<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; din</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/din/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>YAKINDA: Marx&#8217;a göre din, iman ve ölüm</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/26/yakinda-marxa-gore-din-iman-ve-olum/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/26/yakinda-marxa-gore-din-iman-ve-olum/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Apr 2011 09:24:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Marx]]></category>

		<category><![CDATA[Marxizm]]></category>

		<category><![CDATA[Sosyalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Solu]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15913</guid>
		<description><![CDATA[
 
 Türk Solu 
Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün.  Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce Dikkat Kitap kategorisinde yayınladığımız Pozitivizm Eleştirisi gibi bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/marx_din_iman.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-15914" title="marx_din_iman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/marx_din_iman.jpg" alt="" width="499" height="544" /></a></p>
<p> </p>
<p><strong> </strong><a rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/img/turk_solu_adam_olur_mu.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>Türk Solu</strong></span></a><span style="color: #0000ff;"><strong> </strong></span></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_solu_adam_olur_mu.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-6922" title="20091020_derin_dusunce_org_turk_solu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091020_derin_dusunce_org_turk_solu-200x300.jpg" alt="" width="122" height="194" /></span></a>Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün.  Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce <a href="http://www.derindusunce.org/category/dikkat-kitap/"><span style="color: #0066cc;">Dikkat Kitap</span></a> kategorisinde yayınladığımız <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf"><span style="color: #0066cc;">Pozitivizm Eleştirisi</span></a> gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_solu_adam_olur_mu.pdf"><span style="color: #0066cc;">buradan indirebilir</span></a> ve paylaşabilirsiniz. Kitapta ele alınan başlıca konular: <em>Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi</em>.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/26/yakinda-marxa-gore-din-iman-ve-olum/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/26/yakinda-marxa-gore-din-iman-ve-olum/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Özgürlük Olmadan Dindarlık Olmaz</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/06/ozgurluk-olmadan-dindarlik-olmaz/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/06/ozgurluk-olmadan-dindarlik-olmaz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 06 Jan 2011 20:18:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14240</guid>
		<description><![CDATA[[5 Ocak 2011 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Dinin toplumsal hayattaki rolünü giderek daha fazla tartışıyoruz. Bazılarımız bu durumu &#8220;başımıza bunlar da mı gelecekti, nerede o eski güzel laik günler&#8221; diye hayıflanarak karşılasa da, aslında sağlıklı bir durum bu. Sağlıksız olan, önceki durumdu. Yani, dinin, ortada gözükmemesi ve lafı açılmaması gereken sakıncalı bir konu zannedildiği devirlerin vaziyetiydi.
Yeni [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[5 Ocak 2011 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/ozgurluk-olmadan-dindarlik-olmaz-321156.htm" target="_blank">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>
<p>Dinin toplumsal hayattaki rolünü giderek daha fazla tartışıyoruz. Bazılarımız bu durumu &#8220;başımıza bunlar da mı gelecekti, nerede o eski güzel laik günler&#8221; diye hayıflanarak karşılasa da, aslında sağlıklı bir durum bu. Sağlıksız olan, önceki durumdu. Yani, dinin, ortada gözükmemesi ve lafı açılmaması gereken sakıncalı bir konu zannedildiği <span id="more-14240"></span>devirlerin vaziyetiydi.</p>
<p>Yeni durumdan rahatsız olan &#8220;endişeli modern&#8221;lerin bir kısmının bazen önyargılarla, hatta &#8220;siyasi ajanda&#8221;larla motive oldukları ise, mâlum. Şerif Mardin hocadan yalan-yanlış kaptıkları &#8220;mahalle baskısı&#8221; kavramını ne kadar operasyonel kullandıkları, ortada. Her dindarlık tezahüründe ve seküler hayat eleştirisinde bir &#8220;İslamcı dikta&#8221; tehlikesi gören bu bağnaz laik koroya itibar etmek için çok saf olmak lazım.</p>
<p>Ancak tüm bunlar, son dönemde &#8220;muhafazakâr&#8221; terimiyle de ifade edilir hale gelen geleneksel dindar kesimlerin hiç eleştiriye ihtiyaç duymadığı, &#8220;muhafazakâr mahalle&#8221;de hiç bir baskıcı zihniyet sorunu olmadığı anlamına gelmiyor.</p>
<p>Var olan sorunlar karşısında, &#8220;karşı tarafın eline koz vermeyelim&#8221; diye suskun kalmak da hiç bir doğru ilkeye oturmuyor.</p>
<p>O nedenle şunu söyleyeyim: Konu &#8220;din özgürlüğü&#8221; (mesela başörtü hürriyeti) olduğunda özgürlük kavramına büyük değer atfeden geleneksel dindarların, &#8220;dinden özgürlük&#8221; kavramına da alışmaya başlaması gerek.</p>
<p>Bu ikincisinden kasıt, dinin sınırlarını çiğneyen (ya da alışılmış dindarlık kalıplarının dışında kalan) davranışlara da özgürlük tanımak.</p>
<p>Örneğin içinde &#8220;sıcak şarap ikramı&#8221; yapılan bir resim sergisi ya da Noel babalı bir &#8220;yılbaşı kutlaması&#8221; karşısında, &#8220;nasıl olur Müslüman memleketimizde böyle Frenkmeşrep şeyler&#8221; diye kızmamak.</p>
<p>Kuşkusuz hiç kimsenin hiç bir şeyi tasvip etme, doğru bulma zorunluluğu yok. Ama tasvip etmemek başka, hayat hakkı tanımamak bambaşka.</p>
<p>Din-dışı (yahut gelenek-dışı) yaşam biçimlerine ise hayat hakkı tanımanız gerekiyor; çünkü bu öncelikle &#8220;bir arada yaşama&#8221;nın rasyonel bir kuralı. Ve &#8220;başını örtenler yüzünden milletimiz karanlığa sürükleniyor&#8221; diyen bir laikçi bunu ne kadar çiğniyorsa, &#8220;içki içenler yüzünden milletimizin ahlakı bozuluyor&#8221; diyen bir muhafazakâr da o kadar çiğniyor.</p>
<p>Her iki zihniyette de yekpare bir bütün sayılan &#8220;milletimiz&#8221;in nasıl olması gerektiğine dair bir şablon var; otoriter bir biçimde bireylere empoze edilen bir şablon.</p>
<p>Muhafazakârların böylesi bir şablonu empoze etmekten kaçınmaları ise sadece &#8220;bir arada yaşama&#8221; açısından değil, dinin özü olan &#8220;samimiyet&#8221;i koruma açısından da gerekli.</p>
<p>Çünkü dinin empoze edildiği toplumlarda, &#8220;dindar görünmek&#8221; bir zorunluluk haline geliyor ve bu da sadece &#8220;ikiyüzlülük&#8221; yaratıyor.</p>
<p>Her ikisinde de &#8220;din polisi&#8221; bulunan İran ve Suudi Arabistan bunun hem en uç hem de en ibret verici örnekleri. Bu baskıcı ortamdan bunalan nice Farisi ya da Arap birey, dışta dini bütün gözükse de, içten içe dine tepkili hale geliyor. İnsan tabiatının baskıya karşı gösterdiği doğal refleks, dini hedef almaya başlıyor.</p>
<p>Onun için özgürlüğü dindarlığın doğal zemini olarak görmek, o olmadan gerçek iman ve ahlâk olamayacağını bilmek gerek.</p>
<p>Mesele, şöyle de özetlenebilir:</p>
<p>Dini hayat, &#8220;milletimizin milli ve manevi değerleri&#8221; adı altında herkese empoze edilemez.</p>
<p>Din, ancak &#8220;teklif&#8221; ve &#8220;tebliğ&#8221; edilir. İsteyen benimser, isteyen benimsemez. İsteyen de kendi bildiği gibi ya da yapabildiği kadar benimser.</p>
<p>Sonuçta herkesin hesabı sadece Allah&#8217;a aittir.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/06/ozgurluk-olmadan-dindarlik-olmaz/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/06/ozgurluk-olmadan-dindarlik-olmaz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dindarlık, Dinsizlik ve Mutluluk</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/05/dindarlik-dinsizlik-ve-mutluluk/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/05/dindarlik-dinsizlik-ve-mutluluk/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Jan 2011 09:48:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>

		<category><![CDATA[Tanrı]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14212</guid>
		<description><![CDATA[[3 Ocak 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Din, insanlara mutluluk verir mi? Peki ya dinden yoksun ama &#8220;eğlence&#8221;si bol bir hayat ne verir onlara?
Bu soruları irdeleyen yeni bir kitap çıktı Amerika&#8217;da. Biri Berkeley diğeri Harvard&#8217;dan iki felsefecinin (Hubert Dreyfus ve Sean Dorrance) kaleme aldığı kitabın adı &#8220;All Things Shining: Reading the Western Classics to Find Meaning in [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/din_mutluluk.gif"><img class="size-full wp-image-14213 alignleft" title="din_mutluluk" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/din_mutluluk.gif" alt="" width="197" height="219" /></a>[3 Ocak 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/dindarlik-dinsizlik-ve-mutluluk-320667.htm" target="_blank">Star</a> gazetesinde yayınlandı]<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/din_mutluluk.gif"></a></p>
<p>Din, insanlara mutluluk verir mi? Peki ya dinden yoksun ama &#8220;eğlence&#8221;si bol bir hayat ne verir onlara?</p>
<p>Bu soruları irdeleyen yeni bir kitap çıktı Amerika&#8217;da. Biri Berkeley diğeri Harvard&#8217;dan iki felsefecinin (Hubert Dreyfus ve Sean Dorrance) kaleme aldığı kitabın adı &#8220;All Things Shining: Reading the Western Classics to Find Meaning in a Secular Age&#8221;. Türkçe&#8217;ye, &#8220;Işıldayan Her Şey: Din Dışı Bir Dünyada Anlam Bulmak İçin Batı Klasiklerini <span id="more-14212"></span>Okumak&#8221; diye çevirebiliriz.</p>
<p>Kitabın şöhretini parlatan da, New York Times gazetesinin bu gibi kültürel meseleleri iyi yakalayan köşe yazarı David Brooks oldu. Ben de, açıkçası, Brooks&#8217;un köşesinden öğrendim söz konusu iki düşünürü ve tezlerini.</p>
<p>Dreyfus ve Dorrance, bizde &#8220;karanlık çağ&#8221; diye habire kötülenen Ortaçağ&#8217;ın önemli bir artısını tespit ederek giriyor konuya. Diyorlar ki, o dönemde insanlar &#8220;Tanrı tarafından yaratılmış ve kaderi O&#8217;nun tarafından belirlenmiş varlıklar olarak hayatı tecrübe ediyordu.&#8221; Bu ise, hayata güçlü bir mânâ, tevekkül ve iyimserlik katıyordu.</p>
<p>Fakat modern çağla birlikte bu inanç zayıflamaya başladı. Tümüyle ortadan kalkmadıysa da, &#8220;herkesin benimsediği bir ön kabul olmaktan çıktı.&#8221;</p>
<p>Bu ise, bu iki felsefeciye göre, Batı toplumlarında &#8220;yaygın bir mutsuzluk&#8221; yarattı. Hayatın Allah tarafından belirlenmiş bir anlam ve amacının olmadığı fikri, bir &#8220;kararsızlık ve huzursuzluk&#8221; hali doğurdu.</p>
<p>Buna karşı Batılı toplumlar yeni mutluluk arayışlarına giriştiler. Evvelâ, daha önceden dinin sağladığı &#8220;mutlak hakikate bağlanma&#8221; duygusunu, mutlak doğruluk iddiasındaki totaliter ideolojilerde aradılar. Weimar Cumhuriyeti&#8217;nin süper-seküler kültüründen yükselen Nazizm, bunun en iyi örneğiydi. Haç gitmiş, yerine gamalı haç gelmişti.</p>
<p>Ancak böylesi &#8220;seküler din&#8221;ler, II. Dünya Savaşı sonrasında gözden düştü. Batılı seküler insan da, nihilizmden kaçışı daha spontane şeylerde bulmaya başladı: Spor müsabakaları veya rock konserleri gibi.</p>
<p>Dreyfus ve Dorrance, bu gibi yoğun heyecanların, bir &#8220;alıp götürme&#8221; etkisi yarattığını anlatıyor. Yani, bir stadyumda veya konser salonunda kendilerinden geçen bireyler, bir kaç saatliğine de olsa, kendilerinden daha büyük varlığa ve amaca bağlanma hissini tadıyorlar.</p>
<p>Kitap, bu gibi örnekleri inceleyerek ve yenilerini önererek &#8220;anlamsız hayatlara nasıl anlam katarız&#8221; sorusuna cevap arıyor.</p>
<p>Bu iki düşünüre göre daha &#8220;muhafazakâr&#8221; kaçan David Brooks ise, dinin aslında pek çok insan için hâlâ geçerli bir &#8220;kurtuluş&#8221; yolu olduğunu hatırlatmış.</p>
<p>Ben de, Brooks&#8217;a yakın durarak, şu kadarını söyleyeyim: Batı&#8217;da başlayan &#8220;anlam krizi&#8221; kuşkusuz bizim topluma da sıçramış durumda. Ama süreci epey geriden takip ediyoruz. O yüzden de bizdeki &#8220;seküler din&#8221; (yani Kemalizm), hâlâ epey revaçta.</p>
<p>Öte yandan &#8220;spontane mutluluk takviyeleri&#8221; sağlayan modern icatlar da hayatımıza girmiş halde. Ancak yeni yeni tanıştığımız bu &#8220;oyuncak ve eğlence&#8221;lerin aslında pek bir derde deva olmadığına dair Batı&#8217;da oluşan sezgiler, bizde henüz zayıf.</p>
<p>Bir başka deyişle, pahalı bir &#8220;jip&#8221; sürünce başının göğe ereceğini sanan milyonlarca adam var memlekette. Ya da o &#8220;jip&#8221;in sağ koltuğuna kurulunca mutluluğu yakalayacağını sanan bir o kadar kadın&#8230;</p>
<p>Oysa, mesele dönüp dolaşıp başka bir şeye geliyor: Necip Fazıl&#8217;ın hoş ifadesiyle, &#8220;Batı adamının&#8230; bir buçuk asırdır, bunca keşfine ve oyuncağına rağmen bulamadığı&#8230; Türk&#8217;ün de yine bir buçuk asırdır işte bu Batı adamında bulduğunu sandığı  şey&#8221;e&#8230;</p>
<p>O &#8220;mübarek oluş sırrı&#8221;na&#8230;</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10079" title="maymunist_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap-200x300.jpg" alt="" width="166" height="257" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Maymunist imanla nereye kadar?</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Evrim</em></strong> ve <strong><em>Big Bang</em></strong> gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları <strong><em>“filanca solucanın bölünmesi”</em></strong> veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? <strong>BİLİM DIŞINDA</strong> bir insanlık yoksa <strong>Aşk</strong> yoksa, <strong>Sanat</strong> yoksa, <strong>Güzellik</strong> yoksa ve <strong>Adalet</strong> yoksa <strong>Hayat</strong>‘ın anlamı nedir? <strong>Aşık olmak</strong> hormonal bir abartıysa, <strong>iyilik</strong> enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) <strong>BİLİM DIŞINDA</strong>, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve <strong>evrimciliğin etimolojik değeri</strong> … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. <a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: left;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>Bir pozitivizm eleştirisi </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-5365" title="20090618_derin_dusunce_org_pozitivizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090618_derin_dusunce_org_pozitivizm-210x300.jpg" alt="" width="119" height="166" /></span>Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın?</strong> Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “<strong>uygarlığımızı</strong>”  karşılaştırdığımızda hiç  yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce <strong>komşusunun yiyeceğini çalmak</strong> için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki <strong>tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü</strong>.  Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak  çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki <strong>sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor</strong>, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor.  Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler <strong>gericilikle</strong>, <strong>bağnazlıkla</strong> suçlanabiliyor.  Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf"><span style="color: #0066cc;">buradan</span></a> indirebilirsiniz.  </p>
<p style="text-align: left;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">D</span></strong><span style="color: #0000ff;"><strong>erin İnsan</strong><span> </span></span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8239" title="derin_insan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/derin_insan-174x300.jpg" alt="" width="126" height="230" /></a> <em>“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”</em> (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)</p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><strong>“Ben” kimdir?</strong> İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. <span style="color: #0066cc;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></span> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/05/dindarlik-dinsizlik-ve-mutluluk/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/05/dindarlik-dinsizlik-ve-mutluluk/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kemalist Aklın Dramı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/11/11/kemalist-aklin-drami/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/11/11/kemalist-aklin-drami/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Nov 2010 13:47:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İslamofobi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=13412</guid>
		<description><![CDATA[[8 Kasım 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Üniversite yıllarımda, yani 90&#8242;lı yılların ortalarında, bir kitap fuarına gitmiştim. Standların birinde Doğu Perinçek&#8217;i gördüm ve çevresindeki gençlerle yürüttüğü sohbete kulak kabarttım. Konu dindi. Ve Perinçek, dini referansları olan bir zihnin kaçınılmaz olarak bağnazlığa sürükleneceğini anlatıyordu. &#8220;Bakın arkadaşlar, yaşam dinamiktir&#8221; dedi ve arkasından ekledi: &#8220;Din ise statiktir. Hiç bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[8 Kasım 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/kemalist-aklin-drami-307631.htm" target="_blank">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>
