<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Derin Mevzu</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/derin-mevzu/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Dikkat Kitap: Derin Göz</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/05/13/dikkat-kitap-derin-goz/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/05/13/dikkat-kitap-derin-goz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 May 2010 15:00:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Dikkat Kitap]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Mekân]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9801</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;Sanat&#8217;ın amacı nedir? Eğer Hakikat dosdoğru gelip hissiyatımıza ve şuurumuza çarpmış olsa, eğer çevremiz ve kendimizle doğrudan iletişime girebilmiş olsak, zannederim Sanat faydasız olurdu ya da hepimiz sanatçı olurduk çünkü ruhumuz Kâinat&#8217;ın musikîsi ile sürekli bir Tevhid halinde titrerdi.
Hafızamızın yardım ettiği gözlerimiz Mekân&#8217;ı oyar, taklidi imkânsız tablolar kesip çıkarırdı. Bir bakışta İnsan bedeninin canlı mermerinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf"><img class="size-medium wp-image-9803 alignleft" title="derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz-194x300.jpg" alt="" width="194" height="300" /></a>&#8220;&#8230;Sanat&#8217;ın amacı nedir? Eğer Hakikat dosdoğru gelip hissiyatımıza ve şuurumuza çarpmış olsa, eğer çevremiz ve kendimizle doğrudan iletişime girebilmiş olsak, zannederim Sanat faydasız olurdu ya da hepimiz sanatçı olurduk çünkü ruhumuz Kâinat&#8217;ın musikîsi ile sürekli bir Tevhid halinde titrerdi.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Hafızamızın yardım ettiği gözlerimiz Mekân&#8217;ı oyar, taklidi imkânsız tablolar kesip çıkarırdı. Bir bakışta İnsan bedeninin canlı mermerinden  ilkçağ heykelleri kadar güzel heykel parçaları yakalardı. Ruhlarımızın derinliğinde kimi zaman neşeli, çoğu zaman da hüzünlü ama hep özgün bir müzik duyardık&#8230; iç yaşamımızın sürekli ezgisini&#8230; Aslında bütün bunlar bizim etrafımızda, içimizde ama hiç birini ayrı ayrı hissetmiyoruz.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bizimle Tabiat arasında&#8230; hayır! Bizimle şuurumuz arasına bir perde girmiş. Sıradan insanlar için kalın bir perde, sanatçı ve şair için ince, neredeyse saydam bir perde. Hangi peri kızı dokumuş bu perdeyi? Bir tuzak mı? yoksa iyilik için mi dokunmuş? Yaşamak gerekiyor ve yaşam çevremizi sadece ihtiyaçlarımız doğrultusunda hissetmemizi gerektiriyor. Yaşamak eylem demek. Uygun tepkiyi vermek amacıyla hissetmek, faydası ölçüsünde hissetmek çevreyi. Öteki hislerin karanlıkta kalması ya da bize &#8220;karartılmış&#8221; biçimde ulaşması gerekiyor.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bakıyorum, gördüğümü sanıyorum, dinliyorum, duyduğumu sanıyorum, kendimi inceliyorum ve kalbimin derinliklerini okuduğumu sanıyorum&#8230;&#8221;</em> (<strong>Henri Bergson, Le Rire, sayfa 115-120)</strong></p>
<p> İnsan gözü daha verimli kullanılabilir mi? <strong>Aş, eş ve düşmanı gören Et-Göz&#8217;ün yanı sıra Hakikat&#8217;i görebilecek bir  Derin-Göz açılabilir mi?</strong></p>
<p>Sanatçı olmayan insanlar için kestirme bir yol belki de Sanat. Çukurların dibinden dağların zirvesine, Yeryüzü&#8217;nden Gökyüzü&#8217;ne&#8230; (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/05/13/dikkat-kitap-derin-goz/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/05/13/dikkat-kitap-derin-goz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kâinat bir su damlasına sığınca: Sanat’ta Ayrıntı(6)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/04/08/kainat-bir-su-damlasina-siginca-sanat%e2%80%99ta-ayrinti6/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/04/08/kainat-bir-su-damlasina-siginca-sanat%e2%80%99ta-ayrinti6/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Apr 2010 19:35:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Resim]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9358</guid>
		<description><![CDATA[Bu yılın keşif projelerinden biri Sanat&#8217;ta ayrıntı. Yakında Amerikalı ressam Edward Hopper&#8217;dan, İslâm Sanatı&#8217;ndan ve Leibniz&#8217;in yazdığı Monadoloji&#8217;den (bir kez daha, biraz daha derinlemesine) bahsedeceğiz. Zira etrafı görmemize yarayan Et-Göz Fransız düşünür Bergson&#8217;un da isabetle teşhis ettiği gibi(1) Kâinat&#8217;ı görmemize engel olan bir organ aynı zamanda. İşte biz de bu yazı dizisinde Sanat&#8217;tan istifade ederek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/sanat_kainat_zerre_guzellik_2.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-9359" title="sanat_kainat_zerre_guzellik_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/sanat_kainat_zerre_guzellik_2.gif" alt="" width="160" height="213" /></a>Bu yılın keşif projelerinden biri Sanat&#8217;ta ayrıntı. Yakında Amerikalı ressam Edward Hopper&#8217;dan, İslâm Sanatı&#8217;ndan ve Leibniz&#8217;in yazdığı Monadoloji&#8217;den (bir kez daha, biraz daha derinlemesine) bahsedeceğiz. Zira etrafı görmemize yarayan Et-Göz Fransız düşünür Bergson&#8217;un da isabetle teşhis ettiği gibi(1) Kâinat&#8217;ı görmemize engel olan bir organ aynı zamanda. İşte biz de bu yazı dizisinde Sanat&#8217;tan istifade ederek gözlerimizi daha verimli kullanmanın yollarını <span id="more-9358"></span>keşfediyoruz. Yeni bölümleri okumaya hazırlanan dostlara bir hatırlatma, eski bölümleri kaçıran yeni okuyuculara da bir özet veriyoruz bugün. Ne yaptık geçen bölümlerde? Neleri keşfetmiştik?</p>
<p><a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/Paul_Delaroche">Paul Delaroche</a>, Albert Camus, Guy de Maupassant, <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Rogier_van_der_Weyden">Rogier van der Weyden</a>, Andrea Mantegna, Seneca, Leibniz (Gilles Deleuze&#8217;ün yorumuyla), Bergson ve Maslow&#8217;un eserlerinden istifade ettiğimiz <a href="http://www.derindusunce.org/2010/02/17/bakmak-ve-gormeksanat%e2%80%99ta-ayrinti-1/"><strong>Birinci bölüm</strong></a>&#8216;de<strong> </strong>Turist insan, modern körlük ve faydacı körlük&#8217;ten bahsetmiştik. Sanat tekniği/bilgisi ile Sanat&#8217;ı birbirinden ayırd etmiş, Sanat&#8217;ın özünde İnsanî bir aktivite olduğunu savunmuştuk.<strong></strong></p>
<p>Lao-Tzû, Mevlânâ Hazretleri, Maurits Cornelis Escher, Gazalî Hazretleri ve William Degouve de Nuncques&#8217;ün eserlerinden ilham alarak yol aldık <a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/09/derin-goz-sanatta-ayrinti-2-2/"><strong>İkinci Bölüm</strong></a>&#8216;de. Nicolas de Cusa&#8217;nın <strong><em>De la docte ignorance</em></strong>&#8216;ta, Leibniz&#8217;in <strong><em>Monadologie</em></strong>&#8216;de yaptığı gibi Kâinat&#8217;ı dalgalarına çocuksu bir hayretle baktık. Hayret&#8217;in bilme isteğinden önce geldiğini, düşünceyi tutuşturan kıvılcımın ancak <strong>Hayret</strong> olduğunu teslim ettik.</p>
<p>Alışkanlık ve dogmacılık yüzünden hayret etme kapasitemizin aşındığını da fark ettik. Bu Hayret&#8217;i yeniden akıl yoluyla fethetmenin yollarını aradık. <strong><em>&#8220;Şarap, kimyasını bilene daha lezzetli değildir&#8221;</em></strong> diyen Montaigne(2) ile Mişkat-ül Envar&#8217;da<strong><em> &#8220;Ateşin haberini alan değil yanında oturan ısınır&#8221;</em></strong> diyen Gazalî Hazretleri&#8217;nin aynı dili konuşmalarına Hayret ettik.</p>
<p>Fransız heykeltraş Rodin, Alman düşünürü G. W. F. Hegel ve İbn Arabî Hazretleri (Japon teolog Toshihiko Izutsu&#8217;nun yorumuyla) rehberimiz oldu <a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/16/sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/"><strong>Üçüncü bölüm</strong></a>&#8216;de. Özgürlük ve Güzellik arasındaki sıkı bağlantıya değindik. Neden <strong>&#8220;nefes alma sırasını misafirlerimize bırakamıyoruz?&#8221;</strong> sorusuyla çıktık yola. Hegel&#8217;in yardımıyla simgenin ortaya çıkışına, anlam ile yüklenişine ulaştık. Mânâ&#8217;dan ve Madde&#8217;den bahsettik, kendini bilmek isteyen insanın &#8220;yaratılMAmış&#8221; sonsuzluğuna dokunduk. Füsus-ul Hikem&#8217;deki <strong>Teşbih</strong> ve <strong>Tenzih</strong> bakışıyla zıtlıkların yok olduğu bir başka Alem&#8217;in kapılarını araladık.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/25/yeni-bir-gorme-bicimi-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-4/"><strong>Dördüncü bölümde</strong></a> Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte gibi empresyonistlerin tablolarını hatırlatan bazı fotoğraflara baktık. Zıtlıkların silikleştiği Hiç&#8217;liğe yaklaştığı bu imajlarla gözlerimizi William Turner&#8217;ın tablolarına hazırladık. Aynı zamanda Güzellik ile Adalet duygusunun eklemlenmesine Hayret ettik. Immanuel Kant sayesinde Güzel ev, güzel ağaç ile Güzel Ahlâk&#8217;ın bir rastlantı olmadığını fark ettik. Alman düşünür adeta Gazâlî Hazretlerinin yazdığı Mişkat-ül Envar&#8217;ı okumuş gibiydi. Bilmediği bir ülkede, kendisine faydası ve zararı olmayacak olsa bile adil bir hükümdarın ahlâkını &#8220;Güzel&#8221; bulacağının farkındaydı!</p>
<p>Tuallerin üzerine Yaratan&#8217;ın gölgesini çizip yaralarına saran bir garip ressamla tanıştık <a href="http://www.derindusunce.org/2010/04/02/sen-yaratan%e2%80%99in-resmini-yapabilir-misin-william-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-5/"><strong>beşinci bölümde: William Turner</strong></a>. Anne-Siz&#8217;lik labirentinden kurtulmaya çalışırken adeta bir meczup gibi farkına varmadan Hakikat&#8217;e gözleriyle dokunmuştu 70&#8242;lik çocuk-William. YOKlar, kayıplar hayatına şekil vermişti. Acılar Heykeltraş&#8217;ın mermeri acıtan keskisi gibiydi. Annenin kopuşuyla şekil almıştı hayatı. Ölüm&#8217;de Hayat vardı, Hayat&#8217;ta Ölüm. Et-Göz&#8217;e göre biri iyi, diğeri kötü olan bu iki şeyin özde AYNI şey olduğu Derin-Göz ile idrak ediliyordu. William&#8217;ın bunu an<strong>L</strong>ayacak kelimeleri yoktu ama anla<strong>T</strong>acak bir fırçası vardı.</p>
<p><strong>1°</strong> &#8220;Matière et Mémoire&#8221;</p>
<p><strong>2°</strong> Eski Fransızca ile : &#8220;Ny le vin n&#8217;en est plus plaisant à celuy qui en sçait les facultez premieres.&#8221; Denemeler, 3cü Kitap, 11ci bölüm, &#8220;Boyteux&#8221;.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/04/08/kainat-bir-su-damlasina-siginca-sanat%e2%80%99ta-ayrinti6/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/04/08/kainat-bir-su-damlasina-siginca-sanat%e2%80%99ta-ayrinti6/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Seni Yaratan’ın resmini yapabilir misin William?: Sanat’ta ayrıntı (5)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/04/02/sen-yaratan%e2%80%99in-resmini-yapabilir-misin-william-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-5/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/04/02/sen-yaratan%e2%80%99in-resmini-yapabilir-misin-william-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-5/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Apr 2010 10:18:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Mekân]]></category>

		<category><![CDATA[Resim]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9241</guid>
		<description><![CDATA[Not: Resimleri büyütmek için üzerlerine tıklayın.
Kariyer peşinde koşan kadınların çocukları ve annesi &#8220;erken&#8221; ölenler iyi bilirler. Yok-Anne, kökünden sökülmüş bir ağaca benzer. Geride bıraktığı çukur asla dolmaz. Yok-Anne&#8217;nin çocukları büyümezler. Çünkü hatıralar yaşlanmaz. Hafıza dolabının çekmecelerinde sabun kokulu çamaşırlar yoktur. Yok-Anne&#8217;nin çocuğuna  kor halinde taşlar kalmıştır yadigâr&#8230; Soğumaz o taşlar. Elini yakar her hatırladığında, tutamaz. 70 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0466.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/william-turner.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9247" title="william-turner" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/william-turner-228x300.jpg" alt="" width="228" height="300" /></a>Not: Resimleri büyütmek için üzerlerine tıklayın.</em></p>
<p>Kariyer peşinde koşan kadınların çocukları ve annesi &#8220;erken&#8221; ölenler iyi bilirler. Yok-Anne, kökünden sökülmüş bir ağaca benzer. Geride bıraktığı çukur asla dolmaz. Yok-Anne&#8217;nin çocukları büyümezler. Çünkü hatıralar yaşlanmaz. Hafıza dolabının çekmecelerinde sabun kokulu çamaşırlar yoktur. Yok-Anne&#8217;nin çocuğuna  kor halinde taşlar kalmıştır yadigâr&#8230; Soğumaz o taşlar. Elini yakar her hatırladığında, tutamaz. 70 yaşına bile gelseler çocukturlar, hatırlamak yoktur onlar için. Geçmişi yeniden ve yeniden yaşamaktır her hatırlamak. Yeniden içi yanmaktır. Onun için büyüy<strong>E</strong>mezler bir türlü. Çocuk kalırlar. Yok-Anne&#8217;nin mezardan, hapisten, çalışmaktan veya tımarhaneden dönmesini beklerler.</p>
<p>Küçük William da böyle sonsuz derinlikte bir çukurun kıyısına oturup annesinin akıl hastanesinden dönüşünü bekledi ve 70 yaşında bir bebek olarak hayata yumdu gözlerini.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Söndükten sonra ışığı hala yer yüzüne gelmeye devam eden yıldızlar gibi William Turner da ölüyken bizi aydınlatmaya devam ediyor. Henüz dünyaya gelmemiş kuşaklar bile doğayı o gözlerle görecekler, mezarın içinde, bir daha açılmamak üzere kapanmış olan o gözlerle.&#8221; </em>(<strong>John Ruskin</strong>, sanat eleştirmeni ve Turner hayranı, ressamın yakın dostu)</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/abergavenny-bridge-monmountshire-clearing-up-after-a-whowery-day.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/abergavenny-bridge-monmountshire-clearing-up-after-a-whowery-day.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9248" title="abergavenny-bridge-monmountshire-clearing-up-after-a-whowery-day" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/abergavenny-bridge-monmountshire-clearing-up-after-a-whowery-day.jpg" alt="" width="178" height="137" /></a>Kanaatimce Lascaux&#8217;da mağara duvarlarına av sahnesi çizilen devirlerden bugüne kadar Avrupa&#8217;nın yetiştirdiği en büyük ressam oldu William Turner. Biyolojik hayatı sona erdiğinde evinde bulunan 19.000 karalama, suluboya, renk araştırması ve taslak ne kadar büyük bir uçurumun kıyısında oturduğunu ve bu boşluğu doldurmak için ne kadar çabaladığının işaretiydi.</p>
<p>William&#8217;ın tablolarının kopyası hâlâ yapılamıyor. Çünkü çocuk-William resim yaparken kâğıdı yırtılacak kadar ıslatıyor, tuali tırnaklarıyla kazıyor, kopan <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/melrose-abbey.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9249" title="melrose-abbey" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/melrose-abbey.jpg" alt="" width="168" height="247" /></a>küçük parçacıkları parmaklarıyla yuvarlıyordu.  Çocuk-William resim yapmıyor adeta Sanat&#8217;la nefes alıp veriyordu. Sanat&#8217;ı yiyordu, tual ile, boyalar ile, resmettiği doğa ile Yok-Anne uçurumunu doldurmaya çalışıyordu.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230; Annem ve babam kavga edip evde hava gerginleşince, gök başıma düşecek gibi tehditkâr olup kapılar sertçe kapanmaya başlayınca günüm bir boşlukta yüzer gibi olur. Bu boşluğu doldurmak için lavaboyu bile yiyebilirim. Yiyeceklerde eksikliğini duyduğum o ağırlığı buluyorum&#8230;. Yiyecek dediğim zaman salata gibi ağırlıksız (/önemsiz) şeylerden bahsetmiyorum. Rüzgâr gibi gelip geçen, <span id="more-9241"></span>sıfırdan bile daha hafif şeyler değil yediklerim&#8230;&#8221;(Marie-Louise Audiberti, Une Enfance Boulimique)</em></p>
<p>William&#8217;ın babası annesiyle kavga etmiyordu ama Yok-Anne depresif bir kadındı. William&#8217;dan bir kaç sene sonra dünyaya gelen kız kardeşi Mary Ann&#8217;in 4 yaşındaki ölümü zavallı kadın<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/regulus.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9256" title="regulus" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/regulus.jpg" alt="" width="187" height="142" /></a>ın üzerine düşünce bir daha Var-Anne olMAmak üzere bir akıl hastanesine kapatıldı. Küçük William Brentford&#8217;a dayısının yanına gönderildi. William için artık zaman durmuştu.<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/fishermen-at-sea-the-cholmeley-sea-piece.jpg"></a></p>
<p><strong>Boşum, dolmak istiyorum</strong></p>
<p>William öteki insanlara ve kendi benliğine baktığında  sadece YOK&#8217;luk görüyordu, küçük ve önemsizdi, ihmal edilebilir, yeri doldurulabilirdi&#8230; Yedikleri ona tokluk hissi vermiyor, hem dünyaya kök salmak hem de Ben&#8217;liğini hissetmek, VAR olmak istiyordu. Önemsenmek için tek bir yol vardı önünde: Emmek, içmek, içini doldurmak, ağırlaş<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/the-decline-of-the-carthaginian-empire.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9251" title="the-decline-of-the-carthaginian-empire" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/the-decline-of-the-carthaginian-empire.jpg" alt="" width="187" height="159" /></a>mak ve önemLi hale gelmek.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Kitap okurken şeker yiyorum. Büyülenmiş gibiyim. Sayfaları yutuyorum birbiri ardına. Kitabı vücuduma katmak istiyorum. Kitapla uyuyorum. Yorganımın içine sarıyorum. Şeker yediğim gibi körlemesine okuyorum. Kitap bittiği zaman yeniden başlıyorum. Tabi şeker stoklarımı da yenilemeyi unutmadan. Yemek masasına da kitapla oturuyorum. [...] Bazen fark ediyorum ki kitaptan küçük parçalar koparmışım. Ağzıma koymuşum. Çiğniyorum&#8230;&#8221; (Marie-Louise Audiberti, Une Enfance Boulimique) <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/campo-santo-venice.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9252" title="campo-santo-venice" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/campo-santo-venice.jpg" alt="" width="187" height="125" /></a></em></p>
<p>William Turner aslında ressam olMAması gereken bir çocuktu. Babası esnaftı. Berber ve peruk imâlatçısıydı. Annesi bir kaç kuşaktır kasaplık yapan bir ailenin kızıydı. Bekir Coşkun&#8217;un deyimiyle &#8220;göbek kaşıyan bir bidon kafalıydı&#8221;. Ünlü ressam Delacroix William Turner ile karşılaştıktan sonra günlüğüne şunları yazmıştı:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Bende bıraktığı izlenim oldukça vasattı. Siyahlar içinde, koca pabuçlu, kaba saba, soğuk ve sert bakan biriydi. Ressamdan çok bir İngiliz çiftçisini andırıyordu &#8220;</em> (25 mart 1855)<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/ancient-rome-agrippina-landing-with-the-ashes-of-germanicus.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9254" title="ancient-rome-agrippina-landing-with-the-ashes-of-germanicus" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/ancient-rome-agrippina-landing-with-the-ashes-of-germanicus.jpg" alt="" width="190" height="130" /></a></p>
<p>Londra&#8217;nın doğusunda yaşayan, işçilerin, hor görülen &#8220;ayak takımının&#8221; aksanıyla konuşan, kısa bacakları ve göbeğiyle ressamdan çok bir uşak veya kâhya görünümündeydi William. Görgüsü(zlüğü?), hâli, tavrı, resimleri için sıkı pazarlık etmesiyle &#8220;elit&#8221; sanatçı sınıfını değil taşralı bir toptancıyı andırıyordu.</p>
<p>William ne &#8220;soylu&#8221; sanatçılar gibi seçkinlerin İngilizcesini konuşabiliyor ne de Paris&#8217;li ressamlar gibi bohem hayatı sürüyordu. Ama yeteneğini daha gençken ispat etti ve 26 yaşında akademisyen oldu. Büyük ihtimal esnaf bir aileden gelmenin verdiği bir gerçekçilikle bakı<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/fishermen-at-sea-the-cholmeley-sea-piece.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9250" title="fishermen-at-sea-the-cholmeley-sea-piece" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/fishermen-at-sea-the-cholmeley-sea-piece.jpg" alt="" width="185" height="126" /></a>yordu hayata. Kazancıyla rahat bir hayat sürdü. Bol bol seyahat etti. İsviçre, İtalya, Fransa&#8230; Kısa bir süre sonra kendi resim galerisini açtı.</p>
<p>Peki neydi William&#8217;ı bu kadar özel yapan? Yüce ALLAH William&#8217;ın kelimelerini almış, yerine bir boya fırçası vermişti. Kör bir insanın kulaklarının üstün bir hassasiyet kazanması gibi William&#8217;ın fırçası da diğer ressamların &#8220;anlat<strong>A</strong>madıklarını&#8221; anlatmaya başlıyordu yıllar geçtikçe.</p>
<p>Başkalarını taklid ederek konuşmayı öğrenen çocuklar gibi o da başkalarını taklid ederek <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/colour-beginning.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9257" title="colour-beginning" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/colour-beginning.jpg" alt="" width="185" height="119" /></a>resim yapmayı öğrendi. Mimarî eserleri, şehirleri, meydanları resmeden gravürler Küçük William&#8217;a perspektifi öğretti. Rembrandt&#8217;ın eserleri ise ışığı keşfettirdi ona ve siyahın da bir renk olduğunu. Claude Lorrain&#8217;in bir tablosu önünde hüngür hüngür ağladı <em><strong>&#8220;</strong>ben hiç bir zaman bu tabloya benzer bir şey yapamayacağım&#8221;</em>&#8230;</p>
<p><strong>Kelimelerin hapishanesinden kaçış</strong></p>
<p>Akademisyen olmanın getirdiği fırsatlar(? Zorunluluklar) da vardı. Perspektif dersleri verdi bir<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/dolbadern-castle.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9258" title="dolbadern-castle" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/dolbadern-castle.jpg" alt="" width="182" height="123" /></a> dönem. Tarih bilgisinin zayıflığı, &#8220;bozuk&#8221; İngilizcesi herkesi düş kırıklığına uğrattı. Resim <strong>yapmaktı</strong> onun işi. Resim <strong>konuşmak</strong> değil. Akademide Turner&#8217;ın en büyük destekçisi olan Joseph Farington resmin teorisini yapması için çok ısrar etti. Ama Turner resmi sistemleştirecek her türlü girişimi reddediyordu. Sanat neticede bir hâl ilmiydi, kâl ilmi değildi. Kelimelerin hapishanesine sığmıyordu William&#8217;ın Sanat&#8217;ı. </p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221;Cézanne&#8217;a göre edebiyatçı bakış ressamı esas yoldan uzaklaştırıyor. Ünlü ressam ör<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0343.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9259" title="wmt0343" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0343.jpg" alt="" width="184" height="131" /></a>nek olarak <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Honor%C3%A9_de_Balzac">Balzac</a>&#8216;ın <a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=79349" target="_blank"><strong>Tılsımlı Deri</strong> </a>adlı eserinden bir bölümü verir:</em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>  ‘&#8230;Yeni düşmüş kar gibi taze bir beyazlıktaki masa örtüsü üzerinde simetrik olarak dizilmiş ve sarışın ekmeklerle taçlanmış yemek takımları&#8230;&#8217; </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Ve şöyle der Cézanne : </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>‘Bütün gençliğim boyunca bunun resmini yapmak istedim. Bu taze beyazlıktaki ma<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0126.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9260" title="wmt0126" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0126.jpg" alt="" width="182" height="135" /></a>sa örtüsü&#8230; Sadece yemek takımlarının simetrisini ve ekmeğin sarılığını resmetmeyi istemem gerektiğini biliyorum.  Eğer taçlanmayı çizersem mahvoldum. Anlıyor musunuz? Eğer yemek takımlarını ve ekmekleri doğada olduğu gibi dengelersem ve nüansları verirsem emin olun ki taçlar, kar ve bütün titreme kendiliğinden mevcut olacaktır!&#8221; </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>( <a href="http://www.lelibraire.com/din/tit.php?Id=14675">Joaquim Gasquet - Conversations avec Cézanne</a> [tr. Cézanne ile mülakatlar] )</em></p>
<p> Sanatçı olan her ressam gibi William da biliyordu ki Yazar&#8217;ın sanatı olan semboller, metaf<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0109.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9261" title="wmt0109" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0109.jpg" alt="" width="182" height="154" /></a>orlar Boyacı-Ressam&#8217;ı yavanlığa, vasatlığa mahkûm ediyordu. <strong>Anladığını</strong> değil <strong>hissettiği</strong> resmetmeliydi Sanatçı-Ressam. &#8220;Cahil&#8221; bir ailenin çocuğu olması, kelimelerle kendini ifade etmekteki zayıflığı onu bir kalkan gibi koruyordu.</p>
<p> Konuşamıyordu ama okuyordu William. Resimlendirmesi istenen şiir derlemeleri sayesinde dönemin romantikleriyle tanışmıştı çoktan: Walter Scott, Lord Byron, Samuel Rogers&#8230; Ama onu en çok etkileyen kitaplardan biri <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Edmund_Burke">Edmund Burke</a>&#8216;nin yazdığı &#8220;<strong><em>Müthiş ve Güzel kavramlarının kökeni üzerine felsefî bir sorgulama</em></strong>&#8221; oldu.  (<a title="A Philosophical Enquiry into the Origin of Our Ideas of the Sublime and Beautiful" href="http://en.wikipedia.org/wiki/A_Philosophical_Enquiry_into_the_Origin_of_Our_Ideas_of_the_Sublime_and_Beautiful"><em>A Philosophical Enquiry into the Origin of Our Ideas of the Sublime and Beautiful</em></a>). Diderot ve Kant&#8217;ı da etkileyen bu kitapta<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0364.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9262" title="wmt0364" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0364.jpg" alt="" width="174" height="153" /></a> Burke Müthiş (=Sublime) denen şeyin <a onmousedown="return clk(this.href,'','','res','2','&amp;sig2=M0IHd7ldQaWz4Yte4Koqtg','0CBAQFjAB')" href="http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/"><strong>Güzellik</strong> <strong>Matkabı</strong> </a> gibi estetik bir &#8220;değer&#8221; olduğunu savunuyordu. İnsana <strong>korku</strong> veren ama aynı zamanda ilâhî bir saygı, bir hûşû uyandıran olaylara bakışlarını çeviren Burke için doğanın yıkıcı gücü bir <a href="http://www.derindusunce.org/2010/01/09/korku-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/" target="_blank"><strong>Korku matkabı</strong> </a>idi. Etten, kemikten yapılmış beşeri öldürebilecek güçteki doğa içimizdeki İnsan&#8217;ı ortaya çıkartıyordu metafizik bir <strong>korku</strong> yoluyla. Bir başka deyişle en büyük fırtınanın, depremin, yangının yok edemeyeceği bir <strong><em>&#8220;Ben vardı Ben&#8217;den içeri&#8221;</em></strong>. Kant&#8217;ın da Yargı Gücünün Eleştirisi (Alm. <strong><em>Kritik der Urteilkraft</em></strong>) isimli kitabında desteklediği bu yaklaşımın Haşyet(1) ile paralelliği dikkate değer:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;</em><a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=show_qna&amp;id=11813"><em>HAŞYET</em></a><em>:<br />
Korku anlamına gelen ve Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de birçok ayette geçen &#8220;Havf&#8221; ile eşanlamlı bir k<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0404.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9263" title="wmt0404" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0404.jpg" alt="" width="176" height="151" /></a>elime. Eşanlamlı olmalarına karşılık, literatürde havf daha çok maddi olan, gözle görülür sebeplerden kaynaklanan korkuyu; haşyet ise saygıdan doğan, ümide yönelik, yüceltmeyle birlikte bulunan bir korku duyma durumunu anlatmak için kullanıla gelmiştir. Havf, dünyevî bir korku; haşyet uhrevî ve ilahî bir korku anlamını yüklenir olmuştur. Bu anlam yüklemesinin &#8220;gönül alçaklığı, boyun eğme, itaat&#8221; biçiminde duyulan duyguyu anlatmak için Arapça&#8217;da kullanılan ve haşyet kelimesiyle ise gerek kök, gerek manâ bakımından aralarında hiçbir bağ bulunmayan huşû&#8217; ile haşyet arasındaki ses benzerliğinden kaynaklanmaktadır.<br />
Kur&#8217;ân-ı Kerîm, haşyet ve havf kelimelerini, birçok âyetlerde birbirleriyle eş anlamlı olar<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0427.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9264" title="wmt0427" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0427.jpg" alt="" width="177" height="142" /></a>ak almıştır. Kur&#8217;ân&#8217;da Allah&#8217;tan korkmanın gereği vurgulanırken, haşyet sözcüğü kadar havf kelimesi de kullanılmış; insana ait bir endişenin anlatımında ise kimi yerde havf denirken, kimi yerde haşyet denilmiştir.</em><em>&#8221; (Sadık bir dostumuzun </em><a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/25/ahiret-kitabi-gazali-hazretleri/#comment-47218"><em>yorumundan</em></a><em>)</em></p>
<p> Güzel ve Müthiş kavramları üzerine yoğunlaşmak neticesinde Küçük William yaralarını saracak bir şifa bulmuştu sonunda. Sonsuz boşluğu dolduracak tek şey Sonsuz&#8217;luğun kendisi olabilirdi. Konularını tarihten, mitolojiden alan eserlerde bile insanları küçücük, aciz çiziyordu. Son derece önemli bir savaş dev bulutların, <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0385.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9265" title="wmt0385" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0385.jpg" alt="" width="179" height="150" /></a>dağların altında adeta bir mahalle kavgasına benziyordu onun tuallerinde.</p>
<p> Sonsuz&#8217;un onda uyandırdığı Korku&#8217;yu resimlerine yansıtabilmişti. Ama Sonsuz&#8217;un kendisi neredeydi? <strong>Işık</strong>&#8216;ın aydınlattığı cisimleri değil <strong>Işık</strong>&#8216;ın kendisini çizmeliydi. Peki Sonsuz&#8217;u nasıl resmedebilirdi William? Sırların sahibini resmedilebilir miydi? Diğer ressamlar neden &#8220;görmüyorlardı&#8221; Yaratan&#8217;ı? Yoksa onları da kör eden, et-Göz&#8217;e mahkûm eden bir faydacı körlük mü vardı?</p>
<p> Orta yaşı geride bırakmış, bozuk şiveli, kötü giyinen köylü çocuğunun kimseye ispat edecek bir şeyi yoktu artık. Zamanın en ünlü ressamlarındandı. İyi para kazanmıştı. İnsanların onu sevip sayması o<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0371.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9266" title="wmt0371" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0371.jpg" alt="" width="177" height="148" /></a> kadar da umurunda değildi. Zaten &#8220;soyluların&#8221; raconlarını bir türlü becerememişti. Yavaş yavaş bütün ressamları kör eden şeyleri çıkarmaya başladı eserlerinden. Figür, perspektif, uzak-yakın, büyük-küçük, yüksek-alçak&#8230; Artık resimlerinde kelimelerle ifade edilebilecek şeyler azalıyordu. Kelime hapishanesinden kaçan Küçük William Hiç&#8217;in kollarında kendini hiç hissetmediği kadar iyi hissediyordu.</p>
<p> 65 yaşındaki Küçük William&#8217;ın eserlerine bakan Sanat eleştirmenleri yıldırım çarpmış gibi oldular. İnsanlar kelime bulamıyorlardı ne övmek ne de yermek için. <strong><em>&#8220;Soyut, anlaşılmaz,.. Yakında Turner bembeyaz boyayacak, Hiç&#8217;in ressamı&#8230;&#8221;</em></strong>. Küçük William savunm<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0456.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9267" title="wmt0456" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0456.jpg" alt="" width="176" height="136" /></a>a gereği bile duymadan <strong><em>&#8220;ben anlaşılması için yapmadım, sadece böyle de görülebileceğini göstermek istedim&#8221;</em></strong> diyordu. Ona daha gerçekçi resimler yapmasını telkin eden akademisyenlere esas bu eserlerin &#8220;gerçek&#8221; olduğunu söyledi. Gerçek ile Hakikat&#8217;in birbirinden ayrıldığı yırtılma noktasındaydı artık.</p>
<p> İddia edilenin aksine William Turner izlenimci değildi. Monet veya Pisarro gibi yaşamadı, onlar gibi görmedi Kâinat&#8217;ı. Günlük hayat, ışığın yansıması vb değildi onu ilgilendiren. Işığın kendisiydi.</p>
<p> Bugün bir çok Sanat Bilgisi kitabı William Turner&#8217;ın Constable ile birlikte bir devrim yaptı<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0466.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9268" title="wmt0466" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0466.jpg" alt="" width="177" height="150" /></a>ğını, izlenimciliği başlattığını iddia eder. Oysa Küçük William kendi yolunu arıyordu sadece. Yok-Anne&#8217;nin yerini ne yemekle ne resimle ne parayla ne de dostlarla, şöhretle dolmayacağını anlayınca Et-göz&#8217;ünü kapatıp derin-göz&#8217;ünü açmaya çalıştı. Figürlerin, insanların, evlerin küçüldüğü, silikleştiği, denizin suya, suyun karaya karıştığı resimleri ilk önceleri utana sıkıla gösterdi. O da sadece yakın dostlarına. Yaptıklarının Akademi&#8217;nin kurallarına, teorilerine aykırı olduğunun farkındaydı.</p>
<p> Ancak hissetmek için anlamaya veda etmeli, ölen bir yakını gibi onun yasını tutmalıydi. Figürden, zıtlıklardan, perspektiften ve konturlardan uzaklaştıkça faydacı körlükten, Sanat Bilgisind<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0531.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-9269" title="wmt0531" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/wmt0531.jpg" alt="" width="179" height="146" /></a>en, kelime hapishanesinden de uzaklaştı. Derin-göz Turner&#8217;a yeni bir dünyanın kapılarını araladı. Sıcak-soğuk, büyük-küçük, uzak-yakın olmayan, her şeyin tek bir renkte birleştiği bir dünya. Vahdet Gözü ile görülebilecek, daha gerçek bir dünya. Müslüman sanatçıların Hat, Mozaik, Minyatür, Ebru ile eriştikleri Hiç&#8217;liğe yeni bir yol açtı Küçük William. Sulu boya, tebeşir, tütün suyu, yağlı boya hatta tırnaklarını kullanarak, kağıdı yırtarak&#8230; Ama son kavşakta nasıl da aynı dili konuşuyorlar hepsi. Minyatür ustası perspektifi yok etmek için uzaktakileri yakındakilerle aynı boyda ama daha yüksekte çiziyor tıpkı Japonya&#8217;daki Taoist ressamlar gibi. Ebru üstadı ise adeta hattat gibi 2 boyuta sığdırıyor karanfilleri. O karanfil <strong>çizmiyor</strong>, &#8220;karanfil&#8221; diye <strong>yazıyor</strong> kitre kattığı suyun üstüne.</p>
<p> <strong>Taşın içindeki Güneş&#8217;in Mucizesi</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/amber_kelebek.jpg"><img class="size-full wp-image-9270 alignleft" title="amber_kelebek" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/amber_kelebek.jpg" alt="" width="232" height="189" /></a>Bazen bir çam ağacının en güvendiği dalı kırılır. Ağacın kanı akar, reçinesi pıhtılaşır. O reçinenin içine bir kelebek hapsolur. Reçine amber olur. Ve bir güneş ışığı vurur reçineye. Güneş taşa sığar, Kâinat bir zerreye. Bütün artık AYRINTI olmuştur, AYRINTI ise Bütün&#8217;ün kendisidir. Güzel doğmuştur o dalın kaybından. Bir mu<strong>C</strong>i<strong>Z</strong>edir akılları aCZ içinde bırakan. Kolu kanadı kırılmış çocuklar bazen akla gelmeyecek çıkış yolları bulurlar anne-Siz&#8217;lik labirentinden kurtulmak için. Yok-lar, kayıplar hayatlarına şekil verir bir Heykeltraş&#8217;ın mermeri acıtan keskisi gibi. Parçalar koptukça şekil alır hayatları. Daha anne karnında bir cenin iken parmakların arasındaki hücrelerin ölmesi gibidir bu. O hücrelerin ölmesi sayesinde elleri parmaklanır. Ölüm&#8217;de Hayat vardır, Hayat&#8217;ta Ölüm. Et-Göz&#8217;e göre biri iyi, diğeri kötü olan bu ikisinin AYNI şey olduğu Derin-Göz ile idrak edilir.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/nouvelle-image.bmp"><img class="alignright size-medium wp-image-9272" title="nouvelle-image" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/nouvelle-image.bmp" alt="" /></a>William Turner&#8217;in son dönem tabloları adeta Füsus-ül Hikem&#8217;deki Metafizik Hayret&#8217;in resmi gibidir. Çünkü aklı olan Var&#8217;lığa sevinip Yok&#8217;luğa üzülmek yerine ikisinin birleşmesine Hayret eder:
</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İbn Arabî&#8217;nin telâkkîsine göre, insânın ALLAH&#8217;a karşı yegâne isâbetli ve doğru tutumunun tenzîh  ve teşbîh&#8217;den oluşan âhenkli bir tevhîd (birlik) olduğu ve böyle bir tevhîdin yalnızca &#8220;keşif&#8221;den doğan mistik sezgiye dayanarak gerçekleşebildiği geçen bölümde, sanırım, eterince açıklanmış bulunmaktadır. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>  Beşerin, henüz daha keşifle nûrlanmamış olan Vehm&#8217;ini izlediği zaman, her münferit putun gerçekten de bağımsız ve kendi kendine yeterli olan bir ilâh gibi tapınıldığı sapık bir putperestliğe düşmesi muhakkaktır. Böyle bir ilâh beşerin zihninde oluşan <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/anne_sevgisi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9273" title="anne_sevgisi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/anne_sevgisi-300x199.jpg" alt="" width="164" height="126" /></a>temelsiz bir vehmin somut bir şahsiyet kazanmasından başka bir şey değildir. Ve bunun sonucu da, hiçbir zaman tenzîh  düzeyine  yükselemeyecek  olan  çiğ  bir  teşbîh  olur.  Öte  yandan  eğer  beşer  ALLAH&#8217;a Vehm&#8217;in yardımı olmaksızın Akl&#8217;ın yönünü  izleyerek yaklaşmayı denerse  ister  istemez  sonunda soyut bir tenzîh&#8217;e sürüklenip kendisi de dâhil olmak üzere âlemde görünen her şeyde cârî olan ilâhî Hayat hakkında kör olacaktır. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>  Kısacası, tenzîh ile teşbîh&#8217;i bağdaştıran en doğru tutum Kesret&#8217;de Vahdet&#8217;i ve Vahdet&#8217;de de Kesret&#8217;i, ya da Kesret&#8217;i Vahdet ve Vahdet&#8217;i de Kesret gibi görebilmektir. Bu türden bir zıtların çakışması&#8217;nın (yâni Batı&#8217;nın irfân öğretisine göre &#8220;coincidentia oppositorum&#8217;un) gerçekleşmesini  İbn Arabî Hayret diye  isimlendirmektedir. Aslında bu, metafizik bir hayrettir; çünkü burada Vücûd&#8217;un  (yâni  varlığın) Tek mi yoksa Çok mu olduğuna karar verebilmesi bakımından âlemde gördüklerinin gerçek tabîatı, beşere engel olmaktadır.&#8221; </em>(<a href="http://ozemre.com/index.php?option=com_docman&amp;task=doc_download&amp;gid=47&amp;Itemid=53"><span style="color: #0066cc;">İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar-Kavramlar, Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre’nin tercümesi buradan indirilebilir</span></a>. ) </p>
<p><strong>Önceki Bölümler</strong></p>
<p class="MsoNormal" style="padding-left: 30px; margin: 0cm 0cm 10pt;"><a title="Permanent Link to Bakmak,görmek,anlamak: Sanat’ta ayrıntı (1)" href="http://www.derindusunce.org/2010/02/17/bakmak-ve-gormeksanat%e2%80%99ta-ayrinti-1/"><span style="mso-ansi-language: TR;" lang="TR"><span style="font-size: small; color: #800080; font-family: Calibri;">Bakmak,görmek,anlamak: Sanat’ta ayrıntı (1)</span></span></a></p>
<p class="MsoNormal" style="padding-left: 30px; margin: 0cm 0cm 10pt;"><a title="Permanent Link to Derin Göz: Sanat’ta Ayrıntı (2)" href="http://www.derindusunce.org/2010/03/09/derin-goz-sanatta-ayrinti-2-2/"><span style="font-size: small; color: #800080; font-family: Calibri;">Derin Göz: Sanat’ta Ayrıntı (2)</span></a></p>
<p class="MsoNormal" style="padding-left: 30px; margin: 0cm 0cm 10pt;"><a title="Permanent Link to Tenzîh ve Teşbîh: Sanat’ta Ayrıntı (3)" href="http://www.derindusunce.org/2010/03/16/sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/"><span style="font-size: small; color: #800080; font-family: Calibri;">Tenzîh ve Teşbîh: Sanat’ta Ayrıntı (3)</span></a></p>
<p class="MsoNormal" style="padding-left: 30px; margin: 0cm 0cm 10pt;"><a title="Permanent Link to Yeni bir görme biçimi: Sanat’ta Ayrıntı (4)" href="http://www.derindusunce.org/2010/03/25/yeni-bir-gorme-bicimi-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-4/"><span style="font-size: small; color: #800080; font-family: Calibri;">Yeni bir görme biçimi: Sanat’ta Ayrıntı (4)</span></a><strong style="mso-bidi-font-weight: normal;"></strong></p>
<p><strong>Dip notlar</strong></p>
<p>1° Yazıdaki keşfi aydınlatıcı bir unsur olması bakımından bu iki yorumdaki ayetlerin okunmasını tavsiye ederim:</p>
<p>Yazan:<strong>çuvaldız</strong> Tarih: <a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/25/ahiret-kitabi-gazali-hazretleri/#comment-47275">Mar 26, 2010</a></p>
<p>Yazan:<strong>çuvaldız</strong> Tarih: <a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/25/ahiret-kitabi-gazali-hazretleri/#comment-47325">Mar 27, 2010</a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/tren_turner.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9274" title="tren_turner" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/tren_turner.jpg" alt="" width="500" height="375" /></a></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/04/02/sen-yaratan%e2%80%99in-resmini-yapabilir-misin-william-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-5/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/04/02/sen-yaratan%e2%80%99in-resmini-yapabilir-misin-william-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-5/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yeni bir görme biçimi: Sanat’ta Ayrıntı (4)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/03/25/yeni-bir-gorme-bicimi-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-4/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/03/25/yeni-bir-gorme-bicimi-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-4/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Mar 2010 17:03:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Mekân]]></category>

		<category><![CDATA[Resim]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9187</guid>
		<description><![CDATA[
Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte gibi empresyonistlerin tablolarını hatırlatan bazı fotoğraflara bakacağız bu bölümde. Su damlaları, kardan yansıyan ışık, kadraj ya da bazı fotoğraf teknikleri sayesinde öznenin silikleşmesine, en azından önemsizleşmesine tanık olacaksınız. Wikipedia resimde izlenimcilik akımı için şunları söylemiş:
&#8220;İzlenimcilere göre sanatçı doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2454201.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2485921.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanatta_ayrinti_4.jpg"></a></p>
<p>Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte gibi empresyonistlerin tablolarını hatırlatan bazı fotoğraflara bakacağız bu bölümde. Su damlaları, kardan yansıyan ışık, kadraj ya da bazı fotoğraf teknikleri sayesinde öznenin silikleşmesine, en azından önemsizleşmesine tanık olacaksınız. <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0zlenimcilik">Wikipedia</a> resimde izlenimcilik akımı için şunları söylemiş:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İzlenimcilere göre sanatçı doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri esas almalı, gerçekçiliği ve nesnelliği ikinci plana atarak, kişisel yorumu ön plana çıkarmalıdır. İzlenimcilikte, yorumlar ve izlenimler, sanatçıdan sanatçıya değiştiği ve her sanatçı eserinde kendinde oluşan duyguyu ve izlenimi anlatacağı için, meydana getirilen edebî eser, yazarın veya şairin kişiliğine dair izler taşır.&#8221;</em></p>
<p>Doğrudur, ancak biz bundan biraz daha derine inmek istiyoruz ve bu sebeple öncelikle fikrî zemin hazırlığı yapacağız:</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-9188" title="sanatta_ayrinti_4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanatta_ayrinti_4.jpg" alt="" width="448" height="327" /></p>
<p>Geçenlerde &#8220;dünya vicdan günü&#8221; idi. Vicdan artık yılın belli gün ve haftalarında anılan, diğer günler unutulan bir müze parçası oldu. Vicdanımızı raftan alıp tozunu siliyoruz ve bir vicdan günü kutluyoruz. Neden böyle Kendi kendini parçalayıp mesafe koydu insanlık <strong>vicdanı</strong> ile <strong>kendisi</strong> arasına?<span id="more-9187"></span></p>
<p>Değerli dostum <a href="http://www.derindusunce.org/author/envergulsen/">Enver Gülşen</a>&#8216;in haklı olarak yakındığı bir hastalığı var insanlığın: <strong>Uzman fetişizmi</strong>. Her şeyin, Sanat&#8217;ın, Bilim&#8217;in, Hukuk&#8217;un, İslâm&#8217;ın uzmanları var ve uzmanların yanında geri kalan herkes susmalı. Uzman sadece teknik bilginin değil o alandaki yöntemin, itidalin ve hatta <strong>ahlâkın da muhtarı</strong>. Meselâ Nükleer santral kurmayı bilen bir mühendis konuşurken o santralin yanında yaşayan köylülere susmak düşüyor. İslâm hukuku doktorası yapmış biri milliyetçilik/ırkçılık yapabilir, sıradan Müslümanlar çenelerini kapatmalıdır! Anayasa Mahkemesi veya Yargıtay Anayasa&#8217;yı çiğneyebilir, hayatı kaydırılan gençler susmalıdır. Uzman değiller ki!</p>
<p> <strong>Ahlâk = Hukuk bilgisi, Sanat = Boya tekniği, bilim ahlâkı = Teknoloji</strong>&#8230; Tam bir tımarhane şeklini aldı gezegenimiz! Çünkü doğaya saygı göstermekten savaş ilân etmeye, kürtajdan ötenaziye her konudaki özgürlüğümüzü uzmanlara aktarıyoruz. Artık sorumluluklarından (ve özgürlüklerinden) kaçan insanlık <strong>uzmanokrasinin</strong> şefkatli(!) kollarında uyuyor.</p>
<p>Bu fetişizmin insanlığa maliyeti ise çok büyük: Her şeyi UZMANLIK denen kıyma makinesinden geçiriyoruz. Dünyayı bölüp parçalayarak anlamaya çalışıyoruz ve <strong>anlamı kaybediyoruz</strong>. Ne demek anlam? İçinde yaşadığımız fizikî ortam, dağlar, taşlar, bedenimiz ile bu dünyanın zihnimizdeki yansımaları iki ayrı alem teşkil ediyor. Daha doğrusu aynı alemin iki zıt kutbunu. Biz otomobilin motorunu, tavuğun sindirim sistemini parçaladığımız gibi Kâinat&#8217;ı da parçalayarak anlamaya çalışıyoruz. Materyalizm, idealizm, düalizm kavgaları neticesinde kırılmış bir ayna gibi fikrî zeminimiz. Bilimi dinden, dini devletten, vicdanı insandan ayırdık.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/kirik_ayna.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9198" title="kirik_ayna" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/kirik_ayna-286x300.jpg" alt="" width="253" height="289" /></a>Peki karamsar olmak mı gerekir yoksa aynanın kırık olduğunu idrak etmek mi? &#8220;<a href="http://www.derindusunce.org/2009/12/14/karamsar-musluman-olur-mu/"><strong>Karamsar Müslüman olur mu</strong>?</a>&#8221; isimli yazıda anlattığım gibi karamsarlığın İslâm&#8217;da haram olduğunu düşünüyorum. Tabi bu <strong>mutsuz tilki - mutlu koyun oyunu</strong> değil ve Müslüman safça polyannacılık oynamak lüksüne de sahip olmadı hiç bir zaman.</p>
<p> Aynanın kırıklığını idrak etmenin şöyle bir faydası olacak: Bölük pörçük zihnimize gelen görüntülerin Hakikat&#8217;in kendisi değil &#8220;bozuk&#8221; parçaları olduğunu da idrak edeceğiz. Yani bir matematik problemi yanlış çözüp ufacık çocuğun yaşını 85 bulan bir öğrenci gibi <strong><em>&#8220;ah! Bir yerde hata var&#8221;</em></strong> diyeceğiz. Bu şekilde aklımızı <strong>et-Göz</strong> ile birlikte kullanarak görünen dünya ile görünmeyen Anlam arasında bir köprü kuracağız. Bütün&#8217;ü görmek/anlamak derken bunu kasdediyorum.</p>
<p> Peki bu köprü nasıl kurulacak? Ünlü fizikçi Einstein <strong><em>&#8220;</em></strong><strong><em>Problemler onları ortaya çıkaranlarla aynı düşünce seviyesinde çözülemez</em></strong><strong><em>&#8220;</em></strong> demiş. Doğrudur. Biz de ayağımıza dolanan analitik Zekâyı kullanarak analitik zekâ çukurundan çıkamayacağımıza göre başka bir şey bulmak lâzım. Tutunacak bir ip, bir merdiven.</p>
<p> <strong>Nereden çıktı bu Sanat?</strong></p>
<p> Alâkasız(?) konularda araştırma yaparken gerek İslâm alimlerinin gerekse batılı düşünürlerin estetik/güzellik konulu fikirlerine rastladım. <a href="http://www.derindusunce.org/author/envergulsen/">Enver Gülşen</a>&#8216;in sinema analizleri, <a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/">Suzan Başarslan</a>&#8216;ın edebiyat yazıları, tasavvuf konusundaki tartışmalarımız, <a title="Cemile Bayraktar tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/cemilebayraktar/">Cemile Bayraktar</a> , <a title="Mehmet Bahadır tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/mehmetbahadir/">Mehmet Bahadır</a> , <a title="Özlem Yağız tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/ozlemyagiz/">Özlem Yağız</a>, <a title="Sever Işık tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/severisik/" target="_blank">Sever Işık</a> ile girdiğimiz etik, vicdan, modernite tartışmaları derken aklımda Sanat ile ilgili bir şeyler netleşmeye başladı. Fakat tetikleme yine <a href="http://www.derindusunce.org/author/envergulsen/">Enver Gülşen</a>&#8216;den duyduğum bir sözle oldu <strong><em>&#8220;Sanat dinin kız kardeşidir&#8221;</em></strong>.</p>
<p>Bu bakımdan alışılagelmişin dışında bir yol tuttum bir süredir ve Sanat Bilgisi uzmanı olmadığım halde Sanat&#8217;tan istifade etmeye karar verdim. Zira evlerin duvarlarını, şehirlerin meydanlarını süsleyen, entel barlarda kız tavlamaya yarayan Sanat Bilgisi dışında bir şey olmalı diyorum kendi kendime. William Turner, Edward Hopper gibi ressamların tablolarına baktığımda, Mozart, Bach, Vivaldi dinlediğimde içimde bir şeyler kıpırdıyor. Sanatsal(?) ürünlerin dinlendirici faydası dışında bir kıpırdanma bu. Kelimelere dökemediğim ama varlığından şüphe etmediğim bir kıpırdanma. Kant&#8217;ta gördüğüm <strong>güzellik</strong> ve <strong>adalet</strong> <strong>duygusunu</strong> hatırlattı bu his. Mealen <strong>&#8220;ben bunları gidip bir yerden almadım, bunları kendi içimde buldum&#8221;</strong> diyordu usta. Aklına sımsıkı yapışan, rasyonalist diye övülen ve yaftalanan Kant tevazuyla Aklın sınırlarından bahsediyordu. İslâm alimlerinin <strong><em>&#8220;evveliyat&#8221;</em></strong> dediği Kant&#8217;ın kaleminde <strong><em>&#8220;a priori&#8221;</em></strong> olmuştu ama Anlam aynı idi, &#8220;<strong>benden evvel var olan</strong>&#8220;.</p>
<p> Söz Akıl&#8217;dan açılmışken bir hatırlatma yapmak isterim: Akıl kelimesini batılıların RAISON/REASON kelimesine karşılık olarak kullanmıyorum. Özellikle  <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong>Derin İnsan</strong> </a>kitabını yazarken bu ayrım netleşti benim için ve gerek batıda gerekse Türkiye&#8217;de Akıl kelimesi etrafında bir karmaşa yaşanıyor. Analitik zekâ ile eş anlamlı kullanılıyor veya bazen zekâ yerine. Bana göre bir hırsız &#8220;aklını kullanıp&#8221; polisten kaçamaz. Aklını kullansaydı hırsızlık yapmazdı. Dünya için Ahiret&#8217;i satmazdı.</p>
<p> Şahsen en net ayrımı Gazâlî Hazretleri&#8217;nin Mişkat-ül Envar&#8217;ında buldum. <strong><em>&#8220;Hak ile batılı birbirinden ayırd etmeye yarayan ilâhî bir nûr&#8221; </em></strong>diyordu. Zannediyorum Hristiyan alemi de bir dönem ikisini ayırd ediyordu yani Dünya kazancı ile Ahiret kazancı için kullanılan zihni kuvvetlere(?) aynı ismi vermiyordu. Ortaçağ Hristiyan düşünürlerde bu hissediliyor. Ama modernite silindiri her şeyi dümdüz etmiş gibi görünüyor şimdi. Türkiye de bu durumda. Zira bizim &#8220;entelijensiya&#8221; 19cu ve 20ci yy&#8217;da vagon olmaktan o kadar memnun ki lokomotif rolüne soyunmak aklına(?) hiç gelmemiş gibi.</p>
<p> Sanat&#8217;a ve Akıl-Göz&#8217;e geri dönelim. Yakında yayına girecek bölümlerde daha ince bir biçimde ele alacağım ve teorik bazlarını vereceğim bir olgu var. Bu olguyu hem anlamak hem de hissetmek gerekiyor. Bunun için Sanat&#8217;ı kullanacağız. Faydacı körlük meselesini gerek önceki bölümlerde gerekse <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong>Derin İnsan</strong> </a>kitabının Güzellik Matkabı kısmında çok açık örneklerle anlatmıştık. Yine Kelime Hapishanesi meselesine sitemiz sayfaları ev sahipliği etmişti.</p>
<p> İşte bu fikrî hazırlık içinde aşağıdaki fotoğraflara bakmaya davet ediyorum sizi yazıyı bitirirken&#8230; Belli bir öznesi olmayan bu fotoğraflar bazen Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte gibi empresyonist  (izlenimci) ressamların tablolarını hatırlatacak size.</p>
<p> Ancak resim veya fotoğraf tekniğine takılıp kalMAmanız gerekiyor bir derinliğin ötesini görebilmek için. Resimleri anlamaya çalışmayın, kavramlara, hatıralara sıkıştırmaya uğraşmayın. Fotoğrafın nasıl, hangi açıdan hangi ışıkla çekildiğini anlasanız bile görmeyin.</p>
<p> Konturların, zıtlıkların ortadan kalkışına şahit olun. Sınırları belli, siyah-beyaz gibi ayrılan, özellikle de işimize yarayan veya bizi tehdit eden şeyleri görmeye alışık olduğumuzu hatırlayın. Zıtlıklar ve fayda/tehdit çerçevesi olmadan da doğaya bakılabileceğini, görülebileceğini ve his yoluyla anlam kazanabileceğini keşfedin.</p>
<p> Bu tür fotoğraflar yoluyla aklınıza yeni bir &#8220;kat yeri&#8221; kazandırmaya çalışın. Kendi kendinize yapacağınız bu iç çalışma sayesinde bilgin kişinin hayretini hissedeceksiniz. 10-15 dakikalık bu çaba yakında yayına girecek olan 5ci bölümü daha iyi &#8220;hissetmenizi&#8221; sağlayacak.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2473511.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9192" title="2473511" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2473511.jpg" alt="" width="500" height="374" /></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2470081.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9191" title="2470081" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2470081.jpg" alt="" width="500" height="374" /></a></p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-9190" title="2454201" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2454201.jpg" alt="" width="500" height="374" /></p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-9193" title="2485921" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2485921.jpg" alt="" width="500" height="374" /></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2505541.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9194" title="2505541" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2505541.jpg" alt="" width="500" height="335" /></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2601931.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9195" title="2601931" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/2601931.jpg" alt="" width="500" height="374" /></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/3799261.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-9196" title="3799261" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/3799261.jpg" alt="" width="500" height="260" /></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/3082151.jpg"><img class="size-full wp-image-9197 alignleft" title="3082151" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/3082151.jpg" alt="" width="500" height="374" /></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/03/25/yeni-bir-gorme-bicimi-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-4/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/03/25/yeni-bir-gorme-bicimi-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-4/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tenzîh ve Teşbîh: Sanat’ta Ayrıntı (3)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/03/16/sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/03/16/sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2010 10:09:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Mekân]]></category>

		<category><![CDATA[Resim]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9073</guid>
		<description><![CDATA[
Nefes alma kültürü ve Bilgisayar programcılığı
Neden bir nefes alma kültürü geliştirmedik bu güne kadar?

