<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Devlet</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/devlet/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Sınavlar altında ezilirken</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/04/sinavlar-altinda-ezilirken/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/04/sinavlar-altinda-ezilirken/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 04 Apr 2012 15:17:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21330</guid>
		<description><![CDATA[28 Şubat döneminde zalimce uygulanan başörtüsü yasaklarını öyle manasız ve saçma bulmuştum ki en fazla birkaç yıl süreceğini düşünmüştüm, öyle ya devlet hafiyelerine daha ne kadar süre sınıf sınıf kız öğrencileri takip ettirebilirdi? Lise son sınıfı bitirebilmek için şehir merkezindeki liselerde katı başörtüsü yasaklarına göre biraz daha rahat olan ilçe merkezlerindeki liselere kayıt aldıran henüz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/egitim_sinav.jpeg"><img class="alignright size-full wp-image-21331" title="egitim_sinav" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/04/egitim_sinav.jpeg" alt="" width="175" height="265" /></a>28 Şubat döneminde zalimce uygulanan başörtüsü yasaklarını öyle manasız ve saçma bulmuştum ki en fazla birkaç yıl süreceğini düşünmüştüm, öyle ya devlet hafiyelerine daha ne kadar süre sınıf sınıf kız öğrencileri takip ettirebilirdi? Lise son sınıfı bitirebilmek için şehir merkezindeki liselerde katı başörtüsü yasaklarına göre biraz daha rahat olan ilçe merkezlerindeki liselere kayıt aldıran henüz 15-16 yaşındaki başörtülü kızları yurda yatılı almak için başörtüsüz fotoğraf ve yurt içinde de başörtüsüz dolaşma yasağı koyan zalim zihniyet ne kadar var olabilirdi? Kızlarını bir zulümden kurtarmak için başka bir zulme dayanmak zorunda kalan babalar, kızlarını bilmedikleri bir ilçede yalnız bırakıp dönerken gizli gizli daha ne kadar ağlayabilirdi? Hem burası Müslüman bir ülkeydi, Müslümanlar bunu izlemezdi&#8230; Ama öyle olmadı, 14 yıl bahsettiğim tüm zulümler bilfiil devam etti.</p>
<p>  Çok şükür hemen hemen 14 yıl sonunda birkaç üniversitedeki keyfiyetine göre davranan dekanlar dışında birçok üniversitede artık olması gerektiği gibi başörtülü kadınlar giyim kuşamlarına müdahale edilmeden <span id="more-21330"></span>eğitim alabiliyorlar.</p>
<p>  2012 YGS (Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı) 28 Şubat&#8217;ta yasaklanan birçok başörtülü kadın için yeniden umut oldu, İmam Hatip ve meslek lisesi mezunlarına uygulanan katsayı haksızlığı da ortadan kaldırılınca üniversite eğitimi almak isteyen birçok kişi umutlandı ve sınava hazırlandı.</p>
<p>  Türkiye öyle bir ülke ki zulmün birini atlasanız diğerine maruz kalıyorsunuz, hadi zulmü atlattınız diyelim bu kez eğitim sistemindeki çarpıklıklar yapışıyor yakanıza, hadi bakalım kurtulun kurtulabilirseniz&#8230;</p>
<p>  Adı &#8220;Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi &#8220;olan bir kurumun YGS Sınavındaki hangi akla hizmet, neyi ölçü alarak hazırladığını bilmediğimiz o nevi şahsına münhasır kâbuslara sebebiyet verecek derecedeki sorunlu sorularını okurken Türkiye&#8217;de eğitimde verilmeyen bir düşünme biçiminin bu sınavda nasıl bir ölçü olarak alındığını düşündüm. Türkiye&#8217;deki ilköğretim ve liselerdeki eğitim-öğretim sistemini bilen biri olarak ÖSYM&#8217;nin hangi akla hizmet eğitim sisteminde mevcut bulunmayanı, verilmeyeni, öğretilmeyeni sorduğunu anlamıyorum. Sorular düşünmeye, yorumlamaya yönelik (bazıları emin olun düşünerek de cevaplanmayacak sorular zira bir tarih sorusunda cevabın sorusu olmayan soru gördüm) ama biz Türk eğitim sistemi müfredatında düşünmek ve yorumlamak yerine ezbere dayalı bir eğitim verildiğini çok iyi biliyoruz.</p>
<p>  Dönem dönem gönüllü olarak ders verdiğim lise ve hatta üniversite seviyesindeki gençlerin eğitimde nasıl ezbere dayalı, yorumdan uzak bir eğitimden geçirildiğini, müfredatın dışına çıkamayan öğretmenler eliyle nasıl kalıplara hapsedildiğini çok iyi bilen biri olarak 2012 yılı YGS Sınavındaki haksızlığa tahammül göstermek mümkün değil. Vermediğin eğitimi istemek nerede görülmüş, böyle bir haksızlık olabilir mi? Binlerce genç insanın geleceği nasıl saçma bir sistemle çöpe atılabilir, buna tahammül edilebilir mi?</p>
<p>  İşin bir başka boyutu binlerce genç insanın geleceğinin sadece bir sınava bağlanmış olması, 17 yaşındaki çocukların kaderini bir tek sınava bağlayamazsınız. Sınav gününe denk gelecek heyecan, hastalık belki sınava geç kalma vs. vs. gibi öğrenciye olumsuz yönde etki edebilecek durumları da katarsak böyle bir ciddiyetsizlik olabilir mi, bir ülke evlatlarını eğitim-öğretim sınavı ile boğabilir mi?</p>
<p><strong>  Peki, neler yapılmalı?</strong></p>
<p>  Ak Parti Hükumeti bugün 4+4+4 sitemini ortaya koydu, bunun yanı sıra üniversiteye giriş sınavlarını kaldırılacağının sinyallerini verdi.</p>
<p>  4+4+4 sitemini her zamanki gibi konuşmak yerine henüz bilmeden &#8220;hayııır&#8221; diyerek bağıranlar, bir eleştiri getiremeyenler nedeniyle konuşamadık ama elbette konuşmamız gerekiyor.</p>
<p>  Neler yapılmalı, bahsinde her şeyden önce ezbere dayalı bir müfredat yerine yoruma dayalı müfredat oluşturulsun. 4+4+4 üzerinden gidecek olursak son 4+4&#8242;e yayılmış bir sınavlar sistemi olmalı diye düşünüyorum. Bu sınavlara orta öğretim ve lise düzeyi öğrenciler katılmalı, ilk etapta yoruma dayalı dönem sonu ödevleri, buna ek olarak öğretim yılındaki notları, kendilerinin hazırlayıp sunduğu sözlü sunumlar, öğretmenlerinin değerlendirme notlarının (referansları) ortalaması alınarak öğrencinin düzeyi ortaya konulmalı ve üniversiteye girişi bu bütüncül çalışmaları sonunda sağlanmalı. Zira genç nüfus oranı yüksek, gelişmekte olan bir ülke öğrenci seçmede, başarıyı belirlemede oldukça başarısız bir sınav ile gençlere gelecek hazırlamaz bu sınavı onlara giyotin kılar.</p>
<p>  Sonuç olarak, bu saçma sınav sisteminin de birçok anlamsız uygulama gibi ortadan kaldırılmasının vakti geldi de geçiyor bile&#8230;</p>
<p><strong>  </strong></p>
<p> </p>
<p>… Resmî ideoloji ile ilgili e-kitap okumak için…</p>
<p> </p>
<p> … E-Kitap okumak için…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong>K<span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/04/sinavlar-altinda-ezilirken/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/04/sinavlar-altinda-ezilirken/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Katil devletler&#8230; Kâfir İnsanlar…</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/12/08/katil-devletler-kafir-insanlar%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/12/08/katil-devletler-kafir-insanlar%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2011 13:53:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Tanrı]]></category>

		<category><![CDATA[Zulüm]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İran]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=19699</guid>
		<description><![CDATA[İranlı bir düşünür olan Abdulkerim Suruş, vaktiyle Ayetullah Humeyni ile yan yana yürümüş ancak Humeyni&#8217;nin 1979 İran İslam Devrimi sonrasındaki siyasetinden dolayı hayal kırıklığı yaşamış, Kuran-ı Kerim&#8217;in tarihsel olarak yorumlanması gereğine inanan, İran Reform Hareketinin önemli bir ismidir.
Abdulkerim Suruş&#8217;un İslami Yorum Dergisinde yayımlanan &#8216;Tanrı&#8217;ya Yemin Ediyorum ki Tanrı Yok!&#8217; başlıklı makalesini Hamdi Tayfur çevirisiyle okudum.
Eğer [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/12/damian_michaels_ezilenler.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-19700" title="damian_michaels_ezilenler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/12/damian_michaels_ezilenler.jpg" alt="" width="190" height="269" /></a>İranlı bir düşünür olan Abdulkerim Suruş, vaktiyle Ayetullah Humeyni ile yan yana yürümüş ancak Humeyni&#8217;nin 1979 <a href="http://www.google.com.tr/search?hl=tr&amp;q=ateist+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=#sclient=psy-ab&amp;hl=tr&amp;source=hp&amp;q=%C4%B0ran+%C4%B0slam+Devrimi++site:derindusunce.org&amp;pbx=1&amp;oq=%C4%B0ran+%C4%B0slam+Devrimi++site:derindusunce.org&amp;aq=f&amp;aqi=&amp;aql=&amp;gs_sm=e&amp;gs_upl=38">İran İslam Devrimi</a> sonrasındaki siyasetinden dolayı hayal kırıklığı yaşamış, Kuran-ı Kerim&#8217;in tarihsel olarak yorumlanması gereğine inanan, İran Reform Hareketinin önemli bir ismidir.</p>
<p>Abdulkerim Suruş&#8217;un İslami Yorum Dergisinde yayımlanan <strong><em><a href="http://www.haber10.com/makale/26261/">&#8216;Tanrı&#8217;ya Yemin Ediyorum ki Tanrı Yok!&#8217;</a></em></strong> başlıklı makalesini Hamdi Tayfur çevirisiyle okudum.</p>
<p>Eğer katı gelenekçi, insandan uzak, selefi bir zihne sahip değilseniz, makaleyi ve makaleye konu olan insan dramını okurken gözyaşlarınızı tutmanız mümkün değil. Öyle acı, öyle içerden bir yanı var.</p>
<p>Şuruş, yazısında kendisi nedeniyle damadının İran rejimi tarafından tehdit edilmesini ve damadının gördüğü işkenceyi yazmış. Damadının <a href="http://www.google.com.tr/search?hl=tr&amp;q=ateist+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=#sclient=psy-ab&amp;hl=tr&amp;source=hp&amp;q=i%C5%9Fkence+site:derindusunce.org&amp;pbx=1&amp;oq=i%C5%9Fkence+site:derindusunce.org&amp;aq=f&amp;aqi=&amp;aql=&amp;gs_sm=e&amp;gs_upl=22437l22437l0l23343l1l1l0l0l0l0l313l">işkence</a> sonrası üzüntülerini Allah ile teskin etmeye çalışan Suruş&#8217;un aldığı cevap: <strong><em>&#8220;Dr. Suruş, bana Tanrı&#8217;dan bahsetme: Tanrı yok!&#8230; Ben dondurucu morgda suçsuz ve savunmasız bir şekilde acı çekerken Tanrı neredeydi? Bana yardım etmesi için yalvarırken ve çığlıklar atarken O neredeydi? Bu utanmaz hayvanlar benimle alay ederken, pervasızca bana saldırırken Tanrı neredeydi? Tek olan, yüceler yücesi olan O <a href="http://www.google.com.tr/search?hl=tr&amp;q=ateist+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=#sclient=psy-ab&amp;hl=tr&amp;source=hp&amp;q=Tanr%C4%B1+site:derindusunce.org&amp;pbx=1&amp;oq=Tanr%C4%B1+site:derindusunce.org&amp;aq=f&amp;aqi=&amp;aql=&amp;gs_sm=e&amp;gs_upl=29703l29703l2l30094l1l1l0l0l0l0l297l297l">Tanrı</a>, üç canavar üzerime atlayıp duygusuzca &#8220;Allah&#8217;ın adıyla! (Bismillah diyerek)&#8221; bana vururlarken neredeydi?&#8221;<span id="more-19699"></span></em></strong></p>
<p>Vah vah deyip dizlerinizi dövmeyin, aklını kaybetmiş, psikolojisi bozulmuş, aman dinden çıkmış payeleri de biçmeyin, lütfen bu insanca haykırışı anlamaya çalışın.</p>
<p>  Suruş ve damadı çok insani bir durumu yaşıyor. Açık ifade edeyim, <a href="http://www.google.com.tr/search?hl=tr&amp;q=ateist+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=#sclient=psy-ab&amp;hl=tr&amp;source=hp&amp;q=Kuran+site:derindusunce.org&amp;pbx=1&amp;oq=Kuran+site:derindusunce.org&amp;aq=f&amp;aqi=&amp;aql=&amp;gs_sm=e&amp;gs_upl=26203l26860l0l26953l2l2l0l0l0l0l610l610l5-1l1l0&amp;ba">Kuran</a>&#8216;da İslam Devleti kurmanın farz olduğuna dair bir hüküm olduğunu düşünmüyor olsam da, düşünsel olarak Abdulkerim Suruş fikriyatına da sahip değilim, yazıdaki çığlığı görmemin bunlarla bir alakası yok.</p>
<p>  Düşünün bir kere Allah&#8217;a inanan bir insan olarak, Allah&#8217;ın hükmüne dayandırdığı bir yönetimi olduğunu iddia eden bir <a href="http://www.google.com.tr/search?hl=tr&amp;q=ateist+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=#sclient=psy-ab&amp;hl=tr&amp;source=hp&amp;q=devlet+site:derindusunce.org&amp;pbx=1&amp;oq=devlet+site:derindusunce.org&amp;aq=f&amp;aqi=&amp;aql=&amp;gs_sm=e&amp;gs_upl=33390l35046l1l35843l5l5l0l0l0l2l719l2311l2-1.1.1">devletin</a> vatandaşı olarak insanlık onuru için en ağır olanını işkenceyi yaşıyorsunuz. İşkence arasında namazı kaçırmanın derdine düşüyorsunuz ancak sizi o işkenceden tek kurtaracak olan Allah sizi kurtarmıyor. O hâl içinde insan yüreği, insan kalbi, insan aklı bu soruyu sormaz mı: &#8220;<strong><em>Allah&#8217;ım neredesin?&#8221;</em></strong></p>
<p>  Yazı içinde seçebildiğim birkaç önemli husus var:</p>
<p>1. Din adına, dini emirlere dayalı bir sistem olduğunu iddia eden İran&#8217;ın din dışı baskı ve şiddet içeren uygulamaları.</p>
<p>2. Bu tür baskılar sonucunda yanında Allah&#8217;ı göremeyen bir inananın inkâr noktasına gelişi.</p>
<p>3. İnkâr noktasına gelmiş (getirilmiş) bir inananın durumunun sadece İslam Devleti olduğunu iddia eden İran&#8217;ın uygulamalarının bir sonucu olduğu.</p>
<p>  Birinci kısmı incelediğimizde İran&#8217;ın insan haklarına aykırı davrandığını artık net bir şekilde bildiğimizden haliyle katılıyoruz. Hatta bu durum İran&#8217;la sınırlı değil. <a href="http://www.google.com.tr/search?hl=tr&amp;q=Ahmet+Davuto%C4%9Flu+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=">Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu</a> Beşşar Esad&#8217;la Suriye&#8217;deki halk ayaklanmalarını sert bir biçimde bastırmasının yanlışlığı üzerine konuyu görüşmek için Suriye&#8217;ye gitmişti. Davutoğlu, Esad ile tam 6 saat görüşmüş ve tüm bu görüşme sırasında Esad&#8217;ın oruçlu olduğunu naklediyor. Ancak oruçlu Esad&#8217;ın muhafızları aynı anlarda, Ramazan günü camiye sığınmış halkını bombalıyordu. Dahası var&#8230; Suruş&#8217;un damadının yaşadıklarının aynısını yaşamış bir Kürt tanıyorum. Müslüman bir ülke olan <a href="http://www.google.com.tr/search?hl=tr&amp;q=Ahmet+Davuto%C4%9Flu+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=#sclient=psy-ab&amp;hl=tr&amp;source=hp&amp;q=T%C3%BCrkiye+site:derindusunce.org&amp;pbx=1&amp;oq=T%C3%BCrkiye+site:derindusunce.org&amp;aq=f&amp;aqi=&amp;aql=&amp;gs_sm=e&amp;gs_upl=49062l49062l0l49296l1l">Türkiye</a>&#8216;de vaktiyle yaşadıklarını bana şöyle anlattı: &#8220;<strong><em>Şeyh torunuyum, biz dindar bir Kürt ailesiyiz. Esmer olduğum için gözaltına alındım. Gözaltında işkence sırasında bana copla tecavüz eden polislerden biri tekbir getirince <a href="http://www.google.com.tr/search?hl=tr&amp;q=ateist+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=">Ateist</a> oldum.&#8221; </em></strong></p>
<p>  İkinci kısmı incelediğimizde, yazarken dahi kalbimin duracak gibi olduğu bu satırlar karşısında, yaşayanın ağzından dökülen cümleleri kınayamam, kınayamayız. Yani o hâl içerisinde insanın Allah&#8217;tan beklenti halinde olması, göremediğinde inkâr noktasına gelmesi anlaşılabilir, insani bir durum. Doğru demiyorum, anlaşılabilir diyorum.</p>
<p>  Buraya kadar <a href="http://www.google.com.tr/search?hl=tr&amp;q=ateist+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=#sclient=psy-ab&amp;hl=tr&amp;source=hp&amp;q=Abdulkerim+Suru%C5%9F+site:derindusunce.org&amp;pbx=1&amp;oq=Abdulkerim+Suru%C5%9F+site:derindusunce.org&amp;aq=f&amp;aqi=&amp;aql=&amp;gs_sm=e&amp;gs_upl=38562l39515l0l4048">Abdulkerim Suruş</a>&#8216;un yazdıklarında bir sorun yok dahası bu İslam olduklarını iddia eden katil devletlerin, kâfir insan üretim potansiyeli her yönüyle isyan edilesi bir durum. Ancak kâfir insan üretimi salt İslam olduğunu iddia eden katil devletlere mi özgü?</p>
<p>  İsrail laik bir devlet mi? İsrail&#8217;in <a href="http://www.google.com.tr/search?hl=tr&amp;q=Ahmet+Davuto%C4%9Flu+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=#sclient=psy-ab&amp;hl=tr&amp;source=hp&amp;q=Kud%C3%BCs+site:derindusunce.org&amp;pbx=1&amp;oq=Kud%C3%BCs+site:derindusunce.org&amp;aq=f&amp;aqi=&amp;aql=&amp;gs_sm=e&amp;gs_upl=26562l27578l1l27781l2l2l0l">Kudüs</a>&#8216;ü işgal etmesi (işgal diyorum zira ortak bir kutsal olan Kudüs&#8217;te tek başına söz sahibi) Yahudilikten kaynaklı değil mi? Mescid-i Aksa&#8217;da ibadeti engellenen Müslüman &#8220;<strong><em>Allah&#8217;ım secdene varmak için buradayım ama eziyet görüyorum, sen neredesin?&#8221;</em></strong> demiyor mu? Parmaklı kırılan Filistinli çocuklar, o parmaklarını göğe kaldırıp tekbir getirirken, &#8220;<strong><em>Allah&#8217;ım neredesin?&#8221;</em></strong> demiyor mu? Sen demiyor musun?</p>
<p>  Peki ya, Amerika, Amerika laik bir devlet değil mi? Peki, Amerika&#8217;nın <a href="http://www.google.com.tr/search?hl=tr&amp;q=Ahmet+Davuto%C4%9Flu+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=#sclient=psy-ab&amp;hl=tr&amp;source=hp&amp;q=Guantanamo+site:derindusunce.org&amp;pbx=1&amp;oq=Guantanamo+site:derindusunce.org&amp;aq=f&amp;aqi=&amp;aql=&amp;gs_sm=e&amp;gs_upl=26015l26609l2l26843l2l2l0l">Guantanamo</a>&#8216;da çırılçıplak soyarak işkence ettiği Müslümanlar (çoğunun suçu ispatlanmamış) &#8220;<strong><em>Allah&#8217;ım sen neredesin?</em></strong>&#8221; diye sormuyor mu? Sen sormuyor musun? O insanlar arasından bir sonuç olarak ret eden, kâfirler çıkmıyor mu?</p>
<p>  Demek ki, bir sistemin dini merkeze alarak bir sistem yürüttüğü iddiasıyla aslında kâfir insanlar sonucu çıkartması İslam&#8217;a yahut İslami bir yönetim biçimi olduğunu iddia eden devletlere özgü değilmiş. Ancak İslam gibi adalet ve hoşgörü temelli bir din olan İslam&#8217;ı kendi tekeli altına alıp, işkencelerine, vahşetine örtü kılan sistemlerin yanlışlarını izah etmeye engel değil.</p>
<p>  Bir önemli husus da Suruş&#8217;un makalesindeki Allah&#8217;a hitap ettiği bölüm:</p>
<p>  &#8220;<strong><em>Ey Yüce Allah&#8217;ım!</em></strong></p>
<p><strong><em>&#8230;</em></strong></p>
<p><strong><em>  Sen ışığını kestiğinden beri, senin hizmetkârlarının kafirliği ve inancı ile kederler ve sevinçlerin tümü senin katında aynı oldu. Sen önceden müdahale ettiğin gibi artık tarihe müdahale etmemeye başladığından (vahyin arkasını kestiğinden), zalimlerin üzerine ceza yağdırmayı (zalim kavimleri helak etmeyi) bıraktığından, insanoğlunu kendi araçlarıyla baş başa bıraktığından beri senin vereceğin karşılıklardan esirgendiler. (Sana aşkla değil) Rasyonel (delillerle yaklaşan) insanların kafasına öyle bir fikir aşılandı ki artık senin herhangi bir şeye müdahale edeceğin beklentisini yitirdiler. Senden senin hizmetkârlarına katlanabileceklerinden daha fazla yük yüklememeni talep ediyorum. Muzdarip rasyonalistleri de geri çevirmemeni talep ediyorum. Şikâyet eden ve inançlarını kaybedenlere de kızgın olmamanı talep ediyorum. Onların şüpheciliklerinden dolayı da onları cezalandırmamanı talep ediyorum. Mademki Tanrı&#8217;yı kullanarak zalimlik edenlerin hesaplarını hemen görmüyorsun, o halde ezilen Tanrısızların hesaplarını da hemen görme.&#8221;</em></strong></p>
<p>  Bundan daha samimi bir dil, bundan daha yüce bir teslimiyet olabilir mi? Ancak Suruş, yakaladığı bu güzel noktadan sonra makalesini şöyle bitiriyor:<strong><em> &#8220;Ben Gazali&#8217;den bir şey öğrendim: Söz konusu olan Yezid bile olsa ben asla birini lanetlememeliyim. Ancak şimdi ben alçak gönüllülükle bu kâfir yetiştiricisi İran İslam Cumhuriyeti&#8217;ni lanetlemek için senin iznini talep ediyorum.&#8221;</em></strong></p>
<p>  İnsanlar ve devletler varlıkları ve amaçları bakımından tamamen farklı varlıklardır. Mesela devletin vicdanı yoktur ama insanın vardır. Ancak birbirlerine öykündüklerinde, birbirleri gibi olurlar, devlete öykünen insan vicdansızlaşır, mesela buna bağlı olarak devlet katlini gerekli görür, meşru sayar ve hatta savunur. Suruş&#8217;un İslam Cumhuriyeti adıyla kendini tanımlayan İran&#8217;ı yine kendi kodlarıyla &#8220;kâfir&#8221; insan yetiştiriciliği nedeniyle lanetlemesini anlamakla birlikte kâfir insan üretimi gerçeğinin kâfir yahut mümin devletler olmasının bir alakası olmadığını düşünüyorum. Bu sonuç tüm katil devletlerin sonucudur. Zira devletler ve insanlar farklıdır, devletlerin dini olmaz, insanların olur. Devletin kaybı olmaz, insanın olur. Ne güzel izah etmiş Ahmet Altan: &#8220;<strong><em>Hepimiz devletten korkacakken, hepimiz birbirimizden korkuyoruz. Devletin bizi korkutamaması için bizim birbirimizi iyileştirmemiz lazım.</em></strong>&#8221; Sanırım bu iyileştirmenin yolu, kendimizi ve kutsalımızı devletin elinden kurtarıp, devletin elinden sınırsız yetkiyi alıp, insana vermekten geçiyor. İnsanın devletleşmemesinin, devletin katileşmemesinin, kâfir insan üretiminin durmasının yolu belki budur, ne dersiniz?</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Devlet konusunda okumak için&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf"><img class="alignleft" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.jpg" alt="" width="106" height="168" /><strong><span style="color: #0066cc;">Kendi ülkesini işgal eden ordu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;">Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından <strong>YABANCI</strong> <strong>DÜŞMAN </strong>ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri <strong>İÇ DÜŞMANLAR</strong> uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için <strong><em>“etrafımız düşmanla çevrili”</em></strong> diyerek  <strong>KORKU PROPAGANDASI</strong> yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="120" height="169" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">T</span><span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Kitabı buradan indirin</span></strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/12/08/katil-devletler-kafir-insanlar%e2%80%a6/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/12/08/katil-devletler-kafir-insanlar%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Şifre: Devlet Eğitim Sistemi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/13/15681/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/13/15681/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 13 Apr 2011 17:58:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tavit Kilimciyan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15681</guid>
		<description><![CDATA[YGS sonrası atılan iddialar farklı sınavlarda da ortaya atılabilir. Alınan geçici önlemler sorunu çözmeyecek ve benzer tartışmaları yapmaya devam edeceğiz. Asıl durum, bu türden hadiseler karşısında suçlu bulmak yerine eğitimin köklü sorunlarıyla yüzleşmek çeşitli alternatif eğitim modelleri üzerine proje üretmektir TAMAMI
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/egitim_devlet.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15682" title="egitim_devlet" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/egitim_devlet-221x300.jpg" alt="" width="164" height="209" /></a>YGS sonrası atılan iddialar farklı sınavlarda da ortaya atılabilir. Alınan geçici önlemler sorunu çözmeyecek ve benzer tartışmaları yapmaya devam edeceğiz. Asıl durum, bu türden hadiseler karşısında suçlu bulmak yerine eğitimin köklü sorunlarıyla yüzleşmek çeşitli alternatif eğitim modelleri üzerine proje üretmektir <a href="http://www.yenisafak.com.tr/Yorum/?i=313577" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/13/15681/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/13/15681/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Galtung Diyagonali Penceresinden Kürt Sorunu</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/12/24/galtung-diyagonali-penceresinden-kurt-sorunu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/12/24/galtung-diyagonali-penceresinden-kurt-sorunu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Dec 2010 10:32:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emre Paksoy</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Kürtler]]></category>

		<category><![CDATA[PKK]]></category>

		<category><![CDATA[Terör]]></category>

		<category><![CDATA[polis]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14101</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş:  Bu cuma ilginç bir konuk yazarımız var, Emre Paksoy. İçişleri Bakanlığı&#8217;nda çalışan ve görevi icabı terörle mücadele konusuyla oldukça ilgili genç bir okuyucumuz. Genel Kurmay, Cumhuriyet Başsavcılığı ve Ergenekon sanıklarından sonra Emniyet Teşkilatı&#8217;nın da ilgiyle izlediği bir site haline geldi Derin Düşünce, bizi izlemeye devam edin  İlk yazışmamızdan itibaren oldukça şaşırtıcı ve sevindirici [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sunu</strong><em><strong>ş:</strong> </em> <em>Bu cuma ilginç bir konuk yazarımız var, Emre Paksoy. İçişleri Bakanlığı&#8217;nda çalışan ve görevi icabı terörle mücadele konusuyla oldukça ilgili genç bir okuyucumuz. <a href="http://www.derindusunce.org/2009/11/04/biz-de-genel-kurmayi-fisledik/">Genel Kurmay</a>, <a href="http://www.derindusunce.org/2010/02/11/derin-dusunce-kapatilirsa%E2%80%A6/">Cumhuriyet Başsavcılığı</a> ve <a href="http://www.derindusunce.org/2010/09/01/duyuru-hanefi-avci-ve-%e2%80%9chalic%e2%80%99te-yasayan-simonlar%e2%80%9d-kitabini-tekzip-ediyoruz/">Ergenekon sanıklarından</a> sonra Emniyet Teşkilatı&#8217;nın da ilgiyle izlediği bir site haline geldi Derin Düşünce, bizi izlemeye devam edin <img src='http://www.derindusunce.org/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> İlk yazışmamızdan itibaren oldukça şaşırtıcı ve sevindirici bir sohbetimiz oldu Emre ile. 30 yaşına gelmemiş ama Alain Touraine, Amin Maalouf, Cemil Meriç okuyan bir &#8220;polis&#8221; ile tanışmak herkese nasip değil. </em></p>
<p><em>Türkiye&#8217;nin iç güvenlik sorunlarının şiddet ile çözülemeyeceği konusunda fikrî ve vicdanî bir zeminin meydana gelmesini yürekten istiyoruz. Bu oluşumda Emre gibi gençlerin büyük katkısı olacağını düşünüyoruz. Zira <strong>&#8220;cop yiyen zavallı gösterici - kötü kalpli polis&#8221;</strong> klişelerinin aşılması gerek. Derin Düşünce&#8217;deki makale ve yorumlarda ifade bulan fikir ve eleştirilerin devlet mekanizmalarında yankı bulması ancak bu tür gayrı resmî etkileşim sayesinde gerçekleşebilir.</em></p>
<p><em>Çünkü sevmesek de şiddet, terör ve genel anlamda suç var. Asker, polis ve cezaevi personeli gibi bizim adımıza güç kullanan insanlarla aramızdaki camdan duvarların aşılması <strong>&#8220;meşru şiddetin&#8221;</strong> asgarî seviyeye indirilmesi için şart. Konuyla ilgili daha önce iki kampanya yapmış ve biri Kayseri diğeri Bingöl&#8217;de bulunan iki cezaevinden umduğumuzun üzerinde destek ve yardım görmüştük. Vesileyle bu güzel insanlara teşekkür ediyor ve sizleri yeniden bu kampanyalara destek vermeye davet ediyoruz. Sitelerinizde, üye olduğunuz forumlarda bu bağlantıları duyurabilirsiniz.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em><a title="Permanent Link to Cezaevleri okul olsun !" href="http://www.derindusunce.org/2009/01/14/cezaevleri-okul-olsun/">Cezaevleri okul olsun !</a></em><em> (Kayseri)</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em><a title="Permanent Link to Bingöl Cezaevine kitap gönderiyoruz, siz de katılın!" href="http://www.derindusunce.org/2009/10/19/bingol-cezaevine-kitap-gonderiyoruz-siz-de-katilin/">Bingöl Cezaevine kitap gönderiyoruz, siz de katılın!</a></em><em></em></p>
<p><em>Okuyacağınız makale Emre Paksoy&#8217;un sitemize yaptığı ilk katkı olacak. Umud ediyoruz ki İrlanda, Fransa ve ispanya&#8217;da yaşanan etnik terör ve ayrılıkçı hareketlerin tecrübesinden yararlanan yeni makalelerle bu katkı devam etsin. Şiddetin ilacı olan akıl ve vicdan ile hukuk tesis edilebilsin. Aramıza hoş geldin Emre.</em></p>
<p><em>MY</em></p>
<h3>Galtung Diyagonali Penceresinden Kürt Sorunu</h3>
<p><strong><em>Emre Paksoy</em></strong></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/tutsak_ikilemi_2.gif"><img class="alignright size-full wp-image-14102" title="tutsak_ikilemi_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/tutsak_ikilemi_2.gif" alt="" width="282" height="172" /></a>&#8220;İki zanlı bir soruşturma kapsamında polis tarafından gözaltına alınmıştır. Polis elinde tutuklama için yeterli kanıt olmadığından her iki zanlıyı ayrı ayrı hücrelere koyup bir anlaşma sunmaktadır. Anlaşmaya göre zanlılardan biri diğerinin aleyhinde tanıklık eder diğeri suskun kalırsa, tanıklık eden serbest kalacak susmayı tercih eden taraf ise 10 yıl hapse mahkûm edilecektir. Eğer ikisi de birbirleri aleyhinde tanıklık etmez suskun kalırlarsa her ikisi de 1 yıl hapis cezasına, eğer her ikisi de birbirleri aleyhinde tanıklık ederse, her iki zanlı da 5&#8242;er yıl hapis cezasına çarptırılacaktır.</em></p>
<p><em>Bu çerçevede her iki zanlı tanıklık etmek veya suskun kalmak arasında tercih yapmak zorundadır. Her iki zanlıya da soruşturma sonuna kadar diğerinin kararını öğrenme imkânı <span id="more-14101"></span>tanınmamaktadır. Yani farklı odalarda bulunan iki zanlının birbirleri ile iletişim kurma imkânı yoktur. Buna göre karşı tarafın kararından habersiz olan oyuncu 10 yıl hapis yatma ihtimalini göze alamayarak sessiz kalmayacak, karşı taraf aleyhinde tanıklık edecektir. Karşı taraf aleyhine tanıklık ederek 5 yıl gibi daha kısa süreli bir hapis cezasına razı olacak ya da serbest kalacaktır. </em></p>
<p><em>Oyuncu burada kaybını en aza indirmeyi (kazancını maksimize etmeyi) hedef alacaktır. Karşı tarafın da aynı koşullar altında rasyonel davranarak tanıklık edeceği kaçınılmaz olacaktır. Böylece birbirleri ile iletişim kurmayan iki tarafın iyi niyetli değil de rasyonel davranarak aldıkları karar aslında belki de daha az yatacakları hapis cezasının artmasına neden olmaktadır.&#8221;<a name="_ednref1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn1"><strong>[i]</strong></a></em></p>
<p>Bu hikâye oyun teorisinin meşhur &#8220;tutsak ikilemi&#8221; örneği olması nedeniyle birçoğumuza tanıdık gelmiş olabilir&#8230; Yine birçoğumuz tutsağın rasyonel anlamda en doğru tercihte bulunduğunu ve olaydan en az kayıpla sıyrıldığını düşünüp, bu tutsağın zekâsına hayranlık duymuş olabiliriz&#8230;</p>
<p>Ama beni burada meraklandıran, bu tutsak hem kendisinin hem de arkadaşının bu olaydan tamamen sıyrılması ve sorunun kökünden çözülmesi için hiç kafa yormuş mudur?..  Ya da ben size sorayım, tutsağın bir yıl hapis yatması sorunu o an için gerçekten çözüme ulaştırmış mıdır?..</p>
<p>Eğer tutsağımız gerçekten sorunu çözmeyi düşünmüş olsaydı daha da mantıklı çözüm yollarının olabilme ihtimallerinin bulunduğunu görebilirdi. Mesela eğer gerçekten suçlu değilse (ki yeterli kanıt olmadığı bu durumu destekliyor olabilir), suçsuzluğunun kanıtlamak için çaba sarf edebilirdi. Neticede olayı en az kayıpla (yani azami kazançla) atlatmak yerine sıfır kayıpla atlatarak gerçek manada sorunu çözmüş, yani &#8220;aşmış&#8221; olmak için çabalayabilirdi&#8230;</p>
<p>Çatışma teorilerinde de bir sorunun çözümü için aranan cevap işte bu zeki(!) tutsağın düşünemediği sorunun &#8220;aşılarak&#8221; çözülmesindedir.</p>
<p>Çatışma teorileri ve çözümüne ilişkin yürütülen çalışmalar dünya genelinde çatışmaların çözümünde göz önünde bulundurulan ve siyasi ve bilimsel çabaların iç içe geçtiği bir alan olarak bilinir. Ancak bana göre, ülkemizde Kürt Sorunu gibi büyük bir &#8220;çatışma&#8221; mevcut olmasına rağmen bu alanda yürütülen çalışmalar ne yazık ki fazla rağbet görmemektedir. Buna güzel bir örnek olarak da USAK Yayınları&#8217;ndan çıkan Johan Galtung&#8217;un &#8220;Çatışmaları Aşarak Dönüştürmek&#8221;<a name="_ednref2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn2">[ii]</a> isimli eserinin bu alanda dilimizde yayınlanan ilk eser olmasını gösterebiliriz&#8230;</p>
<p>Johan Galtung, bu eserde iki birey arasındaki ilişkilerden medeniyetler arası ilişkilere kadar her boyuttaki çatışmanın aynı nedenlerden kaynaklandığını ve bu sorunların bir diyagonal çerçevesinde ele alınarak yine aynı yöntemlerle aşılabileceğini 40 çatışma örneğiyle açıklamaya çalışmıştır. Buradan yola çıkarak Galtung diyagonalinin Kürt Sorunu&#8217;na da uygulanması bize bu sorunun çözümüne farklı bir pencereden bakma fırsatı verebilir.</p>
<p>Galtung&#8217;a göre, iki birey arasında yaşanan çatışmadan toplumlar ve medeniyetler arasındaki çatışmaya kadar tüm çatışma örnekleri her zaman aynı sebeplerden kaynaklanmıştır. Bu çatışmaların temelinde de çelişkiler ve her iki tarafın aynı noktada buluşmayan hedefleri vardır. Yine Galtung bu çatışmaların nihaî olarak çözülmesi yani aşılması için de, aşağıdaki tabloda gösterildiği gibi, her iki tarafa ait olan hedeflerin ortak noktada taviz verilmeden buluşturulması, yani (1,1) durumunun sağlanması gerektiğini iddia eder.</p>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/galtung.gif"><img class="size-full wp-image-14103  aligncenter" title="galtung" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/12/galtung.gif" alt="" width="495" height="413" /></a> </p>
<p>Kürt Sorunu açısından bu tabloyu ele alırsak;</p>
<p>Bu tabloda (0,0) durumunun her iki taraf için de sorunun çözüme kavuşturulmadan neticelendirildiği durum olduğunu söyleyebiliriz. Bu nasıl olmuş derseniz, mevcut çatışmaya üçüncü bir unsur dâhil edilerek sorun çözülmeye çalışılmıştır. Kısacası &#8220;ne o, ne de bu&#8221;  denilerek üçüncü bir unsurun istediği biçimde çatışma aşılmıştır. Kürt Sorunu açısından uluslararası aktörlerin devreye sokulması bu durumu anlatacak en güzel örneklerden birisi olabilir. Ancak bu şekilde sorun çözülmeyecek (çatışma aşılmayacak) sadece görmezden gelinmiş olacaktır. Ki kabul edilmelidir ki, bu durum her iki tarafın hedeflerine uygun olmadığı için gerçek anlamda bir çözüm olmaz.</p>
<p>(1,0) ve (0,1) seçenekleri ise, sorunun sadece bir tarafın tüm isteklerinin yerine getirilerek çözülmüş halini ifade eder. Bu durumda bir taraf için mağlubiyet varken, diğeri için zafer olduğu kabul edilir. Zafer ve mağlubiyetin olduğu bir ortam ise akla ilk olarak bir savaş halini getirecektir. Zafer ve mağlubiyet duygularının yoğun olarak teneffüs edildiği bir yer aynı zamanda intikam için de en uygun yaşama ortamıdır. Bu olgudan yola çıkarsak, ülkemizde de Kürt Sorunu&#8217;nun sadece PKK sorunu şekliyle algılanarak salt askeri yöntemlerle çözülmeye çalışılması bize sorunun zafer ve yenilgi olguları içerisine sıkıştırıldığını ve her iki taraf için de intikam duygusunun yaşama ihtimalinin var olduğunu gösterir.  Mesela bu anlamda Kürt Sorunu için &#8220;29. isyan&#8221; nitelendirmesi yapılmasının bunun en bariz göstergesi olduğunu düşünüyorum. Çünkü aynı yöntemler kullanıldığında 29. kez bastırılan bir isyanın 30. kez çıkmaması için hiçbir bir sebep aramamıza gerek kalmayacaktır. Bu sebeple mevcut sorunun sadece askerî yöntemle çözülmeye çalışılması sorunu çözülmesi bir yana zaferin, yenilgin ve haliyle intikamın her daim yaşayacağı bir coğrafya ile bizi baş başa bırakacaktır.</p>
<p>Kanaatimce bu durum, ne yazık ki, hem devlet hem de sorunu şiddet yoluyla gündemde tutan terör örgütü için geçerlidir. PKK&#8217;nın ilk aşamada eylemlerini Kürt halkına yönelik yapması ve şimdiye kadar şiddet yoluna başvurması çözüm sağlamamış, aksine Kürt Sorunu&#8217;na yönelik toplumun diğer kısmında menfi bir algılamanın oluşmasına neden olmuştur. Devlet açısından da sorunun özüne bakmadan sadece isyanlardan bir isyan gözüyle görmek &#8220;tembel ev kızı&#8221; gibi sorunun üstünü örtmekten de öte kangren haline gelmesine neden olmak demektir. Sonucunda da PKK&#8217;nın kendi halkına zulümlerle başlattığı, devletin de üzerine tuz biber ektiği, ilk başlarda dağlarda &#8220;üç beş çapulcudan&#8221; ibaret olan ve şimdi şehir merkezlerinde milis yapılanmalarının yerleşik hale geldiği kronik bir Kürt milliyetçiliğine devşirilen bir sorunla karşı karşıya kalırız.</p>
<p>Hülasa, çatışmanın aşılmasında (1,0) ve (0,1) seçeneklerinin Kürt Sorunu için bir çözüm olmadığına dair yakın tarihimiz acı tecrübelerle doludur.</p>
<p>(½, ½) ise, sorunun çözümünde her iki tarafın da tam olarak hedefine ulaşamadığı, ancak bir nebze de olsa hedeflerin gerçekleşmesi için taviz verilerek ortak noktada buluşulduğunu ifade etmeye çalışır. Kısacası sorun çözülmez, sadece uzlaşmaya varılır. İşte girizgâhta bahsolunan &#8220;tutsak ikilemi&#8221;nde tutsakların &#8220;bari 1 sene yatıp çıkayım&#8221; düşüncesiyle hareket etmeleri bu çerçevede bir uzlaşı örneği olarak kabul edilebilir.  Ancak Galtung uzlaşmanın da sorunun tamamen çözümü değil, kalan diğer sorunların görmezden gelerek sorunun ötelenmesi anlamına geldiğini ifade eder. Mesela, örgüt mensuplarını dağdan indirilmesi için adım atılması ve karşılığında süresiz olarak ateşkes ilan edilmesinin çatışmanın tamamen aşılmasında önemli bir adım olduğunu kabul edebiliriz. Ancak bu şekilde sorun çözülmemiş, sadece üzerinde uzlaşmaya varılmış olacaktır. Çünkü çözüm aşamasının bu noktada bırakılmasıyla sorunun daha sonra tekrar aynı şekilde karşımıza çıkabileceğini görmezden gelemeyiz. Ki yine yakın tarihimiz ateşkesle dağdan inenlerin yerine, dağa çıkışların yine devam ettiğini ve ardından şiddet sarmalına tekrar dönüldüğünü bize göstermiştir.</p>
<p>(1,1) seçeneği ise iki tarafın da sorunun çözümünde ulaşmak istediği amacın tam olarak gerçekleşmesiyle sorunun tamamen aşılarak bir daha ortaya çıkmayacak şekilde sona ermesi şeklinde tanımlanabilir. Tabi ki burada çok zor bir durumdan söz ediyoruz. Ancak Galtung bunun mümkün ve dünyanın birçok köşesinde örneklerinin mevcut olduğunu söylemektedir. Yine Galtung&#8217;a göre, bunun gerçekleşmesi için ilk olarak çatışmanın çözüleceği masada empatinin, çözüm için yaratıcılığın bulunması ve şiddet içerikli eylemin olmaması gerekir.  Ayrıca her iki taraf bu değerleri benimsemiş ve çatışmanın aşılmasına inanmış bir biçimde bir araya gelmelidir.</p>
<p>Bu noktada ise karşımıza çıkan en büyük sorunun devletin terör örgütüyle eşit şartlarda masaya oturamayacağı olduğunu düşünüyorum. Fakat şiddet içerikli eylemin bu masada kabul görmemesi mantıken terör örgütünün zaten bu şartlar altında masada bulanamayacağını bize göstermektedir. Kürtlerin de bu aşamada demokratik taleplerini şiddet olmadan dile getirebilecekleri ve Kürt halkının gerçek anlamda temsil eden bir yapıyla masaya oturması gerekir. Bu da bize gösteriyor ki, daha masaya oturma aşamasına gelindiğinde zaten Kürtlerin gerçek anlamda şiddet olmadan temsili ve devletin Kürt Sorunu&#8217;nu çözmek için sorumluluk alması gibi bazı kronik sorunlar çözülmeye başlamaktadır.</p>
<p>Kısacası, sorunun gerçek anlamda çözülmesi ve çatışmanın aşılması için her ne yaparsak yapalım bulacağımız tüm çözüm önerilerinin (1,1) seçeneğine uygun olması gerekmektedir.</p>
<p>Sonuç olarak, evet bu coğrafyanın insanları olarak kangren haline gelmiş bir sorun karşı karşıya kalmış olabiliriz&#8230; Ancak bu gerçek, tarih boyunca bir arada yaşayan bizler için bir ümitsizlik ve ayrılık sebebi olmamalıdır. Bu sebeple yine biz, bu coğrafyanın insanları olarak çözüm için umutsuzluğa düşmeden, şiddet eylemlerinin yaşanmadığı bir ortamda sağduyu içerisinde diyalog kurduğumuz müddetçe kangren olan uzvumuzu kaybetmeden bu çatışmayı aşabiliriz.</p>
<p> </p>
<hr size="1" /><a name="_edn1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref1">[i]</a> <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Tutsak_ikilemi">http://tr.wikipedia.org/wiki/Tutsak_ikilemi</a></p>
<p><a name="_edn2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref2">[ii]</a> GALTUNG Johan, Çatışmaları Aşarak Dönüştürmek, USAK Yayınları, Çev. Havva KÖK, Ankara, 2009</p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Türkiye bölünür mü?</span></strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></span></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/12/24/galtung-diyagonali-penceresinden-kurt-sorunu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/12/24/galtung-diyagonali-penceresinden-kurt-sorunu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Müslüman devlet olur mu ? (Ümit Aktaş ile dobra dobra)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Oct 2010 09:30:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Erdem]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[devrim]]></category>