<p>Üniversite yıllarımda, yani 90&#8242;lı yılların ortalarında, bir kitap fuarına gitmiştim. Standların birinde Doğu Perinçek&#8217;i gördüm ve çevresindeki gençlerle yürüttüğü sohbete kulak kabarttım. Konu dindi. Ve Perinçek, dini referansları olan bir zihnin kaçınılmaz olarak bağnazlığa sürükleneceğini anlatıyordu. &#8220;Bakın arkadaşlar, yaşam dinamiktir&#8221; dedi ve arkasından ekledi: &#8220;Din ise statiktir. Hiç bir şekilde değişmez. O nedenle dinle hayat arasında, dinle bilim arasında çatışma kaçınılmazdır.&#8221;<span id="more-13412"></span></p>
<p>Oysa aynı yıllarda İslam düşüncesini de incelemeye başlamış ve İslam&#8217;da &#8220;tecdid&#8221; yani &#8220;yenilenme&#8221; diye bir geleneğin olduğunu da öğrenmiştim. Hoş, bu gelenek son bir kaç yüzyılda körelmiş ve Müslüman dünya gerçekten de &#8220;statikleşmiş&#8221;ti. Ama bu durum, İslam&#8217;ın &#8220;dinamik&#8221; bir yorumunun da olabileceği gerçeğini ortadan kaldırmıyordu. İslam, ilk 5-6 asrındaki göz kamaştırıcı medeniyetiyle zaten çoktan ispatlamıştı böylesi bir potansiyel taşıdığını.</p>
<p>Gelgelelim, Perinçek&#8217;in argümanındaki tek sorun, dini bu şekilde dar bir şablona indirgemesi değildi. Bir diğer sorun, dinden arındırılan bir zihnin otomatik olarak &#8220;dinamik&#8221; hale geleceğini varsaymasıydı.</p>
<p>Bu zihniyeti Doğu Perinçek gibi ideologlardan böylesi açık ve yalın ifadelerle duyabilirsiniz. Ama aslında daha geniş bir çevre tarafından içselleştirilmiş, çünkü &#8220;Cumhuriyet ideolojisi&#8221; tarafından üstü kapalı da olsa topluma enjekte edilmiştir. Özünde, dine fazlasıyla önem veren insanların mutlaka bir şekilde bağnaz, dar kafalı, yeniliklere kapalı kişiler olacakları kabulü yatar.</p>
<p>Mesela, &#8220;yobaz takımı&#8221; denilince kast edilenler nedense hep din adına yobazlık yapanlardır. Başka bir şey adına yobazlık yapılabileceğine pek ihtimal verilmez.</p>
<p>&#8220;Türkiye&#8217;nin aydınlık insanları&#8221; denince de, cami cemaati değil; aksine caminin yolunu pek bilmeyenler kastedilir.</p>
<p>Oysa son bir kaç yüz yıla baktığımızda, din adına olduğu kadar ulus, etnisite veya ideoloji adına da büyük bağnazlıklar yapıldığını görüyoruz. Bu laik kavramlar uğruna dökülen kanlar, &#8220;din savaşları&#8221;nı fazlasıyla gölgede bırakmış durumda. Stalin&#8217;in &#8220;diyalektik materyalizm&#8221; adına Mendel genetiğini reddetmesi ise, Kilise&#8217;nin dünyanın döndüğünü reddetmesinden daha küçük bir skandal değil.</p>
<p>Bir başka deyişle, laik bir aklı dindar bir akıldan daha başarılı, daha tutarlı ve daha &#8220;dinamik&#8221; kılan hiç bir şey yok gibi&#8230;</p>
<p>Son 10-15 yıl içinde Türkiye&#8217;de yaşadıklarımız da bu üstteki yargıyı doğrulaması açısından kayda değer. Kemalistler dediğimiz toplumsal kesim, Atatürk&#8217;ün 1930&#8242;lar şartlarında uyguladığı politikaların istisnasız hepsinin doğru olduğuna inanmakla kalmıyor. Bu politikaların bugün için de harfiyen geçerli olduğuna inanıyor. Bariz bir &#8220;dogmatizm&#8221; ve &#8220;statiklik&#8221; sergiliyor yani&#8230;</p>
<p>Öyle ki Kemal Kılıçdaroğlu&#8217;nun vaad ettiği mütevazi &#8220;değişim&#8221; rüzgarını bile fazla buluyor; Önder Sav ile cisimleşen katı bir direniş gösteriyorlar.</p>
<p>Oysa hayat gerçekten de &#8220;dinamik&#8221; olduğu için Atatürk&#8217;ten bu yana çok değişmiş durumda. Bu değişime Türkiye&#8217;de daha iyi adapte olan kesim de, Perinçek&#8217;in hesabına göre &#8220;geri&#8221; kalmış olmaları gereken muhafazakar dindarlar: Ekonomiyi anlayan, teknolojiyi iyi kullanan, küreselleşmeyi yakalayan onlar&#8230;</p>
<p>Kemalistlerin asıl dramı ise, tüm bu alanlarda geri kalmalarına rağmen, sırf &#8220;yaşam biçimleri&#8221; nedeniyle kendilerini hala &#8220;ileri&#8221; sanmalarında yatıyor. Bu yersiz özgüven, onları daha da izole ediyor.</p>
<p>Ve onların &#8220;statik&#8221; haliyle &#8220;dinamik&#8221; hayatın arası açılmaya devam ediyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/11/11/kemalist-aklin-drami/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/11/11/kemalist-aklin-drami/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Modern Bir Put: Bilim</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/05/04/modern-bir-put-bilim/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/05/04/modern-bir-put-bilim/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 04 May 2010 10:00:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[bilimcilik]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9681</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Din ve bilim çatışır dahası din ve bilim birbirinin sahasına girmemesi gereken iki ayrı disiplinlerdir ve hatta din bilimin önünde engeldir&#8230;&#8221; gibi pozitivizmi yüksek dozajlı eleştirileri duyar gibiyim. Oysa mesele hiç de öyle değil. Neden mi? Son iki üç asırdır, pazardan domates satın alır gibi fikir ve düşünce ithal eden Müslüman dünyasının aydını, yukarıdaki argümanları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/din-bilim-catismasi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9683" title="din-bilim-catismasi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/din-bilim-catismasi-183x300.jpg" alt="" width="183" height="300" /></a>&#8220;Din ve bilim çatışır dahası din ve bilim birbirinin sahasına girmemesi gereken iki ayrı disiplinlerdir ve hatta din bilimin önünde engeldir&#8230;&#8221; </em>gibi pozitivizmi yüksek dozajlı eleştirileri duyar gibiyim. Oysa mesele hiç de öyle değil. Neden mi? Son iki üç asırdır, pazardan domates satın alır gibi fikir ve düşünce ithal eden Müslüman dünyasının aydını, yukarıdaki argümanları da Batıdan almıştır da ondan. </p>
<p>Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere, Ortaçağda kilisenin menfaatlerini elden kaçırmamak için ilmin gelişmesine engel olması, ilim adamlarını aforoz etmesi, yakması, hapsetmesi, kilise ile bilim arasında bir çatışma olduğu fikrini doğurmuştur. Söz konusu anlayış, tabiatı ve tabiatın bilgisini Allah&#8217;tan alıkoyan bir perde gibi görmüş ve bu katı tutum, Reform hareketlerini de beraberinde getirmişti<span id="more-9681"></span>. Böylece kilise ve din anlayışı tekrar sorgulanır olmuştu. Akabinde insanlığı ve dünyayı felakete götüren naturalizm, pozitivizm ve metaryalizm gibi akımların doğmasına vesile olunacaktı.  </p>
<p>Günümüzde ise bu sığ anlayışın devamı niteliğinde bir başka tezahür ortaya çıkmış, özellikle batıda bilim, dinden kopuk ve belli ölçülerde de ona karşı geliştiği için din ve bilim sanki iki ayrı sahalarmış gibi günümüz modern insanına servis yapılmıştır.  </p>
<p>Oysa Bilim (külli) irade ve Kudret&#8217;e dayanan &#8220;İlahi Kanunların&#8221; keşfi neticesinden ortaya konan prensiplerden başka bir şey değildi. Bilime şu an ki olağanüstü  mevkiini verenler, dini inkar veya kasten göz ardı eden bilim adamlarıyla, onlarla ittifak eden birtakım sermaye ve güç merkezleri olmuştur.      </p>
<p>Bu küçük hatırlatmayla maksadım; İslam coğrafyasına da (Böyle bir coğrafyanın olduğuna şimdiler de pek inanmıyorum) bulaşan ya da ithal edilen bu zararlı akımların ve virüslerin kaynağına işaret etmek ve bizi rahatsız eden sivrisinekler bu bataklıktan geliyor diyebilmektir. Zira yakın tarihimizde de dinde reform hareketleri görülmemiş bir vaka değildir. (Bakınız : <a href="http://www.derindusunce.org/2008/11/06/turkce-ezan-tercume-ibadet-kulturel-bir-sizofreni/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Türkçe Ezan, Tercüme ibadet: Kültürel bir şizofreni</span></a>) </p>
<p>Tahrif edilmiş Hıristiyanlıkla (Vatikanizm) bilim arasında ortaya çıkan bu tarihsel çatışma, İslam ile bilim arasında da varmış gibi gösterilmesi de ayrı bir trajikomik bir hadisedir. </p>
<p>Konumuza dönersek; </p>
<p>Meseleyi iki boyuta indirgemek, İslam-Hiristiyanlık düzleminde ele almak yerine, İslam ve bütün İlahi dinlerin temeli olan Tevhid çerçevesinde konuyu ele almak daha sağlıklı  olacaktır kanaatimce&#8230;  </p>
<p>Bakalım Din ve Bilim birbiriyle çatışıyor muymuş?  </p>
<p>Bilim adamları, kainatın yaşını  5-15 milyar yıl olarak tahmin etmektedir. Kainat bu kadar yıldır hiç bozulmadan, muhteşem bir denge içerisinde sürüp gitmektedir. Oysa gerek kainatın teşekkülü gerekse varlığının mucizevi bir şekilde devam etmesi, olasılık hesaplarına göre mümkün değildir. Aynen aşılanmış bir yumurta ve tek hücre olarak anne karnına düşen insanoğlunun hayat macerasının devam etmesi gibi&#8230; </p>
<p>Zira anne karnındaki cenin, annenin topraktan aldığı besinlerle beslenmeye başlar.  Bu gıdalar zerreler halinde cenine yapı taşları olmaya başlar. Her geçen gün binlerce zerre cenine eklenmeye devam eder ve mükemmel bir insan vücudu ortaya çıkmaya başlar&#8230;Mesela bu esnada insan cenine yapı taşları olarak giden milyarlarca zerreden bir kaçı yanlış bir yere gitse, göze gidecek bir hücre kulağa gitse ya da dişe gidecek bir zerre beyne gitse ortalığı bir kaos alacak, denge ve düzen bozulacaktır. Sahi bu zerreler, yapı taşları tesadüfen mi gidecekleri yerlere gidiyorlar ya da çok mu zekiler? Ya da onları yönlendiren İlahi bir kudret mi vardır? </p>
<p>Daha bitmedi. Aynı gerçek insanın doğumundan sonraki hayatı için de geçerlidir. Zira insan doğduktan sonra da temelde topraktan aldığı gıdalarla beslenmeye devam etmekte, söz konusu yapı taşları yine ilgili organın ilgili hücresine şaşmaz bir düzen içerisinde gitmektedir.  </p>
<p>Bugün 7 yaşındaki oğlum süt dişini döktü. Belli ki süt dişi görevini tamamlamıştı. O küçücük, bembeyaz diş, cismani olarak küçük olsa da ben de büyük bir tefekkür kapısını aralamaya yetmişti. Öyle narin ve mükemmel bir yapısı vardı ki, insan düşünmeden edemiyor ve bütün bu olup bitenleri kuru bir tesadüfe bağlamak ya da oluruna bağlamak ve yahut olanlara duyarsız kalmak, perde arkasındaki Yüce gücü görmemezlikten gelmek sanırım nankörlükte son nokta olmalıydı. Aklı ve iradesi olmayan diş hücreleri, dişimize değil de gözümüze gitseydi elden ne gelirdi demeden kendimi alamadım. Kainatta yaratılan her şeyin bir görevi olmalıydı. Tabi insanın da.  </p>
<p>Bunun  yanında insan aynı topraktan, aynı gıdalarla beslendiği halde simadan karaktere, parmak izinden fıtratına kadar farklı bir alemdi. </p>
<p>Bir diğer mevzu, insanın meydana gelmesinde olduğu gibi hayatının devamı da  aslında adeta mümkün değildir. Zira mikroskobik bir yapı olan hücrelerde herhangi bir arıza olmaması ya da kılcallardan birinin tıkanmaması için hiçbir sebep yoktur. Ve hatta Hz. Ali&#8217;nin ifadesiyle <strong>&#8220;Her yudumda her lokmada -Hatta teneffüs edilen her havada- ölüm vardır&#8221;</strong> </p>
<p>O halde insanın da, kainatın da meydana gelebilmesi ve varlığını devam ettirmesi tam bir mucizedir. Bu mucizenin gerçekleşebilmesi için sonsuz bir ilim sahibi, sonsuz bir kudret sahibini gerektirmektedir. Bu kudret, ilim ve irade tek bir varlıkta toplanmalı ki, bu sistem bütün ahengi ve muhteşem düzeniyle meydana gelebilsin ve yine o Yüce kudretin istediği ana kadar devam edegelsin. </p>
<p>İşte adına &#8220;Allah&#8221; dediğimiz sonsuz ilim, kudret ve irade sahibi, dinin de ilmin de gerçek sahibidir.  </p>
<p>Bediüzzaman&#8217;ın ifadesiyle; </p>
<p><strong>&#8220;Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz<a name="0.1_graphic05"></a><img src="http://mail.google.com/mail/?name=d33be9805ff33117.jpg&amp;attid=0.1&amp;disp=vahi&amp;view=att&amp;th=128352381ec9c726" alt="Votre navigateur ne gère peut-être pas l'affichage de cette image." width="1" height="1" /> sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz<a name="0.1_graphic06"></a><img src="http://mail.google.com/mail/?name=d33be9805ff33117.jpg&amp;attid=0.1&amp;disp=vahi&amp;view=att&amp;th=128352381ec9c726" alt="Votre navigateur ne gère peut-être pas l'affichage de cette image." width="1" height="1" /> biliyorsun. Nasıl oluyor ki<a name="0.1_graphic07"></a><img src="http://mail.google.com/mail/?name=d33be9805ff33117.jpg&amp;attid=0.1&amp;disp=vahi&amp;view=att&amp;th=128352381ec9c726" alt="Votre navigateur ne gère peut-être pas l'affichage de cette image." width="1" height="1" /> nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?&#8221; </strong> </p>
<p>Evet böyle bir şey ihtimal dahilinde bulunmuyor. Hiçbir şey sahipsiz değil. Hiç kimse başıboş  değil. Öyle değil mi ?  </p>
<p>Evet bir resim ressamsız da olmaz. Lakin ressamı, resmin içinde arama gayretleri de boşuna. Buna mukabil Yaradan bizlere, varlığına delil olsun diye sayısız işaretler de bırakmış. Bu işaretler ancak, gönül gözüyle, iman dürbünüyle görülürler. Aksi taktirde, kainattaki bu muhteşem ahengi, bu mucizevi hadiseleri, olup bitenlerin asıl failini terk edip işi tesadüflere bırakmaktan ya da materyalist felsefeye sarılmaktan başka seçeneğiniz ve hatta yapacağınız hiç bir şey yoktur.  </p>
<p>Bu doğrultuda insana düşen görev; başını kaldırıp, kendini tanıttırmak isteyen fa&#8217;al ve kudretli bir Zât&#8217;ın hârika işlerine bakmak ve  başıboş olmadığımızın farkına varıp<a name="0.1_graphic08"></a><img src="http://mail.google.com/mail/?name=d33be9805ff33117.jpg&amp;attid=0.1&amp;disp=vahi&amp;view=att&amp;th=128352381ec9c726" alt="Votre navigateur ne gère peut-être pas l'affichage de cette image." width="1" height="1" /> bu hadiselerin de başıboş olamayacağını idrak ederek Ve yine O&#8217;nun adıyla hadiseleri ve kainatı okumak olmalı değil midir<strong>? Evet kainattaki her hadise, yaşadığımız her anımız, düşünen bir insan için, Allah&#8217;a götüren birer ayet olması gerekmez mi?</strong> Aksi takdirde her türlü bilimi sular seller gibi yutmuş da olsak, <strong>&#8220;Kitap yüklü merkepler&#8221;</strong> ötesine varabilir miyiz sizce?  </p>
<p>Meselenin bir başka boyutunda ise; bilimin, belli bir zümrenin tekeli altına alınmasıyla sermaye ve güç merkezlerine ve hatta ideolojik araçlara hizmet eder hale gelmesi, bakış açılarımızı çarpıtması ve kalın bir duvar olarak önyargılarımızı beslemesi vardır.  </p>
<p>Mesela Nahl Suresi 66 .ayette; </p>
<p><strong>&#8220;Şüphesiz (sağmal) hayvanlarda da sizin için bir ibret vardır. Onların karınlarındaki fışkı (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından (süzülen) içenlere halis ve içimi kolay süt içiriyoruz.&#8221;</strong> buyrulmaktadır. </p>
<p>Dekart&#8217;ın &#8220;Kartezyen Dualizm&#8221;inin düştüğü hataya düşmeden başka bir deyişle, dini bilime mahkum etmeden bu ayete biraz açıklık getirirsek; </p>
<p>Bugün bilim adamları, 1 kg sütün oluşması için, sağmal hayvanın memesine ortalama 10 ton kanın gidip gelmesi ve sirkülasyon yapması gerektiğini vurguluyorlar. Günde 40 kilo süt veren bir sağmal hayvan için, ortalama 400 ton kan sirkülasyon yapıyor demektir. Lakin bu verilerden bahseden bir cami hocasına bilimperestler yada seküler zihniyet hiç şüphesiz burun kıvıracaklardır. Tıpkı &#8220;Sütten denizler, baldan ırmaklar, meşrubattan nehirler&#8221; gibi cenneti anlatan ayetlere burun kıvırdıkları gibi&#8230; </p>
<p><strong>Din ve bilim aynı  gerçeğin iki farklı düzlemdeki ifadesinden bir açıdan da birbirini tamamlayan iki yüzünden ibarettir. Dolayısıyla aralarında en ufak bir çatışma veya çelişki olamaz&#8230;</strong> </p>
<p><strong>Bilim, 108.000 km/saat hızla &#8220;dünya dönüyor&#8221; diyor, din ise; sebepler dairesinde ve hikmetine binaen Yüce Kudret tarafından &#8220;dünya döndürülüyor&#8221; diyor&#8230; Maneviyattan ve vahiyden kopuk bilim olayın failini terk ediyor ve işi tesadüflere bırakıyor&#8230;Aradaki tek fark bu kanaatimce. Ancak sonuçları itibarıyla önemli bir fark!</strong> </p>
<p><strong>Kaldı  ki, din bilhassa İslam taklidi bir imanı değil, araştırmaya ve delile dayalı bir inanmayı esas alır. </strong>Din&#8217;e taklidi bir imanla da girilebilse de, bu pek tasvip edilen bir durum değildir. Bu şekilde ki bir iman yapısı da çok çabuk sarsılabilir ve hatta yıkılabilir yapıdadır. Bu nedenle Kuranı Kerim ısrarla<strong> &#8220;düşünmüyor musunuz, aklınızı kullanmıyor musunuz, bakıp gözlemlemiyor musunuz&#8221; </strong>şeklinde ikazlar da bulunarak, hayat, tabiat, düşünce, bilim ve akıl arasında derin ve kopmaz bir münasebet kurar. </p>
<p>Bununla birlikte, &#8220;Tabiat&#8221; bilimin çalışma alanıdır. Gözlemlenebilen ve üzerinde deney yapılabilen maddi bir sahadır.<strong> İslam&#8217;da tabiat, Allah&#8217;ın Esma-ül Hüsna&#8217;sının mevcilenme yeridir. Ve tabiat bu özelliği ile Allah&#8217;a ulaştıran nurdan basamaklar diyarıdır. Dolayısıyla tabiat Kur&#8217;an gibi bir kitaptır. Kur&#8217;an ise, onun anlamını, kendisinden nasıl istifade edileceğini açıklayan kutsal bir broşür mesabesindedir. İnsan ise, aynı kitabin üçüncü nüshasıdır.</strong> </p>
<p>Kur&#8217;an,<strong> &#8220;güneşe, aya, yıldıza, yere, göğe, gündüze geceye, zamana, insanın benliğine, incire, zeytine&#8221; </strong>yemin ederek insanı tevhid, ibadet, adalet hedefleri istikametinde bütün bunları araştırmaya sevkeder. Evet Kur&#8217;an&#8217;da geçen bu yeminler, gaflet uykusuna yatmış, tefekkür etmeyen, düşünmeyen, akıl etmeyen insanların başına birer tokmak etkisindedir. </p>