- Lütfen, önce siz nefes alın. İstirham ederim.
- Ah! Dünyada olmaz. Siz misafirsiniz. Önce siz nefes alacaksınız.
- Beni mahçup ediyorsunuz ama&#8230;

Seçme imkânı bulunmayan durumlarda İnsan özgür olamaz. Bir nefes alma kültürü geliştiremediysek bundandır. Kültür Mânâ&#8217;nın başladığı yerdedir. Madde&#8217;ye Anlam, İnsan&#8217;a Özgürlük yüklenen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/portrait_ufak.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-9080" title="portrait_ufak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/portrait_ufak.gif" alt="" width="200" height="251" /></a></strong></p>
<p><strong>Nefes alma kültürü ve Bilgisayar programcılığı</strong></p>
<p>Neden bir nefes alma kültürü geliştirmedik bu güne kadar?</p>
<ul>
<li>- Lütfen, önce siz nefes alın. İstirham ederim.</li>
<li>- Ah! Dünyada olmaz. Siz misafirsiniz. Önce siz nefes alacaksınız.</li>
<li>- Beni mahçup ediyorsunuz ama&#8230;</li>
</ul>
<p>Seçme imkânı bulunmayan durumlarda İnsan özgür olamaz. Bir <strong>nefes alma kültürü</strong> geliştiremediysek bundandır. Kültür Mânâ&#8217;nın başladığı yerdedir. Madde&#8217;ye Anlam, İnsan&#8217;a Özgürlük yüklenen noktada. Özgürlük sayesinde hayvanların determinist dünyasını ve hayvanlığı BİLEREK, İSTEYEREK terk eder <span id="more-9073"></span>insan. (A&#8217;râf 179, Bakara 65, Maîde 60, A&#8217;râf 166, Furkan 43-44,&#8230;)</p>
<p>Bunun içindir ki sadece doymak için yemez ve ısınmak için giyinmez. Yemeğe herkesten önce başlamak, şu veya bu şekilde giyin(/me)mek, konuşurken argo, Osmanlıca veya İngilizce kelimeler seçmek mânâ taşır. Bir insanı tek başına evine davet etmek mânâ taşır. Davet edilen yere git(/me)mek mânâ taşır.</p>
<p>3000&#8242;den fazla dil ve lehçe var yeryüzünde. Oklar, mızraklar dünyanın her yerinde birbirine benzer ama <strong><em>&#8220;ok atım, avı vurdum&#8221;</em></strong> demenin 3000 değişik şeklini icad etmiş insanoğlu. Serbestliğin, tercihin, özgürlüğün bulunduğu her alanda insan kendini ifade edebilir. Kendine, ailesine, kabilesine özel, sübjektif ifade yolları bulur. &#8220;Güzel&#8221; ancak böyle yerlerde doğabilir. Bir şeye bakıp <strong><em>&#8220;Bu Güzeldir&#8221; </em></strong>diyebilmenin ön koşulu o şeyin başka türlü de olabilme imkanının olması değil mi?</p>
<p>Ömrümün son 20 yılını bilgisayar programcılarıyla geçirdim. Bir sürü program gördüm, çoğu çalışan ama pek azı &#8220;güzel&#8221; kodlardı bunlar.  &#8221;Güzel bir kod&#8221; lafı belki bilgisayarcı olmayanlara çok saçma gelebilir. Bir program ya çalışır ya da çalışmaz değil mi? Bilgisayara yapacağı işleri &#8220;tarif eden&#8221; bir emirler zinciri nasıl &#8220;güzel&#8221; olabilir?</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanat_ayrinti_2.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9081" title="sanat_ayrinti_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanat_ayrinti_2.jpg" alt="" width="119" height="180" /></a>Meslek dilinde &#8220;alt seviye-üst seviye&#8221; (low level-High level) tabir edilen kavramsal bir ayrım var. Alt seviye programlama bilgisayarın fizikî yapısına, mikro işlemcilere, 0/1 (evet-hayır) mantık kapılarıyla temsil edilen yarı iletkenlere yakındır. Bu seviyede son derecede basit işlemler yapılabilir. Verileri stoklama, toplama, ters toplama (= çıkarma)&#8230;</p>
<p>Bu dünya nefes alıp vermek gibi determinizmin dünyasıdır. Nefes al<strong>MA</strong>yan bir insan biyoloji kurallarına tabidir, bir kaç dakika içinde ölür. Bu kadar kısa bir sürede Mânâ oluşamaz. Alt seviyeli programlamada da fizik kanunları, elektrik, elektronik konuşur. Programlama <strong>sanatı</strong> değil programlama <strong>tekniği</strong> vardır. Meselâ ekrana ayrılmış bir bellek erişim komutunu doğru yazdıysanız ‘A&#8217; harfi çıkar ekrana.</p>
<p>Oysa daha üst seviyeli programlama dillerinde durum bunun tam tersidir. Bir kere çözülmesi gereken problemlerin doğası değişmiştir. Muhasebe, bankacılık veya bir başka konuda program yazan programcının seçim imkânı var. Neyi seçecek? En başta kavramları. Yani programında temsil edeceği &#8220;dünyayı&#8221; modellemesi programcıya bağlıdır. Kişileri, faturaları, kamyonları, parayı, zamanı nasıl temsil edecek? Bunların vasıfları, birbirleriyle olan bağlantıları nasıl olacak? Elbette kullanacağı programlama teknikleri ayrı bir seçim alanı. Ya kullanıcı ara birimi? Ekranların kullanışlı olması, programın kolay öğrenilebilmesi? Buna bir de kodu yazarken göstereceği özeni eklerseniz <strong><em>&#8220;programlama sanatı&#8221;</em></strong> gibi ifadelerin o kadar da boş olmadığını görürsünüz.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanat_ayrinti_3.gif"><img class="alignright size-medium wp-image-9082" title="sanat_ayrinti_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanat_ayrinti_3-300x241.gif" alt="" width="300" height="241" /></a>İyi de <strong>&#8220;güzel&#8221;</strong> bunun neresinde? Güzel bir kod faydanın bittiği yerdedir. Okunabilir, anlaşılabilir, hızlı çalışan kodlar faydalıdır. Ama bazı kodlar gerçekten güzeldir. Matematikçilerin bir teoremi ispat ettikten sonra tahtanın karşısına geçip <strong>&#8220;ne güzel, şiir gibi!&#8221;</strong> diye haykırışına tanık olmadınız mı hiç?</p>
<p>Kod yazmak son yıllarda otomatikleşti ve <strong>&#8220;program yazan programlar&#8221;</strong> yaygınlaştı. Buna rağmen hâlâ bir koda bakarak kimin yazdığını tahmin edebiliyoruz. Bu durum sürdükçe programcılık her şeye rağmen öznelliğini (sübjektivitesini) koruyacak diye tahmin ediyorum. Ve programcılar yaptıkları işten sanatçılarınkine benzer bir haz almaya devam edecekler: Elleriyle, beyinleriyle ürettikleri bir eser vasıtasıyla kendilerini ifade edebilecekler.</p>
<p><strong>Mânâ ve Madde</strong></p>
<p>Nefes almak, beslenmek, giyinmek ve bilgisayar programlamak gibi eylemler üzerinden kültüre, sanata bakmanın faydası nedir? Madde&#8217;nin Mânâ ile yüklenebilmesine tanık olmak. Heykeltıraşın ellerine, çekicine, keskisine itaat eden mermer parçasının şekle bürünmesi gibi. Mermerin şöyle vurulunca böyle kırılması fizik kurallarına bağlıdır. Bronzun erime noktası sabittir. Ama Rodin&#8217;in Cehennem Kapısı adlı eserinin <strong><em>&#8220;Cehennem gibi&#8221;</em></strong> olması Rodin&#8217;e bağlıdır!</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/rodin_cehennem_kapisi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9083" title="rodin_cehennem_kapisi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/rodin_cehennem_kapisi-300x222.jpg" alt="" width="300" height="222" /></a>Rodin müzesini ilk ziyaret ettiğimde eserlerin mermer, kil, bronz içinde zaten var olduklarını, Rodin&#8217;in yaptığı şeyin &#8220;sadece&#8221; bunları ortaya çıkarmak olduğunu hayal etmiştim. Mânâ&#8217;yı Madde hapishanesinden kurtaran ya da Ezel&#8217;den beri var olan bir Mânâ&#8217;yı Madde&#8217;ye yansıtan sanatçıydı Rodin.</p>
<p>&#8220;Ezel&#8217;den beri var olan bir Mânâ&#8221; dedim. Başka türlü olması mümkün mü? Mânâ&#8217;nın bir başlangıcı olabilir mi? Rodin ile başlayan meselâ? İnsan&#8217;ın Sanat vasıtasıyla kendini keşfe çıkması yine İnsan&#8217;ın sonsuzluk vasfının ispatı! Başlayabildiği için var olan, var olduğu için keşfe başlayabilen İnsan&#8217;ın. Kendine dair sırları <strong>bilmeyi</strong> istemek için önce kendini <em>&#8220;bilme kapasitesine ve iradesine sahip&#8221;</em> bir varlık olarak <strong>bilmek</strong> gerekmez mi?(1)</p>
<p>Sonsuzluk vasfına dair sırları göre-<strong>bilmek</strong> için insan bilinci tıpkı kendisi gibi özgür bir bilince ihtiyaç duyar. Kendi güzelliğini yansıtabilecek, &#8220;güzelliğin&#8221; farkında olan bir başka bilince. Onu fark edecek, tanıyacak, bilecek, takdir edecek&#8230; Sanatçı-insan&#8217;da çoğu kez kibir gibi görünen bu bilinme isteği aslında her Saklı Hazine&#8217;nin meşru bilinme isteğinden ibaret kanaatimce. Kaybedeceğini bile bile giriyor bu mücadeleye Sanatçı-insan. Başarılması imkânsız, Mutlak olanın Madde aracılığıyla ete, kemiğe, bürünmesi, Sonsuz&#8217;un mermere boyaya  bazen de kelimelere sığması. Sübjektif olanı objektif hale getirmek! Paylaşılmaz&#8217;ı diğer insanlarla paylaşmak! Aşk&#8217;ın, Korku&#8217;nun, Ölüm&#8217;ün ve Yaşam&#8217;ın resmini, heykelini yapmak, romanını yazmak!</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Dönüş yolum Alplerin üzerinden geçiyor. Uçağın penceresinden dağları seyrediyorum. Babam gibi dağları. Hiç yıkılmayacakmış gibi duran, dorukları dumanlı, karlı İsviçre Alpleri&#8230; &#8220;Yüce&#8221; dağlar&#8230; Amerikalı zenginler arasında moda olmuş, ölülerini yakıp İsviçre Alpleri üzerine uçaktan savuruyorlarmış. Dağlar bunun farkında mı? Dağlar kendilerini &#8220;yüce&#8221; bulurlar mı? Yoksa bu yücelik zahirî mi? Benim içimdeki bir şeyin yansıması mı? Aşık Veysel olsaydı İsviçre Alpleri&#8217;ne nasıl seslenirdi? &#8220;Yüceliğiniz on para etmez, bu bendeki SONSUZ HAYAT olmasa!&#8221;&#8230;&#8221; (Bkz. </em><a title="Permanent Link to Baba ve dağlar" href="http://www.derindusunce.org/2009/09/04/baba-ve-daglar/">Baba ve dağlar</a><em>)</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/escher_sanat_ayrinti.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9089" title="escher_sanat_ayrinti" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/escher_sanat_ayrinti-300x254.jpg" alt="" width="300" height="254" /></a>Sanatçı-insan&#8217;ın imkânsız projesi doğuruyor sembolleri ister istemez. Dağlar yüce oluyor, Kaplan cesur, kurtlar hain, kuzular masum, kuşlar özgür&#8230; Mânâ aleminde olup da Madde aleminde olmayan şeyler ancak semboller üzerinden ifade buluyor. Hegel&#8217;in isabetle işaret ettiği gibi Sanat, Din ve Felsefe Mânâ ile Madde&#8217;nin birbirine en çok yakınlaştığı alanlar. Parmak ile işaret edilenin, kelime ile anlamının, Yaratan ile Yaratılanın&#8230;</p>
<p>Matematik teoremlerinin ispatında ve bilgisayar programlarında rastladığımız &#8220;güzellik&#8221; ise daha da &#8220;görünür&#8221; oluyor. Zira artık Madde&#8217;den de kopmaya yeltenen, tek başına var olmaya çabalayan bir güzellik söz konusu. Müzik ile uğraşanların daha yakından tanıdığı bir güzellikten bahsediyorum. Eserin icrası için kullanılan enstrüman iki alem arasında bir köprü görevi yapıyor. Zamansal bir KÖPRÜ (Keman, bilgisayar) ile başka bir alemde (?tasavvur alemi) zaten MEVCUT olan, soyut bir varlık (beste, program mantığı) icra ediliyor. Mânâ Alemi&#8217;ndeki bir varlık Madde Alemi&#8217;ne aksediyor. Ama kendinden bir şey kaybetmeden.</p>
<p><strong><em>&#8220;Biz keşfetmeden önce yerçekimi kanunu neredeydi?&#8221; </em></strong>diye sormuş bir düşünür. Sanat&#8217;ı da bir yaratma değil keşif olarak kabul ediyorum. Ezelden beri var olan bir Mânâ&#8217;nın yansıması için vesile olmak. Aksi takdirde Mozart&#8217;ın Türk Marşı&#8217;nı her dinlediğimizde bu eserden bir şeyler eksilmeliydi değil mi? Hatta her sabah traş olmak için aynaya baktığımda aynadaki aksimin oluşması için ufacık bir zerre olsun eksilmeliydi benden. Varsın okyanusta bir damla kadar olsun. Ama eksilmiyor. Varlığım aksime sebep oluyor. Aksim bana benziyor ama o ben değil. Benden ayrı var olamıyor. Ama varlığı beni eksiltmiyor. Ne hikmet?</p>
<p><strong>Yansıma, Tenzîh ve Teşbîh</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/escher-kure.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8965" title="escher-kure" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/escher-kure-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" /></a>Yansıma metafor olarak yabana atılmaması gereken bir &#8220;araç&#8221;. Özellikle de Bütün&#8217;ü keşfe çıkmış iseniz. Neden? Meselâ bu metal küreyi ele alalım. Kürede yansıyan Escher&#8217;in kendisi değil. Ama Escher olmasaydı görüntüsü de olmayacaktı. Bir çok bakımdan ressama benziyor yansıma. Ama Kürenin şekli, muhtemel kusurları sebebiyle Escher&#8217;in kendisi değil. Onun Gerçeğini, ESAS&#8217;ını  tam olarak yansıtmıyor. Ayrıca yansımanın tarifi itibariyle de Öz&#8217;den kopmalar var. Sözgelimi ressam küreyi sol eliyle tutuyor ama yansımadaki adamın bize uzanan (küreyi tutan) eli sağ. Aynı sağ-sol problemi odadaki eşyalar için de geçerli. Yansıyan adamın oda içinde durduğu yer ve eşyaların ona göre konumu gerçeğin tam tersi. Özetle yansıma metaforu bir araya toplanması çok zor olan iki şeyi birleştiriyor: <strong>Tenzîh</strong> ve <strong>teşbîh</strong>(2). Bütün&#8217;ü (henüz?) görmedik. Bu tecrübe eksikliği ve anlayışımızın sınırlı olması sebebiyle keşfettiklerimizi bildiğimiz şeyler cinsinden ifade etme mecburiyetimiz var. Fakat Bütün&#8217;ün kesinlikle bildiğimiz şeyler gibi olmadığı da bir gerçek. Yani Bütün&#8217;ü keşfettikçe asla X olmadığını ama X olmaya benzediğini söylemek durumunda kalacağız.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanat_ayrinti_5.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9084" title="sanat_ayrinti_5" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanat_ayrinti_5.jpg" alt="" width="255" height="183" /></a>Küredeki yansıma örneğinden de anladığımız gibi AYRINTI Bütün&#8217;ü içine almıyor. AYRINTI yeni bir bakış noktası olmuş. Alternatif bir kesit diyelim isterseniz. Makinelerin iç yapısını gösteren teknik resimleri düşünün. Ya da beyin tomografisi vb tıbbi amaçla hazırlanan imajları. Doktor organı incelemek için değişik kesitler alıyor. Her bir kesit Beyin&#8217;in ESAS&#8217;ının o düzlemdeki tecellisi (=<em>instanciation</em>). Beyin olmasa bu kesitler olmazdı. Ama bu kesitlerin hiç biri Beyin&#8217;in ESAS&#8217;ı değil. Beyin&#8217;in varlığı bu kesitin o düzlemde görüntülene(bil)mesinin sebebi. Kesitler Escher&#8217;in küredeki yansıması gibi. Değişik açılardan yeni kesitlere baktıkça Beyin&#8217;in Bütün&#8217;ü hakkında daha iyi fikir sahibi oluyoruz. Ama muhtemel bakış açılarının sonsuzluğu karşısında milyonlarca kesit bile Bütün&#8217;e göre birer tecellî mertebesinde. Bütün kendi kesitlerine benziyor (teşbîh) ama ASLA VE ASLA onlar gibi değil (tenzîh).</p>
<p style="text-align: right;"><strong>Önceki bölümler</strong></p>
<p style="text-align: right;"><a title="Permanent Link to Bakmak,görmek,anlamak: Sanat'ta ayrıntı (1)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/02/17/bakmak-ve-gormeksanat%e2%80%99ta-ayrinti-1/"><span style="color: #0066cc;">Bakmak,görmek,anlamak: Sanat’ta ayrıntı (1)</span></a></p>
<p style="text-align: right;"><a title="Permanent Link to Derin Göz: Sanat'ta Ayrıntı (2)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/03/09/derin-goz-sanatta-ayrinti-2-2/"><span style="color: #0066cc;">Derin Göz: Sanat’ta Ayrıntı (2)</span></a></p>
<p> </p>
<p><strong>Dip notlar</strong></p>
<p>1°  G. W. F. Hegel&#8217;in estetik ve sanat konulu denemeleri ile <strong><em>&#8221; Ben gizli bir hazine idim bilinmek istedim&#8221;</em></strong><strong> </strong>(Acluni, II, 132) ş<strong>eklindeki kudsî hadisin</strong> kesişme noktasında bir çağrışım olarak görülebilir bu paragraf.</p>
<p>2° <a href="http://ozemre.com/index.php?option=com_docman&amp;task=doc_download&amp;gid=47&amp;Itemid=53">İbn Arabî&#8217;nin Fusûs&#8217;undaki Anahtar-Kavramlar, Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre&#8217;nin tercümesi buradan indirilebilir</a>. Bu yazı dizisi için çokça istifade ettiğimiz söz konusu kitabın 41ci sayfasından konuyu aydınlatacak bir kaç paragrafı aktarıyoruz ve bu mükemmel tercümeyi yapan Sayın Özemre&#8217;yi rahmetle anıyoruz.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230; İbn Arabî bu bâtınî ve zâhirî vechelere sırasıyla tenzîh ve teşbîh demektedir. Bunlar geleneksel  İslâmî Kelâm  ilmi  (Teoloji)  terimleri arasından  seçilmiş olan iki anahtar-kavram&#8217;dır. Her iki terim de, daha başlangıcından beri, Kelâm ilminde olağanüstü  önemli  bir  rol  oynamışlardır. Etimolojik  anlamıyla  &#8220;herhangi  bir  şeyi,  bir  nesneyi bulaşıcı, pis  şeylerden uzak  tutmak, arıtmak&#8221; anlamına gelen  &#8220;nezzehe&#8221;  fiilinden  türetilmiş olan  tenzîh  kelimesi Kelâm  ilminde  &#8220;Allah&#8217;ın  bütün  eksikliklerden  kesinlikle  ârî  olduğunu beyân  ve  telâkki  etme&#8221;  anlamında  kullanılmaktadır. Eksiklikler  ise,  bu  kapsamda,  en  cüzî mertebede bile olsa beşerinkini andıran bütün nitelikler ve cismânî bir varlık olarak bize beşeri hatırlatan bütün sıfatlar anlamındadır. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>  Bu anlamda tenzîh Allah&#8217;ın yaratılmış olan herhangi bir şeyle mukayese edilmesinin temelde ve kesinlikle mümkün olmadığının, O&#8217;nun Varlığının yaratılmışlara ait bütün niteliklerin üstünde oluğunun bir beyânıdır. Kısacası ilâhî erişilmezliğin, aşkınlığın bir beyânıdır. Ve zâten görmüş olduğumuz gibi, bizâtihî Mutlak olan Hakk da kendine yaklaşmaya yönelik bütün beşerî çabaları boşa çıkaran ve hangi şekliyle olursa olsun beşerin kavrayışını hayal kırıklığına uğratan bir Gayb (Bilinmeyen) olduğundan sağduyunun da doğal olarak tenzîh&#8217;e eğilimi vardır. Bu, bilinmeyen ve bilinemez olan Hakk&#8217;ın huzûrunda beşer aklının doğal bir tutumudur. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>  Buna karşıt olarak &#8220;bir şeyi başka bir şeye benzer kılmak ya da telâkki etmek&#8221; anlamına gelen &#8220;şebbehe&#8221;  fiilinden  türetilmiş olan  teşbîh kelimesi de Kelâm  ilminde &#8220;Allah&#8217;ı yaratılmış şeylere benzetmek&#8221; anlamında kullanılmaktadır. Daha somut olarak ifâde edilecek olursa bu, &#8220;Allah&#8217;ın ellerinin, ayaklarının, v.s&#8230; bulunduğunu&#8221; îmâ eden Kur&#8217;ân ifâdelerine dayanarak Allah&#8217;a  cismânî ve  beşerî nitelikler yakıştıranlar  tarafından gerçek diye  iddia olunan teolojik bir beyândır. Bunun sonu da oldukça doğal bir biçimde çiğ bir antropomorfizm, yâni Allah&#8217;ın doğrudan doğruya beşere benzediğini iddia etmektir. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Geleneksel Kelâm  ilminde bu  iki  tutum,  radikal bir biçimde  taban  tabana zıt olup asla beraberce bir uyum içinde bulunamazlar. Böylece insân ya münezzih olur (yâni tenzîh tarafını tutar), ya da müşebbih  olur  (yâni    teşbîh  tarafını  tutarak meselâ  Allah&#8217;ın  &#8220;gözleriyle gördüğünü&#8221;, kulaklarıyla işittiğini, diliyle konuştuğunu&#8221;&#8230; söyler). İbn Arabî bu terimleri oldukça orijinal bir biçimde anlamaktadır. Bununla beraber bu terimlerin,  teolojik kapsamda haiz oldukları anlamlarla hâlâ da belirli bir bağlantısı bulunma-sının önüne geçilememektedir. Kısacası, İbn Arabî&#8217;nin terminolojisinde tenzîh Hakk&#8217;ın &#8220;mutlaklık&#8221; (itlâk) vechesine ve teşbîh de &#8220;sınırlılık&#8221;  (takayyüd)  vechesine  işâret  etmektedir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bu  anlamda  bunların  her ikisi de biribiriyle  uyumlu  ve biribirlerinin  tamamlayıcısı durumundadırlar; ve en  isâbetli  tutum da bizim bunların her  ikisini de eşit mertebede beyân etmemizdir. İşte bu, bu sorunun en can alıcı noktası olup bu bölümün geri kalan kısmı da bunun hakkında tam bir açıklama takdîm etmeyi hedef almıştır.&#8221;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em></em></p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/03/16/sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/03/16/sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>YAKINDA: Sanat’ta Ayrıntı (3): Tenzîh ve Teşbîh</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/03/13/yakinda-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/03/13/yakinda-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Mar 2010 21:54:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>

		<category><![CDATA[Mekân]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9036</guid>
		<description><![CDATA[ 
 
Önceki bölümler
Bakmak,görmek,anlamak: Sanat&#8217;ta ayrıntı (1)
Derin Göz: Sanat&#8217;ta Ayrıntı (2)
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/elma.gif"><img class="aligncenter size-full wp-image-9038" title="elma" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/elma.gif" alt="" width="350" height="452" /></a></strong></p>
<p> </p>
<p><strong>Önceki bölümler</strong></p>
<p><a title="Permanent Link to Bakmak,görmek,anlamak: Sanat'ta ayrıntı (1)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/02/17/bakmak-ve-gormeksanat%e2%80%99ta-ayrinti-1/">Bakmak,görmek,anlamak: Sanat&#8217;ta ayrıntı (1)</a></p>
<p><a title="Permanent Link to Derin Göz: Sanat'ta Ayrıntı (2)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2010/03/09/derin-goz-sanatta-ayrinti-2-2/">Derin Göz: Sanat&#8217;ta Ayrıntı (2)</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/03/13/yakinda-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/03/13/yakinda-sanat%e2%80%99ta-ayrinti-3-tenzih-ve-tesbih/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Derin Göz: Sanat&#8217;ta Ayrıntı (2)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/03/09/derin-goz-sanatta-ayrinti-2-2/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/03/09/derin-goz-sanatta-ayrinti-2-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 10:06:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Mekân]]></category>

		<category><![CDATA[Resim]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=8989</guid>
		<description><![CDATA[Ön hazırlık: Bu sayfadaki okyanus fotoğraflarına bakarak zihninizi boşaltın. Sizi meşgul eden sorunları iki saatliğine askıya alın. Ocakta yemeğiniz, mama bekleyen çocuğunuz olmasın. Aşağıdaki videodaki dalga seslerini fon müziği olarak dinleyebilirsiniz. Olmazsa Bach ya da Vivaldi iyi gidecektir.
 
Okyanusun bir sesi var mıdır?
 Atlas Okyanusu kıyısındaki La Rochelle şehri yakınlarındayım. Uzaklarda şimşekler çakıyor. Yağmur yağacak gibi. Türkiye&#8217;de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ön hazırlık:</strong> <a href="http://www.derindusunce.org/2010/03/05/atlas-okyanusundaki-dalgalarla-tefekkur/"><em>Bu sayfadaki okyanus fotoğraflarına</em></a><em> bakarak zihninizi boşaltın. Sizi meşgul eden sorunları iki saatliğine askıya alın. Ocakta yemeğiniz, mama bekleyen çocuğunuz olmasın. Aşağıdaki videodaki dalga seslerini fon müziği olarak dinleyebilirsiniz. Olmazsa Bach ya da Vivaldi iyi gidecektir.</em></p>
<p><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="200" height="200" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="id" value="VideoPlayback" /><param name="src" value="http://video.google.fr/googleplayer.swf?docid=-5096710007415869373&amp;hl=fr&amp;fs=true" /><embed id="VideoPlayback" type="application/x-shockwave-flash" width="200" height="200" src="http://video.google.fr/googleplayer.swf?docid=-5096710007415869373&amp;hl=fr&amp;fs=true"></embed></object> </p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Okyanusun bir sesi var mıdır?</span></strong></p>
<p> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/dalga_1.jpg"></a>Atlas Okyanusu kıyısındaki La Rochelle şehri yakınlarındayım. Uzaklarda şimşekler çakıyor. Yağmur yağacak<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/dalga_1.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-8949" title="dalga_1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/dalga_1.jpg" alt="" width="272" height="423" /></a> gibi. Türkiye&#8217;de iken deniz kıyısında hiç duymadığım bir ses, okyanusun* <strong>&#8220;uğultusu&#8221;</strong> kulaklarımda. Hava kapalı, buz gibi bir şubat rüzgârı esiyor. Sahile yaklaşıyorum. Yanılmışlar meğer. Kulaklarımın uğultu zannettiği aslında dalga ve rüzgâr sesinin karışımı imiş. Bir de limandaki teknelerin metal direklerine vuran iplerin sesini ayırd edebiliyorum şimdi. İskeleden uzaklaşıp iki yanı kayalarla çevrili bir kumsala yaklaşıyorum. Kulaklarım yine yanılmış. <strong>&#8220;Dalga sesi&#8221;</strong> etiketiyle zihnimde inşa ettikleri şey de gerçekte yokmuş. Körfez girişinde bir metre yüksekliğe kadar kabaran ve rüzgârla karşılaşınca &#8220;şhuuu!&#8221; yapan en büyük dalgalardan tutun da kıyıda çakıl taşlarına çarptıkça  &#8220;şıp şıp&#8221; sesi çıkartan minnacık dalgacıklara kadar bir sürü FARKLI sesin aritmetik ortalaması(?) imiş meğer &#8220;dalga sesi&#8221;. Yani sadece kafamın içinde olan, soyut bir kavram, bir vehim, bir illüzyon?</p>
<p>Atlas Okyanusu&#8217;nun gerçek sesini duymak için hangi mesafede durmalıyım? 500 metre? 5 metre? Suyun üstü? İçi? Hangi derinlikte meselâ?</p>
<p>Okyanusun gerçek sesi, hakikî, otantik sesi nasıldır? Hayatı denizde geçen balıkçıların oy birliği ile &#8220;hah işte bu ses&#8221; diyebilecekleri &#8220;objektif&#8221; bir Okyanus sesi yok mudur?</p>
<p>Okyanusların ve denizlerin bizimle böyle &#8220;dalga geçmesi&#8221; <span id="more-8989"></span>münferit bir olay değil. Dalgayı duymak kadar görmek de zor! Kafamda görsel bir &#8220;dalga&#8221; tarifi var elbette ve bu şablona uyan her şeye &#8220;dalga&#8221; diyebilirim. Ama ya kum tanelerinin arasında yaşayan bir böcek olsaydım? Ya da bir balina? O zaman &#8220;dalga&#8221; tarifim ne olacaktı?</p>
<p>Dalgalara yakından baktıkça her dalganın daha küçük dalgalardan oluştuğunu görüyorum.  Ve bana göre çok büyük sayılabilecek bir sürü dalga peşpeşe, daha da büyük bir gel-git dalgasının üzerinde kıyıya doğru geliyor. Ay&#8217;ın ve Güneş&#8217;in okyanuslara uyguladığı çekim gücüyle geniş bir kara parçası her gün bir kaç saatliğine su altına girip çıkıyor çünkü. Bir saat önce aralarında gezdiğim yan yatmış tekneler yüzüyor şimdi. Az önce yürüdüğüm yerlerdeki suyun derinliği belki boyuma yaklaşmıştır. Kumlar arasındaki böcekler kadar küçük hissediyorum kendimi. Okyanus ölçeğinde çok küçüğüm. Bir AYRINTI olabilirim ancak!</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/ters_cocuk.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8953" title="ters_cocuk" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/ters_cocuk-300x199.jpg" alt="" width="252" height="181" /></a>Okyanus adeta bir Kâinat modeli gibi. Her şeyi bir anda göremeyen biz insanlar için bir maket! Neden? Çünkü dev gel-git dalgasından kıyıdaki minik çırpıntılara kadar en ufak bir kesinti yok. Dalga hep &#8220;var&#8221;. Ama boşluk yok okyanusta. Yokluk? Yokluk var. Dedik ya Kâinat&#8217;ın modeli diye. Dalgalar katlanıp açılıyor ve her katlanıp açılma yeni dalgalara gebe. İki dalganın arasındaki çukur bir tür TERS DALGA. Sırtımı okyanusa dönüyorum, küçük çocuklar gibi ellerimi yere koyup bacaklarımın arasından bakıyorum. Hayret! Gökyüzü ile kumsal yer değiştirmiş. Bizim TERS DALGA düzeliyor. Yokluk dediğim Varlık olmuş, Varlık ise Yokluk.</p>
<p><strong><em>&#8220;Mozart&#8217;ın müziği bittikten sonra takip eden sessizlik de Mozart&#8217;tandır&#8221;</em></strong> diyordu Sacha Guitry. Haklı olduğunu ispat etmiş olduk ters dalga yöntemiyle. Ya Bethoven? O meşhur Beşinci senfoniyi hatırlayın, ilk 4 notayı: Pa-pa-pa-pam! Ve izleyen sessizlik. O ses <strong>YOK</strong>luğu olmasa ilk 4 nota neye yarar? Beşinci senfoninin ihtişamından ne kalır geriye? O yokluğu oraya koymak ancak bu kadar büyük bir ustanın aklına gelebilirdi!</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Otuz kiriş bir tekeri oluşturabilir ama göbeğindeki boşluktur tekere işlevsellik veren.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>çömlekçinin attığı kil değildir kaba kullanışlılığını veren ama şeklin içindeki boşluktur kabın yapıldığı.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Kapı olmadan bir odaya girilemez ve pencereler olmadan karanlıktır.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>işte budur var olmamanın yararlılığı&#8230;&#8221; </em>(Var Olmamanın Yararlılığı, Tao Tê King, Lao-Tzû)<em></em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/okyanus_dalga.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8951" title="okyanus_dalga" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/okyanus_dalga-217x300.jpg" alt="" width="217" height="300" /></a>işte böyle bu Atlas Okyanusu, adamın kucağına bırakıveriyor Kâinat&#8217;ın en büyük sırlarından birini! <em>Lao-Tzû</em> ‘nun deyimiyle <em>&#8220;Var ol<strong>MA</strong>manın faydası!&#8221;</em> Minnacık meşe palamutları ararken kocaman bir Diyarbakır Karpuzuna toslayan sincap gibi hissediyorum kendimi&#8230; Kâinat&#8217;ın küçültülmüş modeli karşımda bir ders kitabı gibi açılıp kapanıyor. Kitap bütün küçüklüğüne rağmen vücuduma oranla sonsuz büyüklükte. Kıtalara sığmayan okyanus aklıma nasıl sığmış? Kendini göremeyen gözüm okyanusu nasıl görmüş? Sürrealist bir film bu! Okyanus, ben ve hayretim başrollerdeyiz.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Öğretmenim X ışını</span></strong></p>
<p>Okyanus bir ders kitabı, bu doğru. Neden? Çünkü dalgaların gerek ses gerekse görüntü olarak uçan-kaçan bir halde oluşları Kâinat&#8217;a dair bir şüphe uyandırıyor zihnimizde. Bize şöyle bir soru yöneltiyor okyanus kitabı: <strong><em>&#8220;Süreksiz, kesintili olarak gördüğün cisimlerin, katıların, sıvıların ESASEN olarak böyle olduklarından emin misin?&#8221;</em></strong>. Yerinde bir soru. Elma, armut, telefon, ev, bulut, dağ, deniz&#8230; Nesnelerin sınırları, kenarları <strong>DEĞİŞMEZ</strong>, <strong>KESİN</strong> sınırlar değil. Bizim beklentilerimizin ve kapasitemizin birer yansıması.  Gördüklerimiz (ya da gördüğümüzü sandığımız) şeyler günlük ihtiyaçlarımız çerçevesinde ve bedensel imkanlarımızla şekilleniyor. Nasıl bir kaptan Bütün Okyanus&#8217;u değil de sadece gemisine yaklaşan dalgaları görüyorsa biz de yiyebileceğimiz elmaları ve tırmanabileceğimiz merdivenleri görüyoruz. Yani Bütün&#8217;ü görmüyoruz. Bergson&#8217;un çok sade içimde özetlediği gibi <strong><em>&#8220;algıladıklarımız eylem kabiliyetimizin bir işlevi, fonksiyonudur.&#8221;</em></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/x-isini-eller.jpg"><img class="size-thumbnail wp-image-8954 alignright" title="x-isini-eller" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/x-isini-eller-150x150.jpg" alt="" width="129" height="116" /></a>Fayda-imkân bıçağı ile hadım edilmiş Et-Göz&#8217;ün gördüğü, birbirinden koparılmış AYRINTILARIN zihnimize bir bereket getirmesi elbette beklenemez. Açalım bu noktayı biraz:  Meselâ bir X ışını ya da radyo dalgası olsaydım bu yazıyı yazan ellerimi nasıl görecektim? İçinde çalıştığım binayı ve iş arkadaşlarımı? &#8220;Aşılmaz&#8221; duvarları aşmak için konmuş kapılara ihtiyacım olacak mıydı?</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanatta_ayrinti-6.jpg"><img class="size-medium wp-image-8956 alignleft" title="sanatta_ayrinti-6" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/sanatta_ayrinti-6-191x300.jpg" alt="" width="169" height="280" /></a>Bu X ışını üzerinde duralım bir parça. Zira X ışınları da okyanusun dalgaları gibi bize bir şeyler öğretmek için sıralarını bekliyorlar. X ışınlarının dünyası oldukça basit: İki tür varlık vardır: İçinden geçilebilenler ve geçile<strong>ME</strong>yenler. Yani X ışınlarının kapasitesi onların &#8220;görme&#8221; biçimini tayin eder.Fakat bu kapasite olayının doğurduğu şu kutuplaşma, zıtlık da dikkat çekici değil mi? Bizler de <strong>sıcak</strong> olmadan <strong>soğukluğu</strong>, <strong>sert</strong> olmadan <strong>yumuşaklığı</strong> düşünemeyiz. Peki <em>&#8220;cisimler varlıklarını zıtlarına borçlular&#8221;</em> denebilir mi? Hayır. Biz bir şeyleri algılayabiliyorsak bunu &#8220;görünen&#8221; zıtlıklara borçluyuz. Doğrusu bu. X ışınları gibiyiz!</p>
<p>İyi ama &#8230; Meselâ soğuk kime göre soğuk? Antalya&#8217;da yaşayan bir insanla bir Kanadalının zihninde &#8220;soğuk&#8221; aynı soğuk değil ki. Hatta bizim Antalyalının üşüyüp ellerini kalorifere dayadığını farz edelim bir an. <strong>&#8220;Ay! Elim yandı&#8221;</strong> diyerek çekecek bir süre sonra. İyi ama ne zaman, hangi anda soğuktan sıcağa geçti? Kalitatif, niteliksel sıçrama hangi anda gerçekleşti?</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Tao&#8217;yu dinlemede,</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>arif olan öğrencinin işi çalışkanlıktır;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>vasat öğrenci hatırına geldikçe bu çalışkanlığa katılır;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>akılsızınki ise bunlara gülmektir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>ama aklımızdan çıkarmayalım ki</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>ani kahkahalar olmazsa,</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>o iş doğal olmaz.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>o yüzden derler ki: </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;an olur aydınlık bile göze karanlık görünür; </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>ilerleme göze gerileme görünür; </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>kolaylık göze zorluk görünür, </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>ve değer de göze boş, yetersiz, güçsüz görünür; </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>an olur pak olan göze kirli görünür; </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>ve hatta gerçek göze yalan görünür, </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/vehim_zitlik_2.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8957" title="vehim_zitlik_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/vehim_zitlik_2-204x300.jpg" alt="" width="181" height="267" /></a>ve karenin köşeleri varmış görünür; </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>büyük itibar fayda etmez olur, </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>en tiz nota işitilemez olur; </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>biçimli göze biçimsiz görünür, </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>ve doğanın yolu insanın görüş alanından çıkmış olur&#8221;. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>işte bu anlarda dahi,</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>her şeyin gereğinin yapılabileceğinden,</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>umudunu kesmez doğa.</em> (Benzerlik ve farklılık ,Tao Tê King, Lao-Tzû)</p>
<p>Lao-Tzû&#8217;nun net bir biçimde ifade ettiği gibi &#8220;görme&#8221; sürecinde göz sadece bir araç ve baş rol oyuncusu aslında akıl. İnsan Hipermetrop, astigmat gibi tıbbî sorunları nasıl gözlük ya da lens kullanarak çözüyorsa AYRINTI&#8217;ya bakarak BÜTÜN&#8217;ü görmek için de akıl gözlüğünü kullanabilir.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Akıl gözlüğünü takarken</span></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/goz_bozuk.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8958" title="goz_bozuk" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/goz_bozuk.jpg" alt="" width="220" height="251" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/2010/02/17/bakmak-ve-gormeksanat%e2%80%99ta-ayrinti-1/">Geçen bölümde</a> eleştirdiğimiz  <strong><em>&#8220;Bütün = Parça + Parça&#8230;&#8221;</em></strong> ilkesinden  gözlerimizi kurtarmak üzereyiz şimdi. Okyanus kitabının dalgaları bize ne öğretiyor? Zıtlıklar sayesinde algıladığımız dünyanın Hakikî olmadığını! Yani sıcak-soğuk, ilk-son, sert-yumuşak zıtlıkları ile düşünmeye alışık analitik zekâmız. Oysa sıcaklarımız ve soğuklarımız ESAS değil. Tıpkı okyanus dalgalarını gördüğümüz gibi görüyoruz Kâinat&#8217;ı. Et-Göz&#8217;ün getirdiği parçaları zihnimizde birleştirerek, kavramlar inşa ederek: Faydalı, diğer insanlarla paylaşılabilir yani objektif hatta ölçülebilir şeyleri teknik sınırlarımız içinde, dil hapishanesinde görüyoruz. Parmaklıkların ardından&#8230;</p>
<p>Evet, gözlerimiz&#8230; Işık olmadan göremeyen o gözlerimizin aklımızdaki zıtlıklara da ihtiyacı var. Cisimlerin sınırlarını, başlayıp bittiği (izafî?) sınırları göremeyiz yoksa. Kısacası aklımız olmasa beyaz bir karanlığın içinde debelenip dururuz:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Sen iki parmağının ucunu götür de iki gözüne koy. Dünyadan bir şey görebilir misin? İnsaf et de söyle.İşte sen, gözünü kapadığın için bu dünyayı görmesen de, bu dünya yok değildir. Dünyayı görmemek ayıbı, hakîkati göstermemek kabahati, ancak uğursuz nefsin parmağına âittir. Sen aklını başına al da, önce gözlerinden parmaklarını çek, ondan sonra dilediğine bak, gör. [...] İnsan, gözden ibârettir. Geri kalan deridir, ceseddir&#8230;&#8221;</em>(Mesnevî, Mevlânâ Hazretleri)</p>
<p>İyi ama neyi göreceğiz? Doğru, tam, esas, hakikî gördüğümüzden nasıl emin olacağız? Zıtlıklara muhtaç olma halinden, faydacı körlükten ve diğer engellerden nasıl kurtulabiliriz? Sanat ve Sanat&#8217;taki AYRINTI bize nasıl yardım edebilir?</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2010/02/17/bakmak-ve-gormeksanat%e2%80%99ta-ayrinti-1/">Geçen bölümde</a> ağırlıklı olarak faydacı körlükten bahsetmiştik. Yazının sonunda ise <strong>&#8220;teknik körlük&#8221;</strong> diyebileceğimiz ikinci bir körlüğe işaret etmiştik şu sözlerle:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Bu noktada yeni bir &#8220;<strong>ayrıntı</strong>&#8221; tarifi yapma ihtiyacı doğuyor. Çünkü gözlerimiz sadece ayrıntıları görebiliyor. Yani Bütün&#8217;ü hiç bir zaman göremiyoruz. Arkamızı, uzağı, yakını, sislerin içini ve perdelerin arkasını hatta <strong>gözlerimizi bile göremiyoruz</strong>. Oysa aklımız kendini akledebiliyor [...] <strong>Şu halde Bütün&#8217;ü ayrıntı sayesinde görmeyi öğrenmeliyiz</strong>. Yani ayrıntıyı eksik-kopuk bir şey değil de Bütün&#8217;e açılan bir pencere, yeni bir bakış açısı olarak kabul etmeliyiz belki de? Bir şehirde gezerken nasıl değişir perspektif? Bir sokaktan diğerine, bir caddeden ötekine geçince? Pencereleri ve sokakları birbirinden koparmadan şehre bakmanın yolu yok mudur? Her köşede yeniden hayret ederek, o şehre ilk defa gelmişçesine&#8230;&#8221;</em></p>
<p>Bizi Bütün&#8217;e yaklaştıracak bir AYRINTI oluşturmalıyız zihnimizde. Yani analitik zekâmızın uzaklaştırıcı etkisini tersine çevirebilecek, Bütün&#8217;den kopuk olmayan yeni bir AYRINTI. Kurtulmamız gereken parazitin tarifini yapalım önce ki geri kalan kısmı daha iyi kavrayalım:</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Et-Göz&#8217;e hitab eden AYRINTI </span></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/insan_gozu.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8961" title="insan_gozu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/insan_gozu-300x193.jpg" alt="" width="255" height="182" /></a>Gözlerimiz  kulaklarımız neticede birer et parçası. Bu et parçaları tıpkı hayvanlar, bitkiler gibi Tabiat kanunlarına tâbi. Ne bulurlarsa getirip önümüze atıyorlar. Uzuvlarımızın kendi teknik sınırları içinde görebildikleri ayrıntılar, o anki ihtiyaçlarımız, korkularımız, bilgi seviyemiz&#8230; Kendi&#8217;miz ve Ben&#8217;liğimiz doğrultusunda bu &#8220;getirilenleri&#8221; birleştiriyoruz. <strong>Yani gözümüzle değil aklımızla görüyoruz ve duyuyoruz</strong>. Aklımızın yapay olarak inşa etiği bir şey&#8221;görme/duyma&#8221;&#8230; Fotoğraf makinesi gibi objektif ve fiziksel bir olay değil. Demek ki baştan beri sözünü ettiğimiz &#8220;görme bozukluğu&#8221; uzuvlarımızın değil bizim meselemiz. Göremediklerimiz ise akıl gözlüğünü takmadan bakmamızdan kaynaklanıyor kanaatimce. (Bkz. <a title="Ekrem Senai tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/deepblue/">Ekrem Senai</a>&#8216;nin Türkçe&#8217;ye çevirdiği Hamza Yusuf&#8217;un &#8220;<a title="Permanent Link to Araf Dağına Tırmanış" href="http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/">Araf Dağına Tırmanış</a>&#8221; isimli makalesi)</p>
<p>Kendi haline bırakılan bir göz ise sahipsiz bir at gibi oradan oraya geziyor. Çekici hale getirilmiş, estetize edilmiş her görüntüye takılıp kalıyor. Ne demek istiyoruz &#8220;çekici hale getirmek-estetize etmek&#8221; ifadesiyle?</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;</em><em>Gerçek hayat hızla etrafımızda olup bitiyor ve ayrıntılar üzerinde durup yoğunlaşmaya vaktimiz yok. Yaşadığınız şehrin karmaşasını düşünün meselâ. Ama uydudan çekilmiş bir fotoğraf ya da bir gece manzarası gözünüzü ister istemez çekiyor. Zira şehrinizi gerçekten GÖRME imkânı veriyor size bu fotoğraf.</em><em></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>[...] Yine bu sebeple romanlarda en ince ayrıntılarına kadar anlatılan bir kır gezintisi o olayın zihninizde gerçekten VAR olabilmesini sağlar. Kırlardaki çiçeklerin kokusu, güneşin ışıltısı, rüzgârın serinliği&#8230; Gerçekten yaptığınız bir piknik öyle değildir oysa. Çocuklarınızdan birini arı sokar, hanım dolma tenceresini evde unutmuştur, güneşten ısınan araba koltukları kötü kokuyordur, giderken yolunuzu kaybetmiş, dönüşte trafiğe takılmışsınızdır&#8230;</em><em></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> </em><em>Sanat teknisyeni bize gerçek hayattan daha çekici hayat dilimleri sunar. Bunun için biz onun ürünlerine bakarız, dinleriz, okuruz&#8230; Bu sayede gerçek hayatı daha iyi anlamayı umarız. Ama böyle çekici hale getirilmiş her ürün bir sanat eseri sayılabilir mi? Bu ayrı bir konu</em><em>&#8230;&#8221;</em>( <a title="Permanent Link to Ayıp sanat olur mu?" href="http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/">Ayıp sanat olur mu?</a>, <strong>&#8220;Sanatçı başka, boyacı başka!&#8221; isimli paragraf</strong> )</p>
<p> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/ii_c_3111.jpg" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-8959" title="ii_c_3111" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/ii_c_3111.jpg" alt="" width="239" height="183" /></a>Meselâ 1910&#8242;larda New York&#8217;ta işlenen cinayetleri belgeleyen polislerin çektikleri şu fotoğrafa bakın. <strong>(Büyütmek için üzerlerine tıklayabilirsiniz)</strong></p>
<p>Savcıların arzusu doğrultusunda polis memurları tek bir fotoğraf karesine azamî miktarda AYRINTI alabilmek için fotoğraf makinesini merdivene benzer yüksek ayakların üzerine koymuşlar. Zaman sanki durmuş. Suçla, polisle ilgisi olmayan biz sıradan insanlar için oldukça &#8220;çekici&#8221; bir görüntü bu. Cinayet anında orada olsaydık korkudan saklanacak yer arardık. Ama şimdi rahat koltuğumuzda seyrediyoruz. Hani biraz daha baksak çözeceğiz cinayeti, katili yakalatacağız. Asansör boşluğuna benzer bir yerdeyiz. Halkaları bizden uzaklaştıkça küçülen zincir tıpkı ayaklar ve duvarlar gibi perspektif algımızı, haliyle fotoğrafın &#8220;gerçekliğini&#8221; güçlendiriyor. İhtimal uzun pozda (? ve ışığa hassasiyeti yüksek bir filmle) çekilmiş olan fotoğraftaki insanlara uzansak dokunabileceğiz sanki. Sağ üst köşede kare dışında kalmaya çalışmış bir polisin ayakları ve pantolon paçası görünüyor. Siyah kostümlü adamın şapkası savrulmuş. Yerdeki kağıt parçalarının olayla bir ilgisi var mı? Ya zencinin sol elinin altındaki çivilerin?</p>
<p>İşte bu AYRINTI analitik zekâmın konusu, et-Göz&#8217;üme hitab eden AYRINTI. Problem çözen, analiz ve sentez yapan Lego-Zekâ bu. Faydasız mı? Tam tersine! Faydalı. Zaten fayda eksenli olduğu içindir ki beni Bütün&#8217;e götüremez bu AYRINTI.</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Derin-Göz&#8217;e hitab eden AYRINTI</span></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/derin_goz.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8960" title="derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/derin_goz-300x224.jpg" alt="" width="300" height="224" /></a>Bütün&#8217;ü görmemizi sağlayacak &#8220;hakikî&#8221; AYRINTI nedir? Kâinat&#8217;ı dolduran varlıklar hakkında biraz düşünmek gerekiyor bu aşamada. Okyanus dalgalarından bahsettiğim ilk paragrafta baş aşağı durduğum sıradaki Hayret&#8217;i hatırlayın. Aynı Hayret&#8217;ten <a href="http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/"><strong>Güzellik Matkabı</strong></a>&#8216;nın giriş kısmında da bahsettim. İnsan&#8217;ın insanlığından kaynaklanan bir şaşırma kapasitesi bu. Yani bir kedi yavrusunun veya bebeğin Et-Göz şaşkınlığından ve yetişkinlerin kaosundan ve absürdünden de çok farklı. Hatırlama ile şaşkınlık arası bir duygudan bahsediyorum. Bir bilinç seviyesinde çelişkili gibi duran ama bir başka seviyede çelişkili olmayan bir şey. <strong>&#8220;Bilgili bir cahillik&#8221;</strong> gibi&#8230; Bir sanat eleştirmeni düşünün meselâ.  Her sergi gezişinde bildiklerini KASITLI olarak unutan ve bu &#8220;temiz&#8221; gözle, şaşırmak isteğiyle, Hayret hasretiyle eserle bakan bir sanatsever.</p>
<p>Et-Gözümüz kurallar, ilkeler, sebep-sonuç zincirleri doğrultusunda beklentiler üretir. Bu beklentiler ona güven verir. Bu güven benliğe hizmet eder, <a href="http://www.derindusunce.org/2010/01/09/korku-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/"><strong>Korku Matkabı</strong></a>&#8216;da anlattığımız gibi duvarlaşır. Şaşırtıcı bir olay karşısında Et-Göz kuralları değiştirir, yeni beklentilere girer. Çünkü belirsizliğe tahammülü yoktur. Et-Göz için hayret sadece beklenen şeylerin yerine başka şeylerin gerçekleşmesidir. Kaos, karmaşa&#8230; Bunlar vücud sahibi MUTLAK varlıklar değil Et-göz&#8217;e ait hayretin Kainat&#8217;tın aynasından yansımasıdır, illüzyondur, gölgedir. Sabahtan akşama kadar dükkân dükkân gezip arpacık soğanıyla vaşinkton portakal bulamayan kadının vehminden ibarettir kaos: <strong>&#8220;Ay! Koca çarşıda HİÇ  BİR ŞEY YOK!&#8221;</strong>.</p>
<p>Bir düş kırıklığının meydana gelebilmesi için kırılacak düşler olması gerekir. İşte bunun için kaos, (kırılmış) düşlerimizin bir uzantısıdır, bir vehimdir diyorum. Felsefedeki <em>absürd/saçma</em> da böyledir. İnsan&#8217;ın, sorduğu MÜTHİŞ sorulara Kâinat&#8217;ın verdiği MÜTHİŞ cevapları duyamadığı zamanki kaprisidir, tatminsizliğidir. Kâinat&#8217;ın suskunluğu zannedilen gerçekte bazı insanların sağırlığıdır. Kaotik veya absürd durum Vücud&#8217;un vasfı değil insan&#8217;ın Vücud ile kurduğu bozuk ilişkinin vasfıdır. Siz hiç bir depremin fizik yasalarını çiğnediğini gördünüz mü? Ekonomik krizler ekonominin temel yasalarının teyidi değil de nedir? Delirmenin bile yasaları vardır. Hiç bir deli bunları çiğneyemez! (Bkz. <a href="http://www.derindusunce.org/2010/01/09/korku-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/"><strong>Korku Matkabı</strong></a>)</p>
<p>Et-Göz&#8217;ün hayretini böylece çerçeve dışında bıraktıktan sonra Sanat&#8217;tan istifade edelim ve bizi AYRINTI&#8217;ya götürecek hakikî Hayret&#8217;e yönelelim şimdi.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;[Eserlerimin] temelindeki fikirler bizi çevreleyen dünyanın ahengi karşısındaki hayretimi ve hayranlığımı yansıtıyor. Hayret edebilen bir mucizeyi idrak eder&#8230;&#8221; </em><strong></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/anime-duz-hafif.gif"><img class="alignright size-full wp-image-8962" title="anime-duz-hafif" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/anime-duz-hafif.gif" alt="" width="162" height="201" /></a>Hollandalı sanatçı Maurits CornelisEscher (1898-1972) bu Metafizik Hayret&#8217;i sadece kelimelerde bırakmamış. Eserleri aracılığıyla insanlarla paylaşmasını da bilmiş. Meselâ bir sergide gemi resmine bakan adama bakan adama bakan adama bakan&#8230; adam bunlardan biri. Eserde resmedileni kelimelerle ifade ettiğinizde resimdeki sonsuzluğu cümlenize yansıtmış oluyorsunuz.</p>
<p>Aslında bulunduğu mekâna ve kendine bakan adam bu yazının başında sorduğumuz bir soruyu soruyor gibi kendine: Gözüm kendi kendini göremezken nasıl oluyor da Kâinat&#8217;ı aklıma sığdırabiliyorum?</p>
<p>Escher&#8217;in bir çok tablosu gibi bu da Gazalî Hazretleri&#8217;nin <a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=74116&amp;spid=1010369">Mişkatü&#8217;l Envar (Nur Metafiziği)</a> adlı eserindeki şu sözleri hatırlatıyor (sf. 75-77)</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;<strong>Göz kendini göremez</strong></em><em>, akıl ise kendinden başkasını da, kendine ait özellikleri de idrak eder. [...] ayrıca kendisinin bilgi sahibi olduğunu idrak ettiği gibi kendinin bilgi sahibi olduğunu bildiğini, kendisinin bilgi sahibi olduğunu bilişini bildiğini&#8230; sonsuza dek idrak eder. Bu özellik cisimler vasıtasıyla idrak eden göz için tasavvur edilemez&#8230;&#8221;</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/escher-su-birikintisi.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-8964" title="escher-su-birikintisi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/escher-su-birikintisi.jpg" alt="" width="269" height="205" /></a>Ressamın ailesinde çok sayıda matematikçi var. Bu sebeple Escher&#8217;in topolojiye, kompleks sayılara ve perspektife ilgi duyması elbette şaşırtıcı değil. Ancak eserlerinin yıllar içindeki evrilişine dikkatle bakınca o çok sevdiği Hayret&#8217;i hiç terk etmediğini ve insanlarla cömertçe paylaşma gayreti içinde olduğunu hissediyorum. Yerde sıradan bir su birikintisinde <strong>(Büyütmek için üzerine tıklayabilirsiniz)</strong> bütün bir ormanın, gökyüzünün hatta Ay&#8217;ın yansıması (?sığması) bizim baştan beri aramakta olduğumuz AYRINTI&#8217;ya işaret ediyor sanki? Yetim olmayan, Kâinat&#8217;tan kopmamış, tersine Bütün&#8217;e işaret eden bir AYRINTI. Hatta elinde metal  bir küre tutarken resmedilmiş şu &#8220;otoportre&#8221; de aynı fikri uyandırıyor bende.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/escher-kure.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-8965" title="escher-kure" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/escher-kure.jpg" alt="" width="226" height="339" /></a>Özellikle su birikintisi yanlışlıkla çekilmiş bir fotoğraf karesini andırıyor. Süje yok. Yani resmi yapılan bir ESAS kişi/hayvan/peyzaj yok. Başrolde bir ŞEKİL olmayınca bu boşluğu MADDE doldurmuş. Çamur, tekerlek izleri ve ayak izleri. Hiç bir ağaç tam olarak çizilmemiş. Dallar ve yapraklar da çamurla maskelenmiş. Ne yürüyen adamı ne de tekerlek izlerini bırakan kamyonu görüyoruz. <strong>&#8220;Bu neyin resmidir?&#8221;</strong> diye sorulsa verecek cevabımız yok. Bir okyanus dalgasının katlanışı gibi &#8220;raslantı&#8221; sonucu bir araya gelmiş AYRINTI&#8217;lar resmedilmiş. Aynı şeyleri küre için de söyleyebilirim. Oda içindeki eşyalar geri plana atılmış. Küreyi tutan adamın yüzü de adeta karikatür gibi, her hangi birisi gibi çizilmiş. Yani Mona Lisa gibi bir portre yok karşımızda. Resmin süjesi adam değil. Oda? Değil. Küre? Değil.</p>
<p>Bu iki örnekte resmedilen yansımanın adeta ana figür olması da dikkate değer. Yani ne orman, ne ağaçlar, ne küre ne de bir başka şeyin resmi değil bu gördüklerimiz. Escher ŞEKiL&#8217;i silikleştirerek MADDE&#8217;yi resmetmek istemiş sanki. MADDE&#8217;yi ve onun vasıflarını ŞEKiL&#8217;inin önüne geçirmiş. Dalgaların katları arasında Okyanus&#8217;un ESAS sesini arıyor gibi Escher. Mesafelerden, yağmurdan ve rüzgârdan bağımsız, otantik bir okyanus sesi&#8230;</p>
<p>Esher&#8217;in ŞEKiL&#8217;i aşıp MADDE&#8217;ye dokunma çabası için acaba bir tür dil hapishanesinden kaçış diyebilir miyiz? William Degouve de Nuncques tarafından yapılan <strong>&#8220;Kanalda gece&#8221;</strong> isimli bu tablo da bende aynı izlenimi uyandırıyor. Ressam ŞEKiL hapishanesindeki insanlarla alay edercesine bir resim yapmış: <em><strong>&#8220;Siz körler ŞEKiL istediniz, alın size ŞEKiL. Ama ben de binanın camlarını kırdım, boyalarını eskittim, çatısını kesip tualin dışında bıraktım, ağaç yaptım ama hepsi birbirinin aynı. ZAMAN&#8217;ı temsil etmek için bir nehir ve Bir kayık çizdim ama olmasa da olurdu. ZAMAN&#8217;dan, GECE&#8217;den ve YANSIMA&#8217;dan başka bir şey yok bu resimde bakılmaya değer, onlar da zaten ŞEKiL-siz!&#8221;</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/degouve-de-nuncques-nuit-sur-le-canal.jpg"><img class="size-full wp-image-8966 aligncenter" title="degouve-de-nuncques-nuit-sur-le-canal" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/degouve-de-nuncques-nuit-sur-le-canal.jpg" alt="" width="500" height="163" /></a></p>
<p>Sanat&#8217;ta ayrıntı konulu yazı dizimizin ikinci bölümünü burada bitiriyoruz. Baştan beri İnsan Gözü&#8217;nün basit bir et parçası olmadığını savunduk. Sanat&#8217;tan istifade eden İnsan AYRINTI sayesinde Kâinat&#8217;ı ve bazı sırları görebilir. Bunun için seyahat etmesi, uzaklara gitmesi, yükseklere çıkması gerekmez. İnsan aklı ve meselâ Hayret gibi hisleri sayesinde (ya da güzellik, korku,&#8230;) gözlerine yeni bir görme kapasitesi kazandırabilir.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Tao seyahat etmeden de / bilinip gözlenebilir;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>göklerde olan biten de / pencereden bakmadan görülebilir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>ne kadar uzağa gidilirse / o kadar az olur bilinen.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>ondandır bilge kişinin bakmadan her şeyi görmesi,</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>ve kendini geliştirme kaygısı olmadan çalışarak,</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Tao&#8217;nun bütünlüğünü keşfetmesi.</em> (uzakları keşfetmek- Tao Tê King, Lao-Tzû)</p>
<p>Gelecek bölümlerde Hayret&#8217;i bir anahtar gibi kullanmanın, &#8220;açılmaz&#8221; kapıları açmanın yollarını arayacağız. Escher ile olan beraberliğimiz sona ermedi. Aramıza başka ressamlar katılacak,Macar <a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/J%C3%B3zsef_Rippl-R%C3%B3nai"><strong>József Rippl-Róna</strong></a>&#8216;nın &#8220;bozuk&#8221; perspektifinden bahsedeceğiz. Muhtemelen Fransız <a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/Lucien_L%C3%A9vy-Dhurmer">Lucien Lévy-Dhurmer</a>, Belçikalı <a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/L%C3%A9on_Spilliaert">Léon Spilliaert</a>, Amerikalı Edward Hopper ve tabi İngiltere&#8217;nin ışık ustası William Turner da bize öğretmenlik yapacak. ALLAH izin verirse Turner&#8217;a özel bir bölüm ayırmak istiyorum. İslâm Alemi&#8217;nin sanatlarından da bahsedeceğiz. Ama bunların &#8220;boya&#8221; boyutu değil &#8220;mânâ&#8221; boyutu ile ilgileneceğiz. Et-Göz&#8217;den kurtulup Derin-Göz&#8217;ü açmak için Hat, Ebru, Minyatür&#8230; Sıraları geldikçe girecekler sahneye.</p>
<p>Yolumuz Vatikan&#8217;dan, Konya&#8217;dan, Hannover&#8217;dan, El Hamra Sarayı&#8217;ndan geçecek.Doğulu ve Batılı resmedicilerin Sanat&#8217;ı sayesinde yapacağımız bu yolculuk sonunda sırlı gibi görünen bir kapıyı daha açmaya çalışacağız: Bu kapı yukarıda Mesnevî&#8217;den aktardığımız beyitlerden biri olacak: &#8220;<em>Dünyayı görmemek ayıbı, hakîkati göstermemek kabahati, ancak uğursuz nefsin parmağına âittir&#8221;</em>. Bu sözlerin mânâsını Füsus-ül Hikem&#8217;de arayacağız. Prof. Dr. Toshihiko Izutsu&#8217;nun yardımıyla tabi.</p>
<p style="padding-left: 30px;">(*) <em>Dalga metaforu, katlanma ve katların açılması, analitik aklın dayattığı, cisimlerin kesintili olma haline (fr. discontinuité, ing. discontinuity) bir alternatif olarak sulardaki sürekliliğin konulması oldukça eski bir fikir. İbn Arabî Hazretleri, Mevlânâ Hazretleri, Nicolas de Cusa, Leibniz, Deleuze okumalarımın yoğunlaştığı bir dönemde fikirlerimi en iyi ifade eden metaforun okyanus dalgaları olması şüphesiz bir rastlantı değil. Konuyu daha derinlemesine incelemek isteyen okurlarımız hem <a href="http://www.webdeleuze.com/php/sommaire.html" target="_blank">Deleuze derslerinden </a>hem de Deleuze&#8217;ü Kant, Nietzsche, Hume, Bergson, Simondon et Spinoza perspektifinde değerlendiren </em><a href="http://www.amazon.fr/exec/obidos/search-handle-url?_encoding=UTF8&amp;search-type=ss&amp;index=books-fr&amp;field-author=Anne%20Sauvagnargues"><em>Anne Sauvagnargues</em></a><em>&#8216;ın </em><a href="http://www.amazon.fr/Deleuze-Lempirisme-transcendantal-Anne-Sauvagnargues/dp/2130567088"><em>&#8220;Deleuze. L&#8217;empirisme transcendantal&#8221;</em></a><em> isimli kitabından fazlasıyla istifade edeceklerdir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em></em></p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/03/09/derin-goz-sanatta-ayrinti-2-2/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/03/09/derin-goz-sanatta-ayrinti-2-2/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bakmak,görmek,anlamak: Sanat’ta ayrıntı (1)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/02/17/bakmak-ve-gormeksanat%e2%80%99ta-ayrinti-1/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/02/17/bakmak-ve-gormeksanat%e2%80%99ta-ayrinti-1/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2010 23:00:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ayrıntı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Mekân]]></category>