		<category><![CDATA[hakikat]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12992</guid>
		<description><![CDATA[Takdim: Vatandaşı olduğumuz devletin vicdanımıza uygun hareket etmesini bekliyoruz. Ama devletimizin hukukî uygulamaları ile bizim ahlâk anlayışımız çatışabiliyor. Vicdanımız, ahlâkımız İslâm ile şekillendiyse ne yapmak gerek? Devletin &#8220;Müslümanlaşması&#8221; çözüm müdür? Müslümanlık, Devlet, İktidar ilişkisi nasıl olmalıdır? İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? Müslümanca [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/umit_aktas.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12993" title="umit_aktas" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/umit_aktas-221x300.jpg" alt="" width="221" height="300" /></a>Takdim:</em></strong><em> Vatandaşı olduğumuz devletin vicdanımıza uygun hareket etmesini bekliyoruz. Ama devletimizin hukukî uygulamaları ile bizim ahlâk anlayışımız çatışabiliyor. Vicdanımız, ahlâkımız İslâm ile şekillendiyse ne yapmak gerek? Devletin &#8220;Müslümanlaşması&#8221; çözüm müdür? Müslümanlık, Devlet, İktidar ilişkisi nasıl olmalıdır? İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? Müslümanca ve/veya İslamcı siyaset arayışında &#8220;ötekinin&#8221;,  dindar olMAyan Müslümanın ve gayrimüslimin yeri nedir? Bunları konuşuyoruz bu hafta.</em></p>
<p><em>Ümit Aktaş görmeyi, okumayı özlediğimiz aydınlardan. İçinde yaşadığı çağın dogmaları ile arasına mesafe koyabilmesi, &#8220;İslâmcılık&#8221; dahil her görüşe, siyasî projeye eleştirel bakabilmesi okurları için büyük kazanç. Ele aldığı olayları tarihsel, inançsal, ontolojik perspektifte değerlendirirken kullandığı dilin sadeliğini, örneklerin, açıklamaların netliğini de teslim etmek gerek. Belki kendisiyle her konuda hemfikir olmayabiliriz ama bu berraklık karşısında &#8220;anlaMAdık&#8221; diyemeyiz.</em></p>
<p><strong>Giriş:<em> </em></strong>Ümit Bey öncelikle çok teşekkür ediyorum söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için. Paris&#8217;te bulunduğum için söyleşimizi internet üzerinden, yazılı olarak yapıyoruz. Ancak bunun getirdiği bazı avantajlar da var. Sonuna kadar kullanalım derim. Öncelikle yanıtlarınıza bir uzunluk sınırı koymayın. Konuyla ilgili kitap ve makalelerinizden alıntı veya aktif bağlantı da koymak isterseniz bu Derin Düşünce okurları için bir kazanç olacaktır. Ayrıca çok sayıda <a href="http://www.kitapyurdu.com/yazar/10908/umitaktas">kitap yazdığınızı</a>, <a href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/kisi.aspx?kid=2177">Birikim Dergisi</a>, <a href="http://www.ozgundurus.com/Haber/Kultur---Sanat/15072010/Ask-iman-isyan-ve-Umit-Aktas.php">Özgün Duruş</a>  gibi fikir dergilerinde ve internet sitelerinde editörlük ve koordinasyon yaptığınızı biliyoruz. Bu kaynaklardan da istifade edebilmemiz için arzu ettiğiniz referansları paylaşabilirsiniz.<em></em></p>
<p><strong>1° Müslüman aydınların inançlarıyla, akıl ve vicdanlarıyla ahenk içinde yaşayabilecekleri siyasî bir düzen beklentisi hiç gündemden inmedi ama bugün daha büyük bir önem kazandı zannediyorum. Zira teknoloji sebebiyle bir kara parçasına ya da demir perdenin arkasına sığınma imkânı kalmadı. Bu bağlamda tarihteki Müslüman devletler, geçmiş siyasî tecrübeler ne ölçüde bir referans teşkil edebilir? Endülüs, Selçuklu ya da Osmanlı tecrübesinden &#8220;İslâm&#8217;ın değişmezleri&#8221; olarak alıp bugüne taşınabilecek neler var?</strong></p>
<p>Bir kere şunu söylemeliyim ki yeryüzünde yaşayan ve bir insan olma vasfına sahip olan hiç kimse siyasete bigâne kalamaz. &#8220;Kişisel olan siyasaldır ve direniş, dolayısıyla da zulüm de her yerdedir.&#8221; Çünkü siyaset insanın bir insan olarak durduğu yerin ve tavrın tanımıdır. Bunun tersini söyleyen herkes de ya &#8220;siyaset yapmakta&#8221; ya da yalan söylemektedir. Mesela Vatikan ya da laik devletlerdeki kiliseler; bunlar siyasetin içinde değiller mi? Papa kadar söylemi siyaset içeren kim var? Öyle ki gittiği her ülkede siyasal gündemi belirlemekte ve değiştirmektedir. Tarikat ve cemaatlerin liderleri siyaset yapmıyorlar mı? Hatta bunların siyasetin baş aktörleri olduklarını bile <span id="more-12992"></span>söyleyebiliriz. Ama sorsanız bizim siyasetle bir ilişkimiz yok derler. Tabii burada siyasetten kast edilen şeylerde bir anlamsal daralma ya da genişleme yoluna gidilebilir. Ama sonuçta bir insan olma haysiyetine sahip olan hiç kimse siyasetin dışında duramaz ve durmamalıdır. Ha! Siyaset deyince bunu illa da bir iktidar mücadelesi olarak algılamamak gerekir. Siyaset insanın dünya üzerinde durduğu ve durmak istediği yerlerin tanımı ve bunlar arasındaki açıklığı ifade eder. Bu anlamda da hiç de olumsuz bir şey değildir. Ama bunu iktidar mücadelesiyle özdeşleştirenler, olumlu ya da olumsuz açılardan siyaseti kerih bir şey olarak görüyor olabilirler. Elbette ki salt iktidar kavgası ve hatta salt iktidar, kirletici bir şeydir. O nedenle özellikle bazı çevreler dinlerin ya da ahlâklı insanların siyasetten uzak durmasını isterler. Neden? Çünkü kendi verdikleri o kirli iktidar kavgasında, karşılarında istikameti ve ahlâkı düzgün olan insanlar olsun istemezler. Siyasal mücadeleyi iktidar mücadelesiyle sınırlayarak alanı daraltmak isterler. Bu tipler, dindar insan deyince suya sabuna dokunmayan, etliye sütlüye karışmayan, &#8220;nur yüzlü&#8221;, zalime de mazluma da aynı nazarla bakan &#8220;saf&#8221; tipleri tanımlarlar; öyle olsun isterler. Çünkü ne kadar çok insan, hele hele &#8220;düzgün&#8221; insan siyasetten uzak durursa bunların işleri o kadar kolaylaşır. Evet, siyasal mücadele de bir ölçüde kirleticidir. Ama bir mücadele içerisine girmişseniz, tertemiz duramazsınız. Daha iyiye ulaşmak, meydanı zalimlere bırakmamak için gerekirse biraz kirlenmeyi de göze almalısınız. Zalimlerin işgali altında olan bir siyasal zeminde hiç değilse pantolonunuzun paçaları kirlenebilir. Ama o yolu geçmek, o meydana çıkmak zorundaysanız bu kadar kiri de göze almalısınız. Bu dünya cennet olmadığı gibi, İslam bu açıdan hiç de ütopist bir din/anlayış değildir. Yani dünyada mücerred bir &#8220;Tanrı Krallığı&#8221; ya da &#8220;şeytanın krallığı&#8221; diye bir yer yok. Yanlış ile doğru karışık ve her yerdedir. Müminlere düşen zaten bu karmaşayı çözmek ve zalimlerin-şeytanların yüzündeki o melek maskesini düşürmektir. Bu dünyada yaşamanın ve mücahedenin belli maliyetleri vardır. Kirlenmeyeyim diye bir kenarda duranlar asıl, durdukları yerde ve salt durağanlıklarından ötürü kirlenirler. Ben de bu açıdan cemaatleri suçluyor değilim; sadece dürüst olmalarını ve tanımları doğru yapmalarını istiyorum. Yani siyaset yapmalarında bir sakınca yok; ama siyasetten uzak durulmalı falan diyerek, özünde bir peygamber mesleği olan siyasal mücadeleyi küçültmemeliler.</p>
<p>İslam, her ne kadar siyasal bir din olsa da, aslında o bir hakikat çağrısıdır. Bu hakikatin bir söz/söylem olarak tebliği, muhatapları tarafından bir iktidar çağrısı olarak algılandığından -çünkü muhataplar, ister müşrik, isterse kitap ehli olsunlar, hakikat çağrılarını bir iktidar çağrısı olarak algılamaya şartlandıklarından, kısacası iktidar ile hakikatin özdeşleştiği bir perspektiften dünyaya bakmaya şartlanmış olduklarından- İslam&#8217;ın hakikat çağrısı da, aslında uyarıcı bir vahiy olduğu halde bir iktidar çağrısı olarak algılandı ya da böyle algılanmak egemen güçlerin işine geldiğinden, bu çağrının da bir iktidar çağrısı olduğu öne sürülerek bastırılmaya ve yoldan çıkarılmaya çalışıldı. İşte bu süreç içerisinde verilen mücadele, ister istemez bir siyasal mücadeledir ve de hem muarızları hem de yanlılarınca bir siyasal mücadele olarak algılanır. Dolayısıyla bu çıkış bir hakikati dillendirme çıkışı iken, giderek ve ister istemez siyasal bir çıkış hâline de geldi/gelir ve hatta gelmelidir. Sorun bunun bir iktidar kavgası hâline getirilmesi ya da öyle algılanması, ya da öyle algılanarak veya anlatılarak kirletilmeye çalışılmasıdır. Bu tip bir anlama tarzı ise tarihin yanlış okunmasında önemli bir etken oldu. Nitekim ilk ayetin &#8220;oku&#8221; olması, aslında davetin özündeki hakikat bağlamını vurgulamaktadır. Bu okumak, bir perspektif sahibi olmak ve tarihi olsun toplumu olsun doğru okumak anlamındadır çünkü. Beri yandan, hemen izleyen ayetlerde okumamanın insanı müstağni kılması ve akabinde azgınlaş-tırıl-masından söz edilmektedir. Bu azgınlık aslında hakikatle iktidarı birbirine karıştırmaktan başka bir şey değildir. Özellikle Foucault, hakikatle iktidar arasındaki ilişkilere oldukça dikkat çeken bir düşünür. Ben de bu bağlamdaki düşüncelerimi, özellikle son yıllarda yazdığım İslami Hareket ve Yöntem, İnsan ve İslam, Aklın Hakikati ve Aşkın Şiiri adlı kitaplarda, Birikim dergisi ya da Özgün Duruş gazetesindeki yazılarımda  dile getirmeye çalışmaktayım.</p>
<p>Şimdi tüm bu sözleri ettikten sonra, sakın siyaseti ve siyasal bir duruşu ya da mücadeleyi küçümsediğim veya önemsemediğim gibi bir anlam çıkmasın. Çünkü hakikate dair her söylem, aynı zamanda siyasal bir söylemdir. Adalete, zalimlere karşı olmaya, putlaştırılmış güçleri reddetmeye, hayata bir anlam aramaya, sömürüye ve haksızlığa karşı çıkmaya&#8230; çağıran bir söylem özünde siyasal bir söylemdir, siyasal bir duruşu vardır ve topluma, insanlara belli bir yerden hitap etmektedir. Benim karşı çıktığım şey bunun salt bir iktidar söylemi ya da iktidarla hakikati özdeş kılan bir söylem olarak algılanması. İslam tarihi de bir anlamda bu yanlışa düşmüştür. Hatta bu, tâ Ebubekir&#8217;den beri gelen ama Muaviye&#8217;de çığırından çıkan bir tarih olarak sürekli yeniden analiz edilmeli ve buralardan gerekli dersler çıkarılmalıdır. Peygamberimiz (a.s.) zamanında hakikat (vahiy) ile siyasetin düzlemleri farklı iken,  Peygamber (a.s.) sonrasında, bir bakıma vahiy kesildiğinden, başka bir yönden ise dini koruma endişesi ile, iktidarla hakikat giderek özdeşleştirildi. Mesela Ebubekir (r.a.) döneminde zekat nedeni ile kabilelere savaş açılması, hilafetin Kureyş&#8217;e ait olduğunun söylenmesi, Ömer (r.a.) zamanında kadınların mescitlere gitmekten alıkonulması, Osman (r.a.)&#8217;ın hilafeti (yönetimi/siyaseti) kutsallaştırarak &#8220;Allah&#8217;ın giydirdiğini ben çıkarmam&#8221; demesi, Ali (r.a.)&#8217;nin muhalefete karşı kıyıcı bir tutum izlemesi, hep bu endişeler sonucudur. Ama bu dönemlerde hep içerik biçime egemendir. Oysa Muaviye&#8217;den itibaren artık biçim içeriğe egemenleşmiştir ve Muaviye kendisini resmen melik (kral) olarak ilan etmiştir. Ama siyaset hâlâ hakikat adına yapılan ve hakikati temsil eden bir şeydir. Nitekim bu hakka sığınılarak muhalefet her zaman yok edilmiştir. Sözgelimi hariciler, zenc hareketi, mutezile, Şiiler, Hüseyin (r.a.) gibi. Nitekim bu dönemleri de, yukarıda zikrettiğim kitaplarda &#8220;hakikat, hakikatin ifşası ve hakikatin inşası&#8221; olarak evreleştirmiştim. &#8220;Bu dönemler şu şekilde de sıralanabilir: Hakikat, hakikatin ifşası, hakikatin inşası. Hakikat, söylemle eylem arasında bir mesafenin olmadığı dönemdir; ki, bu dönemde hakikat kendisini &#8220;samed&#8221; bir biçimde ortaya koyar. İfşa dönemi, hakikat döneminin fiilen sona ermesine rağmen, bu hakikat üzerinden konuşulduğu ve eylendiği dönemdir. Hakikatle söylem arasında bir mesafe oluşmuştur. Ama söylem, hâlâ eyleme baskındır. Yani ruh daha madde üzerindeki egemenliğini sürdürmektedir ve hareket maddî gücün tahakkümü altına girmemiştir. Bu bir anlamda da şu demektir. Hareket henüz söylemsel-manevî enerjisini tastamam maddîleştirmemiştir. Maddîleştirdikçe, ortaya her ne kadar maddî bir medeniyet çıkacaksa da; beri yandan söylemsel enerji de kendisini büsbütün bu maddeselliğe yatır(mak mecburiyetinde kal)dığından, artık bir söylem üretme gücünü yitirmiş olacaktır. Bu ise hakikatin inşası döneminde gerçekleşir. Bu dönemde bir yandan söylemsel güç giderek maddeselliğe dönüşürken; koşut bir biçimde söylemin maddî izleri, emareleri, mirası, belgeleri de maddesel dokularda biriktirilir; yani bir diğer açıdan tutuklanır, maddeleştirilir, taşlaştırılır, yazılı metnin  kıvrımlarındaki yorumlarda tüketilir; özgürlük ve arzusunu kaybeder. Hakikat ya da yaşam, salt yazılı, basılı bir metin, siyasal bir dizge, ibadî bir disiplin, düşünsel bir nesne, mimari bir form; kısacası bir uygarlık fenomeni haline getirilir. Bu tabiî ki belirli bir çalışma süresini (dünyevî-mekansal zaman) gerektirdiğinden ıraksayıcı bir faaliyettir. Hakikat ne kadar zamansal (hakikat zamanı/yaratıcı-ilahî zaman) ise, inşa da o kadar mekansaldır. Hakikatin söylemi bir zaman içerisinde tecessüm ederek cemaatleşirken; inşa&#8217;nın zamanı bir mekan içerisinde medeniyetleşir. Yine de bu ıraksama sürecinde de hakikat, maddeselleşse ve söylemden, yani söz&#8217;ün özgür gücü ve ruhundan kopsa da   sürmektedir. Bu ıraksayıcı faaliyet de sona erince, bundan sonra simülasyonlar, taklitler ve tekrarlar dönemi başlayacaktır. Bu tüketici süreçten çıkabilmek için, hakikatin başlangıç koşullarına, eylemle söylemin eşyoğun olduğu o &#8220;hakikat&#8221; ânına, hakikati duyup dillendirebileceğimiz o ruh hâline, yaratıcı edimle hemhâl olacağımız o özgürlük vaktinin önüne çıkabilmeliyiz.&#8221; (İslami Hareket ve Yöntem)</p>
<p>Dolayısıyla buradan çıkacak sonuç, tarihten elbet de çıkarımlar yapabiliriz, dersler alabiliriz; ama bizim için aslolan daima hakikatle irtibat kurabilmek ve çıkarımlarımızı oradan yapmaktır. Yani öncelikle ortada bir hakikat sorunu olduğunu görmek gerekmektedir. Ama tarihimiz entropi ilkelerinin işlediği fiziksel bir tarih hâline gelmiştir. Oysa bu ilkenin işlemediği belki de tek alan &#8220;insan olma&#8221; alanıdır. Çünkü insan hep yükselmek (ilerlemek değil, gerçi belki o da gereklidir ama, ilerlemek bunun sadece fiziksel yönüdür ve tartışılacak pek çok tarafı vardır) mecburiyetinde olan bir varlıktır.<strong></strong></p>
<p><strong>2° Sizce mağlubiyet/müdafaa psikolojisinden kurtulmak için ne yapmalı Müslüman aydın? Yani &#8220;Müslümanca&#8221; siyasi çözüm arayışlarında ABD&#8217;ye karşı, Komünizme karşı, İsrail&#8217;e karşı olmaktan kurtulmak, sürdürülebilir bir siyasi model kurmak için? </strong></p>
<p>Bir kere şu &#8220;karşıtlık&#8221; mantığından kurtulmamız gerekiyor. Çünkü hakikat sadece ve öncelikle kendisini vazeder. Varolan söylem ve pratikler, bu vazediş karşısında kendi yerlerini belirlerler. Ama bunun için de bir kez mevcut iktidar yapıları, güç söylemleri ve geleneksel baskılardan kafasını kaldırıp dünyaya özgürce bakabilmek gerekmektedir. Çünkü içinde yaşadığımız arzın, rahman ve rahim olan Allah&#8217;ın tedbiri altında olduğuna inanıyorsak, tüm korkulardan kurtulmuş olmamız gerekmektedir. Bizim mücahedemiz arza egemen olmak için değil, mümkün olduğunca Allah&#8217;ın ahlâkıyla ahlâklanabilmek, özgür ve yaratıcı kullar, yani bir insan hâline gelebilmek içindir. Dolayısıyla temel sorunumuz özgürleşme sorunudur. Dahası &#8220;sürdürülebilir bir siyasal model&#8221; kurmak gibi bir tasamız da olmamalı. Çünkü tüm modeller bağlayıcı, konjonktürel ve enerji soğuran yapılardır. Bizim ise inanmış yüreklere ihtiyacımız bulunmakta. Zaten farkındaysanız, yeryüzünde hiç kimse elinde iyi bir model olduğu için galebe çalmakta da değil.<strong></strong></p>
<p><strong>3° Dogmatik bakımdan aralarında büyük farklar olsa da &#8220;Şeriat devleti&#8221;, &#8220;İslâm Cumhuriyeti&#8221; vs isimlerle anılan ülkelerde <em>&#8220;halka rağmen halkın iyiliği için&#8221;</em> hareket eden yönetimler var. Tesettürün mecburi oluşu, alkol yasağı vb konularda devletin baskısı var. Bizim ülkemizdeki yobaz laiklerin başörtüsün yasaklamasıyla paralellik kuruyoruz ister istemez. İyi, güzel ve doğrunun resmî ideoloji, millet meclisi veya bir ulema sınıfı tarafından belirlenmesi İslâm ile uyumlu mudur? </strong></p>
<p>İslam&#8217;da bir yönetici sınıf, iktidar elitleri, bir din adamları sınıfı diye bir şey yoktur. Herkes rabbine karşı eşölçüde sorumludur. Herkes akletmek, iman etmek, iyiliği yaşamak ve kötülükten kaçınmak mecburiyetindedir. O nedenle Ömer&#8217;in karşısına çıkan kılıç cesurdu. Ve o nedenle sonradan birer mezhep imamı hâline getirilen İmamların hepsi, iktidarın karşısında (ödünç bir tabirle) &#8220;sivil&#8221; niteliklerini korumaya özen gösterdiler ve hatta bu uğurda canlarını verdiler. Çünkü hakikatin farkında idiler. Zaten o kuşaktan sonra da, ulemanın iktidara tâbi olmasıyla -çünkü bu, hakikatin iktidara tâbi olması anlamına gelmekteydi-, İslam tarihinde fikri özgürlük ve de dolayısıyla hakikat, temsil düzeyini -aktüelliğini- kaybetti. Elbet istisna hareketler, şahsiyetler ve  gelişmeler yok değil. Nitekim çağımızda bir İmam Humeyni, Aliya İzzetbegoviç ve hatta Gandi bu temsil düzeyinin müstesna örnekleridir.</p>
<p><strong>4° Özgün Duruş&#8217;ta yayınlanan </strong><a href="http://www.ozgundurus.com/Yazar/Umit-Aktas/Iyilik-uzere-olmak-kotulukten-kacinmak.php"><strong>&#8220;İyilik üzere olmak, kötülükten kaçınmak&#8221;</strong></a><strong> isimli makalenizde şöyle demiştiniz:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;[...] müminler, imanları gereği olan amellerini, öncelikle bu iman ve teslimiyetleri nedeniyle kendi nefislerinde tatbik ederler. [...] Yoksa belli bir yasama çizelgesince belirlenmiş olan iyilik ve kötülük kriterlerinin salt başkalarına icbarı, bu kez toplumu belli bir iyilik ve kötülük standardına getirse de, iyiliğin ve kötülüğün içini boşaltarak bunları biçimselleştirir. [...] Çünkü ahlak, yaşanılan bir şey olmaktan çıkarılarak uygulanılan, emredilen ve yasak edilen bir şey haline getirilmiştir. Yani artık insanlara ait değil, iktidarlara ait bir şeydir; dolayısıyla devletler dindarlaşırken, insanlar sekülerleştirilmiştir.&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>Bu çerçevede İran İslâm Devrimi&#8217;nin İran halkını sekülerleştirdiği söylenebilir mi? </strong></p>
<p>Doğrudur. Çünkü hakikatin muhatabı insanlardır, devletler değil. Hakikat bir iktidar söylemi olamaz ve bir iktidara uyruklaştırılamaz. Nitekim şu anda İran rejimi devrimci niteliğini yitirdiği gibi, uyguladığı abartılı ve akıl dışı baskılarla da, insanları giderek İslam dışı arayışlara itmekte. Aynı şeyleri Osmanlı&#8217;da ve tersinden  Türkiye&#8217;de de yaşamadık mı? Dikkat ederseniz (ki, o yazıda birçok çeviri örneği vermiştim), ilgili ayetlerde hitap doğrudan insanlardır. Ama iktidar perspektifinden geçen bir yanlış okuma, muhataplık ve yükümlülük sigasını bir emretme ve otoriterlik sigasına dönüştürmekte; yükümlü oluş bir buyurma kipine çevrilmekte. Buyurmak ise iktidara ait bir şeydir. Dolayısıyla bu söylem artık bir hakikat söylemi olmayıp, bir iktidar söylemidir. O zaman ise bu söylemi iktidarlardan başka kimse üstüne almayacak, yani ahlâki sorumluluk salt iktidarlar tarafından üstlenilen, uygulanılan ve hatta dayatılan yasal bir yükümlülük hâline, tüzükler ve tamimler hâline gelecektir.</p>
<p><strong>5° Yukarıda andığımız makalenizde insanların kendi nefislerine karşı verdikleri mücadelenin önemine işaret ediyorsunuz. İyilik üzere olmanın resmîleşmesine, kurumsallaşmasına karşı olduğunuzu söyleyebilir miyiz? Devletin bu alanda rolü ne olabilir? Yani &#8220;devlet karışmasın, herkes kendisi için iyi olanı bilir, bulur&#8221; mu demek gerekir? </strong></p>
<p>Burada sorun o yapsın bu yapsın meselesi değil. Elbette iyi olanı, doğru olanı kim yaparsa yapsın, yeter ki maksat hâsıl olsun. Ama sorun salt bir amaçlar ahlâkı değildir; araçlar ve hatta niyetler de en az o kadar önemlidir. Farkında mısınız, ülkemizde ve genel olarak İslam dünyasında ahlâkla ilgili pek bir şey yazılmaz. Nedendir? Üstünde düşündünüz mü? Çünkü bu zaten iktidara ait bir şeydir ve kimse iktidara akıl veremez. İktidar çünkü, kendinde bir yetkinlik ve bilgeliktir. Ona sadece tâbi olabilirsiniz. Bir de onun tarafından belirlenmiş alanlarda yaşayabilir, konuşabilir, üretebilir ve tüketebilirsiniz. Bu anlamda iktidar bir özgürlük ve hakikat alanı hâline gelirken, toplum bir kulluk, üretim ve tüketim makinesi hâline gelir. Yani Allah ile insan arasındaki ilişki, iktidar ile insan arasındaki ilişkiye çevrilir. İktidar yeryüzünde Allah&#8217;ın temsilcisi (halifelik) ve gölgesi hâline gelir. Oysa insan Allah&#8217;ın halifesi olamaz. O sadece arzda yaratılmış bir haleftir. İnsan ile Allah arasındaki ilişki ise sadece bir kulluk ilişkisi değil, aynı zamanda bir velayet ilişkisidir de.</p>
<p>Ben burada şu hassasiyetimizi yitirmeyelim diyorum: hakikati temsil etme ve üstlenme yükümlülüğü kime aittir? Devlet bana ait olan asli bir yükümlülüğü üstlenebilir mi? Üstlendiği takdirde sonuç ortada. Düşünmek, akletmek, fıkhetmek, siyaset, cihad etmek, emri bil maruf ve nehyi anil münker&#8230; bunlar artık hep devlete ait görevler hâline gelmiş durumda. Müslüman bireyler bu asli yükümlülüklerinden uzaklaş-tırıl-mışlar. O zaman ise somut Müslüman şahsiyetler nasıl yetişecek? Çünkü bir insan kimliği edimleriyle ortaya çıkar. Ortada bir edim kalmamışsa, biz o çok özlenen İslam şahsiyetlerini nerede bulacağız? Siz batıda yaşıyorsunuz. Batıda birçok toplumsal sorun çözülerek, iyilik üzerine olan işlevler devletleştirilmiş ve bu konular insanların inisiyatifinin, insaf ve merhametinin dışına çıkarılmıştır. Bir bakıma güzel bir şey bu. Ama öte yandan ise insanlarda merhamet duygusunun, komşuluğun ve hatta dostluğun giderek yok olduğunu da gözlemlemiyor muyuz? Tüm bunlar devletleştirilmiş, sözümona sekülerleştirilmiştir çünkü. O zaman ise yaşayan insan olmaktan çıkar. İnsanlar, devlet tarafından işgal edilmiş devasa bir kamusal alanda gerçek varlıklarını yitirerek gölge varlıklar, figürler hâline gelirler.<strong></strong></p>
<p><strong>6° Anatole France bir roman kahramanını şöyle konuşturuyordu:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;Bütün devrimlerin en büyük hatası erdem denen şeyi yeryüzünde kurumsallaştırmaya çalışmaktır. Bir halkı devlet gücüyle iyiden yana, bilge, özgür, ılımlı ve adil yapmak istediğinizde herkesi öldürmekten başka çareniz yoktur!&#8221;</em></strong><strong></strong></p>
<p><strong>Sizce devrimlerin çelişkisinin  burada yattığı söylenebilir mi? Yeni bir insan ve yeni bir halk yaratmak. Bu &#8220;pedagojik&#8221; çabanın zorlandığı her noktada devrim, devlet terörünü de beraberinde getiriyor. İnsanların silah zoruyla &#8220;iyi ve doğru&#8221; yapılması dışında bir devrimcilik mümkün müdür?</strong></p>
<p>Bakın burada sorun devrimlerde değil. Sorun hakikatin bir iktidar sorunu hâline getirilmesi çabasında. Devrimi yapanlar aslında tam da buna aykırı tipler. Çünkü insanlığa ait birçok olumlu erdemi hayata geçirmeseler, bu insanlar devrim yapabilir mi? Devrim kan ve ter gerektirir, hazırlık, sebat, fedakârlık, aşk, mücadele, disiplin, cehd, sabır, emek gerektirir. Bunlar aslında tüm insanlarda aradığımız olumlu değerler. İslam&#8217;ın da insanlarda oluşmasını istediği değerler. Bu değerlere sahip olmayan biri Müslüman olabilir mi? Ama sorun devrimlerde değil, devrim sonrasında aranmalı. Çünkü devrim süreçlerinin ağırlığı, devrimci bireyler ve enerjileri tükettiği için, devrim sonrası alanlar, çoğu kez fırsatçılıklara ve demagoglara kalmakta. Yani Baudrillard&#8217;ın kavramlaştırdığı gibi simülakrlara. O yüzden değil mi ki Ali Şeriati, Nas ve Felak surelerini yorumlarken, sorunun devrim yapmak değil, devrim sonrası hakikati ayakta tutabilmek sorunu olduğunu vurgulamakta; ve çoğu kez cine, büyüye karşı istimdat için okunan bu surelerin, aslında böylesi bir sürece işaret ettiğini ve müminleri uyardığını söylemektedir. Dolayısıyla burada sorun, siyasal mücadelelerin bir iktidar mücadelesine darlaştırılması, ahlâki niteliklerinde uzaklaştırılarak salt seküler (maddî ve dünyevî) mücadeleler hâline getirilmesi, hakikatin de iktidara indirgenmesidir. O zaman devrimci davranışı dönemler ve kuşaklara havale etmek yerine, bir müminin, iman ettiği andan itibaren sürekli olarak  devrimci bir tavır içerisinde olmasını güvenceleyecek bir özgürleşme ve aydınlanma üzerinde kafa yormalıyız. Çünkü bu, yani özgürleşme ve aydınlanma, insanın kendi sorumluluğunu başkalarının vesayetine bırakmaması, kendi aklıyla düşünmesi, kendi ayaklarının üzerinde durması ve yükümlülüklerini askıya almamasıdır. Bu, bir reşit olma sorunu olduğu kadar, bir insan olma sorunudur da. Hep şunu derim: Müslüman olmak için öncelikle insan olmak, yani beşer olmaktan kurtulmak, Müslüman olduktan sonra da orada durmamak, sürekli imanını yenilemek gerekir. Bu ise duruşunun doğru ve edimlerinin diri olması anlamına gelir. Yani üstümüzde ısmarlanmış ve bayatlamış edimler olmamalı, tabir caizse sürekli devrim hâlinde olmayı hiç elden bırakmamalıyız. <strong></strong></p>
<p><strong>7° İç dinamikleri çok farklı olsa da Fransız ihtilali, 1917 Ekim devrimi ve Kemalizmin doğuşunda bazı ortak noktalar dikkat çekiyor. Bir gün önce &#8220;devrimci&#8221; olan insanlar ertesi gün devrimin &#8220;kazanımlarını&#8221; muhafaza etmek adına muhafazakârlaşıyor. Her üç devrimin arkasından muhaliflerin idam edildiğini, hayatta kalanların da gizli polis baskısıyla yaşadığını biliyoruz. &#8220;İslâm&#8221; etiketiyle yapılan devrimlerde bu &#8220;temizlik&#8221; aşaması yaşanıyor mu? </strong></p>