<p>Günümüz tarih bilimlerine baktığınızda, adeta insanoğlu eski Yunan Medeniyetinden önce adeta kara cahillikle ve ilkellikle boğuşuyor olması lazım gelir. Zira, günümüz bilimcilerin bu bakış açısı, tek yönlü ileriye doğru terakki anlayışına göre, insanlık devrini taş devri, yontma taş devri, cilalı taş devri, tunç devri gibi çağlara ayırdı. <strong>Ancak bu çağlara nasıl geçildiğini mesela  ateşin, tekerleğin, yazının ve bunun gibi nice keşiflerin nasıl keşfedildiğini açıklamadı. Oysa bir keşfin oluşabilmesi için başta malzeme, ihtiyaç, akıl yorma ve de en önemlisi bazı ön bilgilerin ve kesinleşmiş temel bilgilerin olması zaruridir. Arşimet ifadesiyle bir destekle dünyalar yerinden oynatılabilirdi ancak o destek olmadan bir adım öteye gidilemezdi.</strong> </p>
<p><strong>Evet, deney ve gözlemine alamadığı hususları bilimsel kabul etmeyen, din ve manevi meseleleri dogmatik sayan, dolayısıyla değersiz bulan ve bunları da büyük ölçüde teori kümelerinden ibaret sosyoloji ve psikoloji gibi sosyal bilimlere havale eden dahası kendi prensiplerini kutsallaştıran günümüz bilimleri ya da bilimperestleri, mesela ilk gemiyi kimin yaptığını ve nasıl yaptığını, ilk saati kimin neye ve hangi bilgiye dayanarak bulduğunu açıklamak zorundadır. Mesela ilk elbiseyi insanın nasıl ve neyle diktiğini, iğne ve ipliği nasıl keşfettiğini açıklamak zorundadır. Zira ne bilim ne de keşiflerin tarihi 16. yüzyılda başlamıştı ne de insanoğlunun en büyük buluşu, uçak, füze, internet ya da elektronik aletlerdi. Bunlar olmadan da insan yaşayabilirdi. Ancak insan yemeden içmeden ve hatta giymeden yaşayamazdı. Taa baştan beri insana ne yiyip ne içmesi gerektiğini ona kim öğretti veya ilham etmişti acaba? Öyle ya insanoğlu, kendine neyin faydalı neyin zararlı olduğunu keşfedinceye kadar, soy sop, sahibi olması bu denli uzun yaşaması dahi ihtimal dışıdır&#8230;       </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>&#8220;Oku, Yaratan Rabbinin adıyla! O, insanı &#8220;alak&#8221;dan yarattı.  Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir. Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder. (Alak Suresi 1-7.Ayet)&#8221;</strong></p>
<p>Evet, bilimin açıklayamadığı  veya ısrarla açıklamaktan kaçındığı soruların cevabı burada&#8230;</p>
<p>Bunun yanında ortada henüz okunacak bir kitabın varlığı dahi yokken, <strong>&#8220;Oku&#8221;</strong> emrinin verilmesi oldukça manidar. Demek ki, kitap olmasa da ortada okunacak koca bir kainat ve onun fihristi insan var. Oku emriyle bilimsel çalışmalara herhangi bir sınır getirilmemekte ancak bu okumanın yine Allah&#8217;ın adıyla yapılması istenmektedir. Zira ancak öyle olursa yapılan faaliyetlerin insana yada kainata bir zararı dokunmazdı. Ancak Allah&#8217;ın adıyla olursa, ortaya çıkacak bilimin neticelerinden insanoğlu kendini emin hissedebilirdi. Ancak Allah&#8217;ın adıyla olursa, ortaya çıkan neticeler, doğayı kirletmede, insanı öldürmede, insanı yok etmede, haksız hakimiyet kurmada ve yeryüzünde fesat çıkarmada kullanılmazdı. Ancak Allah&#8217;ın adıyla olursa, bilimin neticeleri ancak o zaman, yeryüzünü imarda, bütün insanlığın faydasına ve insanın maddi-manevi terakkisi, huzur ve güveni adına kullanılırdı.    </p>
<p><strong>Bilim kendini dinden soyutladığı müddetçe, belki küçük bir azınlığa MADDİ bir ferah getirse de, yol açtığı inkar, dolayısıyla huzursuzluk, güvensizlik girdapları yanı sıra, görülmemiş sömürü düzenleri, zengin-fakir uçurumu, sonu gelmez savaş ve çatışmalar, bir defada toplu katliamlar (Bakınız Hiroşima, Nagasaki ve dünya savaşları), derin yaralar, gibi pek çok felaketleri de beraberinde getirecektir ve öyle de olmuştur.     </strong> </p>
<p>Sahi, Din ve Bilimin iki ayrı sahaya hitap eden, iki ayrı disiplinler olması gerektiğini, düşünenler hala var mıdır? Ya da din ve bilimin çatıştığı tezinde ısrarcı olanlar? </p>
<p><strong>Sonsöz: </strong> </p>
<p>Bilim (külli) irade ve Kudret&#8217;e dayanan &#8220;İlahi Kanunların&#8221; keşfi neticesinden ortaya konan prensiplerden başka bir şey değil. Sadece bilim mi, her şeyin hükmünü ve kanununu koyan O&#8217;dur. İstisnasız, biz insanoğlu dahil bütün canlı ya da cansız varlıklar O&#8217;nun emrini yerine getiririz. O&#8217;nun hükmünü ve kanunlarını uygularız. Şöyle ki;  O&#8217;nun gör diye verdiği gözü görmekte, işit diye emrettiği kulağı, O emretti diye tam bir itaatle işitmekte kullanırız. O&#8217;nun dinine dair ileri geri konuşurken bile, O&#8217;nun konuş diye verdiği dil, damak ve gırtlağımızı O&#8217;nun dediği biçimde hiç itirazsız kullanırız.  </p>
<p><strong>İnanan inanmayan istisnasız herkes, O&#8217;nun kurallarına, korkutucu ifadeyle (?) O&#8217;nun şeriatına zaten taraftarız.</strong> </p>
<p><strong>Bilmeyenler için küçük bir hatırlatma; &#8220;Şeriat&#8221;, &#8220;kurallar&#8221; demektir. Sadece dinin kurallarını  değil, yaşamanın kurallarını/şeriatını  da, O belirliyor. Güneş hâlâ  doğudan doğuyor şeriat bunu gerektirdiği için&#8230; Nefesiniz doğdunuz günden beri akciğerlerinizdeki alveoller üzerinden, kalbinizin özel kaslarının istikrarlı ve sessiz çalışması sayesinde kanınızı tazeliyor. Anlayacağınız nefes alıp veren herkes Şeriatçı. Nefes alıp verme esnasında gırtlaktan çıkan &#8220;HUU&#8221; nameleri de işin çabası. </strong> </p>
<p><strong>Din ve bilim aynı  gerçeğin iki farklı düzlemdeki ifadesinden bir açıdan da birbirini tamamlayan iki yüzünden ibarettir dedik. Dolayısıyla aralarında en ufak bir çatışma veya çelişki olamaz&#8230;Çatışma ilim adamının zihninde olur. Onun henüz gerçekleri kavrayamayışından, teorilerden hakikatlere geçemeyişinden veya yanlış bir din anlayışına sapmış olmasındandır. </strong> </p>
<p><strong>İnsanlığa faydadan çok zarar getirmiş, imandan çok inkar hesabına kullanılmış olan günümüz bilim anlayışı, vicdanını ve insanlığını askıya almış robot insanların elinde kaldığı ve Allah adına okunmadığı müddetçe insanlığın, kendi eliyle yontup sonrada taptığı gibi, bu modern puttan daha çok çekeceği var demektir.   </strong> <br />
 </p>
<p><strong>Teşekkür : </strong>Bu makalenin yazımında, Sayın Ali Ünal&#8217;ın &#8220;İslam Bilim İnsan ve Tarih&#8221; adlı eserinden, Sayın Senai Demirci&#8217;nin makalelerinden ve Sayın Mehmet Yılmaz&#8217;ın &#8220;Sanat&#8217;ta Ayrıntı&#8221; yazı dizisinden istifade edilmiştir.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/05/04/modern-bir-put-bilim/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/05/04/modern-bir-put-bilim/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Din ve Vicdan Özgürlüğü III</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/01/26/din-ve-vicdan-ozgurlugu-iii/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/01/26/din-ve-vicdan-ozgurlugu-iii/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Jan 2010 15:00:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=8404</guid>
		<description><![CDATA[Önceki bölümler
Din ve Vicdan Özgürlüğü II 
Din Özgürlüğü’ne Genel Bir Bakış 
Bir önceki yazımızda genel manada, kurumsallaşma ve iktidar sevdasından bahsetmiş bununla paralel din ve mezhep kavgalarına, vurgu yapılmıştı. Evet, İslam tarihinde de mezhep kavgaları vardır. Dönem dönem, takım tutar gibi kör fanatizm üretenler olagelmiştir. Ancak yine de bu Hıristiyanlığa göre daha azdır.  
Tarihsel sürece [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/01181.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-8407" title="01181" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/01181.gif" alt="" width="240" height="320" /></a>Önceki bölümler</strong></p>
<p><a title="Permanent Link to Din ve Vicdan Özgürlüğü II" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/"><strong><span style="color: #3366ff;">Din ve Vicdan Özgürlüğü II </span></strong></a></p>
<p><a title="Permanent Link to Din Özgürlüğü’ne Genel Bir Bakış" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2009/10/25/din-ozgurlugu%e2%80%99ne-genel-bir-bakis/"><strong><span style="color: #3366ff;">Din Özgürlüğü’ne Genel Bir Bakış </span></strong></a></p>
<p>Bir önceki yazımızda genel manada, kurumsallaşma ve iktidar sevdasından bahsetmiş bununla paralel din ve mezhep kavgalarına, vurgu yapılmıştı. Evet, İslam tarihinde de mezhep kavgaları vardır. Dönem dönem, takım tutar gibi kör fanatizm üretenler olagelmiştir. Ancak yine de bu Hıristiyanlığa göre daha azdır.  </p>
<p>Tarihsel sürece ve dinin inanç ilkelerine bakıldığında böyle olmasının da gerekçeleri, gün yüzü gibi aşikar. Söz konusu gerekçeleri Prof.Dr. Saffet Köse, &#8220;<a href="http://www.islamhukuku.com/Uploads/Sayilar/ihad+5__(p13-48)156.PDF" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Din Özgürlüğü ve Barış Yolunda İki Farklı Tecrübe</span></a>&#8221; adlı eserinde belirttiği üzere, burada maddeler halinde kısaca bahsetmek gerekirse; <span id="more-8404"></span></p>
<p><strong>1. İçtihadın <em>&#8220;<span style="text-decoration: underline;">Mutlak Hakikatı</span>&#8220;</em> İfade Etmediği Düşüncesi :</strong> Bu düşünce başlı başına mezhep kavgalarına engel olabilecek bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Öyle ki; sadece Allah rızasını gözeten mezhepler, ortaya çıkardıkları hükümleri, Hiristiyan mezheplerin aksine mutlak hakikat olarak değil, hataya açık beşeri fikirler olarak değerlendirmişlerdir. Bir başka deyişle, bir içtihadi hüküm isabet ve hata ihtimallerini beraberinde taşır. Bu bakımdan bu hükümler mutlak hakikat olarak adledilmezler. Bir içtihadın değeri diğer içtihadla ölçülemez. Dahası, ihtiyaç durumunda mezhepler arası fikir alışverişi sürekli canlı tutulmuştur. Hatta Peygamber Efendimizin (S.A.V) <em>&#8220;Ümmetimin İhtilafı(görüş farklılığı) rahmettir&#8221;</em> hadisi şerifine ters düştüğü gerekçesiyle, bir mezhebi resmileştirmekten kaçınan halifeler dahi olmuştur tarihte&#8230; </p>
<p><strong>2. Peygamberler Dışında Hiç Kimsenin Masum Olmadığı İlkesi : </strong>Peygamberlerin masum oluşu bile, peygamberlik görevleri ile ilgili konulardır. Ayrıca onlar da görevleri sebebiyle hesaba çekileceklerdir: </p>
<p><strong>&#8220;Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz!&#8221; (Araf Suresi, 6)</strong> </p>
<p>Dolayısıyla hiç kimsenin Tanrı  adına hareket etme serbestisi yoktur. Konumu ne olursa olsun, ister alim ister zalim ister yönetici olsun herkes, Tanrı adına değil, kendi adına hareket eder. Görüşleri tenkit edilebilir, tasarruflarından sorgulanabilir.  </p>
<p>Öyle ki Hz. Ebubekir kendisine &#8220;Allah&#8217;ın halifesi&#8221; diyeni ikaz etmiş, &#8220;Resulullah&#8217;ın Halifesi&#8221; olarak düzeltmiştir.  </p>
<p><strong>Onlar, Allah&#8217;ı  bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih&#8217;i de. Oysa onlar, tek olan bir İlah&#8217;a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O&#8217;ndan başka İlah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden Yücedir. (Tevbe Suresi, 31)</strong> </p>
<p>Bu ilke, suistimallere açık <strong>&#8220;Teokratik Düzen&#8221;</strong> kurmanın da engelidir aynı zamanda. </p>
<p><strong>3. Bireysel Sorumluluğun Esas Alınması  : </strong>Vahiy insanlara ulaştıktan sonra, buna iman edip etmemek insanın kendisine aittir. Dilerse iman eder, dilerse ahirette sonuçlarına katlanmak suretiyle reddeder. Bu konuda Peygamber ve ümmetinin vazifesi sadece tebliğden ibarettir.  </p>
<p><strong>4. Zorlama ve Baskının Yasaklanması  : </strong>Kur&#8217;an-ı Kerim dini inanç noktasında ilke olarak zorlamayı ve insanlara baskı kurmayı yasaklar. <strong>&#8220;Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır.&#8221;(Bakara Suresi, 256)</strong></p>
<p><strong>&#8220;Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekün iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü&#8217;min olsunlar diye, insanları zorlayacak mısın?&#8221; (Yunus Suresi, 99)</strong> </p>
<p>Esasen din konusunda baskının yasaklanması, insanın yaratılış gerçeği ve iman olgusunun yapısıyla yakından ilgilidir. Zira inanç, insanın iç yapısıyla ve kalbiyle ilgili bir durumdur. Zorlama ve baskıyla kalbe ya da gönüle girildiği vuku bulmamıştır. İkna edilmeden oraya girmek mümkün değildir. İnsanı, inanç noktasında gerçek anlamda özgür kılan da budur. Gönülden bağlı bulunmayan itaat sahtedir, belki de ikiyüzlülüktür.  </p>
<p>Şayet zorlama ve baskı bir işe yarasaydı, İslam dini bunu emreder, ve nihai hedefi yasaklamak olan içki, faiz, muta nikahı gibi eylemleri tedrici yolla (kademe kademe) ortadan kaldırmazdı. Bu ise üzerinde düşünülmeye değer bir konudur. </p>
<p><strong>SONUÇ: </strong> </p>
<p>Din ve Vicdan Özgürlüğü konu başlığını tekrar özetleme niyetinde değilim. Sonuç bölümünü, biraz olsun vicdanımın sesini duymak için ayırdım. Bu vesileyle sizlerde benimle beraber, isterseniz dinleyin:  </p>
<p>Adamın biri, Mevlânâ Celaleddîn Rûmî hazretlerine, <em>&#8220;Sen Hristiyanlara bile kucak açıyorsun, Yahudilerle biraraya geliyorsun; günah işleyenlere dahi &#8220;gel&#8221; diyorsun, sarhoşa el uzatıyorsun&#8230; Böyle yapmakla İslam&#8217;ın onurunu iki paralık ediyor, dinin izzetine dokunuyorsun. Sen zındıkın tekisin, seni Cehennem bile kabul etmez!..&#8221; </em>diyerek bir düzine hakarette bulunur. Hazreti Mevlânâ ona sadece &#8220;Sen de gel, sana da bağrımı açıyorum!&#8221; demekle yetinir.  </p>
<p>Evet, <strong>&#8220;Vicdan Genişliği&#8221;</strong> lazımdır bize&#8230; </p>
<p>Vicdan genişliği, bütün insanlığı  kucaklamak demek. Baskı ve zorlama olmaksızın bütün insanlığın hidayetini dileyip, ona kucak açmak demek. Bütün insanlığın ebedi sadedini dileyen ruh yüceliğidir aynı zamanda. <strong>Mamur bir gönlün, bütün insanlığı kucaklaması, kalb kapılarını herkese açması, hep affedici, bağışlayıcı, mürüvvetkâr olması demek.</strong> Tıpkı Peygamberimiz (S.A.V.) yaptığı gibi, tıpkı Mevlana Hazretlerinin yaptığı gibi&#8230; </p>
<p>Peygamber Efendimiz (SAV) insanları ebedî hüsrandan kurtarma dâvasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur&#8217;ân-ı Kerim, O&#8217;nun bu konudaki ızdıraplarını, çırpınışlarını; <strong>&#8220;Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur&#8217;âna) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin&#8221; (Kehf, 18/6)</strong> diyerek dile getiriyordu.</p>
<p>İşte, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz&#8217;in bu hali, ondaki vicdan genişliğinin tezahürüydü. </p>
<p><strong>Vicdan asıl itibarıyla çok geniştir. Ama kötü ahlak, insanda darlık hasıl eder. Cehalet, kibir, gurur, bencillik, kıskançlık gibi fenalıklar sebebiyle vicdanımız; daralır, büzüşür ve bir hodgamlık dehlizine dönüşür. Milli öğütüm sisteminin de vicdanımıza neler yaptığı ayrıca düşünülmeli. Endoktrinasyon ve çeşitli propagandalar da, vicdanımızı daraltan etkenlerdendir. Dahası korku (irtica korkusu, şeriat korkusu, bölünme korkusu) ve paranoyakça yaşam tarzının empoze edilmesi de; vicdanımızı körelten ve yaralayan bir yöntem olduğu unutulmamalı. </strong> </p>
<p>Bir diğer önemli husus şudur ki; </p>
<p>İnsanların İslam&#8217;ın ulvî hakikatleriyle tanışamamaları konusunda müslümanlar olarak biz de suçluyuz. Necip Fazıl&#8217;ın Reis Bey&#8217;i gibi <em><strong>&#8220;Amerika&#8217;da biri öldürülse, suçlu benim&#8221;</strong></em> diyebilmeliyiz. Hindistan&#8217;da bir kısım insanlar fareye ya da cinsel organlarına tapıyorsa, <em>&#8220;suçlu benim&#8221;</em> diye haykırmalı ve titremeliyiz. Zira, dinimizi gerektiği gibi temsil edemedik ve onu dünyanın dört bir yanına &#8220;<span style="text-decoration: underline;">hal diliyle</span>&#8221; taşıyamadık. Dolayısıyla, bir nevi fetret devri diyebileceğimiz bu dönemde, herkesi cehenneme gönderen gaddar bir savcı misali kesip atmamalı; Cenâb-ı Hakk&#8217;ın rahmetinin enginliğini düşünüp insanlara biraz müsamaha nazarıyla bakarak hep bir avukat gibi davranmalıyız.  </p>
<p><strong>Evet, gönlümüzde herkesin oturabileceği bir sandalye bulunmalıdır. </strong> </p>
<p><strong>O gönül ki; hiçbir yere sığmayan Yüceler Yücesinin, sığdığı tek yerdir.</strong> </p>
<p>Not : Gönlümüzde herkesin oturabileceği bir sandalye bulunmalıdır. Bu doğru. Şayet iddialar doğruysa ki, şaşırmadığımı da parantez içinde belirtmeliyim; bu söylediklerim, &#8220;Balyoz&#8221;, &#8220;Kafes&#8221; ve bilumum &#8220;Eylem Planları&#8221; hazırlayanlar için geçerli değil. Onlar için ne gönlümde ne de sandalyemde yer olmadığını ifade etmeliyim. Zira söylediklerim, insanlar için geçerlidir. Onlar için sadece acımak geliyor elimden ve bir de Allah&#8217;tan ıslahlarını dilemek.</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/01/26/din-ve-vicdan-ozgurlugu-iii/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/01/26/din-ve-vicdan-ozgurlugu-iii/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Aşk Şeriatı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/01/15/ask-seriati/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/01/15/ask-seriati/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jan 2010 12:01:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=8285</guid>
		<description><![CDATA[[13 Ocak 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Roman okuyacak vakit bulamamaktan şikayet eder dururum. Onun için Elif Şafak&#8217;ın &#8220;Aşk&#8221; isimli popüler romanını oturup baştan sona okumak bir başarıydı benim içim. Çok beğendim kitabı. Elif Şafak&#8217;ı da takdir ettim.
