay örgüsü, mekân, dil, üslup ve daha bir çok temel kavram edebiyatın dev isimlerinden örneklerle irdeleniyor. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/roman_nedir_nasil_yazilir.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="145" height="206" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="130" height="181" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"> </p>
<p style="TEXT-ALIGN: justify"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/09/26/yalniz-bir-yazar-olarak-peyami-safa%e2%80%99nin-fikriyati-1/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/09/26/yalniz-bir-yazar-olarak-peyami-safa%e2%80%99nin-fikriyati-1/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