<p>Devrimlerin fiziki karakterleri birçok açıdan benzerlikler taşıyabilir. Çünkü kitleler, bir yerden sonra, ruhlarıyla değil fizikleriyle hareket etmeye başlarlar. Yani fiziksel yasalara tâbi olurlar. Elbet Fransız Devrimi, Sovyet Devrimi ve İran İslam Devrimi, kavramsal anlamda birer devrimdir. Oysa Kemalist hareket, bir devrim değil, silahlı bir ihtilaldır. Salt bir iktidar mücadelesidir. Çünkü bunun içinde halk değil, silahlı güçler, daha doğrusu ordu vardır. Orduların yaptıkları şey ise devrim değil ihtilal, isyan veya darbedir. Devrim sonralarının sorunu ise, devrimden sonra, aslında hiç de öyle amaçlanmadığı hâlde, devrimin iktidarlaşma çabası ve bunun için klikler arasında ortaya çıkan  mücadelelere dayanmaktadır. Yani devrime ait hakikatin (o her neyse) bir iktidar grubunca temellük edilmesi çabası, devrimleri çığırından çıkararak, devrimin çocuklarının boğazlanmasına yol açmaktadır. Sözgelimi anarşistlerin iktidar karşısındaki keskin karşıtlıklarında bu hassasiyetin önemli bir payı bulunmaktadır. Ama 20. Yüzyılın hakikat sözcülerinden biri olan Gandi de, doğru eylemin  halis bir niyet kadar, doğrulukta sebata ve nefsimize ait bir beklentiden vareste olmasına da dayanması, öte yandan eylemin sonuçlarını da gözetmesi gerektiğini vurgulayarak, devrim sonrasında ya da tüm davranışlarımızda, eylemlerimizin sonuçlarına da sahip çıkılması ve dikkat edilmesinin önemine dikkat çekmektedir. Çünkü bu da eylemimizin bir parçasıdır. Yani kısacası temel sorun, hakikatin hiç kimse tarafından temellük edilemezliğindedir. Bu, yani hakikat ve insan ilişkisi, tabir caizse asimptotik bir ilişkidir. Hakikate ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım, onu hiçbir zaman söylemimizin ya da iktidarımızın bir nesnesi haline getiremeyiz. Hakikat her zaman aşkın olandır ve onun bizi yüceltici ve insanlaştırıcı yönü de zaten budur.<strong></strong></p>
<p><strong>8° </strong><a href="http://www.taraf.com.tr/nese-duzel/makale-umit-aktas-islamcilar-kadin-calissin-ister.htm"><strong>Neşe Düzel ile yaptığınız röportajda</strong></a><strong> şöyle demiştiniz:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;Aslında İslam hiçbir zaman siyasetin dışında durmaz. Çünkü İslam özünde siyasal bir dindir. [...] Müslümanlar, toplumsal adaletsizliklere ve zulme karşı mücadele etmekle yükümlüdürler. Bu da İslam&#8217;ı ister istemez siyasallaştırır. İslam açısından, toplumun düzeltilmesi için de hep bir siyasal çaba ve mücadele gereklidir.&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>Size göre  Müslümanca ve/veya İslamcı çözüm arayışında &#8220;ötekinin&#8221; yeri nedir? Yani başka inançlardan olan veya Müslüman olduğu halde seküler yaşam tarzını benimseyenlerin böyle bir projedeki yeri, katkısı, yetkisi vs ne ölçüdedir?</strong></p>
<p>Bu soruyu cevaplamak, aslında soruna iktidar perspektifinden bakmak anlamına gelmekte. Ben zaten böylesi bir perspektifi reddediyorum; yani benim kimseye hak ya da yükümlülük dağıtma ya da vazetme gibi bir yetkim yok. Ben sadece insan olmaya, beşerlikten kurtulmaya, kendimi adam etmeye çalışıyorum. Bunun için de elbette yeryüzünde yaşadığımız sürece zulme karşı olacağız, adalet için savaşacağız, haksızlıklarla mücadele edeceğiz vs. vs. Bu savaşımımızda bizimle ortak değerleri paylaşan herkese gönlümüz ve saflarımız açıktır. Öte yandan zulümde, sömürüde, haksızlıkta ve kötülükte  ısrar edenlere karşı ise tavrımız bellidir. Dolayısıyla sıkça sözü edilen bu ötekilik perspektifi siyasal bir perspektif değil, ahlaki ve hatta ontolojik bir perspektiftir. Ben meseleye soyut inançlar, aidiyetler ve kimlikler açısından bakmıyorum. Zaten bu tür bakışlar, özünde bölücü, hakikate mugayir bakışlardır. Burada Ali (r.a.)&#8217;nin söylediği ve hep tekrarladığım bir sözü zikredeyim: &#8220;İnsanlar ya dinde kardeşin, ya da yaratılışta eşindir.&#8221; Düşünebiliyor musunuz? Allah&#8217;ın elinden çıkan canlılar ve varlıklardan hangisine yadsıyıcı ve bigâne bir nazarla bakabiliriz? Çünkü ontolojik bir birliğin üzerinde durmaktayız. Bunun için hiç de öyle tumturaklı nazariyelere ihtiyacımız yok. Sözgelimi Levinas&#8217;nın komşuluk kuramı gibi. Oysa o, bir Filistinlinin (içinden gelerek) insan olma hakkını ifşa etmekte bile mütereddit. Ona bir komşu olma hakkını bile layık görmüyor. Hümanizmin hep yaptığı gibi komşusunu uzaklarda, söylemlerde arıyor; ya da salt kendi ırkına açıyor kapısını. Çünkü ırkçılığa dayanan anlayışlar ontolojik bir fark üzerinde temellendirirler kendilerini. Bu ise bir cahillikten başka nedir ki?</p>
<p><strong>9° Batı Avrupa&#8217;nın ve/veya ABD&#8217;nin demokrasi anlayışı sizi mutlu edebilecek, muhtemel İslamcı sistemler ile ne derecede uyumludur? Batı&#8217;nın siyasî çözümlerinden aynen alıp uygulanabilecek ve tersine MUTLAKA değiştirilmesi gerekenler nelerdir sizce?</strong></p>
<p>Açıkçası ben soruna bir doğu-batı sorunu olarak bakmıyorum Doğu da batı da Allah&#8217;ındır. Yani meselelere hakikat perspektifinden baktığınızda, ortada ne doğu(lu) kalır ne de batı(lı). Hakikat neredeyse orasıdır bizim yurdumuz. Eğer batılılar bize göre hakikate daha fazla yaklaşmışlarsa, komplekssiz bir biçimde bu yaklaşımdan, perspektiften yararlanmaya, ufkumuzu açmaya çalışırız. Çünkü hakikat kimsenin inhisarında olmadığı gibi, bu mesele de bir asabiyet meselesi değildir. <strong></strong></p>
<p><strong>10° İslâmcı bir anayasa yazılabilir mi? Ana hatları nasıl tarif edersiniz? Sonuçlar üzerine odaklanmak mı gerekir yoksa Kur&#8217;an&#8217;dan çıkarılacak tartışılmaz temel ilkeler üzerine mi? Bir başka deyişle Batı&#8217;nın hukuk felsefesinde Immanuel Kant ile simgeleşen deontolojik  duruş mudur İslâmcı duruş? Jeremy Bentham,  </strong><strong>John Stuart Mill gibi isimlerin</strong><strong> faydacı bakışı tamamen reddedilmeli midir? Sözgelimi denizde fırtınaya kapılmış  bir balıkçıyı kurtarmak için 5 kişinin hayatını tehlikeye atmak doğru mudur İslâmcı bir kanuna göre?</strong></p>
<p>Kant&#8217;ın ahlak anlayışı bence sorunlu ve biçimsel bir anlayış. Siyasetten, inançlardan soyut, değerlerden yoksun bir ahlâk anlayışı olamaz. Ahlâk ise akıl kadar estetiğe ve hatta vicdana dayanır. Fıtrîdir. Umarım Kant beni mazur görür ama hayvanların bile bir ahlâkı vardır; ahlâklı olanı ve olmayanı vardır. Aklın ya da aktüelliğin ürettiği şey ise ahlâktan çok etik olarak adlandırılsa yeridir. Dolayısıyla anayasacı bir perspektif de bu biçimselcilikten kendisini kurtaramaz. Sorun bir yasalar sorunu değildir. Ahlâk bir kuram meselesi olmaktan öte, somut bir davranış estetiği inşa etme meselesidir. Ama maalesef İslam dünyası, iktidara atfettiği önem ve hakikati iktidarla özdeşleştirmesi nedeniyle, sorunu salt bir &#8220;yasa&#8221; sorunu olarak değerlendirdi. Yeni Osmanlılardan İttihatçılara, selefilerden modernistlere varıncaya dek sorun hep bu merkezde görüldü ve tartışıldı. Öte yandan İslam&#8217;ın kendi geleneğinde, maslahatlarda ifadesini bulan faydacı bir anlayış zaten bulunmaktadır. Maslahatlar ise somut koşullar için ele alınmalıdır. Yani yukarıda zikrettiğiniz sorunun doğru cevabı, anacak o koşullarda verilebilir. Çünkü bu anlamda verilebilecek her cevap görece olarak bir doğruluk yönü kadar, yanlışlık yönü de taşıyabilir. Bunun doğru cevabını ise, ancak bu koşulları yaşayan ahlâki nitelikleri yüksek kişiler verebilir. Varoluşçuların dediği gibi, gerçek kişilikler ancak kritik anlarda ve zamanlarda ortaya çıkabilir. Aslolanın kuram değil hakikat olduğunu ve hakikatin de kuramdan çok hayata yakın durduğunu (sufi bilgeler gibi) bir kere daha tekrarlayarak sözümüzü noktalayalım.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu söyleşi ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">T</span><span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Kitabı buradan indirin</span></strong></a>.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/25/musluman-devlet-olur-mu-umit-aktas-ile-dobra-dobra/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kenan Çamurcu ile İslam ve Modernizm Üzerine</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Oct 2010 08:08:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Abdestli Sosyalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=12911</guid>
		<description><![CDATA[İslamcılık ile başlayalım ve tarihsel seyri üzerine konuşalım istiyorum, zira söyleşi sonrası gelecek soruların merkez muhatabı olan kavram olduğunu düşünüyorum. İslamcılık nedir ve tarihsel seyri nasıldır?
 İslamcılık tarifinin, Müslümanlığın toplumsal ve siyasal durumlara ilişkin iddiaları, meydan okuyuşları ve müdahalelerine dair geriye doğru okuma olduğuna kuşku yok. Fakat bu maceranın 19. yüzyıldan başlatılmasına bakarak &#8220;ümmet&#8221;in dağıldığı zamanları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kenan_camurcu.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-12912" title="kenan_camurcu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kenan_camurcu.jpg" alt="" width="243" height="214" /></a>İslamcılık ile başlayalım ve tarihsel seyri üzerine konuşalım istiyorum, zira söyleşi sonrası gelecek soruların merkez muhatabı olan kavram olduğunu düşünüyorum. İslamcılık nedir ve tarihsel seyri nasıldır?</em></strong></p>
<p> İslamcılık tarifinin, Müslümanlığın toplumsal ve siyasal durumlara ilişkin iddiaları, meydan okuyuşları ve müdahalelerine dair geriye doğru okuma olduğuna kuşku yok. Fakat bu maceranın 19. yüzyıldan başlatılmasına bakarak &#8220;ümmet&#8221;in dağıldığı zamanları ve dinin eksende durduğu çerçevenin bozulduğu paradigma değişimi sonrasına ait halleri konu ediyoruz demektir. Her halükarda tarihi boyunca muhtelif doktrinlerle anılsa da İslamcılığın tarihsel bir akım olduğu bellidir. İslamcılığı esas itibariyle 19. yüzyılla özdeşleştiren yorumlara yakın olduğumu söyleyebilirim. Tam da Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun dağılmaya başladığı ve İslamcı öncülerin &#8220;ümmet&#8221;in birliğini sağlamaktan sözettiği bir dönem bu. Sonra işgal ve sömürgelikten kurtulmanın ideolojisi olarak ve nihayet &#8220;İslam devleti&#8221; fikriyatının <span id="more-12911"></span>yoğun edebiyatı sıfatıyla İslamcılığın aşamalarından, hatta belki evriminden bahsedebiliriz. Ama Batılılar, Müslümanlığın sosyal hayattaki görünürlüğünün modern zamanlarda ve kentleşme esnasında aldığı biçimi geleneksel olandan ayırmak için İslamcılık tanımını epey kullanışlı bulmuş olmalılar ki özellikle şehirlerin ve şehirleşmenin (ve dolayısıyla modernitenin) devrimi olan 1979 İran İslam devriminden itibaren modernleşmeye her türlü itiraz ve meydan okumayı İslamcılık olarak isimlendirdiler. Bu izah modeli ve tanımlamanın Türkiye için de geçerli kılınmasının yine aynı gerekçeye, kentleşmeyle birlikte kentlerde dinin sosyal talepler için en uygun mecra haline gelmesine dayandığını düşünebiliriz. Hususen 90&#8242;lı yıllarda post-modernist Batılı itirazcıların fikirlerini İslamileştirip buradan modernizm eleştirisi üreten bazı İslamcıların meydan okuyuşu da ilk bakışta dinî itiraz gibi göründüğünden olsa gerek İslamcılık adıyla anıldı. Oysa aynı sıralarda İranlı reformist aydınlar, İran&#8217;daki İslam devrimini &#8220;modernizme karşı modernitenin zaferi&#8221; olarak tanımlıyorlardı.</p>
<p> <strong><em>Osmanlı ve Türkiye ayrımında İslamcılıktan bahsedecek olsak, neler söyleyebiliriz?</em></strong></p>
<p> Osmanlı&#8217;daki İslamcılığın saltanat idaresine karşı cumhuriyetçiliğin, geleneksel İslam düşüncesine karşı ıslah, ihya ve reform taraftarlığının, geleneksel ulema ve medreseye karşı yeni tarz eğitim, tedrisat ve eğitim kurumlarının (Said Nursi&#8217;nin Medresetuzzehra&#8217;sı önemli bir örnektir) hareketi olarak tarif edilebilir. Abdulhamit&#8217;in saray odaklı muhafazakar modernleşmesine karşı toplumsal dinamiklere dayalı saltanat karşıtı yeni fikriyatın da İslamcılık içine dahil edilmesi mümkündür. Dolayısıyla Abdulhamit&#8217;i İslamcılık silsilesine ekleyen yorumların sıhhatine kuşkuyla bakmakta haklıyız. Abdulhamit&#8217;in İslam birliği fikrinden İslamcılık çıkaran hızlı, aceleci ve kestirme değerlendirmelerin daha çok muhafazakarlık olduğunu söyleyeceğim. Çünkü muhafazakarlık, tutarlı, ilkeli, anlamlı ve sürekliliği olan bir tarihsel devamlılıkla düşünce geleneği kurmak yerine, daha çok duygusal, romantik ve nostaljik mezhep genişliğiyle tarihte olan her şeyi aynı potaya atma eğilimindedir. Böyle olunca Nurettin Topçu&#8217;nun Anadolu sosyalizmi de, Necip Fazıl&#8217;ın milliyetçi muhafazakarlığı da, Prens Sabahattin&#8217;in liberalliği de, Mehmet Akif&#8217;in İslamcılığı da, Abdulhamit&#8217;in saltanatçılığı da, Said Nursi&#8217;nin cumhuriyetçiliği de aynı hamurun öğesi oluveriyor. Oysa bunların her biri kendi ideolojik ve siyasi damarlarının kilometre taşlarıdır. Öyleyse tam bu noktada İslamcılık ile Osmanlıcılığı da birbirinden ayırıp, İslamcılığın kendi sahih damarını, Osmanlıcılığın ise kendi muhafazakar nostaljisini izlediğini tespit edebiliriz. Yine önemli (olması gereken) bir fark da, İslamcılığın düşünce kaynağının milliyetçi kısıttan uzak durmasına karşın muhafazakarlığın tarihsel Osmanlı tecrübesiyle sınırlı bir düşünce evrenine sahip olmasıdır. Öyle olmasa neden Abbasi ve Selçuklu birikiminin muhafazakarlık için olması gereken anlamı ifade etmediği, bu miras içinden &#8220;Türk&#8221; olan bilim insanları, âlimler, filozoflar ve düşünürlerin itinayla ayıklandığı sorusuna ikna edici bir cevap verilebilirdi. Yine Osmanlı imparatorluk tecrübesinden daha uzun bir süre yaşamış, üstelik tam bir bilim ve felsefe medeniyeti olan Endülüs acaba neden sadece Müslümanlığın Avrupa&#8217;daki köklerine (fetih?) dair nostaljiden ibaret bir anlama karşılık gelir? Neden muhafazakarlığın ana kaynağı Endülüs felsefesi ve bilimi olmadı hiç? Çünkü milliyetçilik muhafazakarlığın baskın öğesidir ve bu nedenle İslam tarihinin Peygamberimizin Medine&#8217;sinden başlayarak muhtelif dönemleri düşüncenin temeli olmaktan çok, meşruiyet aracı veya nostaljinin konusudur.</p>
<p> <strong><em>Peki modenizm ve moderniteyi nasıl tanımlıyoruz, anlam ayrımına da değinebilir miyiz?</em></strong></p>
<p>  İslamcı ve diğer aydınlar genel olarak moderniteyi eylemsiz &#8216;hal&#8217;, modernizmi ise form kazandırma heves ve arzusunun eylemliliği (ideoloji) şeklinde tanımlıyor. Bir de kavramların tarihsel zamanları var kuşkusuz. Modernizm, Batı dünyasının &#8220;keşif&#8221;e çıktığı 19. yüzyılın istilalarıyla yakından ilişkili. Dinli dönemlerin misyonerliğinin dinsiz dönemlerde modernizmle devam ettiği yönündeki bilinen değerlendirme de yerden göğe kadar haklı. Ya Hıristiyanlıştırarak ya da modernleştirerek Batı dışındaki dünyayı entegre (enterne?) etme gayreti Batı yakasında hiç dinmeyen arzu gibi gözüküyor. Modernizm ve modernleş(tir)me en son Irak işgal edilirken Amerikan savaş makinesine hükmeden hizipler arasındaki yöntem tartışmasında karşımıza çıktı. Irak örneğinde bir Müslüman ülkede neden terör ürediğini soran Amerikan yeni-muhafazakarlığı, bunu bu ülkelerde demokrasi olmamasına bağladı. Demokrasi modernleşmeyle ilgiliydi ve eğer bir Müslüman ülke kendi dinamikleriyle modernleşemiyorsa &#8220;tarihin tekerleğini çevirmek&#8221; gerekecekti. Amerikan savaş makinesi tarihin doğal akışındaki gecikmeyi beklemeksizin bu ülkeye demokrasi getirip modernleşmeyi hızlandırmak üzere tarihin en büyük insanlık trajedisini yaratmaya girişti malum. Demek ki modernleşmenin tıpkı Sovyetler Birliği&#8217;ndeki gibi bir &#8220;devrim ihracı&#8221; boyutu var. Zaten bu nedenle Amerikan yeni-muhafazakarlığı, liberal demokrasinin başka fraksiyonları tarafından Stalinist yöntemler kullanmakla eleştirildi. Fakat bizim muhafazakarların anlamakta güçlük çektikleri çok önemli nokta şudur ki, esas itibariyle liberal demokrasi Batı dışı toplumların hep bir örnek modernleşmesine itikat eder ama bunun nasıl olacağı bahsinde yöntemlerde birbirinden ayrılır. Modernleşme de anlaşılması gereken de basbayağı Müslüman bir toplumun kendi tarihsel geleneği, birikimi, mirası, alışkanlıkları ve kendi tarihsel yürüyüşünü bırakıp Batı tarihini tekrarlamasından ibarettir. Yoksa  &#8220;demokrasi&#8221; isimli tarihsel kategori, her derde deva ve her topluma şifa bir derman olarak bu kadar propaganda edilmezdi. Müslüman toplumlar, demokrasiye kadar gelebilmiş Batı tarihsel tecrübesini neden bir kenara bırakıp kendi entelektüel dinamik ve dayanaklarından başlayarak farklı bir model geliştirmeyi denemiyorlar? Yahut Batı yakası, neden Müslümanların zengin tarihsel mirasından yepyeni fikirler ve felsefeler geliştirilebileceği umuduyla kendi tarihsel kategorisini dayatıp durmak yerine bu yeni girişimleri cesaretlendirmiyor? Sakın modernleşme bütün zamanların sömürgeci hamlelerinin parçası olduğundan böyle yapıyor olmasınlar! Bir vakitler bu durumu hakkaniyetle veya sinsi ajandayla tespit eden zihinler çıktı tabii ki. Alternatif arayışların formülü &#8220;Batı dışı modernite&#8221; kavramıydı. Eğer mesele, modernitenin temel  başlıkları olan eğitim, sağlık, istihdam, teknoloji kullanımı, kadın hakları, siyasal katılım vs. gibi konulardaki gelişim ise Batı dışı bir toplumun bu gelişimi ille de Batılı tarihsel tecrübeyi tekrarlamak için debelenerek değil, pekala kendi kültürel havzasında ve kendi tarihsel yürüyüşüyle de yapabileceği savunuldu. Hiç şüphe yok, bu alternatif Batı yakasının &#8220;modernizm/modernleş(tir)me&#8221; itikadından vazgeçmesinin zamanı geldiğini ikaz ediyor. Moderniteyi &#8216;hal&#8217; olarak görüyor ve eğer Batı dışı bir toplum kendi çağdaşlığını yaratacaksa bunun için Batı tecrübesi de dahil, pek çok tarihsel birikimden yararlanabileceğini kabul ediyor. Bunu yeni bir taktik olarak gören çıkabilir. Batı dışı toplumun çağdaşlaşabilmek için önünde sonunda modernitenin eriştiği seviyeye başvurmak zorunda kalacağı, öyle ya da böyle Batı yakasının birikimine müracat edeceği, bu yolla da yine modernizmin amacına uygun davranmış olacağı da düşünülebilir. Fakat adını koymak gerekmeksizin mesela eğitim, sağlık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, siyasal katılım, ekonomik gelişim, refahın yükselmesi ve refahın adil bölüşümü konularında Müslüman toplumların ciddi sorunları var ve bu alanlarda iyileşme gerçekleştirilmek zorunda. Bu işin yöntemi konusunda insanlık birikiminden yararlanmakta bir beis olmadığını Hz. Peygamber&#8217;in uygulamalarından anlıyoruz. Önemli olan çözümün felsefi önermeleri, amacı ve hedefidir.</p>
<p> <strong><em>Modernizm ve İslamcılık hangi dönem çarpışmıştır, yahut çarpışmış mıdır, bunun etkileri nasıl olmuştur?</em></strong></p>
<p> Erken dönem İslamcılığın (19. yüzyıl sonları) modernizm üzerine düşünmek yerine, modernizmin teknoloji tezahürüyle ilgili tutum almaya odaklandığını görüyoruz. Bu yönüyle modernliği ve onun ideolojisini adet ve gelenekler (felsefe?) ve teknoloji (sonuçlar?) olarak ayırdığını ve birincisini reddederek ikincisini olumlu baktığını düşünebiliriz. Malum formül de, &#8220;Batının inanç ve geleneklerini değil, teknolojisini almak&#8221;tı. O sıra İslamcılığın, kendi ülkesinde büyük imparatorluğun çözülmesi, saltanat rejimi, milli iradenin temsili, askeri yenilgiler gibi iç sorunları vardı ve bütün bu sorunların üstesinden gelebilmek için modernliğin teknolojisinden yararlanmak muhtemelen Hz. Peygamber&#8217;in başka milletlerin teknolojik birikimlerinden yararlanması gibi gözüktü gözlerine. Yahut ellerindeki toplumsal ve entelektüel birikimin Batının teknolojisini alırken yaşam biçimi ve adetlerine karşı etkili bir filtre olduğunu varsaymış olmalılar. İlk neslin acil ajandası nedeniyle pek üzerinde durmadığı modernleşme meselesinin, cumhuriyetin başlarında geleneksel hayat tarzını tehdit eden radikal, keskin ve hızlı reformlar sırasında Müslüman zihnin karşısına dikildiğini, tek partili yıllarda da meselenin krize dönüştüğünü tespit edelim. Fakat bu esnada da geleneksel ulemanın tepkiselliğiyle yine modernleşme üzerine eleştirel ve analitik düşünmeye pek fırsat bulunamadığı söylenebilir. Geleneksel ulema, cumhuriyetin modernleşme politikalarını adeta Moğol akınları gibi gibi yıkıcı gördü ve buna direnmeyi seçti. Bu direniş ve tepkinin modernleşmeye ilişkin ortaya güçlü bir eleştirel birikim koyamaması bu bakımdan doğaldır. 70&#8242;li yıllarda MSP ile birlikte yaşanan siyasallaşmanın istimi yüksek süreci ve 80&#8242;li yıllarda da &#8220;İslam devleti&#8221; doktrininin öteleyici etkisiyle İslamcılığın iç modernleşme veya dış modernizmle asıl karşılaşmasının 90&#8242;lı yıllara sarktığını düşünüyorum. Gerçi 70&#8242;li yıllarda İsmet Özel&#8217;in modernizm eleştirileri ile Düşünce çevresinden başta Ali Bulaç olmak üzere kimi isimlerin yaptığı eleştirileri atlamamak gerekir, fakat bu çıkışların İslamcılığın o döneme ilişkin ana fikriyatı olamadığını hatırlatmalıyız. Fakat yine de, Ali Şeriati çevirilerinin katkısıyla da o dönemden başlayarak modernizm eleştirisinin tohumlarının atıldığını teslim etmeliyiz. 90&#8242;lı yıllar İslamcılığın entelektüel gücünün zirveye ulaştığı ve en kuvvetli modernizm değerlendirmelerini yaptığı dönemdir. Refah Partisi ile siyasal alanda kaydedilen ilerlemenin de bu entelektüel üst iktidarın kontrolü ve denetimi altında gerçekleştiğini iddia edebilirim. 28 Şubat 1997&#8242;deki askeri müdahaleye kadar İslamcılık iç modernleşme ve dış modernizm konusunda hatırı sayılır bir birikim oluşturmayı başardı. Bugün elimizdeki mirasın neredeyse tamamı bu dönemde oluştu. İkibinli yıllarla birlikte İslamcılık muhafazakarlaşmaya başladıysa ve tarihsel kategori olarak İslamcılığı temsil eden gövde muhafazakar AK Parti iktidarıyla devlet aygıtına tamamen entegre olup geçmişteki iddia ve eleştirilerinden vazgeçtiyse de İslamcılığın entelektüel mirası yerli yerinde duruyor. Bugün bendeniz İslamcılık sonrası yeni bir dönemden sözedebiliyorsam bunu, o parlak birikimin gücüne borçluyum. İslamcılık siyasal tercihte bulunup devlet aygıtının sivil toplumu olmayı seçtiyse ve geride bağımsız, eleştirel bir avuç insan kaldıysa bile modernleşmeye direnişin tüm birikimi ve mirası bu geride kalanların elindedir. Özgürlük ve adalet ilkelerine dayanacak yeni dönemin entelektüel evreni bu mirasın sürekliliğine dayanıyor.</p>
<p> <strong><em>Türkiye özelinde konuşacak olursak; İslamcılık bu topraklarda gerçek anlamıyla var olmuş mudur?</em></strong></p>
<p>   Buraya kadar İslamcılık serüvenini Türkiye üzerinden anlatmaya çalıştım. Dolayısıyla kuşkusuz Türkiye&#8217;de güçlü bir İslamcılık hep varoldu. Eğer bu İslamcılığın öteki İslam ülkelerindeki emsalleriyle mukayesesi istenirse bizimkinin daha çok İran&#8217;daki serüvenle benzeştiğini söyleyebilirim. Arap ülkelerindeki İslamcılık (ağırlıklı olarak İhvan hareketi), dil-kültür evreninde dramatik başkalaşma yaşanmadığı için ihya-ıslah ekseninde yürüyebildi. Ama Türkiye ve İran&#8217;da görece farklılıklar olsa bile dramatik seküler müdahaleler İslamcılığı paradigmal inşa ile meşgul olmak zorunda bıraktı. Nitekim İranlı aydınlar, 1979&#8242;daki İslam devrimini, bu nedenle değişimin başka yolla gerçekleşmesinin imkanının hiç kalmadığı bir tarih anında liderler ve topluman başvurduğu travmatik yöntem olarak niteler. Türkiye&#8217;de ise AK Parti iktidarları sırasında benzer bir travmatik değişim yaşanıyor ama yine de bu, devrim gibi görkemli olduğu kadar sarsıcı bir değişim yöntemine evrilmedi. Arap ülkelerinin İslamcılığında bu eşikten çok uzakta bir uğraşı alanının sözkonusu olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bir de Arap ülkelerinin İslamcılığı biraz da kendi milli meseleleriyle meşgul bir İslamcılıktır. Filistin&#8217;deki İsrail işgali buradaki İslamcılığın baş meselesidir mesela. Suud&#8217;da hanedan/saltanat, Suriye&#8217;de Baasçı rejimin değiştirilmesi, Mısır&#8217;da dindar topluma yabancılaşmış seküler devlet aygıtı vs. Türkiye&#8217;de İslamcılık, imparatorluğun bakiyesi ilgilerinden hiç vazgeçmemiştir. Modernleşme meselesine bakarken bile iç modernleşme onun alt başlığı yapılarak çok daha geniş bir kapsamla sorun ele alınır.</p>
<p> <strong><em> İslamcılığın bugün geldiği noktayı nasıl yorumluyorsunuz?</em></strong></p>
<p>   İslamcılığı tarihsel bir kategori gördüğüme göre belki bu konuda rahat davranabilirim. İmparatorluğun dağılması, ümmetin ulus devletlere parçalanması ve anakarada kurulan devletin seküler temellerde inşa edilmesi uzunca bir süre İslamcılığın siyasi sorunlar etrafında dönmesine neden oldu. Felsefi ve hayata dair kısmıyla esaslı bir tartışma yapmaya başlamamışken de 28 Şubat&#8217;ın kesintiye uğrattığı bir dönem geçirdik. Bu dönemi ağır bir yenilgi kabul eden İslamcıların bütün bildiklerini yeniden gözden geçirmeye karar vermeleri ilk değil. Birinci dünya savaşı sonrasındaki yenilgi de benzeri bir düş kırıklığına ve içbükey eleştiri sürecine neden olmuştu. İslamcılığın ikibinli yıllarda siyasi iktidarı elde etmesiyle birlikte yaşadığı radikal değişimi, yenilmişliği kabullenmesiyle ilişkilendirmek mümkün. Modernleşmeyle karşılaşmak yerine onu bir manivela olarak kullanıp siyasi iktidarı ele geçirme ve elde tutmayla daha çok ilgililer. Bunu başardılar da. Batılıların laik modernleşmede ısrar etmekten vazgeçip muhafazakar modernleşmeyle uzlaşmayı seçmesinde İslamcıların yaşadığı dramatik değişimin rolünü inkar edemeyiz. Öyle anlaşılıyor ki küresel irade, eski İslamcıların Türkiye&#8217;nin modernleşme yolunda yürüyeceği yönünde irade beyan etmesi karşılığında, artık iş görmez hale gelmiş, entelektüel enerjisi ve beşeri kaynağı bulunmayan laik modernleşmeden ve onun personelinden vazgeçmiş halde. İslamcıların bu koşullarda modernleşmeye eleştirel bakabileceği ham hayaldir. Bu durumdan hoşnut mudurlar, yoksa politik ve taktik bir uzlaşma nedeniyle bu hale tahammül mü ediyorlar bilemiyorum. Ama her halükarda, taktik bir uzlaşmayla mevcut uzlaşmaya tahammül ediyor olsalar bile hem kendileri, hem de onları izleyen sosyoloji içten içe dönüşüyor, başkalaşıyor. Bu dönüşümün sadece siyasi bir şey olmadığını, zaman içinde kendince meşrulaştırma gerekçeleriyle kendi kelamını da inşa edeceğini tarihsel tecrübelerden biliyoruz. Ama bakarsınız günün birinde bizim gibi bağımsızların çağrılarının vicdanlarında oluşturduğu baskıya dayanamayıp bütün önermelerini değiştirirler. Allah&#8217;tan ümit kesilmez.</p>