Kusursuzluk elbette mümkün değil. Dolayısıyla, bazı yazarların işaret ettiği gibi kimi bilgi hataları olabilir romanda. Bazı kısımların biraz fazla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/kalp_atisi.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-8286" title="kalp_atisi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/kalp_atisi.gif" alt="" width="186" height="290" /></a>[13 Ocak 2009 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/ask-seriati-237847.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>
<p>Roman okuyacak vakit bulamamaktan şikayet eder dururum. Onun için Elif Şafak&#8217;ın &#8220;Aşk&#8221; isimli popüler romanını oturup baştan sona okumak bir başarıydı benim içim. Çok beğendim kitabı. Elif Şafak&#8217;ı da takdir ettim.</p>
<p>Kusursuzluk elbette mümkün değil. Dolayısıyla, bazı yazarların işaret ettiği gibi kimi bilgi hataları olabilir romanda. Bazı kısımların biraz fazla &#8220;didaktik&#8221; (öğretici) durduğunu söylemek de mümkün. Ama sonuçta Elif Şafak önemli bir şey başarmış. Mevlana ile Tebrizli Şems arasındaki manevi ruhdaşlığın modern bir Amerikalı kadının hayatını nasıl dönüştürdüğünü anlatırken aslında modern Türklere bir mesaj vermiş:<span id="more-8285"></span></p>
<p>Sizin &#8220;köhne ve geri&#8221; diye kaldırıp attığınız dinin içinde, sürdürdüğünüz o çok &#8220;çağdaş&#8221; ve bir o kadar da sığ hayata ışık verecek erdemler, sırlar ve hikmetler var.</p>
<p>Bence de öyle. Hem de çoğu insanın pek tahmin etmeyeceği, ama Elif Şafak&#8217;ın isabetle altını çizdiği &#8220;aşk&#8221; meselesinde bile.</p>
<p>Evet, bu &#8220;aşk&#8221; mefhumu büyük bir mesele. Tarih boyunca kuşkusuz öyle olmuştu, ama bu bizim modern çağda daha da çetrefilli hale geldi. Hayatın çok daha değişken hale geldiği, insanların &#8220;kısmetim buymuş&#8221; diyerek bir yastıkta kocamak yerine &#8220;ilişki&#8221;den &#8220;ilişki&#8221;ye geçtiği yeni dünyada, aşık olup da kendini birine &#8220;ölesiye&#8221; kaptıranlar, yolun sonunda çoğu kez acıya ve gözyaşına boğuluyor.</p>
<p>Modern şarkıların çoğu zaten bu trajediyle dolu. &#8220;Yaralıyız hepimiz&#8221; diye bitiyor Teoman&#8217;ın bir parçası. Bir diğeri, durumu şöyle özetliyor:</p>
<p>&#8220;Bir kaç uyku hapı, bir kaç kıskançlık krizi; elimizde bunlar var, mutlu olmaya yetmez ki&#8230;&#8221;</p>
<p>Peki ama bu &#8220;yaralılık&#8221; hali kaçınılmaz mı? İnsan olmanın zorunlu sefaleti mi? Yoksa, solcuların pek sevdiği ifadeyle, &#8220;başka bir dünya mümkün&#8221; mü?</p>
<p>Evet, mümkün. Ama &#8220;dışarıda&#8221; değil, &#8220;içeride&#8221;, yani zihnimizde. Sufiler, yani tasavvuf ehli, işte bunu keşfetmiş, hem de bunun bir &#8220;alternatif dünya&#8221; değil, hakikatin ta kendisi olduğuna hükmetmişlerdi.</p>
<p>Bu dünyanın kapısını biraz aralamak isterseniz, önce şu soruyu sorabilirsiniz: İnsanlar en çok kimleri cazip buluyor, kimlere aşık oluyorlar?</p>
<p>Cevabı da muhtemelen şöyle verirsiniz: Güzel, akıllı, samimi, dürüst, karakterli, derinlikli insanlara&#8230;</p>
<p>Ama aslında şöyle demek de mümkün: Güzelliğe, Akla, Samimiyete, Dürüstlüğe, Karaktere, Derinliğe&#8230;</p>
<p>Yani aslında aşık olunan şeyin tek tek &#8220;insanlar&#8221; değil, onlarda yansıyan &#8220;vasıflar&#8221; olduğunu söylemek mümkün. Nitekim bu vasıflar nedeniyle birine sırılsıklam aşık olan birisi, bir zaman sonra benzer vasıfları başkasında bulup ona da aşık olabiliyor. İnsanlar gelip gidiyor, ama vasıflar kalıyor.</p>
<p>Bu gerçeği Eski Yunan düşünürü Eflatun da fark etmiş ve ünlü &#8220;İdealar Teorisi&#8221;ni geliştirmişti. Buna göre dünyada gördüğümüz her maddi varlık, aslında metafizik evrende var olan &#8220;idea&#8221;ların, yani ideal form ve ilkelerin eksik birer kopyasıydı.</p>
<p>İşte, sufiler de varlık alemini böyle anladılar. Biz insanların sevdiği her şeyin, aslında Allah&#8217;a ait olan Sıfatlar olduğunu, bu Sıfatlar&#8217;ın yaratılmışlarda &#8220;tecelli&#8221; ettiğini, yani gözüktüğünü söylediler. Böylece &#8220;Leyla&#8221;yı sevmekle yola çıkıp &#8220;Mevla&#8221;ya varabildiler.</p>
<p>İşte, aşkın bir &#8220;şeriatı&#8221; var ise, bence budur. Bunu içselleştiren, &#8220;Leyla&#8221;ları önemsizleştirmiş olmaz. Ama onları Sıfatların Mutlak Sahibi sanmaktan, dolayısıyla onlara tapınır hale gelmekten de kurtulur. Dahası Sıfatların Mutlak Sahibi&#8217;ne &#8220;tevekkül&#8221; etmenin gücüne kavuşur.</p>
<p>Bir &#8220;ayrılık&#8221; durumunda da, kendini helak eden modern aşıklar gibi kederlere boğulmaktansa, Hz. Eyüb&#8217;ün Eski Ahit&#8217;te dediği gibi der:</p>
<p>&#8220;Rab verdi ve Rab aldı; Rabbin ismi mübarek olsun.&#8221;</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/01/15/ask-seriati/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/01/15/ask-seriati/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Din ve Vicdan Özgürlüğü II</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 Dec 2009 23:20:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet Terörü]]></category>

		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Din istismarı]]></category>

		<category><![CDATA[Diyanet]]></category>

		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Din ve Vicdan Özgürlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Dinin kurumsallaşması ve iktidar sevdası]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7639</guid>
		<description><![CDATA[Dinin kurumsallaşması ve iktidar sevdası

&#8220;Aranızda en üstün olmak isteyen, sizlere hizmet etmekle yükümlüdür.&#8221; 
&#8220;Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği görmezsin. Ne zaman kendi gözündeki merteği ortadan kaldırırsan işte o zaman kardeşinin gözündeki çöpü kaldırabilmek üzere oldukça iyi bir görüşe kavuşacaksın.&#8221; (Hz. İsa Aleyhiselamın Hadisleri) 
 
Bir önceki yazımızda din özgürlüğüne dair dört ana esas belirlemiş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2 style="text-align: left;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_din_laiklik.gif"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_din_laiklik.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-7642" title="20091210_derin_dusunce_org_din_laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_din_laiklik.gif" alt="" width="240" height="320" /></a>Dinin kurumsallaşması ve iktidar sevdası</h2>
<p style="text-align: left;"><strong><em><br />
&#8220;Aranızda en üstün olmak isteyen, sizlere hizmet etmekle yükümlüdür.&#8221; </em></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong><em>&#8220;Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği görmezsin. Ne zaman kendi gözündeki merteği ortadan kaldırırsan işte o zaman kardeşinin gözündeki çöpü kaldırabilmek üzere oldukça iyi bir görüşe kavuşacaksın.&#8221; (Hz. İsa Aleyhiselamın Hadisleri)</em></strong> <br />
 </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2009/10/25/din-ozgurlugu%25e2%2580%2599ne-genel-bir-bakis/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Bir önceki yazımızda</span></a> din özgürlüğüne dair dört ana esas belirlemiş ve bu konu etrafında değişik örnekler vermiş, dahası ülkemizde yaşanan din özgürlüğü problemlerine değinirken hatırlarsanız şöyle demiştik: <em>&#8220;Kendi tarihimiz açısından bakarak; Peki, devlet neden dini, vicdanlara ve mabetlere hapsetmek suretiyle kontrol altına almak istesin ki? Sahi din bu kadar korkutucu bir şey midir ki kontrol edilme ihtiyacı duyulsun? ya da geçmişte hristiyanlık tarihinde olduğu gibi, dinsel bir şiddet süreci mi yaşamıştık? Din ve mezhep kavgaları mı yapmıştık? Din ya da kilise eliyle engizisyon mahkemelerinde işkence ve zulüm mü görmüştük?&#8221;<span id="more-7639"></span></em></p>
<p> Daha önce yazmış olduğum bu satırları, derinlere inmek suretiyle; biraz daha açmayı, sağlıklı bir tahlil yapabilmek adına önemli olduğunu düşünüyorum. Ve meselenin bam teline dokundurmak için; din özgürlüğü problemlerinin, tarihsel olarak başlangıç noktasına ve kaynağına bir yolculuk yapmak gerekecek.  </p>
<p>Araştırmalar, tarihi süreç içerisinde din özgürlüğü problemlerinin daha çok hıristiyanlıkla  ortaya çıktığını göstermektedir. Teorik ve haklı olarak kendini &#8220;Sevgi dini&#8221; olarak takdim eden bir dinin, güç ve iktidar sahibi mensupları tarafından, başka dinlere ve kendi içinde oluşan &#8220;heretik ve schismatic&#8221; oluşumlara karşı, tavizsiz ve gaddarane bir şiddet politikası gütmesi ve bunun insanlığa sunmuş olduğu ağır tahribat ve bedeller, ilgili konuyu ve süreci araştırmaya değer kılıyor. Daha çok  batıda gelişen ve insanlığın vicdanını duvara asıp, hayvani (belki de daha aşağı)  mertebeye ulaşmada, zirve yaptığı bu süreç, değil başka bir dine, farklı bir mezhebe dahi tahammülün olmadığı bir süreç olarak, tarihe geçmiştir. Zira Ortaçağ&#8217;da kilisenin mutlak bir otorite konumuna hızla yükselme arzusu ve devleti ele geçirme gayretleri nedeniyle bağnazlık ve tahammülsüzlük had safhaya ulaşacak. Ve böylece batı&#8217;da <strong>&#8220;tek kral, tek devlet ve tek din&#8221;</strong> anlayışı hakim olacaktı.  </p>
<p>Olayın başlangıç noktasına dönecek olursak; Hz.İsa ve getirmiş olduğu ilahi mesajların, ümmeti tarafından yayılma süreci, yaklaşık 310 sene gizli ve el altında gerçekleşmiş ve bu insanlar o günün zalim cabbarlarına ve oligarşik despotlarına karşı, bu dini gizlilik içerisinde korumaya muvaffak olmuşlardı. </p>
<p><strong>İmparator Constantin tabandan gelen zorlama neticesinde, hıristiyanlığı din olarak kabul etme ve din özgürlüğünü getirme mecburiyetinde kalmıştı. Gerçi bu Hıristiyanlık üzerinde kontrolü elde tutmak için yapılan bir kabulleniştir.</strong> <strong>Eğer o günün Hıristiyanları, Constantin&#8217;in bu oyununa gelmeyip, daha çok üst yapı ile ilgilenMEselerdi, ihtimal dinlerini bir süre daha koruyabilirlerdi yorumu getirilebilir.</strong> <strong>Zira hiristiyanlığın (resmi) din olarak kabul edilişi, hıristiyanlara indirilen büyük bir rehavet darbesi olmasının yanında, iktidar sahibi zalim ve jakoben yöneticilerin, dini ve siyasi gücü kontrol altında tutma maksadıyla, baskıcı ve despotik yönetimlerinin ilk nüvesini oluşturacaktı. Tabii hiristiyanlığın resmi din olarak kabul edilişin ardından, hristiyanların bir kısmı eski gerilimlerini (hassasiyetlerini) kaybedip, kelepir sevdasına düşmeleri ayrı bir araştırma ve inceleme konusu olabilir.</strong>   </p>
<p>İmparator Constantin 313 yılında Milan fermanı ile, ferman söylemlerinin aksine dinde toleranssızlığa giden yolun kapısını aralamıştır. <strong>&#8220;Bir devlette tek din ve din içinde birlik&#8221;</strong> ilkesiyle Constantin, heretiklere karşı savaşta, kiliseyi desteklemiş ve hatta önderlik etmiştir. Bu dönemde, heretiklik manevi ve medeni suç olmaktan çıkarılıp, sonu engizisyon mahkemelerine kadar varan bir dizi zülmi cezalara kadar gitmiştir. Bu dönem kilise ile devletin yetkilerinin kaybolup kaynaşmaya dönüştüğü bir dönem olarak adlandırılabilir. </p>
<p>Daha sonra 380 yılında I.Theodosios ile hıristiyanlık önce devletin resmi dini haline gelmiş, peşinden de devlete hükmeden bir kurum haline dönüşmüştür ki buna <strong>&#8220;hiristiyanlığın devletleşmesi&#8221; </strong>ya da<strong> &#8220;Dinin kurumsallaşması&#8221; </strong>tabiri daha uygun düşecektir. Yani <strong>&#8220;Kilise devlet içinde değil, Devlet Kilise içindedir&#8221;</strong> artık. Başka bir deyişle, &#8220;<strong>kilisenin (ruhani kılıcın) devleti ele geçirmesi&#8221;</strong> olarak da yorumlanabilir.         </p>
<p>Sonuçta, insanlığa kan kusturacak öylesi bir teokratik düzen gelmiştir ki, bunu Papa VIII.Boniface şu şekilde izah etmektedir.  </p>
<p><em>&#8220;Kutsal Katolik ve apostolik kilise dışında günahların ne affı ne de onlardan kurutuluş yolu vardır. Mevcut iki kılıç (dünyevi  ve ruhani) kilisenin iktidarındadır. Bir devlette iki baş olamaz. Dünyevi otorite, ruhani olana tabidir. Ruhani otorite kral da dahil herkesi yargılayabilir ama o hiç kimse tarafından yargılanamaz. Çünkü onun otoritesi ilahidir.&#8221;</em> </p>
<p>İşte bu aşamadan sonra din özgürlüğü alanındaki felaketler süreci başlamış oluyordu.  </p>
<p> Bu despotik tekelci yönetim, İncil&#8217;de geçen <strong><em>&#8220;Ve efendi hizmetçiye dedi; Yollara ve çitlerin boyuna çık. Bulduklarını içeriye girmeye zorla ki evim dolsun.&#8221;</em></strong> Sözünü kendine referans alarak zora başvurmanın lüzum ve doğruluğuna inanır. Hoşgörüsüzlük ilke haline getirilir. Ve sonuçta Nietzsche&#8217;ye <strong>&#8220;Anarşist ve Hıristiyanın kökeni birdir&#8221;, &#8220;Kutsal anarşistler&#8221;</strong> sözünü dedirtecek, şiddet ve yüzyılları bulan din ve mezhep kavgalarının fitili ateşlenmiş olur. </p>
<p>Bu kadarla da kalınmaz ve <strong>&#8220;Ruhun kurtuluşu için, her türlü ten cezası, her işkence hatta ölüm caizdir&#8221;</strong> düşüncesi ortaya atılır ve engizisyon mahkemelerinin fikri alt yapısı oluşturulur ve bu zülüm düzeni devlet eliyle meşrulaştırılmış olur.  </p>
<p>Dinde zorlamayı makul gören anlayışın temelinde, <strong>&#8220;Hıristiyanlı/Kilise dışında kurtuluş yoktur&#8221;</strong> kuralı dikkate değerdir. Bu kural maalesef kendinden olmayana şiddet yolunu açmış ve yeryüzünü kana boğmuştur. </p>
<p><strong>Zira öğretiye göre, hiristiyanlığın asıl amacı ruhun ve insanlığın manevi kurtuluşudur ve bunun da tek ve mutlak yolu hiristiyanlıktır. Yani tek bir mutlak doğru vardır. O da kendileridir. Bu kurtuluşa gelmeyen kılıçla yola gelecektir. Dolayısıyla dinde zorlama insanın en kutsal görevidir. Toplumun zor kullanmama sebebinden dolayı topyekün cehenneme gitmektense bireylerin acı çekmesi ve hatta ölmesi gayet normaldir!</strong> </p>
<p>İşte bu anlayış, kendinden olmayan din ve mezheplerle bir savaşın ifadesidir. Zira insanlığın manevi kurtuluşunu hedef almış fanatik bir inancın, ne başka dinlere ne başka mezheplere ne de kendi içindeki farklı oluşumlara müsaade edeceği beklenemez. Özgürlüğe gem vurma ve zorlama suç olarak değil, kutsal vazife olarak nitelenmiştir. </p>
<p>Hiristiyanlık içinde oluşmuş  her mezhebin kiliseleri de, &#8220;mutlak hakikatı&#8221; kendilerinin temsil ettiğini iddia etmiş ve kurtuluşun sadece kendilerinde olduğuna iman etmişlerdir. Dolayısıyla kendileri dışındaki oluşumları heretik kabul ederek, onlarla savaşmayı vazife bilmişler ve kanlı mezhep savaşları böylece başlamıştır.  </p>
<p>532 yılında İmparator Jüstinyen hipodrom&#8217;da 40.000 civarında insanı doldurup katletmesiyle vurguladığı  &#8220;Tek devlet, tek kanun, tek din&#8221; anlayışının doğurduğu <strong>&#8220;Kral kimse, din o&#8217;dur.&#8221;</strong> felsefesine inanmış ve bunu da vahşetinin gerekçesi yapmıştır. Artık halk, kralın dininden olmak zorundadır.  </p>
<p><strong>Hz. Peygamberin (S.A.V), Bizans Kralı Herakleios&#8217;a gönderdiği mektupta <em>&#8220;İslamı kabul etmekten kaçınması halinde halkının günahını da üstleneceği&#8221;</em> şeklindeki uyarısı, muhtemelen hıristiyanlıktaki halkın, kralın dininden  olması zorunluluğu sebebiyledir. Yoksa İslam&#8217;da hiç kimsenin, bir başkasının suçunun cezasını çekmeyeceği esaslı bir prensiptir. Ayetlerle de sabittir. </strong> </p>
<p><strong>Ancak burada şunu da belirtmek gerekir ki; insanlığa zulüm ve gözyaşı getirmekten başka hiçbir işe yaramayan, yukarda anlatılan öğretiler ve bu öğretilerden müteşekkil zihin yapısı daha çok, iktidar odaklı kurumsallaşmış bir dinin, günümüz tabiriyle vatikanizm öğretisinin eseridir. Dolayısıyla Hz. İsa (a.s)&#8217;nın getirmiş olduğu ilahi mesajla uzaktan yakından alakası yoktur.</strong> </p>
<p><strong>Çünkü, her türlü müessese gibi, (devlet de buna dahildir) Kiliseler de konformizme, sosyal ve siyasal muhafazakarlığa, yani mevcut durumun her ne pahasına olursa olsun sürdürülmesine tabiatları gereği yatkındırlar. Bunun yanında ilahî mesajın, yani dinin yeryüzünde insanlar tarafından temsil edilen ve &#8216;yönetilen&#8217; bir müessesesi olamaz. Bunun yanında; Papa, kardinal, piskopos gibi hiyerarşik otoriteler zinciri Hz. İsa&#8217;nın getirdiği dinde yoktur. Bu durum, Kiliselerin kendilerini bir devlet gibi teşkilatlandırmaları sonucu ortaya çıkmıştır ki, insanları din değil, bürokratik yapılarla yüz yüze getirmiştir. Bu hiyerarşik yapı, doğal olarak kendini korumak için din ile hiç alakası olmayan kıymeti kendinden menkul ve kendine ait bir iç kanun ve kurallar bütününü de beraberinde getirmiştir. Bu nedenle Kiliseler ve kurumsallaşmalar, özünde bir yabancılaşmayı, yani dinden uzaklaşmayı taşımakta ve bireyin yasa ve kurallara boğulmasıdır ki, tarihte yaşanan acı olaylar da bu gerçekliğin yansımasıdır.</strong> </p>
<p>Şimdi, hristiyanlık tarihinde ve din özgürlüğü problemleri çerçevesinde, tarihte yaşanmış bazı olayların altını çizmeye çalışalım. </p>
<p>Din savaşlarına en önemli örneklerden biri Antakya ve Kudüs&#8217;ün işgalidir. 1098 yılında Antakya&#8217;yı ele geçiren haçlılar şehirdeki bütün Müslümanları katlederek, Kudüs yoluna koyulmuşlardır. 1099 yılında Kudüs işgal edildiğinde ise, yaşlı, kadın, erkek, çocuk savunmasız 40.000 insan kılıçtan geçirilmiş. Kutsal mekanlar yağmalanmış. Bütün Museviler de, Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle sığındıkları sinagoglarda yakılmıştır ki, bu olay insanlık tarihinin en acı katliamı olarak geçmiştir. </p>