		<category><![CDATA[Resim]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=8722</guid>
		<description><![CDATA[Louvre müzesinde
İki çocuk yatakta, yüzlerinde korku ve umutsuzluk&#8230; Paul Delaroche&#8216;un yaptığı bu resime bakarken gözlerimiz ister istemez insanlara, &#8220;bizim gibi&#8221; olana odaklanıyor. Oysa önemsiz gibi görünen bir ayrıntı, o küçücük köpek gözlerimize yeni bir bakış açısı teklif ediyor, &#8220;hey, bu tarafa bak!&#8221; diyor sanki. Kulaklarını dikmiş ve korkusu vücudunun gerginliğinden sezilen hayvan nereye bakıyor? Köpeğin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8723" title="sanatta_ayrinti" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti-300x257.jpg" alt="" width="300" height="257" /></a>Louvre müzesinde</h2>
<p>İki çocuk yatakta, yüzlerinde korku ve umutsuzluk&#8230; <a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/Paul_Delaroche">Paul Delaroche</a>&#8216;un yaptığı bu resime bakarken gözlerimiz ister istemez insanlara, &#8220;bizim gibi&#8221; olana odaklanıyor. Oysa önemsiz gibi görünen bir ayrıntı, o küçücük köpek gözlerimize yeni bir bakış açısı teklif ediyor, <strong>&#8220;hey, bu tarafa bak!&#8221;</strong> diyor sanki. Kulaklarını dikmiş ve korkusu vücudunun gerginliğinden sezilen hayvan nereye bakıyor? Köpeğin duruşu sayesinde daha da küçük bir &#8220;ayrıntıyı&#8221; fark ediyoruz: Kapının altından sızan ufacık ışık ve ışığın içinde daha da küçük bir karaltı&#8230; Birazdan katil içeri girecek ve çocukları boğarak öldürecek. Zira yataktaki iki çocuk 1483&#8242;te taht kavgası yüzünden boğularak öldürülen iki prensi temsil ediyor!</p>
<p>Ne oldu? Bir An&#8217;ın görüntüsü <strong>ayrıntılarla</strong> anlam kazandı. Öncesi ve sonrası ile Zaman&#8217;a yayıldı. Tek karelik resim esnedi, uzadı. Korkulu bir bekleyiş yani bu tablonun Anlam&#8217;ı bu kareyi  bir öykü ile doldurdu, adeta bir filme çevirdi&#8230; Anlatılması ve anlaşılması gereken. Ressam meselâ Delacroix gibi bir av, bir kafa kesme, gırtlaklama sahnesi resmedebilirdi. Ama bu kanlı sahneler <a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/Paul_Delaroche">Paul Delaroche</a>&#8216;un gözünde belki de fazla kısa. Fazla anlık. An&#8217;ın içine hapsedilen sanat Zaman&#8217;ı kaybediyor. Ressam bunun yerine Alfred Hitchcock&#8217;un <strong>Psikoz</strong> filminde yaptığı gibi şiddeti Zaman&#8217;a yayarak <a href="http://www.derindusunce.org/2010/01/09/korku-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/">Mutlak Korku</a>&#8216;ya fırçasıyla dokundu. Gözlerimizi bu dokunuşa davet ediyor işte bu resim.</p>
<p>Yoksa ressam bestecileri mi kıskandı? Eserlerinde Zaman&#8217;ı &#8220;<strong>mecburen</strong>&#8221; barındıran o Müzik yapıcılarını? Bir tabloya şöyle bir göz atabilirsiniz ama Mozart&#8217;ın 40cı senfonisine<span id="more-8722"></span> &#8221;şöyle bir&#8221; kulak atamazsınız. Ne kadar sürüyorsa o kadar. Biraz hızlı çalınabilir ama saniyelere sıkıştıramazsınız bir senfoniyi.</p>
<p>Oysa resim yapıcının eseri göz sahibinin insafına kalmış. Meselâ Louvre müzesini koşarak gezer bir çok ziyaretçi. <em><strong>&#8220;Parasını verdik, hepsine BAKALIM&#8221;</strong>.</em> İtalyan Rönesansı, Hollanda okulunda ışık, Eski Mısır hiyeroglifleri, Selçuklularda maden işlemeciliği, Osmanlı çinileri&#8230; <em><strong>&#8220;Koş hanım koş! Daha otele dönüp üstümüzü değişecez. Lido var bu akşam&#8221;</strong>.</em> Turistler televizyonda ve internette defalarca BAKTIKLARI şeylerin orijinallerine BAKIYOR şimdi. Sayar gibi, bir süper markette salça ve makarna kutularının envanterini yaparcasına. <em><strong>&#8220;Hah, bu da burada. Tam da ilkokul kitabındaki gibi.</strong> <strong>Ah! Ne kadar küçükmüş. Ben daha büyük sanıyordum&#8221;</strong>.</em> Mona Lisa&#8217;nın önünde bir kuyruk. &#8220;Makul&#8221; bir süre BAKAN çıkıyor. Genelevde bir aşk(!) kuyruğu sanki. 16 numarada Mona Lisa Bacı sesleniyor müşterisine Japonca, Almanca, Arapça: <strong><em>&#8220;Hadi Aslanım, elini çabuk tut! Akşama kadar daha on bin kişi BAKACAK&#8230; Sıradakiiiii! Uyuma!&#8221;</em></strong></p>
<h2>Bir arkadaşa bakıp çıkacam!</h2>
<p>Louvre müzesini bir saatte gezen <strong>turist-insan</strong> Kâinat müzesini (bir ömür boyu) gezerken ne görüyor?  <img class="size-full wp-image-8733 alignright" title="sanatta_ayrinti-222" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti-222.jpg" alt="" width="294" height="221" />Hazcı-hedonist ziyaretçiler için kurulmuş bir eğlence parkı? <strong>Hänsel ve Gretel</strong> masalındaki gibi duvarları şekerden, kapısı çikolatan yapılmış bir ev? Şöyle diyor turist oğlu turist, <strong>modern insan</strong>:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Elma yenir, gül koklanır, arı sokar, köpek ısırır. Vakit nakittir. Sayıyla, formülle  ifade edilmeyen, ölçmediğin şey yoktur. Para özgürlüktür. Çevre denizdir. Kirletmeyen domuzdur. Deniz  kirliliği balıkların, fakirlik fakirlerin, din imamların, sanat sanatçıların, zulüm ise ezilenlerin sorunudur(!) Ben turistim, buraların yabancısıyım. Bir arkadaşa bakıp çıkacam!&#8221;</em></p>
<p>Analitik zekâmız, adı üstünde bazen biraz fazla analitik. Gördüğü her şeyi  parçalayarak anlama gayretinde. <strong>Bütün = parça + parça + parça + &#8230;</strong> ilkesi yürürlükte ve bunun dışında bir &#8220;<strong>anlama</strong>&#8221; kabul etmiyor. 1789 model , çok modern(!) bir eğitim gördük biz, alternatif düşünme yollarına kapalıyız.</p>
<p>Gerçekten de &#8220;<strong>ayrıntı</strong>&#8221; kelimesi çoğu kez <strong>&#8220;olmasa da olur&#8221;</strong> denen, ihmal edilebilir bir parçayı, bir örneği temsil etmiyor mu? Birbiriyle yer değiştirebilir, detay, eşantiyon&#8230; Kırık bir çömlek parçası, bir puzzle. Bütünü anlamak için öteki parçaları da bulmak lazım. Bu tamirci, bu sök-tak zihniyet, bu<strong> LEGO-zekâya </strong> göre ayrıntı bütünü <strong>&#8220;çağırıyor&#8221;</strong>. Ayrıntı pazarda annesini kaybetmiş bir çocuk&#8230; Sahipsiz, anlamsız, Önce&#8217;siz ve <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti-2.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8725" title="sanatta_ayrinti-2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti-2.jpg" alt="" width="240" height="237" /></a>Sonra&#8217;sız.</p>
<p><strong>Bütün = parça + parça + parça + &#8230;</strong> formülü gerçekten doğru ise nasıl oluyor da <strong>anlamsız + anlamsız + anlamsız = Anlamlı</strong> olabiliyor? Bir okyanus sadece su mudur? Balığı, yosunu,  batık gemileri, sesi ve kokusu yok mudur okyanusların? Onlar için yazılmış şiirler ve okyanustan uzak kalmış bir balıkçının hasreti Okyanus&#8217;tan ayrı ve gayrı mıdır?</p>
<p><a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/Paul_Delaroche">Paul Delaroche</a>&#8216;un tablosuna geri dönelim bu sorularla. Kapının altından sızan ışığı veya köpeği silmiş olsak tablonun bütün anlamı kağıttan bir şato gibi çökecek. Ya bu ayrıntıları tek başına sergilesek? Tablonun geri kalan kısmı olmadan bir değeri olur mu? Peki gözümüzdeki körlük nereden kaynaklanıyor?</p>
<h2>Turist-insan&#8217;ın cenazesi nasıl olmalı?</h2>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_ayrinti.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-8724" title="sanat_ayrinti" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_ayrinti.jpg" alt="" width="178" height="175" /></a>Kanaatimce Modern bir &#8220;körlük&#8221; yaşıyoruz. Bakıyoruz ama görmüyoruz. Üstelik çok iyi gördüğümüzden eminiz! Oysa pikselleştirilmiş görüntü bu sadece. Her şeye aynı derecede önem veren, eşitleyici, perspektifi, nüansı kaybeden,  ayrıntıları  önemsizleştiren. Yani turist-insanın gördüğü her şeyi ve bu arada mekânı tekdüze bir &#8220;<strong>şey</strong>&#8221; kabul etmesi söz konusu. Bir ısı kamerası veya röntgen cihazı gibi &#8220;<strong>görüyor</strong>&#8221; turist-insan. Seçici, ölçücü ve bu arada lüzumsuz(?) şeyleri eleyici bir görüş bu. Bir tür detektör. Bir karınca yerdeki şekeri, bir kene emeceği köpeği nasıl &#8220;görüyorsa&#8221; turist-insan da öyle &#8220;<strong>görüyor</strong>&#8221; Kâinat&#8217;ı. Yani gör<strong>MÜ</strong>yor!</p>
<p>Ekonomi kitaplarına göre <strong>homo-economicus</strong>&#8216;un sonsuz ihtiyaçları ve sonlu imkânları var. Belki de bu sebeple sadece görmesi gerekenleri(!) yani kendine (ekonomik/sosyal açıdan) faydalı olanları görüyor. <strong>&#8220;Vakit nakittir&#8221;</strong> şeklindeki zokayı yutmanın bedeli ne ağırmış meğer.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti-3.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-8728" title="sanatta_ayrinti-3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti-3.jpg" alt="" width="250" height="266" /></a>Limandan çıkar çıkmaz fırtınaya yakalanmış bir gemi gibi turist-insan. Yıllardır seyir halinde ama yol almadı henüz. Limanın hemen önünde dalgalarla boğuşuyor senelerdir, mürettebat yorgun, yakıtı bitti, dümeni kırıldı ama daha bir kilometre bile yol almış değil. Turist-insanı küçücük bir tabutla gömmek gerekecek. Tabutun içine oyuncaklar  ve emzikler koyacağız. 90 yaşında bir bebek gibi, hiç yaşamamış gibi.(a)</p>
<p> &#8221;Göz&#8221; denen bu ilginç organı basit bir bar kod okuyucusu gibi kullanmak ne kadar yazık, bilmem anlatabiliyor muyum?</p>
<p>Albert Camus de <strong><em>Düşüş</em></strong> adlı romanın (bana göre) çekirdeği sayılabilecek bir paragrafta bu <strong>&#8220;faydacı&#8221;</strong> körlüğe işaret ediyor: Adam gece yarısı bir kız arkadaşının yanından çıkmış yürüyordur. Zihni hâlâ tensel hazlarla(b) meşgul iken köprünün üzerinden suyu seyreden bir genç kadın görür. Kadının hoş bir ensesi vardır ve vücudunun çıplak olan bu bölgesi siyah kıyafetlerin arasından dikkat çekiyordur. <strong>&#8220;Yağmurla ıslanmış ve taze&#8221;</strong> tene kayıtsız kalamaz adam. [Belki gözleriyle biraz haz alabilmek için] kısa bir duraklamanın ardından yürümeye devam eder. 50 metre kadar uzaklaşmıştır ki bir gecenin sessizliğinde bir vücudun suya çarpan sesini duyar. Ardından çığlıklar. Kim bilir hangi sıkıntılardan bunalan genç kadın kendini nehrinin soğuk sularına atmıştır&#8230;</p>
<h2>Modern körlüğün tek sebebi faydacılık mıdır?</h2>
<p>Faydacılık modern körlüğün sebeplerinden birincisi. İdrak edilmesi halinde &#8220;tedavisi&#8221; nispeten kolay. (Bkz. <a href="http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/"><em>Güzellik Matkabı</em><em> </em>Zekâ Duvarını Deler mi?</a>) Ama ya modern körlüğün diğer sebebi? Bunun alt edilmesi daha zor kanaatimce. Zira ayrıntıya bakışımızı değiştirmemiz gerekecek. Ama önce bu ikinci körlüğün tarifini bir deliden dinleyelim:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221;Doktor Bey, kendimi size emanet ediyorum. Ne isterseniz yapın beni. Size garip ruh halimi içtenlikle anlatacağım. Bir hastahaneye yatırılmam gerekir mi? Siz karar verin. [...]</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Herkes gibi yaşıyordum. Gözlerim açık, hayata bakarak, insana kör, şaşırmadan, anlamadan. Hayvanlar gibi yaşıyordum, hepimizin yaptığı gibi, inceleyerek, gördüğüne ve bildiğine inanarak. Etrafımdaki dünyayı anladığıma inanarak. Bir gün fark ettim ki hepsi yanlış.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Çünkü duyu organlarımız dış dünya ile aramızdaki tek bağlantı. Bu demektir ki içerideki varlık yani BEN, dışımdaki dünyaya bir kaç sinir ağıyla bağlanmış vaziyetteyim.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Göz bize boyutları, şekilleri ve renkleri bildiriyor. Bu üç konuda aldatıyor bizi. Göz bize sadece insana kıyasla orta boy şeyleri gösterebilir. Biz de bazı şeylere &#8220;büyük&#8221; diyoruz, diğer bazı şeylere ise &#8220;küçük&#8221;. Zira göz kendisi için fazla büyük ve fazla küçük şeyleri göremiyor. Bütün bir Kâinat gözümüzden saklı. Ne uzaydaki yıldızları ne de bir su damlasının içinde yaşayan hayvancıkları görebiliyoruz.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Demek ki büyüklükle ilgili fikirlerimiz yanlış. Çünkü gerçekte büyüklük ya da küçüklükte bir sınır olamaz. Yani gördüklerimizin büyüklüğü ve şekliyle ilgili fikirlerimizin mutlak olarak hiç bir değeri yok. Bu fikirleri belirleyen şey bizim görme organımızın kuvveti ve kendimizle yaptığımız karşılaştırma. Bu ise gerçeği yansıtmıyor, bizim gerçeği görme şeklimizi yansıtıyor.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Renk de böyle. Işık ile maddenin karşılaşmasını göreceli olarak yorumluyor gözümüz. Maddenin kimyası ışığın emilmesi üzerine bir etki yapıyor ve oluşan farkları göz bize renk olarak gösteriyor. [..]&#8220;</em> (Bir delinin mektubu adlı eserin başlangıcından özet çeviri, Guy de Maupassant)</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti-4.jpg"><img class="size-medium wp-image-8729 alignright" title="sanatta_ayrinti-4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti-4-272x300.jpg" alt="" width="164" height="160" /></a>Yazımızın başından beri ip uçlarını verdiğimiz gibi LEGO-Zekâ görmemizin önünde büyük bir engel. Ancak bir delinin bu teorik açıklamasına saplanıp kalmayalım derim. Meseleyi somut bir şekilde kavramak  için <a title="Permanent Link to Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi?" href="http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/">Güzellik Matkabı&#8217;ndan </a> alınmış şu üç örneğe dikkatle bakalım:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>1°</strong><em> Bir akşam yemeğinde olduğunuzu hayal edin. Komik bir fıkra anlatıyorsunuz. Herkes gülmekten kırılıyor. Ev sahibesi mutfakta olduğu için duymamış. <strong>&#8220;Ne oldu? Ne oldu? Neyi Kaçırdım?&#8221;</strong> diyerek geliyor. Komik olan şeyin ne olduğunu anlatıyorsunuz ama ev sahibesi de dahil kimse gülmüyor.<strong> </strong>Neden? Çünkü neyin komik olduğunu <strong><span style="text-decoration: underline;">analitik</span></strong> bir biçimde çözdü, öğrendi, kutuladı. [ama anlamadı] artık gülmesi imkânsız!</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> </em><strong>2°</strong><em>  İnsan&#8217;ı kimyasal bir formül ile ifade edecek olsak:</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> <strong>İnsan =</strong> <strong>7</strong>x10<sup>25</sup>H<sub>2</sub>O + <strong>9</strong>x10<sup>24</sup>C<sub>6</sub>H<sub>12</sub>0<sub>6 </sub>+ <strong>2</strong>x10<sup>24</sup>CH<sub>3</sub>(CH<sub>2</sub>)<sub>14 </sub>+ &#8230; yazabiliriz. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> Zira birinci bileşik su ve ikincisi olan şeker vücudumuzda bol miktarda var.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> </em><strong>3°</strong><em>  Mehmet Âkif İstiklâl Marşı&#8217;nı nasıl yazdı? Şair önce bir &#8220;K&#8221; koymuş, ardından bir &#8220;O&#8221;&#8230;  Eee? <strong>İstiklâl Marşı = K+O+R+K+M+A+S+Ö+N+M+E+Z&#8230;</strong> demek gibi bir şey bu. Gerçek şu ki kelimeler hatta duygular harften önce gelmiş. Savaşlar olmuş, insanlar ölmüş, şairin yüreği yanmış, kavrulmuş.</em></p>
<h2>Teknik sanat, kültürel sanat burada, öteki sanat nerede?</h2>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti-15.jpg"><img class="size-medium wp-image-8730 alignright" title="sanatta_ayrinti-15" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti-15-300x283.jpg" alt="" width="300" height="283" /></a>Yapılacak &#8220;<strong>sanatbilim</strong>&#8221; incelemeleri ancak <strong>teknik</strong>  seviyede kalabilir. Meselâ kullanılan boyanın türü, hatta kimyasal etüdü, x ışınlarıyla incelenmesi bize yapıldığı dönem, kullanılan malzeme hakkında sadece ve sadece <strong>BİLGİ</strong> verir.. Resimde kullanılan sembolik dil ise kültürel/tarihî ve/veya dinî açıdan ele alınabilir. Ama bu da bir anlamda &#8220;arkeolojik&#8221; bir bakıştır ve yine <strong>objektiftir</strong>. Kıymeti teknik seviyeye eşdeğerdir, öteye geçemez.</p>
<p>Bu &#8220;arkeolojik&#8221; bakışı daha iyi anlamak için konuyu bir örnekle açalım: Hristiyan sanatında yaygın bir tema olan <strong>Beşaret-i Meryem</strong>(c) hadisesini resmeden <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Rogier_van_der_Weyden">Rogier van der Weyden</a>&#8216;in şu tablosunu bir müddet inceleyin.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti-23.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-8732" title="sanatta_ayrinti-23" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti-23.jpg" alt="" width="103" height="170" /></a>Gözlerimizin çekildiği yer elbette öncelikle Hz. Meryem ve ona müjdeyi getiren Cebrail (A.S). Ancak sol üst tarafta bir detay, ağzı mühürlü ufak bir şişe belki de daha &#8220;öğretici&#8221; bir amaçla konulmuş oraya. Ağzının mühürlü olmasına rağmen içine giren ışık acaba Hz. Meryem&#8217;in bir erkek eli değmeden hamile kalmasını mı temsil ediyor? Gün ışığının mühre rağmen camı kolaylıkla aşması gibi İlâhî bir nur da Anne&#8217;nin bedenini nurlandırmış&#8230; Namus&#8217;u temsil eden <strong>mühürü</strong> açmadan&#8230;</p>
<p>Peki Sanat&#8217;a ve Hayat&#8217;a dair bütün problemler bu şablona göre okunabilir mi? Teknik analizleri zenginleştiren arkeolojik bakış, semboller, kutsal kitaplar yeter mi Sanat&#8217;ı kuşatmak için? Sebep-sonuç zincirleri Sanat&#8217;ı bağlar mı? Daha genel bir bakışla, objektif sanat olur mu?</p>
<h2> İnsanî Sanat&#8217;ı ararken</h2>
<p>Yazının başından itibaren &#8220;ördüğümüz&#8221; fikrî zemin bize ne öğretiyor?</p>
<ul>
<li>1789 model &#8220;modern&#8221; insan faydacı bir körlükten muzdariptir,</li>
<li>Analitik zekâmız bütünü parçalar ama parçaları birleştiren LEGO-zekâ sadece şekil inşa eder, anlamı kaybeder.</li>
<li>Sanat tekniği ve Sanat bilgisi sanatı <strong>kelimelere, kavramlara hapseder</strong>. Müzelerde, açık arttırma salonlarında ürünleşerek, kokteylleşerek can çekişen sanat işte bu objektifleştirilmiş sanattır. Okulda kitaplardan öğrenilebilen sanat artık sanat değildir.</li>
</ul>
<p>Kelimelere, kavramlara hapsedilen objektif sanatın alternatifi elbette <strong>İnsanî sanat</strong>‘tır. İyi ama sanatı sanat yapan insanî boyuta erişebilmek için kelimelerin ve kavramların hapishanesinden nasıl kaçacağız? Enver Gülşen&#8217;in &#8220;<a href="http://www.derindusunce.org/2010/02/03/sinemaya-muslumanca-bakmak/">Sinemaya Müslümanca Bakmak</a>&#8221; adlı yazısından öğrenelim:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;</em><em>İnsanoğlu, diğer insanlarla iletişimini dil üzerinden kurar. Felsefenin, bilimin, günlük iletişimin, velâkin her türlü insan eyleminin değişik türlerdeki diller üzerinden olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda dil, Heidegger&#8217;in söylediği gibi insanın evidir. Ancak dil, insanın, kaybettiği &#8220;asıl ev&#8221; ile arasına perde gibi giren bir hapishanedir aynı zamanda. Asıl ev nedir peki? Hz. Mevlânâ&#8217;nın Mesnevi&#8217;nin ilk 18 beyitinde dile getirdiği gibi, kamışlıktan koparılan neyin özlemle ve inleyerek andığı yerdir! İnsanın, bu dünyadaki hayatında, ancak &#8220;aşk hâli&#8221; ile deneyimleyebilmesi mümkün olan asıl ev, tanımlanmaya veya başkalarına anlatılmaya kalkışıldığında, kalem yazmaz, dil konuşmaz olur. İnsanın evi gibi gördüğümüz bu dil, bu şekilde, asıl hakikat karşısında çaresiz bir şekilde suskunlaşır. Dile getirmek istediği hâli, başkalarının anlayabileceği bir şekle dönüştürmek yerine perdeler arasına daha da gizler&#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Dilin oluşturduğu hapishaneye rağmen insan, hakikate olan iştiyakını anlatabilmek ve deneyimlediğini diğer insanlarla paylaşabilmek ister. Sanat, bu iştiyakın ve hakikate karşı susuzluğun &#8220;dile geldiği&#8221; mecradır bu anlamda. Paradoksal bir şekilde dil hapishanesinden kaçma teşebbüsü&#8230; Ancak dil hapishanesinden kaçmak söylendiği kadar kolay bir şey değildir. Has sanatçılar bile dil hapishanesinden kaçmakta zorlanırlar. Çünkü dile getirilmezi dile getirme çabası insanı çoğu zaman çaresiz bırakır&#8230;</em><em>&#8220;</em><em></em></p>
<p>Bir sanat eserinin ortaya çıkmasını mümkün/kaçınılmaz (?) kılan koşullar anlaşılmadan o esere sadece bakılabilir. Ama eser görülemez. Neden? Çünkü sanat eserini <strong>&#8220;üreten elin sahibi&#8221;</strong> ve onu <strong>&#8220;takdir eden gözün, kulağın sahibi&#8221;</strong> yani VEREN ve ALAN insanlar eserde buluşurlar. Sanatçı çoktan ölmüş olabilir. Asırlar önce, binlerce kilometre uzakta yaşamış olabilir. <a title="Permanent Link to Giuliano Carmignola ile ibadet" href="http://www.derindusunce.org/2010/01/28/giuliano-carmignola-ile-ibadet/">Giuliano Carmignola ile ibadet</a> adlı yazıda aktardığımız gibi sanat özünde kültürel, etnik, inançsal, politik, zamansal ve mekânsal perdelerin yırtılmasına müsade eden bir insanlık hâlidir. Dünya hayatına ait olanın silinip atılması, insanlığa dair olanların ortaya çıkarılması fırsatıdır:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230; Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir&#8230;  Zekâ gözümüzü kapatıp akıl gözümüzü açmak için gönderilmiş bir davetiye!</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> Sanatçı ise bilim adamlarında ve filozoflarda bulunmayan bir aydınlatma kapasitesine sahip insan olabilir ancak. Sanatçının eserleri zamanın akışını durduran tılsımlı bir cisim olmalı, deney ve gözlem yoluyla öğrenme imkânımız olmayan bilgiyi ve bilgeliği bize aktarmalı. Beşerlikten İnsanlık&#8217;a giden bir köprü olmalı her sanat eseri.[...] Deney ve gözleme dayalı (ampirik), doğa kurallarıyla önceden belirlenmiş (determinist) bir dünya dışında VAR olduğumuzun farkına varmak. Immanuel Kant&#8217;ın &#8220;Ding an sich&#8221; terimiyle işaret ettiği ve Saf Aklın Eleştirisi&#8217;nde sayfalarca anlattığı şey tam da bu değil mi? İnsan&#8217;ın ve Varlık&#8217;ın olduğu gibi gibi algılanması.  &#8230;&#8221; </em>(Bkz. <a title="Permanent Link to Ayıp sanat olur mu?" href="http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/">Ayıp sanat olur mu?</a>)</p>
<p>Peki sanat bu &#8220;arındırmayı&#8221; nasıl mümkün kılar? Eser ve sanatçı kadar ve esere bakan gözlerin <strong>öznelliği</strong>  (sübjektif, herkes için farklı olan değeri) hesaba katılmadan Sanat&#8217;a dair hiç bir şey yapılamaz kanımca. İşte insanî sanat derken kasdettiğim budur. Aşk gibi, iman gibi, adını herkesin bildiği ama her insanın farklı biçimde yaşadığı sanat&#8230; Yine Enver&#8217;in Tasavvuf ile Sinema arasında kurduğu paralellik ile bir kâl ilmi değil hâl ilmidir Sanat:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221;&#8230;</em><em></em></p>
<ul style="padding-left: 30px;">
<li><em>- Karına neden aşıksın? </em></li>
<li><em>- Sarı saçları var, boyu uzun, ayrıca çok zeki ve tahsilli. </em></li>
<li><em>- Daha uzun, daha sarışın, daha zeki bir kadın bulursan boşanacak mısın? </em></li>
</ul>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Elbette ilk soru yanlıştı, aşkın <strong>objektif bir sebebi olsaydı</strong> herkes aynı kişilere aşık olurdu. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8230;&#8221;</em> (bkz. <a title="Permanent Link to Zina da böyle bir şey işte..." href="http://www.derindusunce.org/2009/12/02/zina-da-boyle-bir-sey-iste%e2%80%a6/">Zina da böyle bir şey işte&#8230;</a>)</p>
<h2>Sanat bilgisinden koparken&#8230;</h2>
<p>Andrea Mantegna&#8217;nın Hz İsa(A.S) tasvirine odaklanalım şimdi: Çarmıha gerilmiş veya indirildikten hemen sonraki anı resmeden çoğu tablonun tersine buradaki Hz İsa(A.S) bir insan olarak temsil edilmiş. Kilise resimlerinde Hz İsa(A.S)&#8217;nın yaraları kırmızı lekelerle simgelenir. Adeta yara olmayan yaralardır bunlar. Leke gibidir. Yüzünde de ızdırap yoktur. Bu resimler Vatikanizmin bir tasdik etmek için yapılmış gibidir: <strong><em>&#8220;Tanrı&#8217;nın oğlu(!) ölemez, öldürülemez&#8221;</em></strong>.</p>
<p>Oysa Mantegna&#8217;nın tablosunda el ve ayaklardaki yaralar o kadar gerçekçi biçimde resmedilmiş ki elimizle dokunsak parmaklarımız içeri girecek. Yaraların ve ayak parmaklarının gerçekçi işlenişi, bir &#8220;insan&#8221; olarak Hz İsa(A.S)&#8217;nın öne çıkarılışı.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti-244.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-8734" title="sanatta_ayrinti-244" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanatta_ayrinti-244.jpg" alt="" width="499" height="422" /></a></p>
<p>Hafif çatık kaşları ızdırabının şahidi gibi. El ve ayakları, özellikle gevşemiş ayak parmakları <strong>her insanda</strong> ölümü takip eden katılaşma öncesi gevşekliğe işaret ediyor. <strong>&#8220;Her insan&#8221;</strong> gibi&#8230; Mermer yatakta mermerimsi bir yastık ve çarşaf ölümün soğuk yalnızlığında bedeni sarmış. Başında ağlayanlar iyice kenara itilmiş. Bu resimde sadece Hz İsa(A.S) var, İncil sayfalarının  çizgi romanı gibi yapılan Vatikanist resimlerdeki doktirin kaygısı olmadığı için insan etkileniyor. Bütün insanlığıyla karşımda duruyor Hz İsa(A.S). İnsanca yaralı, insanca ölü.</p>
<p>Mantegna bu tabloyu yaptığı dönemde oğlu ölmüş, yüreği gerçekten evlat acısıyla yanmış. Bir bebek teni gibi hassas, ince biçimde işlenmiş  ayak altları ressamın ölen evladına duyduğu şefkatin işareti olabilir mi? Ya ağlayanlar arasında Aziz Yohanna&#8217;nın simasının aslında Baba-Ressam&#8217;ı yansıttığı doğru mu?</p>
<p>Ayrıntıları parçalamadan, Mesnevî gözüyle görmeye çalışıyorum&#8230; Yansımalar ve yansımaların yansımaları ile doluyor içim. Güzellik ne bende ne de tabloda. Güzellik benim tablo üzerinden ressam ile kurduğum ilişkide, insan-insana yaşanan yansımalarda. Güzellik baş harfi büyük yazılmak üzere <strong>İ</strong>nsan&#8217;dan yansıyor. Kaynağına şahitlik eden bir ırmakmış meğer <strong>İ</strong>nsan.  Kendini Yaratan&#8217;ı işaret ediyor.</p>
<p>Bu tabloya bir bütün olarak bakınca Mantegna ile aynı düzlemde buluyorum kendimi. Ben de bir baba olduğum için Baba Mantagna&#8217;nın sızlanışını kulaklarımda duyabiliyorum. Ya evlât acısı tatmış bir insan ne hisseder bu tablo karşısında?</p>
<p>Sanat&#8217;a yaklaştık şimdi. Zira her insan kendine özel, tekil biçimde aşık olduğu gibi her bir sanat eseri de ona bakanları ayrı ayrı etkilemelidir. Bu etki şayet tek tip, homojen olursa bu bir bilgi, reklâm, iletişim meselesi olur. Tavada kızaran bir sucuğu gören, cozurtusunu duyan herkesin ağzı sulanır. Kanaatimce Sanat bu ağız sulanmasının aşıldığı noktada başlar. Faydacı körlük ile sanat bilgisinin eklemlendiği noktadayı işaret ediyor bu evlat acısı/sucuk cozurtusu ekseni.</p>
<p>Sanatçı şaşır<strong>T</strong>abilmeli, sanatsever de şaşır<strong>A</strong>bilmelidir. Bu &#8220;ilk&#8221; <strong>hayret</strong> olmadan Sanat&#8217;ın boyacılıktan kurtulmasına imkân yoktur  kanaatimce. <a title="Permanent Link to Giuliano Carmignola ile ibadet" href="http://www.derindusunce.org/2010/01/28/giuliano-carmignola-ile-ibadet/">Giuliano Carmignola ile ibadet</a>&#8216;e yorum yazan değerli dostumuz Abdurrahim İslamoğlu&#8217;ndan dinleyelim<strong>:</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Yunus&#8217;un deyişiyle ‘cümle yerde Hak nazır&#8230;Bunu ancak hayret makamında insan her an tecrübe edebilir.<br />
Zira Hayret etmek fark etmektir. Sanat insanı Hayret&#8217;e düşürmüyorsa sadece tüketilen modern/post modern bir ameliyeden öteye geçmez.İnsan ruhu lahuti bir aleme müzikle, sinemayla,yazıyla, resimle vs. kanatlanıyorsa o müzisyen,o yazar, o sinemacı, o ressam artık sanatçıdır. Böylece sanatçı Gerçek Sanatkar&#8217;ın cemalinin, kemalinin, vs. birçok Esması&#8217;nın tecellilerini yansıtan bir ayna olur.Bu yüzden Dostoyevsky, Tarkovsky,Vivaldi,Kitaro önemlidir.<br />
Dilimizde Allah güzeldir güzeli sever diye meşhur olan hadis (Allahü teâlâ cemildir. Cemal sahiplerini sever,Müslim)den de anlaşılacağı üzere tüm güzelliklerin ve sanatların kaynağı SANİ-İ Vahid Bizden güzellik bekler ve biz bu güzellikleri tatmak üzere bahşedilmiş Tüm duyularımızı kullanırken yaratılış gayelerine uygun şekilde güzel gıdalarla beslemekle mükellefiz.&#8221;</em></p>
<h2>İnsanî Sanat ve Ayrıntı: Körlükten çıkış</h2>
<p>Şu halde Sanat&#8217;ta ayrıntı nedir? Ne kadar önemlidir? Ne zaman parçalamak gerekir? Analitik Zekâyı kullan<strong>A</strong>madığımız yerlerde nasıl düşüneceğiz?</p>
<p>Bu noktada yeni bir &#8220;<strong>ayrıntı</strong>&#8221; tarifi yapma ihtiyacı doğuyor. Çünkü gözlerimiz sadece ayrıntıları görebiliyor. Yani Bütün&#8217;ü hiç bir zaman göremiyoruz. Arkamızı, uzağı, yakını, sislerin içini ve perdelerin arkasını hatta <strong>gözlerimizi bile göremiyoruz</strong>. Oysa aklımız kendini akledebiliyor, zekâmızla hem kendi zekâmız hem de başkalarınınki üzerine düşünebiliyoruz(d)</p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_ayrinti-44.gif"><img class="alignright size-full wp-image-8726" title="sanat_ayrinti-44" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_ayrinti-44.gif" alt="" width="280" height="280" /></a>Şu halde Bütün&#8217;ü ayrıntı sayesinde görmeyi öğrenmeliyiz</strong>. Yani ayrıntıyı eksik-kopuk bir şey değil de Bütün&#8217;e açılan bir pencere, yeni bir bakış açısı olarak kabul etmeliyiz belki de? Bir şehirde gezerken nasıl değişir perspektif? Bir sokaktan diğerine, bir caddeden ötekine geçince? Pencereleri ve sokakları birbirinden koparmadan şehre bakmanın yolu yok mudur? Her köşede yeniden hayret ederek, o şehre ilk defa gelmişçesine&#8230;</p>
<p>Bu konuyu da gelecek bölüme bırakalım.</p>
<h2>Dip notlar</h2>
<p><strong>A°</strong> <em>Lucius&#8217;a Mektuplar</em> ve <em>Hayatın kısalığı üzerine</em> (Seneca)  adlı eserlerden uyarlama.</p>
<p><strong>B°</strong> Orjinal metinde geçen yumuşak/ılık kan (sang doux) tahmin ediyorum ki bu anlamda kullanılmış:  <em>&#8220;J&#8217;étais heureux de cette marche, un peu engourdi, le corps calmé, irrigué par un <strong>sang doux</strong> comme la pluie qui tombait.&#8221;</em></p>
<p><strong>C°</strong> Hz. Meryem&#8217;e Hz. İsa(A.S)&#8217;nın doğumunun Cebrail (a.s) aracılığı ile önceden bildirilmesi <strong>Âl-i İmrân Suresi 45-47ci ayetler : </strong>Hani melekler şöyle demişti: &#8220;Ey Meryem! ALLAH seni kendi tarafından bir kelime ile müjdeliyor ki, adı Meryemoğlu İsa Mesih&#8217;dir. Dünyada da, Ahiret&#8217;te de itibarlı ve ALLAH&#8217;a çok yakın olanlardandır.&#8221; &#8220;O, beşikte de, yetişkin çağında da insanlarla konuşacak, salihlerden olacaktır.&#8221; (Meryem), &#8220;Ey RABBİM! Bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?&#8221; dedi.  ALLAH, &#8220;Öyle ama, ALLAH dilediğini yaratır. O bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece &#8220;ol&#8221; der, o da hemen oluverir&#8221; dedi.</p>
<p><strong>D°</strong> Leibniz, Bergson, Maslow ve Gazalî Hazretleri&#8217;nin fikirlerinin kesişim noktasında doğan bir &#8220;ayrıntı&#8221; tarifi.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;
</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/02/17/bakmak-ve-gormeksanat%e2%80%99ta-ayrinti-1/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/02/17/bakmak-ve-gormeksanat%e2%80%99ta-ayrinti-1/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Korku matkabı zekâ duvarını deler mi?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/01/09/korku-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/01/09/korku-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 09 Jan 2010 17:56:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ben kimdir?]]></category>

		<category><![CDATA[Delilik]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Korku]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[İntihar]]></category>