<p> <strong><em> Gelenek sizin çok üzerinde durduğunuz bir kavram, gelenekten kastınız nedir?</em></strong></p>
<p>   Geleneğe Kur&#8217;an &#8220;sünnet&#8221; diyor. Maruf ve örf bilinenin sürekliliği. İmam Malik&#8217;te bu, dinî bilginin yöntemidir. O, &#8220;Medine&#8217;nin ameli&#8221;ni usülünün temeli yapmıştı. Yani Medine&#8217;nin sünneti. Ona göre bir durumun meşruiyeti, Medine&#8217;deki amele uygunluğuyla anlaşılabilirdi. Geleneğin korunaklı mecrasında davranmak, tarihsel Kur&#8217;an&#8217;ı doğru anlamanın güvence sistemi olarak da tanımlanabilir. Aksi takdirde Kur&#8217;an&#8217;ı tarihsel ilişkilerinden koparıp yörüngesinden çıkararak bugüne &#8216;düşüren&#8217; bir zihinsel işleyişin doğru koordinatlarda durduğundan nasıl emin olabileceğiz? Geleneğin yanlış tortularla kirlenmiş veya bulanıklaşmış olması ihtimaline karşı güvenlikli seçenek yine geleneğin içinden bakabilmektir. İçinde topluca aktığımız bir dere olarak gelenek, ancak içinde kalınarak değerlendirilebilir. Çünkü tadı tuzu bilinen bu derenin dışına çıkarak, yani Kur&#8217;an&#8217;ın dil ve kültürünün gelişim havzasının dışında kalarak yepyeni, bambaşka bir paradigma ile süreklilik nasıl sağlanabilir?</p>
<p> <strong> <em>Son dönem özellikle daha sık duymaya başladığımız kavramlar olarak, liberalizm-İslam ve sol-İslam başlıklarınız nasıl yorumluyorsunuz, acar gazetecilik çukuruna düşmeden; liberalizm ve sosyalizm gibi ideolojiler ile İslam uyumlu mudur?</em></strong></p>
<p><em> </em>  Liberalizm veya liberal demokrasi bir yönüyle kapitalizm evreninin parçası olduğuna göre onu İslam&#8217;la bağdaştırmak ancak İslam&#8217;ı tarihselliğinden ve gelenekten kopararak mümkün olabilir. Nitekim kimi Müslüman zihinler, servet ve sermaye biriktirmek veya bireysel hayatlarında gönüllerince müreffeh bir standardı sürdürmek istediklerinde bunu ancak geleneğin dışına çıkarak yapabiliyorlar. Çünkü geleneğin içinde kaldıklarında karşılarına çıkan mülk(iyet) önermeleri son derece huzursuz edicidir. Gelenek dışında yeni paradigmaların reformcu fikirlerinin bu çevrelerde sevinçle karşılanmasına şaşmamak gerek. Öte yandan liberalizm, bizde aslında aydınlanmacı çerçevenin bir kanadı, fraksiyonundan ibarettir. Avrupa tarihsel tecrübesi içinde aydınlanma serüvenini iç modernleşmeye lojistik yapan kemalist aydınlanmacılık neyse, aslında liberal aydınlanmacılık da yöntem farklılığıyla aynı şeydir. Kemalist aydınlanmacılık tepeden inme yöntemlerle toplumu Batı tipi modernleştirmeye zorlarken, liberal aydınlanmacılık aşağıdan yukarıya değişim ve dönüşümle toplumu Batı tipi modernleşmeye zorluyor. AK Parti iktidarının AB denetiminde ve vesayetinde kalmasındaki ısrarın nedeni budur. Liberal aydınlanmacılıkla İslam&#8217;ı bırakalım uzlaştırmayı, yanyana düşünmek bile olabilecek şey değildir. Mülkü Allah&#8217;a ait sayan, insanın ise o mülkün emanetçisi olduğunu kurala bağlayan İslam, mülkü ve mülkiyeti insanın bireysel alanının en önemli öğesi, insani gelişimin temeli yapmış kapitalizmle, liberalizmle nasıl birarada düşünülebilir? Ama buna karşılık mülk üzerindeki tekele (devlet aygıtını ikame ederek yine aynı noktaya varmış olsa da) itiraz eden sol/sosyalizm İslam&#8217;a daha yakındır. Böyle eklektik girişimlere kuşkusuz gerek yok ama eğer muhafazakarlıkla bir sağ İslam ortaya çıkartılmışsa ve bu hayat tarzını İslam&#8217;ın dışına çıkaracak bir tepkiyi de meşru göremeyeceksek, anlaşılması için İslam&#8217;ın bir de sol bakışının olabileceğini düşünebiliriz. Kaldı ki fıkıh, tefsir, hadis ve kelam disiplinlerinde binbir çeşit yorum, ekol ve akım mümkün olabiliyorsa siyasi bakımdan da İslam içinde sol ekol ve akım mümkün olabilir. İnsan hakları, özgürlük, adalet değerlerine vurgu yapan ve mülk(iyet) meselesinde biriktirmeyi ve bireysel tekeli değil, toplumun/cemaatin kollektif varlığını doktrin kabul eden anlayış kendisini karşıtından ayrıştırmak için ister istemez politik bir anlaşılma aracı kullanabilir.</p>
<p> <strong><em> Demokrasi bir işleyiş biçimi olarak İslam referans alınarak nasıl yorumlanır?</em></strong></p>
<p>   Liberal demokrasiyi eksene koyup onu Müslüman toplumlara ihraç edebilmek için İslam&#8217;dan gerekçeler ve meşrulaştırma dayanakları bulunmaya çalışılması beyhude çabadır. Demokrasinin yönetici seçmenin yönteminden ibaret kalmadığının kanıtı da toplumun kendisini liberal demokrasi maketine göre yeniden düzenlemesi çağrısı. Her yapılan, akıldan her geçirilen, her dile getirilenin demokrasiye uygunluğundan sözedilmiyor mu? Bir Müslüman, kendisi için doğruluk ve meşruiyetin kaynağı olan İslam&#8217;ı bırakıp kendisini liberal demokrasi şablonuna uygun hale mi getirecek? Sözgelimi başörtüsü yasağına karşı çıkarken bunu demokratik hak olarak mı savunacak, yoksa dinî inancının kısıtlamasına itiraz olarak mı? Liberal demokrasinin propagandistleri Müslümanların başörtüsü özgürlüğünü demokratik hak olarak savunmaları gerektiğini her fırsatta dile getirmiyorlar mı? Böyle yapılırsa AB tarafından da destek görecekleri müjdelenerek üstelik! Liberal aydınlanmacılık, tıpkı kemalist aydınlanmacılık gibi dinin toplumsal hayatın öğelerinden biri, kültürel bir durum, folklorik bir gerçeklik düzeyinde kalması gerektiğini söylüyor. Müslümanlar buna razı olarak liberallik ve demokratlıkla kendilerini yeniden tanımlamaya çok isteklilerse keyifleri bilir. Kimsenin inancı üzerinde inzibatlık yapılamaz, her iman kendi bacağından asılır. Fakat bizim bu çarpıklığı dile getirmekten vazgeçmeyeceğimizi de herkesin bilmesi gerekir. Siyasal katılımın tek yolu ve yönteminin tarihsel bir kategori olarak demokrasiden başkasıyla mümkün olmadığına inanmamız, aklımıza ve insanlık birikimine hakarettir. İnsanlık, Avrupa&#8217;da yaşanmış bir tarihsel serüvenin çözümüne neden mecbur olsun, neden onunla yetinsin, çok daha iyisini bulmak için neden entelektüel yolculuğuna devam etmesin. Liberal demokratlar, her şeyin en iyisinin AB müktebesatında mevcut bulunduğunu, boşuna arayış içinde olmamamız gerektiğini söyleyerek bir vakitler Kemalistlerin dayattığı Batılılaşmadan farklı ne yapmış oluyorlar? AK Parti iktidarı zamanlarındaki dindarların bu kadar basit bir ayrımı bile yapamayacak bir basiret bağlanmasıyla yaptıkları zihinsel patinaj insanlık macerasının en ibretlik anlarından biri olsa gerektir.</p>
<p>  <strong><em>Ümmetçilik üzerine de konuşalım istiyorum. Bence Ümmetçilik kavramı Müslümanlar arasında çok yerini bulamamış bir kavram. Hatta kendi içine dönük olarak anlaşıldığı için bir nevi dışa kapalı olarak yorumlanıyor. Oysaki, Müslüman hem kendi içine hem de kendi dışına aynı ehemmiyet ile duyarlı, sorumlu olan değil midir? Ümmetçilik kavramının hem işleyişinde, hem ilanında mevcut bu aksaklıkları nasıl yorumluyorsunuz?</em></strong></p>
<p>   İbrahim peygamberin &#8220;tek başına bir ümmet&#8221; olarak nitelenmesi ortada sosyolojiyle değil, örneklikle ilgili bir durum olduğunu gösteriyor. İşin sosyolojiyle ilgili kısmı da yine bu örneklik meselesiyle alakalı olmalı. &#8220;Vasat ümmet&#8221;, insanlar içinde örnek alınabilecek, temsil kabiliyeti yüksek, model, ideal topluluk anlamına geliyor bu durumda. Hal böyle olunca Müslüman kalabalıkların politik birliğine gözünü dikip bu önemli yükümlülükten sarfı nazar edilmesi kritik bir algı bozulmasıdır bana göre. Kuşkusuz Müslüman milletlerin devletleriyle birlikte dünyada politik bir birlik oluşturması iyi bir şey, ama bu, &#8220;ümmet&#8221;in kavramsal anlamını tam karşılayan bir sonuç değildir. Kur&#8217;an&#8217;da bu kadar önemle vurgulanan &#8220;ümmet&#8221;, Müslüman kalabalıkların öylece birarada durması olabilir mi? Arafat&#8217;ta birlikte vakfeye duran veya Cuma namazında birlikte kıbleye dönerek namaza duran &#8220;ümmet&#8221;in temsil ettiği şuur gerçekleşmedikçe galiba ümmete dair çerçevenin bir hayli uzağına düşmüş olacağız.</p>
<p> <strong><em> İslam&#8217;ın &#8216; devlet &#8216; yorumu nedir? Devlet gereklilik arz eder mi?</em></strong></p>
<p>   Devletten kasıt eğer bürokrasi veya temsili sistemse, İslam&#8217;ın toplumsal modelinin, modern devlet aygıtının toplumdan ve toplumsal hayattan yalıtılmış özerk yapısına hiç benzemediğini hem Kur&#8217;an ayetlerinden, hem de Medine&#8217;deki sünnetten anlayabiliyoruz. İslam&#8217;ın yönetim mekanizmasında iktidarın olabildiğinde paylaştırıldığı ilkeye dikkat çekmeliyiz. Nasıl ki mülkiyet ve servet paylaşıma açılmış bir malikiyetse, iktidar da paylaştırılmış, bugünkü tabirle en ileri seviyede sivilleştirilmiş servettir. Servet üzerindeki tekel nasıl kınanmışsa, iktidar tekeli de kınanmıştır. Devlet aygıtını özerkleştirmesi ve toplumsal örgütlenmeyi de bunun etrafında örmesiyle tebarüz eden modern devlet ile İslam&#8217;ın yönetim biçimi arasındaki temel fark bu olsa gerektir. Toplumu yönetmek üzere iktidar tekelinin elde olması neden bu kadar arzu ediliyor olabilir? Tabii ki firavunun tanrısallık kibriyle alakalıdır bu. İnsanlık tecrübesinin temsili demokrasiye bu kadar kafa yorması, buna karşılık iktidarı toplumda paylaştıran daha iyilerini keşfetmeye devam etmemesi modernliğin kısır entelektüel gayretinden umut kesmek için yeterli nedendir. Ama trajik olan, Müslümanların da aynı rehavetle bu çabadan vazgeçmiş olmasıdır. İktidarı eline geçirdikten sonra ne yapıp edip onu toplumun en küçük birimlerine kadar dağıtan, paylaştıran, infak eden bir Müslüman yöneticiye rastlayan var mı? Oysa bir şekilde eline geçmiş servetini infak ederek dağıtmakla yükümlü Müslüman, bir şekilde eline geçmiş iktidarı da son kırıntısına kadar infak edip dağıtmakla yükümlüdür.</p>
<p>  <strong><em>Benim nazarımda fıkıh biraz da vicdandır, ancak tümden vicdan değildir, bu nedenle fıkıh üzerine konuşmaktan hep ürkmüşümdür. Biraz tehlikeli bir soru soracağım. Müslüman her daim iktidara talip olmalı mıdır? Yahut bir yerde adalet ve düzen mevcut ise bunun başlığını İslam kılmakla yükümlü müdür?</em></strong></p>
<p>   Bu daha çok Müslümanlığın ne ile ilgili olduğu sorusuna döner. Müslümanlık fertle, insanla mı ilgilidir, yoksa tüzel, kurumsal varlıkla mı? İslam insanla ilgiliyse -ki öyledir- insanın dinini özgürce yaşayabileceği koşulların sağlanması halinde herkesi, he rşeyi ve tüm zaman ve mekanları zor kullanarak kendine benzetmeye kalkışması meşru değildir. Tebliğ tabii ki imanın gereğidir ve bu konuda liberal demokrasinin beklentisini karşılayamayacağız. Dinimizi yaşamamız ile onu anlatmamız arasında hiç fark yoktur. Dini tebliğ etmek, dini yaşamanın kendisidir. Fakat dini yaşamak, onu zor ve güç kullanarak kabul ettirmek asla değildir. Hatta tebliğ; adalet, özgürlük ve düzenin egemen olduğu gayri müslim bir ortamda bu istikrarı bozmayacak biçimde, usül, ilke, yöntem ve araçlarla gerçekleştirilmelidir. Adalet ve düzeni bozacak tebliğ, İslam&#8217;ın &#8220;güzel söz&#8221;le davet ilkesine aykırıdır.</p>
<p>  <strong><em>İslamcı kesimin modernizim eleştirilerinin daha çok kadın üzerinden ilerlediğine birçok kez şahit olmuş biri olarak, modernizmin insanlıktan uzaklaştırıp bireyleştirdiği &#8216; insanlara &#8216; neden salt kadın üzerinden eleştiri gelir, bu ahlaki midir? Zira Kuran dili, muhatap kısmını çok önemser, bazı ayetler direkt Rasulullah&#8217;a hitap ederken, bazıları &#8216; mümin kadınlar ve mümin erkekler &#8216; şeklinde hitap seçer, Kuran dilinden bu kadar uzaklaşmış olmak, modernizm etkisi midir?</em></strong></p>
<p>   Modernizm eleştirilerinde kadının başat rol alması, modernizmin dayattığı değişimin liste başında kadının yeralmasından kaynaklanıyor. Özellikle Müslüman toplumları başkalaştırmanın serumu kadın damarından zerkedilince buna karşı görüşlerin de bu işleme odaklanması kaçınılmaz oluyor. Ama burada dikkatimizden kaçmaması gereken şey şudur ki, modernizmin kadın üzerinden ilerlemesine tepki gösterirken neden kadını baskılayan, aşağılayan, önemsizleştiren ve erkeğin gerisine atan fikirler dinin itirazı olarak dile geliyor. Burada Ümeyyeoğulları&#8217;nın tahrifatıyla başlayan dinî geleneğin karanlık yüzünün kadından pek hoşlanmayan vasatına suçüstü yapmak lazımdır.</p>
<p> <strong><em>  Yoğun çalışmalarınız arasında bir röportaja, söyleşiye sığamayacak derinlikte ve genişlikte olan konuları, özetleyerek ve bu denli etraflı açıklayarak paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.</em></strong></p>
<p><span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><strong><em></em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/10/19/kenan-camurcu-ile-islam-ve-modernizm-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Çoğulculuk tartışması; Mustafa Erdoğan’a insani eleştiri</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/08/16/cogulculuk-tartismasi-mustafa-erdogan%e2%80%99a-insani-elestiri/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/08/16/cogulculuk-tartismasi-mustafa-erdogan%e2%80%99a-insani-elestiri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Aug 2010 10:30:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>O. Tan Haskol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=10889</guid>
		<description><![CDATA[Liberal düşünce topluluğunun kıymetli entelektüellerinden Mustafa Erdoğan . Mustafa Akyol&#8217;un 4 Ağustosta Star gazetesinde yayınlanan çoğulculuk eleştirisi ile ilgili bir yazı kaleme almıştı
Bu eleştirinin ana fikrini oluşturan monist karakterli toplumsal yapının rejimi totaliter hale getireceği ve/veya daha net iddia edildiği üzere; 
&#8220;Onun için, eğer bir despot olmaktan kaçınmak istiyorsanız, başkalarına iyi hayata ilişkin kendi kararlarını alma [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/fark.jpg"><img class="size-medium wp-image-10891 alignright" title="fark" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/fark-300x131.jpg" alt="" width="300" height="131" /></a>Liberal düşünce topluluğunun kıymetli entelektüellerinden Mustafa Erdoğan . <a href="http://www.derindusunce.org/2010/08/07/tek-bir-dogru-yok-mu/">Mustafa Akyol&#8217;un 4 Ağustosta Star gazetesinde yayınlanan çoğulculuk eleştirisi</a> ile ilgili bir yazı kaleme almıştı</p>
<p>Bu eleştirinin ana fikrini oluşturan monist karakterli toplumsal yapının rejimi totaliter hale getireceği ve/veya daha net iddia edildiği üzere; </p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;<em>Onun için, eğer bir despot olmaktan kaçınmak istiyorsanız, başkalarına iyi hayata ilişkin kendi kararlarını alma özgürlüğünü tanımak zorundasınızdır. Başka bir anlatımla, akıl en iyi hayat tarzını keşfedemeyeceği veya izlemeye değer pek çok insani amaç olduğu için, herkesin tercihlerini özgürce yapabilecekleri bir siyasi düzene ihtiyaç var.&#8221;</em></p>
<p>Eleştirisinin ideal toplum tasavvuruyla ilgisi yoktur. Her şeyden evvel sosyo-kültürel çoğulculuk fikrinin eleştirisinde insan tercihlerinin özgürce yapılmadığı bir siyasi düzene <span id="more-10889"></span>referans verilmemektedir.</p>
<p>Dahası herhangi bir siyasi düzene referans verilmemektedir. Bu bireyin arzu edildiği gibi herkesin kendi tercihlerini yaptığı bir siyasi düzen içerisindeki duruşuyla, kendini konumlandırmasıyla ya da daha geniş bir ifade ile kendi doğrusunu diğerlerine &#8220;tebliğ&#8221; etmesi bu çerçevede çalışması ile ilgilidir.</p>
<p>Bu bakımdan günümüz demokrasilerinde sosyo-kültürel çoğulculuk fikrine karşı çıkanlar batı tipi demokrasilerin temel değerleri çerçevesinde bir karşı çıkışın zorunluluğuna işaret ederler. Onlara göre bu eleştiri liberal demokrasinin bireyin hak ve özgürlükleri çerçevesinde bir eleştirisi değildir..  Ancak &#8220;klasik liberal ezberin&#8221; post-modern zamanın sorunlarını  çözmekte yetersiz kaldığı ve hatta her aktüel tezin doğası gibi yeni sorunları bizzat yarattığını söylemekte yerinde bir tespit olacaktır.</p>
<p>Bu sorunları çözmenin yolu ise aktüel tezin vazgeçilmezliğinin yanlışlanamazlığının vurgulanması yerine çözüm yollarının geliştirilmesidir. Bu çözüm yollarında insan ortak makul kabullerde buluştuğu idealler çerçevesinde arar. Örneğin liberalizm bir fikir akımı olarak tam da Mustafa Akyol&#8217;un bahsettiği şekilde bir ilerlemedir. Fikir önderleri sorunları ve çözüm yollarını ortak makul kabullerde idealize ederek bu akımı üretmişlerdir. Hatta bu gün Mustafa Erdoğan&#8217;ın yaptığı çerçevede bir eleştiriyi büyük ölçüde dönemin aktüel  tez sahipleri karşıtlarına ya da kendi ekollerinden ayrılan ilerlemeci individualistlere benzer şekilde yapıyorlardı.</p>
<p>Sosyo kültürel çoğulculuğun  bu haliyle savunulması totaliterlik tartışması üzerinde benzer/karşıt başka bir despotizmi de beraberinde getirmektedir. Öyle ki sosyo kültürel çoğulculuğun dışında kalan sosyal fikir akımlarının özellikle günümüzde yeni -muhafazakarlar tarafından ele alınış biçimi mevcut siyasi (sosyo kültürel-çoğulcu) fikri zeminin ortadan kaldırmak ya da devlet eliyle bunu değiştirmek iddiasından oldukça uzaktır.</p>
<p>Amerikan siyasi yelpazesindeki bir örnekten hareket ederek aradaki ince nüansa şöyle bir vurgu yapabiliriz. Kendilerini çoğunlukla liberal demokrat tanımlayan ancak diğer liberal demokratlar tarafından yeni konservatif olarak konumlandırılan Katoliklerin iddiasına göre. &#8220;Sosyal dayanışma mekanizmasını devlete bırakmak ahlaksıztır.&#8221; Burada klasik liberal bakış açısı ile yeni konservatif bakış açısı net bir biçimde ayrışıyor. Klasik liberalizmin bu dayanışmaya genel yaklaşımı devlet eliyle olmadan halk tarafından yapılabilirliği ve serbestisi iken yeni konservatiflere göre kendini Katolik tanımlayan ve bu camiada gören kimselerin bunu yapmasının zorunluluğudur.</p>
<p>Burada hocamın da içinde bulunduğu genel bir yanlış anlaşılmaya değinmekte fayda var; bahsi geçen zorunluluk toplumsal bir kabule referans verir. Devletin ya da bu tip bir merkezi iktidarın dayatmasını ya da bunu icra etmeyen insanların bir müeyyideye tabi olması anlamına gelmez. Yani ikisi de siyasi anlamda sosyo-kültürel çoğulcu iken biri sosyolojik olarak sosyo-kültürel çoğulcu değildir ve ortak bir zemin/değer arayışındadır.</p>
<p>Liberal ekolün içinde dahi bu arayış yeni bir durum değildir. Mehmet Yılmaz&#8217;ın liberalizm eleştirisinde referans verdiği ve çoğunlukla birazda kolundan çekiştirilmek suretiyle liberal ekolün içine dahil edilen Alexis de Tocqueville&#8217;in bundan neredeyse 200 yıl önce yaptığı tespit tartışma açısından son derece çarpıcı (Bkz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong>)</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Yeni despotizmin neye benzeyeceğini hayal ediyorum. Birbirine benzeyen, &#8220;eşit&#8221; insanlar görüyorum küçük ve sıradan hazlar peşinde, hiç dinlenmeden kendi etraflarında dönüyorlar. İçlerini, ruhlarını dolduruyorlar bu hazlar ile.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Her biri ötekilerle arasına bir mesafe koymuş, onların başına gelen şeylere kayıtsız, yabancı gibi. Çocukları ve yakın arkadaşları onun için bütün insanlığı teşkil ediyor. Kendi ülkesinin vatandaşları? Hemen yanındalar ama onları görmüyor. Dokunuyor ama neredeyse hissetmiyor. Sadece benliği var ve benliği için var. Elinde bir aile kaldıysa bile artık vatanı yok.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Onun bu bireysel hazlarının sürmesini garantileyen devasa bir güç yükseliyor üzerinde. Mutlak, düzenli,  öngörülü ve şefkatli. İnsanı yetişkinliğe hazırlayan baba şefkatini andırsa da özünde bireyleri çocukluk mertebesinde tutmayı amaçlıyor. Vatandaşların haz almalarından hoşlanıyor, yeter ki istedikleri tek şey bu olsun.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bu güç gönüllü olarak bireylerin mutluluğu için çalışıyor ama bu mutluluğun tek vektörü ve tek hakemi olmak iddiasında. Onların güvenliğini sağlıyor, ihtiyaçlarını karşılıyor, haz almalarını kolaylaştırıyor. Endüstrilerini yönetiyor, miras sorunlarını çözüyor. Böylece bireyler düşünmenin zahmetinden ve yaşama ızdırabından kurtuluyorlar.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Vicdan ve özgür irade her geçen gün biraz daha gereksiz ve nadir oluyor, daha küçük alanlara hapsediliyor. Özgürlük böylece insanların parmakları arasından kayıp giderken birey [felçli bir hasta gibi] kendini yönetme kabiliyetini tamamen kaybediyor&#8230;&#8221;</em><em> </em>(Alexis de Tocqueville [1835], <strong>De la démocratie en Amérique</strong>, Tome II, Quatrième partie : De l&#8217;influence qu&#8217;exercent les idées et les sentiments démocratiques sur la société politique)</p>
<p> Despot olabilmek için Mustafa Akyol&#8217;un gerekli gördüğü büyük bir kibir tespitinin bir adım ötesine geçerek; ortalama bir kibirle idealizmden yoksunluk ya da bu idealizmin <strong>mutluluğun ya da yaşam biçiminin tek hakemi ve tek vektörü olmak iddiasındaki </strong>bir grup liberal düşünür tarafından relativist alternatifle baltalanmasının yeterli olduğu kanaatindeyim.</p>
<p>Hocamın bir diğer önemli argümanına tam da bu noktada değinmek gerekli. Akla karşı kuşkuculuk iddiası. Bahsi geçen tek dünya idealizminin referansı çoğunlukla zaten akıldan öte başka bir şeye referans veriyor. Hemen belirtmek gerekirse burada kast ettiğim şey vahiy değil.</p>
<p>Tek dünya idealizminin kaynağının akıldan ya da akılcılıktan başka bir şey olduğu. Kant&#8217;ın bu noktadaki tespiti çok önemli. Aklın sınırları ya da alternatifleri üzerine ölümsüz eserleri bırakan bu filozof Mustafa Erdoğan&#8217;la aynı noktadan yola çıkarak aklı eleştirmiş onun sınırlarını çizmiş ve ona karşı zaman zaman kuşkucu olsa da vardıkları nokta tam aksi zeminde olmuştur. O aklı eleştirirken insanın özünde varolduğunu düşündüğü başka bir değere dikkat çeker ve bu değerler çerçevesinde bir ödev ahlakı tanımlar. İyi , bir karşılık beklemeksizin ya da akılla tartmaksızın iyiyi icra etme eylemidir.</p>
<p>Bu iyi nedir diye soracak olursak pedofili örneğinde Mustafa Erdoğan&#8217;ın içinde uyanan ve kendini savunduğu felsefesinin istisnasına konumlandıracak olan akılcı olmayan eylemidir.  Mustafa Erdoğan aklıyla sosyo kültürel çoğulcudur, ancak aklın dışında hepimizin ortak ürettiği bir refleks pedofili meselesinde onu da ya da bizi de aynı şekilde konumlar.</p>
<p>Buradan hareketle bana göre liberalizmin siyasi, ekonomik ve ahlaki neticelerine baktığımızda insan pek çok konuda salt iktisadi akıldan yada yalın haliyle salt akıldan başka bir yere kendini  konumlandırma ihtiyacı duyar.</p>
<p>Bu ihtiyaç belirttiğimiz gibi &#8220;akli&#8221; değildir.</p>
<p>Mesela Filipinlerde bir ailenin iş kurmak ya da geçinmek için legal yollardan organ satması sosyo kültürel çoğulculuk fikrine göre kabul edilebilir ancak insan hakları ya da insan olma refleksi sebebiyle çoğunlukla tepkiyle karşılanır.</p>
<p>Ya da bir kimse açken lüks tüketim mallarının servet sahipleri tarafından tüketilmesi, küresel reklam sektörünün her yıl diğer sektörlerin 1/3 üzerinde büyümesi  zenciler gibi belli sosyo-kültürel grupların her jenerasyon sistem dışında kalması ¾&#8217;ünün suça karışması ¼&#8217;ünün düzenli cezaevinde yatması vb. yine bu çerçevede örneklerdir ve bunlar çoğaltılabilir.</p>
<p>Pedofili örneğini aşırı bulan değerli hocam için benim açımdan ve pek çok insan tarafından kabul edilmez olan ve kapitalizmin neticesi yukarıda belirttiğimiz bu hususlar ilerleme için tek dünya idealizmini zorunlu kılar.</p>
<p>Münferitçi bir diskurla kapitalizm bu problemlere karşı her zaman savunulabilir. Ancak bu savunuş Sovyetler birliğinde sosyalizmin yaşanmadığını iddia eden arkaik bir ideolojinin savunucularının argümanlarına benzer. Bu yaşanan basbayağı pratik liberalizmdir. Devlet müdahalesi olmamalıydı,para basılmamalıydı önermeleri bile liberalizmin bu sosyo-kültürel çoğulculuk zemininde kurban edilmesi olacaktır. Halbuki devlet kapitalizmini eleştirirken yine ideal bir sistem arayışına referans vermiyor muyduk?</p>
<p>Bu bakımdan indirgemeci bir siyah-beyaz şablonunda mufazakar-liberal tanımlaması da doğru olmayacaktır. Kendini liberal tanımlayan bir kimse pedofili örneğindeki gibi münferit bir meselede muhafazakar konumlanırken başka bir meselede (indirgemeci tanıma göre) liberal konumlanabilir.</p>
<p>Bu bakımdan sosyo-kültürel çoğulculuk fikrini rejimin totaliterliği ekseninde eleştirmek ve sosyo-kültürel çoğulculuğun yıprattığı adaleti görmek yerine, ideal arayışına karşı çıkışta hakkaniyetli bir tutum olmayacaktır.</p>
<p> </p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/08/16/cogulculuk-tartismasi-mustafa-erdogan%e2%80%99a-insani-elestiri/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/08/16/cogulculuk-tartismasi-mustafa-erdogan%e2%80%99a-insani-elestiri/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Devlet Kurabilirsiniz, Millet Kurgulayamazsınız!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/06/24/devlet-kurabilirsiniz-millet-kurgulayamazsiniz/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/06/24/devlet-kurabilirsiniz-millet-kurgulayamazsiniz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 24 Jun 2010 05:30:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Anayasa Mahkemesi]]></category>