<p>1204 yılında ise, Küdüs&#8217;e yönelen IV.Haçlı orduları, İstanbul&#8217;a uğrayarak, zulüm ve nefretlerini ortaya dökmüşlerdir. Oradaki halka, inanç farklılığından dolayı zulmedilmiş. Din adamları asılmış, savunmasız kadınlara ve rahibelere tecavüz edilmiş. Aziz olarak bilinen kişilerin mezarları dahi yağmalanmıştır. Ayasofya cami dahi bu yağmadan nasibini almıştır. Öylesine bir yağmadır ki bu, İstanbul harabe şehir haline gelmiştir. Bununla da yetinmeyip, İstanbul&#8217;da bir Latin patrikliği kurmuşlar ve Ortodoks halkı zorla Katolikleştirmeye çalışmışlardır. (Şahsi kanaatim şayet Bizans, Bizans olarak kalsaydı, sanırım sorun yoktu ve Fatih Sultan Mehmet, İstanbul&#8217;a en azından belki de kılıçla girmeyecekti. Zira Bizans artık koca bir zülüm meydanı ve haçlı seferlerinin üssü pozisyonundaydı diye düşünüyorum)         </p>
<p><strong>Buradan Haçlı  seferlerinin amaçlarından birisi de, heretik ilan edilen Bizans&#8217;ın tekrar Katolikliğe dönüşünü sağlayarak yeniden Papa&#8217;nın egemenliği altına girmeyi sağlamak olarak yorumlanabilir. Hatta biraz daha ileri giderek, geçtikleri her yolda bir enkaz bırakmaları sebebiyle bu hareketin sömürü ve emperyalist amaçlar taşıdığını da söyleyebilirim.</strong> </p>
<p>1313 yılında Tapınak Şovalyeleri Papa ve Kral işbirliği ile, heretik ilan edilmiş ve şovalyeler diri diri yakılarak idam edilmişlerdir. Ve Tapınak şovalyeleri, papaya ve krala Karuni bir servet bırakarak tarih sahnesinden silinmişlerdir.  </p>
<p>1572&#8242;de Fransa&#8217;da Katolikler, IX. Charles&#8217;ın emriyle bir gecede 20 ila 70 bin arasında Protestan&#8217;ı katletmişlerdir. Enteresandır, Papa, bu katliamı kutlamak için özel bir madalya bastırmıştır. (Saint-Barthelemy Katliamı)</p>
<p>Yine din özgürlüğü problemlerinin sebep olduğu otuz yıl savaşlarını da hatırlatmak gerekiyor. Protestan ve Katolik birlikler arasında çıkan savaşta Almanya koca bir harabe ülke halini almış, 300 ayrı eyalete bölünmüş ve bunun yanı sıra nüfusu da 16 milyondan 6 milyona düşmüştü. Bu savaş sonunda yorgunluk ya da bıkkınlık hali olsa gerek, kısmi bir din ve vicdan özgürlüğü getirildiğini de belirtmem gerek. </p>
<p>Ve Engizisyon Mahkemeleri&#8230; Bu mahkemeler, XIII. Yüzyılda ortaya çıkmış, hıristiyanlıktan dönen, heretik akımlara karışan, dini esaslara başkaldırmış, kısmen de Yahudileri ortadan kaldırmak ve yok etmek maksatlı kurulmuş ve XIX. Yüzyıla kadar etkisini sürdürmüş Katolik kilise mahkemelerdir. Bu mahkemelerin, heretik akımlara karşı başarısız olmuş hükümdarların tahttan indirileceği kararını alması, vahşeti boyutunu daha da derinleştirmiştir. Öyle ki bu vahşet; yüzyıllar boyunca, yüz binlerce kişiyi yakma, kazığa oturtma, mezardan çıkarıp kemikleri yakma, dilini kesme, evlerini yıkma, mala gasp, hapis, sürgün, kürek çekme gibi cezalar olarak tezahür etmiştir.  </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2009/09/24/kesifler-cagi-ve-uyuyan-osmanli/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Endülüs&#8217;ün yıkılışıyla,</span></a> İspanyol Engizisyon Mahkemeleri bu sefer Müslümanlar ve Yahudiler üzerinde akıl almaz işkence ve zulümlere başlamışlar. Sonuçta ya Amerika yerli halkının kaderini paylaştılar ya da göçe zorlandılar. Osmanlının yardımlarıyla bir kısmı Kuzey Afrika&#8217;ya bir kısmı da İstanbul&#8217;a yerleşmişlerdir. (İstanbul&#8217;da yaşayan bir Yahudi Cemaatine mensup bir arkadaşım bana bu olayı anlatmış, Osmanlı&#8217;ya şükranlarını iletmişti.)  </p>
<p><strong>Ve Batı  dünyası 1500 yılı aşkın süren din savaşları  sonucunda savaşmaktan yorulması  sebebiyle olsa gerek, içlerindeki farklı mezhep ve görüşleri kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu kabulleniş yani din ve vicdan özgürlüğünün kabulu, dinden kurtulmak şeklinde ortaya çıkmıştır. Batı dinden ve kilise baskısından kaçarken pozitivizme ve hümanizme tutunacak. Özgürlüğe yelken açacak. Ancak bu da dini aşırılık sonrası, özgürleşme aşırılığını doğuracaktır</strong>. <strong>(Bu tespitler de, ayrı bir yazı konusu olabilir.)</strong> </p>
<p>Yukarda anlatılan olaylar baz alındığında <strong>aforoz, engizisyon ve endüljans</strong> (günahları affetme yetkisi) gibi tanrısal gücün temsil edilmesi ve bunun doğurduğu problemler de ayrıca göze çarpmaktadır. </p>
<p><strong>Aslında yazı  boyunca anlattığım şey, daha doğrusu tarih boyu yaşanan şey, dogmatik tekelcilik sebebiyle, kilisenin elinde tuttuğu gücü  (din, yönetim, ekonomik güç) kötüye kullanması ve din istismarına gitmesidir şeklinde özetlenebilir. Dolayısıyla suçlanacak şey din midir, yoksa güç ve iktidar düşkünü insanoğlunun ihtirasları mıdır? Sorusunun cevabı hayati önem kazanmaktadır. </strong> </p>
<p><strong>Tabii burada dinin kontrol altına alınması gereken tehlikeli bir dogma olduğu sonucu ortaya çıkmaz. Ya da kimilerimiz, Türkiye&#8217;de çok yaygın bir klişe olan; <em>&#8220;&#8216;Evet, evet, din zaten siyasete hiç karışmamalı, vicdanlarda yaşamalı&#8217; diyebilirler&#8221;</em> Oysa bu peşin hükümlü bir genellemedir.  Çünkü dinin siyasete karışarak insanlık adına, özgürlük, adalet ve barış getirdiği bir düzine, tarihsel olay da sayabilirim. Kaldı ki, bir dinin hayatın hangi yönlerini düzenleyeceği konusunda o dinin kendi kaynakları ve inananları dışında kimsenin karar verme yetkisi de yok. Meselenin bir diğer boyutu ise, yukarda anlatılan despotik ve zulüm olayları din boyutlu gibi görünse de, bu çoklu durum sadece din değil, din-dışı felsefeler ya da ideolojiler ve her türlü -izm&#8217;ler için de geçerli. Örneğin diyalektik materyalizmin siyasete karışması, ‘silahlı propaganda&#8217;ya koyulmuş Leninist bir komünizm şeklinde de olabilir. </strong> </p>
<p><strong>Bu durumda &#8220;Dinin siyasete karışması  noktasında bıçak sırtı denen hassas denge nasıl olmalıdır?&#8221;  Sorusu akıllara gelebilir. Şahsi kanaatim; tarihsel süreçler ve yaşanan tecrübeler iki duruşu karşımıza çıkarmaktadır. Birincisi; ferdi esas alarak, sadece insan odaklı, din adına iktidar talebinde bulunMAyan anlayış, ikincisi ise; iktidarı ve gücü ele geçirmeye dönük, din adına siyaseti önceleyen algılama biçimidir ki; bu duruş (iyi niyetli dahi olsa) insanoğluna çok cefalar çektirmiştir. </strong> </p>
<p>Birinci duruşu İslam dinini baz alarak, meseleyi biraz daha açarsak; İslam, şuur sahibi insanları tek tek muhatap almıştır ve insanlar dünyadaki eylemlerinden, yaptıklarından ve yapmadıklarından sorumlu olacaklardır. Din mesajını fertlere iletir. Fertlerin görevi vazifelerini yerine getirmektir<strong>. Fakat fertler vazifelerinin ötesinde somut sonuçların peşine düşmesi gerekmez.</strong> Yani insan vazifesini yapar, sonucu verecek olan Yaratıcının işine karışmaz. Bu özelliği ile <strong>ilahi mesaj daha çok ALT YAPI ile ilgilidir. Fertler için en önemli vazife iman ibadet, ahlak, vicdan gibi konulardır. ÜST YAPI tali bir konudur.</strong> Şerif Mardin&#8217;in dediği gibi; <em>&#8220;İslam gibi toplum ilişkilerini İlahî bir mesajın ışığında değerlendiren ve toplumu gereken İslami ideale yaklaştırmaya çalışan bir dinde, dinin kendisini bir ‘üstyapı&#8217; kurumu olarak değil, bir ‘temel şekillendirici&#8217; olarak ele almak&#8221; </em>gerekir. <strong>Belki de burada önemli olan siyasetin dine dolayısıyla insana hizmet eder şekilde tutulmasıdır.</strong> </p>
<p><strong>Bu ilkelerden, esas alınan unsurun taban olduğu (insan, ahlak, vicdan&#8230; olduğu), devlet, güç ya da iktidar sahibi elitist zümre&#8230; gibi tavan için yani üst yapı için, fertlerin zarar görmesinin istenemeyeceği sonucu ortaya çıkar. </strong></p>
<p><strong>Bu nokta çok önemlidir. Daha kestirmeden açık olarak ifade edeyim; </strong> </p>
<p><strong>Eğer birinci duruşa sahipseniz mesela, devletin ali cenap menfaatleri için, Dersim Katliamını hoş göremezsiniz. Ermeni tehcirini hoş göremezsiniz. Vicdanları kanatıp, Gazi, Sivas Madımak, Maraş olaylarını hoş göremezsiniz.  &#8220;Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır&#8221; da diyemezsiniz. Devleti putlaştıramazsınız. Kendinden olmayana düşman gözüyle bakamazsınız. Milleti ve insanlığı kendine hedef seçip &#8220;eylem planları&#8221;, &#8220;lahikalar&#8221;, &#8220;kafes&#8221; operasyonları hazırlayıp uygulayamazsınız. &#8220;Ayışığı&#8221;, &#8220;Yakamoz&#8221;, &#8220;Sarıkız&#8221;, &#8220;Eldiven&#8221; gibi darbe planları da hazırlayamazsınız. Dahası, camilerdeki mahyalara &#8220;Önce Vatan&#8221;, &#8220;Ne mutlu Türküm diyene&#8221; şeklinde ucuz hamasi yazılar da yazamazsınız. Kısacası hukuku, adaleti ve vicdanları ayaklar altına alamazsınız. &#8220;Milli menfaatler mi, ahlak mı önemli ?&#8221; sorularını soran ahmak kafalara, &#8220;Ahlak&#8221; diye haykırarak duruşunuzu belirlersiniz.</strong> </p>
<p>Tarih boyunca tecrübelerce sabit olan ve sıkıntılı bir duruşu temsil  eden ikinci duruşta ise, en önemli vurgu <strong>&#8220;iktidar&#8221;</strong> vurgusudur<strong>. İktidara ve güce endeksli bir duruş tarzıdır. Yazıda konusu geçen hristiyanlığın devletleşmesi suretiyle kurumsallaşması ya da Siyasal İslam dedikleri İslamcılık bu duruşu temsil eder. Bu duruşun, aktörlerinin ortak özelliği iktidar talebidir denilebilir. Bu duruşu temsil edenler oldukça dindar olabilirler ancak en önemli fark önceliklerinin değişmiş olmasıdır. Evet bunlar, toplumsal düzeni sağlamak için, problemlerin çözümü için iktidarı ele geçirmek gerektiğini inanmışlardır. Alıştıra alıştıra mı söylemem gerek bilmiyorum ancak, Humeyni Devrim hareketini ve hatta, MSP, RP, FP gibi siyasi partileri de bu çizginin devamı olarak görmekte bir beis görmüyorum.</strong><strong> </strong><strong>Hatta, bu ikinci duruşun temsilcileri içerisinde, Hizb-ut Tahrir, Usame Bin Ladin ve El Kaide gibi Kur&#8217;anı literal yorumlayıp, hatasız masum dindar yönetici arayanlar dahi vardır. Yeryüzünde böyle bir insan olmadığı için, bu taleplerini gerçekleştirebilmek adına tabii olarak, iktidar amaçlı çalışmak zorunda olduklarını da belirtmem gerekir. Sonrası malum; dini despotizme  kadar varılabilecek keyfi uygulamalar ve baskılar kendini gösterebilir. </strong> </p>
<p><strong>Özetle ikinci duruş; devleti önceleyen, üst yapıya önem veren görüşlerdir. Bu görüş esasen ehl-i Sünnet itikadına da uygun değildir. Fakat, Sünni Müslümanların yaşadığı yerlerde de yaygınlaşmıştır. Sünni Müslümanlar arasında iktidar talebini önceleyen bu görüşlerin yaygınlaşmasında modernite etkisi ve Şiilik yadsınamaz ölçüde etkili olmuştur.   </strong></p>
<p>Bu arada, bir diğer önemli hususa da parantez açmam gerekiyor;</p>
<p>Yazının amacı, hristiyanlık tarihindeki kötü örnekleri sıralayarak  <strong>&#8220;onlar kötü, biz iyiyiz&#8221; </strong>iddiasında bulunmak değil elbette. Yazını amacı, din ve vicdan özgürlüğünün esaslarını belirleyerek dünya barışına katkılarını anlatabilmek. Dahası dinin siyasete karışması noktasında iki farklı duruşu gözler önüne serip, sorunun temellerine inebilmek ve geçmişten ders almak olarak özetlenebilir. Bunun yanı sıra dini kontrol altına alma çabalarının, altında yatan gerçekliği gözler önüne serebilmekti. </p>
<p>İslam tarihine baktığımızda, insani hataların, hırsların ve bağnazlıkların da mevcut olduğunu görebilirsiniz. Hz. Peygamber&#8217;in vefatından çok geçmeden Müslümanlar arasında fazlasıyla siyasi karmaşalar, ihtilaf ve çatışmalar başlar. Hz. Osman ve Hz. Ali&#8217;yi şehit edenler Müslümandır. Sıffin savaşıyla, &#8220;Hariciler&#8221; olarak bilinen ve hem Sünnilere hem de Şiilere karşı bugünün deyimiyle &#8220;terör&#8221; uygulayan, Günümüz Taliban ya da El Kaide&#8217;sine benzer fanatik mezhep de çıkar. </p>
<p>Maalesef ikinci duruş dediğimiz bu anlayış, Hz. Muaviye&#8217;den sonra çeşitli saltanatlar şeklinde devam etmiş; bu saltanatlarda <strong>Emeviler&#8217;de olduğu gibi, devletin/toplumun huzuru için fertler feda edilmekten çekinilmemiştir. Mitleşen devletin korunması &#8220;bir ibadet gibi&#8221; ele alınmış; bu uğurda her şey feda edilmiştir. Hakeza İttihat ve Terakki marifetleri ile, Osmanlı&#8217;nın son dönemleri ve hatta Osmanlının manen çöküş dönemleri de bu anlayışı temsil edebilir. Bugün bu anlayışı, Siyasal İslam ya da İslamcılık diye tanımladığımız, ideolojik yaklaşımların yürüttüğünü söyleyebiliriz.</strong>  </p>
<p>Daha sonraki yüzyıllar boyunca da Müslüman mezhepler, devletler, emirlikler, hanedanlar arasında sayısız savaş  yaşanır. Evet, mezhep çatışması İslam&#8217;da Hıristiyanlığa göre daha azdır, ama yine de vardır.</p>
<p> Bu elbette İslam&#8217;a aykırıdır ama her dinde olduğu gibi İslam tarihinde de yine din adına pek çok dünyevi çatışma, kaos, ve kör fanatizm üretenler olmuştur ve halen de olmaktadır. </p>
<p>Ve sonuçta, dönüp dolaşıp şu soruyu tekrarlamak ihtiyacı hissediyorum. </p>
<p><strong>&#8220;Yaşanan acı gerçekler karşısında suçlanacak şey din midir, yoksa güç ve iktidar düşkünü insanoğlunun ihtirasları mıdır?</strong>&#8221;  <br />
 </p>
<p><strong>Gelecek Yazı</strong> </p>
<ul type="DISC">
<li><strong>Din ve Vicdan Özgürlüğü Sürecinde İslam Tecrübesi ve Sonuç</strong></li>
</ul>
<p> <strong>Teşekkür : </strong>Sayın<strong> </strong>Prof.Dr.Saffet Köse&#8217;nin &#8220;Din Özgürlüğü ve Barış Yolunda İki Farklı Tecrübe&#8221; adlı eseri, Köprü Dergisi yazarlarından Sayın Selim Sönmez ve Dinler Tarihi Ana bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. İsmail Taşpınar ve Sayın Mustafa Akyol&#8217;un makaleleri, Sayın Mehmet Yılmaz Bey&#8217;in teşvik ve destekleri, Derin Düşünce Grubu üyeleri ve yorumcuları ile yaptığımız tartışmalar bu yazı için bilgi ve ilham kaynağı olmuştur.</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;
</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tanrıyı  tekrar düşünmek</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/11/07/tanriyi-tekrar-dusunmek/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/11/07/tanriyi-tekrar-dusunmek/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 07 Nov 2009 10:00:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Tanrı]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7158</guid>
		<description><![CDATA[Karen Armstrong&#8217;un Foreign Policy&#8216;de 19.10.2009 tarihinde yayınlanan makalesi
çeviren: Ekrem Senai
&#8220;Tanrı Öldü.&#8221;
Hayır. Friedrich Nietzsche 1882&#8242;de Tanrının öldüğünü söylerken, modern, bilimsel dünya insanlarının giderek dini inanç düşüncesinden uzaklaşacağını öngörmüştü. Sonra 1999&#8242;da &#8220;The Economist&#8221; dergisi o meşhur &#8220;Tanrı Öldü&#8221; kapağıyla çıktı. Tartışma politize edilmiş dinin -fundamentalizmin-tüm büyük dinlerde 1970&#8242;lerden bu yana giderek tırmanmasına rağmen sürmekteydi. Tanınmayan bir ayetullah İran [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/11/20091106_derin_dusunce_org_nietzsche.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-7159" title="20091106_derin_dusunce_org_nietzsche" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/11/20091106_derin_dusunce_org_nietzsche.jpg" alt="" width="185" height="272" /></a>Karen Armstrong&#8217;un <a href="http://www.foreignpolicy.com/" target="_blank">Foreign Policy</a>&#8216;de 19.10.2009 tarihinde yayınlanan makalesi</p>
<p align="center">çeviren: Ekrem Senai</p>
<p align="center"><strong>&#8220;Tanrı Öldü.&#8221;</strong></p>
<p><strong>Hayır. </strong>Friedrich Nietzsche 1882&#8242;de Tanrının öldüğünü söylerken, modern, bilimsel dünya insanlarının giderek dini inanç düşüncesinden uzaklaşacağını öngörmüştü. Sonra 1999&#8242;da &#8220;The Economist&#8221; dergisi o meşhur &#8220;Tanrı Öldü&#8221; kapağıyla çıktı. Tartışma politize edilmiş dinin -fundamentalizmin-tüm büyük dinlerde 1970&#8242;lerden bu yana giderek tırmanmasına rağmen sürmekteydi. Tanınmayan bir ayetullah İran şahını devirmiş, İsrail&#8217;de  Siyonizm su yüzüne çıkmış<span id="more-7158"></span>, ve ABD&#8217;de, Jerry Falwell&#8217;in Moral Majority organizasyonu &#8220;seküler hümanizm&#8221;e karşı düşmanlığını ilan etmişti.</p>
<p>Ama asıl 11 Eylül 2001&#8242;de Tanrı yaşadığını ve global tartışmalara bakıldığında gayet de iyi olduğunu kanıtladı. Bir taraftan Amerikaya saldıran cihadistler, diğer taraftan giderek daha da radikalleşen Orta Doğu, ve sekiz yıldır Beyaz Saray&#8217;da tekrar doğan Hristiyanlık düşünüldüğünde, herhalde bu konuda hemfikir olmayan insan bulmak güç. Hatta The Economist&#8217;in editörü yakınlarda Tanrı Geri Döndü (God is Back) diye bir kitap çıkardı. Birçok insan hala Tanrının özel yaşamımızla ilgisini sorgulasa da, bugün global sahnede farklı bir tartışma konusu var: Tanrı dünyada iyiliğin gücü müdür?</p>
<p>Yeni ateistler, örneğin Richard Dawkins, Sam Harris, ve Christopher Hitchens dini inancı sadece geri kalmakla değil, kötülüklerin kaynağı olmakla da suçluyor; kendilerini de din&#8217;i insan bilincinden uzaklaştırma kampanyasının öncüsü olarak görüyorlar. Din, onlara göre, farklılık, kavga ve savaş sebebi, kadınları hapseden, çocukların beyinlerini yıkayan; doktrinleri ilkel, bilim dışı, irrasyonel olan bir basitlik ve aptallığın muhafazasından ibaret.</p>