		<category><![CDATA[Şizofreni]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=8153</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: &#8220;Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?&#8221; (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)
Hakikat&#8217;in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim&#8230; Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Korku matkabı tıpkı  Güzellik Matkabı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/mevsimler.gif"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/korku.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-8155" title="korku" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/korku.gif" alt="" width="257" height="209" /></a>Sunuş:</strong> <em>&#8220;Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?&#8221;</em> (<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Zhuangzi">Zhuangzi</a>, M.Ö. 4.yy)</p>
<p style="text-align: justify;">Hakikat&#8217;in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim&#8230; Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? <em>Korku matkabı tıpkı  </em><a title="Permanent Link to Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi?" href="http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/"><em>Güzellik Matkabı</em></a><em> gibi &#8220;içerinden&#8221; okunması gereken bir yazı. Yani anlamak veya ikna olmak değil söz konusu olan.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Uyarı:</strong><em> Ana konu olmasa da yer yer şizofreniden, depresyon ve intihardan bahsedilecek. 18 yaşından küçük okurların yanında her ne şekilde olursa olsun duygusal sıkıntı içindeki ziyaretçilerimizin bu yazıdan uzak durmasında fayda var.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Korku matkabı zekâ duvarını deler mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku2.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8157" title="_korku2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku2-176x300.jpg" alt="" width="110" height="222" /></a><a href="http://www.imdb.com/name/nm0000229/">Steven Spielberg</a>&#8216;in yönettiği <a href="http://www.imdb.com/title/tt0073195/">Jaws</a> filmi <a href="http://www.imdb.com/title/tt0073195/releaseinfo">Türkiye&#8217;de 1981 senesinde gösterime</a> girdiğinde büyük olay olmuştu. Özellikle bir sahnede izleyiciler sinemada olduklarını tamamen unutmuş korkuyla yerlerinden sıçramışlardı. Filmi izleyenlerin hâlâ hatırladıkları tek bir sahne varsa işte o andır, köpek balığının ilk kez göründüğü o müthiş an. Ama o bir kaç saniyeyi tekrar tekrar geri alıp seyrettiğinizde tuhaf bir şey keşfedersiniz:  Seyircileri yerinden hoplatan şey köpek balığının büyüklüğü ya da dişleri değildir&#8230; İyi ama nedir?</p>
<p style="text-align: justify;">Yönetmen <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000229/">Steven Spielberg</a> bu sahnede büyük korku ustası <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000033/">Alfred Hitchcock</a>&#8216;un icad ettiği bir kamera tekniğini kullanıyordu:  Contra-zoom(1a) denen bu yöntemle kamera ileriye doğru zoom yaparken geriye doğru hareket ettiriliyordu. Bu sayede ekranın ortasındaki cisimler büyürken kameranın açısı beklenenin aksine genişliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki bu teknik seyirci için neden bu kadar korkutucu? Çünkü insan gözü<span id="more-8153"></span>, &#8220;efendisi&#8221; olan akıla hizmet ederken iki farklı referansı yani perspektifi ve cisimlerin boyunu kullanır. İki referans hakkında &#8220;çelişkili&#8221; görüntüler/bilgiler gelince bakan kişi müthiş tedirgin olur. Karanlıktan kat kat beter bir durum bu düşünecek olursanız: Karanlıkta bilgi/görüntü yok, bir ışık arar gözlerimiz. Ama niye göremediği bilir. Peki ya net görüp de gördüklerine inan(a)mayacak duruma gelmek? En çok güvendiği, hatta dört elle tutunduğu bilgi kaynağının yani gözlerinin hatasına tanık olmak? İşte gerçekten korkulacak bir şey!</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Şema: Kontra-Zoom tekniğinin işleyişi</em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku3b.gif"><img class="alignright size-full wp-image-8160" title="_korku3b" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku3b.gif" alt="" width="200" height="171" /></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Korku matkabının yapısı ve bu yapının önemi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Korkuyu genellikle bir his olarak kabul ederiz. Bizi tehlikelerden koruyan bir tür alarm. Ancak aramıza biraz mesafe koyduğumuzda &#8220;korku hissine&#8221; biraz daha geniş bir açıdan da bakabiliriz. Korku hem &#8220;iç mekanizmaları&#8221; hem de &#8220;zekâ duvarını&#8221; delebilmesi açısından bir matkap gibi düşünülebilir. Üstelik korku matkabının iç yapısını inceleyen bir insan zekâ duvarını sadece delmekle yetinmez. Bu duvarı oluşturan tuğlalar hakkında da bilgi edinebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">(Dünyayı anlamak için kullandığımız zekâmızın Hakikat&#8217;i görmemize nasıl engel olduğunu <a title="Permanent Link to Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi?" href="http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/"><em>Güzellik Matkabı</em></a><em>&#8216;</em>nda anlatmıştık.Özellikle suyun direnci yüzünden hızlı yüzemediğini zanneden balık örneğini hatırlayınız. Bu yazıda zekâ duvarının iç yapısından, tuğlalarından ve çimentosundan da bahsedeceğiz.)</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi korkunun iç yapısına yönelme noktasındayız. Bizi korkutan şeylerin ne kadar geniş bir alanı kapladığına dikkat edelim önce: Deprem korkusu, örümcek korkusu, kalabalık korkusu, yalnızlık korkusu,  iş bulamama, işini kaybetme, evlenme korkusu, &#8220;evde kalma&#8221; korkusu, mutlu olaMAma korkusu, boşanma korkusu, sevdiklerini kaybetme korkusu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bu açıdan baktığımızda korkunun her zaman &#8220;sebepli&#8221; oluşu dikkat çekiyor: Bir anlamda <strong>konusu</strong>. Hep bir <strong>şeyden</strong> korkuyoruz. Yani bir hayvan, bir cisim, bir yer, yeni bir durum&#8230; Korkunun bir konusu, nesnesi (= obje) belki de <strong>bahanesi</strong>(?) var. İyi ama acaba Aşk ya da Güzellik gibi bir Mutlak Korku(1b) var mıdır? Günlük hayatta yaşadığımız korkular daha &#8220;gerçek&#8221; bir şeyin gölgesi olabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Mutlak bir Korku&#8217;nun muhtemel varlığından şüphe etmemizin bir diğer sebebi de yetişkinlerin &#8220;sebepsiz&#8221; korkuları. Meselâ hiç bir fare saldırısıyla karşılaşmadığı halde fareden korkanlar&#8230; Kalabalık ya da asansör gibi &#8220;gerçek&#8221; bir tehlike arz etmeyen şeylerden korkan, aklı başında insanlar&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku4.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-8162" title="_korku4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku4.gif" alt="" width="200" height="200" /></a>Bu noktada dikkatimiz bir yere takılıyor: ÖngörülEMEyen - kontrol dışı tehditlere karşı insanın tavrı. Meselâ dairesel hareketlerle hızlı hızlı yürüyüp aniden duran bir örümcek veya bir fare bize daha da ürkütücü geliyor. Benzer şekilde yüzünden niyetini anladığımızı düşündüğümüz bir kedi ya da bir köpeğe oranla soğuk (=?mimiksiz) bir kertenkele, yılan daha korkutucu.</p>
<p style="text-align: justify;">Neticede zekâ ile açıklamakta zorluk çektiğimiz bu insanî tepkiler neyin göstergesi? Daha derinlerde, İnsan&#8217;lığımızdan kaynaklanan bir Öz&#8217;e mi işaret ediyor korku hissi? Kimsenin hiç bir şeyden korkmadığı bir anda bile YOK OLMAYAN bir ANA, ESAS, HAS KORKU olmalı şu halde.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir başka deyişle güzel kadın, güzel manzaradan öte bir <strong>Güzel</strong> tasavvur ettiğimiz gibi ilk harfi büyük yazılabilecek bir <strong>K</strong>orku&#8230; Ali&#8217;nin, Veli&#8217;nin, Leyla&#8217;nın ve Mecnun&#8217;un aşkından öte bir <strong>Aşk</strong> tasavvur ettiğimiz gibi örümcek, parasızlık ve deprem korkusundan öte, Zaman&#8217;ın ve Mekân&#8217;ın dışında bir <strong>Mutlak Korku</strong> &#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Şayet Mutlak Korku varsa bizim korktuğumuz anlar da bu Hakikî Korku&#8217;nun bir tecellisi (= <em>instantiation</em>) oluyor. Eğer varsa Mutlak Korku öyle tahammül edilmez bir şey olmalı ki biz onu örümcek gibi bir bahane ile maskelemek ihtiyacı duyuyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Korku&#8217;nun Zaman&#8217;la ilişkisi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sebeb/bahane&#8217;den sonra Korku&#8217;ya dair anlaşılması gereken bir diğer kavram ise Zaman. Daha doğrusu Korku-Zaman ilişkisi. Bu ilişkiye parmaklarımızın ucuyla dokunabilmek için korku üstadı <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000033/">Alfred Hitchcock</a>&#8216;u dinleyelim. (Film yaparken korkuyu nasıl ekrana yansıttığını anlattığı bir mülakattan) :</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;Bu masanın altında bir bomba olabilir, biz çok sıradan bir konuşma yapıyoruz. Patlama gerçekleşiyor ve 15 saniye boyunca seyirci şok içinde&#8230; Şimdi ikinci versiyona geçelim, masanın altında bir bomba var, birazdan patlama olacak, seyirci bunu biliyor ama aktörler bilmiyorlar. Çok sıradan şeylerden konuşuyorlar. Duvarda asılı bir saat tik-tak diye ilerliyor. Patlamanın olacağı saati bilen seyirci korkulu bir bekleyiş içinde, <strong>‘bırakın şimdi havadan sudan konuşmanın  sırası değil, masanın altında bir bomba var&#8217;</strong> diye geçiriyor içinden&#8230; &#8220;</em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku6.gif"><img class="alignright size-full wp-image-8169" title="_korku6" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku6.gif" alt="" width="200" height="195" /></a><a href="http://www.imdb.com/name/nm0000033/">Alfred Hitchcock</a>&#8216;un işte bu sözleri Korku ile Zaman arasındaki ilişkiye işaret ediyor. James Bond filmlerinde Londra&#8217;yı yok edecek nükleer füzelerin üzerindeki kırmızı sayaçları hatırlayın. Bazen çok beceriksizce de olsa illâ seyirciye gösterilen bu sayaçların işte böyle bir rolü var, beklenti üretmek, Zaman&#8217;ı kullanarak seyirciyi germek.</p>
<p style="text-align: justify;">Sebebini/bahanesini bildiğimiz zahirî korkuların ya da sebepsiz(!) Mutlak Korku&#8217;nun sinema sayesinde somutlaşması bir rastlantı değil aslında. Zira sinema sayesinde ilk defa insan zamanı &#8220;parçalama-inceleme&#8221;  imkânı buluyor. Çünkü her saniyeyi 20 fotoğraf karesine &#8220;hapsedebilen&#8221; sinema iki &#8220;uçucu buharı&#8221; katılaştırıp bir buz kalıbına koyuyor:</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><strong>Geçmiş</strong>: Bellek, hatıralar, düş kırıklıkları, bir kaç saniye önce olmuş şeyler&#8230;</li>
<li><strong>Gelecek</strong>: Hemen olacak şeyler, beklentilerimiz, umutlarımız, korkularımız&#8230;</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Tabi sadece sinema değil. Sinemayı mümkün kılan ortamı yani Endüstri devrimi ile ortaya çıkan yaşam biçiminin tamamını göz önüne almak lazım. Neden?</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/mevsimler.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-8168" title="mevsimler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/mevsimler.gif" alt="" width="150" height="150" /></a>İnsanlar mevsimlere bağlı olarak yaşıyorlardı tarım devrinde. Bir mevsimde ekilir, bir başka mevsimde hasat edilirdi. Hasattan sonra ürünler satılır, düğünler yapılırdı. Kuzuların bile bir doğma mevsimi vardı. Ekonomik ve sosyal yaşam doğadan alıyordu ritmini. Hatta güneşten, aydan&#8230; Denizciler bile yıldızlara bakarak okyanuslara açılıyordu. Kısacası <strong>müzikten daha hızlı dans edilmezdi!</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Oysa fabrikalar, trenler, telgraf telleri ve bir saniyede gösterdiği 20 fotoğraf karesini seyirciye hareket diye &#8220;yutturan&#8221; sinema insana Zaman&#8217;ı kontrol edebileceği hissini verdi. Çünkü Zaman&#8217;ın &#8220;kontrol altına alınması&#8221; gerekiyordu 3 vardiya 24 saat işleyen fabrikalarda, para piyasalarında, asla geç kalmayan trenlerde&#8230; &#8220;<strong>Yaratılmış vakit&#8221; algısı yerini &#8220;üretilen vakte&#8221; bırakıyordu. Vakit artık bir nimet değildi, vakit nakitti(!)  </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu yüzdendir ki şu anda okumakta olduğunuz yazı bundan bir kaç asır önce yazılamazdı. Çünkü 1800&#8242;lerde yaygınlaşan endüstriyel sistemler ile başladı &#8220;bir bebeği dokuz kadına bir ayda doğurtabilme&#8221;(2) umudu.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ne öğrendik endüstriyel toplumların Zaman ile kurdukları &#8220;sapık&#8221; ilişkiden?</p>
<p style="text-align: justify;">Bergson&#8217;un dediği gibi <strong><em>&#8220;mekânlaştırılan Zaman&#8221;</em></strong> gerçekte bir vehimdi. Bunu öğrendik en başta. Mekân gibi düz, homojen bir çizgiyle ifade ettiğimiz zaman, eşit parçalara bölünmüş, birbirine karışmadan &#8220;akan&#8221; zaman, takvimler, ajandalar&#8230; Kendimize söyleye söyleye inandığımız bir yalandı <strong><em>&#8220;kontrol edilen - ölçülen&#8221;</em></strong> zaman&#8230; İnsan zamanı temsil etmek için kullandığı aygıtları Zaman&#8217;ın kendisi zannediyor artık. Saat 11:45:56, Pazartesi salıdan önce gelir. Eylül ayı, 2010 yılı, saatin kolları, deftere çizdiğimiz ve küçük parçalara böldüğümüz o meşhur &#8220;t&#8221; anları&#8230; Bir kolyenin boncukları gibi birbirine karışmadan(!) gelip geçtiğini sandığımız o anlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku7.gif"><img class="aligncenter size-full wp-image-8171" title="_korku7" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku7.gif" alt="" width="500" height="134" /></a></p>
<p style="text-align: justify;">Nerede o binlerce &#8220;<strong>şimdi</strong>&#8220;? Ellerimizin arasından yumurta akı gibi kayıp giden? Gelecek henüz gelmemişken ve geçmiş geçip gitmişken &#8220;<strong>şimdi</strong>&#8221; kelimesinin anlamı ne? Bir dakika? İyi ama meselâ 25ci saniyesini yaşamakta olduğum o dakikanın ilk 24 saniyesi geçip gitti bile. Son 35 saniyesi ise henüz var olmadı. Ya saniye? Onun bölünmezliğini kim garanti edebilir? Ciğerlerimi hava ile doldurma sürem bile yüzlerce, binlerce <strong>zaman kırıntısına</strong> bölünebilir bir kronometre ile. Hangi &#8220;<strong>şimdi</strong>&#8221; gerçek şimdi o halde?</p>
<p style="text-align: justify;">Simge ile Öz&#8217;ü birbirine karıştırdığımız durumlarda Anlam&#8217;ı kaybederiz. &#8220;Bayrak&#8221; Vatan değildir. &#8220;Köpek&#8221; kelimesi havlamaz ve &#8220;sarımsak&#8221; kelimesi kokmaz. Zaman ile kurduğumuz &#8220;sapık&#8221; ilişki de bu mertebeden bir hatadır işte. Düşüncelerin sloganlaştığı, ezberleştiği yer burasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/00201.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-8172" title="00201" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/00201.gif" alt="" width="240" height="320" /></a>Kamera tekniklerinin henüz çok gelişmediği yıllarda kazayla çekilmiş film parçaları var. Mutlak Korku&#8217;nun daha elle tutulabilir olduğu fragmanlar bunlar. Meselâ 1800&#8242;de sabit kameralarla çekilen trenleri veya süvari taarruzlarını hatırınıza getirin. Trenin veya atlıların ekranı terk ettiği ama kameranın kayda devam ettiği o son bir kaç saniyedeki boşluk ne kadar tahammül edilmez bir boşluktur. Zaman&#8217;ı en ölçülmemiş, en kontrolsüz haliyle &#8220;görürüz&#8221; orada.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün Hollywood filmlerinin yüksek temposuna alışmış olan bizler Fransız filmlerindeki &#8220;boşlukları&#8221; ne kadar can sıkıcı buluruz. İşte bu boşluk o boşluktur. Yani fabrikaların, trenlerin, kol saatlerimizin Tik-Tak zamanları ile papatyaların zamanlarının zihnimizde ayrı<strong>ş</strong>masından doğan boşluk. Ömür kâsesine(1c) şıp şıp damlayan su ile senkronize olmayı reddeden, mekânlaş<strong>T</strong>ırılmış, homojen, Tik-Tak Zaman.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Korku bir ayna olabilir mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Jaws filminde kullanılan Contra-Zoom tekniğinden bahsetmiştik yazımızın başlangıcında. Ayağımızın altındaki halıyı çekercesine gözlerimizi aldatan bu tekniğin ilk defa kullanıldığı film <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000033/">Alfred Hitchcock</a>&#8216;un <a href="http://www.imdb.com/title/tt0052357/releaseinfo">Vertigo (Yükseklik/Düşme korkusu)</a> adlı eseri.</p>
<p style="text-align: justify;">Filmin adının önemi büyük. Zira baş dönmesine sebep olan yükseklik kadar önemli bir başka şey daha varsa o da bakan gözün sahibi, yani insan.</p>
<p style="text-align: justify;">Öncelikle <a title="Permanent Link to Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi?" href="http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/"><em>Güzellik Matkabı</em></a><em>&#8216;</em>ndan bir paragrafı hatırlayalım:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;Dağlarda koşan atlar bize özgürlüğü hatırlatır meselâ. Beyaz güvercin barışı. Tavşan yavrusu masumiyeti&#8230; Gerçekte vahşi atların kendilerini özgür hissettiklerini söyleyebilir miyiz? Rengi beyaz bile olsa erkek güvercinler dişileri için kavga etmez mi? &#8220;Masum&#8221; bir tavşan yavrusunu parçalayarak yutan &#8220;vahşi&#8221; kurt en az o tavşan kadar masum değil mi gerçekte?</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Tabiatları gereği hareket eden hayvanlar gerçekten suçlu olamayacaklarına göre<strong> bize bizden bir şeyler yansıtıyorlar aslında ayna gibi.</strong> İnanmıyorsanız cansız varlıklara bakın: &#8220;Yüce&#8221; dağlar, &#8220;çılgın&#8221; akarsular, &#8220;öfkeli&#8221; deniz&#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Dağlar, denizler ve balıklar kendilerini &#8220;güzel&#8221; bulacak kriterlere sahip değiller.  Bu güzelliği tasavvur edecek hayal gücü ve işleyecek sanatkârlık ise ne tavşanlarda ne de kuşlarda var.&#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;">İşte Güzellik kavramı için geçerli olan bu yansıma korku için de geçerli. Daha açık bir deyişle Zahiri Korku bir bahaneyle Mutlak Korku&#8217;yu gizliyor bir perde gibi. &#8220;Sebepsiz&#8221; görünen <strong>Mutlak Korku</strong> ise bize dair, Öz&#8217;ümüzdeki bir &#8220;uçurumun&#8221; yansıması. Hakikî Zaman ile endüstriyel, Tik-Tak Zaman arasındaki uçurumun bize korku hissi vermesi de bu uçurumun yansımasından kaynaklanıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Zira hayvanlarda korku ancak açık bir tehdit karşısında oluşur ve hayvan ne yapacağını bilir. Ya kaçar ya da saldırır. Oysa insan Mutlak Korku ile karşı karşıya kaldığında &#8220;yükseklikten&#8221; başı dönüyor, delirebiliyor hatta intihar edebiliyor!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Filozofların, şizofrenlerin ve mü&#8217;minlerin bildiği, &#8220;normal&#8221; insanların bilmediği şeyler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Korku kavramının bahane (korkulan şey) vesilesiyle günlük hayata eklemlendiğini ve zaman-korku ilişkisinin tarihî temelini gördük. Şimdi Mutlak Korku&#8217;yu somutlaştıralım, elle tutulur, gözle görülür bir hale getirelim.</p>
<p style="text-align: justify;">En az <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000033/">Alfred Hitchcock</a> kadar büyük bir başka korku üstadından yardım alacağız bunun için:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;&#8230;5 Temmuz, delirdim mi? Olanlar&#8230; Geçen gece gördüğüm şeyler o kadar tuhaf ki düşündüğüm zaman aklım başımdan gidiyor: Biraz önce her gece yaptığım gibi kapımı kilitlemiştim. Susamış olduğum için yarım bir bardak su içtim. Sürahimin kristal kapağa kadar su ile dolu olduğunu fark etmiştim. Yattım ve o bunaltıcı uykularımdan birine dalmıştım ki daha da berbat bir sarsıntıyla uyandım. Aklım başına geldiğinde yeniden susamıştım. Bir mum yaktım, sürahimin bulunduğu masaya yöneldim. Bardağıma doğru eğerek kaldırdım. Hiç bir şey akmadı. Sürahi boştu. Sürahi TAMAMEN boştu. Önce hiç bir şey anlamadım. Sonra o kadar korkutucu bir şey hissettim ki oturmak zorunda kaldım. Daha doğrusu sandalyeme düştüm. Sonra birden doğruldum etrafıma bakmak için.  Yeniden oturdum saydam kristalin karşısına şaşkınlık ve korku içinde.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordum sürahiye kilitlenmiş gözlerimle. Ellerim titriyordu. Anlaşılan su içilmişti. Ama kim? Ben? Şüphe yok bendim o suyu içen. Başka kim olabilir ki? [...] Kim anlayabilir aklı başında bir adamın kristal bir sürahiden uykusu sırasında kaybolan suya böylesi bir korkuyla bakışını? &#8230; Orda öyle kalakaldım. Yatağa geri dönemedim. &#8221; (Le Horla, Maupassant - 1886)</em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku8.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-8174" title="_korku8" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku8.jpg" alt="" width="176" height="221" /></a>Diğer korku ve fantastik anlatıların aksine Maupassant&#8217;ın hikâyelerinde Korku en saf, en katıksız haliyle çıkar karşımıza. Bir çok yerde kahraman <strong>&#8220;korkuyorum&#8230; Ama neden?&#8221;</strong> diye kendi kendine sorar. Sonra da &#8220;akılcı-bilimsel&#8221; açıklamalarla kendini rahatlatmaya çalışır. Deli olmadığına inanma arzusundadır. Ama bu çabalar boşunadır. Kahraman bir türlü korktuğu şeyi tespit edemez. Zira yazarın hedeflediği, okuruna yaşatmak istediği his katil ya da köpek korkusu değil Korku&#8217;nun kendisidir: Mutlak Korku.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu konuda Maupassant&#8217;ın bu derecede başarılı olması bir rastlantı değil. Yazar delilik ve intiharla çok ilgileniyor. <a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/H%C3%B4pital_de_la_Salp%C3%AAtri%C3%A8re">Salpêtrière Hastahanesi</a>&#8216;nde <a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/Jean-Martin_Charcot">Profesör Jean-Martin Charcot</a> tarafından verilen hipnoz, histeri konulu konferansları takip ediyor. Tıp dergilerini, özellikle de &#8220;<strong>mystère banale de la demence</strong>&#8221; denen şeyi, &#8220;<strong>akıl kaybının sıradanlığındaki sırrı</strong>&#8221; sorguluyor. Akıl hastahanesinde (henüz) olmayan biz &#8220;normal&#8221; insanlar deli olmadığımızdan nasıl emin olabiliriz? Ya &#8220;öteki tarafa&#8221; geçtiysek?</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;&#8230;25 Mayıs - Durumumda hiç bir değişiklik yok. Gece yaklaşırken anlaşılmaz bir endişe kaplıyor içimi. Sanki gece benim için korkunç bir tehdit saklıyor. Hızla yiyorum akşam yemeğimi. Biraz okumaya çalışıyorum ama kelimeleri anlamıyorum. Harfleri zor ayırd ediyorum. Salonumda volta atıyorum arşı konulmaz ve karma karışık korkular içinde. Uyuma korkusu, yatak korkusu&#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Saat 10&#8242;a doğru odama çıkıyorum. İçeri girer girmez anahtarı iki kez çeviriyorum. Korku içindeyim. Ama neden korkuyorum? Şimdiye kadar bir şey yoktu. Dolaplarımı açıyorum. Yatağımın altına bakıyorum. Dinliyorum. Neyi? [...]  Ardından yatıyorum. Cellatı bekler gibi uykuyu bekliyorum. Korkuyla bekliyorum gelmesini. Kalbim çarpıyor. Bacaklarımda titreme, terliyorum. Birden uykuya düşüyorum(3a)&#8230; Bir durgun su çukuruna boğulmak için düşer gibi&#8230;&#8221; (Le Horla)</em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku9.gif"><img class="alignright size-full wp-image-8175" title="_korku9" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku9.gif" alt="" width="240" height="320" /></a>Maupasant&#8217;da insanı en çok &#8220;çarpan&#8221; şeylerden biri « normal » ile deli arasında bir sınır olMAması demiştik. Bir komşu, bir akraba&#8230; Herkes deli olabilir bir gün. Hatta « ben » yani okur bile. Kimlik kaybı yazarın sık sık kullandığı bir tema. &#8220;Ben&#8221; dediği şeyin neye karşılık geldiğini bil(e)MEmek, bazı şeyleri hem istemek hem de direnmek, insanın hayatını yöneten iradelerin birden fazla olduğunu idrak etme hâline Maupasant&#8217;ın sayfalarında gözlerinizle dokunabilirsiniz:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;&#8230;Birden sandalıma bir şey &#8220;tak&#8221; diye vurdu. (3b) Yerimden sıçradım. Soğuk terler döktüm başımdan ayaklarıma kadar. Herhalde bir tahta parçası olmalıydı ama bana yetmişti. Bedenimi garip bir korku kaplamıştı. Çıpayı çekmek istedim, gelmedi. Bitkin bir şekilde yerime çöktüm.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Suyun yüzeyini beyaz, kalın bir sis kaplamıştı. Öyle ki ayağa kalktığımda ne ayaklarımı ne de kayığımı görüyordum. [...] Aklıma korkunç şeyler gelmeye başladı. Kayığa birileri çıkabilirdi meselâ. Sislerle örtülü bu nehrin sularında hatta etrafımda yüzen bir sürü garip yaratık olmalıydı. Gerilmiştim. Kalbim beni boğacak gibi atıyordu. [...] Suya atlayıp yüzerek uzaklaşmayı düşündüm. Ama aynı anda bu fikir beni korkudan titretti. Kendimi bu siyah suyun içinde kamışlarla, yosunlarla boğuşurken gördüm.[...] Aklımı toplamaya çalışıyordum. Kararlı ve cesur bir BEN vardı içimde. Neden korkuyordum ki? İçimde biri isteyen öteki direnen bu iki varlığı ilk defa bu kadar net hissediyordum..&#8221;.</em> (Suyun üstünde)</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında bir başka konuda, ahlâk ve özgürlüğün <strong>özde</strong> bireysel olup olamayacağı konusunda tartışırken bu <strong>iç savaşa</strong> işaret etmiştim. &#8220;<a href="http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/">Fahişelik, şehitlik ve özgürlük</a>&#8221; isimli yazıdan aktarıyorum:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;&#8230;6 yaşındaki kızım oldukça yüksek bir kaydıraktan kayacak cesareti kendinde bulamadığı için ağlıyordu :</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>-Evlâdım üzülme, salıncaklara git.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>-Ama benden küçükler bile yapıyor, ben yapamıyorum.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>-Canın istemiyorsa mecbur değilsin.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>-Canım istemiyor ama ben istiyorum!</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Ne Yunus Emre&#8217;den ne de Sigmund Freud&#8217;dan haberi olmayan kızımın benliğindeki çatışmaları böyle kişileştirmesine çok şaşırmıştım. &#8220;Canım&#8221; dediği bir &#8220;aktör&#8221; ile &#8220;ben&#8221; dediği bir başka aktör vardı içinde ve bu iki aktörün istekleri çatışabiliyordu. Üstelik kendine daha yakın hissettiği &#8220;ben&#8221; bu çatışmanın farkındaydı!&#8230;&#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yazının başlangıcından bu yana birbiriyle ilgisizmiş gibi görünen bazı şeylerin derinlerde birleştiğine, eklemlendiğine tanık olduk. Bilmiyorum farkında mısınız ama Korku Matkabı ile bir delik delmeye başladık bile. Nasıl mı?</p>
<p style="text-align: justify;">Giriş kısmında<strong> </strong>Jaws filminde kullanılan &#8220;korkutucu&#8221; bir kamera tekniğinden bahsettik. &#8220;<strong>Korku matkabının yapısı ve bu yapının önemi</strong>&#8221; isimli paragrafta korku hissinin bir bahane ile Hakikî Korku&#8217;yu sakladığını gördük. &#8220;<strong>Korku&#8217;nun Zaman&#8217;la ilişkisi</strong>&#8221; adlı bölümde <strong> </strong><a href="http://www.imdb.com/name/nm0000033/">Alfred Hitchcock</a>&#8216;un seyirciyi korkutmak için zamanı kullandığını ve endüstri devriminin ürettiği tik-tak zamanların Hakikî Zaman&#8217;ı perdelediğini açıkladık. &#8220;<strong>Filozofların, şizofrenlerin ve mü&#8217;minlerin bildiği, &#8220;normal&#8221; insanların bilmediği şeyler</strong>&#8221; adlı bu paragrafta ise Batı edebiyatının korku ustası Maupassant&#8217;dan alıntılarla BEN&#8217;in çokluğuna işaret ettik.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir başka deyişle &#8220;korku&#8221; denen bu hisle aramıza mesafe koyarak önce nasıl işlediğine baktık. Matkabın ilk görünen çarkları neler oldu?</p>
<p style="text-align: justify;">Bahanelerle temsil edilen &#8220;dünyevî&#8221; kaygılar,</p>
<p style="text-align: justify;">Contra-zoom adlı kamera tekniğinin görsel zekâmızı yanıltması.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki delikten bakınca ne görüyoruz? Korkan BEN ile isteyen BEN&#8217;in aynı ben olmadığını. Bir başka deyişle benliğin çokluğunu. İnsan&#8217;ın kat kat, iç içe, sarmaş dolaş bir çokluktan meydana geldiğini görüyoruz Korku Matkabı&#8217;nın açtığı delikten.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat bu sefer delikten bakmakla yetinmeyeceğiz. Zekâ Duvarının iç yapısını da anlamaya çalışacağız. Bunun için <strong>delilik</strong> ve özellikle de <strong>şizofreni</strong> ile ilgileneceğiz bir parça. Neden?</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku5.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku5.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-8177" title="_korku5" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku5-300x236.jpg" alt="" width="300" height="236" /></a>Bir duvar delindiğinde yapısı hakkında fikir sahibi olmak kolaylaşır. Meselâ fayans ile kaplıdır ama matkap ucu ilerledikçe önce fayansı yapıştıran çimentonun gri tozu, ardından da kırmızı bir tuğla tozu dökülür. Benzeri şekilde insanların korkuyla olan ilişkilerine odaklandıkça, duvarı deldikçe değişik renklerde tozlar dökülecek. Hakikat&#8217;i görmemize engel olan zihinsel mekanizmalar bu &#8220;tozlar&#8221; vasıtasıyla kendilerini yavaş yavaş ele verecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Descartes&#8217;ın deyimiyle bedensel arzu ve ihtiyaçlarımız BEN&#8217;i ayakları üzerine diken, onu yürütmeye yarayan koltuk değneklerine benziyor. Ama KENDİM olmak istediğimiz andan itibaren bu koltuk değnekleri ayağımıza dolanıyor, topallamamıza hatta yere düşmemize sebep oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">BEN&#8217;i bütün, tek, bölünmez bir varlık zannetmemizi ve günlük hayatı bu ZAN üzere kurmuş olmamızı en berrak biçimde dile getiren metinlerden biri de şu satırlardır:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;Harry gibi zeki, kültürlü bir insanın kendini Steplerin Kurdu zannetmesine şaşmamalıyız. Karmaşık ve zengin hayat hikâyesini bu kadar basit, ham, ilkel bir ifadeye sığdırabileceğini sanmasına&#8230; İnsan büyük ölçekli düşünemez. Akıllı, iyi eğitim almış olanlar bile dünyayı özellikle de kendilerini aldatıcı, basitleştirici gözlüklerle görürler. Çünkü görünen odur ki bütün varlıklar kendi BEN&#8217;liklerini zihinlerinde TEK olarak temsil etme ihtiyacına doğuştan sahiptir ve buna mecburdur. Bu vehim ne kadar sık ve derinden sarsılırsa sarsılsın yeniden oluşur, şekil alır.  Bazı hassas yapılı insanlar önsezileriyle çoklu benliklerini fark ederler, BEN&#8217;in tekliği yanılgısı bir çiçek gibi açılır o zaman, çokluğu hissederler. Bu hislerini açığa vurdukları anda çoğunluk onları tecrid eder, bilimi imdada çağırır, şizofreni teşhisi konur ve insanlık bu zavallıların ağzından çıkan Hakikat çağrısından muhafaza edilmiş olur.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Her düşünen varlığın kendi başına bilmesi gereken şeyleri söylemek neye yarar? Herkesin bilebileceği ama söylemenin adet olmadığı şeyler&#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Neticede bir insan BEN&#8217;in tekliği yanılgısından ikili bir yapıya geçtiğinde bile neredeyse bir deha sayılır&#8230; En azından nadir ve ilginç bir insan. [...] Bu çoklu yapıyı tek, basit, sabit, sınırları belli bir varlık olarak görmek bütün insanların yaratılışından kaynaklanan bir hatadır. Ama zarurî bir hata, beslenme ve solunum gibi zarurî.&#8221;</em> (<a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=56186">Bozkır Kurdu</a>)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu satırların yazarı olan Hermann Hesse&#8217;nın da sıkıntılı bir yaşam geçirdiğini yazıyor kitaplar. Ve daha çocukken intihardan bahsetmeye başladığını, 15 yaşında bir intihar girişiminde bulunduğunu, 39 yaşında iken (<a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=56186">Bozkır Kurdu</a>&#8216;nu henüz yazmadan) aynı yıl babasının ölümü, oğlunun ağır hastalığı ve eşine şizofreni teşhisi konması ile derinden sarsıldığını&#8230;(4)</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıdaki kısacık alıntı şimdiye kadar söylediklerimizi teyid ederken Hesse son cümlesinde dikkatimizi bir sonraki aşamaya çekiyor. BEN&#8217;lik yanılgısının &#8220;beslenme <em>ve solunum gibi zarurî</em>&#8221; olduğu gerçeği. İyi ama kim için zarurî bu? BEN için mi yoksa BEN&#8217;den kurtulmaya çalışan KENDİM için mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tuğlalardan birincisi: BEN&#8217;lik yanılgısı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Korktuğu şeye bakamadığı için elleriyle yüzünü kapatan bir insan canlandırın gözünüzün önünde. Tehlikeyi azaltmadı ama artık sadece parmaklarını, ellerinin içini görüyor. Kendi gücü ve iradesiyle kendini aldatmayı seçti, &#8220;ihtiyaç duyduğu&#8221; güvenli bir binanın(!) içinde şimdi. Ellerinden oluşan bir bina.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_13.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-8178" title="_korku_13" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_13.jpg" alt="" width="315" height="203" /></a>İşte BEN&#8217;lik yanılgısı da bu eller gibi Hakikat&#8217;i saklayan duvarın tuğlalarından biri. Yemek, içmek, her gün işe gitmek, TV seyretmek, gevezelik etmek&#8230; Her sabah aynı bakkaldan aynı gazeteyi almak, aynı şakalara gülmek, aynı şeylere kızmak bize <strong>güven hissi</strong> veriyor. İyi ama neye karşı hangi tehlikeye karşı? BEN diye bir şeyin olmadığını fark etme tehlikesi(!) mi yoksa bu?</p>
<p style="text-align: justify;">Neden işsizlik insanı yıkar? Neden emekli olup köşesine çekilen insanlar yavaşça silinirler hayatımızdan ve aniden çökerler? Neden hücre hapsinde &#8220;sadece&#8221; bir kaç hafta içinde akıllarını kaybeder tutuklular?</p>
<p style="text-align: justify;">Kısacası <strong>herkes gibi yapmak</strong> bir lüks değil bir ihtiyaç Hesse&#8217;nın dediği gibi. Bireyselliğini, şahsına özgü olduğunu vurgularken bile herkes gibi yapıyor insan. HERKES&#8217;e endeksleniyor farklı kıyafeti, farklı otomobili, marjinal yaşam biçimiyle <strong><em>&#8220;ben sizin gibi değilim&#8221;</em></strong> demek isteyenler. Oysa doğumu ile ölümü arasında geçen zaman her insanı AMA HER BİR İNSANI yeterince ve eşit derecede ÖZEL yapıyor. Kim başkasının yerine doğmuş olabilir? Kim bizim yerimize ölebilir? Doğarken ve ölürken <strong>yalnız ve tek</strong> değil miyiz?</p>
<p style="text-align: justify;">Yoksa bu kadar ÖZEL, bu kadar TEK olmak mı bizi korkutan? Sürüden ayrılmak? Bireyden öte bir tekilliği idrak etmek, en otantik, en orjinal, en tekil ve eşsiz biçimde kendimiz olmak?</p>
<p style="text-align: justify;">Köpek balığı bir hamsi sürüsüne yaklaştığında balıklar tek bir hamsi gibi davranırlar. İçlerinden bazıları köpek balığının midesini boylayacaktır ama sürü bir aradadır. Hamsiler hiç ölmeyecekmiş gibi davranırlar. bütün gayretleriyle HERKES gibi yaparlar. &#8220;<a title="Permanent Link to Ne yani? Ben de mi?" href="http://www.derindusunce.org/2009/11/10/ne-yani-ben-de-mi/">Ne yani? Ben de mi?</a>&#8221; isimli makaleden bir alıntıyla somutlaştıralım bu sözlerimizi:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;İnsanlar ölümlüdür,</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Sokrat insandır.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Demek ki Sokrat ölümlüdür.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em> Ama bu Sokrat için söylenmiş. Sokrat bilir mi annemin sütlaçının tadını? Dibi yanmış tencerenin nasıl koktuğunu? Benim gibi Boğaz&#8217;da çay içti mi O? Ya Bebek&#8217;te yediğim sarımsaklı köftelerin o lezzeti? Galatasaray&#8217;ın şampiyon olduğu sene sokaklarda bağırdı mı benim gibi Sokrat?</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Kendi hayat hikâyemizin başrol oyuncusu olduğumuzdan figüranların ölmesine şaşırmayız pek fazla. İnsanlar ölür. Herkes ölür. Ama ben herkes değilim ki! Ben başkayım!&#8230;&#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_12b.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-8179" title="_korku_12b" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_12b-236x300.jpg" alt="" width="218" height="274" /></a>Aman dikkat, Mutlak Korku olarak sunduğum kavramın ölüm korku zannedilmesi büyük hata olur, uyarayım. Mutlak Korku ölme/yok olma gibi şeylerin daha &#8220;üzerinde/dışında&#8221; bulunan bir kavram. Bu sebeple yukarıdaki örneğe temkinle bakılması gerekir. Ancak bizi <strong>tekilleştiren</strong>, kedimizle baş başa bırakan <strong>doğum-ölüm bilgisini</strong> unutmak için kasıtlı olarak kendimize oynadığımız bir oyun var ki bu dikkate değer. Zira çok iyi bildiğimiz gibi hepimiz bir gün öleceğiz ama bu bilgiyi unutmak yerine <strong>edilgenleştiriyoruz</strong>. Edilgenleştirmek yani sürüye katılmak, özgür ve sorumlu KENDİM&#8217;İ unutmak, BEN vasıtasıyla topluma karışmak:</p>
<p style="text-align: justify;">Eh, insanlık hâli,</p>
<p style="text-align: justify;">Ne yapalım, hayat bu,</p>
<p style="text-align: justify;">Dünya bu, doğulur, yaşanır ve ölünür&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İşte BEN&#8217;lik tuğlası bu. Filozofun akıl yoluyla keşfettiği, mü&#8217;minin vahiy yoluyla inandığı (çamurdan bedene üflenen&#8230;) ve şizofrenin kafasına bir saksı gibi düşen, BEN&#8217;in bir yanılgı, bir vehim olduğu gerçeği. Ama bu gerçek ile karşılaşmak için mü&#8217;minin gerekli hazırlığı yapmış ve tahkikî iman ile donanmış olması gerekiyor. Filozoflar? Onların da her zaman hazır olduğu söylenemez.</p>
<p style="text-align: justify;"> &#8221;<strong>İnsan Doğası</strong>&#8221; isimli çalışmasının birinci kitabının sonuç bölümünde David Hume şöyle yazıyor:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;Gemisi batmış, boğulmak üzere olan bir yolcuya benziyorum. Kimim? Bir hiç miyim? Hiç bir Hakikat&#8217;im yok. Diğer insanlardan tecrid olmuş durumdayım. Kaybolmuş. Ne mutlu ki doğa beni bu melankoliden çekip çıkarıyor ve tavla oynamaya itiyor&#8230; Bir kaç saat eğlencenin ardından bu düşüncelere geri dönecek olursam soğuk buluyorum onları ve yeniden içine girmeye gönlüm yok.&#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;">İnsanları &#8220;BEN&#8221; yapan şeylere biraz daha yakından bakın: Doktor, Erkek, Genç, Bekâr, Eskişehirli, zayıf, Tavla sever, sigara kokusundan nefret eder, dostları var, komşuları, akrabaları&#8230; Hep başkalarına göre, topluma, kurumlarına, geleneklere göre inşa edilmiş bir <strong>kim?-lik</strong>. Bir an için çevresindeki herkesin o yokmuş gibi davrandığını farz edin: insanların ona bakmadığını, ondan yardım istemediğini hatta selâm vermediğini canlandırın gözünüzün önünde. Söylediği sözler dipsiz bir kuyuya atılmış taşlar gibi. Ses bile vermiyor. Günlük hayatın, alışkanlıkların ve bedensel hazların verdiği <strong>güven duygusunun</strong> silindiği bir dünya. <strong>Kim?-lik</strong> yok. &#8220;<strong>Kim?</strong>&#8221; sorusuna cevap bir sessizlik. Aynaya bakıyor ama kendini göremiyor.</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_13.png"><img class="alignright size-medium wp-image-8181" title="_korku_13" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_13.png" alt="" width="152" height="209" /></a>&#8220;&#8230;Başrollerini </em><a href="http://www.imdb.com/name/nm0000246/" target="_blank"><em>Bruce Willis</em></a><em> ve </em><a href="http://www.imdb.com/name/nm0005286/" target="_blank"><em>Haley Joel Osment&#8217;in</em></a><em> paylaştıkları </em><a href="http://www.imdb.com/title/tt0167404/" target="_blank"><em>Altıncı His</em></a><em> adlı unutulmaz film birbirinden  çarpıcı sahnelerle dolu. Ancak hiç kimsenin aklından gitmeyen bir kare varsa o da Anna Crowe&#8217;un (</em><a href="http://www.imdb.com/name/nm0931404/" target="_blank"><em>Olivia Williams</em></a><em>) elinden kocasının alyansının yere düştüğü ve kendini canlı zanneden Dr. Malcolm Crowe&#8217;un (Bruce Willis) çoktan öldüğünün (seyircilerle aynı anda) farkına vardığı sahne.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Filmin senaristi </em><a href="http://www.imdb.com/name/nm0796117/" target="_blank"><em>M. Night Shyamalan</em></a><em> ölü insanlarla canlıları bir arada, aynı evde, şehirde &#8220;yaşatmak&#8221; için ilginç bir çözüm bulmuştu : Ölüler canlıları görebiliyor ama onlar tarafından görülemiyorlar ve tabi duyulamıyorlardı. İşte sözünü ettiğimiz sahnede Dr. Malcolm Crowe bu korkunç duyguyu tecrübe ediyordu : Yok sayılmak.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Bir insan için tahammülü hakaretten daha zor bir şey varsa o da </em><em><strong>yok sayılmak</strong></em><em>. Fiziksel bir saldırıya uğramak bile yok sayılmaktan daha kolay. Bir an için Shyamalan&#8217;ın atmosferinde farz edin kendinizi : Aynaya baktığınızda kendinizi göremiyorsunuz, eşyalarınızın üzerini yavaş yavaş toz kaplıyor&#8230; Sevdikleriniz yokluğunuza alışmış, siz onları görüyorsunuz ama onlar sizi görmüyor. Komşularınız size selam vermiyor. Çocuklarınız sizi çağırmıyor yere düşünce&#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Bu duruma maruz kaldığınızda var olduğunuza kendinizi ve çevrenizi ikna etmek için bir şeylerin yerini, şeklini değiştirmeye çalışabilirsiniz söz gelimi. Ancak uzun süre bu durumu yaşayan bir insanın çıldırması hatta cinnet geçirerek saldırganlaşması bile beklenebilir&#8230;&#8221;</em>(<a title="Permanent Link to Ax! Welate min - Ah! vatanım" href="http://www.derindusunce.org/2007/10/01/ax-welate-min-%e2%80%93-ah-vatanim/">Ax! Welate min - Ah! vatanım</a> isimli yazıdan alıntı)</p>
<p style="text-align: justify;">İşte şizofren bu hiçlik duygusunun tersi bir çokluk hissiyle iç içe yaşıyor. Ama sonuç bakımından bi benzerlik var, kim olduğunu bilMEmek.</p>
<p style="text-align: justify;">Çatlamış, bölünmüş anlamına gelen &#8220;şizo&#8221; (Yunanca: σχίζειν) ve zihin/akıl anlamına gelen &#8220;frenos&#8221; (Yunanca: φρεν) sözcüklerinin birleşiminden üretilmiş bu kelimenin etimolojisi bile konumuza ışık tutuyor. Şizofrenler yaptıklarının, söylediklerinin &#8220;dışarıdan&#8221; seslerle yönlendirildiğini söylüyorlar. Hatta düşündüklerinin bile aslında &#8220;başkası&#8221; tarafından düşünüldüğünü.</p>
<p style="text-align: justify;">Şizofrenlerin dünyası işte böyle hiç bir şeyin &#8220;&#8221;kendiliğinden&#8221; gitmediği, güven verici günlük yaşamın, alışkanlıkların ve BEN algısının olmadığı bir dünya. Filozof BEN ile arasına mesafe koymayı kendisi seçtiği için şizofrene oranla daha avantajlı ama durumu garanti değil. Hume&#8217;un 5 yıl boyunca depresyonla boğuştuğunu biliyoruz. Pascal&#8217;ın şu sözleri bunu ne güzel açıklar:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;Eğlenmek kendinden kaçıştır, eğlenen insan bildiğini unutma isteğinin ispatıdır.&#8221; </em></p>
<p style="text-align: justify;"> Heidegger aynı kıvamdaki düşüncelerini &#8220;gevezelik&#8221; ile açıklamış, Kant ise hoş sohbet dostlarıyla düzenli olarak yemek yemeye gayret göstermesi, aynı saatte evden çıkıp aynı sokaklarda yürüyüş yapmasıyla bu düşünceleri kendi hayatına uygulamış.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_13d.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-8182" title="_korku_13d" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_13d.jpg" alt="" width="217" height="186" /></a>Özetle acı gerçek şu ki şizofren, melankolik, depresif diye etiketlediğimiz insanların bir çoğu <strong>gerçekte hasta değiller</strong>. İnsan&#8217;a dair bir Hakikat&#8217;i hissediyorlar ama idrak edemiyorlar. BEN duvarında öyle büyük bir delik öyle beklenmedik bir anda açılmış ki Hakikat&#8217;in ışığı gözlerini kör etmiş! Korkarım intihara yeltenenler ve cinayet işleyenlerin büyük bir kısmı da buna dahil. Günlük hayatın dekorunun yıkılması bu insanlarda öyle bir güvensizlik hissi doğuruyor ki BEN&#8217;lerini &#8220;var&#8221; hissedebilmek için saldırganlaşıyorlar. Ya başkalarına ya da kendilerine karşı. Cioran bir mülakatında <strong><em>&#8220;bürokratik sıkıntılar kabul edilebilir tek intihar bahanesidir&#8221;</em></strong> derken yanılmıyordu. Biz &#8220;normaller&#8221; canına kıyan birisinin haberini alınca makul ve mantıklı bir açıklama arıyoruz, aşk acısı, işsizlik, çevre baskısı&#8230; Oysa Mutlak Korku İnsan&#8217;ın kimyasında var, pusuda bekliyor. Uygun koşullar bir araya gelince &#8220;bir&#8221; şekilde gösteriyor kendisini.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Zaman ve Mekân&#8230; Bir garip çimento</strong></p>
<p style="text-align: justify;">BEN&#8217;lik yanılgısı Hakikat ile aramızda örülmüş bir duvarın tuğlası dedik. Peki bu tuğlalar birbirine nasıl yapışıyor? Zaman çimentosu ile!</p>
<p style="text-align: justify;">Türkçe&#8217;de Kim?-lik diye ifade ettiğimiz şeyin batı dillerindeki karşılığı AYNILIK. (ing. identitiy, fr. İdentité) Yani zaman içinde AYNI kalabilme kapasitesi ya da bu yalana inanma ihtiyacı. Zaman&#8217;ı(5) bir çizgi romanın kareleri gibi tasavvur etmek ve her karede aynı olmak. &#8220;<strong>Korku&#8217;nun Zaman&#8217;la ilişkisi</strong>&#8221; isimli bölümde anlattığımız gibi zihnimizde mekânlaştırdığımız bir zaman algısı var, Tik-Tak Zaman. İşte bu Tik-Tak Zaman aynasında hafıza yoluyla gördüğümüz bir akis BEN, bir yansıma, bir serap belki de. Geçmişteki BEN&#8217;in yaptığı işlerden duyduğumuz gurur, utanç, gelecekteki BEN&#8217;in umutları, korkuları KENDİMİZ&#8217;i meşgul ediyor, Hakikat&#8217;i perdeliyor.(6)</p>
<p style="text-align: justify;">Zaman gibi çimento rolü oynayan bir başka kavram ise Mekân. Gerek BEN&#8217;lik algısı gerekse duvarımızın ikinci tuğlası olan sebep-sonuç ilişkisi için büyük önem taşıyor Mekân. Bir çok yeni kavram önerdiğimiz bu makaleyi daha zor anlaşılır bir hale sokmamak için gerek Zaman gerekse Mekân ile ilgili incelemeyi ilerideki çalışmalara bırakıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak Mekân algısının (? Yanılgısının) konumuzla ilgili kısmına ışık tutabilmek ve gelecek paragraftaki uçurum kavramına fikrî zemin hazırlamak için küçük bir parantez açıyorum(7):</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_14.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8183" title="_korku_14" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_14.jpg" alt="" width="199" height="247" /></a>Mekân&#8217;a dokunmadan önce şu soruyu kendimize sormamız gerek: Eğer delirme ihtimali olmasaydı <strong>&#8220;İnsan&#8221;</strong> olabilir miydik? Delilik kavramını dışarıdan gelen ve tedavi edilmesi gereken bir hastalık gibi görebiliriz. Bu görüşün alternatifi ise <strong>&#8220;İnsan&#8221;</strong> odaklı bir bakış. Ne demek bu? İnsan&#8217;ı çevreleyen Mekân&#8217;ı harici bir oda gibi değil de <strong>İnsan&#8217;ı İnsan&#8217;a yansıtan</strong> bir ayna gibi kabul edelim. Yazının başından beri anlattığım &#8220;gerekli yanılgılar&#8221; kapsamında Mekân&#8217;ın yeri ne olabilir?</p>
<p style="text-align: justify;">Meselâ yükseklik. Bir binanın boyu veya uçurumun derinliğini o şeylerin vasfı (ing. attribute) değil de bir ayna gibi göremez miyiz? Bu gözle bakınca yükseklik bizim Varlık&#8217;ımıza dair ne yansıtır? Hemen her kültürde, dinî metinde, şirket organizasyonunda düşüş-yükseliş,üst-alt benzeri simgesel anlamlar taşımaz mı?</p>
<p style="text-align: justify;">Borsanın <strong>düşmesi</strong> ve <strong>yükselmesi</strong>,</p>
<p style="text-align: justify;">Surelerin [insanlara] <strong>inmesi</strong>,</p>
<p style="text-align: justify;">Bir şirkette <strong>yükselmek</strong>,</p>
<p style="text-align: justify;">Gözden <strong>düşmek</strong>,</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Alt</strong> tabaka insanlar</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aşağı</strong>lık bir davranış</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Üst</strong>ün  ırklar &#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_15b.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8186" title="_korku_15b" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_15b-162x300.jpg" alt="" width="162" height="300" /></a>Eğer hareket edemeyen canlılar olsaydık şüphesiz bu simgeler başka türlü gelişecekti. Ama insan hareket edebilen bir canlı. Zaman&#8217;a ve Mekân&#8217;a referans ile düşey olarak hareket edebiliyoruz. Ancak yükseliş özel bir hareket. Meselâ yürümekten farklı. Yürürken geri dönebilirsiniz. Yolunuzu kaybettiyseniz durup düşünebilirsiniz. Yükselmek, örneğin tırmanmak ellerin de kullanılmasını gerektiriyor. Kendini aşmaya, değişmeye, dönüşmeye daha uygun bir simge. Yürürken yolunu kaybetmek ile yükselirken kaybolmak arasında da fark var. Geri dönemeyebilirsiniz. Yükseldikçe geride bıraktığınız zeminle aranız açılıyor ama o zemin hiç yok olmuyor. Gözünüz hem uçurumun dibini görüyor hem de dağın zirvesini.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Delilik nasıl insanlar içinse yükseklik korkusu da yükselebilenler için geçerli.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mekân&#8217;ı bir ayna rolünde görünce delilik de anlam değiştiriyor. Dışarıdan bir etkiyle oluşan bir bozulma değil söz konusu olan. İç dengelerdeki bir oransızlık. Ek olarak bu denge kaybı sadece biyolojik bir sorun değil. &#8220;Deli&#8221; insanın kendine anlattığı hayat hikâyesi yani BEN&#8217;in Zaman&#8217;daki yansıması ve toplumun buna bakışı devrede. Yine aynı sebeple şu veya bu delilik belirtisini (saldırganlık, depresyon,..) konu alan parçalayıcı &#8220;bilimsel&#8221; çalışmaların çözüm getirmediğini düşünüyorum. Sadece ilaçla veya cerrahî müdahaleyle yol alma gayretindeki doktorlar bu bilimcilik sebebiyle, bilimin ideolojileşmesi yüzünden fena halde çuvallıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü &#8220;Deli&#8221; insan şu veya bu görevi yerine getirmekte kusurlu bir makine değil. <strong>Her şeyden önce bir İnsan olan</strong> &#8220;Deli&#8221; insanın gerçek sorunu şu:</p>
<p style="text-align: justify;">Varlığından, İnsan&#8217;lığından kaynaklanan ama birbirine zıt yönlere çeken güçler arasındaki dengeyi kaybetmiş olması.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Uçurum ve baş dönmesi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Buraya kadar BEN&#8217;in çoklu yapısını ve Mutlak Korku&#8217;yu işledik. Bu düşünceler ışığında korku ile yüzümüze kapattığımız ellerimiz bize yetmeliydi değil mi? Yemeye, içmeye, tüketmeye yönelik hedonist bir yaşam meselâ. Zira tekdüze bir yaşamda aranan şey hep aynı: Tekrar eden şeylerin BEN&#8217;e verdiği rahatlık, güven. Lüks yerlerde tatil, tatil sonrası herkese gösterilen fotoğraflar, indirimli satışlar, ucuza alınan şeylerden konuşmak, onları göstermek&#8230; (Tabi &#8220;tüketme zevki&#8221; yerine sorgulamadan körü körüne tatbik edilen bir din(!) de konabilir, şeklî, folklorik, ritüellerden ibaret bir &#8220;din&#8221; artık din olmaktan çıkmıştır kanaatimce)</p>
<p style="text-align: justify;">Ne var ki BEN&#8217;i rahatlatmak için dört elle yapışılan tekdüze yaşam bir zaman sonra tam ters etki yapabiliyor :</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;&#8230;Mobilyalarımın değişmeyen şekli, 30 yıldır aynı yerde durmaları, aşınmış koltuklarım, evimin kokusu (zira her ev zamanla kendine özgü bir koku edinir) alışkanlıklarımdan tiksinmeme ve böyle yaşamaktan kara bir melankoli duymama sebep oldu.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Ağlanacak bir şekilde her şey tekrar ediyor. Eve döndüğümde anahtarı kilide sokuşum, kibritlerimi bulduğum yer, ilk çakışımda aydınlanan odaya göz atışım kendimi camdan atma ve bu kaçamadığım tekdüze yaşama son verme isteği uyandırıyor.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Her gün traş olurken karşı konulmaz bir istek duyuyorum boğazımı kesmek için. Yanakları sabunla kaplı yüzüm&#8230; hep aynı.. beni bir kaç kez hüzünle ağlattı.</em> (İntiharlar - Maupassant)</p>
<p style="text-align: justify;">Neden böyle oluyor? Neden insan her hangi bir hayvan gibi, yeryüzünü bir eğlence merkezi, kendisini de bir turist olarak kabul edip yaşayamıyor? Bilerek, isteyerek bu yaşamı seçen insanları bir zaman sonra <strong><em>&#8220;bir şeyleri aşmak, bir şeylerin ötesine geçmek, TIRMANMAK, YÜKSELMEK(?)&#8221;</em></strong> çabasında görüyoruz: Ayakkabıdan şampanya içerken, uyuşturucu ya da alkol komasında, yüksek hızla bir uçurumdan yuvarlanırken&#8230; Bu insanlar toplumun geleneklerini, bedenlerinin biyolojik sınırlarını veya fizik kanunlarını delmeye çalışırken neyin delili oluyorlar? Neyi yansıtıyorlar?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_16.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8187" title="_korku_16" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_16-227x300.jpg" alt="" width="227" height="300" /></a>Gerçek şu ki korkudan elleriyle yüzünü kapatan insan aynı zamanda parmaklarının arasından kendini korkutan şeyi görmek istiyor!</strong> Okuduğunuz bu basit cümle insanın yeryüzündeki dramının özeti. Acıklı bir durum. Zira parmaklarınızı kaparsanız güvenliktesiniz(!). Aslında kalbinizin derinliklerinden gelen bir ses kendi kendinize yalan söylediğinizi fısıldıyor. Parmaklarınızı aralıyorsunuz. Bu kez karşınızdaki sizi korkutuyor. Yeniden kapatmak istiyorsunuz. Ama daha kapatmadan biliyorsunuz ki yeniden açacaksınız. Parmaklarınızla oluşturduğunuz bariyeri delme arzunuz o bariyerin arkasında kalma arzunuz kadar büyük.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi birbiriyle çatışan bu iki isteğin neyi işaret ettiğini görmek için Alman düşünür Martin Heidegger&#8217;i dinleyelim (dikkat, yeni bir kavram geliyor, şimdiye kadar gördüğümüz uçurum derinleşecek biraz):</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;&#8230;Kaygı (alm. angst) karşısında &#8220;baskı hissedilir&#8221; diyoruz. Ama bunu hisseden özne kim? Bu özneyi baskı altında tutan ne? Baskının hissedilmesine sebep olan şeyin ne olduğunu söyleyemiyoruz. Her şey bizimle beraber bir tür <strong>umursamazlık uçurumu</strong> içine düşüyor. Ama bu bir yok oluş değil, bir geriye çekiliş. [...] Hissettiğimiz baskı Varlık&#8217;ın bu geri çekilişinden mi kaynaklanıyor acaba? Tutunacak hiç bir şey kalmıyor. Varlık&#8217;ın bu kayması sonucunda bize <strong>yokluk</strong> kalıyor. Kaygının ortaya çıkardığı şey <strong>HİÇ</strong>. Korku ile boşlukta asılı kalıyoruz. Daha açık bir ifadeyle kaygı bizi böyle boşlukta askıya alıyor çünkü Varlık&#8217;ın bütünüyle kaymasına sebep oluyor. Biz insanlar da Varlık&#8217;ın içinde kaydığımızı hissediyoruz. Bunun için baskı altında olan ne &#8220;sen&#8221; ne de &#8220;ben&#8221;, baskıyı hisseden &#8220;biziz&#8221;, [MY: Edilgenliği içeren bir <strong>biz</strong>lik bu] . Kaygının HİÇ&#8217;i ortaya çıkardığını insanlar zaten söylüyor kaygı ortadan kalktığında. Henüz taptaze olan hafızamızı yokladığımızda kaygı duyduğumuz şeyin gerçekte&#8230; olMAdığını söylüyoruz. Çünkü&#8230; HİÇ bütün varlığıyla oradaydı&#8230;.&#8221;</em> (Metafizik nedir ? Heidegger)</p>
<p style="text-align: justify;">Martin Heidegger&#8217;in HİÇ&#8217;i nihilist bir hiçlik değil. Sartre&#8217;ın &#8220;<strong>Nausée</strong>&#8221; ile işaret ettiği bir YIRTILMA noktası bu. İnsan&#8217;ın çoklu yapısını idrak edişi ve bu esnada hissettiği uçurum! Sonlu, ölümlü, hayvanî varlığı ile sonsuz, Mutlak, ölümsüz varlık arasındaki uçurum. Determinizmin kölesi hayvan ile özgür İnsan&#8217;ın birbirinden ayrıldığı YIRTILMA noktası. Bakın birbiriyle ilgisiz gibi görünenler nasıl birleşiyor:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Alt-Aşağı</strong> olan ile <strong>Üst-Yüksek</strong> olanın arasındaki yükseklik,</p>
<p style="text-align: justify;">Bu ikisinin arasındaki boşluğu dolduran <strong>HİÇ</strong>,</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan&#8217;daki tırmanma, <a href="http://www.derindusunce.org/2007/08/01/olursem-beni-koyumun-yagmurlarinda-yikasinlar/" target="_blank">ana vatana dönme isteği </a>ile yerde kalmanın verdiği güven hissi,</p>
<p style="text-align: justify;">Bu HİÇ&#8217;i göremediği halde hem aşağı hem yukarı ZOOM yaparak akıla hizmet eden &#8220;göz&#8221;,</p>
<p style="text-align: justify;">Bu uçuruma bakış esnasında <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000033/">Alfred Hitchcock</a>&#8216;un <strong>ters zoom</strong> tekniğinde olduğu gibi referans  noktalarının kaybedilmesi!</p>
<p style="text-align: justify;">Akıl için ne büyük bir fırsat! Aynı zamanda ne büyük bir imtihan bu! Nerenin alt, nerenin üst olduğunu unutacak kadar başım dönerse? Ayağım kayıp düşecek miyim o uçuruma?</p>
<p style="text-align: justify;">Albert Camus&#8217;nün tabiriyle:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;Bazen en sıradan en tekdüze günlük yaşamın içinde dekor yıkılır ve adeta ilâhî bir mesaj gibi hem bu tekdüzelik hem de ondan kurtulma isteği keşfedilir&#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_17.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-8188" title="_korku_17" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_17-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Uçurumun dibi ve bulutların üstü</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kanaatimce bu dekorun yıkılması ve daha hakikî bir Hakikat&#8217;in keşfedilmeye başlaması sadece bazı &#8220;seçilmiş&#8221; insanlara özgü bir tecrübe değil. <em>&#8220;</em><a title="Permanent Link to Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi?" href="http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/"><em>Güzellik Matkabı</em></a><em>&#8220;</em> isimli yazımda bizzat yaşadığım ve halen de yaşamakta olduğum bir tecrübeden bahsetmiştim. Bu yazıyı okuyan dostlarımdan bazıları bana yazarak aynı hissi çok farklı koşullarda tattıklarını söylediler ve bu kanaatimi teyid ettiler. Bazen güzellik, bazen aşk bazen de korku ile başlayabilen bir tecrübe bu. Benimki güzellikle olduğu için baştan sona keyifli idi. Korku (belki o an korkmadığım için) çabucak yok oldu. Ama kişiden kişiye değişen bir yönü de var hadisenin. Bazen &#8220;kötü&#8221; başlayıp &#8220;iyi&#8221; bitebiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Heidegger&#8217;a geri dönecek olursak&#8230; &#8220;<a href="http://www.derindusunce.org/2009/11/23/beden-esas-nefs-basortusu-ile-ilgisi-olmayan-basortusu-yazisi/">(B)eden, (E)sas, (N)efs</a>&#8221; isimli makalede şöyle demiştim:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;">&#8220;&#8230;<em>Anıtsal eseri Varlık ve Zaman&#8217;da (40cı paragraf) yine <strong>korku</strong> ve <strong>kaygı</strong> üzerinde duruyor düşünür. Heidegger&#8217;in düşüncelerini anlamak için özenle seçtiği kelimelere dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum:</em></p>
<ul style="padding-left: 30px; text-align: justify;">
<li><strong><em>Unheimlichkeit</em></strong><em> - Kaygı anlamında kullanılmış. (veya bu yazımızdaki Mutlak Korku) : &#8220;Harf-harf&#8221; çevirirsek &#8220;endişe verici yabancılık hissi&#8221; denebilir. </em></li>
<li><strong><em>Geworfenheit</em></strong><em> - Atılmışlık, fırlatılmışlık </em></li>
<li><strong><em>Verlassenheit</em></strong><em> - bırakılmışlık </em></li>
</ul>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Heidegger bu bırakılmışlık/fırlatılmışlık durumundan yola çıkarak insandaki <strong>ebedi gurbet hissini</strong> irdeliyor. İnsan gittiği her yerde kendini <strong>YABANCI</strong> hissediyor Heidegger&#8217;e göre. Düşünür  mektuplarında açıkça Sigmund Freud&#8217;dan etkilendiğini de yazmış. Gerçekten de Freud 1912′de kaleme aldığı <strong>Totem ve Tabu</strong>, 1916′da yazdığı <strong>Psikanalize Giriş</strong> ve nihayet 1919′da yayınlanan <strong>Das Unheimliche</strong> isimli makalesinde bu konuyu derinlemesine irdelemiş.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>Ve tabi « gurbet » deyince Mevlânâ Hazretleri geliyor akla. Kamıştan yapılan neyin ağlaması, koparıldığı gölü, sazlığı (aslî vatanını) özlemesi artık fazlasıyla ünlü olmuş bir örnektir. Ama Mesnevî bu gurbeti anlatan hikâyelerle dolu. (Bkz. </em><a title="Permanent Link to Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar! (*)" href="http://www.derindusunce.org/2007/08/01/olursem-beni-koyumun-yagmurlarinda-yikasinlar/"><em>Ölürsem beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar!</em></a><em>)</em></p>
<p style="text-align: justify;">Evet, korku hissi bir sorun değil, adeta bize verilmiş bir hediye gibi. Ancak bu hediyenin paketini açmak gerek. Nasıl? Korku hissini günlük yaşamın ihtiyacından, yeme içmenin hazzından, tekdüzeliğin verdiği güven hissinden ayrı düşünmek, arındırmak, ARITMAK ve en saf haliyle korkuya <strong>akıl parmaklarımızın ucuyla dokunmak</strong>&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_19.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-8189" title="_korku_19" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_19.jpg" alt="" width="268" height="196" /></a>Korkutan şeylerden, örümcekten, fakirlikten, köpek ısırmasından arındırabilirsek geriye kalan şey yani saf haldeki Mutlak Korku bize yukarıda işaret ettiğim bu gurbeti gösteren bir yol tabelası gibi. Korku&#8217;dan istifade ederek İnsan olmanın ne anlama geldiğini tarif edebiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine Mevlânâ Hazretleri&#8217;nden iki alıntı ile görelim Korku Matkabı&#8217;nın ayırd edici etkisini:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;&#8230;Eğer kaza, seni gece gibi kaplayacak ve karanlıkta bırakacak olursa, gam yeme, çünkü kaza ve kader, sonunda yine senin elinden tutar, seni aydınlığa çıkarır.Kaza ve kader, yüz kere canına kasdetse, yine sana can verecek, derman edecek odur.Şu kaza, yüz kere yolunu vursa, yine senin çadırını gökyüzünün yücesine kurar.Kazanın seni korkutmasını, kerem eseri bil&#8230;&#8221;(8)</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;&#8230;Nitekim bu vesvese ile &#8220;elest demi&#8221;nden gelen vahiy, her ikisi de duygu ile değil, akılla anlaşılır. Fakat aralarında fark vardır.Şeytanın vesvesesi ile elest deminden gelen vahiy, her ikisi de gönül pazarının tellalıdır, bunlar kendi mallarını medheder dururlar.Sen de düşünceyi tanıyan bir gönül sarrafı isen, aklına geleni anla. İki fikirden hangisinin şeytanî, hangisinin rahmânî olduğunu bir esirci gibi ayırdet.Eğer şüpheye düşer de, bu iki fikri ayırdedemez isen (aldatmaca yok) acele etme, koşma&#8230;&#8221;(9)</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tuğlaların ikincisi: Sebep-sonuç yanılgısı</strong></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em> &#8221;&#8230;Mantıklı hindi çiftliğe varır varmaz her sabah saat 9&#8242;da yem verildiğini fark etti. Ama iyi bir tümevarımcı olduğu için hemen bir sonuca varmak istemedi. Bekledi ve her gün tekrar tekrar gözlemledi. Bu gözlemlerini değişik koşullarda tekrar etti: Çarşambaları, perşembeleri, sıcak ve soğuk günler, yağmurlu ve yağmursuz günler. Her gün yeni bir gözlem ekledi ve sonunda bir sonuç çıkardı: <strong>&#8220;Her sabah saat 9&#8242;da yemek veriliyor bana&#8221;</strong>. Fakat bir yılbaşı günü kural bozuldu: Mantıklı hindi saat 9&#8242;da yemini beklerken boynu kesildi&#8230;.&#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_21.gif"><img class="alignright size-full wp-image-8191" title="_korku_21" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_21.gif" alt="" width="240" height="320" /></a>Matematikçi ve epistemolog <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Bertrand_Russell">Bertrand Russell</a>&#8216;ın bu basit örneği bize tümevarım yönteminin zayıflığını ne güzel açıklıyor. İçinde yaşadığımız dünyada olacak olan şeyleri bir sebep-sonuç şablonuna yerleştiriyoruz. Eskiden olmuş şeylere bakarak yakında olacak şeyleri kestirmeye çalışıyoruz.Bilimsel araştırmalar da böyle işliyor. Bir miktar deney ve gözlem yapılıyor, ardından bir &#8220;kural&#8221; üretiyor/keşfediyor bilim adamları. Bu kurallara, ilkelere dayanarak uçaklar, bilgisayarlar ve bombalar üretiyor mühendisler.</p>
<p style="text-align: justify;">Oysa sebep-sonuç ilişkisi bir güç değil, adı üzerinde bir ilişki. Cisimlerde, varlıklarda bir şeye sebep olabilecek bir güç yok. Ama bizim insan olarak ihtiyacımız var bu ilişkiye. Psikolojik bir ihtiyaç bu. Bunun bir yanılgı olduğunu idrak etmek ise hiç kolay değil. Meselâ Newton <strong><em>&#8220;yerçekiminin ne olduğunu bilmiyorum, sadece çekim kuvvetinin miktarını hesaplamaya yarayan bir formül yazdım ben&#8221;</em></strong> dediğinde diğer fizikçiler tarafından şüphecilikle suçlanmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Sebep-sonuç ilişkisinin bir vehim olduğunu en güzel dile getiren düşünürlerden biri sanırım  David Hume:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;&#8230;Gereklilik fikri algılarımızla teyid ettiğimiz bir şey değil. Demek ki içimizden gelen bir izlenim bu veya düşüncelerimizin sonucu.[...]Neticede gereklilik ya da sebep-sonuç ilişkisi (=illiyet) varlıklardan kaynaklanan bir olgu değil. Biz olayları gözlerken onları sebep ya da sonuç olarak birbirine bağlıyoruz. Gereklilik bizim düşünme alışkanlıklarımızın bir sonucu. &#8220;yan yana&#8221; gelen, aynı anda olan veya biri diğerinden önce meydana gelen olayları birbirine bağlamak için ürettiğimiz açıklamalar bunlar. Geçmişte olmuş olan şeylere bakarak gelecekte de böyle olacağı beklentisi içine giriyoruz. Akıl yürütme değil alışkanlıktır insanın rehberi. Eğer alışkanlık olmasaydı hiç bir şeyden emin olamazdık ve belleğimizde o an taze olanlar ve hemen o sırada algıladıklarımız dışında hiç bir şey  bilemezdik. Gereklilik hissi olmasaydı insanlar ne hareket edebilirlerdi ne de düşünebilirlerdi&#8230;.&#8221;</em>(David Hume&#8217;un <strong>Human Understanding</strong> adlı eserinden serbest bir çeviri ile)</p>
<p style="text-align: justify;">Ana konumuz olan Korku Matkabı açısından önemi nedir bu gerekli yanılgının? Sebebiyet, illiyet, gereklilik, determinizm, tümevarım kavramları etrafında kristalleşen sebep-sonuç ilişkisine yine sanat penceresinden bakalım:</p>
<p style="text-align: justify;">Sanatçı Mutlak Korku&#8217;yu nasıl üretiyor eserlerinde?</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_22.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-8192" title="_korku_22" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/_korku_22-199x300.jpg" alt="" width="199" height="300" /></a>Sebep-sonuç ilişkisinin, determinizmin ortadan kalkması ya da Mutlak olmadığının sezilmesi Mutlak Korku&#8217;yu elle tutulabilir hale getiren şeylerden biri. Meselâ Hitchcock&#8217;un &#8220;Kuşlar&#8221; filminde çıldırıp saldırganlaşan kuşların kartal gibi tehlikeli hayvanlar değil de sıradan kuşlar olması dikkat çekici değil mi? Yani &#8220;normalde&#8221; avladığımız, kafese koyduğumuz, pişirip yediğimiz kuşların birden rol değiştirip &#8220;zalim&#8221; olması ve insanların &#8220;kurban/mazlum&#8221; durumuna düşmesi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Yine aynı filmde bir bilim adamının böyle bir saldırının imkansız olduğunu <strong><em>&#8220;bilimsel/ matematiksel/ mantıksal olarak&#8221;</em></strong>  ispat etmesi ama aynı esnada kuşların saldırması da Mutlak Korku&#8217;nun üretim şekli üzerine ip uçları veriyor. Bir başka deyişle gözlenen, yaşanan gerçek ile o çok güvendiğimiz bilim (bilgi, zekâ,&#8230;) arasında bir kopma yaşanıyor. Filmin bu noktasında <strong>artık bilime güvenilemeyecek bir noktadayız</strong>, Mutlak Korku ile karşı karşıyayız. Hitchcock çiviyi daha da derine çakmak için bir sarhoşa İncil&#8217;den &#8220;kıyamet&#8221; (apocalypse) bölümünü söyletiyor. Yani dünya bir çorap gibi tersine dönmüş. Zeki bir bilim adamı saçmalıyor, bir sarhoş yaşananlara uygun, &#8220;mantıklı&#8221; konuşuyor. Yanılmaz(!) bilimin yanılması ayaklarımızın altından kayıp giden bir halı gibi. Sarhoş&#8217;un &#8220;dinî&#8221; açıklamaları ise insanların tutunabileceği bir dal değil. Adamın sarhoş olması yetiyormuş gibi ne olan biteni anlamaya yarıyor bunlar ne de bir &#8220;çözüm&#8221; getiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Bilimin&#8221; çaresizliği ve &#8220;inancın yetersizliği&#8221; arasında bir uçurum hissi, bir boşluk var. Ama nihilist olmayan bir boşluk bu: Heidegger&#8217;in, Sartre&#8217;ın &#8220;hiç&#8221; kavramına benzeyen, içimizdeki yansıması <strong>idrak</strong> olan, öğretici bir hiçlik! Özü yokluk olmayan bir hiçlik&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/korku_23.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-8193" title="korku_23" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/korku_23.gif" alt="" width="240" height="320" /></a>Dikkat ederseniz klişelerden girip sebep-sonuç zincirini gözümüzde yok eden bu şema artık bir çok korku filminin ana iskeleti haline geldi. Masumiyetin simgesi bebeklerin, küçük kızların saldırganlaşması eğlence yeri olan lunaparklarda, sirklerde palyaçolar tarafından işlenen cinayetler, neşeli gençlerin tatil için gittiği bir evde testereli sapıklara rastlaması, bizi iyileştiren hastaneleri mekân edinen şırıngalı katiller&#8230; Hep bu zıtlığın, hiçliğin peşindeler. Çünkü hortlaklar, testereli sapıklar ve azgın köpek balıkları ile insanları 2 saat boyunca korkutamazsınız. Seyirci alışır 10-15 dakika içinde. Ama eğer izleyicinin &#8220;normal&#8221; yaşantısı sırasında güvendiği, eğlendiği, sevdiği şeyler ile ilgili sebep-sonuç ilişkisini (ekranda) ortadan kaldırabilirseniz onu Mutlak Korku&#8217;nun kucağına atarsınız. Filim artık korkutucu bir şey göstermekten çıkar, insanların içindeki Mutlak Korku&#8217;nun aynası olur. Bu zıtlıklar yoluyla film yapan yönetmen bize şöyle seslenir:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;Ey seyircim, cep telefonunda yarınki hava durumu, evinde sağlıklı çocukların ve seni seven bir eşin var. Garajda otomobilin, bankada dolgun hesabın, karının kolunda altın bilezikler var. Etkili ve yetkili dostların sana güven veriyor. Yazlıktaki kayığın gibi hayatın(!) bile sigortalı. İyi ama ya bunların hepsi bir aldatmaca ise? Ya fakirsen ve yalnızsan? Daha da kötüsü! Ya aynada gördüğün evli, barklı, Türk, erkek, sarışın&#8230; bir aldatmaca ise? Ya bunların hepsi senin kendi kendine söylediğin koskoca bir yalansa?&#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;">Gazalî Hazretleri&#8217;nin Makasıt-ül Felasife adlı eserinde dediği gibi <strong><em>&#8220;ateş pamuğu yakıyormuş gibi görünse de ateşte kudret yoktur. Olsaydı su ateşi söndürmezdi&#8221;</em></strong>.</p>
<p style="text-align: justify;">İlliyet kavram olarak zamansız düşünülemez: Tik-Tak Zaman&#8217;ın yansımasında gördüğümüz çıkarım yansımaları ki sadece tümevarımdan ibaret değil bu, bize güven verir. Tik-Tak zaman olmasaydı &#8220;mümkün - imkânsız&#8221; denen yanılgılar da olmayacaktı. Bergson&#8217;un deyimiyle biz insanlar gelecekte &#8220;olabilecek&#8221; olayları mümkünler dolabının çekmecelerine özenle yerleştirilmiş olarak hayal ederiz. Ama adı üzerinde bir hayaldir bu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir lunapark eğlencesi gibi doğru ipi çekince istediğimiz oyuncağı kazanacağımızı vehmederiz. Yaşam süremizin önemli bir kısmını da doğru ipleri bulmak için hesap kitap yaparak ziyan ederiz. Geleceği ve <strong><em>&#8220;imkân dahilindeki&#8221;</em></strong> olayları birbirine iplerle bağlı oyuncaklar gibi vehmetmek nefsimizin ihtiyaç duyduğu bir yalandır. Hayat süresi ve Kâinat bir lunapark olmadığı gibi bizler de eğlenmeye gelmiş bayram çocukları değiliz. Ama bunu böyle zannetmeye muhtacız.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaderin araştırılması hatta merak edilmesi dahi yasak olduğundan ben de bu noktada frene basıyorum ve sonuç bölümüne geçiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20091107_derin_dusunce_org_olum_aglayan_asker.jpg"><img class="size-medium wp-image-8194 alignright" title="20091107_derin_dusunce_org_olum_aglayan_asker" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20091107_derin_dusunce_org_olum_aglayan_asker-300x211.jpg" alt="" width="300" height="211" /></a>SONUÇ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mutlak Korku Zaman ile birlikte &#8220;Sebep-Sonuç&#8221; ve  &#8220;Ben&#8221; algısına bağlı. Ya da yanılgısına. Bu gerekli yanılgılar zekâ duvarımızın tuğlaları işte. Zaman ve Mekân ise bu tuğlaları birbirine bağlayan bir çimento gibi düşünülebilir. Tik-Tak Zaman hakiki Zaman&#8217;ı saklamasa &#8220;BEN&#8221; algısı oluşamaz. Zira hafızamız, hatıralarımız, tecrübelerimiz, kişiliğimiz, geçmişimiz, ve geleceğe dönük planlarımız, umut ve korkularımız Tik-Tak Zaman ile birbirine yapışabilir ancak.</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı biçimde sebep-sonuç ilişkisi de Tik-Tak Zaman olmadan vehmedilemez. Tıpkı mekân gibi. Pozitif bilimlerin bizi rahatlatıcı etkisi de bu Tik-Tak Zaman ve Mekân sayesinde sanal (sanmaktan kaynaklanan) bir &#8220;varlık&#8221; bulabiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu zekâ duvarının varlığı Hakikat&#8217;i görmemizi engelliyor ama yokluğu bizi hazırlıksız yakalarsa depresyona, şizofreniye, intihara sürükleyebiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Değerli bir yorumcumuz kendisiyle &#8221;Zina da böyle bir şey işte&#8221; isimli yazının ardından yaptığımız özel bir yazışmada şöyle diyordu:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;&#8230;evet korkunun bir lütuf olduğunu düşünüyorum.Unutulan, ehemmiyet verilmeyen,şartnameleri çok da akılda tutulmamış olan akdi hatırlatan alarm zili gibi. Bilmemekten kaynaklanan değil de daha çok <strong>&#8220;bildiğini unutmayı tercih ettiğinin farkında olma&#8221;</strong> halinden dolayı zaman zaman duyulan bir his/anımsama hali &#8220;korku&#8221;. Korku o zina yapılan ikili akdin bağlarından biri. Her şeyde olduğu gibi korkunun da aşırı olma hali insanı zıvanadan çıkarabilir&#8230;.&#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;">Korku Matkabı&#8217;nın sonuna geldik. Başlıkta sorduğumuz sorunun cevabı çıktı ortaya. Korku Matkabı zekâ duvarını delebilir. O delikten bakınca dışarıyı görmeden önce deliğin kendisini görürüz. Yani bizden Hakikat&#8217;i saklayan yanılgıların iç yapısını : benlik tuğlası, sebep sonuç tuğlası, zaman-mekân çimentosu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Güzellik Matkabı&#8217;yla beraber okunduğunda bu yazı &#8220;Nefsini bilen RABB&#8217;ini bilir&#8221; hadisinin oldukça yüzeysel bir açıklamasıdır. Bu hadisi daha derinlemesine anlamak isteyen dostların Toshiku İzutsu  tarafından yazılan ve Rahmetli Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre tarafından çevirilen &#8220;Ibn Arabî - Füsustaki Anahtar Kavramlar&#8221; adlı esere başvurabileceklerini hatırlatalım. Bu eserin 3cü bölümü söz konusu hadise ayrılmıştır. Özemre&#8217;nin adeta ibadet edercesine, bizlere örnek olacak bir ihtimamla Türkçe&#8217;ye çevirdiği bu kitaptan,  İzutsu&#8217;nun sözleriyle bitirelim yazımızı:</p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>&#8220;İbn Arabî, bu bakımdan, insanın kendi nefsi hakkındaki bilgisi aracılığıyla Hakk&#8217;ı bilip tanımasının yollarını kabaca ikiye ayırmaktadır. Birincisi &#8220;Hakk&#8217;ı senin sen olduğun gibi bilerek elde edilebilen bilgi&#8221;; ikincisi ise de Hakk&#8217;ı senin sen olduğun gibi değil fakat senin O olduğun gibi bilerek senin aracılığınla elde edilebilen bilgi&#8221;. Birinci tür bilgi akıl ve muhakeme yolu olup, Allah&#8217;ı, senden yâni yaratılmışlardan itibâren istidlâl eder, fehmedersin. Daha somut bir biçimde ifâde edilecek olursa bu, &#8220;sen&#8221;in mahlûk olma tabîatına has özelliklerinin bilincine sâhip olmak ve sonra da akıl ve muhakeme yoluyla Hakk&#8217;ın sûretini bütün eksikliklerden tenzîh edip O&#8217;na, bunlara zıt bütün özellikleri yakıştırmak yoluyla Hakk hakkında bir bilgiye erişmekten ibârettir. Meselâ, kendinde &#8220;hudûs&#8221; (yâni sonradan olma) görüp Hakk&#8217;a bunun zıddı olan &#8220;kıdem&#8221;i izâfe etmek; kendinde &#8220;iftikâr&#8221; (yâni fakirlik) görüp Hakk&#8217;a bunun zıddı olan &#8220;gınâ&#8221;yı (yâni zenginliği, kendi kendine yeterliği) yakıştırmak; kendinde sürekli &#8220;tagayyür&#8221; (yâni değişiklik) görüp Hakk&#8217;a ezelî ve ebedî sâbitli i izâfe etmek&#8230;ilh&#8230; gibi. İbn Arabî, bu türden bilginin felsefecilere ve ilm-i kelâm&#8217;cılara (teolog&#8217;lara) mahsûs olduğunu ve, her ne kadar bu da bir tür &#8220;nefsini bilerek Rabb&#8217;i bilmek&#8221; ise de bunun, Allah hakkında son derece düşük düzeyde bir bilgiyi temsil ettiğini söylemektedir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>İkinci tür bilgi ise, O&#8217;nun &#8220;sen&#8221;in aracılığınla bilinmesidir. Fakat bu hâlde üzerinde önemle durulan &#8220;sen&#8221; değil O&#8217;dur. Bu, her ne kadar özel bir şekilde dahi olsa, Hakk&#8217;ın, insanın doğrudan doğruya Hakk&#8217;ın tecellîsinin bir sûreti olan kendi nefsini bilmek ve tanımak sûretiyle</em></p>
<p style="padding-left: 30px; text-align: justify;"><em>bilinip tanınmasından ibârettir. Bu, Allah&#8217;ın kendini insanın kendi nefsinde izhâr ettiğinin bilincine sâhip olmakla Allah&#8217;ın bilinip tanınmasını sağlıyan bilgi usûlüdür.&#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>UYARI: Yazımızın konusu olan keşif bir amaç değil bir araç olarak görülmelidir.  Zira günlük yaşantısındaki temizliği arttırmadan bilgisini arttıran ancak ALLAH ile arasındaki mesafeyi arttırmış olur.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">Çağrışım ve ilham kaynakları</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kur&#8217;an (Nefsin tarifi, nefis mücadelesiyle ilgili ayetler)</p>
<p style="text-align: justify;">Mesnevî, Mevlânâ Hazretleri</p>
<p style="text-align: justify;">Varlık ve Zaman, Martin Heidegger (Özellikle 40cı paragraf)</p>
<p style="text-align: justify;">Kaygı Kavramı, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, Søren Kierkegaard</p>
<p style="text-align: justify;">Derin Düşünce okurlarıyla yaptığımız sohbetler</p>
<p style="text-align: justify;">Ek olarak Güzellik Matkabı&#8217;nın kaynaklarını, dipnotlarını ve düşünürler hakkındaki açıklamaları okumakta fayda var.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="text-decoration: underline;">Dipnotlar</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1a°</strong> Contra-zoom tekniği konusunda <a href="http://www.metacafe.com/watch/yt-Y48R6-iIYHs/vertigo_shots_in_many_movies/">MetaCafe</a> ve <a href="http://www.youtube.com/watch?gl=FR&amp;hl=fr&amp;v=Y48R6-iIYHs">YouTube</a> sitelerinde bir kaç örnek görebilirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1b°</strong> Bu yazı dahilinde &#8220;<strong>Mutlak Korku</strong>&#8221; ile kasdettiğim şey batı dillerinde &#8220;<strong>angst</strong>&#8221; (ing. alm.) veya &#8220;<strong>angoisse</strong>&#8221; (fr.) ile ifade buluyor. Türkçe çevirilerde bu kelimelere karşılık olarak &#8220;kaygı&#8221; kullanılmış ama bu bana tatmin edici görünmediği için <em>Zahirî</em> (görünen, algılanan, ampirik) ve <em>Mutlak</em> olmak üzere iki farklı korku tarif etmeyi daha işlevsel buldum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1c°</strong> &#8220;<strong><em>Temel Tasavvuf Klasiklerinde Hâl Kavramına Toplu Bir Bakış</em></strong><em>&#8220;</em> isimli makaleden aydınlatıcı bir alıntı: <em>&#8220;..terim anlamı içerisinde hâllere götüren bir araç olarak irâde, insandaki bilinç değişiminin gerçekleşmesi için sûfîlerin başlangıçta vurgu yaptığı en önemli insan donanımıdır. Bu çerçevede vakt, içinde bulunulan ânın değerlendirilmesini gerektirmekte, bu da sâlike farklı bir zaman bilinci kazandırmayı hedeflemektedir. Buradan, sûfîlerin, sâlikin hâlleri yaşayacak aşamaya ulaşabilmesi için doğru bir zaman algısına sahip olması şartı üzerinde durdukları anlaşılmaktadır. Bu durumda vakt kavramı içinde ele alınan zaman bilinci, madde karşısında oluşması gereken bilinçten bir sonraki adımı oluşturmakta ve böylece bu kavram, madde karşısındaki bilinçle ileri düzeydeki dînî tecrübe arasında, tasavvuf terimleriyle ifâde etmek gerekirse, mücâhede ile hâller arasında anahtar bir konuma oturmaktadır. Nitekim bilindiği gibi tüm sûfîlerin ittifakla tasavvufu mücâhede esasına dayandırmaları esası, maddeye ve topluma, ama aslında onlar üzerinden benliğe karşı, onu öncelikle anlamayı, daha sonra dönüştürmeyi hedefleyen bir tavır alışın başa konmasıyla ilgilidir&#8230;.&#8221;</em> (<strong><em>Zafer Erginli, Yrd. Doç. Dr., Rize Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Ana Bilim Dalı</em></strong>)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2°</strong> Çin atasözü.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3a°</strong> Orjinal metin Fransızcadır. Uykuya <strong>düşmek</strong> (fr. tomber) günlük Fransızca&#8217;da kullanılan bir ifade. Ancak yazar çukura <strong>düşmek</strong> - ölmek -mezar ile kelime oyunu yapıyor. Uyku/dinlenme anlamına gelen <strong>repos</strong> (istirahat) aynı zamanda ölüm için de kullanılır &#8220;<em>ebedî istirahat&#8221;</em> ifadesindeki gibi. &#8220;Tombe&#8221; kelimesi aynı zamanda mezar anlamına gelir. (<em>je <strong>tombe</strong> tout à coup dans le <strong>repos</strong>, comme on <strong>tomberait</strong> pour s&#8217;y noyer, dans un gouffre d&#8217;eau stagnante</em>)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3b°</strong> Hikâyenin devamından öğrendiğimize göre sandalın durmasına sebep olan şey boynuna taş bağlayarak intihar etmiş olan bir kadının cesedidir. Sandaldaki insanın korkusu bir yerde <strong>&#8220;haklı&#8221;</strong> çıkmış oluyor ama yazarın bunu <strong>&#8220;sebebi bilinmeyen&#8221;</strong> şekilde başlatması, <strong>&#8220;ölümün kendisiyle karşılaşacağını&#8221;</strong> biliyormuş gibi korkması sembolik açıdan düşündürücü.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4°</strong> Hermann Hesse Birinci dünya savaşının ilk yıllarına tekabül eden bu sıkıntılı döneme girmeden önce Alman milliyetçiliğine yönelik eleştirel bir makalesi yüzünden ateşli bir polemiğin içinde bulmuş kendisini. Psikolojik tedavi görmeye başlamış ve yoğun bir psikanaliz çabasına girişmiş. Yine bu dönemde analitik psikanalizin kurucusu kabul edilen <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Carl_Gustav_Jung">Carl Gustav Jung</a> ile tanışmış. Bu tanışmanın ardından çok verimli bir döneme girdiği söyleniyor. Yazar 1946&#8242;da Nobel Edebiyat Ödülü&#8217;ne layık görüldü.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>5°</strong> Zaman&#8217;ın önemi ve derinliği çimento rolüne indirgenemez elbette. Biz makalenin çerçevesi olan Korku&#8217;yu aşMAmak için fazla derine girmiyoruz. Zaman&#8217;ın Hakikat&#8217;i oldukça karmaşık ve sırlı bir konu. Nasib olursa ileride bu konuya özel bir çaba sarf etmek daha isabetli olur.<strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>6°</strong> Bu konuda Mevlânâ Celâleddin Rûmî  Hazretleri&#8217;nin güzel bir sözü var:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>&#8220;Geçmiş ve gelecek ALLAH&#8217;ı bizim gözümüzden saklar. Her ikisini de ateşe atıp yakmak lazım. Sûfî İbnü&#8217;l-vakittir. Fakat vakitten de kurtulmuştur halden de&#8230;&#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>7°</strong> Bu paragrafı yazmak için Heidegger, Daseinsanalyse ve şizofreni tedavisi(?) konularında kıymetli çalışmaları olan Françoise Dastur&#8217;un <a href="http://livre.fnac.com/a1999050/Francoise-Dastur-La-mort-essai-sur-la-finitude?Mn=-1&amp;Ra=-1&amp;To=0&amp;Nu=2&amp;Fr=3" target="_blank">bir kitabından </a>özellikle de Ludwig Binswanger ile ilgili saptamalarından istifa ettim. Ludwig Binswanger(1881-1966) fenomenolojik psikiyatrinin kurucusu kabul ediliyor. Husserl ve Heidegger gibi düşünürlerin bilinç, kimlik, benlik ve varlık gibi konulardaki fikirlerini psikiyatri alanında uygulayan bir bilim adamı ve pratisyen. Daseinsanalyse özünde çok derin bir konu. Makalemizde biraz merak uyandırabildiysek ne mutlu bize. Daseinsanalyse ile yoğun biçimde ilgilenen okurlar l&#8217;Ecole française de Daseinsanalyse&#8217;den Philippe CABESTAN&#8217;a ulaşabilirler: 32 bd Richard Lenoir, F-75011 Paris <a href="mailto:-philippecabestan@mageos.com">-philippecabestan@mageos.com</a> ).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>8°</strong> Mesnevî, Cilt I, beyit 1258-1261 (Aslında Mesnevî&#8217;de Korku-insan ilişkisine ışık tutan bir çok bölüm var. Bunlardan biri <strong>Sultan Mahmud ile Hindli kölenin hikâyesi</strong>. Bu hikâye dünyevî korkuların insanı nasıl hedefinden uzak tuttuğunu, aldattığını benzetmeler yoluyla anlatan bir örnek olarak sunulabilir. Kısaltarak benzetmelerin gücünü azaltmak istemediğimden okurları doğrudan eserin orijinaline yönlendirmeyi tercih ediyorum)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>9°</strong> Mesnevî, Cilt III, beyit 3490-3494</p>
<p style="text-align: justify;">Tercüme ederken Şefik Can&#8217;ın bu beyitler için düştüğü dipnot dikkate değer:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>İbn-i Mesûd hazretlerinden rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfi buraya almadan geçemeyeceğim: &#8220;Ademoğullarına şeytanın vesvese vermesi de, ilham etmesi de vardır:</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Şeytanın verdiği vesvese, şer ile korkutmaktır ve Hakk&#8217;ı inkâr ettirmektir. Meleğin ilhamı da hayrı, iyi işleri hatırlatmak ve Hakk&#8217;ın varlığına inandırmaktır. Meleğin ilhamını hisseden, onun Allâh tarafından olduğunu bilsin ve Allâh&#8217;a hamd etsin. Şeytanın vesvesesin; duyan da  (Eûzu billâhi mine&#8217;ş-şeydânirracîm) diyerek şeytandan Allâh&#8217;a sığınsın.&#8221; Bundan sonra peygamber efendimiz Bakara Sûresi&#8217;nin şu meâldeki 268 numaralı âyetini okumuşlardır: &#8220;Şeytan sizi, fakir olacaksınız diye korkutur, size cimriliği emreder. Allâh ise nafaka husûsunda size kendisinden bir yargılama ve bir bolluk vaad ediyor. Allâh ihsanı geniş olan, her şeyi hakkıyle bilendir.&#8221; </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şizofreni hakkında ezber bozan bazı çalışmalar</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1.</strong> Davidson L. Living Outside Mental Illness. Qualitative studies of recovery in schizophrenia. New York University Press, New York 2003.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2.</strong> Corin E.E., Lauzon G. From symptoms to phenomena : the articulation of experience in  schizophrenia. J Phenomenol Psychol 1994.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.</strong> Corin E.E., Lauzon G. Positive withdrawal and the quest for meaning : the construction of experience among schizophrenics. Psychiatry : J Stud Interpers Process 1992.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4.</strong> Bottéro A. Un autre regard sur la schizophrénie, de l&#8217;étrange au familier. Odile Jacob,  Paris 2007.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/01/09/korku-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/01/09/korku-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Dikkat! Derin Mevzu&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/04/dikkat-derin-mevzu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/04/dikkat-derin-mevzu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 04 Dec 2009 17:00:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[En çok okunan yazılar]]></category>