		<category><![CDATA[Anayasalar]]></category>

		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[CHP]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[darbe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=10295</guid>
		<description><![CDATA[Devlet, genellikle hareket unsurlarına göre tanımlanır. Buna göre devlet; ülke adı verilen belirli bir toprak üzerinde yaşayan insan topluluklarının bir egemenlik anlayışı ve hukuku içinde bir siyasi iktidar altında örgütlenmesidir.
   Türk tarihinde &#8216; devlet &#8216; en önemli organizmadır. Osmanlı ve hatta daha önceki dönemler dahil olmak üzere, bu &#8216; devlet &#8216; gerekliliğine olan inanç; iki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/baykalbydiva.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-10298" title="baykalbydiva" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/baykalbydiva.gif" alt="" width="281" height="290" /></a>Devlet, </strong>genellikle hareket unsurlarına göre tanımlanır. Buna göre devlet; ülke adı verilen belirli bir toprak üzerinde yaşayan insan topluluklarının bir egemenlik anlayışı ve hukuku içinde bir siyasi iktidar altında örgütlenmesidir.</p>
<p>   Türk tarihinde &#8216; devlet &#8216; en önemli organizmadır. Osmanlı ve hatta daha önceki dönemler dahil olmak üzere, bu &#8216; devlet &#8216; gerekliliğine olan inanç; <strong>iki Türk bir araya gelse devlet kurar </strong>sözüne kaynak olmuştur. Yine zorunlu bir gelenek olan devlet ve devletin bekâsı her türlü kavramın önünde durmuştur. Bu nedenle <strong>devlet başadır, kuzgun leşe.</strong> </p>
<p>  Bireycilik, toplum ( ortak ) yaşam için neredeyse modern etkiler ile bir faciaya gidilen yolu açabilme yetisine sahip olsa dahi devlet - millet(ler) ilişkisinde yani burada kullandığım anlamıyla, devletin sınırlarını çizmesi ve bireyin haklarını <span id="more-10295"></span>gözetmesi açısında bir gerekliliktir.  </p>
<p>  Devletin varlığının gerekli argümanları; <strong>toprak, insan, egemenlik ve hukuktur. </strong>Türk devlet anlayışı tarihinde toprak, egemenlik çok daha geniş bir alanı kapsadığı için ve devleti oluşturan parçaların arasında, aslında ismi geçmemesi gereken, bir bütün olan devletin geçiyor olması sonucu ortaya devletin varlığı için gerekli parçalar; <strong>devlet, toprak, egemenlik olarak gelişmiştir. Bunun sonucunda ise birey haklarının alanı kısıtlanmıştır.</strong> </p>
<p>  Devlet - Millet ( vatandaş ) ilişkisinde en önemli faktör anayasadır. Anayasa devletin yönetim biçimini tanımlar. Devletin temel kanunudur. Vatandaşların temel hak ve görevlerini bildirir. Ayrıca anayasa ile kişilerin temel hak ve özgürlükleri güvence altına alınmıştır. </p>
<p>  Anayasaları anlamlarının ifade ettikleri üzere, bir devletin dışa ait duruşunu sağladığı gibi içe bakışını da içinde barındırır. Biz de, anayasa tartışmalarının gündemde olduğu bugünlerde Türkiye Cumhuriyeti tarihinden başlayarak anayasalarımıza kısaca bakalım. Bakalım ki, anayasalarımız ortak kabule uygun bir anlamda işlevsel bir yol mu tutmuş yoksa bir gurubun tekelinde, bir milletin kurgusunda bir kader mi çizmiş bunu görelim. Bugüne kadar görmemiş olsak dahi, Anayasa Mahkemesine(?) rağmen anayasa değişikliği ihtimali olan şu günlerde görelim. </p>
<p><strong>  1921 Anayasası</strong> </p>
<p>  1918 Mondros Mütarekesinden sonra 1. Dünya Savaşı&#8217;nın galip devletlerinin ülkeyi işgal etmesi sonucu, işgale karşı direniş başlayınca Mustafa Kemal&#8217;in Samsun&#8217;a çıkışı ardından Amasya Tamimi yayımlandı ve Erzurum ve Sivas kongreleri yapıldı. 16 Mart 1920&#8242;de İstanbul&#8217;un işgali edilmesi üzerine son Osmanlı Meclis-i Mebusanı bir toplantı yaparak çalışmalarına ara verme kararı aldı, işte bu karardan sonra Mustafa Kemal meclisi Ankara&#8217;ya toplantıya çağırır. <strong>Salahiyeti fevkaladeyi haiz bir meclis</strong> deyimiyle kast edilen şey, kurulacak meclisin bir &#8216; <strong>kurucu meclis</strong> &#8216; olacağıdır. İşte bu meclisin 23 Nisan 1920&#8242;de kurulmasından yaklaşık olarak 9 ay sonra 20 Ocak 1921 tarihinde Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yani 1921 Anayasası kabul edilmiştir. </p>
<p>  1921 Anayasasının 1. maddesi; &#8216; <strong>Hakimiyet bilakaydü şart milletindir</strong> &#8216; ifadesini ihtiva eder. Peki, öyle midir? </p>
<p><strong>  1924 Anayasası</strong> </p>
<p>  1921 Anayasası aslında bir anayasa olarak değil Teşkilat-ı Esasiye Kanunu olarak anılır. Bu anayasaya bir giriş olması açısından bu başlıkta mevcut. </p>
<p>  1924 Anayasası, 1921 Anayasasını yürürlükten kaldıran (madde 104) bir anayasadır. Anayasanın üstünlüğü ilkesi açıkça 103. Madde ile ilan edilmiştir. Bu dönemde henüz bir Anayasa Mahkemesi yoktur. Yargıtay ve Danıştay da bu yetkiyi kendilerinde görememiştir. </p>
<p>  Mesela 68. Madde; &#8221; Her Türk hür doğar, hür yaşar &#8221; ifadesini ihtiva eder. <strong>Bu maddeye göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı dahi olsanız hür doğup, hür yaşama şansınız eğer başka bir ırka, millete dahil iseniz mümkün değildir. Bunu bu maddeye bakarak değil, 1924&#8242;lerden 2010 yılına geldiğimiz şu günlerde Türkiye tarihine bakarak söylüyorum.</strong> </p>
<p><strong>1961 Anayasası</strong> </p>
<p>  Darbeler tarihimizin -ideolojik nedenlerden dolayı- pek rağbet görmeyen 1960 Darbesi, ordu içinde birbirinden habersiz cuntaların oluşumuyla, deyim yerindeyse; resmen çetecilik usulü ile yapılan bir darbedir. Bu darbe ile hem milletin seçtiği başbakan asılmış, hem de iradenin milletin olduğunu söyleyen bir anayasal düzenin ülkesinde milletin elinden egemenlik alınmıştır. </p>
<p>  1960 Darbesinden sonra tek niyeti darbe yapmak olan paşaların darbe hevesi ile sonunu düşünemediği bu darbeden sonra alelacele profesörleri toplayıp; <strong>&#8216; bir anayasa yapın &#8216; direktifi vermesinden sonra, profesörlerden bazılarının; &#8216; nasıl bir anayasa istersiniz paşam? &#8216; diyerek sormasıyla oluşmuş bir anayasa olan 1961 Anayasasının bir başka yönü de darbecileri koruyan yasalar ile süslenmiş olmasıdır.</strong> </p>
<p><strong>  1982 Anayasası</strong> </p>
<p><strong>  </strong>1980 Darbesinin hemen ardından üniformalılarca form verilen, kabulünde millete sadece şeklen fırsat verilen bir anayasa olan bu darbe anayasası halen yürürlükte olması sebebiyle sırtımızdaki kamburun nedenlerinin de başını çeker. </p>
<p>  Yaklaşık olarak 34 kez değişikliğe uğramış ancak halen sorunlarımıza çözüm olamamış, demokratikleşme sürecinde en büyük engellerimizden biri olan anayasa; &#8216;<strong>değiştirilmesi dahi teklif edilemez </strong>&#8216; maddelerine de ev sahipliği yapmasıyla ünlüdür. İçerisinde değişikliği kabul etmeyen ana maddeleri ile ve halen sorunlarımıza çözümsüzlüğü ile tıkanıklığa neden olan bir anayasanın derhal tümüyle değiştirilmesi gerekmektedir. </p>
<p><strong>  Ne yapalım?</strong> </p>
<p>  Konuya anayasa tarihimiz diye girdik ancak gelişme bize neredeyse darbeler tarihimiz ile anayasalar tarihimizin eş zamanlı ilerlediğini gösterdi. Darbeler anti-demokratik ve sivil vatandaşı hiçe sayan olumsuz gelişmeler olduğundan, sivilleşmenin sivrildiği bir toplumda, darbelerin oluşturduğu anayasalar iş göremez. </p>
<p>  Devletin kapsayan, milletin-milletlerin kapsanan olduğu bir durumda bu gerçeğe yön veren anayasanın; &#8216;<strong>devlet var ise millet var olduğu içindir</strong>&#8216; şiarınca yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. İşte bu nedenle, hem dış politikada, hem de iç politikada maddi ve manevi olarak boynumuzu büken bu anayasanın değiştirilmesi gerekmektedir. Temel hak ve hürriyetleri kapsayan, her türlü hukuksuzluğa karşı milletini-milletlerini koruma altına alan, farklı din, mezhep ve ırkları da temel hak ve hürriyetler başlığında gözeten bir anayasa ile değiştirilmesi zorunludur. <strong>Anayasanın bu hali ile devamlılığının teklif edilmesi dahi söz konusu değildir.</strong> </p>
<p><strong>  </strong>Tüm bunları yapmak elbet kolay değildir, zira hukuka bağlı (!) olarak gelişen tek mantık ideolojisi, anayasayı olduğu gibi Anayasa Mahkemesini de etkilemiştir. Bu konuda gerekli önerileri veren hukukçuların görüşleri dikkate alınmalıdır. Tek mantık ideolojisinin siyasetini güdenlerin iptal davaları dikkate alınmamalıdır. Zira bu ne bu ülkeyi ne de bu ülke de yaşayanları - kim seçmiş olursa olsun- 11+4 kişilik bir kurum ya da sürekli olarak siyaset dışında bırakılanlar yönetemez. Bu ironik bir şekilde hem anayasaya aykırıdır hem de bu ülke insanlarının layık olduğu değere aykırıdır. </p>
<p>  Kurumların &#8216;<strong>yıpranması tehlikesi</strong>&#8216; susturmaya gerekçe olamaz. <strong>İş göremez, sorun çözemez hale gelmiş kurumlar zaten yıpranmıştır, bu kurumları iyileştirmek ve ehlileştirmek ancak kurumların hizmet ettiği insanların eliyle mümkündür. Devlet kurabilirsiniz ancak millet kuramazsınız, tüm bunları kurgulayamazsınız. Bir milletin ya da milletlerin kaderi kişilerin elindedir, kurumların değil. Kurumlar sadece hizmet vermekle yükümlü oluşumlardır. Bunu hatırlatmak yine bireylerin, ülke vatandaşlarının görevidir. Dikkate almakta kurumların görevi olmalıdır. </strong>Unutmayalım ki<strong>, hakimiyet bilakaydü şart milletindir!</strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/06/24/devlet-kurabilirsiniz-millet-kurgulayamazsiniz/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/06/24/devlet-kurabilirsiniz-millet-kurgulayamazsiniz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bu terör ne zaman biter?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/05/31/bu-teror-ne-zaman-biter/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/05/31/bu-teror-ne-zaman-biter/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 May 2010 15:00:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Terör]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=10028</guid>
		<description><![CDATA[
İbrahim Becer
Bir çiftlikte, kendi halinde yaşayan bir fare varmış. Bir gün çiftlik sahibinin elinde bir paketle geldiğini görmüş. Merak bu ya, Paket açılıncaya kadar bulunduğu duvar deliğinden ayrılmamış. Bir müddet sonra paket açılınca dünyalar başına yıkılmış. Çünkü açılan paketten bir &#8220;fare kapanı&#8221; çıkmış.
Başına gelecekleri anlayan fare soluğu komşusu yılanın yanında alır ve durumu anlatır. Yılan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/fare_kapani.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10030" title="fare_kapani" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/fare_kapani.jpg" alt="" width="214" height="184" /></a></p>
<p align="justify"><strong><em>İbrahim Becer</em></strong></p>
<p align="justify">Bir çiftlikte, kendi halinde yaşayan bir fare varmış. Bir gün çiftlik sahibinin elinde bir paketle geldiğini görmüş. Merak bu ya, Paket açılıncaya kadar bulunduğu duvar deliğinden ayrılmamış. Bir müddet sonra paket açılınca dünyalar başına yıkılmış. Çünkü açılan paketten bir &#8220;fare kapanı&#8221; çıkmış.</p>
<p align="justify">Başına gelecekleri anlayan fare soluğu komşusu yılanın yanında alır ve durumu anlatır. Yılan oralı bile olmaz ve kayar gider. Fare umudunu kaybetmez ve tavuğu bulur. Tavuk da aynı minval üzerine gider ama fare kendine taraftar bulmak zorundadır. Koyunun yanına gider <span id="more-10028"></span>Bizim bahtı kara fare ama değişen bir şey olmaz.</p>
<p align="justify">Yine de umudunu kaybetmez farecik. Çiftliğin en iri hayvanı olan öküzün yanında alır soluğu. Kan ter içinde, telaşla anlatır derdini öküze. Oysa ki muhatabı oralı bile olmaz ve bunun kendi sorunu olduğunu ve bundan sonra çok daha dikkatli yaşaması gerektiğini söyler. Hiç kimseden bir yardım alamayan farecik kırgın bir şekilde yuvasına döner ve dünyaya küser. Fare dışında herkes, gelen kapanın kendisi için bir tehdit oluşturmadığından emindir.</p>
<p align="justify">Ama kader de ağlarını örmeye başlamıştır&#8230;</p>
<p align="justify">Bir gece yarısı, tüm çiftlik sert bir sesle uyanır. Kapan bir şey yakalamıştır. İlk koşan çiftçinin karısı olur. Karanlıkta kapanı kontrol etmek isterken acıyla kendini yere atar. Kapan, fare için alınmıştır ama ilk avı farenin komşusu yılan olmuştur. Başına geleni anlamayan yılan da can havliyle çiftçinin karısını ısırınca olanlar olur ve olay yerine gelen çiftçi gafil yılanı bir vuruşta öldürür.</p>
<p align="justify">Yılan sokmasının ardından ilk tedavisi yapılan zavallı kadına bir tavuk çorbası yapılması fikri ortaya atılır. Olan biteni endişeyle izleyen tavukta bet beniz atsa da mukadderatın önüne geçemez. Yaka paça götürülürken son kez fareyle göz göze gelirler ama her şey için çok geçtir.</p>
<p align="justify">Çiftçinin muhitinde çok sevilen bir insan olması sebebiyle hasta ziyaretleri artar. Misafirlerini en iyi şekilde ağırlamak ve Onlara yemek çıkarmak isteyen Çiftçi, farenin zamanında yaptığı uyarıyı dikkate almayan koyunu da harcamakta tereddüt etmez.</p>
<p align="justify">Birkaç  gün sonra kadın ölür&#8230; Taziyeye gelenler çok kalabalık olduğu için bu kez gözler öküze döner. Öküz de diğerleriyle aynı akıbeti paylaşır.</p>
<p align="justify">Fare mi? Bütün bu olan biteni saklandığı duvar deliğinden izler&#8230; Kapan fare için alınmıştır ama Onun dışında herkesi götürmüştür.</p>
<p align="justify">Yani? Yanisi şu ki; Bu Ülkenin başına gelen belalarda muhatap aranırken çok da fazla seçici olunmadığı gerçeğidir.</p>
<p align="justify">Belki yirmi beş sene öncesinde, PKK Eruh&#8217;ta ilk kurşunu sıkarken bunu önemsemeyenlerin, Bugün Eruh&#8217;ta askerlik yapan çocukları var. Ya da bu problemin bugün de çok kimseyi ilgilendirmediğini, ilgilendirmediği gibi muhalefet ettiğini düşünürsek; aynı kişilerin bir yirmi beş senenin daha vicdanlarımızda açacağı onulmaz yaraları nasıl tamir edeceğimiz konusunda söyleyecek sözleri var mı? Çünkü Eruh&#8217;ta, Asker de, Terör Örgütü de ısrarla aynı yerde duruyorlar.</p>
<p align="justify">Bu Ülkenin Akademisyenlerinin, Sanatçılarının, Siyasilerinin, Yazarlarının oradan oraya koşarak, bu kanı dindirmeye çalışmasını  sadece kendi menfaatleriyle açıklamak fazla basit kaçmıyor mu? Bu bir sorundur ve her birimizin hissesi yetmiş iki milyonda bir oranındadır. Allah Korusun ama acı bir sala ile uyanmanın ne kadar zor olabileceğini hiç düşündünüz mü?</p>
<p align="justify">Aynı  İnsanların, Özgürlüklerce kutsanmış olan sivil bir Anayasa yapma girişimlerinin, &#8220;istemezükçü bir blok&#8221; tarafından engellenmeye çalışılması, Avrupa Birliği standartlarına ulaşma isteğinin engellenmesi hangi mantıkla açıklanabilir.</p>
<p align="justify">Vatanseverliğin tarifi olarak görülen Ulusalcılık denen akım, bir salyangoz mudur ki kendini içine çektiği oranda daha güçlü olsun.</p>
<p align="justify">Ya da bir kaplumbağa mıdır bu Ulusalcılık, kabuğuna duyduğu güven nispetinde kendinden emin olsun.</p>
<p align="justify">Bu kesimin anlayamadığı veya anlamak istemediği olgu şu; Bu ateş  yanmaya başladığı zaman hepimizi yakacak. Şu anda iki yaşında kızı olanların yirmi sene sonra damat acısı çekmeyeceklerinin garantisi yok. Bakın alaycı alaycı gülmeyin bu dediğime. Bu işin matematiği var. Otuz bin nüfuslu ilçeden yedi şehit çıkıyorsa hemen hemen dört binde bir yapar.</p>
<p align="justify">İmkânsız mı diyorsun? Peki, o zaman neden Milli Piyango bileti alıyorsun, hemen hemen hiç şansın yok.</p>
<p align="justify">En büyük temsilcisinin, demokratlıktan müstafi Emin Çölaşan olduğu bu kesim, ısrarla eli sopalı birilerinin gelip her konuda bu cahil halkı hizaya sokmasını bekliyor. Oysa Beklenen eli sopalılar 12 Eylül&#8217;de geldiğinde sıra dayağı vardı. Ülkücülerle, Solcuların yan yana yattıkları ne çabuk unutuldu?</p>
<p align="justify">Ya da şöyle sorayım; 12 Eylül ortalığı kasıp kavurduktan sonra, Liberallerin temsilcisi Turgut Özal&#8217;ın iktidara gelmesi, 28 Şubat sonrası da AK Parti&#8217;nin iktidara gelmesi Sizde hiç kıvılcım çaktırmadı mı?</p>
<p align="justify">O zaman yukarıdaki hikâyeyi baştan okuyun ve demokrasiye, insan haklarına, barışa, daha fazla özgürlüğe, sivil inisiyatife karşı kurulan kapanlara kimlerin ısrarla yakalandığını bir daha düşünün.</p>
<p align="justify">Bana gelince; İbrahim peygamber ateşe atıldığında bir karıncanın, ağzıyla ateşe su taşıdığını görmüşler. &#8220;Beyhude bir çaba&#8221; diye küçümsedikleri karınca da cevap vermiş:  &#8220;Ben tarafımı belli edeyim de&#8230;&#8221;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/05/31/bu-teror-ne-zaman-biter/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/05/31/bu-teror-ne-zaman-biter/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Devlet insanları zorla savaştırabilir mi?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/02/10/devlet-insanlari-zorla-savastirabilir-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/02/10/devlet-insanlari-zorla-savastirabilir-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Feb 2010 06:20:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[zorunlu askerlik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=8638</guid>
		<description><![CDATA[Ulus-Devlet konusunda yazdık, devlet bir makinedir. (Bkz.  Türkiye&#8217;nin Ulus-Devlet Sorunu) Kendine has zekâsı, vicdanı olmaz. Türk buz dolabı, Müslüman kalorifer olmaz. Biziz devletin aklı ve vicdanı. Devlet bir makine.  Tek tek bireylerin yapaMAyacağı işleri halleden kolektif bir imkân, dev bir imece. yol yapar, köprü yapar, okul, hastahane yapar. Ama bazen devletler raydan çıkıyor. Nasıl bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ulus-Devlet konusunda yazdık, devlet bir makinedir. (Bkz. <strong> </strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye&#8217;nin Ulus-Devlet Sorunu</strong></a>) Kendine has zekâsı, vicdanı olmaz. Türk buz dolabı, Müslüman kalorifer olmaz. Biziz devletin aklı ve vicdanı. Devlet bir makine.  Tek tek bireylerin yapaMAyacağı işleri halleden kolektif bir imkân, dev bir imece. yol yapar, köprü yapar, okul, hastahane yapar. Ama bazen devletler raydan çıkıyor. Nasıl bir buzdolabı elektrik kaçağı yaparak sahibini öldürürse bazı devletler de vatandaşlarını ezebiliyor,  <strong>&#8220;insan öldürmekten soğumak&#8221;</strong> gibi akla zarar suçlar icad edebiliyorlar. Bir dönemin Fransa&#8217;sında Protestanlar tımarhaneye tıkılıyordu. Komünist Rusya&#8217;da ise Komünizme karşı olanlar. Öyle ya, Komünizme karşı olmak için insanın deli olması gerekir(!) 1900&#8242;lerin İngiltere&#8217;sinde eşcinsel olmak suçtu.  2010 <strong>Türkiye&#8217;sinde savaşa karşı olmak bir suç</strong>.  Devletin tarif ettiği suçlar ile hakikaten suç olan şeyleri <span id="more-8638"></span>birbirinden ayrırd edemediğimiz sürece bu devlet bizi çok çarpar.</p>
<p>Aşağıda bu &#8220;suç&#8221; yüzünden başı belada olan iki insan (Enver ve Volkan) ile ilgili mektuplar  var.  Neyin iyi, neyin kötü olduğuna siz karar verin diyorum, buzdolabınız veya kaloriferiniz değil.</p>
<p><strong>MEKTUPLAR</strong></p>
<p>Merhaba arkadaşlar</p>
<p> </p>
<p>Enver 21 Aralıktaki duruşmaya sivil kıyafetleriyle getirilmediği gerekçesiyle o günden beri cezaevi kıyafetini giymemekte ve hiçbir cezaevi kuralına uymamakta. Bu sebeple de 1 aylık disiplin cezası verildi.Avukat hariç dışarı ile ilişkileri kesilmiş durumda. Ancak geçen duruşmadaki talebimiz doğrultusunda bugün mahkemeye sivil kıyafetleriyle getirildi.</p>
<p> </p>
<p>Ailesi ve arkadaşları dışında İnsan Hakları Derneği ve Uluslararası Af Örgütünden gözlemciler ile basın duruşmaya katıldı. Bir arkadaşımız saçı uzun olduğundan bahisle kışlaya alınmadı. Bu arkadaşın alınmamasının mahkemenin aleniyetini ortadan kaldıran bir uygulama olduğu mahkeme tutanaklarına geçirildi. (Duruşma sonrası kışlaya alınmama gerekçesinin başka birşey olduğu; saçın bahane edildiği anlaşıldı.)</p>
<p> </p>
<p>Enver sabahki görüşmemede &#8220;Dağlıca&#8221; olayında kaçırılan askerlere verilen cezayı ve mahkemeyi protesto etmek amacıyla gelmeyeceğini, bu konuda mahkemeye bir dilekçe verdiğini açıkladı. Ancak mahkeme bu dilekçeye karşılık olarak gelmeyi reddetmesi durumunda zorla getirileceğine ilişkin yazı göndermiş cezaevine. Sonuç olarak protestosuna rağmen duruşmaya katıldı.</p>
<p> </p>
<p>Bugün Enver hakkında açılan iki dava görüldü.</p>
<p> </p>
<p>İlk olarak daha önce &#8221; verilen askeri kıyafetleri ve mühimmatı kabul etmeyerek emre itaatsizlikte ısrar&#8221; suçlamasıyla açılan ve daha sonra atfedilen eylemin &#8220;hizmetten kısmen veya tamamen sıyrılmak&#8221; maksadıyla işlenmiş olma ihtimali söz konusu olduğu ve bu ihtimalde görevli mahkemenin heyet halinde oluşmuş mahkeme olması gerektiği gerekçesiyle mahkemenin görevsizlik kararı verdiği dava oldu.</p>
<p> </p>
<p>Bu dava iki askeri hakim ile 1 subay üyeden oluşan heyet tarafından yapılmaya başlandı.</p>
<p> </p>
<p>Öncelikle Enver vicdani reddine, askerliğe karşı düşüncelerine ilişkin beyanda bulundu.</p>
<p> </p>
<p>Enverden sonra müdafi olarak daha önceki duruşmada askeri hakimlerin bağımsız olmadığı, bağımsızlığı oratan kaldıran yasal düzenlemelerin anayasaya aykırı olduğu bu sebeple de öncelikle bu hükümlerin anayasaya aykırılığı dolayısıyla anayasa mahkemesinde iptalinin istenmesi yönündeki dilekçemizi tekrar ettik ve bu konuda karar verilmesini istedik.</p>
<p> </p>
<p>Bunun dışında mahkemede yer alan subay üyenin mahkemede bulunmaması gerektiğini, subay üyenin hazır bulunmasının AİHS&#8217;ne aykırılığına karar verildiğini, bu durumun adil yargılanma hakkının ihlali olduğunu ileri sürdük. Bunun dışında Enver&#8217;in savunmalarına esasa ve usule ilişkin savunmalar yapıldı.</p>
<p> </p>
<p>Mahkemeye getirilen hekim bilirkişi Enverin psikiyatrik durumunun normal olduğunu,  askerliğe elverişli olduğu, akıl hastalığının vesaire bulunmadığına ilişkin rapor verdi. Bu beyanı biz de kabul ettik.</p>
<p>Bu duruşma tanıkların tekrar ve bu sefer heyet tarafından dinlenmesi amacıyla 22 Nisana saat 10:00&#8242;a ertelendi. Enver&#8217;in duruşmalara katılmak zorunda olmadığına karar verildi.</p>
<p> </p>
<p>Daha sonra &#8221; verilen emir ve talimatları yerine getirmeyerek (rahat, hazıral vs.) emre itaatsizlikte ısrar&#8221; suçlamasıyla açılan davaya geçildi. Bu mahkeme tek hakimle görülmeye başlandı daha sonra savcı bir önceki duruşmadaki gerekçeyle mahkemenin heyet halinde yargılama yapması gerektiğinden bahisle görevsizlik kararı verdi. Bu davanın duruşma günü kıdemli hakimin incelemesi sonucu belirlenecek ve heyet halinde görülecek dava. Savunma ve itirazlar bu davada da yaklaşık olarak aynı şekilde gelişti. Ancak bu hususları heyet halinde oluşacak mahkeme inceleyip karara bağlayacak.</p>
<p> </p>
<p>Bu arada Maltepe askeri cezaevindeki işkence vakasına dair yapılan suç duyurusu üzerine soruşturma devam ediyor. Ve geçen hafta savcılık yoluyla Enverin bu konuda ifadesinin alındığını öğrendik. Enver hakkında firar suçlamasıyla yürütülen soruşturma ise devam ediyor, hala dava açılmadı.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>&#8211;</p>
<p>Av. Davut ERKAN</p>
<p>Millet Cad. No:127/10 Çapa-Fatih-İST.</p>
<p>Tel: 02126320635 Fax: 02126321289 Gsm: 05462314767</p>
<p> </p>
<p>Selam,</p>
<p> </p>
<p>6 Ocak&#8217;ta Ankara Yuksel Caddesi&#8217;nde &#8220;Vicdani Redci&#8221; Enver Aydemir&#8217;in tutuklanmasi ve iskence gormesini protesto etmek ve Aydemir&#8217;le dayanisma amaciyla bir basin aciklamasi yapilmisti.</p>
<p> </p>
<p>Polis bu basin aciklamasina katilan 23 kisiyi gozaltina almis ve bu insanlar gozaltindan baslayarak, 24 saat sonraki adliyeye kadar mutemadiyen taciz, tehdit ve baskiya maruz kaldilar. Saci kisa kadinlar, polislere tarafindan &#8220;at gibi&#8221;, saci uzun erkekler &#8220;kari gibi&#8221; iltifatlarina mazhar oldu.</p>
<p> </p>
<p>Savcı gozaltina alinanlarin 22&#8217;sini serbest tahliye etti. Volkan Sevinc&#8217;i ise tutukladi. Sebep, savas karsiti Volkan Sevinc&#8217;in &#8220;kanunsuz&#8221; (!?) toplantiya, hicbir zaman sahip olmadigi ve polisin &#8220;silah&#8221; diye niteledigi bir cakiyla katılmasiydi.</p>
<p> </p>
<p>Halen tutuklu Volkan Sevinc dahil 19 kisi hakkinda &#8220;halkı askerlikten sogutmak&#8221;, &#8220;suc ve sucluyu ovmek&#8221;ten (buradeaki suclu Enver Aydemir) dava acildi.</p>
<p> </p>
<p>Davanin ilk durusmasi 15 Şubat&#8217;ta Ankara 10. Asliye Ceza Mahkemesi&#8217;nde gorulecek.</p>
<p> </p>
<p>Ankara Savciligi, vicdani reddi savundugu ve Ugur Kaymaz&#8217;ı olduren polisler ve onlari aklayan Yargitay hakkinda elestirel yazıiar yazdigi icin gazeteci Ali Barış Kurt&#8217;a  da dava acti. 318. maddeye gore &#8220;Halki askerlikten sogutmak&#8221; suc (&#8217;?)undan yargilanacak olan Ali Baris Kurt hakkinda, 1 seneden 4 seneye kadar hapis cezasi isteniyor.</p>
<p> </p>
<p>Kurt&#8217;un mahkemesi 10 Mart&#8217;ta Ankara&#8217;da.</p>
<p> </p>
<p>Sevgiyle kalin,</p>
<p>Mehmet Atak</p>
<p> </p>
<p>ps. Altta tutuklu vicdani redci Volkan Sevinc&#8217;in mektubu</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>&#8221;</p>
<p>Sevgili Dostlar, Yoldaşlar,</p>
<p> </p>
<p>Mektuplarınızı gardiyan havalandırmaya çıktığım sırada getirdi. Gardiyan</p>
<p>&#8220;ne kadar çok mektup geldi, yazık bize gözlerimiz ağrıdı okumaktan&#8221; diye</p>
<p>esprili bir şekilde sizlerden gelen yürek dolusu sevgileri, yoldaşça</p>
<p>selamları mektupları iletti. Ben de gardiyana &#8220;siyasi tutsağım, gelen</p>
<p>mektuplardan yorulacağa benziyorsunuz.&#8221; dedim</p>
<p> </p>
<p>Dostlar, beni şu an L tipi cezaevinde hücrede tutuyorlar. Geldiğimde</p>
<p>siyasi tutsak olduğumu belirttim. Cezaevi müdürü de haklı olarak beni</p>
<p>koğuşa vermesinin doğru olmayacağını belirtti! Bunun üzerine beni tek</p>
<p>kişilik hücreye verdiler. Benim için fark etmeyeceğini F tipine geçmek</p>
<p>için gerekli başvuruların yapılacağını belirttim. L tipi cezaevine</p>
<p>getirilmemi ne müdür, ne gardiyanlar, ne de daha sonra yan hücrelerde ve</p>
<p>havalandırmada tanıştığım mahkûmlar anlam verebilmişti. Oysa ben</p>
<p>tutukluluk halimin netleşmesinden sonra, mahkeme dışında sizler bir uçta,</p>
<p>ben bir uçta beklerken; avukatıma benim adlilerin arasına koyulacağımı ve</p>
<p>bu duruma tepkimi orada belirteceğimi söyledim. Mahkemede &#8220;CMK&#8217;nın 100/2</p>
<p>maddesi delillerin değiştirilmesi, 2911 sayılı toplantı ve gösteri</p>
<p>yürüyüşleri yasasına aykırı şekilde katılma ve toplantıyı yönetme,</p>
<p>görevli memura hakaret&#8221; suçlaması dayatılıyordu. Yaşadığımız saldırının</p>
<p>ve aldığımız darpların somut bir ifadesine denk düşüyor bu tanımlama.</p>
<p>Edirne&#8217;de, Erzincan&#8217;da, Manisa/Selendi&#8217;de, İzmir&#8217;de yapılan linç</p>
<p>girişimleri&#8217;nin bir benzeri, 6 ocak çarşamba günü Ankara&#8217;nın Yüksel</p>
<p>Caddesi&#8217;nde Vicdani Retçi Enver Aydemir&#8217;le dayanışmak için yapılan basın</p>
<p>açıklamasında yapılmaya çalışıldı. Basın açıklamasında yapılan linç</p>
<p>girişimini bir kez daha tekrarlandığını birlikte yaşadık, yaşananları tüm</p>
<p>kamuoyu gördü. Yüksel Caddesi her gün bir çok basın açıklamasının</p>
<p>yapıldığı yer. O gün, yaşadığımız coğrafyada yeniden filizlendirilmeye</p>
<p>çalışılan linç kampanyasının bir adımını daha gördük. Yapılan bu</p>
<p>saldırıyı meşrulaştırmak için saldırılan iradenin üzerine çizgi çekmeye</p>
<p>çalıştılar. Bu coğrafyada katliamlar ve linçler kanıksatılmaya</p>
<p>çalışıldı. Sivas, Çorum, Maraş, Gazi, 19 Aralık katliamları ve daha nice</p>
<p>linç hamleleri &#8220;vatandaş hassasiyeti&#8221; , &#8220;polis görevini yapmaya çalıştı&#8221;</p>
<p>laflarıyla sindirilmeye çalışılan muhalif sesler ve kanıksatılmaya</p>
<p>çalışılan militarizm. Bu mektubu yazdığım tarih 19 Ocak! Hrant&#8217;ın</p>
<p>katledilişinin üçüncü yıl dönümü.</p>
<p> </p>
<p>Tarih yine cilvesini oynuyor mu diyelim. Bir gün öncede (18 Ocak) Abdi</p>
<p>İpekçi&#8217;nin katili Ağca&#8217;nın tahliye edilişinin günü! Basının yoğun ilgi ve</p>
<p>alakası içinde bir yanda kahramanlaştırmaya çalışılan &#8220;esrarengiz sır</p>
<p>dolu&#8221; tetikçi. Bir de bu zatı muhterem &#8220;dini, felsefi&#8221; görüşü gereğince</p>
<p>askerlik yapmayı istemediğini buyurmuş. Hani Abdi İpekçi&#8217;yi öldürdükten</p>
<p>sonra cezaevinden &#8220;Asker kıyafeti&#8221; giydirilerek kaçırılan Ağca&#8230; Vay be!</p>
<p>Daha önce anti-sosyal kişilik raporu verilen Ağca, çıkan pürüzlerle bu</p>
<p>açıklamasının ardından herhalde yanlış anlaşılıp hemen gereken raporlar</p>
<p>tekrar verildi. Beklediğimiz Mesih, 3 milyon dolarlık kefalet parasını</p>
<p>almak için daha neleri tırmalamaya başlayacak?</p>
<p> </p>
<p>Hürriyet gazetesi yazarı Yılmaz Özdil bu durumu fırsat bilse gerek 19</p>
<p>Ocak sayısında &#8220;Vicdani Ret&#8221; başlıklı yazıyı buyurmuş, &#8220;Askerlikten</p>
<p>yırtmak isteyenler, tırsıyorum diyemiyor, vicdani retten söz ediyor&#8221;</p>
<p>diyor.</p>
<p> </p>
<p>Özdil efendi oturduğu kaymaklı koltuktan &#8220;esrarengiz&#8221; tetikçinin</p>
<p>açıklamalarını pişkin rahatlığıyla söylüyor. Ya da koltuğun boyu alçak</p>
<p>Özdil efendi 1989 yılından bu yana yaşadığımız coğrafyada sürdürülen</p>
<p>Vicdani Ret tavrını, senin aristokrat &#8220;vicdanın&#8221; algılaması zordur.</p>
<p>Hiçbir iktidarın ve otoritenin emri altında yer almayacağını söyleyen</p>
<p>Osman Murat Ülke, Mehmet Bal, Mehmet Tarhan, Halil Savda işkenceye maruz</p>
<p>kaldılar. Ve cezalara maruz kalan vicdani retçi, Enver Aydemir hala</p>
<p>Eskişehir Cezaevi&#8217;nde tutuklu bulunmaktadır. 50 binden fazla insan yirmi</p>
<p>yıl içerisinde bu topraklarda savaştan öldü, Irak&#8217;ta, Afganistan&#8217;da,</p>
<p>Filistin&#8217;de, dünyanın her yerinde küresel efendiler insan yaşamını gasp</p>
<p>etmektedirler. Bizimde yok edilen yaşamların bir parçası olmamız</p>
<p>isteniliyor. Dünyada her bir dakika da 66 insanın öldüğü bu olayların</p>
<p>sorumluları iktidarlar vicdanlarımızı, yaşamlarımızı tutsak alamayacak</p>
<p>gasp edemeyecektir. Özdil devam ediyor: &#8220;bu memlekette yeteri kadar</p>
<p>&#8216;vicdanlı vatandaş var&#8217;&#8221;&#8230;. Evet senin tahmin edebileceğinden çok daha</p>
<p>fazla! Uğur Kaymaz, Ceylan, &#8220;kaza kurşunlarıyla&#8221; öldürülen Çağdaş Gemlik,</p>
<p>Murat Kasap&#8230;, Yunanya&#8217;da öldürülen Alexis ve daha niceleri hepsi</p>
<p>vicdanlarımızda. Bizim vicdanımız bu suça ortak olmaya yer vermiyor.</p>
<p>Özdil efendi, korkuyu iktidarlar-otoriteler yaratır. Elbette</p>
<p>psikoanalitik açıdan bakarsak, korku insani bir duruma tekabül edebilir.</p>
<p>Ama sende biliyorsun senin dediğin &#8220;tırsaklık&#8221; insani bir duruma tekabül</p>
<p>etmez. Dolayısıyla senin bahsettiğin korku iktidarlara ve otoritelere</p>
<p>mahsus bir durumdur. Korku bir basın açıklamasına dahi tahammül edemeyen</p>
<p>sistemin kendisidir. Yaşam bize bu militarizasyona karşı direnmeyi meşru</p>
<p>kılıyor.</p>
<p> </p>
<p>İktidarların tüm bu hiyerarşik, militarist, tahakkümcü dizilişine karşı</p>
<p>yaşam bu olguların karşısında yeşermektedir. Bana atfedilen suçlardan</p>
<p>biride &#8220;2911 yasak toplantı ve yürüyüşe aykırı şekilde toplantıyı yönetme</p>
<p>ve baskı uygulama&#8221;. Bakunin&#8217;in dediği gibi &#8220;her emir özgürlüğün suratına</p>
<p>patlayan bir tokattır.&#8221; yani bir anarşist olarak, benim bir eylemi</p>
<p>yönetme, birilerine emir verme gibi bir durumum olamaz. Ben bireyin özgür</p>
<p>iradesinin gücüne inanırım. Otoritelerin anlamlandıramadığı, rahatsız</p>
<p>olduğu durum özgür iradenin kolektif inisiyatifidir.</p>
<p> </p>
<p>Dostlar, buraya geldiğimden bu yana ufak tefek sorunlar olmadı değil.</p>
<p>Bunlar daha çok psikolojik sindirme çabaları. Ama ben oldukça iyiyim.</p>
<p>Sizlerin, binlerce yüreğin burada olduğunu hissettiriyor bu duvarlar.</p>
<p>Burası her ne kadar doğal bir yer olmasa da doğanın diyalektiği gereği</p>
<p>bulunduğu koşullarla gelişmeyi, uyumu sağlıyor. Bulunduğum hücrenin</p>
<p>yanlarında şimdi başka mahkumlar geldi, ilk günler burada sessizlik</p>
<p>hakimdi, benden başka kimse yoktu. Geldikten 4-5 gün sonra yeni tutsaklar</p>
<p>geldi. Onlarla sohbet ediyoruz pencereden. Yan hücrelerden gelen arabesk</p>
<p>şarkılara, bende bulunduğum duvarın arkasından marşlarla katılıyorum</p>
<p> </p>
<p>19 Ocak salı itibari ile mektuplarınız geldi. Hepsini tekrar tekrar</p>
<p>okudum. Hepsine yazacağım. Pazartesi-çarşamba benim mektup gönderme</p>
<p>günüm. Pazartesiye yollayacağım. Cuma-salı günleri de gelen mektup günü.</p>
<p>Buraya geldiğim günden bu yana dayanışma eylemlerinizin gelişeceğini</p>
<p>yüreklerin sıcaklığını, hep yanımda hissettim. Her kampüsü, sokakları</p>
<p>stantlarla güzelleştirmişsiniz. Farklı illerde dayanışma etkinlikleri</p>
<p>gerçekleşmiş. Sizlerle o masalarda birlikte olmayı yeğlerdim, ama bu</p>
<p>seferlikte böyle oldu.</p>
<p> </p>
<p>Burada mektup okumak en güzel aktivitelerden biri. Mektuplarınızın</p>
<p>devamını bekliyor olacağım. Ankara içinden buraya mektupların ulaşması 8-9</p>
<p>günü buluyor. Benim mektuplarda bir terslik olmazsa o arada gelecek. Biraz</p>
<p>dağınık yazmış olabilirim mazur görün. Mektupta gerekli düzenlemeleri</p>
<p>yapıp, yayınlayabilirsiniz. (Her zaman ki gibi düşük cümleler, imla hatası</p>
<p>vs.)</p>
<p> </p>
<p>Yüreklerinizin dolup taştığı bu hücreden hepinize en içten devrimci</p>
<p>selamlarımı yolluyorum!</p>
<p> </p>
<p>Görüşmek üzere</p>
<p> </p>
<p>Volkan Sevinç</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/02/10/devlet-insanlari-zorla-savastirabilir-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/02/10/devlet-insanlari-zorla-savastirabilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Devlet -Halk Açmazı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/01/17/devlet-halk-acmazi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/01/17/devlet-halk-acmazi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 Jan 2010 12:46:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=8306</guid>
		<description><![CDATA[
Ahmet Ercan
GİRİŞ
       Açmaz; seçenekler arasında kalındığında hiçbir seçenekten vazgeçememe durumudur. Nasıl satrançta şah çekildiğinde şahı koruyan taşlar yönünde de bir tehdit varsa o taşlar hareket ettirilemiyorsa, bir konuda açmaza düşüldüğünde de aynı şekilde feda edilemeyecek seçenekler arasında kalınmış demektir. Bir bakıma seçeneklerin seçenek olmaktan çıkıp zorunluluk haline gelmesi söz konusudur. Bu bağlamda feda edilemeyecek, aralarında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/2010_acmaz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-8308" title="2010_acmaz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/2010_acmaz-188x300.jpg" alt="" width="188" height="300" /></a></p>
<p><em><strong>Ahmet Ercan</strong></em></p>
<p>GİRİŞ</p>
<p align="justify">       Açmaz; seçenekler arasında kalındığında hiçbir seçenekten vazgeçememe durumudur. Nasıl satrançta şah çekildiğinde şahı koruyan taşlar yönünde de bir tehdit varsa o taşlar hareket ettirilemiyorsa, bir konuda açmaza düşüldüğünde de aynı şekilde feda edilemeyecek seçenekler arasında kalınmış demektir. Bir bakıma seçeneklerin seçenek olmaktan çıkıp zorunluluk haline gelmesi söz konusudur. Bu bağlamda feda edilemeyecek, aralarında seçme yapılamayacak, varlıkları karşılıklı olarak birbirlerini destekleyen ve birbirlerine bağlı olan devlet- halk ilişkilerinde yaşanan bunalımlara, sonuç olarak da devlet halk ilişkilerinde sağduyu ve hoşgörünün yerine değineceğiz.   </p>
<p align="justify">     Einstein, &#8220;Problemler onları ortaya çıkaran aynı düşünce seviyesi ile çözülemez&#8221; der. Ortada kabul edilen bir devlet halk arası problemler mevcuttur. Bu problemlerin çözümünü <span id="more-8306"></span>dolayısıyla problemi ortaya çıkaran zihin seviyesinin üstünü yakalamak istiyorsak, öncelikle sorunun kaynağına inmemiz gerekmektedir. Türkiye&#8217; deki devlet halk açmazının ana sebebi yanlış uygulamalar ile desteklenmiş çağdaşlaşma saplantısıdır.</p>
<p align="justify">     TARİHSEL ARKA PLAN</p>
<p align="justify">     Osmanlı  yönetim anlayışı, toplumun günlük yaşantısını yönlendirmeden uzak, toplumu bütün olarak uzaktan denetleme şeklinde var olan bir sistemdir. Sistemin uygulayıcıları da hassas ve çok kültürlü bir toplumu yönettiklerinin bilincindeydiler. Zaten bu bilinçten uzaklaşmaya başladıklarında sistemi uygulamaktan da uzaklaşmaya başladılar. Tanzimat ile devam eden sürede devlet toplumu değiştirme bir bakıma çağdaşlaştırma sevdasına düştü. Bununla birlikte uzaktan yönetme ve yönlendirme şeklinde olan anlayış, derinlemesine müdahale etme ile ikame edilmiştir.</p>
<p align="justify">     Hal böyle olunca ortaya çağdaşlaşmaya taraflık ya da muhaliflik şeklinde iki kavram ortaya çıktı. Çağdaşlaşmanın öznesi devletin idari ve siyasi birimlerinden oluşan azınlığın karşısında çoğunluğu oluşturan sessiz halk yerini aldı. Çağdaşlaşma uygulamalarına ilk olarak maruz kalan çoğunluk ne ile karşı karşıya olduğunun, ne olduğunun ve ne oldurulmak istendiğinin farkındaydı. Fakat bu bilinçli çoğunluk yerini kişilik oluşumu bu döneme rastgelen kişilerin yoğun olduğu bir topluluğa bırakmaya başladığında, zaten ne olduğu hakkında şüpheli olan ve ne oldurulmak istendiğine dair fikri dahi olmayan bu topluluk içinde bunalımlar başlamıştır. Asıl itibariyle çağdaşlaşmanın getirdiği kimlik bunalımı ilk zamanlar birkaç şehire sıkışmış aydınlar ile sınırlıydı. Fakat topluma çeki düzen verme arzusu dönemin yeterli bilinç seviyesini yakalayamamış kişilerin sorunu iken bundan sonra bu arzu nedeniyle toplumun sorunu haline gelmiştir.</p>
<p align="justify">     SİMGELERDE ÇAĞDAŞLAŞMA</p>
<p align="justify">     Çağdaşlaşma adı altında yapılan uygulamalar öncelikle geleneksel simgeleri ortadan kaldırmaya yöneliktir. Geleneksel simgelerin yerini yenileri almaya çalışır. Böylece devlet meşruiyetini bu yeni simgelere dayandırarak mevcudiyetini sağlar. Fakat genellikle yeni simgeler geleneksel simgelerin yerini kolaylıkla alamaz. Bir kabul edilme süreçleri vardır. Yeni simgelerin tarihsel sentez ve özendirme yöntemleri kullanılmadan, jakoben bir üslupla diretildiği düşünüldüğünde kabul edilme süreçlerinin neden uzun sürdüğü daha kolay anlaşılır. İşte bu süreç içinde toplum bunalım yaşar. Özellikle de Türkiye&#8217;deki gibi ana meşruiyetini geleneksel simgeler üzerinden kazandıktan sonra bunları yenileri ile değiştirme sürecine girildiğinde bunalımlar daha derin olur. Daha sonradan her ne kadar bunalım izlerinin kaybolduğu söylense de, bunalımlar toplumun bilinç altında uygun zaman bulduğunda yeniden canlanmak için hazır bekleyen hortlaklar gibilerdir. Toplumda anlam verilemeyen reflekslerin temelinde toplumun bilinçaltında yatan bu hortlaklar vardır.</p>
<p align="justify">     Bizde yaşanılan bunalımların Batı toplumlarından daha derindir. Bunun nedeni yenilik hareketlerinin Batı da bir evrim, bizde ise devrim şeklinde olmasıdır. İdeoloji hareketleri bir paradigma mantığı içerisinde eskisini tamamen ortadan kaldırmaya yöneliktir. Fakat bu ideolojilerin uzantıları toplumda kendini kabule yönelik evrimsellik göstermek zorundadır. Her ideoloji uzantısının toplum bilincine balyoz etkisi yapan devrimlerle inmesi devlet ile halk arasında ister istemez ayrılıklara neden olacaktır. Avrupa&#8217;da Fransız ihtilali olmuştur. Fakat ihtilal ile çıkan ana milliyetçilik fikrini destekleyen yan yenilikler bir devrim mantığı içerisinde değildir. Biz de ise her yeniliğin sonuna devrim sözcüğünü yapıştırmak modası hasıl olmuştur. Şapka kanununa bile şapka inkılabı demişizdir.</p>
<p align="justify">     ENGELLENME</p>
<p align="justify">     Çağdaşlaşma uygulamasının yaptırıcı özelliği olduğu kadar, engelleyici ve yaptırtmayıcı özelliği de bulunmaktdır. Psikoloji de öfke unsurunun tetikleyicilerinden biri olarak engellenme de sayılır. Halkın yapmak istediklerini yapamaması, engellenmesini o engeli teşkil eden yapıya karşı öfkelenmesi anlamına gelir. Bu durumun devlet sevgisi ya da devlete itaat anlayışı ile zıtlık oluşturan bir yanı yoktur ve tamamen insan olmaktan kaynaklanır. Bu engellenme sonucunda devlet seçkini ile halk arasındaki fark artar. Bu farkın sorumlusu da ne yazık ki çağdaşlaşamayan halk olarak görülür. Fakat gerçek sorumlular çağdaşlaşmayı doğal bir süreç olarak uygulanmasını engelleyenler ya da farkında olmadan bu durumun gerçekleşmesinin zeminini hazırlayanlardır.</p>
<p align="justify">     TEK ULUS OLUŞTURMA ÇABASI</p>
<p align="justify">     Bizdeki çağdaşlaşma hareketinin hedefleri arasında farklı grupları tek bir ulus potasında eriterek ortaya ulus devletin ana malzemesi uygar ulusu oluşturabilmektir. Sosyolojide, birincil ilişkiler, kişinin aile yakın akarabaları ile olan ilişkilerini tanımlar. İkincil somut ilişkiler kişilerin herhangi bir ortak özelliğinden dolayı çeşitli gruplar ile var olan somut ilişkilerini, ikincil soyut ilişkiler ise kişilerin belki de hayatı boyunca hiçbir ilişkide bulunmayacağı fakat bazı ortak özellikleri sebebiyle etkileşim içinde olduğu geniş gruplar ile olan ilişkileri ifade eder. Çağdaşlaşma hareketi serbest bırakmayıcı, müdahaleci reflekslerinden dolayı kendi iktidarını birincil ya da ikincil somut ilişkiler üzerine değil ikincil soyut ilişkiler üzerine kurar. İkincil soyut ilişkilere en güzel örnek millet yapısıdır. Bu iktidar kurulumu aşamasında da birincil ve ikincil soyut ilişkiler zarar görür. Böylece halkın bilincinde devletinden aldığı yeni bir yara oluşur.</p>
<p align="justify">     HALKIN TEPKİSİ</p>
<p align="justify">     Türkiye&#8217;nin çok kültürlü ve uzaktan denetimli yapısından homojen, yakından ve yukarıdan denetimli yapıya ani geçişi, halkta bir şaşkınlığa ve zorlu geçen yıllar sonucunda dinlenme zamanı bulamamış bu nedenle fikri olarak atalete düşmüş olmanın verdiği bir yılgınlığa sebebiyet vermiştir. Tutulup sürüklendiği bu duruma karşı halk doğrudan bir tepki göstermemiştir. Ortaya pasif bir direniş çıkmıştır. Bu pasif direniş susup önüne bakma, herşeye rağmen bildiği gibi hareket etme şeklinde tezahür etmiştir.</p>
<p align="justify">     DEVLETÇİLİK</p>
<p align="justify">     Sarfedilen çabalar sonucu elde edilen sözde çağdaşlaşma miktarı, daha sonradan korunma yoluna gidilmiştir. Bu korunma da devletçilik adı altında &#8220;hikmet-i hükümet&#8221; etiketi yemiştir. Devletçilik burada halkın kendisinin yapamadığı iktisadi girişimlerin devlet eliyle yapılması anlamında değil, kendini devletin sahibi olarak görenlerin kendilerine yönelik tehdit olarak algıladıkları olaylara doğrudan müdahale etme anlayışını simgeler. Devletin, devlet yapısının kollanıp gözetlenmesi yararlıdır, fakat kendisini devletin sahibi olarak görmeye başlama, yaptıklarını devletin bekasına yönelik faaliyetler olarak tanımlama gizli bir hastalığın belirtileridir. Tabi eğer bu faaliyetler bilinçsiz olarak yapılıyorsa bir hastalıktır, eğer bilinçli olarak yapılıyorsa bunun adı halk arasında &#8220;hainlik&#8221; kişi açısından &#8220;başarı&#8221;dır. Devletin bekasına yönelik alınan tedbirler sonucunda hastalıklı paranoya ruhunun halka da sirayet edilmesi istenir. Çünkü korkan, korktuğu ile yüzleşemeyen, korktuğu şeyi dahi tam olarak tasvir etmekten yoksun bir halkın yönetilmesi çok kolay olacaktır.</p>
<p align="justify">     DEVLET HALK İLİŞKİLERİNDE SAĞDUYU VE HOŞGÖRÜNÜN YERİ</p>
<p align="justify">     Devlet mekanizmasının en büyük dezavantajlarından biri, devlet sistemi içinde yer alan kişilerin kusurların şahsi olarak algılanmayıp bunların devlete mal edilmesidir. Devlet sistemi içerisinde mevki sahibi olanların hukuki olarak şahsi kusurluluğu bulunsa bile toplumsal olarak kusurun ceremesini devlet çeker. Bir paşamız &#8221; Zo diyenleri hallettik sıra lo diyenlerde&#8221; deyince, lo diyenler paşanın başına &#8220;devletin&#8221; tamlamasını getiriyor, zamanla da paşanın kim olduğu unutuluyor, geriye unutulmayan bir tek devlet kalıyor. Bu absürd söz de devlete mal oluyor. Halk kendine &#8220;öküz&#8221; diyenleri, dışarıdan &#8220;damızlık adam&#8221; getirmeyi teklif edenleri elbette unutmaz ama bu adamı başımıza neden getirdin diye de devlete kızmaktan kendisini alamaz. &#8220;Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz&#8221; diyecek kadar küstahlaşabilen devlet görevlileri devlet ve halkın arasını açmaktadır. Yukarıda verilen örnekler ile her zaman karşılaşılmaz ama devlet görevlileri her zaman sağduyulu ve hoşgörülü olmak zorundadırlar. Tayin olduğu yere ailesini götürmeyen bir devlet memuru halka &#8220;Ben burasını ailemi getirecek kadar güvenli bulmuyorum&#8221; mesajını verdiğini bilmelidir. Düşünmelidir ki birkaç yıllığına ailesini götürmeye çekindiği yerde yüzyıllardır sadece çekirdek değil bütün ailesi ile yaşayan insanlar vardır. Yıllardır birikmiş problemlerin etkisi ile halk, devlet memurunun bir ters bakışına bile çok farklı manalar yükleyebilir. Devlet görevlileri çalıştıkları zaman dilimi içerisinde sadece kendilerinden ziyade devleti temsil ettiklerini aklından çıkarmamalıdır. Bu nedenle sağduyu ve hoşgörü görevlilerin kesinlikle taviz vermeyecekleri şiarı olmalıdır. </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/01/17/devlet-halk-acmazi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/01/17/devlet-halk-acmazi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Din ve Vicdan Özgürlüğü II</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 Dec 2009 23:20:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet Terörü]]></category>