<p>Bu yazarlar sadece din konusunda değil, politika konusunda da yanılıyor - çünkü insan doğasını bilmiyorlar. Homo sapiens aynı zamanda Homo religiosus&#8217;tur. İnsanlık başladığından beri, erkek ve kadınlar için din olgusu vardır. Bizler anlam-arayan yaratıklarız. Köpekler, bildiğimiz kadarıyla, diğer köpeklerin durumuyla ilgili endişeye kapılmazlar; ölümle ilgili bir kaygıları da yoktur ama insan olarak bizler yaşamımızda bir anlam yoksa çok kolay ümitsizliğe kapılabiliriz. Teolojik fikirler gelir ve gider, ama anlam arayışı sonsuza kadar sürecektir. Dolayısıyla Tanrı hiç bir yere gitmiyor. Ve din&#8217;e alay edecek, uzaklaştırılacak veya yok edilecek bir şey olarak baktığımızda, bunun en kötü sonuçlarını da arttırmış olma riskine giriyoruz. İstesek de, istemesek de, Tanrı burada bizimle duruyor, ve şimdi onunla dengeli, sevecen bir şekilde yaşamanın yolunu bulma vakti.</p>
<p align="center"><strong>&#8220;Tanrı ve Siyaset Karışmamalı.</strong></p>
<p><strong>Zorunda değil. </strong>Teoloji konusunda bilgisiz politikacılar uzun zamandır din&#8217;in adını lekelediler.  Tanrı hakkında, O&#8217;nu, beğendiklerimizi ve beğenmediklerimizi onaylattırdığımız kendi imajımızda bir idole indirgeyen kutsallık inancı, ruhsal tiranlığın en kötü formudur. Böyle bir kibir Haçlı seferleri gibi acımasızlıklara yol açmıştır. Yönetimde sekülerizmin revaç bulması bu eğilimi kontrol etmek için olmuştur, fakat şimdi artık sekülerizmin kendisi dünyaya yeni şeytanlar üretip yayıyor.</p>
<p>Batıda,sekülerizm bir başarıydı, modern ekonomi ve politik sistem için gerekliydi de.  Ama bu başarı yaklaşık 300 yıl içinde yavaş yavaş ortaya çıkmış, böylece farklı yönetim biçimlerinin toplumun tüm katmanlarına süzülerek yayılmasına imkan tanımıştı. Fakat dünyanın diğer bölgelerinde, sekülerizasyon çok hızlı ve suni bir şekilde ortaya çıktı, ve bu yüzden dinine derinden bağlı olan ve Batılı kurumları yabancı olarak gören nüfusun büyük bölümü tarafından kızgınlıkla karşılandı.</p>
<p>Orta Doğu&#8217;da, sert sekülerizasyon süreci çoğunlukla geri tepti. Dini kurumları daha da muhafazakar ve radikal hale getirdi. Örneğin Mısır&#8217;da, önemli reformculardan Muhammed Ali&#8217;nin (1769-1849) ulema sınıfını acımasızca fakirleştirip marjinalize etmesi sonucu, bu insanlar sırtlarını değişime çevirdiler. Ne zaman İran şahı, kendi rejimine karşı çıkan mollaları işkenceden geçirip sürgüne göndermeye başladı, o zaman bazıları, mesela Ayetullah Ruhullah Humeyni, İran&#8217;ın gelecekteki dini yöneticilerinin daha ekstrem karşılıklarda bulunmasının gerekli olduğunu düşünmeye başladı.</p>
<p>Şiilik yüzyıllarca kutsal bir prensip olarak din ile politikayı ayırmıştı. Humeyni&#8217;nin din ulemasının devleti yönetmesi gerektiği fikri bu açıdan bir yenilikti. Fakat ılımlı din, pekala politikada yapıcı bir rol oynayabilir. Muhammed Abduh (1849-1905), Mısır büyük müftüsü, Mısırlıların büyük çoğunluğunun ülkenin olgunlaşmamış demokratik kurumlarını anlamayacağından çekindiği için, yasa oluşturulması aşamasında &#8220;danışma&#8221;(şura) ve &#8220;uzlaşma-konsensüs&#8221; (icma)&#8217;dan geçmek şeklindeki açık geleneksel İslami prensiplerle bir bağ kurmanın gerekliliğini dile getirmişti.</p>
<p>Aynı şekilde, Müslüman Kardeşler&#8217;in kurucusu Hasan el-Benna (1906-1949), hareketine Kur&#8217;an&#8217;ın sosyal mesajını modern kurumlara tercüme etmekle;yani klinikler, hastaneler, ticari birlikler, okullar ve işçilere sosyal güvenlik, tatil ve iyi çalışma koşulları sunan fabrikalar kurmakla başladı. Bir başka deyişle, kalabalıkları moderniteye İslami konfigürasyonla getirmeyi hedefledi.  Kardeşliğin bu çabası sonucu ortaya çıkan yüksek popülerliği, Mısır&#8217;da bu hizmetleri vermekten aciz seküler hükümeti tehdit etmeye başlamıştı. 1949&#8242;da, Benna öldürüldü, ve böylece İhvan-ı Müslimin&#8217;in bazı üyeleri ayrılıp buna reaksiyon olarak radikalliği filizlemiş oldular.</p>
<p>Tabi ki, dinin politikada nasıl kullanıldığı, hiç kullanılmamasından daha önemlidir. ABD başkanlarından bazıları, mesela John F. Kennedy ve Barack Obama inancı, ülkeyi birarada tutan paylaşılan bir deneyim olarak kabul ettiler - bu şekilde bir yaklaşımla dini bir atıfta bulunmadan inancın toplumsal gücünü kabul etmiş oluyorlardı. Hala, bu konsensüs Birleşik Devletlerin ayırıcı özelliğinin Hristiyan ülke olması gerektiğine inanan Amerikan Protestan fundementalistleri için tatmin edici değil.</p>
<p align="center"><strong>&#8220;Tanrı, Vahşeti ve Hoşgörüsüzlüğü Besler.</strong></p>
<p><strong>Hayır, bunu insanlar yapar.</strong> Hitchens için, God Is Not Great-Tanrı Büyük Değildir&#8217;de, din, doğasında &#8220;vahşetle &#8230; hoşgörüsüzlükle, ırkçılıkla, kabilecilikle ve yobazlıkla arkadaştır&#8221;; hatta ılımlı olanlar bile bu suça ortak olduğu için kabahatlidir. Halbuki Tanrı veya din değil, vahşeti besleyen insan doğasında mevcut olan vahşetin bizzat kendisidir. Tür olarak, bizler diğer hayvanları öldürerek ve onlarla beslenerek hayatta kaldık; ayrıca kendi türümüzü de öldürüyoruz. Bu vahşet o denli yaygındır ki metinlerin birçoğuna sirayet etmiştir, ama bu agresif pasajlar sürekli merhameti ön plana çıkaran diğer metinlerle dengelenmiş ve kontrol altında tutulmuştur ve şu Altın Kurala dayanmıştır: Başkasına, kendine nasıl davranılmasını istiyorsan öyle davran. Yüzyıllar içindeki tezahür ediş başarısızlıklarına rağmen, bu ortodoks pozisyon sabit kalmıştır.</p>
<p>Tanrının tüm insan acımasızlığının kaynağı olduğunu iddia ederken, Hitchens ve Dawkins modern seküler toplumun bazı karanlık yüzlerini görmezden geliyorlar. Halbuki,o da inanılmaz derecede vahşidir çünkü teknolojimiz bizim eşi görülmemiş sayıda insanı öldürmemizi kolaylaştırmıştır. 11 Eylül caniliğinde olduğu gibi, dinin de, bu savaşçılığı benimsemesi süpriz bir gelişme değildir. </p>
<p>Ama &#8220;dini&#8221; savaşlar, aletleri ne kadar modern de olsa, daima politik sebeplerle başlar. Avrupa&#8217;da 17.yy boyunca böyle olmuştur, ve bugün Orta Doğu&#8217;da da böyle oluyor, Filistin ulusal hareketi sol-seküler çizgiden giderek İslam eklemli milliyetçiliğe evrildi. Hatta cihadist denilen kişilerin eylemleri bile politikadan ilham aldı, Tanrıdan değil. 1980-2004 arası intihar saldırıları konulu çalışmasında, Amerikalı akademisyen Robert Pape bunların yüzde 95&#8242;inin açık stratejik bir amaçtan motive edildiği sonucuna ulaşıyor: sebep modern demokrasileri, saldırganların ulusal vatan olarak gördüğü topraklarından çekilmelerine zorlamak.</p>
<p>Bu saldırganlık ise çoğunluğun inancını temsil etmiyor. En son 35 müslüman ülkede yapılan Gallup araştırmasına göre vatandaşların sadece %7&#8217;si 11 Eylül saldırılarını haklı bulduğunu belirtiyor. Sebepler tamamen politikti.</p>
<p>Fundamentalizm muhafazakar değildir, yaratıcıdır -hatta sapkınlık derecesinde - çünkü sürekli kriz ortamında çözüm geliştirmek zorundadır. Ne yapacağını bilemez halde bazı fundamentalistler, savunmaya çalıştıkları geleneğin dışına çıkmışlardır. Pakistanlı ideolog Ebu Ala Mevdudi (1903-1979) cihadı, daha iyiye ulaşmak için &#8220;mücadele&#8221; veya &#8220;çabalamak&#8221; anlamındaki merkezi İslami görev tanımı yerine, &#8220;kutsal savaş&#8221; olarak belirten ilk Müslüman düşünürdü. Hem o, hem de etkili Mısırlı düşünür Seyyid Kutup (1906-1966) bunun oldukça tartışmalı olduğunun farkındaydı ama bu düşüncenin, Batılı emperyalizm ve Mısırlı Başkan Cemal Abdünnasır gibi yöneticilerin sekülerleştirme politikaları tarafından meşrulaştırıldığını düşünüyorlardı.</p>
<p>Bütün fundamentalizm akımları - Yahudi, Hristiyan veya Müslüman - imha edilme korkusundan doğmuştur. Örneğin Kutup, ideolojisini Nasır&#8217;ın binlerce Müslüman Kardeşleri hapsettiği konsantrasyon kamplarında geliştirmişti. Tarih gösteriyor ki gruplara askeri veya sözlü olarak saldırıldığında, aşırılaşırlar.</p>
<p align="center"><strong>&#8220;Tanrı Fakir ve Cahiller içindir.&#8221;</strong></p>
<p><strong>Hayır.</strong> Yeni ateistler öfkeli bir şekilde din&#8217;in aptalca ve irrasyonel olduğunu, Hitchens&#8217;ın söylediği gibi din&#8217;in, &#8220;toplumun çocuk yönü&#8221; olduğunda ısrar ediyor. Bu durum Batılı entelektüellerin geniş hayal kırıklığını da yansıtıyor, yani açıkça sınırsız başarı ve seçenekle yüzleşme içindeyken, hala insanlar Karl Marx&#8217;ın toplumların &#8220;afyonu&#8221; olarak nitelediği şeye bel bağlıyorlar.</p>
<p>Ama Tanrı fazla büyümeyi kabul etmiyor, hatta Birleşik Devletlerde, dünyanın en zengin ve gelişmiş dünyanın en dindar olan bu ülkesinde bile. Ana dinlerin hiçbiri çalışmaya karşı değil; her birinin başlangıcında olgunlaşmamış piyasa ekonomisi var. İncil ve Kur&#8217;an tefeciliği yasaklamış olabilir, ama yüzyıllar boyunca Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar bu kısıtlamaların çevresinden dolaşmanın yollarını buldular ve  başarılı ekonomiler ürettiler. Din tarihinin en büyük ironilerinden birisidir ki Hristiyanlığın kurucusu hem Tanrıya, hem de mammon&#8217;a kulluk edilmeyeceğini öğütlerken, ortaya çıkan kültürel ortam, Max Weber&#8217;in 1905 tarihli kitabında belirttiği Protestan Ahlakı ve Kapitalist Ruh, modern kapitalizmin en gerekli öğelerinden biri olmuştur.</p>
<p>Bugün, mevcut finansal kriz de bize dinin, aşırı açgözlülük eleştirisinin önemsiz olmadığını gösteriyor. Çalışmaya karşı olmasa da, ana dini gelenekler kapitalizmin bazı suistimallerini dengelemeye çalışmıştır. Doğu dinleri, örneğin Budizm, yoga ve diğer disiplinlerle, insan ruhundaki agresif açgözlülüğü ılımlaştırmaya çalışır. Üç tek tanrılı inanç adaletsiz dağıtılmış zenginliği kınar. Bu toplumumuzdaki zengin ve fakir arasındaki boşluğa gönderilen yerinde bir eleştiridir.</p>
<p>Son yılın hastalığını iyileştirmek için, tam olarak egotizmin alt edilmesine ihtiyacımız olabilir. Bu da, &#8220;Tanrı&#8221; denilen aşkının aranması için gerekli olan şeydir. Din, sadece bir takım zorunlu inançları onaylamak değildir; zor iştir, daha insancıl bir insanlığı başarmaya engel olan benmerkezciliği aşmak için sürekli çaba gerektirir.</p>
<p align="center"><strong>&#8220;Tanrı Kadınlar için Kötüdür.&#8221;</strong></p>
<p><strong>Evet.</strong> Ne yazık ki bu bir gerçek.  Büyük dünya dinlerinin hiçbiri kadınlar için iyi olmamıştır. Hatta gelenek kadın için olumlu olarak başlasa da (Hristiyanlık ve İslam&#8217;da olduğu gibi), birkaç jenerasyon içinde erkekler eski ataerkilliklerine geri dönmüşlerdir. Fakat bu giderek değişiyor. Her inançtan birçok kadın, erkeklerle eşitlik zemininde mücadele ediyor, ve bunu dini geleneklerine dayanarak yapıyor.</p>
<p>Modernitenin göze çarpan özelliklerinden biri kadınlara verdiği özgürlüklerdir. Fakat bunun nedeni fundamentalistlerin, modern değerlere karşı tepkilerinde geleneksel eril rolleri fazlaca vurgulamalarıdır. Ne yazık ki, bu ataerkillik eğilimine doğrudan saldırıların genellikle ters teptiği görülmüştür. Örneğin ne zaman &#8220;modernleştirici&#8221; hükümetler örtüyü yasaklasa, örtü takan kadın sayısı artmaktadır. 1935&#8242;te, Şah Muhammed Rıza Pehlevi, askerlerine  İran&#8217;ın en kutsal şehirlerinden Meşhed&#8217;de, zorunlu Batılı elbiseleri giymeyi barışçı bir şekilde protesto eden yüzlerce silahsız göstericiyi vurma emri vermişti Bu durum örtüyü ki modern zamandan önce evrensel bir uygulama değildi, İslami bütünlüğün sembolü haline getirdi. Bazı Müslümanlar bugün modern olmak için Batılı görünmenin gerekli olmadığını; Batılı modanın zenginlik ve üstünlüğü sembolize ederken, İslami giysinin Kur&#8217;anın eşitliğini vurguladığını söylüyor.</p>
<p>Genelde, herhangi bir doğrudan Batılı müdahale cinsiyetle ilgili konularda ters tepmiştir; bunun yerine kadınların eğitimde, işyerinde ve politikadaki özgürlük alanlarını genişletmeye çalışan yerli Müslüman hareketler desteklenmelidir.</p>
<p align="center"><strong>&#8220;Tanrı Bilimin Düşmanıdır.&#8221;</strong></p>
<p><strong>Olmak zorunda değil.</strong> Devlet okullarında evrimin öğretilmesine; doku-hücre araştırmalarına İncil&#8217;de izin yok diye karşı çıkan fundamentalist Hristiyanlar için, bilim, din&#8217;in düşmanıdır.</p>
<p>Ama bu insanların kutsal kitabı okumaları çok literaldir. Modern zamandan önce, çok az kişi Yaratılış&#8217;ın ilk bölümünün yaşamın başlangıcına tekabül ettiğinin farkındaydı; 17.yüzyıla kadar, teologlar incil metninin bilimle uyumsuzluk gösterdiğinde, allegorik olarak yorumlanması gerektiğini söylemişti.</p>
<p>Bilimle çatışma, modern Batıda Tanrının indirgenmiş düşüncesinin semptomatiğidir. İronik olarak modern bilimin empirik vurgusu birçok insanı, Tanrı&#8217;ya ait dini anlatımları sembollükten çıkarıp gerçek olarak düşünülmeye cesaretlendirmiş ve böylece dini, rasyonel, dogmatik ve kendisine yabancı literalizme itmiştir.</p>
<p>Popüler fundamentalizm moderniteye karşı yaygın bir isyanı temsil eder, ve Hristiyan fundamentalistleri için evrim, modern dünyada yanlış olan herşeyin somut bir örneğidir. Bilimsel bir teoriden çok şeytani bir sembol olarak görülür. Fakat bu bilim karşıtı önyargı Yahudilik ve İslam&#8217;da çok daha azdır. Bu dinlerde fundamentalist hareketler doktrinel veya bilimsel konulardan daha çok İsrail devleti gibi politik konulardan ortaya çıkar.</p>
<p align="center"><strong>&#8220;Tanrı Demokrasiyle Uyumsuzdur.&#8221;</strong></p>
<p><strong>Hayır.</strong> Samuel Huntington özgür dünya ve İslam arasındaki bir &#8220;medeniyetler çatışması&#8221;nı öngörmüştü. Ve İslam&#8217;ın doğasında demokrasiye karşı olduğunu düşünmüştü. Halbuki 20.yüzyılın başında, hemen tüm önde gelen Müslüman entelektüeller Batı&#8217;ya aşıktı ve ülkelerinin aynı Britanya ve Fransa gibi görünmelerini istiyorlardı. Birçok Müslümanı demokratik ideale yabancılaştıran onların dini değil, Batılı hükümetlerin İran şahları, Saddam Hüseyin, Hüsnü Mübarek gibi halklarının beşeri ve demokratik hakları olduğunu kabul etmeyen otokratik yöneticileri desteklemesi olmuştur.</p>
<p>2007 Gallup araştırması Müslüman dünyada demokratik özgürlüklerin ve kadın hakları desteğinin genişlediğini, ve birçok hükümetin duraksamalı da olsa siyasi katılım taleplerine giderek daha fazla cevap verdiğini gösteriyor.  Bunun yanında, Batı seküler modelinin tamamıyla benimsenmesine karşı bir direnç söz konusu. Birçok insan, Tanrı&#8217;yı toplumsal yaşamda daha çok görmek istiyor, aynı 2006 Gallup araştırmasına göre Amerikalıların yüzde 46&#8217;sının Tanrı&#8217;nın kanun kaynağı olması gerektiğine inanmaları gibi.</p>
<p>Şeriat da birçok Batılının dert ettiği gibi katı bir sistem değildir. Müslüman reformcular, mesela Sheikh Ali Gomaa ve Tarık Ramazan, kanunların değişen sosyal durumlar ışığında gözden geçirilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Fetva, papanın buyruğu gibi evrensel bir bağlayıcılığa sahip değildir; daha çok, onu yayınlayan müftünün fikrini ortaya koyan bir şeydir. Müslümanlar hangi fetvaya uyacaklarını seçip, dolayısıyla dini fikirlerin esnek serbest piyasasında, aynı Amerikalıların hangi kiliseye katılacaklarını seçmeleri gibi, karar verebilirler.</p>
<p>Din dünyanın siyasi problemlerinin sebebi olmasa da, onları çözebilmek için onu anlamaya ihtiyacımız var. İran Devriminden sonra öfkeli ABD hükümet yetkilisinin yakındığı gibi :&#8221;Kim dini ciddiye aldı ki!&#8221; Siyaset yapıcılar modern Şiizmi araştırmaya zahmet etselerdi, ABD kriz boyunca birçok ciddi gaflardan kaçınmış olacaktı. Din de, en az ekonomi, siyaset ve yerel gelenekler gibi akademik yansızlık ve doğrulukla araştırılmalıdır, ancak bu şekilde din&#8217;in siyasal tansiyonla ilişkisini, neyi üretip üretmediğini, ve gereksiz saldırılarıdan nasıl kaçınmamız gerektiğini öğrenebiliriz.</p>
<p>Ve daha fazla araştırdıkça ancak, Tanrı geri gelecek.  Ve &#8220;O&#8221; eğer putsal, literal-zihniyetle anlaşılırsa, tek bekleyeceğimiz daha fazla dogmatizm, sertlik, ve önümüzdeki yıllarda giderek tırmanan din soslu vahşet olacak.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/11/07/tanriyi-tekrar-dusunmek/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/11/07/tanriyi-tekrar-dusunmek/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Din Özgürlüğü’ne Genel Bir Bakış</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/10/25/din-ozgurlugu%e2%80%99ne-genel-bir-bakis/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/10/25/din-ozgurlugu%e2%80%99ne-genel-bir-bakis/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Oct 2009 23:30:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=6998</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Dini, dili, ırkı fark etmez, din özgürlüğü sorunu yaşayan herkese ithafımdır. (M.B) &#8220; 