		<category><![CDATA[Sitede Yaşam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7565</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;Tanrı varlığına dair elle tutulur, gözle görülür ispatları aramanın yolu korkarım&#8230; materyalizden geçiyor!  1600&#8242;lerde Beden-Ruh dikotomisine çözüm arayan Descartes&#8217;ın Ruh ile Beden&#8217;in temas ettiği yeri bulmak için kadavralar üzerinde yaptığı bilimsel(!) araştırmalar geliyor akla. Madde&#8217;nin içinde Ruh aramak&#8230; En sonunda beynin alt kısmında Pineal Bez denen bezelye büyüklüğünde bir salgı bezinde karar kılmıştı zavallı adamcağız. &#8230;&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091204_derin_dusunce_org_descartes.gif"><em><img class="alignleft size-full wp-image-7562" title="20091204_derin_dusunce_org_descartes" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091204_derin_dusunce_org_descartes.gif" alt="" width="250" height="233" /></em></a><em>&#8220;&#8230;Tanrı varlığına dair elle tutulur, gözle görülür ispatları aramanın yolu korkarım&#8230; materyalizden geçiyor!  1600&#8242;lerde </em><a href="http://human-nature.com/rmyoung/papers/pap102h.html"><em>Beden-Ruh dikotomisine</em></a><em> çözüm arayan Descartes&#8217;ın Ruh ile Beden&#8217;in temas ettiği yeri bulmak için kadavralar üzerinde yaptığı bilimsel(!) araştırmalar geliyor akla. Madde&#8217;nin içinde Ruh aramak&#8230; En sonunda beynin alt kısmında <strong>Pineal Bez</strong> denen bezelye büyüklüğünde bir salgı bezinde karar kılmıştı zavallı adamcağız</em>. &#8230;&#8221; (<a href="http://www.derindusunce.org/2009/12/02/zina-da-boyle-bir-sey-iste%e2%80%a6/">Zina da böyle bir şey işte&#8230; </a> yazısından alıntı)</p>
<p>Sitede güncel konular ve özellikle siyaset öne çıkıyor. Aslında siyasetin dışında da ilginç kategoriler var :  <a title="İnsan kategorisindeki tüm yazıları göster" href="http://www.derindusunce.org/category/insan/">İnsan</a>, <a title="Derin Mevzu kategorisindeki tüm yazıları göster" href="http://www.derindusunce.org/category/derin-mevzu/">Derin Mevzu</a>, <a title="Hayat kategorisindeki tüm yazıları göster" href="http://www.derindusunce.org/category/hayat/">Hayat</a>, <a title="Sinema kategorisindeki tüm yazıları göster" href="http://www.derindusunce.org/category/sinema/">Sinema</a>, <a title="Ölüm kategorisindeki tüm yazıları göster" href="http://www.derindusunce.org/category/olum/">Ölüm</a>, <a title="Sanat kategorisindeki tüm yazıları göster" href="http://www.derindusunce.org/category/sanat/">Sanat</a>, <a title="Felsefe kategorisindeki tüm yazıları göster" href="http://www.derindusunce.org/category/felsefe/">Felsefe</a>, <a title="Tasavvuf kategorisindeki tüm yazıları göster" href="http://www.derindusunce.org/category/tasavvuf/">Tasavvuf</a>&#8230; Darbe günlüklerinden, Danıştayın toz dumanından bıkmış okuyucularımıza bu sayfaları tavsiye etmek isteriz.</p>
<p>Özünde bu konular siyasetten, ekonomiden ve dış politikadan ayrı-gayrı değil. <strong>Descartes&#8217;ın aradığı şey doğruydu ama  yanlış yerde arıyordu</strong>. İnsan&#8217;ı, Hayatı ve Ölüm&#8217;ü tarif edemeyen bir ülkenin insanlarını nasıl adalet ve uyum içinde yaşatabilir? Sanat&#8217;a, güzelliğe İnsan&#8217;ı çeken nedir? Bunun yanıtını bilmeyenler &#8220;milletleri&#8221; barıştırabilir mi?</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/04/dikkat-derin-mevzu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/04/dikkat-derin-mevzu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Zina da böyle bir şey işte…</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/02/zina-da-boyle-bir-sey-iste%e2%80%a6/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/02/zina-da-boyle-bir-sey-iste%e2%80%a6/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Dec 2009 11:03:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Irkçılık]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Zina]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7533</guid>
		<description><![CDATA[Oh lord won&#8217;t you buy me a Mercedes Benz. - Tanrım, bana bir Mercedes almaz mısın?
My friends all drive porsches, I must make amends. - Arkadaşlarım Porche kullanıyor.
Worked hard all my lifetime, no help from my friends.  - Hayatım zor, kimseden hayır yok,
So oh lord won&#8217;t you buy me a Mercedes Benz - Tanrım, bana [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091202_derin_dusunce_org_zina_diyanet_2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-7535" title="20091202_derin_dusunce_org_zina_diyanet_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091202_derin_dusunce_org_zina_diyanet_2-300x225.jpg" alt="" width="247" height="172" /></a>Oh lord won&#8217;t you buy me a Mercedes Benz.</em></strong> - Tanrım, bana bir Mercedes almaz mısın?</p>
<p><strong><em>My friends all drive porsches, I must make amends</em></strong>. - Arkadaşlarım Porche kullanıyor.</p>
<p><strong><em>Worked hard all my lifetime, no help from my friends.</em></strong>  - Hayatım zor, kimseden hayır yok,</p>
<p><strong><em>So oh lord won&#8217;t you buy me a Mercedes Benz</em></strong> - Tanrım, bana bir Mercedes almaz mısın?</p>
<p><strong><em>Oh lord won&#8217;t you buy me a color TV.</em></strong> - Tanrım, bana renkli bir televizyon almaz mısın?</p>
<p><strong><em>Dialing for dollars is trying to find me.</em></strong> - Ödüllü TV yarışmaları beni bulmaya çalışıyor.</p>
<p><strong><em>I wait for delivery each day until 3.</em></strong> - Teslimat için her gün 3&#8242;e kadar müsaitim.</p>
<p>Janis Joplin&#8217;in bu <a href="http://www.metacafe.com/watch/yt-Z031l0E_5n4/mercedes_benz_janis_joplin/">şahane şarkısı</a> insanların din ile nasıl <strong>sapık bir ilişkiye girebileceğini</strong> anlatan, dikkate değer bir eser. Teorik olarak maddiyattan sıyrılmış, iman etmiş biri Tanrı&#8217;dan otomobil ve TV istiyor! Zina deyince akla hemen yatak odası gelir ama özünde <span id="more-7533"></span>daha &#8220;genel&#8221; bir şey söz konusu. Neden?</p>
<p>Zina* kelimesinin ingilizce karşılığı <strong>adultery</strong>. Kökeni latince <a href="http://www.etymonline.com/index.php?search=adultery&amp;searchmode=none">adulterare</a>&#8216;den geliyor, altın gibi &#8220;iyi&#8221; bir şeyin içine bakır vs daha &#8220;ucuz&#8221; şeyler katarak değerini düşürmek, kirletmek, sulandırmak gibi anlamları var. Semavî dinlerin öncesindeki geleneklerin etkisiyle olacak, gerek Yahudiler, Hristiyanlar gerekse Müslümanlar sevap-günah kavramlarını biraz kafalarına göre yorumlamışlar sanki?</p>
<p>&#8220;Belden aşağı&#8221; günahlara büyük tepki verilirken daha makul(!) veya makbul(!) günahlar halının altına süpürülmüş: Başlık parası, kan davası, <a href="http://www.google.de/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=3&amp;ved=0CCkQFjAC&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2Fcategory%2Fmilliyetcilik%2F&amp;ei=IPHUTfeePI2WhQeB2eTeCw&amp;usg=AFQjCNGXEwEH74KY16Q6zkV4qUNABNIAQQ&amp;sig2=d_SDSSCEI5S0FKKpJNv8MQ" target="_blank">ırkçılık, milliyetçilik, putsal devlet</a>&#8230; Tabi ortaya çıkan tablonun tutarsızlığı neticesinde GÜNAH kelimesinin anlamı yani  aklî ve vicdanî zemini görünmez oluyor.</p>
<p>Bir başka deyişle kanunu meşru kılan zemin tahrip edilince insanlar ister istemez yasaklara ve ödüllere odaklanıyor. Dini din yapan temeller kuma gömülü. Bugün İslâm da dahil bir çok dinin (görünen) kuralları ve uygulanan şekilleri kafa karıştırıcı bir halde. İnsanlar &#8220;iyi ama, &#8230;&#8221; diye başlayan cümlelerle bir sürü itiraz getiriyorlar. Bu itirazlara verilen ezberci yanıtları ise oldum olası sev(e)medim:</p>
<ul>
<li>- ALLAH öyle emretmiş!</li>
<li>- İyi ama sebebi ne? Hikmeti ne?</li>
<li>- Kur&#8217;an&#8217;da böyle yazıyor! İtiraz mı ediyorsun?</li>
<li>- Yaw hocam bunda bir tutarlılık olmalı. Emirleri, yasakları birleştiren bir zemin olmalı. Kul hakkı? Şirk?</li>
</ul>
<p><strong>Pozitivizm ile zina:  İslam inancının kirletilmesi</strong></p>
<p>Moderniteyi, pozitivizmi çok eleştirdik bu sayfalarda. Hatta bir kitap bile yayınladık &#8220;<a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf">Bilim ve teknoloji insanlığa yol gösterici olabilir mi?</a>&#8221; adında, tam 74 sayfa! Bu kitapta savunduğumuz fikirlerden belki de en önemlisi pozitivizm yüzünden insanların her şeyi bölüp parçalayarak anlamaya çalışmasıydı. Çünkü Hayat&#8217;ı, İnsan&#8217;ı ve Kâinat&#8217;ı kavramların, kelimelerin, sayıların ve formüllerin içine hapsederseniz anlamı kaybedersiniz. Bir fıkranın neden komik olduğunu açıklayarak kimseyi güldüremezsiniz! **</p>
<p>Zannediyorum İslam düşüncesine de en büyük zararı veren bu parçalama merakı oldu. İman&#8217;ı önce kelimelere, ardından sarıklara, cüppelere, belirli tip binalara, haftanın belli günlerine hapseden bir parçalama süreci başladı. Ne zaman? Belki de İslam&#8217;dan çok önce. Zira insanı kendinden uzaklaştıran, kendisiyle arasına mesafe koyan bu parçalama güdüsü bizim <strong>doğamızın</strong> bir parçası, daha doğrusu nefsimizin <strong>doğal</strong> bir işlevi. Ama bu hayvanî işleve karşı mücadele etme özgürlüğüne de sahibiz. O halde devam edelim:</p>
<p>Evet, İslam inancı ve İslam düşüncesi nasıl oldu da &#8220;içeriden&#8221; parçalandı? Anlamı boşaltılıp şekle mahkûm edildi?</p>
<p>Kimi insanlar yapıları gereği diğerlerine göre daha fazla güven ihtiyacı içindedir. Hergün aynı yoldan geçmek, aynı lokantada yemek, aynı gazeteyi okumak onlara güven verir. Bu &#8220;tanıdık&#8221; ortam onları rahatlatır. Bazı meslekler(***) de insanları bu yöne iter: Muhasebe, hukuk, mühendislik&#8230; Kanunları, ilkeleri oturmuş, sürprize, maceraya yer olmayan mesleklerdir bunlar. Tersine reklâm, basın, turizm gibi mesleklerde sürekli yenilik vardır. Bu meslekler insanı esnekliğe alıştırabilir.</p>
<p>İşte bu güven ihtiyacı insanların din ile ilişkisini de belirliyor zannediyorum. Yani bu durumdaki insanlar &#8220;katı&#8221; birşeyler arıyorlar tutunacak, içine sığınacak&#8230;Duvarları ritüelleşen alışkanlık tuğlasıyla örülmüş barınağa sığınan insan bilimsel determinizimde bulamadığını dinsel determinizmde(!) arıyor. İlâhî mesajın içeriğini anlamaya çalışmak oldukça ürkütücü olabilir bu bağlamda. Ya beklenmedik bir şey çıkarsa? Ya yeterince kesin olmazsa? <strong>Ya ÖZGÜRLÜK&#8217;ten kaçmam imkânsızsa? </strong></p>
<p>Neticede yol ikiye ayrılıyor: Ya hesaplarıyla kontrol edemediği herşeyi (din, inanç, metafizik, &#8230;) reddeden bir pozitivist oluyor ya da <strong><em>&#8220;Kur&#8217;an&#8217;da böyle yazıyor! İtiraz mı ediyorsun?&#8221; </em></strong>diyen katı bir Müslüman. İkinci gruptaki Müslümanların Tasavvuf&#8217;a ve felsefeye de ateşli biçimde <strong><em>&#8220;gayrı İslamî&#8221; </em></strong>diyerek karşı çıktıklarına tanık olduk sitede son zamanlarda, hatırlayacaksınız. Ne ilginçtir ki balıkların, meyvaların üzerinde ALLAH&#8217;tan işaret arayanlar, Kur&#8217;an&#8217;daki ayet ve surelerin sayısını çarparak, bölerek şifre bulanlar(!) da yine bu &#8220;katı&#8221; gruptan çıkıyor.</p>
<p><strong>&#8220;Bak sen şu işe! Demek ki ALLAH var&#8221;</strong> şeklinde özetleyebileceğimiz mucizeperverlik korkarım iman zayıflığından geliyor:</p>
<ul>
<li>- Karına neden aşıksın?</li>
<li>- Sarı saçları var, boyu uzun, ayrıca çok zeki ve tahsilli.</li>
<li>- Daha uzun, daha sarışın, daha zeki bir kadın bulursan boşanacak mısın?</li>
</ul>
<p>Elbette ilk soru yanlıştı, aşkın <strong>objektif sebebi olsaydı</strong> herkes aynı kişilere aşık olurdu.  İnanmak da objektif biçimde açıklanabilecek bir şey değil. Hele katı kavramlara, ritüellere parçalanmasında, rasyonalize edilmesinde büyük sakınca var. Bu bağlamda Tanrı&#8217;nın varlığını mucizelerle ispat etme ihtiyacı da iman değil bir <strong>güvenlik arayışı</strong> kanımca. &#8220;Heyy! Demek ki deli değilim, bir Tanrı varmış!&#8221;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091204_derin_dusunce_org_descartes.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-7562" title="20091204_derin_dusunce_org_descartes" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091204_derin_dusunce_org_descartes.gif" alt="" width="250" height="233" /></a>Tanrı varlığına dair elle tutulur, gözle görülür ispatları aramanın yolu korkarım&#8230; materyalizden geçiyor!  1600&#8242;lerde <a href="http://human-nature.com/rmyoung/papers/pap102h.html">Beden-Ruh dikotomisine</a> çözüm arayan Descartes&#8217;ın Ruh ile Beden&#8217;in temas ettiği yeri bulmak için kadavralar üzerinde yaptığı bilimsel(!) araştırmalar geliyor akla. Madde&#8217;nin içinde Ruh aramak&#8230; En sonunda <strong>Pineal Bez</strong> denen bezelye büyüklüğünde bir salgı bezinde karar kılmıştı zavallı adamcağız.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ulus-Devlet ile zina: İslam inancının ırkçılık ile kirletilmesi</strong></p>
<p>İslâm coğrafyasının dış düşmanları vardı eskiden: Haçlılar, Moğollar&#8230; Şimdi Irak&#8217;ı işgal eden ABD ordusu var. İsrail var. <a href="http://www.derindusunce.org/2007/05/19/muslumanlarin-ic-hastaliklari-ve-neo-cahiliyye-devrinin-sonu/">Dış düşmanlardan daha tehlikeli olanın iç hastalıklar</a> olduğunu düşünüyorum uzun zamandır. İçerinden gelen tehlikeye karşı pek bir savunmasız durumdayız. En son Diyanet&#8217;in ırkçı mahyaları ile canlandı tartışma ama sorunun kökenleri cahiliyye dönemine kadar uzanıyor. Arap yarımadasındaki kabilelerin arasındaki kan-soy kavgaları insanların Madde ile Ruh&#8217;u karıştırma hatasına kolaylıkla düşebildiğini gösteriyor. Felâketlerin Müslümanların üzerinden silindir gibi geçtiği hemen her dönemde ırkçılık görüyoruz. Pusuda bekleyen, tam tedavi olmamış bir hastalık gibi tekrar tekrar çıkıyor ortaya.</p>
<p>Mustafa İslâmoğlu  bir videosunda Endülüs seyahatini anlatıyordu ve Endülüs&#8217;ün çöküşünü: Önce Araplar ile Berberîler birbirlerine düşmüşler. Berberîler bertaraf edilince Mağrib Arapları ile Suriye  Arapları bölünmüş. Suriyeliler galip gelince Şam ve civarından gelenler öteki Suriyelilere üstünlük taslamış. 1100&#8242;lü senelerde Endülüs&#8217;ü yıkan kan-soy-ırk saplantısının 1900&#8242;lerde Osmanlıyı da içeriden çökertmesi bir raslantı mı? 2009 Türkiyesinde hâlâ Türk-Kürt kavgası sürüyor. Devletten maaş alan insanlar camilerimize <strong><em>&#8220;Ne Mutlu Türk&#8217;üm Diyene&#8221;</em></strong> yazabiliyor korkmadan, utanmadan.</p>
<p>İşte bunun için yazdım bu yazıyı:</p>
<ul>
<li>Aşk&#8217;ı Seks ile,</li>
<li>Mutluluk&#8217;u Tatmin ile,</li>
<li>Kudret&#8217;i Silah ile,</li>
<li>Özgürlüğü Para ile,</li>
<li>Takva&#8217;yı Irk ile,</li>
<li>Ruh&#8217;u Madde ile,</li>
</ul>
<p> Karıştıran yolların aynı yere çıktığını düşünüyorum.</p>
<p>Çok sevdiğiniz bir dostunuz gözünüzün önünde bir başkasının karısına sulansa ne hissederdiniz? Mide bulantısı? Camilerdeki ırkçı sloganlar, &#8220;ötekilerin&#8221; otobüsünü taşlayanlar, cenazelerdeki sloganlar da bana kusma hissi veriyor.</p>
<p>Zinanın ve şirkin yolu bu&#8230; Madde ve Ruh&#8217;u karıştıranın yolu.</p>
<p><strong>Tavsiye okuma:</strong></p>
<p> <a title="Permanent Link to Dinlerarası diyalog : Diyanetizm ve İslâm" href="http://www.derindusunce.org/2009/10/22/dinlerarasi-diyalog-diyanetizm-ve-islam/">Dinlerarası diyalog : Diyanetizm ve İslâm </a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2007/08/21/kurtlu-hilal/">Kurtlu hilal</a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2007/05/19/muslumanlarin-ic-hastaliklari-ve-neo-cahiliyye-devrinin-sonu/">Müslümanların iç hastalıkları</a></p>
<p><a title="Permanent Link to Türk Milliyetçiliğinin intiharı: CHP ile MHP birleşsin!" href="http://www.derindusunce.org/2007/07/03/turk-milliyetciliginin-intihari-chp-ile-mhp-birlessin/">Türk Milliyetçiliğinin intiharı: CHP ile MHP birleşsin!</a></p>
<p> </p>
<p>(*) Türkçe/Arapça eski anlamlarını da aradım hatta Sevan Nişanyan&#8217;a bile sordum ama tatmin edici bir yanıt alamadım. Bilenler söylerse memnun olurum.</p>
<p>(**)Bergson&#8217;un dediği gibi <strong><em>&#8220;gözü ne kadar bölerseniz bölün GÖRME denen şeyi göremezsiniz&#8221;</em></strong>.</p>
<p>(***) <strong><em>&#8220;Mesleğiniz kaderinizi belirliyor&#8221;</em></strong> tarzı bir klişe okumayın lütfen,  sadece örneklemek amacıyla kullanıyorum.</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye bölünür mü?</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/02/zina-da-boyle-bir-sey-iste%e2%80%a6/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/02/zina-da-boyle-bir-sey-iste%e2%80%a6/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İNSAN,ALLAH ve DİN</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/10/27/insanallah-ve-din/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/10/27/insanallah-ve-din/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Oct 2009 21:20:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Cemile Bayraktar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7026</guid>
		<description><![CDATA[Asırlardır üzerine konuşulan,birbirleri ile bağlatıları kendi tanımlamalarına ve anlamlarına açıklık getiren insan,Allah ve din konusu,kendi tanımları ile anlamlanmanın yanısıra onları anlamlandıran insanların ya da görüşlerin,tanımlarına göre bir nevi kimliklerini oluşturan kavramlardır.Mesela,teslis inancı ( baba-oğul-kutsal ruh=Cebrail ) ile dini ve Allah&#8217;ı tanımlayan birine pekala Hristiyan diyebiliriz.Buradan hareketle insanın kendini merkeze alarak yorumladığı yaratıcı ve onun kalıplarında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091027_derin_dusunce_org_insan_allah_din.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-7030" title="20091027_derin_dusunce_org_insan_allah_din" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091027_derin_dusunce_org_insan_allah_din-191x300.jpg" alt="" width="191" height="300" /></a>Asırlardır üzerine konuşulan,birbirleri ile bağlatıları kendi tanımlamalarına ve anlamlarına açıklık getiren insan,Allah ve din konusu,kendi tanımları ile anlamlanmanın yanısıra onları anlamlandıran insanların ya da görüşlerin,tanımlarına göre bir nevi kimliklerini oluşturan kavramlardır.Mesela,teslis inancı ( baba-oğul-kutsal ruh=Cebrail ) ile dini ve Allah&#8217;ı tanımlayan birine pekala Hristiyan diyebiliriz.Buradan hareketle <strong>insanın kendini merkeze alarak yorumladığı</strong> yaratıcı ve onun kalıplarında yine kendine göre yorumladığı ya da mevcut yorumlardan kabul ettiği,dahili olduğu din tek anlamı olmasına rağmen çoklu yorumlar neticesinde,onlara mecburi bir bağımlılıktan dolayı teklikten çoklu tanımlamalara kaymıştır.</p>
<p>  İnsan, Allah ve din dediğimizde ;<span id="more-7026"></span></p>
<p><strong>  İnsan,dik duruşa,görece gelişmiş bir beyine,somut düşünme yeteneğine,konuşma kabiliyetine,alet kullanma ve üretme yetisine sahip primat türüdür. ( Vikipedi )</strong></p>
<p><strong>  Allah,tek,zıddı ve benzeri olmayan yaratıcının adı. ( Vikipedi )</strong></p>
<p><strong>  Din,olağanüstü,kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan,çeşitli ayin,uygulama,değer ve kurumlara sahip inançlar ve ibadetler bütünü. ( Vikipedi )</strong></p>
<p>gibi ortalama tanımlara rastlıyoruz.Bunlar elbetteki ortalama tanımlamalardır.Benim anlatmak istediğim noktaya varmak için bunlara ek olarak,insan tanımını biraz irdelemekte yarar görüyorum.Zira Allah ; başlangıç,töz,ilk varlık,Yaratan&#8217;dır.Din (semavi ) ise Allah&#8217;ın kendi ortaya koyduğu yine Allah menşeili bir yöneliştir.Burada Allah ve din yorumlamaları insan süzgeçinden geçer.</p>
<p>  İnsan tanımında belirtilen kendinde var olan( beyin,düşünme yeteneği,alet kullanma yetisi) ile ele aldığımız varlık,bunların kendisinde var olması ile insan olmaz.Bunların kendisinde var olması onu &#8216; beşer &#8216; kılar.Ancak ve ancak bu kendinde var olanı kullanmaya ve ortaya çıkarmaya yönelik bir eylem gerçekleştirirse işte o zaman beşer dediğimiz varlık,insan olarak anılmaya başlar.Dr. Ali Şeriati tanımı buraya vurguda bulunur ve beşerin var olan olduğunu,insanın ise beşer üzerinden &#8216; olmak &#8216; kabiliyeti ile ortaya çıktığını izah eder.Şeriati tanımı incelenecek olursa beşerin varlık ayağı,insanın beşerden bir sonraki adımla &#8216; olmak &#8216; fiili ile insan olması,olabilmesi doğru kabulünü hem tanımlama açısından hem de insan,Allah ve din tanımlamalarında ve yorumlamalarında ve ilişkilendirilmelerinde çok daha doğru tespitlerin ortaya çıkmasını sağlayacağını düşünüyorum.Sonuç olarak beşer varlık ise onun olabilmiş hali insandır.Ve insan olmak dediğimiz şey bitiş noktası ve duruşu (stop) olan değil bilakis sürekli varolmaya devam eden,kendi varlığını,var oluş nedenini sağlamlamak üzere devam eden,durmayan varlıktır.Daha basit örnekleyecek olursak arının varlığını,var olma gayesini ortaya koymak onun bal yapmasından geçer.</p>
<p>  Başlığa dönecek olursak;insan,Allah ve din üçlemesi,insanın beşer olmaktan insan olmaya gittiği yolda bu üçlemede kendini nereye koyduğu ile alakalıdır.Zaten kendini koyduğu yer de insanın beşerliğinin veya insanlığının ölçüsüdür.</p>
<p>  Bugüne kadar rastladığımız o asırlardır üzerine konuşulan insan,Allah ve din bağlamları,ortaya çıkmış neticeler ışığında genellikle insanın kendini merkeze alarak,beşerliğinin şaşarlığının göz kapatması ile <strong>dinin insana nasıl baktığını değil de,insanın dine nasıl baktığıyla </strong>ilgilinmesinden kaynaklı yorum farkına,yorum farkından daha çok doğru farkına yol açmıştır.Evet maalesef insan kendi beşerliğinin farkında olmaksızın,insan olabildiğine aşkın bir iman yaşayarak mevcut dinin ve onun faili Allah&#8217;ın kendisine,insana nasıl baktığından çok,kendisini bir merkez alarak durumu insanın Allah&#8217;a ve dine nasıl baktığı konumuna hapsetmiştir.Bu büyük handikap yüzyıllardır süre gelen insan,Allah,din bağlantısını kuramayanların handikapıdır.Bu handikapın giderilmesinin tek yolu ise insanın kendini merkezden kaydırmasıyla mümkündür ancak.Belki de en zor olanı budur.Ben merkezciliğin yerini O merkezcilik ile değiştirmekte ufak bir el hareketi kadar kolay bir eylem değildir.Çünkü ben merkezci beşer,aynı zamanda küçük bir Tanrı olarak kendini ilan etmiştir,bu Tanrılıktan feragat etmek öyle kolay gerçekleşebilen bir durum değildir.Zaten eğer o beşer o Tanrılıktan feragat edebilirse beşerliğini,insan olabilmesine dönüştürecektir.Aynı Mehmet Yılmaz&#8217;ın <strong><a href="http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/" target="_blank">Güzellik Matkabı Zeka Duvarını Deler mi ?</a> </strong>başlıklı yazısında olduğu gibi.O yazıda uzun uzadıya anlatılan örneklemenin,dikkati doğru noktaya çekme amacının örneklemesi belki de beşer olmak halinden insan olma haline adım adım lakin durmadan ilerlemektir.Ben de kendi dilimce o farkında olma halini adlandırmaya çalıştım.</p>
<p>  <strong>Unutulmamalıdır ki,birinci adım insanın dine ve Allah&#8217;a nasıl baktığı değil de,dinin ve Allah&#8217;ın insana nasıl baktığıdır.Beşerin insan olabilmesi için önce kendine bakışı,kendi olmaksızın görmesi gerekmektedir.Bu bir sıralama,yer belirleme değil,anlama noktasındaki en doğru formüldür.</strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/10/27/insanallah-ve-din/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/10/27/insanallah-ve-din/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Güzellik Matkabı Zekâ Duvarını Deler mi?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2009 12:38:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=6609</guid>
		<description><![CDATA[ Yazıyı kullanma klavuzu: Bu yazıyı okurken zihnen müsait olmanızı istirham ediyorum. Ne aç olun ne de tok. Üşüdüğünüz ya da sıcaktan bunaldığınız bir sırada okumayın. Hava güneşli ise güneşe arkanızı dönün. Ocakta yemeğiniz, ağlayan çocuğunuz olmasın. Korna çalan birine kızdıysanız ya da geç kalan bir ödeme için endişelendiyseniz bu duyguların yüreğinizden kirli bir su gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090917_derin_dusunce_org_guzellik.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-6610" title="20090917_derin_dusunce_org_guzellik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090917_derin_dusunce_org_guzellik.gif" alt="" width="110" height="106" /></a> <em><strong>Yazıyı kullanma klavuzu:</strong> Bu yazıyı okurken zihnen müsait olmanızı istirham ediyorum. Ne aç olun ne de tok. Üşüdüğünüz ya da sıcaktan bunaldığınız bir sırada okumayın. Hava güneşli ise güneşe arkanızı dönün. Ocakta yemeğiniz, ağlayan çocuğunuz olmasın. Korna çalan birine kızdıysanız ya da geç kalan bir ödeme için endişelendiyseniz bu duyguların yüreğinizden kirli bir su gibi akıp gitmesini bekleyin&#8230; Ekrandan okumayın, kâğıda basın bu yazıyı. Elinize şekersiz demli bir çay ya da acı bir kahve alıp rahat bir koltuğa yerleşin. Cep telefonunuzu kapayın. Müzik dinleyecekseniz kısık sesli, sakin, sözsüz parçalar olsun&#8230; Hazır olduğunuzda kırmızı çizgilerin arkasında iki saatliğine bir gezintiye çıkarmak istiyorum sizi. </em></p>
<p><em>Anlatılanların zihninizde bir miktar yankı bulmasına ve anlam kazanmasına  müsade edecek kadar yavaş okumaya gayret edin. Dipnotları lütfen ertesi güne bırakın. </em></p>
<p><em> </em><em>Okumaya başlamadan önce ufak bir ricam daha olacak. Yazının ana konusuna odaklanabilmek için<strong> <a href="http://www.derindusunce.org/img/guzellik.pps">buradaki sunumu</a></strong> bilgisayarınıza indirin ve seyredin. Yazısız, müziksiz bir sunum bu. Sadece &#8220;güzel&#8221; bulduğum <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/guzellik.pps">32 resim</a></strong> var. Günlük koşturmalardan kolayca uzaklaşmak için sadece bir kaç dakika&#8230; Geçişler otomatik değil. Her bir resim üzerinde bir kaç saniye kalsanız yeter. Yazıyı hissetmek için gerekli bir etap bu.</em></p>
<p> <strong>Güzellik matkabı Zekâ Duvarını deler mi?</strong></p>
<p> <strong>Hayret-okul&#8217;a giriş günü<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090925_derin_dusunce_org_pont_de_neuilly.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-6611" title="20090925_derin_dusunce_org_pont_de_neuilly" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090925_derin_dusunce_org_pont_de_neuilly.jpg" alt="" width="244" height="263" /></a></strong></p>
<p> Neredeyse 1 yıl oluyor, bu &#8220;garip iş&#8221; ilk defa başıma geldiğinde &#8220;sıradan&#8221; bir eylül sabahıydı, işe gidiyordum. Seine nehrinin üzerinden geçen köprülerden birinin, Pont de Neuilly&#8217;nin üzerindeydim. Köprünün ayaklarının destek aldığı adanın üzerindeki kavak ağaçları rüzgârın etkisiyle sallanıyordu. Sabahın ilk ışıkları kavak yapraklarını, etrafta uçuşan deniz kuşlarının kanatlarını, köprünün taşlarını hatta yoldan geçen insanların üzerini sarımtırak bir örtü gibi örtmüştü. Köprünün altından geçen kuşlara &#8220;tepeden bakmak&#8221; o kadar şaşırtıcıydı ki bir an kendimi unuttum ve hayatımda ilk defa kuş görüyormuş gibi hayretle bu görüntüye kilitlendim. Sanki bir eşik değeri aşılmış, fazladan bir pirinç tanesi zekâ-akıl terazisinin dengesini &#8220;doğru&#8221; yönde bozmuştu.<span id="more-6609"></span></p>
<p> Kendimi 2 yaşında bir çocuk gibi hissettim o an. Dünyanın ilk ve tek kuşu karşımda duruyordu ve ben o kuşu gören tek insan olacaktım! Hayretim ve güzellik karşısındaki hayranlığım dışa öylesine vurmuş olmalı ki köprüden geçen insanlar önce bana bakarak yavaşlıyor, gözleriyle gözlerimi takip ederek bakışlarını kuşlara çeviriyolardı. Benim gördüğümü göremedikleri için kafalarını iki yana sallayarak yeniden hızlanıyorlardı bir süre sonra.</p>
<p> 40 yaşımda olmama rağmen kendimi 2 yaşımda hissetmiş olmak çok eğlenceli geldi. O hayret halinden çıkmak yerine sürdürmek istedim biraz daha. Seine nehrinin dalgalarına, kavak ağaçlarına o samimi şaşkınlığımla baktım bir süre daha. Hayatımda gördüğüm ilk kavak ağacı ve ilk su dalgası beni mutlu ediyordu.</p>
<p> Hissettiğim şey gitgide bir sarhoşluğa benzemeye başlamıştı. Ameliyattan hemen önce narkoz verildikten sonraki saniyelerdeki gibi bir &#8220;uçuş&#8221; hissi. Ama uyutan değil tersine ayıltan bir sarhoşluk olduğunu söylemeliyim. Saatlerce çamurlu yol gittikten sonra arabanın ön camını yıkayıp &#8220;ohh&#8221; çeken şöför gibiydim. Herşey daha &#8220;net&#8221; görünüyordu gözüme.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090925_derin_dusunce_org_guzellik.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-6614" title="20090925_derin_dusunce_org_guzellik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090925_derin_dusunce_org_guzellik.jpg" alt="" width="500" height="333" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090925_derin_dusunce_org_guzellik.jpg"></a></p>
<p> Aniden bir ürperti hissettim. Adını koyamadığım bir his bedenimi kaplıyordu yavaş yavaş. Ne yerçekimi ne de sabahın serin rüzgârını duymuyordum artık. İçimde bir titreme başladı, gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Ne bir sevinç ne de bir üzüntü. İçimde bir duygu yoktu. Hissettiğim tek şey bir tür &#8220;görme&#8221; idi. O sabah, o dalgalar, o ağaçlar ve o kuşlar bütün güzellikleriyle oradaydı. Bu güzelliği &#8220;görüyordum&#8221; sadece. Ama eskiden baktığım güzel manzaralardan farklı olarak bu sefer bir tür &#8220;<strong>hayret-lezzet</strong>&#8221; vardı. <strong>Hayret-lezzet</strong> öyle güçlü bir duyguydu ki hani biraz daha ileri gidebilsem sadece göz yaşlarım değil kanım dahi vücudumun dışına çıkacak gibiydi. Öylesine &#8220;çözülmüş&#8221; hissediyordum bedenimi, sanki hücrelerim birbirinden uzaklaşıyordu..</p>
<p> İzleyen günler ve haftalarda o lezzeti arar oldum. Hemen hergün o köprüden aynı saatte geçiyor, hayretle kuşlara, ağaçlara bakıyordum. Bu <strong>hayret-lezzet</strong> o kadar hoştu ki <strong><em>&#8220;insan bu uğurda işini hatta ailesini dahi terk edebilir&#8221;</em></strong> diye düşündüm. Randevularım, toplantılarım ve ailem olmasa o köprünün üzerinde bütün bir gün kalıp ağlayabilirdim. <strong>Hayret-lezzet</strong> bir uyuşturucu halini almaya başlamıştı. Alkol ya da kumar tutkunları gibi perişan olmak ihtimal dahilinde görünüyordu&#8230;</p>
<p> Fakat sürekli aynı yerden katlanan bir çamaşırın iz yapması gibi zamanla zihnimde bir yerlerde bir &#8220;<strong>katlama izi</strong>&#8221; oluştu. Doğanın güzelliğini seyrederek &#8220;kafayı bulmak&#8221; oldukça kolaylaştı bir süre sonra. Başlangıçta &#8220;kendimi unutmak&#8221; için ciddi ciddi dikkatimi yoğunlaştırmam gerekirken sonraları bu &#8220;geçiş&#8221; neredeyse otomatikleşti. Zihnim artık duyduğum <strong>Hayret-lezzet</strong> ile meşgul değildi. Bu otomatikleşme sayesinde olayı biraz çözmeye başladım.</p>
<p> Öncelikle hadise doğa ile sınırlı değildi. bir bebeğin masumiyeti ya da yaşlı bir insanın yüzündeki kırışıklar bu iç titremesini ve ağlamayı başlatabiliyordu. Zihnimde bilinçli olarak bazı kapıları kapatmam ve başka bazı kapıları açmam ile mümkün oluyordu bu <strong>Hayret-lezzet</strong> halini yaşamak. (Bu kapıları ve açma-kapama yollarını ve fikrî sonuçlarını ve faydalarını birazdan anlatacağım)</p>
<p> İkincisi bu hayret-lezzet insanı müthiş derecede dinlendiriyordu. Ama bu dinlendiriciliği iyi bir haber, bir dost sohbeti, kas gevşetici ilaçlar ya da masaj ile karşılaştırmayın. Bu &#8220;<strong>çareler</strong>&#8221; üzücü şeylerin ve/veya <strong>onların sonuçlarının</strong> yok edilmesinden ya da unutulmasından ibarettir. Oysa <strong>hayret-lezzet</strong> hali üzüntü-sevinç kavramının ortadan kalktığı bir hal. Öfkenin, sabırsızlığın, cimriliğin ya da bunların tersinin mümkün olmadığı bir tür alternatif iç-alem(?) veya her zamankinden farklı bir bilinç hâli.</p>
<p> Bu &#8220;aleme&#8221; bir süre gidip geldiğiniz zaman <strong>hayret-lezzet</strong> yerine <strong>hayret-okul</strong> isminin daha doğru olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Zira insan içinde yaşadığımız fizikî aleme &#8220;geri döndüğünde&#8221; bazı şeyleri idrak etmiş olduğunu fark ediyor. Eliniz boş dönmüyorsunuz o sarhoşluk-titreme-ağlama halinden. Özeti bu.</p>
<p> <strong>Hayret-okul</strong>&#8216;a gitmenin bir kaç yolu var kanaatimce. Bunlardan birincisi benim gibi yaş tahtaya basmayı sevmeyen, herşeyi anlamak isteyen mühendisler için, zahmetli bir yol. Çok vakit alıyor. Çıplak ayakla kayalık bir dağa tırmanmaya benziyor. Zihninizle o patikaları adım adım aşmalısınız ama kolaya kaçmadan. Elinizdeki bu yazı mühendisin yoludur.</p>
<p> İkinci yol sanatın yolu, boyacılık mertebesini aşmış, hakiki sanatçının yolu. (Bkz. &#8220;<a href="http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/">Ayıp sanat olur mu?</a>&#8221; makalesi, <strong>Sanatçı başka, boyacı başka!</strong> isimli paragraf)</p>
<p> Sanatçı insan mühendisin adım adım gittiği yollar üzerinde kendi kanatlarıyla uçuyor. Doruk noktasının tadını biliyor, hatta mühendise yol gösterebilir ama kendisi yere inemiyor. O kanatlara söz geçirmek kolay değil. Kanatlar kimin efendi, kimin hizmetkâr olduğunu unutabiliyorlar. Sanatçı yolunu her an kaybedebilir. Geri dönüş yolunu ya da doruğa nasıl gideceğini unutabilir, işi zor.</p>
<p> Üçüncü yol ise üç kâğıtçıların yolu. LSD gibi uyuşturucu bağımlılarının, halisünojen bitkileri çiğneyerek sarhoş olan bazı şamanların ve büyücülerin yolu. Onların yaptığı paraşütle Everest dağının tepesine atlamaya benziyor. İnsanın nereye düşeceği belli değil. Oksijen tüpü yok ve fazla hızlı tırmanmış olduğundan vücudu yüksekliğe alışamamış. Doruk noktasına herkesten önce varıyor ama gördüklerini idrak edecek durumda değil. İndiğinde <strong>Hayret-okul</strong>&#8216;a dair doğru dürüst hiç bir şey hatırlamayacak. Çünkü sadece oradaki kitapların son sayfasını okudu, filmlerin son dakikalarını seyretti. <strong>Hayret-lezzet</strong>&#8216;i isteyecek <strong>Hayret-lezzet</strong>&#8216;in kendisi için. Bağımlısı olacak. Sigarayı bırakışını kutlamak için yeni bir tane yakan tiryakinin dramı bu. Paraşütçüler ve üç kağıtçılar kısmı ile ilgili şüpheler için oldukça uzun, özel bir dip not yazdım<strong>(1)</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090925_derin_dusunce_org_ebru.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-6613" title="20090925_derin_dusunce_org_ebru" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090925_derin_dusunce_org_ebru.jpg" alt="" width="313" height="630" /></a> <strong>Hayret-Okul&#8217;un faydaları</strong></p>
<p>Bu hayret-lezzet halini bir okula benzetmiştim. İnsan ne öğreniyor burada? Bu halde iken öğrendiklerinizi sıradan bilimsel veriler halinde dökmek imkânsız. Kelimelerin bittiği bir yer burası. İnsanca lisanlar yetersiz kalıyor. Belki de müsade yok metin halinde paylaşılmasına? <strong><em>&#8220;Gidemediğin yer senin değildir!&#8221;</em></strong> yazıyordu bir kışlanın duvarında. Bu da o hesap. Ama Hayret-Okul&#8217;dan fizik aleme geri döndüğünüzde çok şey hatırlıyorsunuz:</p>
<p> <strong>1-Gerçeklik</strong></p>
<p>Birincisi, bu halde iken gördükleriniz &#8220;gerçek&#8221; kelimesini fizik aleme göre daha çok hak ediyor. Bir güzellik, saflık, çıplaklık ve gerçeklik hissediyorsunuz ki insanı rahatlatan bir şey bu. &#8220;Ohh&#8221; diyorsunuz. Hayatın yaşamaya değer olduğunu <strong>idrak</strong> ediyorsunuz. Zaten aklınıza uygun bir fikirdi bu belki. <strong><em>&#8220;Hayat yaşamaya değer&#8221;</em></strong>. Üzerinde düşünmüştünüz ya da bir slogan gibi dilinizdeydi. Ama bu kez kelime diyarında değilsiniz. Öğrendiklerinizi yaşayarak öğreniyorsunuz. &#8220;Bilgiler&#8221; zihninize adeta bir mermere kazınır gibi, silinmemek üzere kazınıyor.<strong>(2)</strong></p>
<p> Kendinizi ve diğer insanları daha fazla &#8220;sevilesi&#8221; hissediyorsunuz. Sevginin ve aşkın hayattaki yerinin çok daha önemli olduğunu da <strong>idrak</strong> ediyorsunuz. Yine gizli bir mermer ustası iş başında sanki!</p>
<p> <strong>2-Mükemmellik</strong></p>
<p>Hayret-lezzet&#8217;in size doğrudan hissettirdiği, idrak ettirdiği bir başka şey ise mükemmellik. Bütünleştirici, kusursuz, sonuçlanmış ya da varması gereken yere varmış bir şeyin karşısındasınız. Kendine yeten ve bir kalp gibi atan, kendine has ritmi olan bir şeye parmaklarınızın ucuyla dokunuyorsunuz. Meselâ kuşların kanat çırpması, yaprakların sallanması ve sizin kalbinizin atışının ritmi ile bir müzik yapılmış gibi. O müziği bir kez duyduktan sonra fizikî alemdeki müzikleri başka bir kulakla dinliyorsunuz. Ayıldıktan sonra bile lezzeti süren bir sarhoşluk bu. Gördüğünüz ve duyduğunuz bir çok şey size Hayret-okul&#8217;u hatırlatıyor ve bu hatırlamanın kendisi bile lezzetli.</p>
<p> <strong>3-Zıtlıkların yok oluşu</strong></p>
<p>Soğuk-sıcak, iyi-kötü, büyük-küçük gibi zıtlıkların tanımlı olmadığı bir bilinç hâli bu. Cisimleri birbirinden ayıran sınırlar da anlamsızlaşıyor. Bir ebrunun ya da Osmanlı minyatürünün içindesiniz sanki. Mesafeler, perspektif, ışık ve gölge yok olmuş ve zaman geçmiyor. Herkes ve herşey aynı derecede önemli ve değerli, insanlar tek bir insan gibi. Sınıflandırmalar, kategoriler, genellemeler imkânsız. Zaman ve mekân hissedilmiyor çoğu kez. Meselâ uçan bir kuşun 20 kez kanat çırpmasını değil bir bütün olarak uçuşunu görüyorsunuz. Bütün hareketli cisimler için bu algı böyle.</p>
<p> <strong>4-&#8221;Kötü&#8221; şeylerin kabul edilişi</strong></p>
<p>Kötülükler, hastalıklar ve normal hayatta olmasını istemediğimiz şeylerin hepsi bu delikten baktığınızda iyi, doğru, yerli yerinde görünüyor. Aslında bu <strong>his-görüş</strong> zıtlıkların yok oluşu ile bağlantılı. İyi ve kötünün var olabilmek için birbirine ihtiyaç duyduğu bir bahçeden iyi ve kötünün özünde <strong>MUTLAK İYİ</strong> olduğu bir başka bahçeye bakıyorsunuz. Günlük yaşamın sorunları güneş görmüş kar gibi eriyip buharlaşıyor. Bu hali yaşamanın insana huzur vermesi büyük ölçüde bu buharlaşmadan kaynaklanıyor olmalı. <strong><em>&#8220;Herkes ne der?&#8221;</em></strong> gibi başkalarına odaklı kaygılar ile yağmalanmış ömrünüz, uydurma hastalıklarınız, pişmanlıklarınız, erişemedikleriniz, korkularınız, borç ve alacaklarınız buharlaşıp gidince geriye bir tek &#8230; siz &#8230; kalıyorsunuz &#8230; kendinizle &#8230; baş başa.</p>
<p> <strong>5-Ve anlatılamayanlar</strong></p>
<p>Bunun dışında da hissettikleriniz oluyor ama kelimelere dökecek kabiliyetim olmadığı için  denemiyorum bile.</p>
<p> Bütün bu &#8220;bilgilerin&#8221; dünyaya ve insanlara bakışımızı etkileyebilecek bazı temel sonuçları var kanaatimce. Bunları yazının sonuç kısmında anlatacağım. Şimdi verdiğim sözü tutayım ve biraz kapılardan bahsedeyim.</p>
<p> <strong>Kapıların açılması ve kapanması</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_org_chess_clock.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-6626" title="20090929_derin_dusunce_org_chess_clock" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_org_chess_clock.jpg" alt="" width="286" height="156" /></a>Satranç müsabakalarını izlediyseniz bilirsiniz, ikili kronometreler vardır, bir oyuncu düşünürken sadece onun &#8220;oyun zamanı tükenir&#8221;. Hamlesini yapar yapmaz bir düğmeye basar ve öteki oyuncunun kronometresi dönmeye başlar.</p>
<p>İnsanın da bu türlü birbirini dışlayan iki farklı &#8220;bakış&#8221; sahibi olabileceğini düşünüyorum. Meselâ <a title="Permanent Link to Fahişelik, şehitlik ve özgürlük" href="http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/">Fahişelik, şehitlik ve özgürlük</a> yazısında belirttiğim gibi bir insan-fahişe gördüğümüz zaman erkek-gözlerimiz çekici bir dişi-kadın, insan gözlerimiz ise &#8220;ekmek kavgası veren&#8221; bir anne-insan görebilir.</p>
<p> Buna dayanarak bedensel ihtiyaç ve arzularımıza (hayvanî yanımıza) göre hareket eden bir çift gözümüz olduğu gibi her şeyi &#8220;İnsan&#8221; penceresinden gören ikinci bir çift gözümüz olduğu sonucunu çıkarıyorum. Tıpkı satranç saati gibi <strong>hayvanî-gözlerimizi(3)</strong> kapatabildiğimiz ölçüde insanî gözlerimiz açılıyor.</p>
<p> Fakat <strong>hayvanî-gözlerimizi</strong> kapatmak o kadar kolay değil. Çünkü sadece yeme, içme gibi arzular değil daha &#8220;soylu&#8221; kaygılar da doğanın güzelliğine odaklanmamıza engel olabilir. Bunu yaşanmış bir örnekle açmak istiyorum:</p>
<p>  Kızlarımı çocuk parkına götürmüştüm. Tam kitabıma dalmak üzerediydim ki <strong><em>&#8220;baba arı var&#8221;</em></strong> dediklerini duydum. Gerçekten de bir arı etraflarında hızla dönüyordu. Kızlarımı yavaşça uzaklaştırdım oradan. Yerime döndüm. Sonra oturduğum banka yakın bir dala bir arının konduğunu gördüm. Arı kendi halinde yaprağın üzerinde duruyordu. Ona yaklaşmamı umursamadı. Arıyı dikkatle gözlemeye başladım. Siyah sarı halkalarını, kanatlarını, antenlerini dikkatle süzdüm. Bir süre önce kızlarım için tehlike arz eden ve uçan siyah nokta şimdi neredeyse şirin görünmeye başlamıştı gözüme.  </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_org_guzellik_ari.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-6616" title="20090929_derin_dusunce_org_guzellik_ari" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_org_guzellik_ari.jpg" alt="" width="500" height="310" /></a></p>
<p>Bizim için bir tehlike ya da fayda ifade ettiği müddetçe ne doğayı ne de diğer insanları göremiyoruz. Arı? Çocuklarımı sokabilir. Elma? Yiyebilirim. Polis? Ceza kesebilir. Patronum? Zam yapabilir ya da işten atabilir&#8230;</p>
<p>Dikkat ederseniz bir çok insan gözlerini süpermarketlerde fiyat &#8220;okuyan&#8221; barkod okuyucusu gibi kullanıyor. Diğer insanları birbirlerinden ayırd etmemize yarayacak yanlarını görüyoruz sadece. Bıyık, gözlük, giysiler, saç şekli&#8230; Bıyığını kesmiş bir tanıdığa yabancı gibi bakmamız acaba ne kadar masum? Peki eşini bir para kazanma makinesi ya da çocuk doğurabilen bir hizmetçi olarak gören insanların körlüğü ve mutsuzluğu da <strong>hayvanî-gözlerini</strong> fazla açmış olmaktan kaynaklanmıyor mu? Düşünmek lâzım üzerinde&#8230;</p>
<p> Doğaya ve cansız cisimlere de böyle bakıyoruz çoğu kez. Susamışsak görüyoruz suyu. <strong><em>&#8220;Hayvanları çok severim, ızgara lüfere ve fırında kuzuya bayılırım&#8221;</em></strong> diyen mizahçı geliyor aklıma. Hafızamız bile böyle işlemiyor mu? En çok zevk aldığımız ve korktuğumuz şeyleri hatırlıyoruz. Hafızamız herşeyi eksiksiz kaydeden bir tutanak değil. Hayatta kalma gayretimiz sonucu bize madden faydalı/zararlı olabilecek şeyleri hatırlıyoruz çoğu kez ve bu da bir tür körlük teşkil ediyor kanaatimce. Kendi hayatımızı seçici şekilde hatırlıyoruz.</p>
<p> &#8221;Güzel&#8221; kelimesi bu sebeple faydalı şeyler için yani yanlış kullanılıyor çoğu kez: Güzel bir kadın (=çekici), güzel bir yemek (=lezzetli)&#8230; Oysa zekâ duvarını delebilecek hakiki güzellik faydanın bittiği yerde başlıyor. Faydası olmayan şeylerin bizde uyandırdığı bir ilgi var ki bu ilginin üzerinde durmayı amaçlıyorum bu yazıda.</p>
<p> <em>Burada biraz durup dinlenin şimdi. Yazıyla, okuduklarınızla ve benimle aranıza bir mesafe koyun şayet henüz yapmadıysanız. Zira amacım size bir şey kabul ettirmek değil sadece bu kapılar ve alternatif gözler hakkında fikir alış verişinde bulunmak. Bu noktaya kadar okuduklarınızı zihninizden yavaşça geçirin. Bildiklerinizle, yaşadıklarınızla, inançlarınızla ve değer yargılarınızla tartın&#8230; </em></p>
<p><em> </em><em>Eğer benim arzu ettiğim kadar yavaş okuyorsanız çayınız ya da kahveniz çoktan bitmiş olmalı. Tazeleyin lütfen. Ayağa kalkmışken camdan dışarı bakın. Mükünse uzak bir noktaya. Size faydası olmayan güzelliklere bir göz atın. Bir serçe? Bir güvercin ya da bir martı geçiyor mu pencerenizin önünden şu anda? Pencere önündeki saksıdaki sardunyalar? Geçen yaz topladığınız ve özenle sehpanın üzerine dizdiğiniz deniz kabukları? Bahçede kurumuş çınar yaprakları var mı? Ya bulutlar? Akşam oldu mu? Ayın önünden geçen bulutları görüyor musunuz?</em></p>
<p><em> </em><em>Yazının geri kalan kısmı yeni kavramlar ile devam edecek. Buraya kadar anlatılanları içselleştirmiş olmanız çok mühim&#8230; Devam edelim şimdi çayınızı tazelediyseniz&#8230; </em></p>
<p> <strong>Zihnimizin misafirperverliği </strong></p>
<p>Hayvanî-gözlerimizi kapatıp etrafa bakabilmek kolay değil demiştim. Ama sadece <strong>amaç engelinden</strong> bahsetmiştim. Yani hayvanî-gözlerimiz bizi hayatta tutmak ve bedensel arzularımıza hizmet etme <strong>AMACI GÜDER</strong> ve bunun için çalışır demiştim. Oysa ikinci bir engel daha var ki onun aşılabilmesi, kapıların açılabilmesi için büyük önem taşıyor. Bu ikinci engel zihnimizin Hakikat&#8217;i misafir edebilecek durumda olMAmasından kaynaklanıyor. Neden?</p>
<p> Bir balık<strong>(4)</strong> hayal edin. Yüzgeçlerini ve kuyruğunu kullanarak suda ilerleyen bir balık. Hem ilerliyor hem de söyleniyor : <strong><em>« Ah şu deniz olmasa çok daha hızlı yüzebilirim! Suyun direnci beni yavaşlatıyor&#8230; »</em></strong>. Hayvanî-gözlerin hizmetkârlık ettiği insan zekâsı da bu balık gibi. İlerlemek için ihtiyaç duyduğu mekanizmalar onu bir noktadan sonra frenliyor. Meselâ bir yarış arabasının daha hızlı gitmesi için daha büyük motor takıyorsunuz ama motorun ağırlığı arabayı yavaşlatıyor.</p>
<p> Neden böyle? Çünkü insan zekâsı Hakikat&#8217;i anlamak için değil <strong>zaman-mekân</strong> akvaryumunda yüzmek için var. <strong>Zaman-Mekân</strong> ile sınırlanmayacak mevzularda zekâmız ve bütün heybetiyle kimyamız, fiziğimiz ve biyolojimiz sudan çıkmış balığa dönüyor: </p>
<ol type="1">
<li>Zaman&#8217;ın ne olduğunu nasıl anlatabiliriz? Zaman&#8217;dan önce ya da sonrasını?</li>
<li>Mekân nedir? Uzay nerededir? Neyin içindedir?</li>
<li>Aşk nedir? İyilik ve kötülük, adalet duygusu, vatan sevgisi, gelecek kaygısı? Birer ilüzyondan, vehimden mi ibarettir hayata anlam veren bu kavramlar?</li>
<li>Hayat nedir? Ölüm nedir?</li>
<li>Mezarda saçları ve tırnakları uzamaya devam eden, binlerce kurda, böceğe gıda ve yuva olan bir bedene kim ne hakla ölü diyebilir? Can nedir?</li>
</ol>
<p> Sanırım yavaş yavaş kelimelerin tükendiği o kırmızı çizgilere yaklaştığımızı daha iyi anlatabiliyorum. Ancak ve ancak <strong>bilinmediği zaman anlaşılan ANLAMLAR ülkesi burası!</strong> Kavramsallaştırılamayan gerçekler diyarı&#8230; Güzellik işte bu anlamlardan biri kanaatimce. Bir norma, standarta gelmeyen, bilimi, bilişi, yöntemi ve tahsili olmayan bir ANLAM.<strong>(5a)</strong></p>
<p> Bilimin ve felsefenin yakıtının bittiği bu topraklarda hakimiyet sanata ve edebiyata geçiyor. <strong>Zekâ duvarı</strong> ya da <strong>güzellik matkabından</strong> bahsediyorsam bilmece gibi konuşmak için değil sadece konuşmayı ve yazmayı sürdürebilmek için. Zira ölçülebilir, varlığı zaman ve mekân ile ifade edilebilir kavramları (matkap, duvar, okyanus&#8230;) ve bunların aralarındaki ilişkileri (delmek, yakmak, yükseltmek,&#8230;) kullanarak benzetmeler yapmak zorundayım. Biz sıradan insanlar bu zoraki sanatçılık sayesinde düşünmeye devam edebiliyoruz: Aklımızda bu tür kavramları &#8220;görebilmek&#8221; ve hatta misafir edebilmek için bir yer açıyoruz. Çünkü eti, kemiği, kuvveti ve zekâsı sonlu olan biz insanların sonsuzluğu, sonsuz güzelliği &#8220;içimize sokabilmemiz&#8221; ancak bu yolla mümkün.</p>
<p> Bu noktayı netleştirmek için Gazalî Hazretleri&#8217;nin <a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=74116&amp;spid=1010369">Mişkatü&#8217;l Envar (Nur Metafiziği)</a> adlı eserinden (sf. 75-77) istifade etmek isterim: </p>
<ul type="disc">
<li><strong><em>Göz kendini göremez</em></strong><em>, akıl ise kendinden başkasını da, kendine ait özellikleri de idrak eder. [...] ayrıca kendisinin bilgi sahibi olduğunu idrak ettiği gibi kendinin bilgi sahibi olduğunu bildiğini, kendisinin bilgi sahibi olduğunu bilişini bildiğini&#8230; sonsuza dek idrak eder. Bu özellik cisimler vasıtasıyla idrak eden göz için tasavvur edilemez.</em></li>
<li><em>Göz kendisine uzak ve çok yakın olan nesneleri göremez. Halbuki akıl için uzak ve yakın eşittir. Uzaklıkta semaların en yücesine çıkar, bir anda yeryüzünün en derin taraflarına iniverir. [...] aklın cisimler arası yakınlık-uzaklık anlamlarından münezzeh olduğu ortaya çıkar. </em></li>
<li><strong><em>Göz perde arkasındaki nesneleri göremez</em></strong><em>. [...] Doğrusu hiç bir Hakikat akıldan gizlenemez. Göz nasıl kapaklarını kapatarak kendine bir perde oluşturursa akıl da bazı nitelikleri sebebiyle kendine bir perde oluşturur. [...]</em></li>
<li><em>Göz nesnelerin dış tarafını, en üstte bulunan yönünü görür, Hakikat&#8217;inden ziyade kalıplarını ve suretini idrak eder. Akıl ise nesnelerin derinliklerine, sırlarına nüfuz eder. [...] <strong>Akıl bunların sebebini, gayesini, hikmetini ortaya çıkarır</strong>. <strong>(5b)</strong></em></li>
<li><em>Göz varlıkların bir kısmını görür, akılla idrak edilenlerin tamamını, hislerle idrak edilenlerin de bir kısmını idrakten acizdir. Sesleri, kokuları, tatları [...] idrak edici kuvvetleri yani işitme, görme, koklama [...] kuvvelerini idrak edemediği gibi ferahlık, sevinç, gam, hüzün, [...] gibi nefsanî sıfatları da idrak edemez. [...] Renkler ve şekiller alemini aşamaz. [...] <strong>göz aklın casuslarından biridir</strong>. </em></li>
<li><strong><em>Göz sonsuz olanı göremez</em></strong><em>. Cisimlerin sıfatlarını görebilir. O cisimler ise sonlu olmaktan başka türlü tasavvur edilemez. Akıl bilinenleri idrak eder. [...] Akıl sayıları idrak eder. Bunun bir sonu yoktur. </em></li>
<li><em>Göz büyüğü, küçüğü görür.[...] Akıl ise yıldızların ve güneşin yeryüzünden defalarca büyük olduğunu anlar. Göz yıldızları, önünde duran çocuğu hareketsiz görür. <strong>Akıl ise çocuğun büyüdüğünü, yıldızların her an büyük mesafeler katettiğini idrak eder</strong>. </em></li>
</ul>
<p> </p>
<p><strong>Bilginin ve lisanın körleştirici etkisinin sebepleri </strong></p>
<p> Neden Hakikat&#8217;i hemen göremiyoruz? Bölünmez biçimde düşünemiyoruz? Çünkü eğitim, kültür ve alışkanlıklar bir yandan, hayatta kalma çabamız ve hazcı bakışımız diğer yandan bizi engelliyor. Bu iki &#8220;motor&#8221; Hakikat ile bizim aramızdaki perdeyi kalınlaştırıyor. Biraz açalım şimdi:</p>
<p> Bilimsel yöntemlerimiz, ölçümlerimiz ve kullandığımız lisan ne yazık ki yaşananları, Hakikat&#8217;i ve Mutlak olanı &#8220;objektif&#8221; biçimde ifade etmeyi hedefliyor ama onu parçalara bölüyor. Her bir parçayı da adına &#8220;kelime&#8221; dediğimiz kutucuklara hapsediyor. Böylece biz Hakikat&#8217;i anladığımız vehmine kapılıyoruz. Ama bu kutulama işine tersinden baktığımızda ne kadar yetersiz ve hataya götüren bir yolda olduğumuzu da görebiliriz.</p>
<p> Meselâ bir akşam yemeğinde olduğunuzu hayal edin. Komik bir fıkra anlatıyorsunuz. Herkes gülmekten kırılıyor. Ev sahibesi mutfakta olduğu için duymamış. <strong><em>&#8220;Ne oldu? Ne oldu? Neyi Kaçırdım?&#8221;</em></strong> diyerek geliyor. Komik olan şeyin ne olduğunu anlatıyorsunuz ama ev sahibesi de dahil kimse gülmüyor.<strong> </strong>Neden? Çünkü neyin komik olduğunu analitik bir biçimde çözdü, öğrendi, kutuladı. artık gülmesi imkânsız!</p>
<p> Bir insan gözünü ne kadar küçük parçalara ayırmalısınız &#8220;görme&#8221; denen şeyi görebilmek için? Parçaladığınız bir gözün içinden &#8220;görme&#8221; çıkmazsa bunun sonucu nedir?</p>
<ul type="disc">
<li>Görme diye bir şey bilimsel olarak yoktur, bu bir inançtır, yanılgıdır,</li>
<li>Yöntemimiz yanlıştır.</li>
</ul>
<p> İnsanı kimyasal bir formül ile ifade edecek olsak:</p>
<p> <strong>İnsan =</strong> <strong>7</strong>x10<sup>25</sup>H<sub>2</sub>O + <strong>9</strong>x10<sup>24</sup>C<sub>6</sub>H<sub>12</sub>0<sub>6 </sub>+ <strong>2</strong>x10<sup>24</sup>CH<sub>3</sub>(CH<sub>2</sub>)<sub>14 </sub>+ &#8230; yazabiliriz. <strong>(5c)</strong></p>
<p> Zira birinci bileşik su ve ikincisi olan şeker vücudumuzda bol mikarda var.</p>
<p> Ancak bir yer solucanı veya bir gergedan da buna benzer bir formüle sahip. Nerede kaybettik insanın insanlığını? O halde analizi biraz daha ileri götürelim ve kimyasal bileşik değil değil atom bazında yazalım benzeri bir formülü:</p>
<p> <strong>İnsan =</strong> H<sub>15750</sub> + N<sub>310</sub> + O<sub>6500</sub> + C<sub>2250</sub> + Ca<sub>65</sub> + P<sub>48</sub> + K<sub>13</sub> + S<sub>15</sub> + Na<sub>10</sub> + Cl<sub>6</sub> + Mg<sub>3</sub> + Fe<sub>1 + &#8230; </sub><strong>(5c)</strong></p>
<p> Bu kez bedenimizdeki kalsiyum, potasyum ya da demir gibi atomlari daha net görebiliyoruz. Ama İnsan&#8217;a yaklaşmak şöyle dursun bir kamyon lastiğini ya da çöp torbasının kimyasal formülüne benzer bir şeye vardık neticede. Çünkü fosil yakıtlardan imal edilen cansız cisimler de karbon, hidrojen vb içeriyorlar bol miktarda. İnsan&#8217;ı ararken Can&#8217;ı ve Canlı&#8217;yı da kaybettik!</p>
<p> Mehmet Âkif İstiklâl Marşı&#8217;nı nasıl yazdı? Şair önce bir &#8220;K&#8221; koymuş, ardından bir &#8220;O&#8221;&#8230;  Eee? <strong>İstiklâl Marşı = K+O+R+K+M+A+S+Ö+N+M+E+Z&#8230;</strong> demek gibi bir şey bu. Gerçek şu ki kelimeler hatta duygular harften önce gelmiş. Savaşlar olmuş, insanlar ölmüş, şairin yüreği yanmış, kavrulmuş.</p>
<p> Yanlış yöne doğru ilerlediğini anlayan her insan gibi gericilik yapacağım. Bilimin ve analitik zekânın sınırları olduğunu iddia edeceğim. Nasıl bir futbolcu bale yapamazsa bir bilim adamı da Hakikat&#8217;e pozitif bilim ile erişemez diye düşünüyorum. Tersine bu yolda ısrar etmek bizi Hakikat&#8217;ten uzaklaştırır.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_comlekci.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-6618" title="20090929_derin_dusunce_comlekci" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_comlekci-235x300.jpg" alt="" width="235" height="300" /></a> Çünkü analitik zekâmız için her zaman <strong>Bütün = Parça + Parça +&#8230;</strong> şeklinde bir kural var. Oysa bu kural sadece belli koşullarda ve inşa edilen, üretilen şeyler için geçerli. Zekânın kendisinden önce var olan, batılıların <strong>&#8220;a priori&#8221;</strong> dedikleri <strong>evveliyat</strong>&#8216;ı açıklamak için değil. Meselâ bu zekâ ile bir çömleğe baktığınızda çömlekçinin el hareketlerini göremezsiniz.<strong>(6a) </strong>Çömleğin yapılışı kendine özgüdür. Islak bir çamurun çömlekçinin elinde dönerek şekillenmesi, fırında pişmesi&#8230; Bunlari bilmeyen bir gözlemci analitik zekâsıyla çömleğin kuru ve soğuk parçalardan yapıştırma yoluyla yapıldığı sonucunu çıkarabilir. &#8220;Yaratılış&#8221; aşamasındaki suyu ve ateşi çömleğe bakarak göremezsiniz.<strong> </strong></p>
<p> Madalyonun diğer yüzünde ise faydacılık var. Pozitif bilimler ve analitik zekâ bizim biyolojik anlamda hayatta kalma çabamızın hizmetinde. Daha iyi yemek, içmek, barınmak, üremek&#8230; Bu zekâ, zaman ve mekân ile sınırlanmış şeyleri anlamak ve modellemek için var. Bu zekâ zaman-mekân akvaryumundan dışarı her çıktığında hem kendi rezil oluyor hem de bizi rezil ediyor.</p>