		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Din istismarı]]></category>

		<category><![CDATA[Diyanet]]></category>

		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Din ve Vicdan Özgürlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Dinin kurumsallaşması ve iktidar sevdası]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7639</guid>
		<description><![CDATA[Dinin kurumsallaşması ve iktidar sevdası

&#8220;Aranızda en üstün olmak isteyen, sizlere hizmet etmekle yükümlüdür.&#8221; 
&#8220;Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği görmezsin. Ne zaman kendi gözündeki merteği ortadan kaldırırsan işte o zaman kardeşinin gözündeki çöpü kaldırabilmek üzere oldukça iyi bir görüşe kavuşacaksın.&#8221; (Hz. İsa Aleyhiselamın Hadisleri) 
 
Bir önceki yazımızda din özgürlüğüne dair dört ana esas belirlemiş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2 style="text-align: left;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_din_laiklik.gif"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_din_laiklik.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-7642" title="20091210_derin_dusunce_org_din_laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_din_laiklik.gif" alt="" width="240" height="320" /></a>Dinin kurumsallaşması ve iktidar sevdası</h2>
<p style="text-align: left;"><strong><em><br />
&#8220;Aranızda en üstün olmak isteyen, sizlere hizmet etmekle yükümlüdür.&#8221; </em></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong><em>&#8220;Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği görmezsin. Ne zaman kendi gözündeki merteği ortadan kaldırırsan işte o zaman kardeşinin gözündeki çöpü kaldırabilmek üzere oldukça iyi bir görüşe kavuşacaksın.&#8221; (Hz. İsa Aleyhiselamın Hadisleri)</em></strong> <br />
 </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2009/10/25/din-ozgurlugu%25e2%2580%2599ne-genel-bir-bakis/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Bir önceki yazımızda</span></a> din özgürlüğüne dair dört ana esas belirlemiş ve bu konu etrafında değişik örnekler vermiş, dahası ülkemizde yaşanan din özgürlüğü problemlerine değinirken hatırlarsanız şöyle demiştik: <em>&#8220;Kendi tarihimiz açısından bakarak; Peki, devlet neden dini, vicdanlara ve mabetlere hapsetmek suretiyle kontrol altına almak istesin ki? Sahi din bu kadar korkutucu bir şey midir ki kontrol edilme ihtiyacı duyulsun? ya da geçmişte hristiyanlık tarihinde olduğu gibi, dinsel bir şiddet süreci mi yaşamıştık? Din ve mezhep kavgaları mı yapmıştık? Din ya da kilise eliyle engizisyon mahkemelerinde işkence ve zulüm mü görmüştük?&#8221;<span id="more-7639"></span></em></p>
<p> Daha önce yazmış olduğum bu satırları, derinlere inmek suretiyle; biraz daha açmayı, sağlıklı bir tahlil yapabilmek adına önemli olduğunu düşünüyorum. Ve meselenin bam teline dokundurmak için; din özgürlüğü problemlerinin, tarihsel olarak başlangıç noktasına ve kaynağına bir yolculuk yapmak gerekecek.  </p>
<p>Araştırmalar, tarihi süreç içerisinde din özgürlüğü problemlerinin daha çok hıristiyanlıkla  ortaya çıktığını göstermektedir. Teorik ve haklı olarak kendini &#8220;Sevgi dini&#8221; olarak takdim eden bir dinin, güç ve iktidar sahibi mensupları tarafından, başka dinlere ve kendi içinde oluşan &#8220;heretik ve schismatic&#8221; oluşumlara karşı, tavizsiz ve gaddarane bir şiddet politikası gütmesi ve bunun insanlığa sunmuş olduğu ağır tahribat ve bedeller, ilgili konuyu ve süreci araştırmaya değer kılıyor. Daha çok  batıda gelişen ve insanlığın vicdanını duvara asıp, hayvani (belki de daha aşağı)  mertebeye ulaşmada, zirve yaptığı bu süreç, değil başka bir dine, farklı bir mezhebe dahi tahammülün olmadığı bir süreç olarak, tarihe geçmiştir. Zira Ortaçağ&#8217;da kilisenin mutlak bir otorite konumuna hızla yükselme arzusu ve devleti ele geçirme gayretleri nedeniyle bağnazlık ve tahammülsüzlük had safhaya ulaşacak. Ve böylece batı&#8217;da <strong>&#8220;tek kral, tek devlet ve tek din&#8221;</strong> anlayışı hakim olacaktı.  </p>
<p>Olayın başlangıç noktasına dönecek olursak; Hz.İsa ve getirmiş olduğu ilahi mesajların, ümmeti tarafından yayılma süreci, yaklaşık 310 sene gizli ve el altında gerçekleşmiş ve bu insanlar o günün zalim cabbarlarına ve oligarşik despotlarına karşı, bu dini gizlilik içerisinde korumaya muvaffak olmuşlardı. </p>
<p><strong>İmparator Constantin tabandan gelen zorlama neticesinde, hıristiyanlığı din olarak kabul etme ve din özgürlüğünü getirme mecburiyetinde kalmıştı. Gerçi bu Hıristiyanlık üzerinde kontrolü elde tutmak için yapılan bir kabulleniştir.</strong> <strong>Eğer o günün Hıristiyanları, Constantin&#8217;in bu oyununa gelmeyip, daha çok üst yapı ile ilgilenMEselerdi, ihtimal dinlerini bir süre daha koruyabilirlerdi yorumu getirilebilir.</strong> <strong>Zira hiristiyanlığın (resmi) din olarak kabul edilişi, hıristiyanlara indirilen büyük bir rehavet darbesi olmasının yanında, iktidar sahibi zalim ve jakoben yöneticilerin, dini ve siyasi gücü kontrol altında tutma maksadıyla, baskıcı ve despotik yönetimlerinin ilk nüvesini oluşturacaktı. Tabii hiristiyanlığın resmi din olarak kabul edilişin ardından, hristiyanların bir kısmı eski gerilimlerini (hassasiyetlerini) kaybedip, kelepir sevdasına düşmeleri ayrı bir araştırma ve inceleme konusu olabilir.</strong>   </p>
<p>İmparator Constantin 313 yılında Milan fermanı ile, ferman söylemlerinin aksine dinde toleranssızlığa giden yolun kapısını aralamıştır. <strong>&#8220;Bir devlette tek din ve din içinde birlik&#8221;</strong> ilkesiyle Constantin, heretiklere karşı savaşta, kiliseyi desteklemiş ve hatta önderlik etmiştir. Bu dönemde, heretiklik manevi ve medeni suç olmaktan çıkarılıp, sonu engizisyon mahkemelerine kadar varan bir dizi zülmi cezalara kadar gitmiştir. Bu dönem kilise ile devletin yetkilerinin kaybolup kaynaşmaya dönüştüğü bir dönem olarak adlandırılabilir. </p>
<p>Daha sonra 380 yılında I.Theodosios ile hıristiyanlık önce devletin resmi dini haline gelmiş, peşinden de devlete hükmeden bir kurum haline dönüşmüştür ki buna <strong>&#8220;hiristiyanlığın devletleşmesi&#8221; </strong>ya da<strong> &#8220;Dinin kurumsallaşması&#8221; </strong>tabiri daha uygun düşecektir. Yani <strong>&#8220;Kilise devlet içinde değil, Devlet Kilise içindedir&#8221;</strong> artık. Başka bir deyişle, &#8220;<strong>kilisenin (ruhani kılıcın) devleti ele geçirmesi&#8221;</strong> olarak da yorumlanabilir.         </p>
<p>Sonuçta, insanlığa kan kusturacak öylesi bir teokratik düzen gelmiştir ki, bunu Papa VIII.Boniface şu şekilde izah etmektedir.  </p>
<p><em>&#8220;Kutsal Katolik ve apostolik kilise dışında günahların ne affı ne de onlardan kurutuluş yolu vardır. Mevcut iki kılıç (dünyevi  ve ruhani) kilisenin iktidarındadır. Bir devlette iki baş olamaz. Dünyevi otorite, ruhani olana tabidir. Ruhani otorite kral da dahil herkesi yargılayabilir ama o hiç kimse tarafından yargılanamaz. Çünkü onun otoritesi ilahidir.&#8221;</em> </p>
<p>İşte bu aşamadan sonra din özgürlüğü alanındaki felaketler süreci başlamış oluyordu.  </p>
<p> Bu despotik tekelci yönetim, İncil&#8217;de geçen <strong><em>&#8220;Ve efendi hizmetçiye dedi; Yollara ve çitlerin boyuna çık. Bulduklarını içeriye girmeye zorla ki evim dolsun.&#8221;</em></strong> Sözünü kendine referans alarak zora başvurmanın lüzum ve doğruluğuna inanır. Hoşgörüsüzlük ilke haline getirilir. Ve sonuçta Nietzsche&#8217;ye <strong>&#8220;Anarşist ve Hıristiyanın kökeni birdir&#8221;, &#8220;Kutsal anarşistler&#8221;</strong> sözünü dedirtecek, şiddet ve yüzyılları bulan din ve mezhep kavgalarının fitili ateşlenmiş olur. </p>
<p>Bu kadarla da kalınmaz ve <strong>&#8220;Ruhun kurtuluşu için, her türlü ten cezası, her işkence hatta ölüm caizdir&#8221;</strong> düşüncesi ortaya atılır ve engizisyon mahkemelerinin fikri alt yapısı oluşturulur ve bu zülüm düzeni devlet eliyle meşrulaştırılmış olur.  </p>
<p>Dinde zorlamayı makul gören anlayışın temelinde, <strong>&#8220;Hıristiyanlı/Kilise dışında kurtuluş yoktur&#8221;</strong> kuralı dikkate değerdir. Bu kural maalesef kendinden olmayana şiddet yolunu açmış ve yeryüzünü kana boğmuştur. </p>
<p><strong>Zira öğretiye göre, hiristiyanlığın asıl amacı ruhun ve insanlığın manevi kurtuluşudur ve bunun da tek ve mutlak yolu hiristiyanlıktır. Yani tek bir mutlak doğru vardır. O da kendileridir. Bu kurtuluşa gelmeyen kılıçla yola gelecektir. Dolayısıyla dinde zorlama insanın en kutsal görevidir. Toplumun zor kullanmama sebebinden dolayı topyekün cehenneme gitmektense bireylerin acı çekmesi ve hatta ölmesi gayet normaldir!</strong> </p>
<p>İşte bu anlayış, kendinden olmayan din ve mezheplerle bir savaşın ifadesidir. Zira insanlığın manevi kurtuluşunu hedef almış fanatik bir inancın, ne başka dinlere ne başka mezheplere ne de kendi içindeki farklı oluşumlara müsaade edeceği beklenemez. Özgürlüğe gem vurma ve zorlama suç olarak değil, kutsal vazife olarak nitelenmiştir. </p>
<p>Hiristiyanlık içinde oluşmuş  her mezhebin kiliseleri de, &#8220;mutlak hakikatı&#8221; kendilerinin temsil ettiğini iddia etmiş ve kurtuluşun sadece kendilerinde olduğuna iman etmişlerdir. Dolayısıyla kendileri dışındaki oluşumları heretik kabul ederek, onlarla savaşmayı vazife bilmişler ve kanlı mezhep savaşları böylece başlamıştır.  </p>
<p>532 yılında İmparator Jüstinyen hipodrom&#8217;da 40.000 civarında insanı doldurup katletmesiyle vurguladığı  &#8220;Tek devlet, tek kanun, tek din&#8221; anlayışının doğurduğu <strong>&#8220;Kral kimse, din o&#8217;dur.&#8221;</strong> felsefesine inanmış ve bunu da vahşetinin gerekçesi yapmıştır. Artık halk, kralın dininden olmak zorundadır.  </p>
<p><strong>Hz. Peygamberin (S.A.V), Bizans Kralı Herakleios&#8217;a gönderdiği mektupta <em>&#8220;İslamı kabul etmekten kaçınması halinde halkının günahını da üstleneceği&#8221;</em> şeklindeki uyarısı, muhtemelen hıristiyanlıktaki halkın, kralın dininden  olması zorunluluğu sebebiyledir. Yoksa İslam&#8217;da hiç kimsenin, bir başkasının suçunun cezasını çekmeyeceği esaslı bir prensiptir. Ayetlerle de sabittir. </strong> </p>
<p><strong>Ancak burada şunu da belirtmek gerekir ki; insanlığa zulüm ve gözyaşı getirmekten başka hiçbir işe yaramayan, yukarda anlatılan öğretiler ve bu öğretilerden müteşekkil zihin yapısı daha çok, iktidar odaklı kurumsallaşmış bir dinin, günümüz tabiriyle vatikanizm öğretisinin eseridir. Dolayısıyla Hz. İsa (a.s)&#8217;nın getirmiş olduğu ilahi mesajla uzaktan yakından alakası yoktur.</strong> </p>
<p><strong>Çünkü, her türlü müessese gibi, (devlet de buna dahildir) Kiliseler de konformizme, sosyal ve siyasal muhafazakarlığa, yani mevcut durumun her ne pahasına olursa olsun sürdürülmesine tabiatları gereği yatkındırlar. Bunun yanında ilahî mesajın, yani dinin yeryüzünde insanlar tarafından temsil edilen ve &#8216;yönetilen&#8217; bir müessesesi olamaz. Bunun yanında; Papa, kardinal, piskopos gibi hiyerarşik otoriteler zinciri Hz. İsa&#8217;nın getirdiği dinde yoktur. Bu durum, Kiliselerin kendilerini bir devlet gibi teşkilatlandırmaları sonucu ortaya çıkmıştır ki, insanları din değil, bürokratik yapılarla yüz yüze getirmiştir. Bu hiyerarşik yapı, doğal olarak kendini korumak için din ile hiç alakası olmayan kıymeti kendinden menkul ve kendine ait bir iç kanun ve kurallar bütününü de beraberinde getirmiştir. Bu nedenle Kiliseler ve kurumsallaşmalar, özünde bir yabancılaşmayı, yani dinden uzaklaşmayı taşımakta ve bireyin yasa ve kurallara boğulmasıdır ki, tarihte yaşanan acı olaylar da bu gerçekliğin yansımasıdır.</strong> </p>
<p>Şimdi, hristiyanlık tarihinde ve din özgürlüğü problemleri çerçevesinde, tarihte yaşanmış bazı olayların altını çizmeye çalışalım. </p>
<p>Din savaşlarına en önemli örneklerden biri Antakya ve Kudüs&#8217;ün işgalidir. 1098 yılında Antakya&#8217;yı ele geçiren haçlılar şehirdeki bütün Müslümanları katlederek, Kudüs yoluna koyulmuşlardır. 1099 yılında Kudüs işgal edildiğinde ise, yaşlı, kadın, erkek, çocuk savunmasız 40.000 insan kılıçtan geçirilmiş. Kutsal mekanlar yağmalanmış. Bütün Museviler de, Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle sığındıkları sinagoglarda yakılmıştır ki, bu olay insanlık tarihinin en acı katliamı olarak geçmiştir. </p>
<p>1204 yılında ise, Küdüs&#8217;e yönelen IV.Haçlı orduları, İstanbul&#8217;a uğrayarak, zulüm ve nefretlerini ortaya dökmüşlerdir. Oradaki halka, inanç farklılığından dolayı zulmedilmiş. Din adamları asılmış, savunmasız kadınlara ve rahibelere tecavüz edilmiş. Aziz olarak bilinen kişilerin mezarları dahi yağmalanmıştır. Ayasofya cami dahi bu yağmadan nasibini almıştır. Öylesine bir yağmadır ki bu, İstanbul harabe şehir haline gelmiştir. Bununla da yetinmeyip, İstanbul&#8217;da bir Latin patrikliği kurmuşlar ve Ortodoks halkı zorla Katolikleştirmeye çalışmışlardır. (Şahsi kanaatim şayet Bizans, Bizans olarak kalsaydı, sanırım sorun yoktu ve Fatih Sultan Mehmet, İstanbul&#8217;a en azından belki de kılıçla girmeyecekti. Zira Bizans artık koca bir zülüm meydanı ve haçlı seferlerinin üssü pozisyonundaydı diye düşünüyorum)         </p>
<p><strong>Buradan Haçlı  seferlerinin amaçlarından birisi de, heretik ilan edilen Bizans&#8217;ın tekrar Katolikliğe dönüşünü sağlayarak yeniden Papa&#8217;nın egemenliği altına girmeyi sağlamak olarak yorumlanabilir. Hatta biraz daha ileri giderek, geçtikleri her yolda bir enkaz bırakmaları sebebiyle bu hareketin sömürü ve emperyalist amaçlar taşıdığını da söyleyebilirim.</strong> </p>
<p>1313 yılında Tapınak Şovalyeleri Papa ve Kral işbirliği ile, heretik ilan edilmiş ve şovalyeler diri diri yakılarak idam edilmişlerdir. Ve Tapınak şovalyeleri, papaya ve krala Karuni bir servet bırakarak tarih sahnesinden silinmişlerdir.  </p>
<p>1572&#8242;de Fransa&#8217;da Katolikler, IX. Charles&#8217;ın emriyle bir gecede 20 ila 70 bin arasında Protestan&#8217;ı katletmişlerdir. Enteresandır, Papa, bu katliamı kutlamak için özel bir madalya bastırmıştır. (Saint-Barthelemy Katliamı)</p>
<p>Yine din özgürlüğü problemlerinin sebep olduğu otuz yıl savaşlarını da hatırlatmak gerekiyor. Protestan ve Katolik birlikler arasında çıkan savaşta Almanya koca bir harabe ülke halini almış, 300 ayrı eyalete bölünmüş ve bunun yanı sıra nüfusu da 16 milyondan 6 milyona düşmüştü. Bu savaş sonunda yorgunluk ya da bıkkınlık hali olsa gerek, kısmi bir din ve vicdan özgürlüğü getirildiğini de belirtmem gerek. </p>
<p>Ve Engizisyon Mahkemeleri&#8230; Bu mahkemeler, XIII. Yüzyılda ortaya çıkmış, hıristiyanlıktan dönen, heretik akımlara karışan, dini esaslara başkaldırmış, kısmen de Yahudileri ortadan kaldırmak ve yok etmek maksatlı kurulmuş ve XIX. Yüzyıla kadar etkisini sürdürmüş Katolik kilise mahkemelerdir. Bu mahkemelerin, heretik akımlara karşı başarısız olmuş hükümdarların tahttan indirileceği kararını alması, vahşeti boyutunu daha da derinleştirmiştir. Öyle ki bu vahşet; yüzyıllar boyunca, yüz binlerce kişiyi yakma, kazığa oturtma, mezardan çıkarıp kemikleri yakma, dilini kesme, evlerini yıkma, mala gasp, hapis, sürgün, kürek çekme gibi cezalar olarak tezahür etmiştir.  </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2009/09/24/kesifler-cagi-ve-uyuyan-osmanli/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Endülüs&#8217;ün yıkılışıyla,</span></a> İspanyol Engizisyon Mahkemeleri bu sefer Müslümanlar ve Yahudiler üzerinde akıl almaz işkence ve zulümlere başlamışlar. Sonuçta ya Amerika yerli halkının kaderini paylaştılar ya da göçe zorlandılar. Osmanlının yardımlarıyla bir kısmı Kuzey Afrika&#8217;ya bir kısmı da İstanbul&#8217;a yerleşmişlerdir. (İstanbul&#8217;da yaşayan bir Yahudi Cemaatine mensup bir arkadaşım bana bu olayı anlatmış, Osmanlı&#8217;ya şükranlarını iletmişti.)  </p>
<p><strong>Ve Batı  dünyası 1500 yılı aşkın süren din savaşları  sonucunda savaşmaktan yorulması  sebebiyle olsa gerek, içlerindeki farklı mezhep ve görüşleri kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu kabulleniş yani din ve vicdan özgürlüğünün kabulu, dinden kurtulmak şeklinde ortaya çıkmıştır. Batı dinden ve kilise baskısından kaçarken pozitivizme ve hümanizme tutunacak. Özgürlüğe yelken açacak. Ancak bu da dini aşırılık sonrası, özgürleşme aşırılığını doğuracaktır</strong>. <strong>(Bu tespitler de, ayrı bir yazı konusu olabilir.)</strong> </p>
<p>Yukarda anlatılan olaylar baz alındığında <strong>aforoz, engizisyon ve endüljans</strong> (günahları affetme yetkisi) gibi tanrısal gücün temsil edilmesi ve bunun doğurduğu problemler de ayrıca göze çarpmaktadır. </p>
<p><strong>Aslında yazı  boyunca anlattığım şey, daha doğrusu tarih boyu yaşanan şey, dogmatik tekelcilik sebebiyle, kilisenin elinde tuttuğu gücü  (din, yönetim, ekonomik güç) kötüye kullanması ve din istismarına gitmesidir şeklinde özetlenebilir. Dolayısıyla suçlanacak şey din midir, yoksa güç ve iktidar düşkünü insanoğlunun ihtirasları mıdır? Sorusunun cevabı hayati önem kazanmaktadır. </strong> </p>
<p><strong>Tabii burada dinin kontrol altına alınması gereken tehlikeli bir dogma olduğu sonucu ortaya çıkmaz. Ya da kimilerimiz, Türkiye&#8217;de çok yaygın bir klişe olan; <em>&#8220;&#8216;Evet, evet, din zaten siyasete hiç karışmamalı, vicdanlarda yaşamalı&#8217; diyebilirler&#8221;</em> Oysa bu peşin hükümlü bir genellemedir.  Çünkü dinin siyasete karışarak insanlık adına, özgürlük, adalet ve barış getirdiği bir düzine, tarihsel olay da sayabilirim. Kaldı ki, bir dinin hayatın hangi yönlerini düzenleyeceği konusunda o dinin kendi kaynakları ve inananları dışında kimsenin karar verme yetkisi de yok. Meselenin bir diğer boyutu ise, yukarda anlatılan despotik ve zulüm olayları din boyutlu gibi görünse de, bu çoklu durum sadece din değil, din-dışı felsefeler ya da ideolojiler ve her türlü -izm&#8217;ler için de geçerli. Örneğin diyalektik materyalizmin siyasete karışması, ‘silahlı propaganda&#8217;ya koyulmuş Leninist bir komünizm şeklinde de olabilir. </strong> </p>
<p><strong>Bu durumda &#8220;Dinin siyasete karışması  noktasında bıçak sırtı denen hassas denge nasıl olmalıdır?&#8221;  Sorusu akıllara gelebilir. Şahsi kanaatim; tarihsel süreçler ve yaşanan tecrübeler iki duruşu karşımıza çıkarmaktadır. Birincisi; ferdi esas alarak, sadece insan odaklı, din adına iktidar talebinde bulunMAyan anlayış, ikincisi ise; iktidarı ve gücü ele geçirmeye dönük, din adına siyaseti önceleyen algılama biçimidir ki; bu duruş (iyi niyetli dahi olsa) insanoğluna çok cefalar çektirmiştir. </strong> </p>
<p>Birinci duruşu İslam dinini baz alarak, meseleyi biraz daha açarsak; İslam, şuur sahibi insanları tek tek muhatap almıştır ve insanlar dünyadaki eylemlerinden, yaptıklarından ve yapmadıklarından sorumlu olacaklardır. Din mesajını fertlere iletir. Fertlerin görevi vazifelerini yerine getirmektir<strong>. Fakat fertler vazifelerinin ötesinde somut sonuçların peşine düşmesi gerekmez.</strong> Yani insan vazifesini yapar, sonucu verecek olan Yaratıcının işine karışmaz. Bu özelliği ile <strong>ilahi mesaj daha çok ALT YAPI ile ilgilidir. Fertler için en önemli vazife iman ibadet, ahlak, vicdan gibi konulardır. ÜST YAPI tali bir konudur.</strong> Şerif Mardin&#8217;in dediği gibi; <em>&#8220;İslam gibi toplum ilişkilerini İlahî bir mesajın ışığında değerlendiren ve toplumu gereken İslami ideale yaklaştırmaya çalışan bir dinde, dinin kendisini bir ‘üstyapı&#8217; kurumu olarak değil, bir ‘temel şekillendirici&#8217; olarak ele almak&#8221; </em>gerekir. <strong>Belki de burada önemli olan siyasetin dine dolayısıyla insana hizmet eder şekilde tutulmasıdır.</strong> </p>
<p><strong>Bu ilkelerden, esas alınan unsurun taban olduğu (insan, ahlak, vicdan&#8230; olduğu), devlet, güç ya da iktidar sahibi elitist zümre&#8230; gibi tavan için yani üst yapı için, fertlerin zarar görmesinin istenemeyeceği sonucu ortaya çıkar. </strong></p>
<p><strong>Bu nokta çok önemlidir. Daha kestirmeden açık olarak ifade edeyim; </strong> </p>
<p><strong>Eğer birinci duruşa sahipseniz mesela, devletin ali cenap menfaatleri için, Dersim Katliamını hoş göremezsiniz. Ermeni tehcirini hoş göremezsiniz. Vicdanları kanatıp, Gazi, Sivas Madımak, Maraş olaylarını hoş göremezsiniz.  &#8220;Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır&#8221; da diyemezsiniz. Devleti putlaştıramazsınız. Kendinden olmayana düşman gözüyle bakamazsınız. Milleti ve insanlığı kendine hedef seçip &#8220;eylem planları&#8221;, &#8220;lahikalar&#8221;, &#8220;kafes&#8221; operasyonları hazırlayıp uygulayamazsınız. &#8220;Ayışığı&#8221;, &#8220;Yakamoz&#8221;, &#8220;Sarıkız&#8221;, &#8220;Eldiven&#8221; gibi darbe planları da hazırlayamazsınız. Dahası, camilerdeki mahyalara &#8220;Önce Vatan&#8221;, &#8220;Ne mutlu Türküm diyene&#8221; şeklinde ucuz hamasi yazılar da yazamazsınız. Kısacası hukuku, adaleti ve vicdanları ayaklar altına alamazsınız. &#8220;Milli menfaatler mi, ahlak mı önemli ?&#8221; sorularını soran ahmak kafalara, &#8220;Ahlak&#8221; diye haykırarak duruşunuzu belirlersiniz.</strong> </p>
<p>Tarih boyunca tecrübelerce sabit olan ve sıkıntılı bir duruşu temsil  eden ikinci duruşta ise, en önemli vurgu <strong>&#8220;iktidar&#8221;</strong> vurgusudur<strong>. İktidara ve güce endeksli bir duruş tarzıdır. Yazıda konusu geçen hristiyanlığın devletleşmesi suretiyle kurumsallaşması ya da Siyasal İslam dedikleri İslamcılık bu duruşu temsil eder. Bu duruşun, aktörlerinin ortak özelliği iktidar talebidir denilebilir. Bu duruşu temsil edenler oldukça dindar olabilirler ancak en önemli fark önceliklerinin değişmiş olmasıdır. Evet bunlar, toplumsal düzeni sağlamak için, problemlerin çözümü için iktidarı ele geçirmek gerektiğini inanmışlardır. Alıştıra alıştıra mı söylemem gerek bilmiyorum ancak, Humeyni Devrim hareketini ve hatta, MSP, RP, FP gibi siyasi partileri de bu çizginin devamı olarak görmekte bir beis görmüyorum.</strong><strong> </strong><strong>Hatta, bu ikinci duruşun temsilcileri içerisinde, Hizb-ut Tahrir, Usame Bin Ladin ve El Kaide gibi Kur&#8217;anı literal yorumlayıp, hatasız masum dindar yönetici arayanlar dahi vardır. Yeryüzünde böyle bir insan olmadığı için, bu taleplerini gerçekleştirebilmek adına tabii olarak, iktidar amaçlı çalışmak zorunda olduklarını da belirtmem gerekir. Sonrası malum; dini despotizme  kadar varılabilecek keyfi uygulamalar ve baskılar kendini gösterebilir. </strong> </p>
<p><strong>Özetle ikinci duruş; devleti önceleyen, üst yapıya önem veren görüşlerdir. Bu görüş esasen ehl-i Sünnet itikadına da uygun değildir. Fakat, Sünni Müslümanların yaşadığı yerlerde de yaygınlaşmıştır. Sünni Müslümanlar arasında iktidar talebini önceleyen bu görüşlerin yaygınlaşmasında modernite etkisi ve Şiilik yadsınamaz ölçüde etkili olmuştur.   </strong></p>
<p>Bu arada, bir diğer önemli hususa da parantez açmam gerekiyor;</p>
<p>Yazının amacı, hristiyanlık tarihindeki kötü örnekleri sıralayarak  <strong>&#8220;onlar kötü, biz iyiyiz&#8221; </strong>iddiasında bulunmak değil elbette. Yazını amacı, din ve vicdan özgürlüğünün esaslarını belirleyerek dünya barışına katkılarını anlatabilmek. Dahası dinin siyasete karışması noktasında iki farklı duruşu gözler önüne serip, sorunun temellerine inebilmek ve geçmişten ders almak olarak özetlenebilir. Bunun yanı sıra dini kontrol altına alma çabalarının, altında yatan gerçekliği gözler önüne serebilmekti. </p>
<p>İslam tarihine baktığımızda, insani hataların, hırsların ve bağnazlıkların da mevcut olduğunu görebilirsiniz. Hz. Peygamber&#8217;in vefatından çok geçmeden Müslümanlar arasında fazlasıyla siyasi karmaşalar, ihtilaf ve çatışmalar başlar. Hz. Osman ve Hz. Ali&#8217;yi şehit edenler Müslümandır. Sıffin savaşıyla, &#8220;Hariciler&#8221; olarak bilinen ve hem Sünnilere hem de Şiilere karşı bugünün deyimiyle &#8220;terör&#8221; uygulayan, Günümüz Taliban ya da El Kaide&#8217;sine benzer fanatik mezhep de çıkar. </p>
<p>Maalesef ikinci duruş dediğimiz bu anlayış, Hz. Muaviye&#8217;den sonra çeşitli saltanatlar şeklinde devam etmiş; bu saltanatlarda <strong>Emeviler&#8217;de olduğu gibi, devletin/toplumun huzuru için fertler feda edilmekten çekinilmemiştir. Mitleşen devletin korunması &#8220;bir ibadet gibi&#8221; ele alınmış; bu uğurda her şey feda edilmiştir. Hakeza İttihat ve Terakki marifetleri ile, Osmanlı&#8217;nın son dönemleri ve hatta Osmanlının manen çöküş dönemleri de bu anlayışı temsil edebilir. Bugün bu anlayışı, Siyasal İslam ya da İslamcılık diye tanımladığımız, ideolojik yaklaşımların yürüttüğünü söyleyebiliriz.</strong>  </p>
<p>Daha sonraki yüzyıllar boyunca da Müslüman mezhepler, devletler, emirlikler, hanedanlar arasında sayısız savaş  yaşanır. Evet, mezhep çatışması İslam&#8217;da Hıristiyanlığa göre daha azdır, ama yine de vardır.</p>
<p> Bu elbette İslam&#8217;a aykırıdır ama her dinde olduğu gibi İslam tarihinde de yine din adına pek çok dünyevi çatışma, kaos, ve kör fanatizm üretenler olmuştur ve halen de olmaktadır. </p>
<p>Ve sonuçta, dönüp dolaşıp şu soruyu tekrarlamak ihtiyacı hissediyorum. </p>
<p><strong>&#8220;Yaşanan acı gerçekler karşısında suçlanacak şey din midir, yoksa güç ve iktidar düşkünü insanoğlunun ihtirasları mıdır?</strong>&#8221;  <br />
 </p>
<p><strong>Gelecek Yazı</strong> </p>
<ul type="DISC">
<li><strong>Din ve Vicdan Özgürlüğü Sürecinde İslam Tecrübesi ve Sonuç</strong></li>
</ul>
<p> <strong>Teşekkür : </strong>Sayın<strong> </strong>Prof.Dr.Saffet Köse&#8217;nin &#8220;Din Özgürlüğü ve Barış Yolunda İki Farklı Tecrübe&#8221; adlı eseri, Köprü Dergisi yazarlarından Sayın Selim Sönmez ve Dinler Tarihi Ana bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. İsmail Taşpınar ve Sayın Mustafa Akyol&#8217;un makaleleri, Sayın Mehmet Yılmaz Bey&#8217;in teşvik ve destekleri, Derin Düşünce Grubu üyeleri ve yorumcuları ile yaptığımız tartışmalar bu yazı için bilgi ve ilham kaynağı olmuştur.</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;
</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11326" title="kapak-laiklik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak-laiklik.jpg" alt="" width="176" height="273" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"> Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/kapak.jpg"></a>Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.</p>
<p>Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde <strong>Yobaz Laiklik Meselesini</strong> barındıran konuları ele alıyor.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/alaturka_laiklik.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz.</strong></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Devlet eğitimde rekabete açık mı?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/10/15/devlet-egitimde-rekabete-acik-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/10/15/devlet-egitimde-rekabete-acik-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Oct 2009 18:30:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet eğitimde rekabete açık mı?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=6885</guid>
		<description><![CDATA[Ufuk Coşkun
SİVİL DÜŞÜNCE PLATFORMU
Türkiye&#8217;de eğitim alanında yapılan birçok araştırma &#8220;devletin eğitime müdahalesini haklı  görenleri&#8221; yanıltıyor. Bilindiği gibi ülkemizde eğitim hizmetleri büyük ölçüde devlet tarafından finanse edilmekte ve üretilmektedir.&#8221; Devletin demir çelik üretimi yapmasına, bu üretime sübvanse etmesine ve denetlemesine büyük bir çoğunluk karşı çıkarken, söz konusu eğitim olunca bu defa aynı çoğunluk tam tersi görüşleri savunmaktadır.&#8221; (M. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091015_derin_dusunce_egitim_rekabet_devlet_liberal.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-6886" title="20091015_derin_dusunce_egitim_rekabet_devlet_liberal" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091015_derin_dusunce_egitim_rekabet_devlet_liberal.jpg" alt="" width="253" height="240" /></a>Ufuk Coşkun</p>
<p><a href="http://www.sivildusunce.com/"><span style="color: #0066cc;">SİVİL DÜŞÜNCE PLATFORMU</span></a></p>
<p>Türkiye&#8217;de eğitim alanında yapılan birçok araştırma &#8220;devletin eğitime müdahalesini haklı  görenleri&#8221; yanıltıyor. Bilindiği gibi ülkemizde eğitim hizmetleri büyük ölçüde devlet tarafından finanse edilmekte ve üretilmektedir.&#8221; Devletin demir çelik üretimi yapmasına, bu üretime sübvanse etmesine ve denetlemesine büyük bir çoğunluk karşı çıkarken, <span id="more-6885"></span>söz konusu eğitim olunca bu defa aynı çoğunluk tam tersi görüşleri savunmaktadır.&#8221; (M. Çokgezen; Liberal Düşünce Dergisi Kasım 2008) Peki, Türkiye&#8217;de eğitimi bu denli özel ve önemli kılan düşünce ne olabilir? Albert Jay Nock; &#8220;Devlet okullarının iyi birey yetiştirmekten çok iyi vatandaş yaratmakla ilgilendiğini&#8221; ifade eder. Eğitimin neden devlet tarafından müdahale edildiğini sorgulayan John Lott ise; &#8220;Devletin eğitim hizmetlerinin halkı kontrol etmede maliyeti düşüren bir mekanizma olduğundan&#8221; bahseder. Türkiye&#8217;de eğitim bireyin kendi başına bir değer olarak algılandığı, tanındığı ve saygı duyulduğu bir anlayışı geliştirmekten çok -Nock&#8217;un da ifade ettiği gibi- iyi bir vatandaş yaratma yolunda işlev görmektedir. Bu bakımdan yıllardır sosyal, siyasal, ekonomik, bilim, sanat ve teknoloji alanlarında ciddi ilerlemeler kaydedemedik.</p>
<p>Türkiye&#8217;de eğitim -bir bilim dalı olarak- özellikle darbe süreçlerinde devletin tekeli altına alınarak sadece resmi ideolojiyi transfer eden bir aracı durumuna indirgenmiştir. Örneğin 60 darbesi üniversitelerin ancak devlet eliyle kurulabileceği şartını dayatmıştı. Bu durum özel teşebbüsün eğitim alanındaki tüm girişimlerinin de önünü tıkamış oldu. . Ne var ki devlet kıt imkânlarıyla bu yükün altından kalkamadı. Neticede bu ülkenin çocuklarına ne kaliteli bir ilköğretim sunabildi ne de üniversite eğitimi&#8230; Sonuçta devlet, eğitim alanında kötü bir performans ortaya koydu. Üniversiteleri bilim üreten mekânlar olmaktan çok ideolojik kamplara dönüştüren YÖK&#8217;ün kurulmasıyla da ülkede hem hür fikirlerin gelişmesi engellendi hem de bilim, sanat, edebiyat, fen ve teknoloji alanlarında ciddi gerilemeler kaydedildi.  </p>
<p> <br />
 <strong>Yüksek maliyet, düşük kalite;</strong></p>
<p>Kişi başına düşen harcama miktarının, devlet okullarında, özel okullara göre daha yüksek olmasına karşılık, eğitim kalitesinin devlet okullarında çok düşük olduğu görülmektedir. Bugün yapılan birçok araştırmada devlet okullarının başarısının özel okullara göre çok düşük olduğu ortaya çıkmaktadır. Örneğin 2003 yılında açıklanan Uluslararası Öğrenci Başarısını Belirme Programı PISA&#8217;nın verilerine göre devlet okulları okuma, problem çözme, fen ve matematik alanlarında özel okulların bir hayli gerisinde gözükmektedir. Dünyanın önde gelen ölçme değerlendirme kurumlarından biri olan CITO&#8217;nun Türkiye biriminin geliştirdiği Öğrenci İzleme Sistemi&#8217;nin Eylül 2007 sonuçları da bundan pek farklı değildir.</p>
<p>CITO Türkiye Öğrenci İzleme Sistemi (ÖİS)  ayrıca &#8220;ilköğretime başlayan öğrencilerde eğitime &#8220;hazır bulunuşluk&#8221; açısından bir sorun olmadığı; ancak eğitim süresince, sınıf düzeyi yükseldikçe, üst düzey düşünme becerilerini edinemedikleri&#8221; raporunu da sunmuştur.(CITO Eğitim; Kuram ve uygulama sayı;4)  </p>
<p>Araştırmalar devletin eğitime müdahalesinin haklı bir gerekçesi olmadığını kanıtlamaktadır. Türkiye&#8217;de devletin eğitimi tekelinde tutmasının, eğitimin egemen ideolojiyi aktaran bir araç haline getirilmesiyle yakından bir ilgisi bulunmaktadır. Oysa eğitim; &#8220;bireyin anlam arayışı yolunda beyninin, yüreğinin ve elinin özgürleştirilmesidir. Eğitim bir sınır koyma uğraşısı değil, ufukları genişletme çalışması olmalıdır. İnsanoğluna yakışır bir eğitim, korkudan bağımsız bir eğitimdir. Korku dolu birey, özgür düşünme gücünü yitirir. Birey özgürlüğünü yitirince yeteneklerin de yitirir.&#8221;(Muhsin Hesapçıoğlu; &#8220;Türkiye&#8217;de Cumhuriyet Dönemi Eğitim İdeolojisi) </p>
<p><strong>Müfredat tekeli kırılmalı;</strong> </p>
<p>TÜRKÖZOKBİR&#8217;e göre (Özel Okullar Birliği) bugün Türkiye&#8217;de okul öncesi, ilköğretim ve ortaöğretim olmak üzere toplam 2.353 özel okulda; 38.794 öğretmen, 344.769 öğrenciye eğitim vermektedir. Bu oran devletin eğitim kurumlarıyla karşılaştırıldığında bir hayli azdır. Türkiye&#8217;de özel okulların da müfredatını ve denetlemesini devlet yapıyor. Bu durum doğası gereği sürekli çocuklarına daha kaliteli bir gelecek yaratma çabası içerisinde olan ebeveynlerin önünde çokta fazla bir seçenek imkânı sunmuyor. Bunun için eğitimin ciddi bir reforma ihtiyacı vardır. Öncelikle özel okulların açılmasının önündeki tüm engellerin kaldırılması gerekmektedir. En önemlisi de müfredat tekeli mutlaka kırılmalıdır. </p>
<p>Özel okuldan kasıt Özgür Eğitim-sen&#8217;in yayımladığı bir raporda ifade edildiği gibi, &#8220;Ekonomisiyle, müfredatıyla, ders kitaplarıyla devletten tamamen bağımsız okullardır. Devlet bu okulların müfredatlarını sadece insan hakları açısından denetleyebilmelidir. Bunun dışında okullar istedikleri müfredatı hazırlayıp topluma sunabilmelidir. İsteyen ideolojik parasız okulda açabilir. Cemaatler kendi dini inançlarına yönelik ve kendi dillerinin de öğretildiği eğitimde verebilirler. Arz talep meselesi&#8230;<strong>&#8220;</strong> Bugün var olan özel okulların müfredatını bile devletin belirlediğini ifade etmiştik. Aslında bu tekel kalkmalıdır. Türkiye&#8217;de yaşayan farklı kesimler, cemaatler vs. müfredatlarını ve eğitim politikalarını kendileri belirlemesi kaydıyla okullarını açabilmelidir. Neticede talep bulan okul devam eder, talep bulamayansa kapanır. Devlet okulları da olmalı ve işlevlerine devam etmelidir. Ve bu resmi okullar diğer özel okullarla rekabet edebilmelidir. Türkiye&#8217;de çeşitli eğitim kurumlarının kendi aralarında yapacağı rekabet hem eğitimin maliyetini düşürecektir hem kalitesini arttıracaktır hem de özgür düşünce kanallarını alabildiğine açacaktır.</p>
<p>Özel okulların bu çerçevede ele alınıp önündeki engellerin kalkmasıyla anadilde eğitim tartışmaları, zorunlu din dersi tartışmaları, İmam Hatip Lisesi tartışmaları da büyük oranda bitecektir. Diğer taraftan özel okula giden her öğrencinin devlet okullarındaki öğrenci yoğunluğunu hafifleteceği ve devlet okullarındaki öğrencilerin daha iyi bir eğitim almalarına imkân ve fırsat vereceği de göz ardı edilmemelidir. Devlet vatandaşını kafasına göre biçimlendirebileceğine ve bunda da hakkı olduğuna inanıyor. Vatandaşa etnik kimlik, ana dil, din, yaşam biçimi tercih edip dayatmaya kalkıyor. Oysa insanlar devletin kendi tercihlerine saygılı olmasını istiyorlar. Yurttaşlarının etnik kimlik, dil, din gibi tercihlerindeki farklılığa saygı duyup bunlar arasında ayrım yapmadan, hakemlik yapmasını istiyorlar. </p>
<p>Kendine güvenen, ülkesinde yaşayan kendi ırkından, renginden, mezhebinden ve inancından olmayanlarla önyargısız kurduğu sağlam ilişkilerin geliştirilmesine imkân sağlayan, birlik ve kardeşlik duygularını bilinçli bir şekilde yaşayan aklı başında bireylerin var olması için eğitim alanında mutlaka aşılması gereken engelleri aşmak durumundayız. Demokratik dünyanın geldiği bu noktada çocuklarımıza hayata asker gözüyle bakmalarını sağlamakla ne bilimde, sanatta, ekonomide nede insan hakları alanlarında bir ilerleme sağlayabiliriz. Farklı kültürlerin, renklerin, ırkların ve inanç türlerinin var olduğu bir coğrafyada tek tip düşünce tarzını ve eğitim politikalarını alabildiğince tartışmak ve çözüm önerileri üretmek durumundayız&#8230;</p>
<p> </p>
<p>&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/10/15/devlet-egitimde-rekabete-acik-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/10/15/devlet-egitimde-rekabete-acik-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Çağdaşlık ve T.C</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/04/27/cagdaslik-ve-tc/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/04/27/cagdaslik-ve-tc/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2009 10:23:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Resmî Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Silahlı Kuvvetleri]]></category>