&#8220;Din özgürlüğü&#8221; tabirinden ne anlıyorsunuz? Mesela Ali Babacan  &#8220;Türkiye&#8217;de Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor&#8221; demeciyle neyi kastetmişti? Dinin devlet eliyle kontrol altına alınması, din özgürlüğüne zarar verir mi? Her din, kontrol altına alınması gereken, tehlikeli ve korkunç bir dogma mıdır? [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_din_ozgurlugu.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-7000" title="20091025_derin_dusunce_org_din_ozgurlugu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_din_ozgurlugu-264x300.jpg" alt="" width="264" height="300" /></a>&#8220;Dini, dili, ırkı fark etmez, din özgürlüğü sorunu yaşayan herkese ithafımdır. (M.B) &#8220;</em> </p>
<p>&#8220;Din özgürlüğü&#8221; tabirinden ne anlıyorsunuz? Mesela Ali Babacan  <em>&#8220;Türkiye&#8217;de Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor&#8221;</em> demeciyle neyi kastetmişti? Dinin devlet eliyle kontrol altına alınması, din özgürlüğüne zarar verir mi? Her din, kontrol altına alınması gereken, tehlikeli ve korkunç bir dogma mıdır? Kontrol altına alınırsa ne olur? Alınmaz ise ne olur? Farklı din veya mezhebe mensup kişilere gerek devlet gerekse fertler düzeyindeki olumlu ya da olumsuz tavırlar din özgürlüğü bağlamında nasıl değerlendirilmelidir? Mesela ülkemizde yaşanan bir gerçeği; İncil basıp dağıtanları domuz bağıyla katleden zihniyeti konumuzun neresine sığdıracağız?&#8230;Bir dizi sorularla ve sorgulamalarla <span id="more-6998"></span>yazıma başlamak istedim. </p>
<p>Evet bu soruların ışığında din özgürlüğü kavramını ele alacağız bu makalede. Dahası, tarihi süreç içerisinde problemi ortaya çıkaran sebeplere, yaşanmış örnek olaylara değindikten sonra, Kur&#8217;anı Kerim&#8217;in getirdiği esaslar ve Peygamber Efendimizin uygulamaları ve din özgürlüğünün çoğulcu toplumlarda barışa nasıl katkı sağladığına işaret edeceğiz. </p>
<p>Öncelikle din özgürlüğü kavramından ne anlamamız gerektiğini ele almamız gerekiyor.  </p>
<p>Ülkemizde &#8220;Din Özgürlüğü&#8221; konusu olunca, malum medyada da yansıdığı üzere yüksek laik dozajlı tepkiler yağıyor. Hemen itirazlar yükseliyor. <em>&#8220;Bu ülkenin 80 bin camisi açıktır. Günde 5 vakit ezan okunur. Öyleyse geriye ne kalıyor? Şeriat&#8230;&#8221;</em> gibi absürt argümanlar gırla gidiyor. <em>&#8220;Namaz kılana tekme atan, zorla oruç yediren mi var?&#8221;</em> gibi sığ yorumlar meşgul eder gündemi. Oysa bu tip yaklaşımlar Tek Parti döneminde vaz&#8217;edilen <em>&#8220;din sadece vicdanda ve mabed&#8217;de kalmalıdır&#8221;</em> anlayışının sığ bir tezahürü olduğunu söylemem gerek.  </p>
<p>Oysa yaşadığımız dünyada din özgürlüğü  tanımı oldukça genişletilmiş. Bakın,10 Aralık 1948 tarihli BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi&#8217;nin 18. maddesi şöyle: </p>
<p><em>&#8220;Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkı vardır. Bu hak, dini, bireysel veya topluca, kamusal olarak ya da özel biçimde, öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenler yoluyla açığa vurma özgürlüğünü içerir.&#8221; </em> </p>
<p>Yani bu şu demek. <strong>Din özgürlüğü, bir dine inanma, yaşama, eğitim ve öğretim yoluyla o dini gelecek nesillere intikal ettirme veya tebliğ vasıtasıyla başkalarına anlatma ve nihayet o değerlere inanan insanların birlikte hareket etmelerini sağlayacak organizasyonlar kurabilme, birliktelikler teşkil etme özgürlüklerinin bütününü içine alan bir kavramdır. Bu unsurlardan bir tanesinin yokluğu din özgürlüğünün o ülkede kâmil manada olmadığı anlamına gelir.</strong>  </p>
<p><strong><em>&#8220;İstediğine inan ama inandığın gibi yaşayamazsın&#8221;</em></strong>, ya da tek parti döneminin üçüncü adamının tabiriyle; <strong><em>&#8220;Türkiye&#8217;de din telakkisinin hududu, yurttaş vücudunun cildini aşamaz.&#8221;</em></strong> (Yani cümleyi biraz daha açarsak din telakkisi tenden çıkıp, toplumsal hayatta kendini ifade edemez demektir bu), bir başka örnek; AK Parti&#8217;ye açılan &#8220;kapatma davası&#8221;nın iddianamesinde de, Başsavcı, dinin <strong><em>&#8220;kendi alanında, vicdanlardaki yerinde&#8221;</em></strong> tutulması gerektiğini vurguladığı bir yerde, böylesi sorunlu zihniyetin varolduğu bir zeminde, <strong><em>&#8220;Kimsenin inancına, namazına karışılıyor mu? Bundan daha iyi din özgürlüğü mü olur?&#8221;</em></strong> demenin bir manası yoktur.    </p>
<p>Çünkü İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi&#8217;nden de görüldüğü üzere din ve vicdan özgürlüğü 4 temel unsura dayandığı anlaşılmaktadır. </p>
<ol type="1">
<li>İnsanların istediği inancı serbestçe seçmeleri (İman)</li>
<li>İnançlarının gereği serbestçe eylemlerde bulunabilmeleri (amel). Kısaca inandığı gibi yaşayabilmesi</li>
<li>İnançları doğrultusunda eğitim, öğretim yapabilmeleri</li>
<li>Sosyal birlik ve cemaat oluşturabilmeleri. Şeklinde özetlenebilir.   </li>
</ol>
<p> Meseleye biraz daha hakim olabilmek adına küçük somut örnekler de verelim. Mesela kamil ve olgun bir din özgürlüğünün yaşandığı Türkiye&#8217;nin caddelerinde yürürken &#8220;Nakşibendi dergahı&#8221; tabelalı bir bina veya kapısında &#8220;Bismillahirrahmanirrahim&#8221; yazan özel bir &#8220;İslami Kolej&#8221; görmeniz çok şaşırtıcı veya kimileri için çok korkutucu olmayacaktı mesela. Dahası Cemaat ve tarikatler serbest olur. Kimsenin başörtüsüne karışılmazdı. Ve hatta bir cemaat lideri çok sevdiği vatanını bırakıp, yurtdışına göçmek zorunda kalmazdı diye düşünüyorum.  </p>
<p>Bütün bu oluşumların da, ülkemizin nevi şahsına münhasır laikliğine zarar vereceğini de düşünmüyorum. Hani <strong><em>&#8220;laiklik adam olmaktır&#8221;</em></strong> şeklinde meşhur bir sözümüz vardır ya. Evet tam da öyledir. <strong>Laiklik adam gibi özgürlüktür, serbestliktir. Bütün inançlara (adam gibi) eşit mesafede durmaktır kanaatimce.</strong></p>
<p>  Yazıyı hazırlarken takıldığım bir nokta da şu oldu. <strong>Kendi tarihimiz açısından bakarak;</strong> <strong><em>&#8220;Peki, devlet neden dini, vicdanlara ve mabetlere hapsetmek suretiyle kontrol altına almak istesin ki?&#8221; &#8220;Sahi din bu kadar korkutucu bir şey midir ki kontrol edilme ihtiyacı duyulsun?&#8221;</em></strong> ya da <strong><em>&#8220;Geçmişte hıristiyanlık tarihinde olduğu gibi, dinsel bir şiddet süreci mi yaşamıştık? Din ve mezhep kavgaları mı yapmıştık ya da din ya da klise eliyle engizisyon mahkemelerinde işkence ve zulüm mü görmüştük?&#8221; </em></strong>(bu da bir sonraki yazının konusu olsun) </p>
<p>Konuyla ilgili <a href="http://www.derinsular.com/" target="_blank">Derinsular sitesinin </a>yazarı  Sayın Serdar Kaya şu tespitlerde bulunuyor;</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Gelenekle ve geleneği çağrıştıran öğelerle bağların koparılmasını esas alan Kemalist devrimcilik, bu prensibinden ötürü, söz konusu gelenekte birincil derecede belirleyici olan İslam diniyle sıklıkla karşı karşıya geldi. Zira yapılan yeniliklerin neredeyse tamamı, İslam diniyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgisi bulunan konulardaydı.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8230;Resmi ideoloji, yenilmesi son derece güç olan bu rakiple mücadelesini, onu yok etmekten ziyade, önce kontrol altına almak, ardından da ‘gerektiği şekilde&#8217; törpülemek üzerine inşa etti. Konumu itibariyle son derece büyük bir temsil gücü olan halifelik kurumunun kaldırılması ve kurulan ‘Diyanet İşleri&#8217; teşkilatının Başbakanlığa bağlanması bu kapsamda değerlendirilebilir&#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8230;Üniversite öğrencilerin başındaki örtülerden rahatsız olan, bir okul müdiresinin sokakta dahi olsa başını örtmesine </em><a href="http://www.hurriyet.com.tr/gundem/3904911.asp?gid=69" target="_blank"><em><span style="text-decoration: underline;">tahammül edemeyen</span></em></a><em> zorba bir ideoloji, ibadetlerinin nizamı konusunda hassas olan inanç sahipleri tarafından ‘güvenilir bir merci&#8217; olarak görülmeyeceğinin elbette farkında. Ama bu ideolojinin niyeti, kendisini güvenilir kılmak değil, sosyal genlerle oynamak ve en büyük düşmanını isteği şekilde manipüle ederek kontrol altına alabilmek.&#8221; </em></p>
<p>Sayın Mustafa Akyol ise konuya biraz daha derinlik getiriyor ve Amerikalı düşünür Richard John Neuhaus&#8217;un &#8220;Çıplak Kamusal Alan&#8221; (The Naked Public Square) adlı kitabında alıntı yaparak bu soruyu şöyle cevaplıyor: </p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Eğer din, sırf bireysel vicdan düzeyine indirgenirse, kamusal alanda sadece iki aktör kalmış olur: Devlet ve birey. Bu ikisinin arasında ahlaki değerler yaratan ve temsil eden ara bir kurum olan din ortadan kaldırılmıştır. Ve artık devletin tutkularını dizginleyecek bir kurum kalmamıştır&#8230; Bu tür bir laik devlet, sonunda totaliterizme varır.&#8221;</em></p>
<p>Konumuza dönersek; ben de dikkatleri bir başka noktaya çekmek istiyorum. İslam Devletinin ilk anayasası: Medine Vesikası&#8217;na. Din ve Vicdan özgürlüğünü esas alan ve dünyanın ilk İslam Devletinin anayasası olan Medine Vesikası&#8217;na&#8230;</p>
<p>Allah Rasulü&#8217;nün (sas) uygulamalarından hareketle din özgürlüğünün yine dört ana esasa dayandığını  görüyoruz. 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde de bahsi geçtiği üzere; İnanma, inanç esaslarını yaşama, aynı esasları gelecek nesillere intikal ettirebilme, eğitim ve öğretim yapabilme ve örgütlenebilme.</p>
<p>İlginç değil mi? <em>&#8220;İnsanlık, Efendimizi (S.A.V) ve getirdiği hakikatleri 1400 yıl geriden takip ediyor&#8221; </em>dersem gerçeğin bamteline basmış olduğumu düşünmekte bir beis görmüyorum.</p>
<p>İsterseniz daha sonra detaylara inmek üzere bu dört esas, Medine Site Devletinde nasıl uygulanmıştır? Kısaca bunu işleyelim.</p>
<p>Ama önce konuyla ilgili Kur&#8217;an hakikatlerine bakalım; Allah, bütün insanlığa inanma veya inanmama özgürlüğünü vermiştir. <strong><em>&#8220;Dileyen iman etsin, dileyen inkar.&#8221; &#8220;Sizin dininiz size, benim dinim bana.&#8221; &#8220;Dinde zorlama yoktur.&#8221; &#8220;Eğer Rabb&#8217;in dileseydi bütün insanlar Müslüman olurdu.&#8221; &#8220;Yoksa sen herkesi Müslüman olmak için zorlayacak mısın?&#8221;</em></strong> ayetleri bu özgürlüğün teminatıdır. Literatürde din ve vicdan özgürlüğü kavramı ile ifade edilen sahada böylesi bir özgürlük alanı insanlığa sunuldu ise özgürlüğün diğer çeşitleri adına nasıl geniş bir alan açıldığı tahmin edilebilir.</p>
<p>Bu ilahi vahiyler doğrultusunda, Efendimizin uygulamaları; hoşgörü ve diyaloğa dayalı, çok hukuklu ve hukukun üstünlüğü temeline dayanan, barışcı bir ortamda bir arada yaşama modelini sunmuştur insanlığa.</p>
<p>Bilindiği üzere Medine Site Devleti çok dinli, çok kültürlü ve çok uluslu bir yapıya sahipti. Yahudiler, pagan Araplar, Müslümanlar ve az sayıda da hiristiyan topluluklar mevcuttu. Efendimizin bizzat başkanlığını yaptığı Medine Site Devletinde yaşayan hiçbir topluluk baskıya maruz kalmaksızın kendi dinlerine inanmışlar, İslama geçmeleri içinde hiçbir zorlamaya tabi tutulmamışlardır. Kilise, sinagog ve havralarında çok rahatlıkla dinî ibadetlerini yapmışlar, günlük hayatlarında giyim-kuşamdan, evlilik ve boşanmalarına kadar hemen her sahada inanç esaslarını hayatlarına tatbik etmişlerdir. Beytül midras (Yahudi okulları) adını verdikleri okullarında çocuklarına eğitim ve öğretimlerini vererek, kendi değerlerini gelecek nesillerine rahatlıkla intikal ettirmişlerdir. Ve son husus, altına imza attıkları Medine Vesikası&#8217;na muhalefet etmeksizin gerek kendi içlerinde, gerekse müşrikler ve sair din mensupları ile siyasi, kültürel, ekonomik birliktelikler kurmuşlardır.   </p>
<p>Bazılarının <em>&#8220;müslümanlar Mekke&#8217;de zayıftı zorlamada bulunmadı ancak Medine de değil &#8220;</em> şeklinde itirazları olabilir. Ancak bu gerçekleri saptıran büyük bir iftiradır. Belki bununla ifade edilmek istenen 14 asırlık İslam tarihi içerisinde cereyan etmiş  savaşlarda yaşanmış olabilir. <strong>Ancak bunun suçlusu din değil, dini yanlış yorumluyan dönemin Müslümanlarıdır.</strong> Ülkemizde yaşanan rahip cinayetlerini, İncil basıp satanların katlini bu bağlamda değerlendirebilirsiniz. Güzel dinimizi ne hale getirdiklerini ve ergenekon kokan bu eylemleri de esefle kınadığımı belirtmeliyim.  </p>
<p><strong>Not :</strong> Bu makale, Sayın Serdar Kaya&#8217;nın, Sayın Mustafa Akyol&#8217;un ve Sayın Ahmet Kurucan&#8217;ın makalelerinden istifade edilerek yazılmıştır.  </p>
<p><strong>Gelecek Yazılar : </strong></p>
<ol type="1">
<li>Hıristiyanlık Tecrübesi Olarak Dinsel Şiddet Süreci</li>
<li>İslam tecrübesi olarak Din Özgürlüğüne Tarihsel Yolculuk</li>
</ol>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/10/25/din-ozgurlugu%e2%80%99ne-genel-bir-bakis/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/10/25/din-ozgurlugu%e2%80%99ne-genel-bir-bakis/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Din ve Sol</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/09/30/din-ve-sol/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/09/30/din-ve-sol/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 19:00:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tavit Kilimciyan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Solu]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<category><![CDATA[din ve sol]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=6673</guid>
		<description><![CDATA[Cemil Ertem (TARAF)
Türkiye&#8217;de ilk önce Ergenekon sürecinde şimdi de Kürt sorununda atılan adımların desteklenmesi ve derinleştirilmesi konusunda &#8220;sol&#8221; iyi bir sınav vermiyor. Bu gerçek, Türkiye&#8217;yi yarım bırakan dolayısıyla bütün bu yaşamakta olduğumuz dönüşümü sığlaştıran, tıkayan ve &#8220;gerici&#8221; olanın, statükonun işine yarayan güncel bir olguya dönüşmüş durumda. Bu durum, bugün yalnızca kendini solda sayanların sorunu olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090210_derin_dusunce_org_marxistlerin_korkusu.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3464" title="20090210_derin_dusunce_org_marxistlerin_korkusu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090210_derin_dusunce_org_marxistlerin_korkusu.jpg" alt="" width="199" height="287" /></a><a href="http://www.taraf.com.tr/makale/7201.htm" target="_blank">Cemil Ertem (TARAF)</a></p>
<p>Türkiye&#8217;de ilk önce Ergenekon sürecinde şimdi de Kürt sorununda atılan adımların desteklenmesi ve derinleştirilmesi konusunda &#8220;sol&#8221; iyi bir sınav vermiyor. Bu gerçek, Türkiye&#8217;yi yarım bırakan dolayısıyla bütün bu yaşamakta olduğumuz dönüşümü sığlaştıran, tıkayan ve &#8220;gerici&#8221; olanın, statükonun işine yarayan güncel bir olguya dönüşmüş durumda. Bu durum, bugün yalnızca kendini solda sayanların sorunu olarak da görülmemelidir.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin demokratikleşmesi doğrultusunda atılan adımların, yetersiz kalması, halkın çıkarlarından ziyade, yöneten azınlığın çıkarları <span id="more-6673"></span>çerçevesine hapsolması, bütün bu süreci, yalnız iktidar partisinin ve giderek devletin yürütmesinin bir sonucu olacaktır. Böylece ekonomi ve siyasette daha adil ve demokratik bir toplum oluşturma çabalarının, &#8220;bir adım ileri iki adım geri&#8221; yapılarak, yarım bırakılma ihtimali hep var olacaktır. Bu kısır döngünün aşılması ve Türkiye&#8217;nin artık tek bacakla yürümekten vazgeçmesi ise solun yeniden siyaset sahnesine dönmesiyle mümkündür.</p>
<p>Ancak bu &#8220;yeniden dönüşün&#8221; işaretlerini şimdilerde göremiyoruz. Bu niye böyle diye sorulduğunda biliyorum ki, siyasetle biraz ilgisi olan herkes saatlerce konuşabilir. Ancak sanıyorum aşağı yukarı herkesin katılacağı bir teşhis var: O da solun Türkiye&#8217;de kendisini yanlış bir temel üzerinden inşa ettiği gerçeği. Türkiye&#8217;de sol, aydınlanmacı-jakoben geleneği İttihat ve Terakki&#8217;den miras almış ve sürdürmüştür. Bu geleneğin halka bakışı ise &#8220;her şeyi halka rağmen ama onun adına yapmak&#8221; şeklindedir. Ama Türkiye&#8217;de geleneksel solun halka &#8220;yukarıdan&#8221; bakışı yalnız seçkinci bir aşağılamayı içermez. Sol, halkın sığınağı dine de ulaşmaya çalışmamış, onu itmiştir. Din, halkın sarıldığı sarıldıkça da onu soldan uzaklaştıran bir olgu olarak hep solun hedefinde olmuştur.</p>
<p>Din, daima sol için ikili bir korkuyu başından beri içerir: Birincisi; din, &#8220;sol&#8221; aydınların seçkinci yaşam tarzını ve kültürünü tehdit eden bir alternatiftir. İkincisi ise; din, solla halk arasındaki perdedir her zaman. Bunun farkında olan geleneksel sol, Türkiye&#8217;de her zaman Marx&#8217;ın o ünlü &#8220;Din halkın afyonudur&#8221; deyişine sarılmıştır. Ama Marx, tabii ki aydınlanma sonrası ve onu aşan bir filozoftur ve bu deyiş hiç de &#8220;bizimkilerin&#8221; anladığı ve anlattığı anlamda söylenmemiştir: &#8220;Dinsel sıkıntı hem gerçek sıkıntıların bir dışa vurumu hem de gerçek sıkıntılara karşı bir protestodur. Din, ruhsuz bir dünyanın ruhu olduğu gibi, ıstırap içindeki yaratığın feryadı ve kalpsiz bir dünyanın kalbidir. Din halkın afyonudur.&#8221; (Hegelci Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Giriş, K. Marx)</p>