<p> Peki bilimsel bilginin körleştirici etkisi nasıl işliyor? Ne zaman devreye giriyor? Bizi aydınlatmasını beklediğimiz bilim neden bizi engelliyor?</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_org_ari_guzellik_2.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-6617" title="20090929_derin_dusunce_org_ari_guzellik_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_org_ari_guzellik_2-300x175.jpg" alt="" width="300" height="175" /></a> Bu noktada daha önce aktardığım arı örneğini hatırlayın. Arıyı bilimsel yönüyle öğrendikçe parçalarına ayırıp kavram ve kelime kutucuklarına hapsediyoruz aslında. Arıların uçma şeklini, kanatlarını çırpma frekansını, sindirim sistemini &#8220;öğrendikçe&#8221; Arı&#8217;yı anlamaktan uzaklaşıyoruz. Bal üretimi için faydalı olan bilgiler Hakikat&#8217;i görmemizi engelliyor. Arı&#8217;yı kendi varlığı içinde görebilmek için fen derslerinde öğrendiklerimizi unutup bir çocuk şaşkınlığı ile bakabilmek gerekiyor yeniden. Bunun için ise sanata ihtiyaç var. Kelimelerin kutulama sırasında bize kaybettirdiği Hakikat bir nebze olsun metaforlar, semboller ve benzetmelerde, sanatın güzellik kaygısında ifade buluyor. Ama Mutlak olanı ifade etmek için sanat da bir yerden sonra yetersiz kalacak tabi. <strong>Bir aşk romanı okuyarak ya da aşk filmi seyrederek Aşk&#8217;ın ne olduğunu öğrenemezsiniz. </strong>Aşık olduğunuz zaman öğreneceğiniz yeni bir şey vardır. O şey ise sizin ve aşık olduğunuz kişinin &#8220;tekliğinde&#8221; bir teklik bulur. Bu sebeple Aşk kelimesi kimsenin aşkını ifade etmez. Üzüntü, sevinç de böyledir. Genelleme yapıldığı anda -ki konuşmak için bu kaçınılmazdır- anlam kaybolur. Tasavvuf ehli <strong><em>&#8220;kâl ilmi değil hâl ilmi&#8221;</em></strong> der. Yani sözle öğrenilen değil yaşayarak öğrenilenden bahseder. Sebepsiz değil sanırım.</p>
<p> Bireysel olarak yaşanan tecrübeler lisan sayesinde/yüzünden toplumla paylaşılabilir &#8220;standart&#8221; ve &#8220;homojen&#8221; parçacıklara indirgenirler. Duyguları temsil eden kelimeler, vatanları temsil eden bayraklar, hatıraları temsil eden özel eşyalar&#8230; Ama bu temsil kümesiyle hakikaten yaşananlar arasında elbette bir hendek vardır. <strong>Elma kelimesi sert ve sulu değildir. Köpek kelimesi havlamaz ve ısırmaz.</strong> Bu hendek kendi başına zihinsel alemimizin bir parçasıdır. İçine düşMEmek için orada olduğunu bilmek yeterlidir. Bu hendek hem faydalıdır hem de engelleyicidir. Deniz sebebiyle yüzmesinin engellendiğini düşünen balık örneğini hatırlayın.</p>
<p> Kapsama alanı dışındaki konuları analiz etmeye kalkan analitik zekâ devrilen bir dolabın altında ezilen araştırmacı gibidir. İcad ettiği araçları, yöntemleri bir süre sonra Hakikat&#8217;in kendisi sanabilen zekâ, bilimi de Mutlak zannedebilir. <strong>Hatta tamamen delirme noktasına gelerek bilim ve feni bir yol gösterici ilân edebilir.</strong> Bu konuyu ayrıntılı bir biçimde <a href="http://www.derindusunce.org/2007/11/07/evrimcilerin-ic-hastaliklari/">Evrimcilerin iç hastalıkları</a> isimli yazının altındaki yorumlarda tartışmıştık site okurlarıyla.</p>
<p> <em>Yeniden çay ve ihtiyaç molası&#8230; Mümkünse cep telefonunuzu açmayın. Kelimelerin gökyüzünden düşen kuş tüyleri gibi yavaşça yere inmesini, zihninizdeki nihaî yerlerini almalarını bekleyin. Şimdi başlayacak olan son bölümde Doğanın güzel olMAyışı&#8217;ndan ve Aşk&#8217;tan bahsedeceğim ve tabi Hayret-Okul&#8217;un insan ve insanlık ile ilgili sonuçlarından.<strong></strong></em></p>
<p> </p>
<p><strong>Doğanın güzel olMAyışı </strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_org_tavus_guzellik.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-6619" title="20090929_derin_dusunce_org_tavus_guzellik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_org_tavus_guzellik-300x194.jpg" alt="" width="300" height="194" /></a> Bir bülbülün şarkısında ya da ağustos böceklerinin sesine kulak verin. Hayvanlar birbirleriyle Türkçe konuşsalardı ne duyardık? <strong><em>&#8220;burada yiyecek var gelin, bayan arkadaş arıyorum, bayan var mı müsait? Dokunma benim yediğim ete!&#8230; &#8220;</em></strong> Ne hayvanlar, ne bitkiler ne de dağlar, denizler güzel değil aslında. Erkek tavus kuşu dişisinin ilgisini çekmek için tüylerini sergiliyor, leş yiyen sırtlanlar ise bize fırsatçı insanları, yağmacıları hatırlattıklarının farkında değiller.</p>
<p> Yazının başında aktardığım sarhoşluk halini doğal güzelliklerin tetiklediğini düşünmüştüm ilk zamanlar. Yani <strong><em>faydacı bakışımı</em></strong> ve <strong><em>açıklama çabamı</em></strong> uykuya geçirebildiğim zaman doğadaki güzelliği görebildiğimi sanmıştım.</p>
<p> Germen halklarından Orta Asya Türklerine kadar doğanın kendisine kutsallık atfeden kavimleri daha iyi anlamıştım artık. <strong>(6b) </strong>Yöntem doğruydu ama erişilen güzelliğin &#8220;doğadan kaynaklandığı&#8221; sonucu koskoca bir HATA!</p>
<p> Neden?</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_org_tavsan_guzellik.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-6621" title="20090929_derin_dusunce_org_tavsan_guzellik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_org_tavsan_guzellik-300x239.jpg" alt="" width="300" height="239" /></a> Dağlarda koşan atlar bize özgürlüğü hatırlatır meselâ. Beyaz güvercin barışı. Tavşan yavrusu masumiyeti&#8230; Gerçekte vahşi atların kendilerini özgür hissettiklerini söyleyebilir miyiz? Rengi beyaz bile olsa erkek güvercinler dişileri için kavga etmez mi? &#8220;Masum&#8221; bir tavşan yavrusunu parçalayarak yutan &#8220;vahşi&#8221; kurt en az o tavşan kadar masum değil mi gerçekte?</p>
<p> Tabiatları gereği hareket eden hayvanlar gerçekten suçlu olamayacaklarına göre<strong> bize bizden bir şeyler yansıtıyorlar aslında ayna gibi.</strong> İnanmıyorsanız cansız varlıklara bakın: &#8220;Yüce&#8221; dağlar, &#8220;çılgın&#8221; akarsular, &#8220;öfkeli&#8221; deniz&#8230;</p>
<p> Dağlar, denizler ve balıklar kendilerini &#8220;güzel&#8221; bulacak kriterlere sahip değiller.  Bu güzelliği tasavvur edecek hayal gücü ve işleyecek sanatkârlık ise ne tavşanlarda ne de kuşlarda var.</p>
<p> Gözlerimin dolmasına, bedenimin tir tir titremesine sebep olan bu güzellik nereden çıktı öyleyse? Tavşanlar, martılar, bulutlar ve kavak ağaçları özlerinde güzellik barındırmıyorlarsa benim gördüğüm <strong>faydasız ve kavramsız güzelliğin kaynağı</strong> nedir?</p>
<p> Okulda bana öğretilenlere göre hayat çok daha basit olmalıydı. Zeki bir hayvan(!) olan ben sadece çıkarlarımın beni götürdüğü yere gitmeliydim. Etrafımdaki şeyleri sadece çıkarlarım açısından görmeliydim. İllâ ki güzellikle bir işim olacaksa evimin duvarlarını &#8220;güzel&#8221; bir renge boyar, üzerine de &#8220;güzel&#8221; tablolar asar, &#8220;güzel&#8221; bir kadınla evlenir, &#8220;güzel&#8221; de bir araba alırdım. Ama öyle olmuyor, doğadaki(?) her güzellik aklımı çeliyor, gözlerimi çekiyor. Bu güzelliğe kuvvetle odaklanınca sarhoş oluyorum, arkasından da bu dünyadan daha &#8220;gerçek&#8221; olduğunu idrak ettiğim şeyler hissediyorum. Nedir bu komplo teorisi?</p>
<p> Aşık Veysel&#8217;den geliyor ilk netleş(tir)me çabası: <strong><em>&#8220;güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa&#8221;</em></strong> diyor. Güzelliğin sebebi/kaynağı olduğumu iddia edebilir miyim bu söze bakarak? Ben, yani MY güneşin batışının, okyanustaki balinaların &#8220;güzelliğinin&#8221; sebebi ben miyim? Aşık Veysel şiirin tamamında bazı ip uçları vermiş sanki?</p>
<p> </p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Güzelliğin on par&#8217;etmez </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Bu bendeki aşk olmasa </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Eğlenecek yer bulaman </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Gönlümdeki köşk olmasa </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em> * * *</em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Tabirin sığmaz kaleme </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Derdin dermandır yareme </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>ismin yayılmaz aleme </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Aşıklarda meşk olmasa </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em> * * *</em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Kim okurdu kim yazardı </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Bu düğümü kim çözerdi </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Koyun kurt ile gezerdi </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Fikir başka başk&#8217;olmasa </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em> * * *</em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Güzel yüzün görülmezdi </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Bu aşk bende dirilmezdi </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Güle kıymet verilmezdi </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Aşık ve maşuk olmasa </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em> * * *</em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Senden aldım bu feryadı </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Bu imiş dünyanın tadı </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Anılmazdı VEYSEL adı </em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>O sana aşık olmasa.</em></p>
<p> </p>
<p>Fazla bir yanılma riskine katlanmadan aşk-güzellik sayesinde seven ile sevilen arasında bir yansıma olduğunu söylemek mümkün görünüyor bu şiir sayesinde. Yansımak, ayna, akis deyince tabi aklıma Mesnevî geliyor, meselâ şu beyit: </p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Halife Leylâ ya dedi ki: &#8220;Mecnun&#8217;un perişan olmasına, sapıtmasına sebep olan Leylâ sen misin? Sende başka güzellerden daha fazla bir güzellik yoktur.&#8221; Leylâ; &#8220;Sen sus, çünkü, sen Mecnun değilsin.&#8221; diye cevap verdi.</em></p>
<p> Bu iki bakış açısı çarpıcı bir şekilde Kant&#8217;ın <a href="http://www.netkitap.com/kitap-yargi-yetisinin-elestirisi-immanuel-kant-idea-yayinevi.htm">Yargı yetisinin eleştirisi</a> adlı kitabındaki önermelerle teyid ediliyor sanki?</p>
<ul type="disc">
<li>Güzellik ampirik değildir yani haz vaad eden çekicilikten ayrıdır. Yeme, içme, cinsel münasebet gibi ihtiyaçların giderilmesi için gerekli cazibe güzellik değildir.</li>
<li>Güzellik estetik değildir yani kuralları, standart ve normları yoktur. (Bkz. örneklerle <a title="Permanent Link to Ayıp sanat olur mu?" href="http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/">Ayıp sanat olur mu?</a> isimli yazının &#8220;<strong>Nötr bir güç olarak sanat</strong>&#8221; paragrafı)</li>
<li>Güzellik göreceli değildir yani &#8220;zevkler ve renkler tartışılmaz&#8221; sözü güzelliğe uygulanamaz.<strong>(7)</strong></li>
</ul>
<p> Bu noktada güzelliği yakaladık ama kaygan bir sabun gibi elimizden kaçıyor: Güzel olan doğa mı yoksa ben miyim? Her ikisi de değilse yine Kant&#8217;ın dediği gibi &#8220;güzellik yargısı&#8221; sadece beğenen ile beğenilenin <strong>aradaki ilişkinin</strong> bir vasfı mıdır?</p>
<p> <strong>Aşık Olan</strong> ile <strong>Aşık Olunan</strong> arasındaki ilişkinin yani Aşk&#8217;ın gözlerde ve akılda ifade bulduğu fikrî noktada mıyım? Aşk&#8217;ı ellerimle tutabildim mi bu kez? Akıl da bir ayna vazifesi görüyor belki de? Yani doğa güzel değil, benden gelen güzelliği bana yansıtıyor ama ben de güzel değilim, demek ki aklımın aynasında Aşk&#8217;ın yansımasını görüyorum.</p>
<p> Teorik olarak kendimi bu büyük güzelliğin kaynağı zannetmem için tamamen delirmiş olmam gerekirdi zaten. Zira kapıların kapanıp açılması konusunda benimle aynı gayreti gösteren her insanın aynı hisleri tecrübe edebileceğinden eminim. Hemen her insan batan bir güneşi güzel bulabileceğine göre bu <strong>hayret-lezzet</strong> bütün insanlara, İnsan&#8217;lığa açık bir kaynak olmalı. Nasıl bir güvercin bütün Güvercinlik&#8217;i içinde barındıramaz ve bunun kaynağı olamaz ise bir insan da tek başına bu güzelliğin kaynağı olduğunu iddia edemez.<strong>(8)</strong></p>
<p> Fakat hadisenin bütün insanlığa açılması ortalığı biraz  karıştırıyor. Yani zenci, beyaz, Müslüman, Yahudi, Türk, Kürt&#8230; her insan potansiyel olarak doğadaki(!) güzelliğin ve Aşk&#8217;ın muhatabı. Ölmüşler de böyleydi, doğacak olanlar da böyle olacak!</p>
<p> Teknik açıdan toparlayacak olursak: Ortada benden ve doğadan bağımsız olarak var olan (oldurtulan?) bir güzellik var. Güzellik var olmak için ne bana ne de doğaya muhtaç! Bu güzelliğin var olması için ben bir talepte bulunmadım. Bunu yapacak gücüm ve iradem yok zaten. Demek ki bu bana bir başka yerden geliyor. Sadece benim dışımdan değil Kâinat&#8217;ın da dışında olan bir Kaynak&#8217;tan. Aksi takdirde meselâ gece gökyüzündeki yıldızları ya da galaksileri güzel bulmak imkânsız olurdu.</p>
<p> Neticede ben de bir <strong>yansıtıcıyım</strong> ama aynı zamanda bir <strong>görücüyüm</strong>. İçimde bir <strong>göz</strong> bir de <strong>ayna</strong> var. Güzellik adeta bir elektronik posta gibi bütün insanlığa gönderilmiş bir mesaja benziyor. İçimizde de bu mesajı okumak için gerekli teçhizat var: Doğa&#8217;yı ve/veya aklımızı bir ekran(/ayna) gibi kullanabiliriz, gözlerimiz ise okuyucu!</p>
<p> Ama okuyucuya engel olan bir duvar var: Faydacı ve hazcı bakış ile bu bakışı yorumlayan analitik zekâ. <strong>Güzellik matkabı ile zekâ duvarını delen herkes kendine gönderilen bu mesajı okuyabilir!</strong> İmamlara, rahiplere, tütsülere, kutsal(!) cisimlere gerek yokmuş! Bu kadar basitmiş meğer!</p>
<p> </p>
<p><strong>Hayret-Okul&#8217;da ne öğrendim? </strong></p>
<p> <strong><span style="text-decoration: underline;">A) Görmek yansımaktır</span></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_org_guzellik_gokyuzu.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-6623" title="20090929_derin_dusunce_org_guzellik_gokyuzu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_org_guzellik_gokyuzu.jpg" alt="" width="298" height="221" /></a>Gece yıldızlara bakarken gördüğüm gök kubbe&#8217;nin yarıçapının benim görüş menzilime eşit olması ne büyük raslantı(!)  Gökyüzü bir yarım küre gibi görünüyorsa bunun sebebi gökyüzü değil elbette, gözlerimin menzili. Yani gözlerimin bir görme sınırı oluşu. Yoksa gece gördüğüm uzay parçası ne küre ne piramit ne de bir başka şekilde değil. Yani <strong>görüLen</strong> şey <strong>görenden</strong> bağımsız değil. Gören ve görülen arasındaki bir ilişki söz konusu. Pasif ve objektif olarak etrafa <strong>BAKMAK</strong> değil yaptığım. Aktif ve subjektif olarak katıldığım bir eylem: <strong>görüş</strong>.</p>
<p> Doğanın güzelliği ve o güzelliğin Aşk ile olan ilişkisi de işte böyle kaynağı görünende olmayan bir şey. Bu yansımaları zaten &#8220;<strong>Doğanın güzel olMAyışı</strong>&#8221; isimli paragrafta anlatmıştık. <strong></strong></p>
<p> Peki bunları idrak etmenin bir birey olarak bana ve içinde yaşadığım insan topluluğuna ögretebileceği şeyler nelerdir?</p>
<p> <strong><span style="text-decoration: underline;">B) Sanat kendini unutturabilirse güzeldir</span></strong></p>
<p>Bir müzeyi gezerken çok beğendiğiniz bir tablonun önünde çakılıp kaldığınızı hayal edin. Ressam onu çizerken ne hissetiyse aynı şeyi hissediyorsunuz, bundan eminsiniz. Tabloyu değil anlatılanı &#8220;görüyorsunuz&#8221;. Ressamın hüznünü, sevincini hissetmeye başladınız. Adeta bu resmi yapan kişi oldunuz. Tam o sırada arkanızdan geçen biri şöyle haykırıyor: <strong><em>&#8220;Aa ne kolay resim, iki kırmızı sürmüş oraya, biraz mavi buraya. Ben bile yaparım!&#8221;</em></strong>. Ne oldu? O kişi sizin gördüklerinizi neden göremedi? Çünkü <strong>sanat=teknik</strong> yanılgısından çıktı yola. İşte bunun için botanist fotosentezi gördüğü müddetçe çiçeğin güzelliğini göremez. Sizi sergide duygulandıran o resimdeki güzelliği belki bir ressam ya da resim öğretmeni de göremeyecektir. Çünkü onlar da resim tekniğine, altın üçgen, üç leke vb estetizasyon kurallarına uyulup uyulmadığını göreceklerdir. Çerçevenin resime uyumuna, salonun aydınlatmasına, tablonun fiyatına bakacaklardır. Bir ressam meslekî bilgileriyle arasına mesafe koyamadığı müddetçe tablodaki güzelliği göremez. Yeniden çocuklaşmalı, hayretle tabloya bakabilmelidir.</p>
<p> Güzel bulduğumuz bir mehtabın birden bir sokak lambası olduğunu keşfedersek &#8220;tılsım&#8221; bozulur, hayret yerini tekniğe, açıklamaya, kavramlaştırmaya bırakır. Yansıma biter. Keyifle dinlediğimiz bülbül sesinin bir ses cihazından geldiğini keşfedersek yine yansıma bozulur.<strong>(9)</strong> <strong><em>Güzellik-Aşk tecrübesi</em></strong> yarıda kalır. Akıl değil zekâ girer devreye. (Satranç için kullanılan ikili kronometreyi hatırlayın.)</p>
<p> <strong><span style="text-decoration: underline;">C) Güzellik-Aşk sayesinde Özgürlük keşfedilir</span></strong></p>
<p>Öncelikle bu <strong><em>Güzellik-Aşk tecrübesi</em></strong> bize doğanın determinist yapısından kaçabileceğimizi ögretiyor. Yani &#8220;aynı sebepler aynı sonuçları doğurur&#8221; şeklinde özetleyebileceğimiz, bilimin belki de en temel ilkesi olan bu kural biz insanları kısmen bağlıyormuş, bunu keşif ve idrak ediyoruz. <strong><em>Güzellik-Aşk tecrübesi</em></strong> bize tek kelimeyle özgür olduğumuzu ögretiyor. İnsan denen varlık dağlardan, gezegenlerden, sinek ve fillerden farklı olarak ÖZGÜRDÜR. Evet, bedenini bağlayan doğa kuralları vardır. Yerçekimi, hastalıklar vs onun bedenini diğer varlıklar gibi bağlar. Ama bedeni dışında insanı insan yapan bazı şeyler vardır ki (Ruh? Akıl? Güzellik&#8217;i ve Aşk&#8217;ı yansıtma kapasitesi?) bunlar sayesinde insan özgürdür.</p>
<p> <strong>Özgür</strong> olmak demek <strong>seçebilmek</strong> ve elbette <strong>sorumlu</strong> olmak demektir. Bu özgürlük sayesinde insanın yaptığı işlerin &#8220;iyi&#8221; ya da &#8220;kötü&#8221; olarak nitelenmesi mümkündür. İnsanın yaptığı işlerden etkilenen varlıklara karşı sorumlu olabileceği ihtimali de bu özgürlük sayesinde gerçeklik kazanır. Potansiyel olarak dağlar, denizler, hayvanlar, bitkiler, diğer insanlar ve her bir insanın kendi bedeni hatta organları birer &#8220;hak sahibi&#8221; durumuna geçer. &#8220;Masum&#8221; bir kuzuyu parçalayan &#8220;hain&#8221; kurt gerçekte masumdur. O kuzu kurdun gözünde bir <strong>et parçasıdır</strong>. Kurt doğası gereği nefsinin esiridir. Ama tecavüz ettiği kadını <strong>et parçası</strong> olarak gören insan suçludur. YapMAma özgürlüğü verilmiştir kendisine. Komşusu açken tok yatabilen, silah satıp kâr eden ya da doğayı kirleten insan da masum değildir.</p>
<p> <strong><span style="text-decoration: underline;">D) Güzellik-Aşk sayesinde Akıl keşfedilir</span></strong></p>
<p>Doğanın determinizminden kaçabilen, özgür olduğunu idrak eden insan, zekâsının dışında bir başka zihin işlevi olduğunu da idrak eder, bu akıldır. Zekâ ve Akıl aynı şey değildir. Zekâ kavramlaştıran, problem çözendir. Akıl ise iyi-kötü ayrımı yapabilen, zahir ile batını sorgulayabilendir. Meselâ nükleer enerjiyi keşfeden zekâdır ama bununla atom bombası yapmanın &#8220;kötü&#8221; olduğunu söyleyen akıldır. Zekâ ölmemek için gayret gösterirken akıl ölümden sonrasını hazırlamak ister.</p>
<p> İşte doğadan bize yansıyan güzellik insana hayatta kalma, yeme içme, öldürme gibi dürtülerin dışında, üzerinde &#8220;şerefli&#8221; bir varlık olduğumuzu idrak ettiriyor kanaatimce.</p>
<p> <strong>E) Ölüm yoktur, ölümler vardır</strong></p>
<p>Doğal güzelliğin öğretici etkisinin tavan yaptığı bazen doğanın bedenimiz için tehlike arz ettiği zamanlar. Neden? <a href="http://www.netkitap.com/kitap-yargi-yetisinin-elestirisi-immanuel-kant-idea-yayinevi.htm">Yargı yetisinin eleştirisi</a> adlı eserinde Kant&#8217;ın isabetle teşhis ettiği gibi kayalık kıyılara vuran dev dalgalar bizi adeta büyüler. Doğanın yıkıcı gücü bizi bir yandan korkuturken diğer yandan da &#8220;çeker&#8221;. Kendi hayatımız doğrudan tehdit altında değilken doğal kaynaklı &#8220;şiddetin&#8221; seyri bize &#8220;güzel&#8221; gelir. Bunun sebebi ise bu şiddetin hayatta kalma kuvvetimizi bir anda sıfırlamasıdır. Doğanın Mutlak(!) gücü beniğimizi öldürdüğünde (ya da bayılttığında?) dipdiri bir başka BEN keşfederiz. Doğanın gücü asla bu iç-ben&#8217;i öldürmeye yetmeyecektir. Bu şekilde yüce(!) dağlar, yüce(!) dalgalar yansıma yoluyla bize içimizdeki bir yüceliği(?) işaret eder. Bir başka deyişle iş, güç, sağlık, kredi kartı borçlarıyla meşgul olan benlik sahneden çekilir, geriye ölümsüz(?) ve yüce(?) bir benlik kalır. Bu keşif, bu idrak bize şunları söyletir: </p>
<ul type="disc">
<li>İçimizdeki bir Varlık&#8217;a ve onun Hakikat&#8217;ine kıyasla bütün doğanın gücü, depremi, fırtınası&#8230; bir hayalden ibarettir,</li>
<li>İnsan ölüm korkusunu, biyolojik yok olma tehdidini aşabilecek kadar özgür ve güçlüdür,</li>
<li>Doğanın yıkıcı gücü insanın faydacı, bilimci, zekâcı benliğinden yani nefsinden kopabilmesini sağlayacak bir baltadır, insanı ortadan ikiye böler.</li>
</ul>
<p> <strong>Hayret-Okul&#8217;un insan ve insanlık için sonuçları</strong></p>
<p><strong> </strong>Güzellik-Aşk tecrübesinin kulluk mertebesindeki sıradan insanlara verilmiş bir ilâhî armağan olduğunu düşünüyorum. Yani inanmak için mucizeye ihtiyaç duymayanlara, iman ettikten sonra &#8220;verilen&#8221; bir mucize-hediye bu kanaatimce. Kulun ne kadar çok sevildiğini idrak için bir işaret. Ve tabi diğer &#8220;insan kardeşlerinin&#8221; de aynı biçimde sevildiğini&#8230;</p>
<p> Kimbilir peygamberlere, velilere verilen hediyeler ne kadar daha güzeldir. Öldükten sonraki hayatın güzelliği hakkında bir ipucu beklide bütün bunlar?</p>
<p> Yazının başında aktardığım tecrübelerin imanımı güçlendirdiğini ya da beni daha iyi bir insan yaptığını söyleyemem. Ancak ardından başlayan sorgulama ve arayışların ve bulduğum cevapların benliğimde köklü etkileri oldu. Kendi gözümde yaşamımın kıymeti arttı ve bu kıymet bütün insanlığa yayıldı zihnimde. Kur&#8217;an ve Sünnet sayesinde kelime olarak öğrendiğim ve zaten aklıma yatmış olan Hakikat&#8217;in yaşandığı zaman apayrı bir lezzeti olabilceğini keşfettim. Ölüm&#8217;e karşı duyduğum merak ve sevgi arttı. Ölüm&#8217;ü Hayat&#8217;ın tersi ya da tamamlayıcısı değil başlı başına bir hediye gibi görmemi sağladı bütün bu anlattıklarım.</p>
<p>İnsanlığa bakışım da değişti. İçinde yaşadığımız dünyanın bencillikleri, zulümü, savaşları bize adil bir dünyanın ve kalıcı bir barışının mümkün olmadığı yönünde telkinde bulunuyor. Oysa <strong>Güzellik-Aşk tecrübesi</strong> bunun tam tersinin ispatı, aklın zekâ üzerine Mutlak ve aşıNmaz zaferi kanaatimce. Zira doğmuş ve doğacak her bir insan kalbinde bütün Kâinat&#8217;ın Güzellik&#8217;ini ve Aşk&#8217;ını taşıyor. Bu Hazine&#8217;nin geçici olarak maskelenmiş olması bunun hep böyle süreceği anlamına gelmez elbette. </p>
<p><strong>Güzellik-Aşk tecrübesi </strong>kısaca insan ve insanlık için karamsarlığın imkânsız hatta saçma oluşunun ispatı.</p>
<p><strong> Sonsöz:</strong></p>
<p> 2 saatlik beraberliğimizin sonuna geliyoruz. Dipnot, kaynaklar ve düşünürler hakkındaki izlenimlerim için de makalenin kendisi kadar özen gösterdim. Umarım meraklı dostlara faydası olur.</p>
<p> Bu yazı bir içe bakış sürecinin seyir defteridir. Anlatılanlar, yaşananlar ve bunların yorumlanması kişiseldir. Adı geçen alimlerin, kitapların tek/mutlak yorumu gibi görülmemelidir. Eğer okuyucuda bunları inceleme ve tefekkür isteği uyandıysa yazı maksadına ulaşmıştır. Kur&#8217;an ve Sünnet ile çelişkili gibi görünen fikirler varsa akıl sahibi okuyucu neyi esas alacağını zaten bilir. Zahiri çelişkiler itiraz değil anla(ta)MAyış olarak değerlendirilirse daha hayırlı olur.</p>
<p> Gazali Hazretleri&#8217;nin <a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=74116&amp;spid=1010369">Mişkatü&#8217;l Envar (Nur Metafiziği)</a>&#8216;nin sonunda okuyucusuna dediği gibi:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;&#8230;Ricam şu ki kalemin haddini aştığı yahut ayağın kaydığı hususlardan dolayı ALLAH TEÂLÂ&#8217;dan benim için af dileyesin. Nitekim ilâhî esrarın derinliklerine dalmak tehlikeli, perdeler ardından ilâhî nurları keşfe çalışmak gayet güçtür. Vesselam.&#8221;</em></p>
<p> </p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Tavsiye okuma</span></strong></p>
<ul>
<li><a title="Permanent Link to Şizofreni ve İdealizm" href="http://www.derindusunce.org/2008/01/10/sizofreni-ve-idealizm/">Şizofreni ve İdealizm</a> (<a title="T.Suat Demren tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/tsuatdemren/">T.Suat Demren</a>)</li>
<li><a href="http://www.mustafaakyol.org/archives/2006/08/materyalist_slama_dair.php">‘Materyalist İslam&#8217;a Dair</a> (<a title="Mustafa Akyol tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/mustafaakyol/">Mustafa Akyol</a>)</li>
<li><a href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2005/07/nasil_mutlu_olunmaz.php">Nasıl mutlu olunmaz?</a> (<a title="Mustafa Akyol tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/mustafaakyol/">Mustafa Akyol</a>)</li>
<li> <a title="Permanent Link to " href="http://www.derindusunce.org/2007/07/06/dinlerin-evrimi-mi-evrimin-dini-mi/">&#8220;Dinlerin evrimi&#8221; mi &#8220;Evrimin dini&#8221; mi?</a> (<a title="T.Suat Demren tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/tsuatdemren/">T.Suat Demren</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to Hayy Bin Yakzan" href="http://www.derindusunce.org/2008/07/11/hayy-bin-yakzan/">Hayy Bin Yakzan</a> (<a title="T.Suat Demren tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/tsuatdemren/">T.Suat Demren</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to Efendim" href="http://www.derindusunce.org/2009/03/08/efendim/">Efendim</a>(<a title="T.Suat Demren tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/tsuatdemren/">T.Suat Demren</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to Araf Dağına Tırmanış" href="http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/">Araf Dağına Tırmanış</a> (Hamza Yusuf, Zaytuna College, çeviren: <a title="Ekrem Senai tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/deepblue/">Ekrem Senai</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to Qua Vadis Ümmet?" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/30/qua-vadis-ummet/">Qua Vadis Ümmet?</a> (<a title="Cemile Bayraktar tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/cemilebayraktar/">Cemile Bayraktar</a>)</li>
<li><a title="Permanent Link to Nedir Şu Tasavvuf Dedikleri?" href="http://www.derindusunce.org/2009/09/16/nedir-su-tasavvuf-dedikleri/">Nedir Şu Tasavvuf Dedikleri?</a> (<a title="Enver Gülşen tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/envergulsen/">Enver Gülşen</a>)</li>
<li><a title="Enver Gülşen tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/envergulsen/">Enver Gülşen</a>&#8216;in <a title="Tasavvuf kategorisindeki tüm yazıları göster" href="http://www.derindusunce.org/category/tasavvuf/">Tasavvuf</a> konusunda yazdığı çok sayıdaki makale.</li>
</ul>
<p> </p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Notlar</span></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_org_beyin.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-6625" title="20090929_derin_dusunce_org_beyin" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090929_derin_dusunce_org_beyin.jpg" alt="" width="200" height="293" /></a> <strong>(1) Güzellik sarhoşluğu ve uyuşturucu bağımlılığı meselesi: </strong>Yobaz bilimcilik ile göbek bağını kesebilmiş akıl sahibi okuyucu bu noktayı yadırgayabilir. Yani güzelliğe odaklanarak başlayan bu &#8220;garip&#8221; tecrübeyi şamanlar, büyücüler ve LSD gibi uyuşturucu bağımlıları ile ilişkilendirmeme şaşırabilir, hakkıdır.</p>
<p> Ancak güzelliklere odaklanmak, dua etmek ve meditasyon yapmak insan bedeninde ve beyinde biyokimyasal değişimlere yol açıyor, bu bir gerçek, daha doğrusu Gerçek&#8217;in bir parçası. Tabi burada büyük bir tuzak bekliyor mühendisi: <strong>Bütün = Parça + Parça +&#8230;</strong> şeklindeki yanılgıya düşmek, parçalara bakarken İşlev&#8217;i, Oluş&#8217;u, Oluşturuluş&#8217;u ve daha nicesini kaybetmek: Aşık olduğum kadına bakarken kalbim hızlı atıyor, 4 kahve içince kalbim hızlı atıyor, koşunca kalbim hızlı atıyor. Demek ki <strong>aşk = Hızlı kalp atışı = Kahve = Koşmak&#8230;(!)</strong> bilim yobazına ve materyaliste &#8220;kardeşim, çıkar artık o at gözlüğünü&#8221; dememizin sebebi tam da bu düşünme(!) şekli zaten.</p>
<p> Ama yobaz bilimciye tepki olarak bilimi tamamen reddetmenin de akıl sahibi okuyucuya yakışmayacak, dar gelecek bir elbise olduğu aşikâr. İnsanlık 18 ve 19cu yüzyıllarda din ile bilimi birbirinden ayırarak hem bu ikisine hem de kendine büyük zarar verdi. Adına ironik bir şekilde &#8220;ilerleme&#8221; adını verdiğimiz büyük felaket bunun sonucudur. Bu çukurun dibine doğru &#8220;ilerleyişimiz&#8221; ise ancak <strong>dindar bilim adamları ve bilime dost din adamlarının gericiliği</strong> sayesinde durdurulabilir.</p>
<p> Bu dipnotun odaklandığı konuya dönecek olursak onyıllardır bazı bilim adamları dinsel(?) ve mistik(?) tecrübeleri &#8220;ölçülebilir&#8221; biçimde ifade etmeye çalışıyorlar. Çıkış noktalarını hatalı buluyorum. Zira iman gibi, aşk gibi bir şeyi &#8220;ölçme&#8221; çabası başlı başına hastalıklı bir duruş. Ama Hindistan&#8217;ı ararken Amerika&#8217;yı bulan(!) Kristof Kolomb gibi bu adamcağızlar da bilmeden Gerçek&#8217;e dair bazı parçacıklara dikkat çekiyorlar. Özellikle elektroansefalogram ile yapılan bazı gözlemler, beynin gama dalgalarındaki değişimler, andorfin, seratonin seviyesindeki oynamalar hadisenin biyokimyasal bir boyutunun da olabileceğini gösteriyor. Okuyucu bu saptamalarda dinin rasyonalizasyonu gibi çaba görmeyecektir diye umud ediyorum. Üst alemlerdeki varlıkların alt alemlerde yansıması olabilmesi bana sadece &#8220;normal&#8221; geliyor. Riskler bu normali anlamakta değil bu ölçümlerin ve kimyasalların fetişizmini yapmakta bulunuyor.</p>
<p> Müslüman açısından dikkat edilecek husus ise hiç bir tecrübenin, düşünce ve varsayımın insanı ALLAH&#8217;tan uzaklaştırmamasi gerektiği. Bu bağlamda Karl Marx&#8217;ın da istemeden Kristof Kolomb durumuna düşüşünün altını çizelim: Evet, <strong>din de bir afyon olabilir</strong> tıpkı mistik(!) tecrübeler gibi. İnsan ALLAH&#8217;ı unutacak kadar dine ve/veya mistik tecrübelere bağlanabilir. Din Marx&#8217;ın iddia ettiği gibi egemen sınıfların elinde bir afyon değil ama nefsin elinde güçlü bir silah olabilir mü&#8217;mine karşı. Bu elbette apayrı bir yazının konusu.</p>
<p> <strong>(2) Hayatın değerinin idraki meselesi:</strong> Bu tür tecrübelerin ardından depresyon hastalarında intihar oranının azaldığına işaret eden raporlar ve makalelere rastladım. Bir başka dikkat çekici nokta ise bir şehirdeki yeşil alanların çokluğu ile adi suçların azalması arasındaki sıkı ilişki. (Abraham Maslow ve Boris Cyrulnik kitap ve makalelerinde çok sayıda örnek vermişler). İnsanı insan yapan manevî değerlerin ve olguların faydacı-bilimci bir gözle indirgenmesine, küçültülmesine, aletleştirilmesine karşıyım. Ama Mesnevî&#8217;den beyitler alıp kişisel gelişim seminerlerinde kullanarak dibi bulan bu indirgeme çabasına duyduğumuz tepkinin bazı gerçekleri maskelemesini istemem: <a href="http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/">Fahişelik, şehitlik ve özgürlük</a><strong>, </strong><a href="http://www.derindusunce.org/2007/03/14/kotu-insan-uretme/">Kötü insan nasıl üretilir? </a><strong>, </strong><a title="Permanent Link to Cezaevleri okul olsun !" href="http://www.derindusunce.org/2009/01/14/cezaevleri-okul-olsun/">Cezaevleri okul olsun </a><strong>, </strong><a title="Permanent Link to PKK'lıları affetmek" href="http://www.derindusunce.org/2007/12/03/pkklilari-affetmek/">PKK&#8217;lıları affetmek</a> gibi yazılarda anlatmaya çalıştığım gibi bu manevî olgular aletleştirilmeden de &#8220;kullanılabilir&#8221;. İnsanları barış içinde yaşatmayı amaçlayan çabalar önce insanın ne olduğunu çözmelidir. Aksi takdirde Homo Economicus&#8217;tan öteye gidemez insanlık ve bugünkü mağara adamı vahşiliğini hiçbir zaman aşamaz. Bu sebeple eğitim, adalet sistemi, polis ve iç güvenlik, uluslararası barış çabaları insanlığın manevî birikiminden istifade etmelidir. Yoksa goriller ve şempanzeler için dikilmiş elbiselerle yaşamaya devam edeceğiz.</p>
<p> <strong>(3)</strong> <strong>hayvanî-gözler meselesi:</strong> Bu noktada &#8220;hayvanî&#8221; diyerek birinci tipi kötülediğim anlaşılmasın. Eğer onları sürekli kapatmış olsak açlıktan ölebiliriz ya da karşıdan karşıya geçerken ezilebiliriz! Zira <strong>hayvanî-gözler</strong> bizi <strong>biyolojik-hayatta</strong> tutan organlarımız.</p>
<p> Bir şeye hangi gözle baktığımızı bilmek için o bakışın bize getirisine bakabiliriz: Eğer haz getiriyorsa yani kısa süreli bir tatmin ve ardından yeniden başlama isteği, <strong>hayvanî-gözler</strong> söz konusu demektir. Mutluluk ile tatmin aynı şey değildir. &#8220;<a title="Permanent Link to İnsan maymunlaşabilir mi ?" href="http://www.derindusunce.org/2008/04/11/insan-maymunlasabilir-mi/">İnsan maymunlaşabilir mi ?</a>&#8221; isimli makalede bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi bulunabilir.</p>
<p> Her şeye, her insana, her soruna ve çözüme <strong>hayvanî-gözler</strong> ile baktığımızda hayvan gibi yaşamaktan başka bir yol kalmıyor. Hayvanların tabi olduğu determinizme de tabi oluyoruz ve bu işin sonu yok:</p>
<p>Karnın aç, ye,</p>
<p>Paran yok, çal,</p>
<p>Cinsel ihtiyacın var, tecavüz et&#8230;</p>
<p> <strong>(4) Balık meselesi:</strong> <a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Immanuel_Kant">Immanuel Kant</a>, <strong>Saf aklın eleştirisi</strong> adlı nefis eserdeki güvercin örneğinden uyarlama.</p>
<p> <strong>(5a) Güzellik, estetik ve anlam meselesi:</strong> Kimi düşünürler güzelliğin kavramsallaştırılabileceğini ve objektif biçimde adeta &#8220;ölçülebileceğini&#8221; savunmuşlardır ama Kant ve Bergson&#8217;un güzellik anlayışlarındaki ortak payda daha tutarlı geliyor bana. Ölçülebilir/saptanabilir bir güzellik daha çok estetizasyon olarak adlandırılmalı diye düşünüyorum. Bu konudaki görüşlerimi ayrıntılı bir biçimde ve görsel örneklerle <a title="Permanent Link to Ayıp sanat olur mu?" href="http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/">Ayıp sanat olur mu?</a> isimli yazının &#8220;<strong>Nötr bir güç olarak sanat</strong>&#8221; paragrafında izah etmiştim.</p>
<p> <strong>(5b)</strong> Paragrafın devamı: &#8220;&#8230;Çünkü akıl ALLAH&#8217;ın nurunun bir misalidir. Misaller de ayniyet zirvesine tırmanamasalar bile benzememekten tamamen uzak değildirler. Bu belki senin <strong><em>&#8220;ALLAH Âdem&#8217;i kendi sureti üzre yarattı&#8221;</em></strong> hadisini anlamanı kolaylaştırır&#8230;&#8221;</p>
<p> <strong>(5c)</strong> Formülleri <em>New Scientist</em> dergisinden aldım.</p>
<p> <strong>(6a) Açıklanan fıkra ve çömlekçi meselesi:</strong> Henri Bergson&#8217;dan aldım. Kendisi bu konuda <em>&#8220;l&#8217;absolut c&#8217;est l&#8217;experience&#8221; </em>yani <strong>&#8220;mutlak [olan] tecrübedir&#8221;</strong> demiş. Bu düşünürün kaynaklar kısmında önerdiğimiz eserlerinde lezzetli okumalar yapmak mümkün.</p>
<p> <strong>(6b)</strong> <a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=74116&amp;spid=1010369">Mişkatü&#8217;l Envar (Nur Metafiziği)</a>&#8216;da bir Türk kavminden bahsedilir: [sf 120]</p>
<p><em>&#8220;[...] Bunların dini ve şeriatı yoktur. Bunlar bir Rableri olduğuna, O&#8217;nun herşeyden güzel olduğuna inanırlar. Çok güzel bir insan, ağaç ya da at gördükleri zaman ona secde eder ve ‘bu bizim Rabbimizdir&#8217; derler. Bunlar duyuların karanlığıyla bulunan Cemâl nûruyla perdelenmiştir. Bunlar putperestlere nazaran nûr tasavvuruna daha yakındırlar. Çünkü belirli bir varlığa değil Mutlak Cemâl&#8217;e tapmakta, bu cemâli herhangi bri nesne ile sınırlandırmamaktadırlar. Sonra kendi elleriyle yaptıkları değil tabiatta bulunan Cemâl&#8217;e tapmaktadırlar.[...]&#8220;</em></p>
<p> <strong>(7) İskoçyalı kibar buldozer meselesi:</strong> <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/David_Hume">David Hume</a>&#8216;un güzellik, estetik ve sanat konulu sorgulamaları çelişik fikirler içeriyor kanımca. Bazen dogmalaşan bir şüphecilik bazen de estetik ile güzelliği bir tutan, tektipleştirici bir standart/kural arayışı seziyorum. Hume&#8217;a alternatif olarak güzellik konusunda Kant ve Bergson&#8217;u daha tutarlı buluyorum. Mevlana Hazretlerindeki manevî boyutu hiç göremesem de bu iki düşünürü birleştirebilecek bir ortak payda oldukça kullanışlı bir başlangıç noktası olabilir. Özellikle pozitivizmin karanlık çölünde açan çiçekler için.</p>
<p> <strong>(8) Olanlar ve görünenler meselesi:</strong> insanlığın felsefe ve inanç mirası Eflatun&#8217;dan Budizm&#8217;e, Hinduizm&#8217;den İslâm&#8217;a kadar izini kolayca sürebileceğimiz bir ikilik(dualite) içeriyor. Binlerce yıldır kavranışında evrilen ama ikiye bölünmüşlüğünü muhafaza eden bir öge bu. Hakikaten <strong>olanlar</strong> ile <strong>görünenler</strong>, Mutlak Hakikat ile bu Hakikat&#8217;in yeryüzündeki aldatıcı gölgeleri&#8230;</p>
<p> Bu yazıda anlattıklarım elbette zihni modernist ortamda şekillenmiş kimi dostları rahatsız edecektir. Kant&#8217;ın numen-fenomen ayrımı, Bergson&#8217;daki intuition (=sezgi), Tasavvuf&#8217;taki perdeler, aynalar, gölge tiyatroları onları bıktıracaktır. <strong></strong></p>
<p> Ne var ki kendi düşüncelerine bilimci, pozitivist, akılcı, materyalist&#8230; gibi sıfatları layık görenlerin bilmeleri gereken &#8220;acı&#8221; bir gerçek var: <strong>Olan-Görünen</strong> ayrımını ortadan kaldırdığınızda ikilik silinmeyecek, sadece yer değiştirecek: Sonlu ve sonsuz. Yani sonsuz olan şeyleri sonlu şeylerin içinde varsaymanız ve her bir bireyin kendi kendine sonsuzluğa erişme kapasitesi olduğu yönünde yeni bir felsefî bir sistem kurmanız gerekecek. <strong><em>&#8220;Tanrı&#8217;yı devre dışı bırakalım&#8221;</em></strong> derken her bir varlığa, dağlara, taşlara, sineklere tanrılık bahşetmek noktasına gelmeye bir adım kalıyor sadece. Materyalist bir animizm!</p>
<p> Bazen Müslümanların içinden de bu ikiliğe karşı çıkanlar oluyor. Hatta bu insanların bir kısmı Tasavvuf&#8217;un Hint felsefesinin Anadolu&#8217;daki yansıması ya da Moğol saldırılarına karşı direnmek için veya İslâm&#8217;ı yaymak için uydurulmuş bir doktrin olduğunu iddia edecek kadar ileri gidiyorlar. Hatta bazı din kardeşlerimizin İslâm büyüklerini birbiriyle karşılaştırmaya gidecek kadar dalalet içinde olduklarına bile tanık oluyoruz. Sanki <strong><em>&#8220;Ben ilim şehriyim, Ali onun kapısıdır&#8221;</em></strong> diyen Peygamberimizin (SAV) ümmeti değil konuşan. &#8220;Ölmeden önce ölünüz&#8221; ne demektir? &#8220;Nefsini bilen Rabbini bilir&#8221; ne demektir? Akıl sahibi her Müslüman için bunlar yeterli işaretler değil midir? Biz bu konuda son sözü <em>Gazâlî Hazretleri</em>&#8216;ne bırakalım:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;Ateşin yanında bulunan ısınır, haberini işiten değil* [...] Artık kimin idraki bunu anlamaya kâfi değilse ilmin bu çeşidini terk etsin. Nitekim her ilmin kendine mahsus adamları vardır ve her şey ne için yaratıldıysa o onun için kolaylaştırılmıştır.&#8221;</em> (*: Neml suresi 7ci ayete telmih)</p>
<p> <strong>(9) </strong>Bülbül ve sokak lambası örneklerini Immanuel Kant&#8217;ın <a href="http://www.netkitap.com/kitap-yargi-yetisinin-elestirisi-immanuel-kant-idea-yayinevi.htm">Yargı yetisinin eleştirisi</a> adlı eserinden uyarladım.</p>
<p> </p>
<p><strong>Meraklı okurlara faydası olabilecek çağrışım kaynakları: </strong></p>
<p> <a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=22872&amp;spid=1010369">Mesnevî</a>, <strong>Mevlânâ Hazretleri</strong> (Özellikle burada bağlantısını verdiğim Şefik Can tercümesi hem çok anlaşılır bir dille yazılmış hem de dipnotlar ile zenginleştirilmiş. Hangi beyitin hangi ayete işaret ettiğine dair faydalı açıklamalar var. Dipnotlarla ilgili tek sorun Şefik Can&#8217;ın yer yer eklediği kişisel -bazen siyasî- görüşleri, okuyucu bunlardan istifade ederken temkini elden bırakmasa iyi olur.)</p>
<p> Mevlânâ kaşıkları, tabak ve tişörtleri yetmiyormuş gibi bugün malesef kişisel gelişim seminerlerinde bu eserden beyitler okunuyor, düğünlerde ve moda defilelerinde Semâ(!) gösterileri yapılıyor. Mevlânâ Hazretleri&#8217;nin okyanus gibi mirası <strong><em>&#8220;herkes birbirini severse mesele kalmaz&#8221;</em></strong> gibi bir slogana indirgeniyor! Hatta kozmik kardeşlik gibi uçuk kaçık din mucidleri(!) bile türedi bu eser etrafında.</p>
<p> Sadece Mevlevîlerin değil bütün Müslümanların bu mirasa sahip çıkmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu ise kanunlar, yasaklamalar ya da yaptırımlarla değil eseri okumak ve tefekkür ile olabilecek bir şey.</p>
<p> <strong>Mevlânâ Hazretleri</strong> eserin önsözünde şunları söylemiş:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;[...] Mesnevî, hakîkate ulaşmak ve Allah&#8217;ın sırlarına âgâh olmak, akıl erdirmek isteyenler için bir yoldur. [...] Kur&#8217;ân&#8217;ı açıkça anlamaya yardım eder. Huyları güzelleştirir. Gönülleri temiz insanlardan, hakîkati sevenlerden başkalarının Mesnevî&#8217;ye dokunmalarına müsâade yoktur.[...]&#8220;</em></p>
<p> Mesnevî&#8217;yi övmek için ne sayfalar ne de kitaplar yeter. Bu eser bir okyanusa benziyor, kıyısına her gittiğinizde yeni zenginlikler keşfediyorsunuz. Bu eseri okuyup anlamaya başlayan bir insan Kur&#8217;an&#8217;ı, hayatı, insanı ve kendini daha iyi tanımaya başlıyor. Kur&#8217;an&#8217;daki ayetlerin her birinin ardında ne büyük sırlar saklı olduğunu keşfettiren, insanı ALLAH&#8217;a yaklaştıran muhteşem bir eser Mesnevî. Henüz başlamamış olanlar için makalemizin de konusuyla alakalı olacak kısa bir alıntıyla yetinmek istiyorum:</p>
<p> <strong><em>Kesret(=çokluk)teki vahdet(=birlik)i görmeye gayret et.</em></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em><span style="text-decoration: underline;">3080</span></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>• Görünüşte kemend iki kattır. Ama yaptığı iş tektir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>• Ayaklar, ister iki ister dört olsun, bir yolda yürürler; iki ağızlı makasın da kesmesi birdir.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>• Bez yıkayan şu iki arkadaşa bak, her ikisinin de yaptıkları iş, görünüşte birbirine aykırıdır.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>• Biri bezi suya vurur, öteki alır kurutur.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>• Öteki, yine kuru bezi ıslatır; böylelikle sanki, onlar birbirine zıt, birbirlerine aykırı hareket ederler.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em><span style="text-decoration: underline;">3085</span></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> • Fakat birbirine aykırı görünen, zıt düşen bu işleri yapan bu iki kişinin gönlü birdir. Onlar bir işi yapmaya koyulmuşlardır, onlar birbirlerinden râzıdırlar. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>• Her peygamberin, her velînin ayrı bir mesleği, ayrı bir meşrebi vardır. Ayrı bir yolu, yordamı vardır. Fakat hepsi de kendilerine gönül verenleri HAKK&#8217;a götürdükleri için, hepsi de bir yolda, hepsi de HAKK yolundadır.</em></p>
<p> <a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=74116&amp;spid=1010369">Mişkatü&#8217;l Envar (Nur Metafiziği)</a>, <strong><em>Gazâlî Hazretleri</em></strong> (Bağlantısını verdiğim incecik, 126 sayfalık bir kitap ve iki diğer eseri yani <strong>Eyyühe&#8217;l-veled</strong> ve <strong>Ledünnî ilim</strong>&#8216;i kapsayan çok kaliteli bir çeviri. Mümkünse buradan her üç eseri de okuyun derim.</p>
<p> <strong><span style="text-decoration: underline;">Dikkat:</span></strong> Bu büyük alîmin bizden yaklaşık bin yıl önce yaşamış olduğunu unutmayın. Eserlerini okurken yaşadığı dönemde ve coğrafyada bazı kelimelerin günümüzdeki anlamlarından farklı kullanıldığına tanık olacaksınız. Nefs ve ruh kademelerine göre çok detaylandırılıyor ve bazı kademelerde bu kelimeler (Türkiye Türkçesine göre) birbirinin yerine kullanılıyor. Bir başka örnek &#8220;zevk&#8221; kelimesi. Haz ya da tatmin değil bir hâli bizzat yaşayarak öğrenmek kasdediliyor. <strong><em>&#8220;ilim imanın, zevk de ilimin üzerindedir&#8230; Ehl-i zevkten olmaya gayret et&#8221;</em></strong> sözlerinde olduğu gibi.</p>
<p> Gazâlî Hazretleri&#8217;nin müthiş öğre<strong>T</strong>me kabiliyeti sayesinde kitabın sayfaları kendi kendini çeviriyor, karmaşık kavramlar domino taşları gibi birbirini deviriyor. Bu büyük alimi öğrencilerini çok seven ve onlardan daha fazla çalışarak ilmini aktarmaya çalışan bir öğretmen olarak hayal ediyorum. Gazâlî Hazretleri&#8217;nin &#8220;pedagojik sırrı&#8221; çözülebilirse, okullarda geçirdiğimiz süre çok ama çok azaltılabilir.</p>
<p> Yeri gelmişken bir önemli noktaya dikkat çekelim: <strong><em>Gazâlî Hazretleri</em></strong>&#8216;nin felsefe düşmanı olduğu yolunda yaygın bir kanı var. Gerçekte bu büyük alim kibirli ve söz dalaşında üstün gelmekten başka bir gayesi olmayan insanlara &#8220;filozof&#8221; demekte, Hakikat&#8217;i arayan Aristoteles gibi &#8220;devasa isimler&#8221; ile bu yarı aydınları birbirinden ayırmakta. Meselâ <strong>Tehâfutu&#8217;l-Felâsife</strong> adlı kitabının girişinde şöyle demiş:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;&#8230; zekâ ve anlayış olarak kendilerini diğerlerinden üstün gören, seçkin olduklarına inanan bir grup gördüm. Onların küfürlerinin yegâne kaynağı Sokrat, Hipokrat, Eflatun ve Aristoteles gibi devasa isimleri işitmeleri [...] ve onların matematik, mantık, tabiat ve ilâhi bilimlerdeki titizliklerini yöntemlerinin güzelliğini, akıllarının niteliğini ve bu tür gizli hususları ortaya çıkarmadaki yüksek zekâlarını abartmaları ve sapıtmaları&#8230;&#8221;</em></p>
<p> Özetle <strong><em>Gazâlî Hazretleri</em></strong>&#8216;nin kaleminde &#8220;filozof&#8221; kibirli, laf ebesi, yarı cahil kimsedir. Yine kendisinin verdiği ölçütlerde Hakikat arayıcısı kimin ağzından çıkarsa çıksın Hakikat&#8217;i duyunca söyleyene saygı ve minnet duyar. Üstün gelme gayreti içinde olmaz.</p>
<p> İkinci olarak onun gözünde iman ve bilim çatışmaz, tam tersidir. &#8220;Filozof&#8221; olmakla suçladığı grup ise insanların akıl sayesinde dine, imana hatta ALLAH&#8217;a ihtiyaç olmadığını savunmuş. Akıla tapmanın yanlışlığını anlatırken <strong><em>Gazâlî Hazretleri (1058-1111)</em></strong> adeta 18, 19 ve 20 yüzyılın pozitivist dünyasına bir alarm sinyali gönderecek tarzda yazıyor. Vicdansız, dinsiz bir bilim ve teknolojinin sadece yıkıcı olabileceğini, insanların hayvanlaşacağını görmüş olduğu ve bundan tiksindiği yazdıklarından anlaşılıyor.</p>
<p> Bu &#8220;sapıklığın&#8221; etkisini ancak çok geç olduktan sonra anlayan insanlık şimdi Birinci ve ikinci dünya savaşlarını ve soykırımlarını sorguluyor. Anna Arendth, Abraham Maslow, Boris Cyrulnik ve Eric Fromm gibi 20 ve 21ci yüzyıl düşünürlerin eserlerinde çok isabetli analizler bulabilirsiniz bu <strong>vicdan ve dünya işlerinin ayrılması</strong> konusunda.</p>
<p> 19cu yy düşünürü Henri Bergson da yaşadığı dönemin yobaz bilimci modasından kendini kurtarabilmiştir büyük ölçüde. <strong>Tatmin ve haz</strong> ile <strong>mutluluk</strong> arasında çok büyük ayrım olduğunu savunur. Birincisi yani tatmin tenseldir, et ve kemiktir. İkincisi yani mutluluk ilâhîdir. Sonsuzdur. Topluma beğendirilmeye muhtaç değildir. Bergson&#8217;a göre maneviyattan yoksun, hazza yönelik bir yaşam bireylere mutsuzluk, insanlığa ise ancak felaket getirebilir.</p>
<p> <a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=31366">Makasıd El-Felasife</a>, <strong><em>Gazâlî Hazretleri</em></strong> (Yine çok kaliteli bir çeviri. Kitabın tamamı çok ilginç olmakla beraber konumuzla doğrudan ilgili kısım <strong>Tabiat Bilimleri</strong> bölümünün beşinci makalesi: &#8220;Faal akıldan nefislere verilenler&#8221;, sayfa 293-305)</p>
<p>Bu eser aslında <strong>Tehâfutu&#8217;l-Felâsife</strong> isimli çalışmasına giriş mahiyetinde. Gazâlî Hazretleri(mealen)<strong><em> &#8220;eğer doğrudan felsefeyi ve filozofları eleştirmeye kalkarsam benim felsefeyi anlamadığımı iddia edebilirler&#8221; </em></strong>diyerek önce mantık, ardından da felsefe konusundaki bilgilerini bu kitapta sunuyor. Bu kitap bir çok bakımdan ilginç. Zira o dönemde Müslüman alimlerin Grek felsefesine duydukları saygıyı görüyorsunuz. Aynı zamanda onların fikirlerine yöneltilen eleştiriler, çelişik bulunan fikirler, yöntemler de anlatılmış.</p>
<p> Gazâlî Hazretleri&#8217;nin bilimi, metafiziği, imanı, şeriatı birbirlerine göre konumlandırdığı, her birinin meşru ve gayrımeşru alanları oluşunu irdelediği eserleri dikkat çekici bir sistem kurma projesi adeta. Felsefenin felsefesini yaptığı, zekânın, aklın sınırlarını sorguladığı çalışmaları Immanuel Kant&#8217;ın asırlar sonra Saf aklın Eleştirisi ile giriştiği sistem projesini hatırlatıyor. Kant da kendi döneminde verimsizleşen metafizik tartışmalara tepki veriyor, insan aklının sınırsız bir güç olmadığını savunan denemeler yazıyordu.</p>
<p> <strong>İslâm dışı kaynaklardan istifade etmek hakkında bir kaç not:</strong></p>
<p>Dini, asrı ve coğrafyası ne olursa olsun bütün alim ve düşünürlerin mirasçısı kabul ediyorum kendimi. Bir konuda inançlarıma, ilkelerime çok ters düşen bir isim bir başka konuda bana yardımcı olabiliyor. İslâm alimleriyle aynı inançları paylaşmak bir Budist yada Katolik rahipten istifade etmeye engel değil gözümde. Bunun yanında Kant ya da Bergson gibi zamanımıza yakın yaşamış, endüstrileşmeyi görmüş bir düşünür bazı konularda benim hayatıma daha iyi tekabül eden sorular sorabiliyor. Arendth ya da Fromm gibi bazı acıları yaşamış Yahudi düşünürlerin despotizm, ulus-devlet, akla tapma gibi konulardaki sorgulamaları 21ci yüzyılın Türkiye&#8217;sine ve dünyasına daha iyi hitab edebiliyor. Kaldı ki soruların batıdan gelmesi cevapların doğudan ve 8 asır önceden verilmesine engel değil. Felsefe tarihini düz bir yolda ilerleyiş olarak görmüyorum. Keşif ve hayretin hiç bitmeyeceği bir arayış bu benim için.</p>
<p> Bu yazıyı hazırlarken aşağıdaki eserlerden de çok istifade ettim.  Fransızca baskıları var elimde. Türkçe çevirilerin kalitesine kefil olamayacağım. Ama yeni başlayacak dalgıçlara bir iki dost önerisi vermek isterim: </p>
<ul>
<li><a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=109140&amp;spid=1010369">Varlık ve hiçlik</a>, Jean Paul Sartre</li>
<li><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Saf_Akl%C4%B1n_Ele%C5%9Ftirisi">Saf aklın eleştirisi</a>, Immanuel Kant</li>
<li><a href="http://www.netkitap.com/kitap-yargi-yetisinin-elestirisi-immanuel-kant-idea-yayinevi.htm">Yargı yetisinin eleştirisi</a>, Immanuel Kant</li>
<li><a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=42284&amp;spid=1010369">Ahlâkın ve dinin iki kaynağı</a>, Henri Bergson</li>
<li><a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=31552">Madde ve bellek</a>, Henri Bergson</li>
<li><a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=30890&amp;spid=1010369">Gezgin ve gölgesi</a>, F. W. Nietzsche</li>
<li><a href="http://kitapadresi.com/magaza/prddet.php?pid=30845&amp;spid=1010369">İnsanca pek insanca</a>, F. W. Nietzsche</li>
</ul>
<p> <strong>Bergson</strong> stilinin güzelliği sayesinde çok keyifle okunabiliyor ama yine aynı güzellik yüzünden insanın dikkatini dağıtıyor, bazı TEMEL kavramlar kolaylıkla gözden kaçabiliyor. Hume-Kant-Bergson şeklindeki sorgu-yanıt zinciri zihinde tutulursa bu büyük düşünürün fikirlerinden istifade etme imkânı daha da fazla olabilir.</p>
<p> <strong>Kant</strong> kapısı ve penceresi olmayan betonarme bir bina gibi. Elinize kazma, kürek, darbeli matkap ne varsa alın da gelin. Kant&#8217;ı çözebilmek için fihrist tarzı ufak bir defter tutabilirsiniz. Kantça-insanca bir sözlük yazmanız gerekiyor kendiniz için. Kelimeleri o çağdaki anlamlarında değil etimolojik kökenlerine göre kullanıyor. Meselâ <strong><em>kritik</em></strong> dediği şey eleştiri değil varoluş koşullarını ve ilkelerini anlama çabası. Amacı eleştirmek değil arkeoloji yapmak. Bu sebeple çevirmenler Kant&#8217;ın üç büyük eserini <strong><em>&#8220;&#8230;-nin eleştirisi&#8221;</em></strong> diye degil de sırasıyla <strong><em>&#8220;akıl nedir? ahlâk nedir? Güzellik nedir?&#8221;</em></strong> şeklinde çevirselerdi Türkçe okuyacak olanlara büyük iyilik yapmış olurlardı. Kant&#8217;ın çıkış noktası hiç de hafife alınmaması gereken şu üç soruyla özetlenebilir:</p>
<ul type="disc">
<li>Neyi bilebilirim?</li>
<li>Neyi yapmalıyım?</li>
<li>Neyi umud edebilirim? (=? hangi umuda müsade var?)</li>
</ul>
<p> Bir başka zorluk ise her üç eleştirisinde ortak ve çok soyut kavramlar bulunması. Her üç Kritik&#8217;i birden (paralel olarak) okuyan birinin anlayabileceği bazı şeyler var ki bunları tek tek okuyanların anladıklarının toplamından fazla. Meselâ &#8220;<strong>mutlak kötü</strong>&#8221; ve &#8220;<strong>köksel kötü</strong>&#8221; kavramları üzerine yazdığı denemelerden kötünün bir insan özelliği olmadığı sonucunu çıkarabiliriz. Kötü iyiye bir direniş, bir atalet, iyinin eksikliği gibi sunuluyor. Bu vizyon elinizde olmadan <strong><em>Pratik Aklın Eleştirisi</em></strong>&#8216;ni anlamak zorlaşabilir.</p>
<p> Kant yıllar boyunca aynı &#8220;proje&#8221; için ter dökmüş, tutarlılık kaygısı onu örneklerden ve genellemelerden alı koymuş. Bunu hiç bir zaman akıldan çıkarmamak gerekir.</p>
<p> Ek olarak döneme egemen olan fikrî zemini, Protestan yaşam tarzını, Hume&#8217;un sorgulamalarını, Fransız ihtilâli&#8217;nin sonuçlarını, endüstri devrimini göz önünde bulundurarak okunması gerekiyor Kant&#8217;a ait eserlerin. Ama sonunda uğraştığınıza değiyor. Batı felsefesinin bu somurtkan muhtarını konuşturabilirseniz diğer batılı filozofları özellikle de o dönemi çözmeniz kolaylaşıyor.</p>
<p> <strong>Sartre</strong> belki en fazla öğretme çabası gösteren düşünür bu listedekilerin içinde. En azından Varlık ve Hiçlik&#8217;in kayalardan süzülüp gelen billur bir su gibi içildiğini teslim etmek gerek. Yine de ontoloji konusuna aşina olmayan insanlara zor gelebilir bu kitaptaki fikirler.</p>
<p> <strong>Nietzsche</strong> ile ilgili temel zorluk kanımca simgeler ve tıpkı Bergson gibi çok güzel yazması. İnsan <strong><em>&#8220;aa ne güzel!&#8221;</em></strong> diye diye bir şey anlamadan sayfalar geçebilir. Oysa satır aralarına saklı simgeler taşıyor metinlerin gerçek anlamını. Mesnevî&#8217;deki sembollere bu düşünürün eserlerinde rastlamak oldukça ilginç: Işığa yaklaştıkça, kanatları yandıkça ışıktan bir parça olan pervane, karanlık ya da ışığın değil ikisinin (zıtlıkların) bir (şafak vakti, akşam üzeri) bazı şeyleri görmeyi kolaylaştırması gibi. Çağdaş yorumcuların bir kısmının Ortaçağ semboliğine dayanarak pervane örneğini kibir olarak yorumladıklarını gördüm ki bu tür yorumların hatalı olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/09/29/guzellik-matkabi-zeka-duvarini-deler-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ayıp sanat olur mu?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Aug 2009 08:26:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[sansür]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[mustehcen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=6098</guid>
		<description><![CDATA[Bakılamayacak kadar sanatsal!
 