		<category><![CDATA[Türk faşizmi]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Ulusalcılık]]></category>

		<category><![CDATA[atatürkçülük]]></category>

		<category><![CDATA[cagdas]]></category>

		<category><![CDATA[modernite]]></category>

		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=4493</guid>
		<description><![CDATA[Faruk Saim Akhan
En başından beridir birincil amacını muassır medeniyet seviyesine ulaşmak olarak belirleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti (TC) halkı da halka rağmen tahayyülündeki muassır vatandaş tipine uydurmaya çalışmıştır.
  Olayın neresinden bakılırsa bakılsın bireyi iradesi dışında medenileştirmek zorlama bir girişimdir. Üstelik kalıcı bir sonuç vermesinden de bahsedilemez. Ancak baskıyla bireye öyleymiş gibi davranmak yükümlülüğü verilebilir, bu devleti zulüm [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/04/20090426_derin_dusunce_org_kemalizm_cagdas.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-4494" title="20090426_derin_dusunce_org_kemalizm_cagdas" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/04/20090426_derin_dusunce_org_kemalizm_cagdas-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Faruk Saim Akhan</em></strong></p>
<p>En başından beridir birincil amacını muassır medeniyet seviyesine ulaşmak olarak belirleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti (TC) halkı da halka rağmen tahayyülündeki muassır vatandaş tipine uydurmaya çalışmıştır.</p>
<p>  Olayın neresinden bakılırsa bakılsın <strong>bireyi iradesi dışında medenileştirmek zorlama bir girişimdir.</strong> Üstelik kalıcı bir sonuç vermesinden de bahsedilemez. Ancak baskıyla bireye öyleymiş gibi davranmak yükümlülüğü verilebilir, bu devleti <strong>zulüm üreten bir aygıt</strong> yapar; ve baskı azaldığında birey yükümlülüğü derhal reddeder.</p>
<p>  TC kurulduğu günden itibaren <span id="more-4493"></span>zamanın cumhuriyetlerinden kendine örnekler edinmiş, projeleştirmiş, her haliyle topluma dayatmıştır. Hem örnek alınan devlet modellerine bakıldığında Ortaya çıkarılmaya çalışılan evletin nasıl bir faşizan düzen olduğu görülebilecektir. Sürece nesnel bakıldığında aslında niyetlerin gayet açık bir dille ifade edildiği görülmektedir. Hedef muassır medeniyetlere benzemek, batılılaşmaktır. Yani batılı muassır medeniyetler ailesine dahil olmaktır.</p>
<p>  Peki bahsettiğimiz dönemde batılı devletlerin demokratik açıdan durumu neydi? Yani TC yönetimi nasıl bir medeniyete dahil olmak istiyordu?</p>
<p>  Öncelikle bu noktada &#8220;Cumhuriyet&#8221; kelimesinin önemine değinmek gerekir. Dönem itibariyle Cumhuriyet, demokratik olmayan seçim sistemleriyle halka tasdik ettirilen, görünürde cumhuriyet aslında ise monarşik ya da yarı faşist diktaların siyaset dilindeki karşılığıdır. Mussolini&#8217;nin İtalya&#8217;sı, Hitler&#8217;in Almanya&#8217;sı, Franco&#8217;nun İspanya&#8217;sı Cumhuriyettir. Oysa bu devletlerin demokratik(!) yapıları hakkında az çok fikir sahibiyiz. Ve ilk TC yönetiminin muassır medeniyet hedefi olarak benimsedikleri devletleri bunlardır. Bu hale bakıldığında TC&#8217;nin geldiği yer aslında gayet hedefe uygun&#8230;*</p>
<p>  Bu noktada ayrıca sorgulanması gereken toplumun konulan hedefi ne kadar benimsediği; benimsedikleri ve bunu ifade ettikleri halde başlarına ne geldiğidir. Dönemim ultra batıcılarının  kendileri gibi düşünmeyen herkese mürteci (gerici) yaftasını yapıştırmaları ve TC yönetiminin muassırlaşma gayretleri içinde yaptığı inkılapları benimsemeyenlere reva gördüğü muameleler ayrıca adalet terazisinde tartılmalıdır. Malum dönemde yapılan zulmün hesabı gıyaben dahi olsa sorulmalı, en azından İspanya gibi o dönemin mirası reddedilmeli, en baştan bir anayasa ile demokrasinin inşasına çalışılmalıdır.</p>
<p>  TC kurucu kadrosunun ulşamaya çalıştığı muassır medeniyetler demokrasi değil cumhuriyetle yönetiliyor, cumhuriyetler de dönemin cumhuriyet kavramına verdiği özellikler dolayısıyla diktatörlerle yönetiliyordu. Yani en baştan beri TC kurucu kadrosunun hedefi demokrasi değil, bugün durumunu tartıştığımız yarı dikta- despot devlet yönetimini tesisti. Malesef başarılı olmadıklarını söyleyemeyiz.</p>
<p>  Günümüze geldiğimizde ise I. Cumhuriyetçilerin ya da Ulusalcı-Kemalist (solcu kemalist, Che   resimli siyah tişört ve Deniz Gezmiş montu giyen solcu takım ve hem kemalist hem demokrat, hem dindar hem Atatürkçü vb&#8230; Hepsi farkında olmasalar bile bu kesime dahildir) güruhun çağdaş yaşam fantazisi TC kurucu kadrosunun hayallerine dayanmaktadır. Aslına bakılırsa bu bir çağdaşlaşma değil apaçık irtica (geriye dönüş) talebidir. Çünkü 21. yüzyılda artık diktalar değil demokrasi revaçtadır.</p>
<p>  Bir kaç istisna dışında cumhuriyetler tasfiye edilmiş ya da yerini demokratik krallıklara bırakmıştır. Medeniyet tercihini demokrasiden yana kullanmıştır. Bu noktada cumhuriyete dönüş irticanın en büyük bir numunesini teşkil edecektir. Üstelik çağdaşlaşma ve toplumu çağdaşlaştırma çabasındakilerin metodları incelendiğinde anti-demokratik ve faşist noktalar dikkat çekmektedir.,</p>
<p>  Bir kere halka rağmen halk için miras olarak alınmış, &#8220;sivil&#8221; olmayan sivil toplum örgütleri ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca darbe şakşakçılığıyla ** yine miras edindikleri darbeci geleneği sürdürmektedirler.</p>
<p>  Buraya kadar mantıksal açıdan bir sorun yok. Asıl sorun tüm bu yapılanların ilericilik adına yapılması, tüm bunlara karşı çıkanların da mürteci diye damgalanmasıdır. Oysa kimin mürteci olduğu gayet aşikardır.</p>
<p>   Yukarıda ifade ettiğimiz devletin çağdaşlaşmasının ne anlama geldiği, kavram karışıklığından pek de anlaşılamakta, bağnazca bir itaatkârlıkla desteklenmektedir. Bunu yapanların tümü de irticaya karşı olduğunu gururla ifade etmekteler.</p>
<p>  Daha önce dediğimiz gib kavram karışıklığı TC&#8217;nin en büyük projelerindendir. Bir nevi çiftdüşün de denilebilir. 1984&#8242;de değiliz belki ama ütopyayı yaşamadığımızı söyleyemeyiz.</p>
<p>  Devletin çağdaşlaşması fantazisi Köy Enstitüleri ve Halkevlerinin açılmasının ardından halkın çağdaşlaması ve &#8220;vatandaş&#8221; seviyesine yükseltilmesi projesinden her zaman kuvvet almıştır.</p>
<p>  Gerek TC&#8217;nin kuruluşu,lk yılları ve 1950&#8242;ye kadar olan dönemde halk yatiştirilmesi gereken, cahil, gayri medeni bir insan yığını olarak görülmekteydi. Bu faşist önyargının sahipleri, yine darbeci  İT kadrolarının Osmanlı&#8217;ya karşı batıcılık adına bayrak açmalarından ve Osmanlı&#8217;yı batı karşısında mutlak mağlup olarak kabul etmeleriden ilham almıştır.</p>
<p>  <em>&#8220;Halk paljlara akın etti, vatandaş denize giremiyor&#8221;</em> hezeyanı bu zihniyetin tezahürüdür. Yakın dönemdeki manken oyu-çoban oyu denklemi ise yine aynı kaynaktan beslenmektedir.</p>
<p>  Bu zihniyetin terki ise ancak demokrasi dışı her yolun kapanması ve Kemalistlerin elitizmi terk etmek zorunda bırakılmaları ve Kemalizmin demokrasi içinde diğer görüşlerle fırsat eşitliği çerçevesinde tartışalabilmesiyle mümkün olabilecektir. Yoksa her fırsatta eski günlere dönme isteğiyle darbe girişimleri olacak demokrasi serüvenimiz daha da lekenecektir. <br />
 </p>
<ul>
<li> <em> *Özellikle Hitler Almanya&#8217;sı ile sıkı ilişkilerimiz benzeme çabamız konusunda hangi kesime yakın olduğumuzu göstermektedir. Ki yine TC kurucu kadrosunun Osmanlı yönetimini Almancı olduğu için suçlamasına, hem I. Dünya Savaşı&#8217;nı Almanya&#8217;yla birlikte kaybetmemize, Hitler ise ikinci kez bir dünya savaşına meydan verecek uygulamalar yapmasına rağmen bu tip bir ilişki ancak ciddi bir özenmenin tezahürü olabilir. </em></li>
<li><em>  **Ki TC kurucu kadrosu İttihat ve Terakki&#8217;nin (İT) darbeci kadrosudur ve Meşhur Babıali baskını (darbesi) ile iktidara gelmişlerdir.</em></li>
</ul>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye bölünür mü?</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/04/27/cagdaslik-ve-tc/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/04/27/cagdaslik-ve-tc/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Başbuğ’a “siyasi” ve “akademik” bir cevap</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/04/15/basbug%e2%80%99a-%e2%80%9csiyasi%e2%80%9d-ve-%e2%80%9cakademik%e2%80%9d-bir-cevap/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/04/15/basbug%e2%80%99a-%e2%80%9csiyasi%e2%80%9d-ve-%e2%80%9cakademik%e2%80%9d-bir-cevap/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2009 21:37:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Alıntı Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Askerlik]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Ulusalcılık]]></category>

		<category><![CDATA[darbe]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[ilker basbug]]></category>

		<category><![CDATA[Türk Silahlı Kuvvetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=4314</guid>
		<description><![CDATA[Yasemin ÇONGAR/Taraf
Orgeneral Başbuğ’un Harp Akademileri’nde yaptığı, ama dokuz kanaldan canlı yayınına izin vermekle bütün Türkiye’ye seslenmeyi hedeflediği iki saatlik konuşmasını, esas olarak “sivil-asker ilişkileri” konusundaki “akademik” tezi üzerinden eleştirmek istiyorum.
Bu eleştiriyi, aşağıda “Neden Huntington değil” başlıklı beşinci maddede bulacaksınız.
Ama önce nispeten yumuşak tonuna, içerdiği “demokrasi” kelimelerine ve geçmişteki konuşmalarına kıyasla “tehditkâr olmayan” bir üslup taşımasına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/04/20090415_derin_dusunce_org_ilker_basbug.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-4316" title="20090415_derin_dusunce_org_ilker_basbug" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/04/20090415_derin_dusunce_org_ilker_basbug-224x300.jpg" alt="" width="224" height="300" /></a><a href="http://www.taraf.com.tr/makale/5038.htm" target="_blank">Yasemin ÇONGAR/Taraf</a></p>
<p>Orgeneral Başbuğ’un Harp Akademileri’nde yaptığı, ama dokuz kanaldan canlı yayınına izin vermekle bütün Türkiye’ye seslenmeyi hedeflediği iki saatlik konuşmasını, esas olarak “sivil-asker ilişkileri” konusundaki “akademik” tezi üzerinden eleştirmek istiyorum.</p>
<p>Bu eleştiriyi, aşağıda “Neden Huntington değil” başlıklı beşinci maddede bulacaksınız.</p>
<p>Ama önce nispeten yumuşak tonuna, içerdiği “demokrasi” kelimelerine ve geçmişteki konuşmalarına kıyasla “tehditkâr olmayan” bir üslup taşımasına rağmen, Başbuğ’un konuşmasını neden esas itibariyle olumsuz bulduğumu dört “siyasi” başlıkta kısaca anlatmaya çalışayım.   <strong></strong></p>
<p>1) NEDEN “DEMOKRATİK” DEĞİL</p>
<p>Lafı dolandırmaya gerek yok: Başbuğ’un dünkü konuşması, asker-sivil ilişkilerini demokratik bir çerçevede yürüten herhangi bir ülkede yapılması imkânsız bir konuşmadır. <span id="more-4314"></span></p>
<p>Demokrasi, üzerinde üniforma, omzunda yıldızlar, emrinde yüz binlerce asker ve tonlarca ağır silah olan bir subayın, askerliğin çok net çizilmiş sınırları dışındaki hiçbir konuda kamuoyuna yönelik konuşmalar yapmasına izin verilmeyen bir rejimin adıdır.</p>
<p>Bir demokraside, genelkurmay başkanı çıkıp Anayasa’nın nasıl değiştirilip nasıl değiştirilemeyeceği, muhtemel bir “af” düzenlemesinin sınırlarının nasıl çizileceği, vatandaşlık tanımının ve sorumluluklarının nasıl anlaşılması gerektiği ya da dinin toplumsal hayattaki yerinin ne olması gerektiği konusunda görüş açıklayamaz.</p>
<p>Buna imkân veren bir düzen, demokrasi değil, olsa olsa “askerî vesayet rejimi”dir.</p>
<p>Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un, kendisini dinlemeye bazı demokrat yazarları davet etmiş olması da, demokrasiye sahip çıkan cümleleri de, “terörist” dediği insanların “insan” olduğunu teslim etmesi de, Mustafa Kemal’in “Türkiye halkı” ifadesini tekrarlaması da olumlu ama bu temel gerçeği değiştirmeyen ayrıntılardır.</p>
<p>Başbuğ’un konuşması “demokrat” bir konuşma değil, olsa olsa “ılımlı” bir vesayet konuşmasıdır.   <strong></strong></p>
<p>2) NEDEN “ÇAĞDAŞ” DEĞİL</p>
<p>Başbuğ’un çağdaşlık ve çağdaş uygarlık kavramlarını çok sevdiğinden kuşkum yok.</p>
<p>Genelkurmay Başkanı, muhtemelen yaptığı konuşmanın da “çağdaş” olduğunu, “çağdaş” mesajlar verdiğini düşünüyor.</p>
<p>Ancak siyasi tezlerine ve toplumsal algısına sadece “modernite”yi referans alan bir konuşmanın 2009 yılında artık “çağdaş” sayılabilmesi mümkün değil.</p>
<p>Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Koşaner’in geçen yıl görevi devralırken yaptığı konuşmadan anladığım kadarıyla, “postmodern” kavramını düşman ilan etmiş olan askeriyemize, bugün artık postmodern bile değil, post-postmodern bir dünyada yaşadığımızı hatırlatmak gerekiyor.</p>
<p>Modernite, onaltıncı yüzyıldan yirminci yüzyılın başına kadar uzanan ve bugün en az yetmiş yıl geride kalmış bir siyasi-felsefi-entelektüel dünyayı tanımlar.</p>
<p>Modernitenin, başta “ulus-devlet” yapısı olmak üzere, Başbuğ’un konuşmasında ısrarla savunduğu birçok entelektüel ve siyasi tezahürü, bugün artık “çağdışı” olmuştur ya da olma yolundadır.</p>
<p>Avrupa Birliği gibi, egemenliğin devrine ve ulus-devlet işleyişinin büyük ölçüde son bulmasına yönelik bir kurumun tam üyesi olmak için çalışan bir ülkenin genelkurmay başkanının çıkıp ulus-devleti her vatandaşın savunması gerektiğini söylemesi, çağından da, çağının ürünü olan Avrupa Birliği’nden de ne denli uzak düştüğünün hüzünlü bir kanıtı olabilir ancak.   <strong></strong></p>
<p>3) NEDEN “BİLİMSEL” DEĞİL</p>
<p>Bir konuşmanın, bir metnin “bilimsel” olup olmadığı, bilim adamlarından alıntılar içerip içermediğiyle belirlenmez.</p>
<p>Bilimselliğin ölçütü yöntemdir.</p>
<p>Bu bakışla, Başbuğ’un konuşması, içerdiği bütün o Weber, Montesquieu alıntılarına rağmen, dün onu dinleyen gazetecilerden bir bölümünün mikrofonlara söylediğinin aksine hiç de “bilimsel” değildi.</p>
<p>Çeşitli konularda tarihî ve siyasi analizler yapıp tezler ortaya koyan Genelkurmay Başkanı, Türkiye’nin bugününü ve geçmişini bilimsellikten uzak bir bakışla irdeledi.</p>
<p>Aynı zamanda bir iktisat profesörü olan yazar Mehmet Altan’ın konuşmanın ardından söylediği gibi, Başbuğ’un, Kürt meselesinden dindarlık meselesine, her türlü konuyu sadece siyasi bir bakışla, belirleyici nitelikteki sosyo-ekonomik olguları hiç ama hiç görmeden anlayıp açıklaması bilimsel bakış açısından ne denli uzak olduğunu gösterdi.</p>
<p>Nitekim, “Atatürkçü Düşünce Sistemi” adı verdiği Kemalizm’i, “Ne yapılacağını anlatan bir ideoloji değildir. Akla ve bilime dayanarak nasıl karar verileceğini gösteren bir dünya görüşüdür” diye tanımlaması Başbuğ’un çağdaşlık kadar bilimle ilişkisinin sınırlarını da çizdi.   <strong></strong></p>
<p>4) NEDEN “TUTARLI” DEĞİL</p>
<p>Avrupa Birliği yolundaki bir ülkenin ilelebet “ulus-devlet” kalacağı hayalini içermesinden Türk ordusunun bu topraklardaki uygulamalarını, ABD ordusunun Irak ve Afganistan işgali sırasındaki uygulamalarıyla kıyaslamasına kadar, Başbuğ’un konuşmasında birçok mantıksal tutarsızlık vardı.</p>
<p>Generalin, Kürt meselesini 1984’te ortaya çıkmış gibi göstermesini ise konuşmasının tarihsel tutarsızlıklarına örnek verebiliriz.</p>
<p>Ya da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ayrımcı bir kadro politikasına sahip olmadığını söyleyen ve gayrımüslimlerin de milletvekili olabilmesi gereğinden dem vuran Genelkurmay Başkanı’na, “Niye o zaman Rum, Ermeni generaliniz yok? Niye o zaman dindar subayları tasfiye ediyorsunuz?” deyip sözleriyle uygulamaları arasındaki tutarsızlığa işaret edebiliriz.</p>
<p>Ama bence Başbuğ’un en büyük tutarsızlığı, bir yandan Samuel Huntington’ın sivil-asker ilişkileri yaklaşımını benimsediğini söylerken, bir yandan da bu yaklaşıma taban tabana aykırı davranması, askerin söz hakkını askerî konularla sınırlayan Huntington’a ihanet etmesiydi.   <strong></strong></p>
<p>5) NEDEN “HUNTINGTON” DEĞİL</p>
<p>Öte yandan, Başbuğ’un demokratlıkla ve çağdaşlıkla uyuşmayan ana mesajlarından biri de Huntington’ın tezini sahiplenmesiydi.</p>
<p>Zira Huntington’ın bundan yarım asır önce yayımladığı <em>Asker ve Devlet</em> kitabı, sivil-asker ilişkileri üzerine çalışanlar için bir klasik olsa bile, bugün artık demokratik teoride benimsenmeyen temel yaklaşımlar içeriyor.<br />
Huntington, bu kitapta, sivil-asker ilişkilerinin özünde bir çelişki barındırdığını reddeder. Sıkıntıyı, sivillerin askerleri denetleme yöntemlerinin yetersizliğinde görür. Bunu gidermek için de “objektif kontrol” dediği mekanizmayı önerir.</p>
<p>Mekanizmanın, Huntington’ın kafasındaki ideale uygun işlemesi, ordunun azamî profesyonelliğini gerektirir. Huntington’a göre, profesyonelliğin ölçütü, “sivillere tâbi” olmayı kabullenmektir. Ordu üzerindeki “objektif kontrolün” başarısını ise, sınırları iyi çizilmiş bir “işbölümü” garantiler.</p>
<p>Basitleştirirsek, sivil sivilliğini, asker askerliğini bilir.</p>
<p>Asker, sivilden gelen emirlere her zaman uyar, ama sivil de askere, askerî konularda özerklik sağlar; mesela, bir askerî harekâtın kaç askerle yapılacağı konusunda, askere emir vermez.</p>
<p>Başbuğ, dünkü konuşmasının başında işte <em>Asker ve Devlet</em>’teki bu temel tezlere sahip çıktı.</p>
<p>Oysa bu tezler, elli yılda birçok teorisyen tarafından delik deşik edildi.</p>
<p>Gene Lyons’ın 1960’larda Huntington’a karşı geliştirdiği “Ordu, tam anlamıyla profesyonel davranamayacak kadar siyasileşmiş, siviller ise, sonucu stratejik olan askerî kararları alabilecek kadar profesyonelleşmiştir” kabulü bugün demokratik ülkelerde revaçta.</p>
<p>Lyons’ın kabulünün temelinde, Huntington’ın önerdiği türden bir “özerkliğin” orduya asla tanınamayacağı, zira bunun, sivil iradeyi zayıflatacağı görüşü var.</p>
<p>Nitekim, “askerin tavsiyesini almak” ile “askeri, kendi alanında özerk bırakmak” arasındaki fark çok büyük ve Huntington’ın tersine, demokratik teori, bunlardan birincisinin “gerekli ve yeterli,” ikincisinin “sakıncalı” olduğunu savunuyor.</p>
<p>Ama öyle anlıyorum ki, Lyons’ın günümüz NATO ordularınca benimsenen bu demokratik yaklaşımı Başbuğ’a hitap etmiyor.</p>
<p>Genelkurmay Başkanı, Huntington’ın Batı’da artık sadece bir “klasik” olarak değer taşıyan ve sivil-asker ilişkilerinde belirleyici olma özelliğini çoktan yitiren tezlerini yeğliyor.</p>
<p>Yazık, çok yazık.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/04/15/basbug%e2%80%99a-%e2%80%9csiyasi%e2%80%9d-ve-%e2%80%9cakademik%e2%80%9d-bir-cevap/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/04/15/basbug%e2%80%99a-%e2%80%9csiyasi%e2%80%9d-ve-%e2%80%9cakademik%e2%80%9d-bir-cevap/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>AKP&#8217;nin Çiçek Meselesi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/04/08/akpnin-cicek-meselesi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/04/08/akpnin-cicek-meselesi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Apr 2009 11:39:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Ermeniler]]></category>