<p>Bu metin, Marx&#8217;ın 1844 yılında, Fuerbach etkisinde olduğu döneme aittir. Marx, o zamanlar sol yeni-hegelcidir. Aydınlanmayı bir ölçüde devam ettirir ama devam ettirdiği oranda da aşmaya çalışır. Böyle olunca, aydınlanmacıların, dini, yok edilmesi gereken bir hurafeler bütünü olarak gören katılığını aşar.</p>
<p>Marx&#8217;a göre, din bu hayatın bir yansımasıdır. Bu yansıma doğru veya yanlış ama gerçektir. İşte bu gerçek, aynı zamanda var olan koşullara bir itirazdır. Aydınlanma düşüncesi ise, dinin, gericilikten ve hurafelerden ibaret olduğunu ifade eder. Marx&#8217;ın amacı ise dini, dinamik ve sosyal, yani koşullara göre değişebilen bir olgu olarak ele almaktır. Böylece din, farklı toplumsal dinamikleri ifade eden, yansıtan bir olgudur. Diyalektik düşünce açısından da tutarlı bir tespittir bu.</p>
<p>Michael Löwy, Marksizm ve Din adlı küçük ama kapsamlı kitabında, Marksizmin bu yenilikçi ruhunun Gramschi, Rosa luxemburg, Ernst Bloch, Goldman gibi düşünürlerde devam ettiğini söyler. Oysa ana akım sosyalist geleneklerde ve ağırlıklı olarak Türkiye solunda, din teorisinin, ‘din afyondur&#8217; tanımından ibaret olduğu sanılır. İranlı sosyalist Müslüman Ali Şeriati, bu yanlış yaklaşımların Stalin&#8217;in Marksist teoriyi dondurmasından kaynaklandığını düşünür. Michael Löwy, Latin Amerika&#8217;da devrimin ya Hıristiyanlarla birlikte olacağını ya da hiç olmayacağını söyler. Yine Löwy, Nikaragua devriminin 1789&#8242;dan beri ölüm cezasını ortadan kaldıran ilk özgün hareket olmasını, devrimdeki Hıristiyanların rolüne bağlar. Peki, Türkiye&#8217;de toplumsal dönüşümün daha adil ve demokratik bir temelde yürümesi için solun Müslümanlardan, Müslümanların da soldan öğrenecekleri yok mudur? Elbette vardır; bu ihtiyaç şu sıralar çok daha yoğun olarak ortada. Sol, tıpkı Latin Amerika&#8217;daki gibi &#8220;halkının diniyle&#8221; barışmadan onu toplumsal dinamiğin değiştirici bir parçası saymadan gerçek sol olamayacak.</p>
<p align="justify">&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p align="justify"><a rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/img/turk_solu_adam_olur_mu.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>Türk Solu</strong></span></a><span style="color: #0000ff;"><strong> </strong></span></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_solu_adam_olur_mu.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-6922" title="20091020_derin_dusunce_org_turk_solu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091020_derin_dusunce_org_turk_solu-200x300.jpg" alt="" width="122" height="194" /></span></a>Kendini « sol » olarak tarif eden hareketler hiç olmadıkları kadar zayıf ve bölünmüş bir tablo çiziyorlar bugün.  Türk Solu Dergisi’nin ırkçı söylemlerinden CHP’nin darbe çağrılarına uzanan bir kafa karışıklığı hakim. Muhalefet boşluğunun müzmin bir hastalığa dönüştüğü şu dönemde Türk solu bu boşluğa talip olabilir mi? Daha önce <a href="http://www.derindusunce.org/category/dikkat-kitap/"><span style="color: #0066cc;">Dikkat Kitap</span></a> kategorisinde yayınladığımız <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf"><span style="color: #0066cc;">Pozitivizm Eleştirisi</span></a> gibi bu kitap da Türkiye’deki sola tarafsız bakan bir çalışma. İyimser görüşler kadar geçmişe dönük ağır eleştiriler de var. İlginize sunduğumuz 82 sayfalık bu kitap Türkiye’deki “sol” grupların sorgulamalarına, projelerine ışık tutmak amacıyla derlenmiş makalelerden oluşuyor. Kitabı <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_solu_adam_olur_mu.pdf"><span style="color: #0066cc;">buradan indirebilir</span></a> ve paylaşabilirsiniz. Kitapta ele alınan başlıca konular: <em>Solda özgürlükçü hareketler, 68 Kuşağı, Devrimci sol, Kemalizm, ulusalcı sol akımlar, Sol ve İslâm, Cumhuriyet Gazetesi</em>.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/09/30/din-ve-sol/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/09/30/din-ve-sol/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;Dinlerin evrimi&#8221; mi &#8220;Evrimin dini&#8221; mi?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/06/dinlerin-evrimi-mi-evrimin-dini-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2007/07/06/dinlerin-evrimi-mi-evrimin-dini-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Jul 2007 04:53:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>T.Suat Demren</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[bilimcilik]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<category><![CDATA[Bilim-Felsefe-Din]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/07/06/dinlerin-evrimi-mi-evrimin-dini-mi/</guid>
		<description><![CDATA[Sık sık duyarsınız bu iki kelimeyi &#8220;Dinlerin Evrimi.&#8221; Öyle ki pekçok kaynakta neredeyse bilimsel bir gerçeklik gibi sunulur.
Nedir bu &#8220;dinlerin evrimi&#8221; meselesi?
19.yüzyılıın sonundan itibaren darwinizm, büyük bir hızla kabul gördü ve biyolojiden başlayıp ekonomi, psikoloji, sosyoloji, antropoloji ve tarih gibi hemen her alanı yaygın bir biçimde etkiledi. Bu, &#8220;din&#8221; olgusuna da &#8220;dinlerin evrimi&#8221; olarak yansıdı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sık sık duyarsınız bu iki kelimeyi &#8220;Dinlerin Evrimi.&#8221; Öyle ki pekçok kaynakta neredeyse bilimsel bir gerçeklik gibi sunulur.</p>
<p>Nedir bu &#8220;dinlerin evrimi&#8221; meselesi?</p>
<p>19.yüzyılıın sonundan itibaren darwinizm, büyük bir hızla kabul gördü ve biyolojiden başlayıp ekonomi, psikoloji, sosyoloji, antropoloji ve tarih gibi hemen her alanı yaygın bir biçimde etkiledi. Bu, &#8220;din&#8221; olgusuna da &#8220;dinlerin evrimi&#8221; olarak yansıdı. Böylelikle de insanlığın son derece kısa bir zamanını kapsayan yazılı tarihine ve eldeki kısıtlı arkeolojik bulgulara dayanarak, evrim fikrinin a priori kabul görüldüğü hakim materyalist bakışla &#8220;dinlerin evrimi&#8221; düşüncesi ortaya çıkmış oldu.<span id="more-205"></span></p>
<p>Bu düşünceye göre insanlığın ilk dönemlerinde hiçbir dini inanç yoktu. İlk dinler ise ölülere tapınmayla başlamıştı. Bu konuda farklı görüşler de vardı, bunlardan bazılarına göre dinin kaynağı animizme (doğaya canlılık atfetme, onda ruh olduğuna inanma), bazılarına göre ise totemizme (sembol olarak seçilen bir insan, grup ya da eşyaya tapma) dayanıyordu. Bu evrim tarihi içinde de insanlık, inanç sistemleri olarak sırayla animizm, manizm, politeizm (çok tanrıcılık) aşamalarını geçmiş son olarak da monoteizme (tek tanrıcılık) demir atmıştı.</p>
<p>Bu temelle ilişkili olarak, pozitivizmin fikir babası A. Comte&#8217;de insanlığın inanç tarihini kategorize ederken mitolojik çağ ve metafizik çağ olarak sınıflandırma yapmış, son aşama olarakta pozitivizmi öngörerek dinlerin bu yeni dönemde ortadan kalkacağını iddia etmişti. (Zaman, Comte&#8217;nin yanıldığını açıkça gösterdi, ama bu başka bir konu.)</p>
<p>Dinlerin evrimi düşüncesini desteklemek için kullanılan bulgularla, biyolojik evrim için gösterilen bulguların kullanım mantığı arasında büyük bir benzerlik görüyoruz.</p>
<p>Nasıl ki biyolojik evrimde canlıların yapıtaşlarındaki benzerlikler homoloji ve anoloji gibi kavramlarla &#8220;common descent&#8221;e (ortak ata) kanıt olarak gösteriliyorsa, dinlerin evrimi düşüncesinde de aradaki benzelikler evrimlerine kanıt olarak gösteriliyor. Özetle, tek tanrılı dinlerle önceki inanışların gerek bazı ritüelleri, gerek tarihsel hikayeleri, gerekse metafizik öğeleri arasındaki benzerliklerden hareketle, zaman içinde birbirlerinden evrimleştikleri öne sürülüyor.</p>
<p>Peki bu sonuca varılmasını sağlayan nedir? Yani bu ortak noktalar birbirlerinden evrimleşmeye mi kanıttır yoksa İlahi mesajın sürekliliğine ve zamanla bozuldukça tekrarlandığına mı?</p>
<p>Yoksa bu ortak noktalar her iki görüş için de bakılan yere göre değişen kanıt sunabilir mi?</p>
<p>Tarih öncesi çağlara dair elimizde çok az bulgu olduğu gerçeğini de dikkate alarak şu söylenebilir; bu benzerlikler her iki düşünceyi de desteklemek için kullanılabilir. Elbetteki a priori kabullerle başlanarak.</p>
<p>Hangi görüşü daha kuvvetli desteklediğini görmek için ise yetersiz de olsa elimizdeki bulgulara bakmalıyız.</p>
<p>Dinlerin evrimi düşüncesi, &#8220;bilimsellik&#8221; bağlamında düşünürsek önkabullerden ve arkeolojik kanıtların bu önkabule uygun bir biçimde yorumlanmasından başka bir şey ifade etmiyor.</p>
<p>Bu önkabul materyalizm elbette.</p>
<p>Bu materyalist önkabulün olmadığı bir bakışla incelendiğinde ise yaklaşık bir yüzyıldır ele geçirilen antropolojik ve arkeolojik bulgular, tarih boyunca toplumlarda önce tek Tanrı inancının var olduğunu, ancak bunun zamanla bozulduğunu gösteriyor.</p>
<p>Bazı dinler tarihi yorumcularına göre başlangıçta herşeyi yoktan var eden, herşeyi gören ve bilen, tüm alemlerin sahibi olan tek Yaratıcı&#8217;ya inanan toplumlar, zamanla Yaratıcı&#8217;nın sıfatlarını ayrı ayrı ilahlar olarak düşünme yanılgısına düşüyor ve birden fazla ilaha tapınmaya başlıyorlar.</p>
<p>Birkaç alıntı ile eldeki bulguların ne ifade ettiğine bakalım.</p>
<p>Stephen H. Langdon, The Scotsman adlı dergide şunları yazmış:</p>
<blockquote><p>Tüm deliller, kesinlikle başlangıçta bir &#8220;tek Tanrı&#8221; inancının bulunduğunu gösteriyor. Semitik kökenli halkların arkeolojik ve edebi kalıntıları da en eski zamanlarda bile bir &#8220;tek Tanrı&#8221; inancının var olduğunu gösteriyor. Yahudi dininin ve diğer Semitik kökenli dinlerin, totemistik, putlara dayanan bir kökeni olduğu teorisinin tamamen geçersiz olduğu bugün anlaşılmış durumda.</p></blockquote>
<p>Axel W. Persson da &#8220;Tarih Öncesi Yunan&#8221; isimli eserinde şöyle demiş: (1)</p>
<blockquote><p>İlk baştan beri var olan tek Tanrı inancı, daha sonra Yunan dinsel mitlerinde gördüğümüz sayısız önemli önemsiz tanrısal kişiliklere dönüşmüştür. Benim görüşüme göre bu birçok ilahın varlığı, tek ve bir olan bir Tanrı&#8217;yı tanımlayan değişik isimlerin zamanla değişik yorumlanmasına bağlıdır.</p></blockquote>
<p>Antropolog Sir Flinders Petrie de bu konuda şöyle diyor:(2)</p>
<blockquote><p>Eğer ruhlara tapmak tek bir İlah&#8217;a tapmaya uzanan bir evrim sürecinin ilk basamağı olsaydı, bu durumda çok tanrılılığın gittikçe tek tanrılılığa evrimleşmesinin kanıtlarını görmemiz gerekirdi… Bunun tam aksine tek görebildiğimiz, tek Tanrı inancının her zaman ilk basamak olduğudur…[….] Çok tanrı inancını ilk oluşumuna kadar izleyebildiğimiz her yerde, bunun tek Tanrı inancının bir çeşitlemesi olduğunu görüyoruz</p></blockquote>
<p>Alıntılar çoğaltılabilir.</p>
<p>Yani bakışa göre değişir diyorum ama darwinist önkabulden sıyrılıp nesnel bir bakış yaptığımızda da &#8220;İlahi mesajın sürekliliği ve zamanla bozuldukça tekrarlandığı&#8221; yaklaşımının daha makul olduğu ve delillerle de desteklendiği görülüyor.</p>
<p>Hele ki çıkışından 300 yıl sonra tanınamayacak hale getirilen Hristiyanlık örneği de elimizde iken bu bozulmanın mümkün olduğunu ve çeşitli öğretilerdeki sembolizmanın ifade ettiği anlamların benzerliği sebebiyle tek ilahi köken yaklaşımının çok daha makul olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Tüm kadim medeniyetlerin ve toplulukların dini öğretilerinde ilahi bir öz vardır. Büyük İslam düşünürü Seyyid Hüseyin Nasr bunu &#8220;gelenek&#8221; olarak tanımlar. Bu, bizim bildiğimiz anlamda gelenek-görenek tanımlamasına giren adet, alışkanlık, düşünce ya da motiflrin kuşaktan kuşağa aktarımı değildir.<br />
Nasr bu &#8220;gelenek&#8221; ile, Vahy-i İlahi ile inen, kaynaklarında İlahi olanın özel bir tezahürü ile özdeşleşen ilkeler dizisini ve bu ilkelerin farklı zaman birimlerinde ve farklı koşullarda belli bir insan topluluğuna indirilmesini ve uygulanmasını kasteder. (3)</p>
<p>Hulasa edersek; bu İlahi mesaj farklı zamanlarda farklı toplumlara farklı form ve sembolizma ile indirilmiş olabilir. Bir Hindunun dini ritueli, bir Brahmanın ahlakî yaklaşımı bu mesajın o toplum için sembolize edilmiş bir tezahürü olabilir.</p>
<p>Bu konuda S.Hüseyin Nasr ve ünlü metafizikçi düşünürlerden Frithjof Schuon, Rene Guenon, A.K. Coomaraswamy gibi isimlerin eserlerine bakılabilir. Bu eserlerde İlahi mesajın insanlığın başlangıcından bu yana iletildiği zamana ve muhatap topluma göre nasıl bir sembolizmayı kullandığına, farklı farklı formlara büründüğüne ilişkin kıyaslamalara ve mesajın tekliğine ilişkin çok detaylı bilgiler var. (4)</p>
<p>Bu yaklaşım her ne kadar bulgularla desteklense de nihayetinde a priori kabule dayanır; ve adı üstünde bu bir inançtır. Müslümanlar ya da diğer inanç sahipleri bunun bir &#8220;inanç&#8221; olduğunu kabul ederler. Bu teolojik olarak da kendi inanç sistemleri içinde tutarlı bir bakıştır.</p>
<p>Fakat yukarıda da bahsettiğim nedenlerle dinlerin evrimi gibi bir düşünce de inançtır. Eldeki bulgular her ne kadar çoğunlukla aksini gösterse de, yine de bu düşünce lehine yorumlanabilir. Fakat bu yorum da -tıpkı İlahi köken yaklaşımında da olduğu gibi- önkabule dayanır, mevcut bilimsellik kriterlerine göre de bilimsel bir bakış değildir.</p>
<p>O halde &#8220;dinlerin evrimi&#8221; gibi bir yaklaşımı, bilimsel gerçeklik gibi sunmaya çabalayan bazı materyalistlerin daha dikkatli konuşması gerekiyor.</p>
<p><strong>Notlar: </strong></p>
<p>(1) Tarihi Yalan:Kabataş Devri. Alıntı: Axel Persson, The Religion of Greece in Prehistoric Times, University of California Press<br />
(2) Age. Alıntı: Sir Flinders Petrie, The Religion of Ancient Egypt, Constable, London<br />
(3) İslam and The Plinght of Modern Man. S. Huseyn Nasr.<br />
(4) Bununla ilişkili bir yazım için bakınız: <a href="http://www.dusunceler.org/toplum/2007/01/11/islam-ve-diger-inanislara-bakis/">&#8220;İslam ve diğer inanışlara bakış&#8221;</a></p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse &#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10079" title="maymunist_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap-200x300.jpg" alt="" width="126" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank">Maymunist imanla nereye kadar?</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Evrim</em></strong> ve <strong><em>Big Bang</em></strong> gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları <strong><em>“filanca solucanın bölünmesi”</em></strong> veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? <strong>BİLİM DIŞINDA</strong> bir insanlık yoksa <strong>Aşk</strong> yoksa, <strong>Sanat</strong> yoksa, <strong>Güzellik</strong> yoksa ve <strong>Adalet</strong> yoksa <strong>Hayat</strong>‘ın anlamı nedir? <strong>Aşık olmak</strong> hormonal bir abartıysa, <strong>iyilik</strong> enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) <strong>BİLİM DIŞINDA</strong>, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve <strong>evrimciliğin etimolojik değeri</strong> … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. <a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>Bir pozitivizm eleştirisi </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-5365" title="20090618_derin_dusunce_org_pozitivizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090618_derin_dusunce_org_pozitivizm-210x300.jpg" alt="" width="119" height="166" /></span>Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın?</strong> Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “<strong>uygarlığımızı</strong>”  karşılaştırdığımızda hiç  yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce <strong>komşusunun yiyeceğini çalmak</strong> için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki <strong>tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü</strong>.  Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak  çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki <strong>sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor</strong>, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor.  Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler <strong>gericilikle</strong>, <strong>bağnazlıkla</strong> suçlanabiliyor.  Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf">buradan</a> indirebilirsiniz. </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank">Zaman Nedir?</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-full wp-image-14532" title="kapak_zaman_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/kapak_zaman_nedir.gif" alt="" width="120" height="160" /></a>“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ”</em>  diyordu <strong>Aziz Augustinus</strong>. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. <a href="http://www.netkitap.com/kitap-sozdizimi-ve-anlambilim-abdulkahir-el-curcani-litera-yayincilik.htm"><strong>Delâilü’l-İ’câz</strong></a>, <strong>Mesnevî</strong>, <a href="http://www.dunyakitap.com/kitap/felsefenin-temel-ilkeleri-2-baski-p413866.html"><strong>Makasıt-ül Felasife</strong> </a>, <strong>Telhis-u Kitab’in Nefs</strong> ve <strong>Fütuhat-ı Mekiyye</strong> gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank">Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2007/07/06/dinlerin-evrimi-mi-evrimin-dini-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2007/07/06/dinlerin-evrimi-mi-evrimin-dini-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