Geçenlerde Fransa’da çıplak çocuk bedenlerini oldukça erotik pozlarda gösteren bir sanat(?) sergisi mahkemelik olmuştu. Bordeaux mahkemesi beraat kararı vermişti ama Nan Goldin, Jeff Koons ou Garry Gross gibi sanatçıların(?) resimlerini gerçekten iğrenç bulduğumdan koymadım siteye. (“iğrenç” diye yargıladığımın ve sansürlediğimin farkındayım, bu da benim tercihim)
 
Eserlerini siteye koymak istemediğim bir başka sanatçı(?) Amerikalı Andres [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-6100" title="20090811_derindusunce_org_sanat_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_2.jpg" alt="" width="193" height="192" /></a>Bakılamayacak kadar sanatsal!</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Geçenlerde Fransa’da çıplak çocuk bedenlerini oldukça erotik pozlarda gösteren bir sanat(?) sergisi mahkemelik olmuştu. <a href="http://www.francesoir.fr/enquete/2009/06/30/exposition-du-corps-humains-presumes-innocents-au-tribunal.html">Bordeaux mahkemesi beraat kararı vermişti</a> ama Nan Goldin, Jeff Koons ou Garry Gross gibi sanatçıların(?) resimlerini gerçekten iğrenç bulduğumdan koymadım siteye. (“iğrenç” diye yargıladığımın ve sansürlediğimin farkındayım, bu da benim tercihim)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Eserlerini siteye koymak istemediğim bir başka sanatçı(?) Amerikalı Andres Serrano. İnsan dışkısı ve ölüsü üzerine uzmanlaşan Serrano Hz Isa’nın çarmıha gerilmiş bedeninin tasvirini de dahil edebiliyor dışkı ile ilgili çalışmalarına. Buna “sanat” deniyor, bir çok şehirde sergiler açılıyor, insanlar bilet alıp giriyorlar.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Neyin ayıp/gösterilmez olduğuna bir türü karar veremeyen bir insanlığın çocuklarıyız. Güzel nedir? Sanat nedir? <strong><em>“Aaa! Bu kadarı da fazla! Bu gösterilemez!”</em></strong> denilecek bir yer yok mudur? Sanatçı hukukun dışında kalmalı mıdır? <span id="more-6098"></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_4.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-6101" title="20090811_derindusunce_org_sanat_4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_4-196x300.jpg" alt="" width="196" height="300" /></a>Aslında bu tür rahatsız edici sanat(?) eserlerinin bir faydası var: Sormayı hep ertelediğimiz <strong>“Sanat nedir?”</strong> sorusunu bize sordurmak. Yani kendisini <strong>“sanatçı”</strong> ilân eden her insanın yazdığı, çizdiği “sanat” olabilir mi? Meselâ mağara devrinde insanların <a href="http://www.culture.gouv.fr/fr/arcnat/lascaux/fr/">Lascaux</a> gibi yerlerde çizdikleri av sahneleri birer sanat eseri midir? İnsanın içindeki iz bırakma dürtüsüyle yaptığı herşey sanat sayılabilir mi? Tuvalet duvarlarına, merdiven boşluklarına yazılan şiirler, küfürler, çizilen resimler de birer sanat eseri midir? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatsal faaliyetlerin hukuka konu edilmesi elbette sansürü çağrıstırıyor. Çünkü sanatçılar(?) her şeyi “kullanmakta” özgür olduklarını söylüyorlar. Gerçekten de duygular, hatıralar, sakatlar ve hastalar, dinsel inançlar, soykırımlar bir boya ya da fırça gibi sanata malzeme yapılabilir mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Lego Concentration Camp Nazilerin Yahudilere uyguladığı soykırımı konu edinen bir sergi. Bu serginin New York’taki Yahudi cemaatinin desteğiyle açılmış olması dikkat çekici. O dönemde Yahudiler ikiye bölünmüşler, çoğunluk protesto etmiş. Bu sanat(?) eseri de bazı soruları getiriyor akla: Sadece Yahudilerin değil Romanların, komünistlerin ve akıl hastalarının da işkence altında can verdiği toplama kampları “sanat için” kullanılabır mi? Lego gibi oyunu, eğlenceyi çağrıştıran bir araçla temsil edilebilir mi acılar? Ailesi bu kamplarda can vermiş onca insanın hislerini bu derecede hafife almaya hakkı var mı bir sanatçının?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; TEXT-ALIGN: center"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_3.jpg"><img class="size-full wp-image-6103 aligncenter" title="20090811_derindusunce_org_sanat_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_3.jpg" alt="" width="440" height="291" /></a> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Ya insan bedeni?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatın ne olduğunu söylemenin zorluğu karşısında ilk tepkim <strong>ne olmadığını</strong> söylemek oluyor. Kendi kendime diyorum ki hayatı ve insanı aşağılayan, bir “obje” mertebesine indiren (ya da bu riski içeren) faaliyetler “sanat” adıyla yüceltilmesin. Birisi ufacık çocukların çıplak resmini çekince ya da çekiçle bir keçinin başına vururken filme alınca <strong><em>“heyy polis, çek ellerini üzerimden, ben sanatçıyım, dokanma!” </em></strong>demesin. Tabi yine bu duruşun bir sonucu olarak “benim paramla asla!” demek istiyorum. Benim verdiğim vergilerle bu tür faaliyetler desteklenmesin. Eğer bir insan tuvalette ihtiyacını giderdikten sonra resmini çekip evine asıyorsa ayrı bir mesele. Ama çocuklarımın resim öğretmeni onları böyle bir sergiye götürürse bu benim sorunum olur. Hele hele bu sergi benim vergilerimle açılmışa&#8230; Yanılıyor muyum?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Cezayirli sanatçı(?) Adel Abdessemed başına çekiçle vurularak öldürülen bir keçiyi kamera ile kaydettikten sonra <a href="http://www.sfai.edu/Gallery/GalleryMain.aspx?gallery=16&amp;imageGalleryID=793&amp;image=6">San Francisco Art Institute</a>’da sergiledi. Halktan toplanan vergiyle desteklenen bu sanat(?) faaliyetine <a href="http://www.sfgate.com/cgi-bin/article.cgi?f=/c/a/2008/03/29/BAGNVSRME.DTL">çok tepki gelmiş</a> ama eseri sergilenmeye değer bulan yetkili çekicin bir sembol olduğunu, kişisel ve toplumsal boyutta devrimi temsil ettiğini söylemiş. Oysa Fransa’da yapılan bir röportajda Abdessemedin kendisi <strong><em>“ırkçılığın kötü bir şey olduğunu anlatmak için yaptım”</em></strong> diyor. Enstitünün sitesinde daha detaylı açıklama var ama zavallı keçinin ve öteki hayvanların öldürülme sebebini yine de anlamadım.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Rasgele bir yerde çekiçle hayvanlar öldürülse belki polis çağırılır, bu sanatçılar(?) psikopat oldukları düşüncesiyle akıl hastahanesine konabilir. Ama <strong><em>“durun, ben sanatçıyım”</em></strong> diyerek hukukun yetki alanı dışına çıkmak mümkün. Çünkü kimse sanatın ne olduğunu bilmiyor. Kimse <strong><em>“bu yaptığın sanat olamaz!”</em></strong> diyemiyor. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_8.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-6104" title="20090811_derindusunce_org_sanat_8" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_8.jpg" alt="" width="132" height="133" /></a>Bize ters gelen davranışlar sanat etiketiyle karşımıza gelince mayışıyoruz sanki? Peki kollarına jiletle sevdiği kızın adını yazan bir genç, <a href="http://www.derindusunce.org/2008/01/12/kanla-bayrak-resmi-yapmanin-faydalari/">kendi kanlarıyla Türk bayrağı çizen çocuklar</a> birer sanatçı mıdır? Ölçü nedir? Evet ya da hayır demek değil derdim. Neye, hangi zemine dayanarak tutarlı yanıtlar verebiliriz <strong>sanat ve hukukun birbirine eklemlendiği</strong> bu bölgedeki binlerce soruya? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-6105" title="20090811_derindusunce_org_sanat_1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derindusunce_org_sanat_1.jpg" alt="" width="219" height="256" /></a>Şu anda okumakta olduğunuz paragrafa “Ya insan bedeni?” adını verdim. Zira <strong>vücudumuzun bir et-kemik yığını gibi görülmesine ve gösterilmesine karşıyım</strong>. İnsan bedenini fiziksel varlığından öte bir simge olduğunu düşünüyorum. Nasıl Türk bayrağı Türkiye’yi simgeliyorsa bedenimizin de bütün insanlığa ortak olan şeyi, ilk harfi büyük yazılmak üzere İnsan’ı temsil ettiğini düşünüyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">İnsan vücudu deyince Paris’teki bir mahkeme tarafından <a href="http://www.rue89.com/2009/04/21/lexposition-de-cadavres-our-body-interdite-par-la-justice-0?page=5">yasaklanan “Our Body” isimli sergi</a> geliyor akla hemen. Mahkeme kararının gerekçesi “insanlık onuruna zarar vermek”. Zannediyorum bu terimi ilk kullanan Immanuel Kant olmuştu. Geçen zaman içinde laik bir tabu haline geldi <strong>insanlık onuru</strong>. Kimi liberaller <strong><em>“kurban olmadan suç olur mu?”</em></strong> diye soruyorlar. Evet, tamamen bireyci bir gözle bakarsanız kurban yok. Meselâ bir liberal şöyle diyebilir itiraz emek için: <strong>“Ölmüş bir insanın bedeninden sana ne? Akraban değilse? Rahatsız oluyorsan sergiye gitme kardeşim!”.</strong> Ama mesele burada bitmiyor. Tam tersine! Burada başlıyor. Ben sadece bir birey değilim ki. İçinde yaşadığım toplum ile de bir hukukum var. Toplumun gözünde İnsan’ın değeri bir saksı ya da bir dışkı mertebesine indirilirse ben nasıl yaşarım? Can ve mal güvenliğim de dahil herşeyim tehdit altına girmez mi? Böylesi saldırgan bir toplumda insanların yarısını polis yapıp diğer yarısını zaptetmek zorunda kalmaz mıyız? (Bkz. <a title="Permanent Link to Fahişelik, şehitlik ve özgürlük" href="http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/">Fahişelik, şehitlik ve özgürlük</a>)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Yine de liberal hukuka hitap edebilmek için unutmadan ekleyelim, sanatçı(?) <a href="http://www.koerperwelten.de/">Gunther Von Hagens</a> bu sergiyi açmak için Çin’de idam edilenlerin cesetlerini araklıyormuş. Ölenlerin aileleri itiraz ediyormuş ama rüşvet ile Çin’de kapı açmak kolay olduğundan Gunther Von Hagens artık bu ülkeye yerleşmiş. İlk mesleği anatomi imiş. Sanatçı(?) olduktan sonra köşeyi dönmesi bayağı bir heves uyandırmış meslektaşları arasında. Bir çok yeni ceset sanatçısı(?) türemiş. Yasaların kolay çiğnenebildiği ülkelerde ciddî bir ceset trafiği başlamış.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatçı başka, boyacı başka!</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Kanaatimce sanatçı ve sanat teknisyeni diye bir ayrım yapmak gerek öncelikle. Yani sanat yapan ile bazı boyama/oyma teknikerini uygulayabilen. Bence bir sanatçı ile bir boyacı aynı şey değil. Söz konusu teknikleri bilen ve uygulayanların bir tür estetizasyon yaptığını söyleyebiliriz. Yani sanat tekniği ile çekici hale getirme. Neden? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Gerçek hayat hızla etrafımızda olup bitiyor ve ayrıntılar üzerinde durup yoğunlaşmaya vaktimiz yok. Yaşadığınız şehrin karmaşasını düşünün meselâ. Ama uydudan çekilmiş bir fotoğraf ya da bir gece manzarası gözünüzü ister istemez çekiyor. Zira şehrinizi gerçekten GÖRME imkânı veriyor size bu fotoğraf.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Bir trafik kazası düşünün. İçindeyseniz ne olduğunu bile anlamadan oradan oraya savruluyorsunuz. Ama başkasının yaptığı bir kaza (ya da gazetedeki fotoğrafı) gözünüzü çekiyor. Görsel zekânız buna aç. Bu kazadan zevk almak değil, <strong>kazayı anlamaktan zevk almak</strong> söz konusu. Bizzat yaşadığınız bir kazada herşey yarım saniyede olup biterken gazetedeki fotoğrafın ayrıntılarında gözlerinizi dakikalarca gezdirebilirsiniz.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Yine bu sebeple romanlarda en ince ayrıntılarına kadar anlatılan bir kır gezintisi o olayın zihninizde gerçekten VAR olabilmesini sağlar. Kırlardaki çiçeklerin kokusu, güneşin ışıltısı, rüzgârın serinliği&#8230; Gerçekten yaptığınız bir piknik öyle değildir oysa. Çocuklarınızdan birini arı sokar, hanım dolma tenceresini evde untmuştur, güneşten ısınan araba koltukları kötü kokuyordur, giderken yolunuzu kaybetmiş, dönüşte trafiğe takılmışsınızdır&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanat teknisyeni bize gerçek hayattan daha çekici hayat dilimleri sunar. Bunun için biz onun ürünlerine bakarız, dinleriz, okuruz&#8230; Bu sayede gerçek hayatı daha iyi anlamayı umarız. Ama böyle çekici hale getirilmiş her ürün bir sanat eseri sayılabilir mi? Bu ayrı bir konu.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanat teknisyeni bize günlük hayatın dışında bir şey anlatabilir mi? <strong>“İnsan nedir? Neden var?”</strong> gibi sorulara yanıt arayarak düşünceye rakip ya da koltuk değneği olabilir mi? Bu soru ise okumakta olduğunuz yazının bel kemiği.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Nötr bir güç olarak sanat(?)</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatın yanına soru işareti koymaya devam ediyorum zira henüz sağlam bir tanım vermedim. Ama sanat teknisyeninin çekicileştirme (estetizasyon) gücünden bahsettim. Evet, bu gerçekten bir güç. Kendine ait kuralları, yöntemleri olan, hayata dair bazı şeyleri diğerlerinin önüne geçirmeye yarayan bir güç söz konusu olan. Bir anlamda basın gibi. Ülkede olup biten binlerce önemli olaydan hangileri manşette yer alacak? Halk neden bahsedecek? Gündemde ne olacak?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Çekicileştirme bilgisinin bir güç olduğu konusunda ısrar ediyorum. Zira <strong>görsel çekiciliğin mutlak bir insanî değer olarak kabul edilmesine karşıyım</strong>. Yani meselâ adalet ile aynı mertebede değil bu çekicileştirme dediğimiz şey. Daha çok teknoloji gibi, iyi veya kötü yönde kullanılabilecek bir teknik. Özetle aklın değil zekânın konusu. Neden?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Örneğin resim tekniğindeki ünlü üçgen kompozisyon kuralına bakalım. İnsan gözünün daha iyi seçebilmesi için figürler bir üçgen oluşturacak biçimde nasıl dizilmiş?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-6106" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10-300x246.jpg" alt="" width="300" height="246" /></a><a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/Philippe_de_Champaigne">Philippe de Champaigne</a> (1602-1674) tarafından yapılmış şu tabloya bakalım: Renklerin (üstte siyah-beyaz, altlarda mavi-sarı) simetrik biçimde dağılmasına, insanların oluşturduğu küçük üçgenlere ve bunları içine alan büyük üçgene dikkat edin. Başka kompozisyon örnekleri teşkil etmesi bakımından sırasıyla <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Edgar_Degas">Edgar Degas</a> ve <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Van_Gogh">Vincent Van Gogh</a>’tan köşegen ve baklava kompozisyonları değerlendirin. Arkadan gelen fotoğraf karesindeki ağaçların boy farkı sebebiyle bir köşegen oluşturmasının bu kareye kazandırdığı “anlatım gücünü” de göz önünde bulundurun.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; TEXT-ALIGN: center"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_degas.jpg"></a> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_degas.jpg"><img class="aligncenter size-thumbnail wp-image-6107" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_degas" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_degas-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_van-gogh.jpg"><img class="aligncenter size-thumbnail wp-image-6108" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_van-gogh" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_van-gogh-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_agaclar.jpg"><img class="aligncenter size-thumbnail wp-image-6109" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_agaclar" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_agaclar-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">İyi sanat ve kötü sanat</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanat tekniğinin, çekicileştirmenin bir değer değil bir <strong>anlatma gücü</strong> olduğunu böylece görmüş olduk. Yani sanat tekniği aklın mutlaka seçmesi gereken bir değer ya da bir doğru yol değil. Uğrunda başka şeylerin feda edilebileceği meselâ adalet gibi bir üstün değerden bahsetmiyoruz “boyacılık” derken. Boyacılık zekânın konusu. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Boyacılık mertebesinden sonra “sanat” denmeyi hak edebilecek, zekâya değil de akıla hitab eden üstün bir değer bulabilir miyiz?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Boyaları kazıdığımız zaman yine zekâya hitab eden ikinci bir katmanla karşılaşıyoruz ki bu yazı kapsamında buna “hikâye” demeği uygun buluyorum. Üçüncü ve son katman ise anlam olacak ve akıla hitab edecek.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Hikâye mertebesinde çekici hale getirilen (=estetize edilen) bir hikâye var. Boyacı sanat teknisyeninin bize anlatacakları var. Meselâ Francisco Goya’nın yaptığı <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Madrid%27de_3_May%C4%B1s_1808">El tres de Mayo</a> adlı esere bakalım. Napolyon’un İspanya’yı işgal ettiği dönemdeki zulümü anlatan bu eserde kurşuna dizilen bir köylüyü anlatıyor “hikâyeci”. Yüzleri ve duyguları netleştirilerek ispanyolların birer insan oldukları buna karşılık fransız askerlerinin tek tip, acımasız birer emir kulu oluşları vurgulanmış. Köylünün beyaz gömleği yerdeki lambanın ışığını öyle bir yansıtmış ki lambadan daha beyaz ve parlak olmuş. Saflığı, masumiyeti çağrıştıran bu beyazlık kolların çarmıha gerilmiş Hz İsa gibi açılmasıyla daha da pekiştirilmiş. Bu “kara” günde gökyüzü lacivert değil siyah, uzaklardaki köy zulme rağmen halkın köklerinin burada olduğunu anlatıyor. Kurbanın hemen yanındaki rahip de direnişe aktif biçimde katılmış olan kilisenin Goya tarafından unutulmadığını ispat ediyor&#8230; Hikâye uzun.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_goya.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-6110" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_goya" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_goya.jpg" alt="" width="500" height="462" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_goya.jpg"></a></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Goya bu resmi elbette öyle kafasına estiği bir anda yapmadı. İspanyol ulusal kimliğine hizmet edecek bir propaganda afişi gibi, politik amaçla yapılmış bir eser bu. Goya gerçekte savaşa katılmadı ve buna benzer sahnelere de tanık olmadı. Olayların bitişinden 6 yıl sonra, 1814’te yaptığı bu eser için ispanyol hükümetinden para istemesi zannediyorum “business is business” boyutunu anlamak için yeterli.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_hitler.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-6111" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_hitler" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_hitler-246x300.jpg" alt="" width="246" height="300" /></a>Siyasî sanat(?)-boyama-hikâye deyince Nazilerin yaptıkları propaganda amaçlı sanat eserleri de geliyor akla. Gürbüz ve sarışın Alman gençleri, savaşın ve çalışmanın yüceltilmesi&#8230; Tabi faşist sanat deyince bir süre önce sorduğumuz “<a title="Permanent Link to ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM I" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/12/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-i/">ABD’yi tedavi etmek mümkün mü?</a>” sorusu hatırlanabilir. Bu soruya cevaben <a title="Amerikan Saldırganlığı kategorisindeki tüm yazıları göster" href="http://www.derindusunce.org/category/amerikan-saldirganligi/">Amerikan Saldırganlığı</a> ile sinema sanatının(?) Amerikan milliyetçiliğine hizmetini tartışmıştık okurlarla. Yine siyasî sanat çerçevesinde Türkiye’deki binlerce Atatürk heykelinin sanatsal değeri ve onları yapanların sanatçı(?) yönleri de ayrı bir tartışma konusu olabilir. Türkiye deyince unutmamak gereken bir başka sanat dalı da karikatür. Bu konuda <a title="Permanent Link to Ayy bu Müslümanlar da pek çirkin!" href="http://www.derindusunce.org/2008/09/28/ayy-bu-muslumanlar-da-pek-cirkin/">Ayy bu Müslümanlar da pek çirkin!</a> makalesi okunabilir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatçı(?) topluma karşı sorumlu mudur?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Buraya kadar gördüğümüz kadarıyla sanatçı dediğimiz insan “boyacı” ve “hikâyeci” bilgisiyle iyi ya da kötü amaçlara hizmet edebiliyor. Bilim ve teknolojinin bir <strong>insanlık değeri</strong> olup olamayacağını “</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Evrimcilerin iç hastalıkları" href="http://www.derindusunce.org/2007/11/07/evrimcilerin-ic-hastaliklari/"><span style="mso-ansi-language: TR;" lang="TR">Evrimcilerin iç hastalıkları</span></a></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">” başlığı altında bilimin tartışmaya açmıştık. (<a href="http://www.derindusunce.org/author/mustafaakyol/">Mustafa Akyol</a>’un “<span style="color: #990000;"><a href="http://www.mustafaakyol.org/arsiv/2006/03/hayatta_en_hakiki_mursit_uzerine.php">&#8216;Hayatta En Hakiki Mürşit&#8217; Üzerine</a></span>” isimli makalesinden esinlenerek)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Bu tartışmalar dahilinde bilimin tek başına meselâ adalet ve iyiliğin yerini alabilecek ya da bunları üretebilecek bir değer olmadığını savunmuştum. Nükleer enerjiyi keşfeden bilim adamının atom bombasını da yapabildiğine dikkati çekmiştim.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanat hakkındaki bu yazıda gördüğümüz örnekler ışığında, en azından “boyacı” ve “hikâyeci” sanatın da bilim gibi bir değer değil bir güç olduğunu anlattım. Ama büyük bir güç. Şu halde güç sahibi herkes gibi sanatçının da içinden çıkıp geldiği topluma karşı sorumlu olmasını savunmak mecburiyetindeyim. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatçı bu sorumluluğu redderse ya da toplum sanatı <strong>hukuk dışı/üstü bir değer</strong> olarak kabul eder, boyacı-hikâyeciye sınırsız özgürlük ne olur? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Çok basit. Sanatın büyük gücüyle herşey çekici hale getirilebilir. Meselâ şiddet. Irkçılık. Bencillik, maddî çıkarların insan hayatının ve doğal yaşamın üzerinde tutulması…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Ayrıca sanatçıya sunulan bu “kusursuzluk” payesi yüzünden sanatla alakası olmayan bir sürü fırsatçı halkın tabularına saldıracak, insanları korkutarak, üzerek ünlü olmaya çalışacaktır. Sonuçta toplumla beraber sanat ve sanatçı imajı da yıpranmaya mahkum gibi görünüyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Böylesine vahşileşmiş bir toplum elbette sanatçının suçu olmaz. Ama sanatçı burada kullanılmış, sanatını, yeteneğini satmış olur. Satılmış sanat deyince aklıma ilk gelenler psikolojik harbin hizmetinde üretilmiş <strong>Kurtlar Vadisi</strong>, <strong>Çılgın Türkler</strong> ve <strong>Metal Fırtına</strong> gibi örnekler. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Satılmış sanatın en büyük darbeyi İnsan’a vurduğunu söylemek isterim. Topluma en pahalıya patlayacak olan zannediyorum İnsan’ın silinmesi olur zihin coğrafyamızdan.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Avusturyalı Elke Krystufek gibi sanatçıların(?) izleyicilerin önünde mastürbasyon yapmasına “sanat” denildiğinde <strong>kendimi saldırıya uğramış hissediyorum</strong>. Ülkemin sınırlarını aşan bir düşman ordusu yok görünürde ama <strong>kelimelerimi, düşüncelerimi yağmalayan bir çapulcu ordusu</strong> var. Zihin coğrafyamda süregelen bu saldırı devam ederse zaten korumaya değer bir şey kalmayacak korkarım. Ne ülkemin sınırları içinde ne de evimin duvarlarıarasında&#8230; Bu paragrafı da Hamza Yusuf’un yorumuyla bitirelim:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><em><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">“Basılı kültüre geçişimizin en problemli yanı, bunun büyük bir kısmının kadın bedenine ait cinsel öğeleri içermesi olmuştur. İnsanlığından soyutlanmış, rötüşlenmiş, yanlış ve doğal olmayan duruşlarda, arı sokmuş gibi dudaklar, büyütülmüş göğüsler ve ceza gibi diyetler ve yorucu egzersizler sonucu şekillendirilmiş butlar, porno yıldızlarının bu çarpıtılmış modellerine ait resimler ve filmler erkeklerin hayat arkadaşı, eş, kız kardeş, anne ve genelde kadınlar hakkındaki realistik beklentilerine ciddi bir tehdittir. Toplumun gözleri saldırı altındadır, bunun anlamı kalplerimizin de öyle olduğudur. [...]”</span></em><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> (<a title="Permanent Link to Araf Dağına Tırmanış" href="http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/">Araf Dağına Tırmanış</a> isimli yazıdan alıntı)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanat Nedir peki?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Tahmin edebileceğiniz gibi ansiklopedilerde ortak bir tanım yok. Hemen her kaynak etimolojisi üzerinde durmuş, Fransızca’da <strong>art</strong> (artificiel = yapay) İngilizcede <strong>art</strong> (artificial = yapay), Almanca’da <strong>Kunst</strong> (künstlich = yapay) ve Türkçede <strong>sanat</strong> (suni = yapay [Arapça’dan])&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">İngilizce ve Fransızca tanımlarda “algıya, duygulara ve zekâya hitap etmek için bilinçli olarak şekil verme” denmiş. Bunu oldukça küçültücü buldum. Çünkü bu sanatı boyacı-hikâyeci çerçevesine hapsetmek olur, bizim detaylı biçimde anlattığımız <strong>çekicileştirme</strong> (estetizasyon) ya da <strong>sanat tekniği</strong> diyebileceğimiz şey. Kimi kaynaklarda ise yaratıcılığa vurgu yapılmış. “ortak bir insanlık değeri” denilmiş ki bu da yazıda savunduğumuz duruşa aykırı. Sanatın bu derecede yüceltilmesini de hatalı buluyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Bu sebeple kendi tanımımı üretmeye karar verdim. Şöyle sormuştum bu yazının tam ortasına geldiğimizde:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanat teknisyeni bize günlük hayatın dışında bir şey anlatabilir mi? <strong>“İnsan nedir? Neden var?”</strong> gibi sorulara yanıt arayarak düşünceye rakip ya da koltuk değneği olabilir mi? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Kanaatimce<strong> İnsanî Sanat</strong> kelimenin bittiği yerde düşüncenin yardımına koşma kapasitesine sahip. Henüz adını bile koyamadığımız hislerin, hallerin, düşüncelerin ifade yolu olabilir. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><strong>Benim gözümde sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir&#8230;</strong> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Zekâ gözümüzü kapatıp akıl gözümüzü açmak için gönderilmiş bir davetiye!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatçı ise bilim adamlarında ve filozoflarda bulunmayan bir aydınlatma kapasitesine sahip insan olabilir ancak. Sanatçının eserleri zamanın akışını durduran tılsımlı bir cisim olmalı, deney ve gözlem yoluyla öğrenme imkânımız olmayan bilgiyi ve bilgeliği bize aktarmalı. Beşerlikten İnsanlık’a giden bir köprü olmalı her sanat eseri.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Biraz açalım şimdi: Bir natürmorta bakarken açlıkla bakmıyoruz. Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_cezanne.jpg"><img class="size-medium wp-image-6113 alignnone" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_cezanne" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_cezanne-300x194.jpg" alt="" width="300" height="194" /></a></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Friedrich Nietzsche’nin (galiba Goethe’den esinlenerek söylediği) bir sözünü hatırlatıyor bize bu gözlem: <strong><em>“Bach’ın müziği Tanrı’nın Dünya’yı yarattığı anda orada bulunduğumuz hissini veriyor insana”</em></strong>. Övgü perdesini aralayıp sözün aslına yöneldiğimizde Nietzsche’nin işaret ettiği şeyin sanatın gücü olduğunu fark etmiyor muyuz? Zamanı ve mekânı iptal eden ve bu kısıtlarla formatlanmış zekâmıza rağmen bize başka bir dünyanın varlığını müjdeleyen bir anlatım gücü? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Deney ve gözleme dayalı (ampirik), doğa kurallarıyla önceden belirlenmiş (determinist) bir dünya dışında VAR olduğumuzun farkına varmak. Immanuel Kant’ın “<em>Ding an sich</em>” terimiyle işaret ettiği ve Saf Aklın Eleştirisi’nde sayfalarca anlattığı şey tam da bu değil mi? <strong>İnsan’ın ve</strong> <strong>Varlık’ın olduğu gibi gibi algılanması</strong>. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatımız ya da “sanat” diyerek yücelttiğimiz şey toplumun kendine, İnsan’a, bugüne ve yarına bakışını şekillendiren çok büyük bir güç.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Sanatın, sanatçıların insafına bırakılamayacak kadar önemli birşey olduğunu düşünüyorum&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_kibrit_.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-6112" title="20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_kibrit_" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/08/20090811_derin_dusunce_org_sanat_10_kibrit_.jpg" alt="" width="500" height="387" /></a></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><strong>Çağrışım Kaynakları</strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: x-small; font-family: Verdana;">Mesnevî (Mevlâna Hazretleri) , Mişkat&#8217;ül Envâr (Gazâlî Hazretleri), Saf Aklın Eleştirisi (Kant), Güzelliğin Analitiği (Kant), Madde ve Bellek (Bergson),&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;">Tavsiye okuma:</span></strong></p>
<ol>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Aşk Bir Sureti Tek Başına Yaşatmaktır… Aşktan Narkissos’a" href="http://www.derindusunce.org/2008/09/20/ask-bir-sureti-tek-basina-yasatmaktir%e2%80%a6-asktan-narkissos%e2%80%99a/">Aşk Bir Sureti Tek Başına Yaşatmaktır… Aşktan Narkissos’a </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Sanatta Hakikat Arayışı ve “Das Man”" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/16/sanatta-hakikat-arayisi-ve-das-man/">Sanatta Hakikat Arayışı ve “Das Man”</a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Türk Sinemasında Tasavvufî Dil İmkânı ve ‘Yumurta’" href="http://www.derindusunce.org/2009/01/18/semih-kaplanoglu_yumurta/">Türk Sinemasında Tasavvufî Dil İmkânı ve ‘Yumurta’ </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Haneke’nin ‘Ölümcül Oyunlar’ı Sanatın sonu mu?" href="http://www.derindusunce.org/2009/07/08/hanekenin-olumcul-oyunlari-sanatin-sonu-mu/">Haneke’nin ‘Ölümcül Oyunlar’ı Sanatın sonu mu?</a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Tasavvuf Sinema İlişkisinde Rüya: Tarkovsky’den Kaplanoğlu’na Kısa Bir Bakış" href="http://www.derindusunce.org/2009/06/05/tasavvuf-sinema-iliskisinde-ruya-tarkovskyden-kaplanogluna-kisa-bir-bakis/">Tasavvuf Sinema İlişkisinde Rüya: Tarkovsky’den Kaplanoğlu’na Kısa Bir Bakış </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Ölüm üzerine" href="http://www.derindusunce.org/2008/07/25/olum-uzerine/">Ölüm üzerine </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to İran Sineması: Sanat, Toplum ve Devlet" href="http://www.derindusunce.org/2008/10/18/iran-sinemasi-sanat-toplum-ve-devlet/">İran Sineması: Sanat, Toplum ve Devlet </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Süt (Film): Endüstrileşmeye Direnen Sanat" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/13/sut-film-endustrilesmeye-direnen-sanat/">Süt (Film): Endüstrileşmeye Direnen Sanat </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Yeryüzünün  Lanetlileri" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/28/tanrinin-vadisinde/">Yeryüzünün Lanetlileri </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Pornografi Nasıl Sanat Oldu?" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/25/pornografi-nasil-sanat-oldu/"><span style="color: #800080;">Pornografi Nasıl Sanat Oldu?</span></a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Sanat İktidar İlişkisi Bağlamında Tiyatrocuların Yürüyüşü" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/21/sanat-iktidar-iliskisi-baglaminda-tiyatrocularin-yuruyusu/">Sanat İktidar İlişkisi Bağlamında Tiyatrocuların Yürüyüşü </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Aşk, Elif Şafak" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/19/ask-elif-safak/"><span style="color: #800080;">Aşk, Elif Şafak</span></a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Esrarengizce Kaybolanlar" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/07/esrarengizce-kaybolanlar/">Esrarengizce Kaybolanlar </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Qatsi Üçlemesi’nden İnsanlığa Tutulan Ayna" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/09/qatsi-uclemesinden-insanliga-tutulan-ayna/">Qatsi Üçlemesi’nden İnsanlığa Tutulan Ayna </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to İyilik ve kötülük üzerine" href="http://www.derindusunce.org/2008/07/21/iyilik-ve-kotuluk-uzerine/">İyilik ve kötülük üzerine </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Doğu’ya Ait Bir Tefekkür Çabası Olarak İki Filmiyle Mecid Mecidi Sineması" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/03/doguya-ait-bir-tefekkur-cabasi-olarak-iki-filmiyle-mecid-mecidi-sinemasi/">Doğu’ya Ait Bir Tefekkür Çabası Olarak İki Filmiyle Mecid Mecidi Sineması </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Mihi kanto et musis" href="http://www.derindusunce.org/2009/07/03/mihi-kanto-et-musis/"><span style="color: #800080;">Mihi kanto et musis</span></a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Tarkovsky’de Sanat ve İnsan Ruhu" href="http://www.derindusunce.org/2009/04/23/tarkovskyde-sanat-ve-insan-ruhu/">Tarkovsky’de Sanat ve İnsan Ruhu </a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Huzursuz Bacak (Mustafa Kutlu)" href="http://www.derindusunce.org/2009/04/20/huzursuz-bacak-mustafa-kutlu/">Huzursuz Bacak (Mustafa Kutlu)</a></span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana;"><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/">Baudolino (Umberto Eco)</a></span></div>
</li>
</ol>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/08/12/ayip-sanat-olur-mu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Fahişelik, şehitlik ve özgürlük</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Jul 2009 08:00:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Erdem]]></category>

		<category><![CDATA[Fahişelik]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Toplumsal Ahlâk]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[bireysel ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5900</guid>
		<description><![CDATA[Geçen gün posta kutuma bir mesaj geldi, Lena adlı bir insan-kadın para karşılığında cinsel ilişki teklif ediyordu. Mesaja insan-Lena’nın çıplak fotoğrafı eklenmişti. Erkek-gözler için çekici bir kadın bedeni sergileyen bu fotoğraf insan-gözler için iki farklı şey anlatıyordu: 
 
1) İnsan-Lena’nın sağ bacağının yanındaki mobilyada 2 yaşındaki çocuklara uygun bir oyuncak duruyordu.
2) Fotoğraf çekilirken insan-Lena yüzünü saklamak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_6.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5902" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_6" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_6.jpg" alt="" width="177" height="146" /></a>Geçen gün posta kutuma bir mesaj geldi, Lena adlı bir insan-kadın para karşılığında cinsel ilişki teklif ediyordu. Mesaja insan-Lena’nın çıplak fotoğrafı eklenmişti. Erkek-gözler için çekici bir kadın bedeni sergileyen bu fotoğraf insan-gözler için iki farklı şey anlatıyordu: </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-family: Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">1) </span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">İnsan-Lena’nın sağ bacağının yanındaki mobilyada 2 yaşındaki çocuklara uygun bir oyuncak duruyordu.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">2) </span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Fotoğraf çekilirken insan-Lena yüzünü saklamak istemişti.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Fahişelik konusunda rastgeldiğim iki katı duruş var:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;">a)      </span><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Katı ahlâkçı:</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Günahtır, ayıptır! Bütün fakir kadınlar kötü yola mı düşüyor? Namusuyla çalışsın, aza razı olsun…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;">b)      </span><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Katı özgürlükçü:</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Yetişkin iki insan ne isterse yapar. Fahişelik yapmak isteyen birine (ya da müşterisine) bir liberal olarak (ya da demokrat?) söyleyebileceğim bir şey yok.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">  <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-5903" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise.jpg" alt="" width="458" height="294" /></a></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">İnsan-Lena için<span id="more-5900"></span> böyle midir bilemeyiz ama bir çok insan karnını doyurmak, aile geçindirmek için ahlaken “yanlış” işleri bile bile yapıyor. Bile bile diyoruz çünkü insan-Lena’nın yüzünü gizlemesinde adeta simgeleşiyor bu utanç ve gizlenme çabası.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Kız çocukları <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“ben büyüyünce fahişe olucam, köşeyi dönücem”</span></strong> demez. Bu durumdaki insanlara acımak, kızmak ya da bir katı özgürlükçü gibi “kendi bilir” demek istemiyorum. Gece vakti yol kenarlarında “otostop” yaparken <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">gördüğümüz her insan-fahişe bireysel özgürlüğün ne derecede “çolak” bir kavram olduğunu yüzümüze çarpıyor</span></strong>. Özgürlük tek bacaklı bir masa gibi. Ayakta duramıyor:</span></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“[...] Özgürlük kimyası gereği başka bir kavramla eşleşerek dengelenmesi gereken bir olgudur. Bu denge sağlanmadığı müddetçe, insan nefsine hoş gelen şeyleri gözünde yüceltecek ve </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">kendini en özgür sandığı anda nefsinin kölesi olacaktır</span></em></strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">. Ne faşist, baskıcı bir siyasî düzen ne de liberal bir demokrasi <a href="http://www.derindusunce.org/2008/04/11/insan-maymunlasabilir-mi/"><span style="color: #800080;">“hayvan gibi” yaşamayı kendine reva gören bir insana</span></a> mutluluk veremez. Baskıcı rejim iyiyi, kötüyü ideolojik bir şekilde belirleyip halkını çocuklaştıracaktır, bu kesin.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Fakat diğer yandan, özgürlüklerin ancak başka bireylerin özgürlüğüyle sınırlandırıldığı [sözde özgür] toplumlarda </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">birey rejimin değil ama kendi nefsinin kölesi olacaktır</span></em></strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">. Tüketim toplumlarının yol açtığı çevre kirliliği, silah ticareti, kadını ürünleştiren porno endüstrisi ve daha nice sorun bu köleliğin birer işaretidir. (bkz. </span></em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Pornografi Nasıl Sanat Oldu?" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/25/pornografi-nasil-sanat-oldu/"><span style="color: #800080;">Pornografi Nasıl Sanat Oldu?</span></a></span><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Netice olarak özgürlüğün dengeleyici unsuru erdemdir. </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“benim özgürlüğüm diğer bireylerin özgürlüklerinin başladığı yerde biter”</span></em></strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> demek değildir doğru çıkış noktası. </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Kendim için istediklerimi diğer insanlar için de istiyorum”</span></em></strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> seviyesinde olabilmektir.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Evet… Bazı kavramlar çift gezerler ve onları bölüp parçalayarak anlamaya çalıştığınızda tam da aradığınız şeyi kaybedersiniz [...]”</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>(<strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Domuz gribi özgürlüğe bulaşır mı?" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/10/domuz-gribi-ozgurluge-bulasir-mi/"><span style="color: #800080;">Domuz gribi özgürlüğe bulaşır mı?</span></a> isimli yazının sonuç bölümünden</span></strong>)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel özgürlüğün tek başına ayakta duramayacağını bu şekilde hatırlattıktan sonra erdem – ahlak gibi kavramların kimyasına girmeye çalışalım ve ardından bunların bireysel olup olamayacağına bakalım. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Din kültürü ve ahlâk bilgisi dersi”</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bizim gençliğimizde böyle bir ders vardı okullarda. Din bir “kültür”, ahlâk da bir “bilgiydi”. Derslerimize bazen felsefe hocaları gelirdi. Ders kitabına bağlı kalınmaz, saygı, iyilik, kötülük gibi kavramlar üzerine heyecanlı tartışmalar yapılırdı. Bazı seneler ise daha “dinci” öğretmenler gelir, çok ezbere bir İslâm kültürü anlatırlardı. Hangi halifenin devesi 3 yaşındayken 5 hurma çekirdeği yutmuş, tam 7 gün kabız olmuş… Öldüren ayrıntılarla insanı dininden nefret ettirmek için birebirdi bu şekil. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Herhalde bu zorunlu din derslerinin etkisiyle olacak, “ahlâk ve erdem” gibi kelimeleri kullanmaya başladığınız andan itibaren okuyucularınız/dinleyicileriniz genellikle din-iman moduna geçerler. Bunlar kırmızı çizgilerdir. Tartışılmaz değerlerdir bir çoğu için:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">- Çalma! Öldürme! Zina yapma!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">- Tamam da neden? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;">- </span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Ne demek neden? ALLAH’ın emri!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Cehenneme gitme korkusuyla çalmayan ve öldürmeyen varsa ne zavallı bir insandır o. Cennetteki köşklerin, yiyeceklerin düşüyle sadaka veren, dünyada bir koyup Ahiret’te 3 almayı planlayan ne kadar kumarbaz…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_2.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-5904" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_2.jpg" alt="" width="434" height="402" /></a></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Evet, bu “değerler” organize dinlerin tekelinde… İyilik, doğruluk zihinsel boyutundan uzaklaşmış, takkelere, cübbelere, tütsülere, ibadethanelere bürünmüş olarak çıkıkıyor karşımıza çoğunlukla. Cennette arsa pazarlayan bir emlâkçı durumuna düşmüş imamlar, rahipler, hahamlar: <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“Düşünme, sorgulama, inan, dediğimi yap, fazla kurcalama!”</span></strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Modernizmin kölesi olan bilim de suç ortağı bu çarpık durumun. Psikologlar, sosyologlar, kriminologlar, psikanalistler… Kimine göre modası geçmiş ahlâkın, erdemin. Alafranga bir laiklik adına <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">olması gereken</span></strong> (ideal) ile <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">olan</span></strong> (ölçülen) arasına şeffaf bir duvar örülmüş.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Kimi bu ideali “metafizik” diye dışlar hatta aşağılar. Ama çoğu<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>“tarafsızlık” adına bilerek ya da bilmeyerek <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf">pozitivizmden</a> yana taraf tutar. Hiç hak etmediği halde pozitivist bakışı sıfır noktasına koyarsanız elbette ahlâkî kaygılar “sağda” kalır. Ama kantarın topuzu da kaçmış olur.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">21ci yüzyılda ahlâkı bize kim öğretebilir ?</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bir insanı eğitim yoluyla “ahlâklı” yapmak mümkün mü? En azından vicdanının sesini duymaya ve komutandan, patrondan önce vicdana uymaya hazır hale getirebilir miyiz çocukları? Belki de <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">millî eğitim</span></strong> isimli çamaşırhanelerde beyinleri yıkamasak, onlara <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">kulaklarını tıkamayı öğretmesek</span></strong> zaten duymaları gereken sesi duyacaklar… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_4.jpg"><img class="size-medium wp-image-5908 alignleft" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_4-229x300.jpg" alt="" width="229" height="300" /></a>Ahlâkın fizik ya da kimya bilgisi gibi öğrenilebilmesi için önce objektif bir biçimde tarif edilmesi gerekir şüphesiz. Yani inançları ne olursa olsun herkesin kabul edebilleceği tanımlar yapmak: Erdem, iyi-kötü, suç, günah, ceza… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Fakat <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“ahlâkı tarif edelim”</span></strong> derken yani bu kavramı bir norma sokarken, standartlaştırırken faşizmin kucağına düşmekten kendimizi nasıl koruyacağız? İslâm’ın tam tersi olan Humeynizm’den ya da Kemalcilikten kendimizi nasıl koruyacağız?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Faşizm ve ona yakın duran her türlü oluşuma karşı liberallerle hemfikirim. Yani devlet eliyle erdemin tarif edilmesi ve halka dayatılması felaketten başka birşey getirmiyor:</span></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“[...] <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Anatole_France" target="_blank">Anatole France</a> bir kahramanını şöyle konuşturuyordu:</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Bütün devrimlerin en büyük hatası erdem denen şeyi yeryüzünde kurumsallaştırmaya çalışmaktır. Bir halkı devlet gücüyle iyiden yana, bilge, özgür, ılımlı ve adil yapmak istediğinizde herkesi öldürmekten başka çareniz yoktur!”</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">İster <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%25C4%25B0slamc%25C4%25B1l%25C4%25B1k">İslamcı</a> olsun, ister <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Kom%25C3%25BCnizm">komünist</a> isterse <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Pozitivist">pozitivist</a>, bütün devrimlerin çelişkisi burada yatıyor: Yeni bir insan ve yeni bir halk yaratmak. Bu “<a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Pedagoji">pedagojik</a>” çabanın zorlandığı her noktada devrim, devlet terörünü de beraberinde getiriyor. Tabi bu terörün yaygınlığı ve vahşiliği “yeni bir halk yaratma” projesinin kapsamı ve amaçlarının büyüklüğü ile doğru orantılı [...]”</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">(<strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Humeyni Lenin’i döver mi? Ulus devlet bölüm III" href="http://www.derindusunce.org/2008/02/08/humeyni-lenini-dover-mi-ulus-devlet-bolum-iii/"><span style="color: #800080;">Humeyni Lenin’i döver mi?</span></a> Adlı yazıdan alıntı</span></strong>)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Ancak liberallerin bu noktadan itibaren çuvallamasına da üzülerek bakıyorum. Çünkü tanıdığım liberaller ahlâk konusunda şüpheci bir duruşu tercih ediyorlar:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>“Ahlâk, iyilik, kötülük gibi kavramlar herkese göre değişir. Madem ki objektif bir sınır koyamıyoruz o halde hiç sınır koymayalım, başkasını rahatsız etmedikçe herkes dilediğini yapsın.”</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel özgürlükler</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> ve <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">piyasa mekanizmaları</span></strong> ile belirlenen liberal bir yaşam çerçevesi gerçek hayatın taleplerine hitap etmiyor. Kendi adıma liberallerin bu duruşunu bir <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">düşünme tembelliği</span></strong> ve <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">sorumluluktan kaçış</span></strong> olarak değerlendiriyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Özgürlük ve ahlâk SADECE bireysel midir? </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">6 yaşındaki kızım oldukça yüksek bir kaydıraktan kayacak cesareti kendinde bulamadığı için ağlıyordu :</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">-Evlâdım üzülme, salıncaklara git.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">-Ama benden küçükler bile yapıyor, ben yapamıyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">-Canın istemiyorsa mecbur değilsin.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">-Canım istemiyor ama ben istiyorum!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Ne Yunus Emre’den ne de Sigmund Freud’dan haberi olmayan kızımın benliğindeki çatışmaları böyle kişileştirmesine çok şaşırmıştım. “Canım” dediği bir “aktör” ile “ben” dediği bir başka aktör vardı içinde ve bu iki aktörün istekleri çatışabiliyordu. Üstelik kendine daha yakın hissettiği “ben” bu çatışmanın farkındaydı!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Kızımın bir kaydırak başında keşfetmeye başladığı bu dünyaya <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">birey altı dünya</span></strong> diyelim isterseniz. Tabi toplumun en küçük birimi birey değil de “canım” ve “ben” olunca ortalık biraz karışıyor. Dünyamız bir anda 6 milyar “canım” ve 6 milyar “ben” ile oldukça kalabalık bir hal alıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; tab-stops: 175.5pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Ben” kimdir?</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; tab-stops: 175.5pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Sorumlulukları, hakları ve özgürlükleri sürekli gündemde olan birey ile “ben” aynı şey midir? Bu sorulara daha net yanıt arayabilmek için birbiriyle ilgisiz gibi görünen şu üç örneğe göz atalım:</span></p>
<ul style="margin-top: 0cm;" type="disc">
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l2 level1 lfo1; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Japonya’da insanların onurlarını korumak(!) uğruna intihar etmeleri, </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l2 level1 lfo1; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Türkiye’de namus(!) uğruna özellikle kadınların öldürülmesi,</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l2 level1 lfo1; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Hollanda’da özgürlük(!) uğruna çocukla cinsel ilişkinin yasallaşması.</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
</ul>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Her üç durumda da “üstün” kabul edilen bir varlık / kavram /ilke uğruna daha “alt-aşağı” birşeyin feda edilmesi söz konusu. Bu davranışlar bir çok insana “yanlış” görünse de <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">X uğruna Y feda etmek</span></strong> kalıbı iyi-kötü dediğimiz yargıların kimyasında var. Bunu ispat için aşağıdaki örneklere bakalım:</span></p>
<ul style="margin-top: 0cm;" type="disc">
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l1 level1 lfo2; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Komşusu aç olduğu için ekmeğini ona veren, “iyilik” uğruna kendi payını feda eden,</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l1 level1 lfo2; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Evlâdını ezilmekten kurtarmak için kendini yola atan,</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l1 level1 lfo2; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Vatanını işgalden kurtarmak için ölümü göze alan.</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
</ul>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Şimdi “iyi” örnekler sayesinde daha net görebildiğimizi sanıyorum, ahlâkın kimyasına ait bu gerçeği: <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">X uğruna Y feda etmek</span></strong>, yani “özgürce” bir seçim yapmak.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Tabi hemen “X ve Y nedir?” diye sormak gerek. İntihar eden bir Japonun koruduğuna inandığı haysiyeti meselâ? Bu aşamada bir sonsuzluk algısı devereye giriyor. <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“ben etten ve kemikten olan bedenimin varlığını feda ediyorum ki haysiyetim yaşasın”. </span></strong>Şimdi okumaya 5 dakika ara verin ve bu analizi <span style="text-decoration: underline;">sadece “teknik” olarak</span> namus cinayetlerine, sadaka veren bir insana ya da ölümü göze alan bir askere de zihninizde uygulayın… Sonuçta insandaki “ben” algısının tek olMAdığını göreceksiniz. Bir “ben” uğruna başka bir “ben” feda edilebiliyor. Bazen sadaka olayında olduğu gibi küçük maddî çıkarlar bazen de biyolojik (?ampirik) hayatın kendisi.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Birey altı dünya</span></strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">’nın keşfiyle birlikte bireysel ahlâk, bireysel özgürlük gibi kavramlar da aşınıyor diye düşünüyorum. Neden?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bu birey altı penceresinden Nazilere karşı mücadele eden direnişçi bir Fransıza bakalım. Elinde silahla görev yerine doğru yürüyor. Bedeninin her zerresi ona <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“geri git, ne işin var? Öleceksin! Sen mi kurtaracaksın Fransa’yı?”</span></strong> diye haykırıyor ama ben-fransız et-fransıza sözünü geçiriyor. Direnişçi et-ölüme razı ettiği bedeniyle ölümsüz/sonsuz olduğuna inandığı bir “yaşama” doğru yürüyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_5.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5905" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_5" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_5-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Şimdi bu bilgi ile yazının başında bahsettiğim insan-Lena’ya yeniden bakalım. Anne-Lena için çocuğunun karnını doyurmak o kadar <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">üstün/yüce/ulvî bir görev</span></strong> ki bir gün değil her gün hatta her “müşteriyle” yeniden ölmeye razı. Ben-Lena emrediyor, et-Lena soyunuyor ve <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">görevini</span></strong> yerine getiriyor. Bedeninin her zerresi ona tersini yapmasını söylüyor ama o etinden ve haysiyetinden daha üstün tuttuğu bir “görev” için ilerliyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel ahlâk penceresinden “şehitlik” ve “fahişelik” ne kadar uzak görünüyor oysa… </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">(not: bu kelimeleri tırnak içinde kullanıyorum çünkü gerçek anlamlarında değil toplumun ve adalet mekanizmalarının nazarındaki anlamlarını kasdediyorum.)</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Toplumsal boyut</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Özgürlük ve ahlâk ile ilgili kavramları birey katına hapsetmenin imkânsızlığını gördük yukarıdaki paragrafta. Daha doğrusu bireyi en küçük, bölünmez <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">sorumlu/hak sahibi</span></strong> birim kabul eden liberalizm, islamcılık ve komünizm gibi modernist temelli politik sistemlerin eninde sonunda birey altı dünya ile bir gerilim üreteceğini saptadık.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Aslında bu gerilim sorunun sadece yarısı. Yani modernist politik sistemlerin üreteceği ikinci bir tür gerilim daha var ki o da birey üstü, yani bireyi içeren insan kümeleri ile oluşacak olan çatışma. Aile ile, cemaat ile, mahalle ile, cemiyet ile:</span></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">“Hamile olduğunu öğrendiği andan itibaren bir kadının kendine ve geleceğe bakışı değişir. Eşiyle ilişkilerine de yansır bu. Onlar artık cumartesi akşamları gidecekleri iyi bir film arayan iki sevgili değil geleceğe dair projeleri olan bir anne-babadır.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Boyu bir kaç milimetreyi geçmeyen bu küçük insan suya düşen bir mürekkep damlası gibidir. Hem suyun rengini değiştirir hem de kendisi suyun etkisiyle bir mürekkep damlası olmaktan çıkar. İnsan bir topluluğa girdiği andan itibaren çok yönlü bir etkileşim başlar. Bu etkileşimin takibi ya da kontrolü imkânsızdır. Sınıfa gelen yeni bir öğrenci, işe yeni alınan bir memur artık o eski “ben” değildir. Girdiği topluluk da o gelmeden önceki topluluk olmayacaktır.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Önemli nokta bu etkileşimin geri çevrilmesinin de imkânsız oluşudur.</span></em></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Bu bağlamda bir arada barış içinde yaşaması umud edilen insanları bir torbadaki tenis topları gibi göremeyiz. </span></em><strong><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Toplum hakları ve ödevleri birbirinin özgürlükleriyle sınırlanan bağımsız bireylerden oluşmaz. Hukuksal ya da siyasî çözümleri sadece bireysel modeller üzerine oturtmak ayrı bir hukukî ve siyasî varlık olan toplumun haklarını çiğnemek olur.</span></em></strong></p>
<p style="margin-left: 35.4pt;"><em><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Değerli yazarımız <a title="Enver Gülşen tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/envergulsen/"><span style="color: #800080;">Enver Gülşen</span></a> bu konuda ek olarak söylemek istediklerimizi zaten dile getirmiş ve çok güzel bir makale yazmıştı: <a href="http://www.derindusunce.org/2008/12/08/kemalizm-demokratlik-ve-liberallik/">Kemalizm, Demokratlık ve Liberallik</a> adında.”</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">(<a title="Permanent Link to Liberaller neden başarısız?" href="http://www.derindusunce.org/2009/02/19/liberaller-neden-basarisiz/"><span style="color: #800080;">Liberaller neden başarısız?</span></a> makalesinin <em><strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">İç hastalık 3: “Cemaatsel” hak ve özgürlüklere sırt çevirmek</span></strong></em><strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></strong><strong><span style="font-weight: normal; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">isimli paragrafından</span></strong>)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><span style="mso-spacerun: yes;"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel özgürlüğün kendisi ahlâk ve erdemden, bu iki kavram ise toplumdan ayrı düşünülemiyor. “Ötekiyle” ilişki olmadan tarif edilemiyor ahlâk. Öteki yani hak sahibi. Ama “öteki” insan topluluklarıyla sınırlandırılmalı mı? Doğadaki hayvan ve bitkiler de hak sahibi değil mi? Ahlâk aynı zamanda doğayı korumak için kendi çıkarlarını feda etmek değil mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">(Bkz. </span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Çevreciliğe anti-modern bir bakış" href="http://www.derindusunce.org/2008/10/15/cevrecilige-anti-modern-bir-bakis/"><span style="color: #800080; mso-ansi-language: EN-GB;">Çevreciliğe anti-modern bir bakış</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bireysel özgürlük özgürlük değildir</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Birey altı dünya ve toplum sayesinde görüyoruz ki gerçek özgürlük insanın “canının istediğini” değil ödevini yani “gerekeni” yapabilme özgürlüğüdür. Ve bu uğurda daha az “kıymetli” şeyleri feda edebilme özgürlüğüdür. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Birey en küçük ya da tek “sorumlu” birim değildir, ahlâkın konusu bireysel olduğu kadar alt-bireysel ve toplumsal olabilir. Birey altı ve birey üstü bu iki seviye ahlâkın hem “üreticisi” hem de “tüketicisi” olduğundan ahlâk bunlardan soyutlanmış olarak düşünülemez.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Devlet birey dışındaki bu iki seviyeyi görmezden gelirse ne olur?</span></p>
<ul type="disc">
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l0 level1 lfo3; tab-stops: list 36.0pt; mso-margin-top-alt: auto; mso-margin-bottom-alt: auto;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Suç işleme artar. Suçlular yakalansa bile <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">bireyle</span></strong> sınırlı adalet sistemi suçu önleyemediği için cezaevleri dolmaya devam eder. (bkz. </span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/2007/03/14/kotu-insan-uretme/"><span style="color: #800080;">Kötü insan nasıl üretilir? </span></a><span style="mso-spacerun: yes;"> </span>ve <a title="Permanent Link to Cezaevleri okul olsun !" href="http://www.derindusunce.org/2009/01/14/cezaevleri-okul-olsun/"><span style="color: #800080;">Cezaevleri okul olsun !</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l0 level1 lfo3; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Çocukların cinsel istismarı önlenemez. Ne cezaları arttırmak ne de çocukları daha fazla korumak kalıcı sonuç vermez. (</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Çocukların cinsel istismarı" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/26/cocuklarin-cinsel-istismari/"><span style="color: #800080; mso-ansi-language: TR;">Çocukların cinsel istismarı</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l0 level1 lfo3; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Terör sorunu çözülemez. (</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to Terörist evlatlarımız ve Anzak leşlerimiz(!)" href="http://www.derindusunce.org/2008/07/02/terorist-evlatlarimiz-ve-anzak-leslerimiz/"><span style="color: #800080; mso-ansi-language: TR;">Terörist evlatlarımız ve Anzak leşlerimiz(!)</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> ve </span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"><a title="Permanent Link to PKK’lıları affetmek" href="http://www.derindusunce.org/2007/12/03/pkklilari-affetmek/"><span style="color: #800080;">PKK’lıları affetmek</span></a></span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">)</span><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></li>
</ul>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Sonuç</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Teknoloji sayesinde/yüzünden “iyi” ve “kötü” olan herşeyin <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">CO<span style="text-transform: uppercase;">ğ</span>RAFÎ</span></strong> menzili arttı. Eskiden “kötülüğü / suçu / günahı” arayıp bulmak gerekiyordu. Artık evlere servis yapılıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Dünya üzerindeki insanlar ıssız birer adada değil tam tersine gittikçe <strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;">“küçülen bir kamusal alanda”</span></strong> yaşıyorlar. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_3.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5906" title="20090727_derin_dusunce_org_fahise_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090727_derin_dusunce_org_fahise_3-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Sadece nükleer füzeler değil para hareketleri de kıtalar arası artık. İnsanî yardım kurumları, suç örgütleri, medya… Siyaset de kıtalar arası yapılıyor kadın ve organ ticareti gibi. Çevre sorunları da kıtalar arası. Bir ülkenin ürettiği asit yağmurları başka bir ülkenin ormanlarını tahrip ediyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Ticaret, savaş, internet, siyaset, çevre kirliliği… Hayatımızı dolduran iyi ve kötü ne varsa küreselleşti. Yeryüzünde yaşayan<strong><span style="font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> insanları bir arada barış içinde yaşatabilecek bir hayat görüşü artık ütopya değil aciliyet halini aldı. </span></strong>Böyle bir dünyada fanatik liberalizmin “bırakınız yapsınlar” duruşu çoktan son kullanma tarihini doldurdu diye düşünüyorum.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Liberalliğin ya da demokratlığın bu hayat görüşünü oluştrmaya talip olabilmesi için bireyin “içini” ve “dışını” hesaba katması gerekiyor.</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 9pt; font-family: Verdana; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; mso-ansi-language: TR;"><strong>Çağrışım Kaynakları</strong></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: x-small; font-family: Verdana;">Mesnevî (Mevlâna Hazretleri) , Mişkat&#8217;ül Envâr (Gazâlî Hazretleri), Saf Aklın Eleştirisi (Kant), Güzelliğin Analitiği (Kant), Madde ve Bellek (Bergson),&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<p>&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Milliyetçiliğin Anatomisi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/20/milliyetciligin-anatomisi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/20/milliyetciligin-anatomisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 21:19:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>