		<category><![CDATA[Militarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Terör]]></category>

		<category><![CDATA[Türk faşizmi]]></category>

		<category><![CDATA[Türkiye'nin Cemil Çiçek Problemi]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[cemil çiçek]]></category>

		<category><![CDATA[fasist]]></category>

		<category><![CDATA[Irkçılık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=4187</guid>
		<description><![CDATA[ Ufuk Coşkun (SİVİL DÜŞÜNCE)
Takıntılı, şüpheci, milliyetçi ve patavatsız&#8230; Dışlayıcı, özeleştiri kültüründen yoksun, ifade özgürlüğü karşıtı, antidemokratik ve baskıcı&#8230; Tektipçi, devletçi, otoriter ve bürokrat. Farklı iktidarların vazgeçilmez adamı. Bütün bunları bir araya getirdiğinizde ortaya Cemil Çiçek çıkıyor. Bir ara Ermeni konferansı için &#8220;arkadan hançerliyorlar&#8221; demişti şimdide DTP için &#8220;Ermenistan sınırına dayandılar&#8221; diyor. Yani kendisine oy vermeyen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/04/20090408_derin_dusunce_org_cemil_cicek.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-4189" title="20090408_derin_dusunce_org_cemil_cicek" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/04/20090408_derin_dusunce_org_cemil_cicek.jpg" alt="" width="168" height="168" /></a> <strong>Ufuk Coşkun (</strong><a href="http://www.sivildusunce.com/" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong>SİVİL DÜŞÜNCE</strong></span></a><strong>)</strong></p>
<p>Takıntılı, şüpheci, milliyetçi ve patavatsız&#8230; Dışlayıcı, özeleştiri kültüründen yoksun, ifade özgürlüğü karşıtı, antidemokratik ve baskıcı&#8230; Tektipçi, devletçi, otoriter ve bürokrat. Farklı iktidarların vazgeçilmez adamı. Bütün bunları bir araya getirdiğinizde ortaya Cemil Çiçek çıkıyor. Bir ara Ermeni konferansı için &#8220;arkadan hançerliyorlar&#8221; demişti şimdide DTP için &#8220;Ermenistan sınırına dayandılar&#8221; diyor. Yani kendisine oy vermeyen vatandaşlarına işbirlikçi ilan ediyor. Bu ifadelerin ETÖ nün kararlılıkla üzerine gidildiği ayrıca Ermenistan&#8217;la ilişkilerin normalleşmeye başlandığı bir dönemde sarf edilmiş olması düşündürücü değil mi? Bu denli bir dışlama ve ötekileştirme dünyada kaç hükümet yetkilisine denk gelir. Bu ülkenin insanları Cemil Çiçek gibi siyasetçilerin ürettiği böylesi korkuya ve dışlamaya dönük vehimler yüzünden yıllarını çatışarak geçirmediler mi? </p>
<p>Bu tür korku ve ötekileştirme politikaları yüzünden yıllardır insanlar birbirlerinden nefret ettiler bu ülkede. Kendisi gibi olmayanı dışlayan, ötekileştiren, belirli bir kesimi alenen düşman olarak gösteren <span id="more-4187"></span>zihniyet şüphesiz darbeci bir zihniyettir. Her gün önümüze konulan belgeleriyle bir Ergenekon anlayışıdır. Bu ülkenin insanı bunun acı örneklerini geçmişte çok yaşadı. Bir hükümet yetkilisi nasıl oluyor da onca geçmiş tecrübeye rağmen bu denli ayrımcı bir dil kullanabiliyor. Ergenekon&#8217;un tezgâhına bu kadar mı kolay düşülür. Kullandığı dil kutuplaştırıcı bir o kadar da kışkırtıcı. AKP&#8217;ye ve özgürlükçü kanada bundan daha fazla zarar verilemezdi. Böyle bir açıklamanın bir hükümet yetkilisi tarafından yapılmış olması ayrıca biz demokratların vicdanını sızlatmıştır. Merhum Muhsin Yazıcıoğlu 12 Eylül&#8217;de yaşanılan o büyük trajedileri anlatırken ısrarla böylesi durumlardan ders alınması gerektiğini vurgulardı. Anlaşılan o ki;  Sayın Cemil Çiçek geçmişte yaşanılanlardan hiç ders almamış. </p>
<p>Cemil Çiçek&#8217;in seçim kazanamadığı bir bölgenin insanını daha doğrusu kendi halkını işbirlikçi olarak gösterme gayreti anlaşılır bir tavır değildir. Oysa Türkiye&#8217;nin bütün illerinde yaşayan insanlar bizim insanımızdır, bu toprağın insanıdırlar. DTP demokratik bir ortamda yapılan bu seçimlerde AKP&#8217;ye karşı üstünlük sağlamıştır. Bu durumda bir hükümet yetkilisinin tavrı o bölgeyi güvenlik açısından tehlikeli bulmak değil bizzat DTP&#8217;li belediye başkanını tebrik etmektir. Çünkü demokratik kültür bunu gerektirir. Yani demokratik kültür kışkırtmayı değil tebrik etmeyi öngörür. Bir ilde oy kaybedilmişse eğer bunun faturası o bölgenin insanına kesilmemelidir. Yapılması gereken bu oy kaybının nedenleri üzerinde düşünmek ve bir sonraki seçimde yeni stratejiler geliştirmektir. </p>
<p>Sayın Çiçek&#8217;te doğu bölgesinde kaybettiği oyların hesabını bölge halkından soracağına oturup bunun nedenleri üzerinde düşünmelidir. Başından beri bir türlü suskunluğunu bozmayan, bölge insanıyla iki kelime olsun Kürtçe sohbet etmeyen, onların bir bardak çayını içmeyen, önemli meselelerde hiç konuşmayan AKP&#8217;nin Kürt milletvekillerine sormalıdır bu düşüşün nedenini&#8230; Ancak Cemil Çiçek bunu yapmadı bir centilmen gibi davranmadı. Hırçınlaştı ve içindeki devasa devletçi ruhu açık etmeyi tercih etti. Ermenistan sınırına dayandılar ifadesiyle bir taşla iki kuş vurmayı yeğledi. Şimdide kalkıp özür dileyeceğine bu kişisel bir yorumdur, herkes bana saldırmaya başladı demeyi uygun görüyor. </p>
<p>Bu ülkede artık kimse Ya sev ya terk et&#8221; türünden ya da &#8220;sınıra dayandılar&#8221; gibi ayrımcılığı körükleyen ve ETÖ&#8217;nün işine yarayacak söylemlerle siyaset yapmamalıdır. Bunun faydadan çok zarar getirdiği artık bilinmiyor mu? Kendi gibi olmayanı düşman olarak gösterme zihniyeti ancak ve ancak tektipçi, baskıcı ve otoriter rejimlerde görülür. Bizler 2009 Türkiye&#8217;sinde artık korkularından arınmış, hukukun üstünlüğüne inanan, demokrasiye ve özgürlüklere açık cesur siyasetçiler istiyoruz.  </p>
<p>Cemil Çiçek bu gidişle AKP&#8217;ye daha çok zarar verecektir. Başbakan iş işten geçmeden Çiçek&#8217;i devre dışı bırakmalıdır. Öyle bir zaman gelir ki, öylesine kritik bir döneme denk gelinir ki, Ergenekon bütün ağırlığıyla partiye öyle bir çöker ki, tamda böylesi kötü bir zamanda birde bakmışsınız Cemil Çiçek 40-50 arkadaşıyla birlikte partiyle yollarını ayırdığı açıklamasını yapıyor. Ve kutsal devlete olan bağlılığını bildiriyor. Bu mümkün değil mi? Olamaz mı? Bence bu riske değmez. Başbakan Çiçek&#8217;in açıklamasını olumlu bulmadığını kendisinin öyle düşünmediğini açıkça ifade etti. Nihat Ergün&#8217;de Çiçek&#8217;i eleştirdi. Kuşkusuz doğru olanı yaptılar. Bu eleştiriler sıklaşmalıdır. Cemil Çiçek partiyi daha fazla yıpratmadan istifası istenmelidir. Yoksa AK Partinin bütün emekleri başta Ergenekon olmak üzere hepsi tarihe karışabilir. </p>
<p>Cemil Çiçek böyle açıklamalar yaptığı sürece,301.&#8217;in önünde bir kale gibi durduğu sürece, Kürtleri ve Ermenileri düşman görmeye devam etti müddetçe AK Partinin başta sivil anayasa olmak üzere özgürlükler yolunda sürekli elini zayıflatacaktır. Bu süreçte herkes Cemil Çiçek&#8217;i sorgulamalıdır. En azından şu basit soruyu birbirlerine sormalıdırlar. Kimdir bu Cemil Çiçek?</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye bölünür mü?</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/04/08/akpnin-cicek-meselesi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/04/08/akpnin-cicek-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Balans Ayarı’nı Seçmen Yaptı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/04/03/balans-ayari%e2%80%99ni-secmen-yapti/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/04/03/balans-ayari%e2%80%99ni-secmen-yapti/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Apr 2009 10:10:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[AKP]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Kürtler ve Türkler]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=4135</guid>
		<description><![CDATA[Pazar günkü yerel seçimler hakkında farklı yorumlar yapılıyor. Kimileri, AK Parti’yi “yaşam biçimleri” açısından tehlikeli gören Beyaz Türkler’in daha bir toparlanıp muhalefeti güçlendirdiğini savunuyor. Bazıları, iktidar oylarındaki gerilemeyi ekonomik krize, yolsuzluk söylentilerine ve yanlış aday seçimlerine bağlıyor. “Ceketi aday gösterirsek seçtiririz” söylemine yansıyan aşırı özgüvenin hükümete yaramadığı da söyleniyor. Bir de Kürt sorunu konusundaki “iki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Pazar günkü yerel seçimler hakkında farklı yorumlar yapılıyor. Kimileri, AK Parti’yi “yaşam biçimleri” açısından tehlikeli gören Beyaz Türkler’in daha bir toparlanıp muhalefeti güçlendirdiğini savunuyor. Bazıları, iktidar oylarındaki gerilemeyi ekonomik krize, yolsuzluk söylentilerine ve yanlış aday seçimlerine bağlıyor. “Ceketi aday gösterirsek seçtiririz” söylemine yansıyan aşırı özgüvenin hükümete yaramadığı da söyleniyor. Bir de Kürt sorunu konusundaki “iki ileri, bir geri” gidişatın güneydoğudaki kitleleri tatmin etmediği vurgulanıyor.</p>
<p>Kanımca bunların tümünde haklılık payı var.</p>
<p>Ama tüm bunların bize gösterdiği çok önemli bir gerçek daha var: Türkiye halkı, bazılarının sandığı gibi “cahil”, “kandırılmaya müsait”, “kömür yardımı ve din sömürüsüyle oy veren” bir sürü değil. Aksine, siyaseti gayet iyi izleyen, bunun kendi hayatını nasıl etkilediğini iyi gören, sandığa giderken de ona göre karar veren duyarlı seçmenler ile yüzyüzeyiz.<span id="more-4135"></span></p>
<p>Bu da topluma ikide bir “balans ayarı” yapmak ve hatta onun seçtiği hükümetleri alaşağı etmek için kendinde yetki gören otoriter güçlerin ne kadar yanıldıklarını gösteriyor.</p>
<p>Zaten bu güçler o kadar büyük bir körlük içinde ki, siyasete ne zaman müdahale etseler aleyhinde tavır aldıkları siyasi akımları güçlendirdiklerini göremiyorlar. Bakın, 2007 genel seçimleri öncesindeki “müdahale”leri AK Parti oylarını daha da yükseltmişti. Bu sefer seçim biraz daha “normal” bir ortamda geçti, bu da iktidarın toplum tarafından daha “normal” kriterlere göre değerlendirilmesini sağladı.</p>
<p>Kısacası kimsenin gelip de anti-demokratik yollardan siyasete “balans ayarı” yapmasına gerek yok. Bu ayarı en iyi seçmenin kendisi yapıyor.</p>
<p>Çıkan sonuca gelince, bunun AK Parti için bir “gerileme” olsa da bir “yenilgi” olmadığı açıktır. Aksine, yüzde 39 gibi bir oran, Türk siyasetinde sadece ve sadece başarıya işaret eder. Söz konusu “gerileme”nin AK Parti için “sonun başlangıcı” olduğu yönündeki yorumlar ise, Frenkçe’de “wishful thinking” denen ve “olması istenen şeye göre düşünme” diye tercüme edebileceğimiz yanlış yaklaşıma tekabül eder.</p>
<p>Ancak, AK Parti’nin bu “gerileme”nin bir trende dönüşmemesi için de seçim sonuçlarından dersler çıkarması ve buna göre kendine çekidüzen vermesi şart. Başbakan seçim gecesi yaptığı konuşmada bunu yapacaklarını ima etti. Bu, iyi. Ama işin ciddiye alınması, “nerede hata yaptık” sorusunun derinlemesine düşünülmesi, gerekirse kamuoyu yoklamaları ile analiz edilmesi gerek.</p>
<p>Bunu da sırf AK Parti’nin değil Türkiye’nin iyiliği için söylüyorum. Çünkü ister beğenin ister beğenmeyin, bu parti hala tek “Türkiye partisi”. Etnik ve siyasi kimliklerin giderek keskinleştiği, “kamplar” arasındaki sınırların giderek kalınlaştığı bir toplumda böylesi bir “tutkal”a fazlasıyla ihtiyaç var. Ülkenin verimsiz koalisyonlarla dolu bir belirsizlik sürecine yeniden girmemesi için de, tek başına iktidarda olacak bir “merkez” partisi gerekli.</p>
<p>Kanımca iktidar için en büyük “nefis muhasebesi” de Türkiye’nin en büyük problemi olan Kürt sorununda gerekiyor. Aslında AK Parti hala Kürt seçmenin çoğunun oyunu alıyor. Ama güneydoğuda yaşadığı belirgin gerileme üzerine şapkayı önüne koyup düşünmesi lazım. Burada da iki önemli soru var: Birincisi, güneydoğuda 2007’de yakalanan ivmenin bugün neden kaybedildiği. İkincisi ise, “DTP gerçeği” karşısında ne yapılması gerektiği.</p>
<p>İkinci soru özellikle kritik, çünkü AK Parti ne kadar Kürt oyu kazanırsa kazansın, DTP’nin tabanı ortadan kalkacak değil. Seçim gecesi Diyarbakır’daydım ve DTP merkezindeki kutlamaları yerinde izlerken bunu bir kez daha anladım. Detayları, bir sonraki yazıya…</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/04/03/balans-ayari%e2%80%99ni-secmen-yapti/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/04/03/balans-ayari%e2%80%99ni-secmen-yapti/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye %81 devlettir</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/04/01/turkiye-81-devlettir/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/04/01/turkiye-81-devlettir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2009 10:17:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emre Er</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=4105</guid>
		<description><![CDATA[ Bir yapının ne kadar devlet olduğunu ölçebilir miyiz? Ölçeriz. Devletin amacını, kuruluş nedenini anladığımızda bir ölçüm aracı geliştirmek pekala mümkün olabilir.  
Ben devlete öyle çok farklı kuruluş nedenleri atfetmek peşinde değilim. Thomas Hobbes, John Locke, Jean Jacques Reausseau gibi düşünürlerin ortaya koyduğu nedeni biraz analiz ettiğimizde devletin temel kuruluş nedenine ulaşabiliriz. 
Bakın Thomas Hobbes ne diyor: 
&#8220;Devletin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/04/20090401_derin_dusunce_org_devletcilik_devlet.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-4107" title="20090401_derin_dusunce_org_devletcilik_devlet" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/04/20090401_derin_dusunce_org_devletcilik_devlet-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a> Bir yapının ne kadar devlet olduğunu ölçebilir miyiz? Ölçeriz. Devletin amacını, kuruluş nedenini anladığımızda bir ölçüm aracı geliştirmek pekala mümkün olabilir.  </p>
<p>Ben devlete öyle çok farklı kuruluş nedenleri atfetmek peşinde değilim. Thomas Hobbes, John Locke, Jean Jacques Reausseau gibi düşünürlerin ortaya koyduğu nedeni biraz analiz ettiğimizde devletin temel kuruluş nedenine ulaşabiliriz. </p>
<p>Bakın Thomas Hobbes ne diyor: </p>
<ul>&#8220;<em>Devletin amacı bireysel güvenliktir. </em>Doğal olarak özgürlüğü ve başkalarına egemen olmayı seven insanların, devletler halinde yaşarken kendilerini tabi kıldıkları kısıtlamanın nihai nedeni, amacı ve hedefi, kendilerini korumak ve böylece daha mutlu bir yaşam sürmek; yani daha önce gösterilmiş olduğu gibi (Bölüm 13), insanları korku içinde tutacak ve onları, ceza tehdidiyle, ahitlerini ifa etmeye ve ondördüncü ve onbeşinci bölümlerde anlatılan doğa yasalarına uymaya zorlayacak belirgin bir güç olmadığında, <strong>insanların doğal duygularının sonucu olan o berbat savaş durumundan kurtulmaktır</strong>. (Hobbes, 2005, s. 225). </ul>
<p>Hobbes devletin yokluğunda herkesin herkesle sürekli bir <span id="more-4105"></span>savaş halinde olduğunu iddia eder, ve bu nedenle herkesin güvenliğini sağlamanın yolunun devleti kurmaktan geçtiğini şöyle anlatır: </p>
<ul>&#8220;<em>Bir devletin oluşumu. Tanımı. </em>İnsanları yabancıların saldırısından ve birbirlerinin zararlarından koruyabilecek ve böylece, kendi emekleriyle ve yeryüzünün meyveleriyle kendilerini besleyebilmelerini ve mutluluk içinde yaşayabilmelerini sağlayacak böylesi bir genel gücü kurmanın tek yolu; bütün kudret ve güçlerini, tek bir kişiye veya hepsinin iradesini oyların çokluğu ile tek bir iradeye indirgeyecek bir heyete devretmeleridir. Yani, kendi kişiliklerini taşıyacak tek bir kişi veya bir heyet tayin etmeleri ve herkesin, bu kişi veya heyetin, ortak barış ve güvenlikle ilgili işlerde yapacağı veya yaptıracağı şeylerin amili olmayı kabul etmesi ve kendi iradesini o kişi veya heyetin iradesine ve muhakemesini de onun muhakemesine tabi kılmasıdır.&#8221; (Hobbes, 2005, ss. 229-230). </ul>
<p>John Locke da Hobbes&#8217;a benzer bir açıklama getirir: </p>
<ul>124. Bundan dolayı, insanların devletlerde birleşmelerinin ve kendilerini yönetim altına sokmalarının asıl amacı, mülkiyetlerinin korunmasıdır; doğa durumunda ise pek çok şey eksiktir.&#8221; (Locke, 2005, ss. 273-274). </ul>
<p>Locke kişinin sahip olduğu herşeyi mülkiyet kavramının içine katıyor. Böylece devletin kişinin canını, malını, mülkünü korumak amacıyla kurulduğunu iddia ediyor.  </p>
<p>Elbette devletin kuruluş nedenine dair daha birçok açıklamalar var. Benim tercihime en büyük itiraz Marx&#8217;tan geliyor. O devletin üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf tarafından kurulduğunu iddia ediyor. Ona göre bu sınıf devleti mülkiyetini korumak amacıyla kurdu. Elbette Marx da haklı olabilir. Ancak ben bu yazıda biraz daha iyimser düşünüp, devlete güvenliği koruma amacını yükleyeceğim. Bunu yaparken de daha önce <a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/14/aci-doyurmak-usuyeni-isitmak-devletin-en-temel-gorevidir/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">bir yazım</span></a>da da ortaya koyduğum gibi güvenliğin sınırlarını biraz daha genişleteceğim. </p>
<p>Kişinin canını tehlikeye atan herşey onun güvenliğini tehdit eder. Bunun içinde terör, savaş gibi doğrudan tehlikelerin bulunduğu gibi hastalık, yetersiz beslenme, susuzluk, trafik kazaları gibi dolaylı tehlikeler de olabilir. Devletin birincil ve asli görevi vatandaşını yaşatmaktır. Yaşam hakkı herşeyden önce geldiği için bundan sonra gelen bütün haklar da yaşam hakkı söz konusu olduğunda göz ardı edilebilir. <a href="http://www.derindusunce.org/2009/03/01/sosyal-devlet-haydut-mudur/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Devlet yaşamı korumak için gerekirse mülkiyet hakkını ihlal edebilir.</span></a> </p>
<p>Devletin temel amacını &#8220;vatandaşını yaşatmak&#8221; olarak tanımladığımızda devlet olmanın ölçütünü de belirlemiş oluruz: &#8220;yaşama olasılığı&#8221;. Bir devlet vatandaşını yaşatabildiği kadar devlet olarak tanımlanabilir. </p>
<p>Birleşmiş Milletler&#8217;den aldığım verilere göre aşağıdaki tabloda üç tane sütun görüyorsunuz. Birinci sütünda ülkelere göre bir erkeğin 65 yaşından daha uzun yaşama olasılığını görüyorsunuz. Ülkeleri bu kritere göre en yüksek orandan en düşük orana göre sıraladım. Sonraki sütünda ülkelere göre bir kadının 65 yaşından fazla yaşama olasılığını görüyorsunuz. Doğal olarak, birinci sütün ile ikinci sütün birbirine paralel. </p>
<p>Aklıma bir soru takıldığı için tabloya üçüncü bir sütün ekledim. Bazı ülkelerde genetik olarak ya da ülkenin doğal koşullarına bağlı olarak yaşam süresi uzun ya da kısa olabilir. Bu koşullardan devletler sorumlu tutulamaz. Böyle bir durum varsa tespit etmek için ülkelere göre bir kişinin 40 yaşına kadar yaşama olasılığına da yer verdim. Bir ülkede vatandaşlar büyük bir olasılıkla 65&#8242;ten fazla yaşayabildikleri halde 40 yaşından önce çok ölüyorlarsa bu durumda bu ülkede yaşamın devlet sayesinde uzamadığı ortaya çıkmış olacak. </p>
<p>Tabloyu incelersek 65&#8242;ten fazla yaşama ihtimalinin en yüksek olduğu ülkelerin aynı zamanda gelişmiş ülkeler olduğu gözümüze çarpıyor. Bu ülkelerde doğan bir çocuğun 65&#8242;ten fazla yaşama olasılığı %85&#8242;ten fazla. Ama bu genelleme çok da doğru değil. </p>
<p>&#8220;Yaşama olasılığı&#8221; aslında doğrudan gelişmişlikle ilgili değil. Bir ülkenin kişi başına düşen milli geliri düşük olsa bile bu olasılığı artırabilir. Bazı ülkelerin bunu başardığını tablodan görebiliyoruz. Kişi başına düşen milli gelirde dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri olan ABD, vatandaşını Birleşik Arap Emirlikleri, Singapur, Kuveyt, Kosta Rika, Küba, Bahreyn,  Arnavutluk ve Umman&#8217;dan daha az yaşatabiliyor. Üçüncü sütüna göz atarak sağlamamızı da yapalım. Eğer bahsi geçen ülkelerde 40&#8242;a kadar yaşayamama olasılığı ABD oranından çok yüksekse ilk iki sütündaki değerler anlamsız olacak. Arnavutluk, Kosta Rika, Umman 40 yaşına kadar ABD&#8217;den daha az vatandaşını yaşatabildiği için sağlamayı geçemediler. </p>
<p>ABD, Birleşik Arap Emirlikleri, Singapur, Kuveyt, Küba ve Bahreyn&#8217;den daha az devlet. Bu ülkelerin içinde özellikle Küba dikkatinizi çekmiş olmalı. Tablomuz Komünizmin iddiasını Küba&#8217;da gerçekleştirdiğini kanıtlıyor. Buradan bir sonuca varmamız gerek. O sonuç bence &#8220;Bütün dünya Komünizme geçmeli.&#8221; olmamalı. Çünkü serbest piyasacı birçok devlette &#8220;yaşama olasılığı&#8221; Küba&#8217;dan da daha yüksek. Örnekler: Avusturalya, Kanada, Birleşik Krallık. Bu ülkeleri özellikle seçtim. Bunların tamamında batı ve kuzey Avrupa&#8217;nın sosyal devletlerinden farklı olarak liberal politikalar ABD&#8217;de olduğu kadar acımasız uygulanıyor. Gelir bu ülkelerde de ABD&#8217;de olduğu gibi adaletsiz dağılıyor. Öyleyse bu ülkelerin farkı ne? </p>
<p>Avusturalya, Kanada ve Birleşik Krallık&#8217;ta liberal ekonomi politikaları insan yaşamının başladığı yerde son buluyor. Bu ülkelerde parası olmayanlar da sağlık tesislerinden yararlanabiliyor.  Devlet insanı yaşatmak için bu ülkelerde her türlü önlemi alıyor. <strong>Çünkü devletin temel amacı insanını yaşatmaktır. </strong> </p>
<p>Türkiye insanını ne kadar yaşatabiliyor? Ne yazık ki durum hiç iç açıcı değil. Yeni doğan bir Türk vatandaşının 65&#8242;ten fazla yaşama olasılığı %71,9. Yani 65 yaşına kadar yaşıtımız olan 15 arkadaşımızın 5 tanesi ölecek. İzlandalı olsaydık 65 yaşına geldiğimizde 15 arkadaşımızın 3 tanesi ölmüş olacaktı. Bir İzlandalıya göre her 15 arkadaşta 2 tane daha fazladan kayıp vereceğiz. </p>
<p>Aslında 65 yaşına gelmeye gerek yok, 40 yaşına kadar bu tablo hayatımıza çok acı bir şekilde yansıyacak. Bir yerde bir insanın ortalama 250 arkadaşı olduğunu okumuştum. Bunu yuvarlak 200 yapalım. 40 yaşına kadar 200 arkadaşımızdan 13 tanesini kaybedeceğiz. Bir İzlandalı 3 arkadaşını, Avusturalyalı, İsviçreli, Japonyalı, İsrailli, Norveçli, Singapurlu 4 arkadaşını, Kuveytli, Yunanistanlı, Slovenyalı 5 arkadaşını kaybedecek.  </p>
<p>Ne yazık ki Türk olmakla Yunanlı olmak arasındaki fark 8 tane hayatta olmayan arkadaş ediyor. Oysa Türk olmak bir bedel değil, gurur olmalı. &#8220;Ne mutlu Türküm diyene!&#8221; sözünün altı gerçekten dolmalı. </p>
<p>Türkiye yüzde kaç devlet? 65 yaşına kadar her 100 vatandaşından 88 tanesini yaşatabilen İzlandayı yüzde yüz devlet olarak kabul edelim. Geriye kalan 12 insan devletin şimdilik kolunun uzanamayacağı genetik ve rastlantısal nedenlerle ölmüş olsun. Bu durumda Türkiye&#8217;de devlet tam devlet olmadığı için 65 yaşına kadar fazladan 17 kişi hayatını kaybediyor.  </p>
<p>İzlanda 88 vatandaşını 65 yaşına kadar yaşatarak %100 devletse Türkiye 71 vatandaşını yaşatarak %81 devlettir. </p>
<p>Tablo: ülkelere göre yaşama olasılıkları </p>
<p><a name="0.1_table01"></a></p>
<table border="2" cellspacing="0" width="392">
<tbody>
<tr valign="top">
<td height="74"> </td>
<td> </td>
<td><strong>Doğum itibariyle 65&#8242;ten fazla yaşama olasılığı, erkek</strong></td>
<td><strong>Doğum itibariyle 65&#8242;ten fazla yaşama olasılığı, kadın</strong></td>
<td><strong>Doğum itibariyle 40 yaşına kadar yaşamama olasılığı </strong></td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="19"> </td>
<td> </td>
<td>2000-05</td>
<td>2000-05</td>
<td>2000-05</td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">1</td>
<td>İzlanda</td>
<td>88.7</td>
<td>92.4</td>
<td>1.4 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">2</td>
<td>İsveç</td>
<td>87.0</td>
<td>92.3</td>
<td>1.6 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">4</td>
<td>Avusturalya</td>
<td>86.2</td>
<td>92.2</td>
<td>2.3 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">5</td>
<td>İsviçre</td>
<td>86.1</td>
<td>92.6</td>
<td>2.2 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">6</td>
<td>Japonya</td>
<td>86.1</td>
<td>93.8</td>
<td>1.7 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">9</td>
<td>İsrail</td>
<td>85.8</td>
<td>92.3</td>
<td>2.2 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">10</td>
<td>BAE</td>
<td>85.3</td>
<td>90.2</td>
<td>2.1 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">11</td>
<td>Norveç</td>
<td>85.1</td>
<td>91.7</td>
<td>2.3 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">12</td>
<td>Kanada</td>
<td>84.9</td>
<td>91.0</td>
<td>2.3 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">13</td>
<td>Yeni Zelanda</td>
<td>84.9</td>
<td>90.0</td>
<td>2.4 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">14</td>
<td>İtalya</td>
<td>84.6</td>
<td>92.5</td>
<td>2.3 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">15</td>
<td>Brunei</td>
<td>84.5</td>
<td>87.7</td>
<td>3.0 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">16</td>
<td>Hollanda</td>
<td>84.4</td>
<td>90.4</td>
<td>2.1 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">17</td>
<td>Singapur</td>
<td>84.4</td>
<td>90.8</td>
<td>1.8 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">18</td>
<td>İspanya</td>
<td>83.9</td>
<td>93.5</td>
<td>2.2 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">19</td>
<td>Kuveyt</td>
<td>83.8</td>
<td>88.9</td>
<td>2.7 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">20</td>
<td>Birleşik Krallık</td>
<td>83.7</td>
<td>89.6</td>
<td>2.2 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">21</td>
<td>Yunanistan</td>
<td>83.7</td>
<td>91.3</td>
<td>2.6 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">22</td>
<td>İrlanda</td>
<td>83.2</td>
<td>90.0</td>
<td>2.3 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">23</td>
<td>Almanya</td>
<td>82.9</td>
<td>91.0</td>
<td>2.0 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">24</td>
<td>Avusturya</td>
<td>82.4</td>
<td>91.9</td>
<td>2.1 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">26</td>
<td>Fransa</td>
<td>82.1</td>
<td>92.2</td>
<td>2.4 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">27</td>
<td>Belçika</td>
<td>81.9</td>
<td>91.0</td>
<td>2.4 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">28</td>
<td>Danimarka</td>
<td>81.3</td>
<td>87.4</td>
<td>2.4 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">29</td>
<td>Finlandiya</td>
<td>81.0</td>
<td>91.8</td>
<td>2.3 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">30</td>
<td>Portekiz</td>
<td>81.0</td>
<td>90.9</td>
<td>3.0 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">31</td>
<td>Kosta Rika</td>
<td>81.0</td>
<td>88.6</td>
<td>3.7 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">32</td>
<td>Küba</td>
<td>80.6</td>
<td>86.8</td>
<td>3.1 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">33</td>
<td>Bahreyn</td>
<td>80.2</td>
<td>85.9</td>
<td>3.4 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">34</td>
<td>Arnavutluk</td>
<td>79.7</td>
<td>89.5</td>
<td>5.2 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">35</td>
<td>Umman</td>
<td>79.5</td>
<td>84.9</td>
<td>3.7 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">36</td>
<td>ABD</td>
<td>79.4</td>
<td>87.0</td>
<td>3.5 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">39</td>
<td>Katar</td>
<td>78.7</td>
<td>80.1</td>
<td>3.7 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">41</td>
<td>Slovenya</td>
<td>77.6</td>
<td>90.1</td>
<td>2.6 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">44</td>
<td>Tunus</td>
<td>76.5</td>
<td>85.3</td>
<td>4.6 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">45</td>
<td>Suriye</td>
<td>76.4</td>
<td>83.6</td>
<td>4.6 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">46</td>
<td>Meksika</td>
<td>76.2</td>
<td>84.5</td>
<td>5.8 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">48</td>
<td>Cezayir</td>
<td>75.9</td>
<td>78.9</td>
<td>7.7 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="19">49</td>
<td>İşgal edilmiş Filistin bölgeleri</td>
<td>75.5</td>
<td>81.8</td>
<td>5.2 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">50</td>
<td>Çek Cumhuriyeti</td>
<td>75.3</td>
<td>89.0</td>
<td>2.4 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">53</td>
<td>Bosna Hersek</td>
<td>74.4</td>
<td>85.3</td>
<td>3.8 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">55</td>
<td>Çin</td>
<td>73.8</td>
<td>80.9</td>
<td>6.8</td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">59</td>
<td>Malezya</td>
<td>72.9</td>
<td>83.1</td>
<td>4.4 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">60</td>
<td>Arjantin</td>
<td>72.5</td>
<td>85.6</td>
<td>4.9 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">63</td>
<td>Lübnan</td>
<td>72.1</td>
<td>80.6</td>
<td>6.3 </td>
</tr>
<tr valign="top">
<td height="12">65</td>
<td>Turkey</td>
<td>71.9</td>
<td>82.3</td>
<td>6.5 </td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p> </p>
<p>Kaynak: UN (United Nations). 2007e. World Population Prospects 1950-2050: The 2006 Revision. Database. Department of Economic and Social Affairs, Population Division. New York. Accessed July 2007. </p>
<p>Veriler Birleşmiş Milletler&#8217;in web sitesinden elde edilmiştir. <a href="http://hdrstats.undp.org/buildtables/rc_report.cfm" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">http://hdrstats.undp.org/buildtables/rc_report.cfm</span></a>  <br />
 </p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Kaynaklar</span></strong> </p>
<p>Hobbes, T. (2005). Leviathan&#8217;dan Seçme Parçalar (S. Lim, Çev.). Tunçay (Ed.), <em>Batı&#8217;da Siyasal Düşünceler Tarihi, Seçilmiş Yazılar, Yeni Çağ</em> (ss. 209-251). İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları. </p>
<p>Locke, J. (2005). Uygar Yönetim Üzerine İkinci İnceleme&#8217;den Seçme Parçalar (M. Tunçay, Çev.). Tunçay (Ed.), <em>Batı&#8217;da Siyasal Düşünceler Tarihi, Seçilmiş Yazılar, Yeni Çağ</em> (ss. 261-293). İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.</p>
<p>&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/04/01/turkiye-81-devlettir/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/04/01/turkiye-81-devlettir/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