		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Irkçılık]]></category>

		<category><![CDATA[Materyalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Ulusalcılık]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5801</guid>
		<description><![CDATA[Bir önceki yazımızda, batıdan doğup topraklarımıza ve tüm İslam topraklarına yayılan ve şeytani bir bakış açısı olan ırkçılığın batıdaki teorik geri planına değinilmişti. Bunun yanında, müspet ve menfi milliyetçilik kavramları üzerinde durulmuştu. Konuyla ilgili söyleyeceklerim henüz bitmemiş olsa da, özellikle müspet milliyetçilik kavramı yoğun eleştiriler almıştı. Evet öğretici olmaları sebebiyle yapıcı eleştirileri sevdiğimi belirtmeliyim.  
Bir önceki yazıda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090720_derin_dusunce_org_milliyetcilik_irkcilik_2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5804" title="20090720_derin_dusunce_org_milliyetcilik_irkcilik_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090720_derin_dusunce_org_milliyetcilik_irkcilik_2-212x300.jpg" alt="" width="212" height="300" /></a>Bir önceki yazımızda, batıdan doğup topraklarımıza ve tüm İslam topraklarına yayılan ve şeytani bir bakış açısı olan <a href="http://www.derindusunce.org/2009/07/05/turk-milliyetciligi-irkci-midir/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">ırkçılığın batıdaki teorik geri planı</span></a>na değinilmişti. Bunun yanında, müspet ve menfi <a href="http://www.google.de/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=3&amp;ved=0CCkQFjAC&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2Fcategory%2Fmilliyetcilik%2F&amp;ei=IPHUTfeePI2WhQeB2eTeCw&amp;usg=AFQjCNGXEwEH74KY16Q6zkV4qUNABNIAQQ&amp;sig2=d_SDSSCEI5S0FKKpJNv8MQ" target="_blank">milliyetçilik </a>kavramları üzerinde durulmuştu. Konuyla ilgili söyleyeceklerim henüz bitmemiş olsa da, özellikle müspet milliyetçilik kavramı yoğun eleştiriler almıştı. Evet öğretici olmaları sebebiyle yapıcı eleştirileri sevdiğimi belirtmeliyim.  </p>
<p>Bir önceki yazıda şöyle bir ifade kullanmıştım;</p>
<p><strong><em>&#8220;Maalesef insanımızın çoğu müspet milliyetçilik fikrinin kapısından girip &#8220;menfi milliyetçilik&#8221; fikrine kayabiliyorlar ve çoğu kez bunun farkına dahi varamıyorlar&#8221; </em></strong></p>
<p>Buna mukabil yazılarını ve yorumlarını  çok beğendiğim Sayın Enver Gülşen Bey,</p>
<p><strong><em>&#8220;Bunda şaşıracak birşey yok Mehmet kardeşim. Müspet milliyetçilik kapısı zaten her zaman oraya (menfi milliyetçilik durağına) çıkar. Ben müspeti ya da menfisi olsun milliyetçiliği bir kaydırağa benzetirim. ona binip aşağı kaymaya başladığınız andan itibaren <span id="more-5801"></span>kendinizi faşizme toslayıncaya kadar durduramazsınız. Eninde sonunda faşizmde noktalanır milliyetçilik çünkü.&#8221;</em></strong></p>
<p>şeklinde müthiş bir yorum yaptı. Evet benzetmesi de yorumu da çok güzeldi.   </p>
<p>Üstad Bediüzzaman&#8217;ın <strong>&#8220;<em>Her</em> <em>günahta, küfre giden bir yol vardır</em></strong><sup><strong>(1)</strong></sup><strong>&#8220;</strong> sözleri aklıma geldi. Enver Bey&#8217;in yorumundan ve Bediüzzaman&#8217;ın sözlerinden hareketle; </p>
<p><strong>İster müspet ister menfi milliyetçilik olsun, her milliyetçilik akımından, ırkçılığa ve faşizme giden bir yol vardır </strong>sonucunu çıkarmak zor olmasa gerek. Nasıl ki, günahlar alışkanlık hale getirilirse kalp kararır ve kalpte imanın yerini küfür alırsa, milliyetçilik de sürekli alınır ve alışkanlık hale getirilirse, eninde sonunda yerini faşizm ve ırkçılığa bırakır düşüncesindeyim. Kısaca eleştirilerden, kendi adıma çıkardığım öğretilerden ve sonuçlardan biri de bu idi. </p>
<p>Bu yazıda milliyetçilik fikrinin doğuşundan bahsedeceğiz. Bu sefer teorik geri planlara ya da Fransız ihtilaline gitmeyeceğiz. Bu başka bir yazı konusu olabilir.</p>
<p>Farklı bir perspektiften, farklı  bir bakış açısı sunmak istiyorum öncelikle. </p>
<p><strong>Farklı  Bir Bakış Açısı Önerisi </strong></p>
<p>Milliyetçilik fikrinin ortaya çıkışı ile bireyin doğuşu arasında çok yakın bir ilişki söz konusudur.  Bireyin önceki bağlantılarından sıyrılıp otonomisini (özerkliklerini) kazanması, birleştirici ve bağlayıcı bir güç olan dinin arenadan çekilmesiyle mümkün olmuştur. Kozmozun merkezinde artık tanrı değil, bireyin bulunması yeni paradigmaları da beraberinde getirmektedir. İşte bu yazıda sıkça vurgulanacak olan iki farklı paradigmayı, kısaca şu şekilde örneklemek mümkün.      <strong>  </strong></p>
<p>Güneşin olduğu her ortamda, şeffaf olan her şeyin üzerinde güneşin cilveleri vardır. Aslında her obje, güneşten aldığı ışığı kabiliyetleri oranında yansıtıp, ayna vazifesi görmektedir ve bu objelerin her biri kendilerini, güneşe olan bağlantısıyla tanımlamaktadır. Yansıtma kabiliyetleri ve büyüklükleri de farklı olan bu aynaların (objelerin) &#8220;ışığın kaynağı olma&#8221; iddiaları yoktur. Yansıtıcı olmak noktasında herkes bir olduğu gibi, her objenin güneş olmaya uzaklık noktasında da yine herkes birdir. Hiçbir objenin otonomisi yoktur. Müstakil olmaya imkan yoktur. Herkes güneşe muhataptır ve ışığını güneşten almaktadır. Bütün bu iç içelik her şeyi birleştirmektedir ve her şey ışıksızlık ortak paydasında toplanmıştır. Bu modelde güneş, bir üst belirleyici olarak sınırları kendisi belirler. Işığın miktarını ve sınırları güneş çizer. Haklar alınmaz verilir. Güneşin ışıttığı aynalar arasında herhangi bir sınıfsal çatışma söz konusu değildir. Aynalar arasında egemenlik iddiası yoktur. Bu modelde güneşin varlığı tanınmakta ve sınırlar öylece belirlenmektedir. </p>
<p>Ancak ikinci modelde; evrende güneş  yoktur. Biri güneş yok dediği için ve varsayımsal olarak güneş tablodan çıkarıldığı için, birinci modelde ayna olarak tanımlanan bireyler asalet kazanmışlardır. Artık ayna değil fener olmuşlardır. Güneş sanki parçalanmış ve parçaları yeryüzüne inmiştir. Gökte güneş yoktur ama yerde ışıklar vardır. Sözgelimi bundan böyle &#8220;ay&#8221; ayna olmaktan çıkmış verdiği ışığın kaynağı olmuştur.  Bütün aynalar otonomilerini kazanarak müstakilleşmişlerdir. Bunda böyle herkesin ışığı kendindendir. Herkesin rengi, kapasitesi farklı olduğu için bir katmanlaşma, sınıfsallaşma ve farklılaşma süreci başlamıştır. Işığı az olanlar çok olanlar; rengi mavi ya da sarı olanlar; mat olanlar, parlak olanlar vs&#8230;Güneşin böylesi bir  parçalanma sürecine girmesi için, ayna olarak tabir edilen objelerin sadece birinin asalet kazanması yeterli olacaktır.      </p>
<p>Bir olan güneşin parçalanıp yeryüzüne indirilmesinde en anlamlı örneği eski yunan çok tanrıcılığında görmek mümkündür. Tek tanrı yoktur ama tanrılar vardır. Güneşin yeryüzünde yapmış olduğu her bir müdahalenin kendisi bizzat tanrılaşmıştır. Evreni oluşturan ışık kaynakları, güneş gibi birleştirici bağdan yoksun oldukları için yabancılaşma sürecine de girmişlerdir. Önceki modele güneşin belirlediği sınırları, artık muhatapların her biri kendi eliyle sınırlarını belirleyecektir. Ortaya çıkan sınırlar bir gerilim neticesinde ortaya çıktığından çatışmalar da başlayacaktır. Zira yunan çok tanrıcılığında tanrılar kavga ederler. Görüldüğü gibi bağlam tamamen değişmiş, yabancılaşma, sınıfsallaşama ve çatışmalar başlamıştır ikinci modelde. (Bakınız Risale-i Nur, Manayı İsmi, Manayı Harfi Meselesi) </p>
<p><strong>Önce Birey Doğdu </strong></p>
<p>İlk insan Adem (s.a) sadece bir insandı. Ne bir milliyeti ne de devleti vardı. Dolayısıyla Hz.Adem&#8217; in vatan ve millet anlayışı, günümüz ulus devletlerinde yaşayan insanların anlayışından farklı olması beklenen bir durumdur. İnsanoğlu sayısı milyarları bulan yeryüzündeki macerasına Adem ve Havva ile başlamıştı. İnsanlar çoğaldıkça işler de bölünecekti. Bir işbölümü kaçınılmazdı. Zira insan tek başına yeterli değildi. İnsan kendi başına var olamaz; onun eklemlenmeye ihtiyacı vardı; çünkü biliyoruz ki insan, bu şekilde yaratılmamıştı. Zaten hiç kimse Robinson Crussoe yalanına inanmamıştı. İnsanoğlunun sınırsız ihtiyaçları ve sınırlı gücü ve birbirine muhtaçlığı, acizliğini belgeliyordu adeta. İnsanlar aciz oldukları için bir arada yaşıyordu. İşte dinin egemen olduğu yıllarda, gerek bu acziyetin farkındalığı olsun gerekse insanın kendinden üstün olan bir Yaratıcıya sığınma ihtiyacı olsun kişinin benlik iddiasını ortadan kaldıracaktı ve henüz birey daha doğmamıştı.  </p>
<p>Bu bağlamda bir yaratıcıya mensup olmak noktasında, bütün kainatın bir anlam kazandığını  ve her parçanın ancak bir bütün içinde varolduğunu görmekteyiz. Tanrı etrafında merkezileşme ve bütünleşme söz konusudur. Her şey Tanrıya bağlıdır ve anlamını ondan almaktadır.   </p>
<p>Ne var ki, modern zamanlara geldiğimizde &#8220;Tanrı öldü&#8221;rülür. Herşeyi bağlayan ve birleştiren Tanrıyı, insanlar dünyalarından çıkarır. <strong>Bundan böyle yolları vahiy güneşi değil, akıl feneri aydınlatacaktır. Ve tanrı öldüğü gün, aslında birey doğmuştur.</strong> Bütün bir kozmoz parçalanmaya başlamıştır. Rönesans ve Aydınlanma ile birlikte kozmoz içindeki her bir parçacık artık asalet kazanmışlardır. Müstakil olmuşlardır. İlanı İstiklaliyet etmişlerdir.  </p>
<p>Bundan sonrasını &#8221;Avrupa&#8217;yı Düşünmek&#8221; adlı eserinden, Edgar Morin&#8217;den dinleyelim. </p>
<p><em>&#8220;</em><strong><em>Diğerlerinden ayrılan her alan özerkleşmeye başlayacak ve bu kez, daha önce her şeyin temeli sayılan Tanrı yitirilince de özerkleşen her alan temelini kendi kendisinde arayacak, orada bulduğunu sanacaktır. Örneğin akıl temelini mantıksal tutarlılığında, eleştirilerinin yerindeliğinde, dünyayı açıklamaktaki yeterliliğinde arayacaktır. Doğa, onu, en üstün belirleyicilik yasasına uyan kendi yasalarında bulacaktır. Bilim ise onu deneylerinin yadsınması olanaksız kanıtlarına yaslayacaktır. İnsan, onu kendi aklında ve teknik ustalığında arayacaktır. Hümanizma da onu nesneler dünyasındaki tek özne olan insanda bulacaktır. Bu durum, imanı temelini kendinden başka hiçbir yerde arayamayacak duruma getirir. Aynı süreç içerisinde siyaset de başlı başına bir alan olarak özerkleşir: Devlet, temelini artık kendi çıkarında (devlet çıkarı), toplum kendi kendisinde (Hobbes&#8217;ın Leviathan&#8217;ı istediği her yasayı yapma ve bozma gücüne sahiptir.) ve nihayet ulus da kendi egemenliğinde bulmaktadır</em></strong><sup><strong>(2)</strong></sup><em>&#8221; </em></p>
<p>Avrupa karşıtı bir Avrupa&#8217;lının tasvir ettiği bu bağlam aslında kozmozdaki tüm parçacıkların  özerklik kazanmasıydı. Bundan böyle yeni uygarlık doğmuştur. Bu uygarlık modernliği ve sorunsallığı beraberinde getirdi. Çünkü Aydınlanma her şeyi sorunsallaştırmıştır. Zira Edgar Morin&#8217;e göre <em>&#8220;Modern Avrupa kültürü Ortaçağ gerçekliğinin yadsınmasının kızıdır ve bu yadsımayı önüne çıkan her düşünceye, her sisteme, her teoriye uygulamaktan vazgeçmemiştir </em><sup><strong>(3)</strong></sup><em>.&#8221;</em>  </p>
<p>Yine Morin&#8217;e göre; <em>&#8220;Avrupa kültürünün ilk ve son karakter sorunsallaştırmadır. Bir kez daha hatırlatalım: Rönesans, genelleşmiş bir sorunsallaştırmanın başlangıcıdır: Tanrıyı, kozmosu, doğayı, insanı yeniden sorgular </em><sup><strong>(4)</strong></sup><em>.&#8221; </em></p>
<p>Aslında Tanrıyı, kozmozu, doğayı  ve insanı yeniden sorgulamakta bir sıkıntı yok. Ne var ki Avrupa&#8217;nın yapmış bu sorgulama aklı selimle yapılmış yada bir ipotek altında kalmaksızın yapılan sorgulama da değildi. Başlangıçta aydınlanma teokrasiye, kilisenin hâkimiyetine ve ruhban sınıfına karşı bir başkaldırı olarak ortaya çıkmış, Ancak insanın aklı, kökünden koparıldığı için, bir başka deyişle kendini tanrılaştırdığı için, insan nefsinin heva ve hevesine eklemlenmiştir. Papaza, kiliseye haklı olarak kızılmıştır. Ancak kiliseye gidip gitmeme konusunda, bu kızgınlığın gölgesinde karar verilmiştir. Bediüzzaman bu durumu şu sözüyle özetler;  </p>
<p><em>&#8220;Hürriyet tenkid vermiş, gururundan dalalet çıkmıştır</em><sup><strong> (5)</strong></sup><em>&#8220; </em></p>
<p>Edgar Morin ise, Bediüzzamanı  destekler mahiyette şöyle der: &#8220;<strong><em>filozoflar, bir yandan efsaneleri ve boş inançları yıkan eleştirel bir etkinlikte bulunurken, bir yandan da çağdaş toplumların ideolojilerini ve efsanelerini geliştirmektedirler. Aydınlanma çağının filozofları aklın kendisini efsaneleştirmiş ve tanrılaştırmışlardır. </em></strong><sup><strong>(6)</strong></sup><em>&#8220;</em>  </p>
<p>Evet bu kaçınılmaz bir sonuçtu. <strong>Zira insan Tanrısız yaşayabilir ancak Tanrılaştırmadan yaşayamaz. Tanrı öldüyse, yaşasın Tanrılar denmek zorundaydı.</strong> Nietzsche&#8217;nin tanrıyı öldürme çabası boşa çıkacaktı.  </p>
<p><em>&#8220;</em><strong><em>Ne var ki, bu akıl tam da aydınlattığını sandığı noktada kördü. Yanlış, hurafe ve yutturmacadan başka bir şey olmamakla suçladığı efsanelerle dinleri her tür özden ve iç tutarlılıktan yoksun bıraktığı için kördü. Öbür efsanelere karşı kör oluşu, onun kendi efsanelerini, özellikle Akla Dayalı Düzen efsanesini üretmesine yol açacaktı. Akıl kendini gerçeğin kendisi sandığı için, kendi kendini tanrılaştıracak ve kendi kendini tanrılaştırdığı için de sonunda delirecekti</em></strong><em>.</em><sup><strong> (7)</strong></sup><em>&#8221; </em>Tanrı öldü diyen Nietzsche&#8217;ydi ve Nietzsche delirmişti.</p>
<p>Nitekim <strong>Aydınlanma, hakikati bireyin kendisine indirgedi ve onu izafileştirdi; böylece Hakikat kendisi olmaktan çıktı, kişilere göre değişen gerçekliklere dönüştü.</strong></p>
<p>Yine de bütün bir uygarlığın hedefi bireyi tekrar yaratmaktı. Bunun için vahiy-felsefe ikiliğinin felsefe kulvarında gidilecek ilk adres belliydi. Batılılar, Hıristiyan bakış açısını bir kenara bıraktıklarında, kendilerine yeni bir referans çerçevesi aradılar, bunu da Greklerde buldular. Rönasansın ilk işi eski Yunan&#8217;a gitmekti<sup><strong> (8)</strong></sup>. Grekler &#8220;<strong>hikmeti</strong>&#8221; kaybedince, insanı salt akla ve idrake indirgediler. Ve Hümanizma Protagoras&#8217;ın ünlü <em>&#8220;insan her şeyin ölçüsüdür.&#8221;</em> sözünü yeniden keşfetmişti<sup><strong> (9)</strong></sup>.  Hümanizma artık Tanrıyı kozmosun merkezinden alıyor ve yerine insanı koyuyordu. &#8220;Ancak insan her değerin temeli olarak kabul edilip kendi kaderini eline alma görevini üstlenince ve ardından da evren üzerinde kendi egemenliğini kurmaya başlayınca, Hıristiyanlıkla Hümanizma arasında bir çatışkı doğar. Bundan böyle Hümanizma bir Kopernik devrimi gerçekleştirecek ve insanı ahlakın ve düşünsel bakımdan dünyanın merkezine koyup onu evrenin tek öznesi yaparak Hıristiyanlığı parçalayacaktır.<sup><strong> (10)</strong></sup>&#8221;</p>
<p>Ve insan gemiye yükünü atmak ya da gemiyi sırtına almak noktasındaki yol ayırımında tercihini yapmıştır. Güneşin öldüğü gün, yeryüzündeki yansımaları güneşçiklere dönüşmüş ve tek bir çekim merkezinden, yansımalar adedince çekim merkezleri oluşmuştur. Bencillikler doğmuş ve tabakalaşmalar başlamıştır. En kötüsü insanlar tabiata egemen olmaya ve sömürmeye başlamışlardır Bu uğurda da kavga etmeye ve mücadeleye girişmişlerdir. Modern bilim de bunu söylüyordu zaten.</p>
<p>Artık insan tanrının söylediklerini değil, kendi söylediklerine dikkat kesilecekti. &#8220;Önceleri doğrulanmasını  tanrı da arayan Akıl, yavaş yavaş kendini bütün inançların doğrulayıcısı olarak ortaya koyar ve nihayet XVIII. yüzyılda imana köktenci biçimde karşı çıkar.<sup><strong> (11)</strong></sup>&#8221;</p>
<p>Bu süreç yine Edgar Morine göre şöyle cereyan eder : <em>&#8220;Yunan kozmolojisi, Doğa (Physis) ile Logos üzerinde odaklaşırken Hıristiyan kozmolojisi Tanrıda odaklaşır. Böylece Yunan kaynaklarına geri dönülmesi akılcı akımla ittifak kuran doğacı bir akım yaratır ve ikisi birlikte Yahudi-Hıristiyan dünya görüşüyle çatışkı (antinomi) ilişkisine girerler </em><sup><strong>(12)</strong></sup><em>&#8220;  </em>Ancak sonuç bir hayli beklenmedik bir şekilde gelmektedir:<em> &#8220;Görüldüğü gibi hümanizma çok farklı, ancak hepsi laik ve hepsi evrenselleşme eğiliminde olan düşünce akımlarının beslendiği kaynaktır. Bu laik evrenselliğin temeli insandır. Ancak, insanın temelini insanda arayarak her tür efsaneye ve dine son verdiğini sanan hümanizma da aslında kendi efsanesini gerçek anlamda doğaüstü bir yaratık olan özne-insan efsanesini ve kendi dinini, Hıristiyanlıkta olduğu gibi insan cinsini, bireyi ve insanlığı özleri bakımından birbirlerine kenetleyen (Hümanizmadan kaynaklanan ideolojiler sonradan bunları ayıracaklardır) bir Teslise dayanan dini yaratır. Ama, bu efsane ve din gizlice dönüştürdükleri düşünceleri laik bir cilânın ardında gizlediklerinden, mü&#8217;minleri bunların birer efsane ve din olduklarının farkına varmazlar.</em><sup><strong> (13)</strong></sup><em>&#8221; </em></p>
<p>Dinin toplumsal hayattan çekilmesiyle  atomize olan her alan bundan böyle kendisinden olmayana yabancılaşacak ve düşman olacaktır. İnsan otonomisini kazanınca tanrılık iddiasında bulunacak ve tabiata egemenlik kurma kavgası güdecektir.<em> </em>&#8220;<em>Rönesanstan itibaren yapılan sayısız spekülasyonlar insan-doğa-evren ilişkisini tanımlamaya çalışırlar. Daha sonra felsefi hümanizma, Hıristiyan imanıyla ilişkisini kesmesine rağmen insana doğaüstü bir konum vermeyi sürdürür. Ve evrenin tek öznesi haline gelen insana neredeyse tanrısal bir görev olan evrenin efendisi olma görevini yükler. Ancak felsefenin ve doğa bilimlerinin gelişmeleri sonucunda insanın bu konumunu koruması güçleşecek ve XIX. yüzyılda Evrim Teorisinin kesin desteğinden yararlanan doğacılık, insanın yaratılışını ve evrendeki yerini, doğrudan bu evrene göre tanımlamaya çalışacaktır </em><sup><strong>(14)</strong></sup><em>.</em>&#8220; </p>
<p>Bundan böyle her şey kendi adına ve kendisi için vardır. Bu manzara özünde çatışmayı resmeder. <strong>Çünkü yeni uygarlık tüm dünya milletlerine evrensel tek din olarak bencilliği önermektedir. Bencillik ise çatışmayı doğurmaktadır. Esasen çatışma; insanın içinde olan bir olgu değil, insanın bakış açısından hayatına sirayet eden bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Ancak sosyal çatışmalar-ulusal savaşlar veya sınıf mücadeleleri-Darwinizmin sosyalleştirilmesiyle birlikte gündeme gelir. Zira Darwinizm öğretisi ile güç varolmanın biricik kriteri olmaya başlar ve en güçlü olanlar varolmaya devam edebilecektir. Herkes doğal seleksiyonun acımasız eleğinden, başkalarını eleyerek kurtulmaya çalışır. Yabancılaşma sonuçta düşmanlığı ve sonu gelmeyen bir çatışmayı doğurur.</strong></p>
<p>Birey, Tanrının ölümü  sonrası atomizasyonun, son ve en büyük parçacığı olarak artık yeryüzüne hükmetmeye başlamıştır. Aslında gerek insan icin gerek tabiat için, kısaca tüm varlık için felaketler ve parçalanmalar bu sebeple başlamış olur.</p>
<p>Bediüzzaman o dönemde neden siyasete karışmadığını anlatırken <em>&#8220;gaddar medeniyetten neş&#8217;et eden hodgâmlık ve asabiyet-i unsuriye&#8221;den </em><sup><strong>(15)</strong></sup> sözeder. Ancak hodgamlık (bencillik) ve asabiyet-i unsuriyenin (milliyetçilik) bir arada zikredilmiş olması bir tesadüf değildir; ciddi bir akrabalığa işaret etmektedir.</p>
<p>Modern dünyanın paradigmaları yeni bir paradigmadır. Bu değere göre insanlar artık bireylere, toplumlar da uluslara dönüşmüşlerdir.Tüm bu yenilikler atomizasyon sonucudur ve yabancılaşmanın eseridir. Karl Marksın üzerinde çokça durduğu yabancılaşmanın  kapitalizmin bir sonucu olarak görmek meselenin köklerine inememekle eşdeğerdir. <strong>Esas mesele Tanri ile kozmoz arasındaki bağlantının koparılmasıdır.</strong></p>
<p>Bediüzzaman&#8217;da bu doğrultuda görüşlerini şöyle belirtir ;</p>
<p>&#8220;<em>İmân, bütün eşya arasında hakiki bir uhuvveti (kardeşliği), irtibatı(bağlantıyı), ittisali (yakınlığı) ve ittihad (birlik) rabıtalarını te&#8217;sis eder. Küfür ise, burudet (münasebetteki soğukluk) gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi (yabancı) nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki: Mü&#8217;minin ruhunda adavet (düşmanlık), kin, vahşet yoktur. En büyük düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adavet olduğu gibi, nefsini iltizam(tarafgirlik) ve nefsine itimadı(güveni) vardır. </em><sup><strong>(16)</strong></sup>&#8220; </p>
<p><strong>-Sonuç  olarak ;</strong></p>
<p>Bireyin önceki bağlantılarından sıyrılıp otonomisini (özerkliklerini) kazanması, güneşin tablodan çıkarılması yani tanrının öldürülmesi neticesinde gerçekleşir. Böylece parçalanma ve atomizasyon süreci başlamış olur. Bu süreç maddi olmayan her şeyi de kainatın (dolayısıyla varlığın) dışına taşımasını gerektirmiştir.          Kainat, Kayyum<sup><strong> (17)</strong></sup> Yaratıcısından özekleştirilip tabiata; ara aşamalarsa &#8220;sebeplere&#8221; dönüşmüştür. Ateizm tesadüf değildir. Birey özerkleşme sonrası &#8220;kim olduğu ve nereden geldiği&#8221; sorularına dair &#8220;ezelden beri&#8221; cevabını verecektir. Egzistansiyalizm&#8217;in (varoluşçuluk felsefesi) bütün anlamsızlığına rağmen, böylesi bir bağlam içinde tek kaçınılmaz cevap olduğunu hatırlamak gerekir. <strong>Yere inen güneş misalı yaratıcının yani tanrının ezeliyeti, ezeli olarak hükmettiği mahluklarının  kendilerine kaymıştır. </strong></p>
<p><strong>Yaşadığı  bu parçalanmayla atomizasyon olmuş  modern insan artık hayatının anlamını  yitirecek, yabancılaşmaya ve onun neticesinde de saldırganlaşmaya ve kendinden olmayana da düşmanlık etmeye başlayacaktır. Modern insan yitirdiği aidiyetlerden sonra her şeye yabancı ve düşmandır. O yüzden de özerkleşir özerkleşmez, ilk işi &#8220;tabiata hakim olmayı&#8221; denemek olacaktır. </strong></p>
<p><strong>Aslında bütün bu dönüşümler, dizginlerinden boşanan bir insanın sağa sola yalpalamasından başka bir şey değildi. Ya da ipinden kurtulmuş  bir sandalın, başka bir tabirle özerkleşmiş  sandalın, bundan böyle rüzgar ne taraftan eserse hedefsiz bir şekilde okyanusta yol alması ve okyanusta tek başına kalmasıydı ya da bir kayaya çarpıp parçalanması ve felaketini hazırlamasıydı.</strong></p>
<p><strong>Bencillik kapitalizmle kurumsallaşacak, onun dehşeti karşısında sosyalizm onu istihaleye tabi tutacaktı. Nitekim yaşanan felaketler karşısında adeta boğulan insan, karşısına çıkan ilk akıma, yılan da olsa sarılacaktı. Nitekim denize düşüp boğulmaya başlayan modern insan, yılana sarıldı. Ama maalesef sosyalizm, kapitalizmi istihale ederken aynı zamanda onu aklamış olacaktı. Sosyalizmin kapitalizme karşılık önerdiği şeyin kapitalizmden nicelik olarak farkı olsa da nitelik olarak hiçbir farkı yoktu. Niteliksel bir fark yok derken kastettiğim şey her iki tarafın da güçlü olanın kazanacağına olan inancı ve Sosyal Darwinizme olan teslimiyetleridir. Bununla birlikte hayat bir mücadele yahut yaşamak direnmek olduğu için değil, insanlar öyle olduğuna inandıkları için bu uygarlık mücadeleyle yoğrulmuştur. Eğer Tanrı yoksa mutlaka, ama mutlaka tanrılar vardır. Ve tanrılar mutlaka, ama mutlaka kavga ederler. Kainatı bir mücadele meydanına çeviren, Tanrıyla (vahiyle) bağlantısını koparmış bakış açısının kainata sürdüğü boyadır. </strong></p>
<p>Bunun yanında yazın başında belirttiğimiz ilk model ya da felsefe  öğretisinin paradigmasında insan önce birey olmuş, bireyselleşen insan kendini tanrılaştırmış, toplumlarda uluslaşarak aynı şekilde kendine tapmaya başlamışlardır.</p>
<p>Aslında İslam, bir Hızır gibi böyle bir zamanda Batı&#8217;nın imdadına yetişme konumundaydı. Ne var ki sanayi şoku, belki batılı kitlelerden çok, bizim zavallı  aydınlarımızı çarpmıştı. Binbir bunalım içinde batı&#8217;nın sanayi devrimi büyüsüne kapılan (kendi toplumuna yabancılaşmış) sınıf, artık İslam&#8217;a inanmıyorlardı ki, onu Batı&#8217;nın sorunlarına çare olarak takdim edebilsin! Zaten o esnada <a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/17/osmanlinin-yikilisinda-tekke-ve-zaviyelerin-rolu-var-miydi/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Tekke ve zaviyeler</span></a> de görevlerini yerine getiremiyordu.</p>
<p>İhtimal, 7-8 asır İslam&#8217;a cephe almış bir Batı, belki İslam&#8217;ın diriltici nefesiyle dirilmeyi hak etmemişti ve Allah Batı&#8217;ya böyle bir dirilişi o an için nasip etmemişti. Kim bilir belki de bu diriliş şimdilerde gerçekleşir.</p>
<p><strong>Gelecek Yazı  : Ulus Devlete Doğru (Ulus Devletin Anatomisi)</strong></p>
<p><strong>Teşekkür : </strong>Sayın<strong> </strong>Mücahit Bilici&#8217;nin ve Sayın Ali Bulaç&#8217;ın makaleleri, Sayın Mehmet Yılmaz Bey&#8217;in teşvik ve destekleri, Derin Düşünce Grubu üyeleri ve yorumcuları ile yaptığımız tartışmalar bu yazı için bilgi ve ilham kaynağı olmuştur.  </p>
<p><strong>Dipnotlar :</strong></p>
<p>1. Bediüzzaman&#8217;ın ifadesiyle, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, iman nurunu çıkarıncaya kadar katılaştırmaktadır. Günahların özelliğinde, özellikle devam ederse, orada küfür tohumu bulunur. Günaha devam eden kişide alışkanlık başlar ve o günaha karşı ülfet peyda eder. İşlediği günahlar sıradan bir hareket halini alır. Sonra o günaha âşık ve müptelâ olur. Günahı severek ve isteyerek işlemeye başlar. Zamanla günahın arkasına düşerek geri dönülemeyecek bir yola girer. Günahı günah olarak görmemeye başlar. Sonra o günahın azabı gerektirmediğini temenniye başlar. Bu durum böylece devam ettikçe günahı inkâr eder ve o kimsede küfür tohumu yeşillenir. Bir süre sonra etrafa dal-budak salmaya başlar. Bir gün gelir ki, günah iyice şişer, kalbde imana yer kalmaz. Kalbde küfür yerleşir, iman çıkar. En sonunda kişinin işlediği günahlar, günahları kaydeden meleklerin, azabın ve cehennemin ve hatta Allah&#8217;ın inkârına kadar sebep olur.</p>
<p>2. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 91.</p>
<p>3. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 144.</p>
<p>4. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 145.</p>
<p>5. Said Nursî, Sözler, s. 681.</p>
<p>6. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 127.</p>
<p>7. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 109.</p>
<p>8. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 95.</p>
<p>9. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 98.</p>
<p>10. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 98.</p>
<p>11. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı Düşünmek, s. 93.</p>
<p>12. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 93.</p>
<p>13. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 100.</p>
<p>14. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 94.</p>
<p>15. Said Nursî, Şualar, Sözler Yay., s. 11.</p>
<p>16. Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s. 62.</p>
<p>17. Kayyûm, yarattıklarının işini çeviren, her işleneni bilen, evveli olmayan demektir</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye bölünür mü?</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/07/20/milliyetciligin-anatomisi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/20/milliyetciligin-anatomisi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Araf Dağına Tırmanış</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Jun 2009 11:00:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Erdem]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5466</guid>
		<description><![CDATA[ Yedinci Daireden Yansımalar - Hamza Yusuf, Zaytuna College
Ama sağlam insan nasıl, cenneti de verseler 
Dinlemezse aşağılık cümbüşlerin çağrısını; 
Çürük insan, meleklerle sarmaş dolaş da olsa,
Bıkar göklerdeki yatağından
Can atar iğrenç pisliklere 
William Shakespeare  
 
 
 

Ahlaksızlık korkunç yüzlü bir canavardır, 
Nefret edilesidir ama görürsün onu; 
Öyle sık görürsün ki, yüzüne alışırsın, 
Önce katlanır, sonra acır, en sonunda benimsersin.
Alexander Pope  
 
  
Ormanı severim, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em></em> <span style="font-size: medium; font-family: Times New Roman;"><strong>Yedinci Daireden Yansımalar - Hamza Yusuf, Zaytuna College</strong></span></p>
<p><em><img class="size-medium wp-image-5467  alignleft" title="20090627_derindusunce_org_yol" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090627_derindusunce_org_yol-300x195.jpg" alt="" width="161" height="213" />Ama sağlam insan nasıl, cenneti de verseler </em></p>
<p><em>Dinlemezse aşağılık cümbüşlerin çağrısını; </em></p>
<p><em>Çürük insan, meleklerle sarmaş dolaş da olsa,</em></p>
<p><em>Bıkar göklerdeki yatağından</em></p>
<p><em>Can atar iğrenç pisliklere </em></p>
<p><strong>William Shakespeare</strong>  <br />
 <br />
 <br />
 </p>
<p><span id="more-5466"></span></p>
<p><em>Ahlaksızlık korkunç yüzlü bir canavardır, </em></p>
<p><em>Nefret edilesidir ama görürsün onu; </em></p>
<p><em>Öyle sık görürsün ki, yüzüne alışırsın, </em></p>
<p><em>Önce katlanır, sonra acır, en sonunda benimsersin.</em></p>
<p><strong>Alexander Pope</strong>  <br />
 <br />
  </p>
<p><em>Ormanı severim, kentlerde yaşamak kötüdür: Oralarda azgın çoktur.</em></p>
<p><em>Katilin eline düşmek, azgın kadının düşüne girmekten yeğ değil midir?</em></p>
<p><em>Hele şu adamlara bakın: gözlerinden okunuyor,  dünyada kadınla yatmaktan daha iyi bir şey bildikleri yok.Çamur var gönüllerinin ta dibinde; ne yazık! Ruh da varsa çamurlarında!</em></p>
<p><em>Keşke yetkin olsaydınız, hayvan olarak hiç değilse! Fakat hayvanlara vergidir suçsuzluk.</em></p>
<p><em>Size içgüdülerinizi öldürmeyi mi salık vereyim? Size içgüdülerinizdeki suçsuzluğu salık veririm. </em>-</p>
<p><strong>Friedrich Wilhelm Nietzsche</strong> <br />
  </p>
<p>Arzu nedir? Eflatun&#8217;un diyaloğu <em>Philebus&#8217;ta</em> Sokrat bu soruya cevap verir; açlık, susuzluk ve benzeri isteklerin arzunun alanına girdiğini söyler: </p>
<ul>Sokrat: Genellikle bir adamın &#8220;susuzluğa sahip olduğunu&#8221; söyleriz, değil mi? Bunun anlamı giderek suyunu tüketmekte olduğudur. &#8230;. O halde onun susuzluğu arzu mudur?</ul>
<p>     Protarchus: Evet içmek için duyduğu arzudur.</p>
<p>     Sokrat: İçmek için mi, yoksa içerek yeniden dolmak için mi?</p>
<p>     Protarchus: Yeniden dolmak için olmalı</p>
<ul>Sokrat: O halde birisi tükendikçe, açıkca tecrübe ettiği şeyin tersini arzu ediyor; tükenirken, yeniden dolmayı arzu ediyor.  </ul>
<p>Bu perspektife göre, arzu, içimizdeki boşluğu doldurma isteğidir. Bu arzu, &#8220;neden buradayız&#8221; bilgisi boşluğunun getirdiği bilme arzusu gibi derin bir istek olabileceği gibi, zihnini meşgul edip eğlendirecek nesnelere sahip olmak ve böylece içindeki boşluklarla hiç karşılaşmamayı sağlamak gibi sığ uğraşlar da olabilir. Eflatun&#8217;un <em>Symposium&#8217;</em>unda, Sokrat, güçlü olan insanın güçlü olmayı, hızlı olanın hızlı olmayı dilediğini, onun gerçekten arzuladığının ise aslında güçlü ve hızlı kalmak olduğunu söyler. Madem bu özelliklerin devam etmesini garanti edemiyoruz, o halde insanın gerçek arzusu geleceğe aittir, şimdiye değil; bir diğer deyişle, o aslında &#8220;isteyiş içinde olduğu şey&#8221; dir.  </p>
<p>Arzuyla ilgili dikkate değer bir diğer perspektif, 13.yüzyıl şairi, alim ve teoloğu Rumi&#8217;ye aittir. Mesnevi&#8217;sine, özünden koparıldığı için ağlayan neyin feryadıyla başlayan Rumi, özünden koparılan insanoğlunun da acı içinde olduğunu ve içindeki boşluğun onu, kalbinin arzusuna yönlendirdiğini söyler. İngilizcedeki &#8220;desire&#8221; (arzu) sözcüğü, aslında insanın özüne tekrar bağlanması ulvi anlamını remz eder. &#8220;Desire&#8221; Latince bir kelime olan &#8220;<em>desiderare</em>,&#8221;&#8216;den türetilmiştir ve anlamı &#8220;istemek, dilemek&#8221;tir. Ama orjinali edat haliyle &#8220;de sidere&#8221; den gelir ki anlamı &#8220;göklerin getireceğini beklemek&#8221;tir (&#8221;<em>de</em>&#8221; ,&#8221;-den,&#8221; ve &#8220;<em>sidere</em>&#8221; &#8220;gökler, yıldız, takımyıldızı&#8221; anlamlarına gelir). Joni Mitchell&#8217;in şarkısında söylediği gibi &#8220;Bizler birer yıldızız / Ve som altınlarız / Özümüze dönmek zorundayız / Tekrar cennete,&#8221;. Eden bahçesine geri dönme isteği, veya Samsara zincirini kırmak ve Nirvana&#8217;ya ulaşmak (nefsin yok edilmesi) aşkın bir tutku perspektifi sunar.  </p>
<p>Fakat dünya, yaratılışı itibarıyla göz kamaştırıcıdır. Parlak süsleriyle erkek ve kadınları baştan çıkarıp, farklı farklı arzular ve uğraşlar peşinde koşturur. Bazıları gücün peşindedir, bazıları zenginliğin, bazıları aşkın&#8230; bazılarının bakışları ise fiziksel zevklerin ötesine geçmez. Bunların her biri ise, kısa bir süreye hapsolmuş arzudan neşv ü nema bulur, doyumsuzluk ve yıkıcılıkla malül arzularımızın içinde&#8230;  </p>
<p>İnsanların hem hayvani arzuları, hem de Spinoza&#8217;nın ölümünden sonra yayınlanmış eseri Ethics&#8217;te &#8220;will-iradi istek&#8221; olarak nitelendirdiği rasyonel istekleri vardır. Arzular yanlış veya doğru olarak değerlendirilebilir mi? Modern perspektife göre, çok az sayıda arzu yanlış olarak kategorize edilebilir. Bireyselci Batı toplumlarında, insanlar bir diğerini sömürmediği, zarar vermediği sürece &#8220;canlarının istediklerini&#8221; yapmaya yüreklendirilir. Rasyonel ve dini ahlak ise, doğru ve yanlış arzuları açık bir şekilde ayırır, ve yanlış arzuların psikolojik mutluluğu bozacağını, insan ilişkilerinde yıkıcı etkilerde bulunabileceğini söyler. Zevkler insanın yaşaması ve mutluluğu için gereklidir, fakat ölçüden saptırıldığı, azdırıldığı zaman yıkıcı olabilir. Yanlış arzular, arzunun gerçek tabiatını üç sebeple ıskalar:</p>
<ul type="DISC">
<li>Arzu edilen şey kısmen iyidir ama aşırı arzu ile mutlak iyi olarak görülür;</li>
<li>İyiye ulaşmak için bir yoldur, ama nihai amaç olarak düşünülür;</li>
<li>İyi olarak görünen bir şeydir ama aslında aldatıcı bir iyidir.</li>
</ul>
<p>Bu son sebep en tehlikelisidir ve şehevi arzular içinde anılır. İngilizcede bunu en iyi anlatan yazar Shakespeare&#8217;dir. 129.Sone&#8217;sinde bu aldatıcı, yıkıcı arzunun etkisi altındaki birini şöyle tasvir eder:  </p>
<ul><em>Acıkan kösnü, ruhu yıkıp geçer boşuna  <br />
Utanç mezbelesinde; zevk alıncaya kadar  <br />
Yalancıdır, kalleştir, susar kana ve cana,  <br />
Azgın ve korkusuzdur; haindir, sert ve gaddar,  <br />
Ama keyif sürünce birdenbire tiksinir:  <br />
Delice istediği, öksesine girdi mi  <br />
Nefret eder delice: sanki yutmuş gibidir  <br />
Yutanları çıldırtsın diye konulmuş yemi;  <br />
Hem kovalarken çılgın, hem ele geçirince,  <br />
Delirir ettiğinde de, edecek diye güya,  <br />
Yaşanırken mutlu da, üzgün sona erince,  <br />
İlkin sevince çağrı, sonra bomboş bir rüya.  <br />
Ne tuhaf ki dünyada bunları bilenler çok;  <br />
Cehenneme götüren cennetten hiç kaçan yok.</em> </ul>
<p>Shakespeare burada tensel şehvetten bahsediyor ama bu sözlerin kapsamına öldürme, zenginlik, güç gibi şehvetler de sokulabilir. Şehvet bir kişinin kalbine yerleştiğinde, kişi &#8220;delirir elde ettiğinde de, edeceğinde de&#8221;&#8230; İnsanın ne kadar bozulabileceğini görmek şaşırtıcıdır, ve bir kere denge bozulduğunda, düşüş uzun ve sancılı olabilir, acı ve ümitsizlik -hatta ölüm- getirebilir.  </p>
<ul>     ***    ***     ***  </ul>
<p>İslami gelenekte, arzu peşindeki yıkıcı eğilimlerin kökü nefs&#8217;tir. Arapça bu sözcük, dar anlamda ego olarak tarif edilebilir ama &#8220;lekeleyen ruh&#8221; şeklindeki tarif daha münasiptir. Bu lekeleyen ruh, vahşi bir hayvanı andırır. İslam&#8217;da, uysallaştırılmamış nefs, hem dünyanın eşi olmayan en büyük yıkıcı gücüdür, hem de özel tabiatımızın ve diğer yaratılmışlar arasındaki farkımızın kaynağıdır, arındırıldığı ve yatıştırıldığında, meleklerle gezinebilen tabiatımızın. Kur&#8217;an&#8217;a göre, nefsin üç aşaması vardır, ve ilki zorlayan ve emreden ruhtur (nefs-ül emmare). Bu çocuksu bir nefstir ve kişinin arzuları peşinde koşmasında, davranmasında talepkardır ve zorlar. En düşük nefs, üç ayrı yıkıcı arzudan takviye alır: tutkular (<em>ahva</em>, hevanın çoğulu), dünyanın aldatıcı tabiatı (<em>dunya</em>), ve Şeytan olarak tanımlanan vesvese verip, kötülüğe çeldiren ve Hazret-i Muhammed&#8217;e göre her erkek ve kadının damarlarında dolaşan güç (<em>Şeytan</em>). İslam teolojisinde, tüm bu güçler insanın içten çabasıyla kontrol edilebilir ve Allah&#8217;ın yardımıyla  üstesinden gelinebilir, bu mücadele içine giren herkes, inancı ve dini ne olursa olsun bunu başarabilir. Nefsin en çok peşinde koştuğu şeyler, tensel zevkler, zenginlik, şöhret ve güçtür. Birçok insanın zihnini en çok meşgul eden şey zevklerinin tatminidir.En temel zevkler olan yeme, içme, dinlenme ve eğlenme de bedeni birer zevktir kuşkusuz ama insanların birçoğu için bedensel zevklerin en büyüğü şüphe götürmez ki seks&#8217;tir.Ahlak felsefesi ve din; kontrolsüz arzunun tehlikelerine işaret eder ve itidali, ılımlılığı öğütler. Toplum düzeni konusunda çalışan ahlak felsefecileri, erdemsiz insanın bir hayvandan daha kötü olabileceğini söylerler. <em>Politics&#8217;te</em>, Aristo der ki: &#8220;Erdemi olmadan, insan hayvanların en korkuncu ve vahşisidir, ve birçoğu şehvet ve oburluğun esiridir&#8221;. Aristo&#8217;ya göre erdemin kaynağı ilahi bir düzendeki inanca dayanmaz; erdem, daha çok kendi hayatını nasıl düzenlemek gerektiğini düşünen kişinin varacağı tek zorunlu seçenektir. Dinsel gelenek ise, sadece kişinin psikolojik veya rasyonel mutluluğu ile ilgili değil, ama daha önemlisi, ruh diye bilinen insanoğlunun doğa üstü parçasıyla ilgilidir. </p>
<p>Katolik geleneğinde, bir insan günah işlediğinde ruhu risk altındadır. Büyük günahlar &#8220;ruhun yaşamını öldürüp kişinin ilahi saflığını ortadan kaldıran günahlardır.&#8221;1 Katoliklerde, yedi büyük günah, yapılan kötü eylemlere değil, içinde bulunulan hallere tekabül eder. İnsanın yaptıklarıyla değil, iradesiyle ilgilidir. Katoliklerin Araf doktrininde, bu dünyada temizlenmemiş ruhlar, Cennete girmeden önce yanlışlarından arındırılmalıdır; ve ruhlar günah eylemlerinden değil, günahın lekelerinden arındırılırlar. Yedi büyük günah, tüm kişisel günah eylemlerinden türeyen matrisler olarak algılanır. Günahlar, insan zevklerinin tabiatından saparak sevginin nesneye saplanıp kalması ve kendi istikametinden çıkmasıdır. Dolayısıyla, paradoks olarak görülebilir ama günahkarlığın kökü aslında sevgidir.</p>
<p> </p>
<p>Dante&#8217;nin <em>Purgatorio&#8217;sunda</em>, Araf Dağının yedi dairesi vardır. Bu yedi daire yedi günaha karşılık gelir. Alt seviye bu sevme günahlarının arındırıldığı dairelerden oluşur: gurur (<em>superbia</em>), insanın başkalarını sevmeyip, küçümseyip, sevgisini kendi benliğine yöneltmesidir; haset (<em>invidia</em>), insanın kendinde olanı sevmesi, ve kimsenin sahip olmadıklarına sahip olma arzusudur ki, bu da kişinin, diğerlerinin bu iyiliklerden mahrum olmasını istemesini getirir; ve öfke (<em>ira</em>), ki öç veya kin ile sonuçlanan adalet istemenin baştan çıkarıcılığıdır. Araf Dağı&#8217;nın ortasında, sevgi çürütücü günaha rastlarız yani tembelliğe (<em>acedia</em>). Tembellik burada, modern anlamından çok, <em>acedia </em>ruhsal arzunun eksikliğidir, kişinin kendi nefsi ile ruhsal mücadele görevini ihmal etmesidir. Bu, kişinin <em>totum bonum&#8217;u </em>, mutlu bir yaşam için gerekli gerçek iyiyi, ve <em>summum bonum&#8217;u</em>, en yüce iyiyi, kişinin tüm kalbiyle sevememesidir. Ve sonunda, daha üst dairede aşırılık günahları bulunur. Orada, para hırsı (<em>avaritia</em>), altın ve gümüşte somutlaşan mineral aleme gösterilen aşırı sevgi olan para hırsı (avaritia); yemekte somutlaşan, bitki alemine olan aşırı sevgi olan oburluk (<em>gluta</em>); ve hayvanlar aleminin cinsellik şeklinde tezahür eden aşırı arzuyu anlatan şehvet (<em>luxuria</em>) bulunur.  </p>
<p>Araf Dağı&#8217;nın en altında gurur vardır, ki yedi günahın en öldürücü olanıdır, ve &#8220;soğuk günahlardan&#8221; &#8220;sıcak günahlara&#8221; doğru gidildikçe yedinci katta şehvetle karşılaşırız. Dante&#8217;nin şemasında, şehvet, cennete girmeden önce arınılması gereken son günahtır, arzunun kişiye sahip olmasını sembolize eder.  </p>
<p>Dante&#8217;nin<span style="text-decoration: underline;"> </span><em>Inferno-Cehennemi&#8217;</em>nde, günahlar üç kategoridedir, bunlardan şehveti ilgilendiren biri; kendine hakim olamamadır ki, oburluk da bu günah kategorisi içindedir. Şehvet, ilginçtir ki, Dante&#8217;nin cehenneminde cezalandırılan günahların en düşüğüdür. Şehvetlerinden ötürü ikinci daireye mahkum edilen bu kayıp ruhları, arzuların şiddetini sembolize eden kuvvetli rüzgarlarla savrulur görürüz. Şiddetli arzu&#8217;nun Arapça kelime karşılığı, heva&#8217;dır<em>, </em>rüzgar anlamındaki hava&#8217;dan türetilmiştir, ana kökü ise &#8220;düşmek&#8221; anlamındadır. Bunlar dürtülerinin gücüne direnemeyen ruhlardır, tutkularının esaretiyle savrulurlar ve kendilerine hakim olamama durumuna düşerler. <em>Purgatorio&#8217;da</em>, ise, yedinci ve son dairede, şehvet dolu günahkarlar bir alev duvarı boyunca yürüyor tasvir edilir ve böylece kendilerini yanlışa yönelten tutkularının ateşinden arındırılırlar. </p>
<p>Şehvet günahını anlamak için, kişi önce İbrahimi dinlerdeki günah kavramını anlamalıdır. &#8220;Günah&#8221; kelimesi, dini çevrelerin dışında, modern dünyada gözden düşmüş bir kavramdır, ve muhtemelen &#8220;wander-doğru yoldan ayrılmak&#8221; anlamındaki Sakson terimiyle ilgilidir. Günah, hata İbranice bir kelime olan &#8220;<em>het</em>,&#8221;&#8216;ten türetilmiştir -Arapça&#8217;da <em>khati&#8217;ah </em>ve Yeni Ahit&#8217;teki <em>hamartia </em>gibi - orijinali bir okçuluk terimidir ve &#8220;hedefi kaçırmak&#8221; anlamındadır. Sin-günah, eski İngilizce&#8217;de de kaçırmak anlamındaki bir okçuluk terimi olarak geçer. Bunun ardındaki metafiziksel anlam, mutlak iyiyi hedef olarak seçmek, ama görünen iyiliğin uğruna hedefi şaşırmaktır. Pişmanlık, özünde, kaçırdığın hedefe hayıflanmak ve isabet ettirmek gayretini ve ruhsal halini yeniden bürünmektir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da insanların ve özelde erkeklerin, elde etmek istediği şeyler zevk, zenginlik ve güç olarak sıralanır.. <strong>Kadınlara [zevk], evlâdlara [güç], tartı tartı biriktirilmiş altın ve gümüşe[zenginlik], otlağa yayılmış atlara, küçükbaş hayvanlara ve ekinlere[zenginlik ve güç] karşı aşırı tutkunluk insanlara cazip gösterildi. Bunlar dünya hayatının nimetleridir. Oysa asıl varılacak yer Allah katındadır.</strong> (3:14). Zevk, zenginlik ve güç birer araç olmalıdır, nihai amaç değil. Bu cazibeli şeylerin peşine takılan ve bundan anlam çıkartan kişi, bütün bunların temelsizliğini görünce ümitsizliğe kapılabilir. Shakespeare&#8217;in Macbeth&#8217;i, gücün körcesine peşine düşmüş ve bu, onu umutsuzluk gayyasına fırlatmıştır. Hayatını sonlandırırken kendisinin sadece cisimsiz bir gölge olduğu sonucuna varır, &#8220;bir aptalın anlattığı ses ve öfkeyle dolu ve anlamsız bir hikayenin&#8221; tuzağına düşmüş olduğunu söyler. Macbeth&#8217;in gücün peşine düşmesi gibi, insanın, hazır zamanın anlamını muhafaza etmesi için bir diğer yol da bedensel arzularını tatmin etmeye çalışmaktır. Şehvet, Latincede &#8220;<em>luxuria</em>&#8221; olarak isimlendirilir. Bundan, İngilizce&#8217;deki, &#8220;luxury&#8221; türetilmiştir; Latince anlamı ise taşkınlık, veya lüzumsuz fazlalık gibi bir anlamı taşır. Şehvet ancak hayvani ruhlarda ortaya çıkar ve fazlası, ismi üzerinde, luxuria-taşkınlıktır. Büyük günahlar üzerine yazdığı makalesinde, Dorothy Sayers, insanların <em>luxuria</em> günahına sapmasına yatkın olmasının iki temel sebebinden bahseder:  </p>
<ul>İnsan ya hayvansal güdülerini tamamen serbest bırakır, ki bu durumda ancak nefsini dizginleyerek bedenini sübjeleştirip iki yönlü tabiatının şemasındaki doğru yeri hatırlayabilir. Veya insanlar tam bir can sıkıntısı ile ve hoşnutsuzluğu gidermek için şehvete sarılır; hayal kırıklığı duyduğu zaman, felsefeler iflas ettiği zaman hayatın gerçekliği ortaya çıkar. Şehvet içinde zihinsel ve fiziksel sıkıntısını giderecek bir uyarıcı arar. Böyle bir durumda hiçbir uyarının veya kısıtlamanın bir anlamı yoktur; hatta zararlıdır. Bu, anemiyi kanatarak iyileştirmeye çalışmak gibidir; sadece zayıflayan canlılığı daha da öldürmeye yarar. Yirminci yüzyılın pornografisinin ve önüne gelenle yatmanın hüzünlü ve tıbbi yönü bizlere bu ruhsal depresyonun birine ulaştığımızı söylüyor; insanlar sevişiyorlar çünkü yapacak daha iyi bir şeyleri yok. Bir diğer deyişle, saygıdeğer insanların yakındığı &#8220;üzücü ahlaki gevşekliğin&#8221; kök sebebi cinsel şehvet değildir, toplumun başka günahlarıdır, ve ancak kök sebep ortadan kaldırıldığında otomatik olarak kendini tedavi etmeye başlayabilir.2 </ul>
<p>Kök sebep şehvet değil, sadece can sıkıntısı mıdır? Kierkegaard insanın yaşamda gerçek bir anlam bulamamasının kayıtsızlık, siniklik ve can sıkıntısı ile sonuçlandığına inanır. Hayatın zevk peşinde koşarak yaşanacağını düşünen estet, bize modern zamanın nihilist keyifsizliğinin örneğini sunar.</p>
<p>Estet&#8217;in hedonistik hayatının kökü onun can sıkıntısında saklıdır. İlginç olan şudur ki eğlenmek ve can sıkıntısından uzaklaşmak için bulduğu şeyler bir süre sonra can sıkıntısının temel sebebi haline gelir: &#8220;Oluşan can sıkıntısı genelde sıkıntının yanlış yönlendirilmesinin meyvesidir. Can sıkıntısına çarenin sonuçta can sıkıntısına yol açması kulağa tuhaf gelebilir, ama yanlış kullanıldığında can sıkıntısına yol açtığı bir gerçektir.&#8221;3  </p>
<p><em>Pornified(Pornolaştırılmış)</em>adlı kitabında Pamela Paul da can sıkıntısının nasıl oluştuğuna dair benzer bir sonuca ulaşır:  </p>
<ul>Bollukla kadın ve hepsini de elde etmek kolay; erkek ise doymaz, tıkınmaya meyillidir. Ve bin çıplak popo gördüğünde -formların veya fonksiyonların çeşitliliği ne olursa olsun- bir süre sonra hepsine aynı bakmaya başlarlar. Erkek kadın üzerine kadınla yatar, bunun sonucu isteğinin giderek azaldığı bir kısır döngüdür. James L. Howard, Myron B. Reifler, ve Clifford B. Liptzin&#8217;in 1970 tarihli pornografi üzerine yapılan çalışmaya ait raporda, haftada beş gün, günde doksan dakika pornografik film gösterilen adamların, zamanla daha az seksüel canlılık ve ilgi gösterdikleri gözlenmiştir. Başlangıçta heyecan veren sonunda yalnızca zevk vermekte, başlangıçta tahrik eden sonunda yalnız hoşuna gitmekte, hoşuna giden ise sonunda yalnızca tatmin etmektedir. Ve tatmin ise, er veya geç can sıkıntısıyla sonuçlanmaktadır.. 4</ul>
<p>Bu, zevk için yaşayan estet&#8217;in kaçınılmaz durumudur. Can sıkıntısınının üstesinden gelmek için zevk arar, çare olarak peşine düştüğü şey bir kez daha ruhsal bir rahatsızlığın kaynağına dönüşür. <em>Gula</em>, <em>luxuria</em>, ve <em>avaritia </em>sıcak günahlarının kökü bireyin bilinçli veya bilinçsiz ruhsal boşluğunu doldurma arayışındadır. Hepsinin başlangıcı mutlak iyinin arayışıdır, ama şekli yanlıştır, çünkü gerçek mutluluğun araçları olan erdem ve sorumlulukla bütünleşmiş ahlaklı yaşamdan uzaklaşmaktadırlar. Sonu kendi içindedir, zevkin uğruna zevke dalar. Yaşamak için yemez, yemek için yaşar; vermek için sevmez, ama almak için arzular; yardım etmek için zenginliğe sahip olmaz, sahte bir güvenlik hissi yaratmak uğruna sahip olur. Kısaca, bunlar içteki boşluğu doldurmak için, hayatın anlamı ile yüzleşmekten kaçınmak için sığınılan günahlardır.  </p>
<p style="TEXT-ALIGN: center">***    ***    ***</p>
<p>İbn-i Hazm (d. 1064),büyük İspanyol ahlakçısı ve Müslüman Endülüs&#8217;ün teologu, insanın özünde korku vardır, her eylemi altında yatan motivasyon, endişeyi izale etmektir (<em>tard hamm</em>) der: &#8220;Bu yüzden zenginliği arayan aslında bunu fakirlik endişesini izale etme yoluyla arar; şöhreti arayan aslında öncelikle ikinci sınıf kalmamanın veya itaat altında olmamanın derdindedir; zevki arayan basitçe onun hazzının kaybolması endişesini savuşturmayı dilemektedir.&#8221;5Sekiz yüzyıl sonra, aynı görüşü Kierkegaard seslendiriyor. Ona göre zevkin peşine düşen, aslında can sıkıntısını kovmak istemektedir. Bu fikir İbn-i Hazm&#8217;ın endişeyi giderme nosyonuyla uyuşmaktadır çünkü can sıkıntısının gerçek tehtidi aslında; can sıkıntısı durumunda, ölümümüz ve anlamımızla korkutucu bir yüzleşme yaşıyor olmamızdır. Kierkegaard zevki aramanın ve acıdan kaçmanın tüm canlıların paylaştığı ortak bir duygu olduğunu hatırlatıyor. Gerçekte zevkin peşinde koşmak bir seçenek değildir, seçeneklere teslim olmaktır. Estet&#8217;in hedonistik bir yaşantıyı &#8220;seçmesi&#8221; bir seçim değildir, aslında seçimsiz kalmaktır. Bu İslam&#8217;daki özgür irade doktrini ile tutarlıdır. &#8220;Seçmek&#8221; Arapça&#8217;da &#8220;<em>akhtaara</em>,&#8221; ve &#8220;seçim&#8221; &#8220;<em>ihtiyar</em>&#8220;dır. Bu sözcüğün kökü &#8220;<em>hayr</em>,&#8221; dır ve anlamı &#8220;iyi.&#8221;dir. Fiil formu &#8220;<em>ikhtaara</em>&#8221; nın literal anlamı &#8220;kendisi için iyiyi seçmek&#8221;tir. Dolayısıyla, bu bakış açısına göre, seçmek, iyi olanı seçmektir.  </p>
<p>Seyyid Nakuib el-Attas, modern Malay felsefecisi, seçme nosyonunu özgürlük düşüncesine bağlıyor:</p>
<ul><em>İhtiyar </em>olarak bahsedilen seçim, iki alternatiften iyi, daha iyi ve en iyi olanı arasında seçim yapmaktır. Bu nokta en çok felsefi özgürlük problemiyle de doğrudan ilgili olduğu için önemlidir. Dolayısıyla, iki alternatiften kötü olanını seçmek &#8220;ihtiyar&#8221; ile adlandırılan bir seçim değildir, aslına bakılırsa bu bir seçim de değildir, daha çok insanın kendi kendine yaptığı bir haksızlıktır. Özgürlük kişinin gerçek ve asıl tabiatının isteklerine uygun olarak hareket etmesidir-yani <em>haqq&#8217;a </em>[gerçekliğe] ve &#8220;fıtrat&#8221;a<em> </em>[asli tabiata]-ve ancak iyinin ne olduğuna dair bu seçim &#8220;özgür seçim&#8221; olarak adlandırılabilir. Daha iyisini seçmek, işte bu yüzden bir özgürlük eylemidir, ve kişinin kendine uyguladığı adalettir. Bu iyinin ve kötünün; erdemin ve ahlaksızlığın bilgisini gerektirir; bunun yanında daha kötüyü seçmek, bir seçim değildir çünkü ruhun hayvani isteklere eğiliminden kaynaklanan bilgisizliğe dayanır; bu bir özgürlük de değildir çünkü özgürlük, ruhun kötüye kışkırtan güçlerinin baskınlığına esir olmamasıdır.. 6</ul>
<p>Bu kışkırtıcı ruhun esareti (<em>nefs-ül emmare</em>) özgürlükle ilgili tartışamalarda genellikle ihmal edilir. Ahlaki özgürlük, mantıklı ve erdemli davranma özgürlüğü, modern bağlamda politik ve durumsal özgürlük tartışmalarında göz ardı edilir. Yıkıcı ahlaki bozulma, şimdilerde bir özgürlük çeşidi olarak düşünülmektedir. Kur&#8217;an&#8217;a göre bu yıkıcı meyiller emreden benliğin baskınlığının (<em>nefs-ül emmare</em>) bir sonucudur.</p>
<p>İnsanın arzularına koşulsuz itaatini 20.yy. Amerikan felsefecisi Mortimer Adler, &#8220;çocuksu davranışa dönüş&#8221; olarak nitelendirir:</p>
<ul>İnsanın; toplumun veya gerçeğin isteklerini önemsemeyip arzusunun telkinlerini açığa vurması çocukluğa dönüşmektir; Freud&#8217;un tabiriyle &#8220;isteklerin gerçeklikle uzlaşamaması hali&#8221;dir. Çünkü çocuklar &#8220;parmakla gösterip, ağlayarak isterler ve arzuları çok güçlüdür,&#8221; Aristotle buna uygun şekilde bir yetişkinin &#8220;çocukca bir hata&#8221;sı söz konusu olduğunda kendini şımartmaktan bahsedilmesi gerektiğini söyler. 7</ul>
<p>Benzer şekilde, 14.yüzyıl Mısırlı şair, Imam al-Busiri, ruhun kaprisleriyle ilgili bölümünde, kişinin nefsinin dizginlerini bırakmasına karşı şu uyarılarda bulunur: <em></em> </p>
<p>     <em>Arzularını nefsini şımartarak yok etmeye kalkışma. </em></p>
<p>     <em>Yemek nasıl oburun arzusunu güçlendirir görmüyor musun?</em></p>
<p>     <em>Nefsin aynı bir çocuk gibidir -onun isteklerini karşılarsan, büyür ve hala emzirmeni ister, </em></p>
<p>     <em>Ama sütten kesersen bir süre sonra memeye arzusu kalmaz. </em></p>
<p>     <em>Nefsine,arzu ettiklerini verme; onu sürekli beslemekten kaçın - </em></p>
<p>     <em>Kontrolünü arzularına kaptırırsan, onlar seni ya mahveder veya kirletir. </em></p>
<p>     <em>Davranışlarının tarlasında özgürce otlarken onlara çobanlık et, </em></p>
<p>     <em>Ama otlağı tatlı bulduysa, serbestçe dolaşmasını kısıtla.</em></p>
<p>     <em>Onun lezzetli bulduğu ne ölümcül lezzetler vardır. </em></p>
<p>     <em>Bilmez ki kaymak altında zehir gizlidir! </em></p>
<p>     <em>Onun açlık ve oburluk tuzaklarından korun. - </em></p>
<p>     <em>Boş bir mide dolu olandan daha kötü olabilir</em>. 8  </p>
<p>Estetin düşüncesiz ve ben-merkezci tabiatı onu olgun ilişkilerden uzak tutar; diğerleri onun çocuksu hazlarının tatmini için sadece birer oyuncaktır ve o artık kelimenin tam anlamıyla bir &#8220;playboy&#8221; dur. Kierkegaard ,esteti zevkin dolaysızlığında tanımlar - avamın yavan zevklerinden, elitin kibar zevklerine kadar hepsi bir bütündür. Bir diğer deyişle, Oprah da olsa, opera da, insanın düşkünlüğünün matrisi aynı mahallerde buluşur - nefsinin ve arzularının merkezinde. Kierkegaard&#8217;a göre her birimiz bir &#8220;Ya/Ya da&#8221; seçimi ile yüz yüzeyizdir. Ya özgür irademizden vazgeçip zevki seçeriz, daha doğrusu seçmemeyi seçeriz, ya da arzularımızı değil, gerçek benliğimizi ve isteklerimizi destekler, diğerlerine karşı sorumluluk bilincinde olduğumuz ahlaki bir yaşantıyı seçeriz ki. Diyor ki:</p>
<ul>Nedir, o zaman, benim Ya/Ya da ayrımım? İyi midir, kötü müdür? Hayır, ben sadece sizi bu seçimin anlamlı olduğu noktaya götürmek istiyorum. Her şey bunun üzerinde dönüyor. İnsan, seçmekten başka bir şansının olmadığı bir kavşak noktasında tutulduğunda, doğru olanı seçecektir &#8230; Dolayısıyla, bir insan ya estetik yaşamak zorundadır, veya etik..9 </ul>
<p>Bu noktada, etik hayatı seçmenin zevki bırakmak demek olmadığı da anlaşılmalıdır. Bu estetin anlayamayacağı sebeplerden anlamlı olacaktır. Kierkegaard diyor ki, &#8220;Ben formal, soyut bir özgürlüğe heveslenen katı ahlakçı değilim. Eğer sadece seçim öne sürülürse, tüm estetik geri döner. Ve göreceksin ki ancak bu şekilde varlık mükemmel olur ve ancak bu şekilde insan ruhunu kurtarıp, tüm dünyayı kazanabilir, ve onu düzgün bir şekilde kullanabilir..&#8221; 10 Zevk düşkünü dünyayı ancak kötüye kullanabilir çünkü diğer insanları, amaçları kendinde biten birer araç olarak görür. Onları kendi zevki için kullanır veya onları kullanan mekanizmaları besleyerek kullanılmalarına katılır. Ahlaklı insan ise, hem kendine, hem de dolayısıyla karşısındakilere karşı nettir. Kierkegaard der ki, &#8220;Ahlaklı yaşayan bir insan kendini görür, kendini bilir, kendi varlığına bilinciyle nüfuz eder, belirsiz düşüncelerin etrafında hışırdamasına ve baştan çıkarıcı olasılıkların hileleri ile onu alıkoymasına müsaade etmez; bir şeyden diğerine dönüşüveren sihirli resimler gibi değildir, tümü birinin nasıl değiştiğine ve döndüğüne dayanır.&#8221;11 Böylece kendi hayatını &#8220;kişisel, kentsel, dini erdemlerini kendini sürekli bir durumdan diğerine dönüştürerek&#8221; geliştirebilir.&#8221;12  </p>
<ul>     ***     ***      ***  </ul>
<p>Bu ahlaklı yaşam, ruhun ikinci kademe hayatıdır ve Kur&#8217;anda kendini kınayan nefis anlamına gelen (<em>nefs-ül levvame</em>) tamlamasıyla isimlendirilir. Bu, murakabeli bir nefistir, yanlışları tamamen isteyerek işlemez ve sürekli doğru olanı yapmak için uğraşır. Bu durumdaki kişinin nefsi iyileşirse, o kendini pişman hisseder ve yanlışını düzeltir. Ahlaklı insan da arzu duyabilir ama güdüleriyle sürekli savaşır, ve daha önemlisi, &#8220;arzuyu sevmez&#8221;. Şu Kur&#8217;an ayetini yorumlarken, &#8220;İnsana, eşlere, evlatlara tutkuyla bağlanmak<em> &#8230;</em>&#8221; (3:14), Fahreddin Razi diyor ki:</p>
<ul>Arzular fiziksel arzular ve metafiziksel arzular olarak ikiye ayrılır. Fiziksel arzular herkeste hemen ortaya çıkabilir, ama ruhsal arzular sadece nadir bazıları dışında fiziksel olanları deneyimledikten sonra açığa çıkar. Bu yüzden, birinin bedensel zevklere arzu duyması nefsin doğal olarak meyilli olduğu bir şeydir ve insanın sabit bir yetisidir, bunun yanında onun ruhani arzulara meyilleri küçücük sebeplerle dağılan kısacık görüntülerle gelir. Bu yüzden, insanların çoğunun bedensel zevklere meyletmesi sürpriz değildir. Ruhsal tutkular ise çok az insanda ve kısıtlı bir süre içinde oluşur. İşte bu yüzdendir ki Allah der, &#8220;İnsana arzuları güzel gösterildi.&#8221;13</ul>
<p>Bu zevkler aslında olumsuz olmamakla birlikte, ölçüsüzlük içinde olumsuzlaşır. Ilımlılık ise ahlaklı yaşamın bir yoludur ve mutlulukla sonuçlanır. Orta yolun her iki tarafındaki aşırı uçlar fiziksel, duygusal, zihinsel ve ruhsal açıdan zararlıdır. Ahlak felsefesi de, din de oburluk, uyuşturucu, seksüalite ve diğer kontrolsüz davranışlarda ifade bulan ölçüsüzlüğün tehlikeleri konusunda uyarır. 15.yy. alimi ve Sufi önderi Sidi Ahmed Zarruk der ki, &#8220;Nefis, doğasında öğüt ve yoldan çıkma konusunda aşırılığa meyillidir.&#8221; Din hep seksüel arzular konusunda baskı uygulayıcı olmuştur, örneğin mastürbasyonun dinsel kategorizasyonu ölümsüz ruhu tehlikeye atan ölümcül bir günahtır, ki, sosyal bilimlerin bunun normal tabiatına tuttuğu ışık, günahkarlar için cehennemde bir yer bırakmamaktadır. Ayrıca, dini, azgın davranışları kısıtlamak için bir araç olarak kullanan utanmak duygusu üzerine işleyen bazlı toplumsal çabalar, eğer davranış, toplumdan gizli gerçekleştirilebiliyorsa başarısızlıkla sonuçlanıyor. Teknolojinin kimlikleri gizlemeyi başarması, insanların afişe olmadan ve utanç duymadan zevk peşinde koşmalarının yolunu açmıştır. Hem din, hem dinin dışında etik yaşama bağlılık, kendi şehvetlerini kontrol altında tutmak için mücadele eden birçokları için soruna etkili bir çözüm sunabilir.</p>
<p>Ahlaki perspektiften, sorumluluk etiğin temelidir. Hiçbir insan sorumluluk olmadan erdemli karşılık veremez. W.H.Auden &#8220;Eylül 1,1939&#8243; adlı şiirinde bunu şöyle ifade eder:  </p>
<p>İzbe karanlıktan</p>
<p>Ahlaklı yaşamın içine</p>
<p>Kalabalık banliyö sakinleri gelir,</p>
<p>Sabah andlarını tekrar ederek;</p>
<p>&#8220;Karıma dürüst olacağım,</p>
<p>daha çok işime konsantre olacağım!&#8221;  </p>
<p>Bu tekbencilli egoizme yenilmemek için sürekli bir mücadeledir. İffet, genellikle namusluluk taslama ile birlikte anılır; aslında seksten uzak durmak değildir, bunun ahlaki düzenlenmiş şeklidir. Saint Thomas Aquinas dediği gibi: &#8220;O iffete aittir ki insan vücut azalarını mantığının yargısına uygun ve iradesinin seçimi olarak ılımlı kullanır..&#8221;14Kadın ve erkeklerin mutluluğu için önemli olan bir şey ise şehvetin ötesine geçip sevginin alanına girmektir, bu da kişiyi diğerine, kendine sorumlu olduğu gibi bağlar. Sevgi, aileleri bir arada tutan güçtür ve ortak mutluluğu güçlendiren bağdır, ki kadın ve erkeklerin arasında aşk olmadan, ortak mutluluk doğru koruyuculardan yoksun olur. Şehvet, ise diğer taraftan, kendini mutlu etmekten de uzaktır. Diğer insanlara karşı ahlaki sorumluluğa sahip olmamaktır. Dante, yedinci daire olan şehvet&#8217;teki deneyiminde, şehvet geçmişlerinden pişman olanları hatırlatır:  </p>
<p>     &#8221;Sodom ve Gomora,&#8221; diye ağlar yeni ruhlar.</p>
<p>     Ve diğerleri: &#8220;Pasiphae ineğe girer</p>
<p>     Ve tatmini için genç ineğini çağırır&#8230;&#8221;  </p>
<p>Pasiphae&#8217;ye atıf Yunan mitolojisinden gelir. Apollo Peri Perseis&#8217;le evlenmiş ve Pasiphae adlı çocukları olmuştur. Pasiphae, Crete&#8217;li Kral Minos&#8217;un karısı olur ve tanrı Poseidon, Minos&#8217;a kurban etmesi için bir boğayı hediye olarak gönderir. Ama Minos boğayı kurban etmek yerine sürüsüne katar. Buna bir karşılık olarak, Poseidon ,Pasiphae&#8217;yı boğaya aşık eder. O da Daedalus&#8217;u görevlendirerek onun için bir inek maketi yapmasını ister ve maketin içine gizlenerek bu şekilde boğanın onunla ilişkiye girmesini sağlar. Sonuç Minotaur&#8217;dur, yani yarı boğa, yarı insan bir ucube. Açık mesaj şudur ki, şehvet canavarlara yol açar. 15</p>
<p>Gerçek aşk, şehvete dayalı hayvani bir arzu değildir; insanın bir diğerini mutlu etme ve böylece mutlu olma arzusudur, ki ilki genellikle daha güçlüdür. Ama ihanet etmek aşkı ortadan kaldırabilir; iffettir ki birinin yıkıcı ihanet olmadan ahlaklı bir şekilde diğerine sorumluluk duymasını sağlar. Evlilik sadece büyük medeniyetlerin değil, küçük yerli toplulukların da temeli olmuştur. İlgi çekicidir ki, birçok geleneksel kültür evliliğe ilişkin tabuların erkeğin kadın üzerinde egemenliği üzerinden sağlandığı ataerkil kültürler olarak görülürken, gerçek bunun tam tersidir - evlilik yatağına sadakat ile erkeğin şehvetini kontrol altına alması, kadın erdeminin erkek doğası üzerindeki açık zaferidir.  </p>
<p>Anne Moir ve David Jessel, <em>Brain Sex- Beyin Seksi</em> adlı kitaplarında bazı geniş genellemeler bulunsa da, cinsiyet farklılıklarına şöyle atıfta bulunuyor:  </p>
<ul>Erkekler kişiselliğin olmadığı umumi teşhir yerlerinde bile tahrik olabilirken, kadınlar ılımlı erotik bir dürtüye çok daha farklı bir yerden- seksüel ilişkinin hayalinden ulaşabilmekteler. Aynı onların bir çiftin çiftleşmesinin pornografik gösterimi ile tahrik olurken, kadınların tutkuyu popüler kurgu romanlardaki aşk sahnelerinde bulmaları gibi, ki okuyucularının büyük çoğunluğu kadınlardır &#8230;. Erkekler seks ister, kadınlar ise ilişki. Erkek et ister, kadın sevgi. Dikkate değer ki, erkek çocuklar balonlarla, oyuncaklarla, arabalarla oynamaktan zevk alır; kız çocukları ise sürekli kendileriyle ilgilenilmesini, duygu-düşünce paylaşımını ve arkadaşlığı isterler. 16 </ul>
<p>Bu çalışma, abartılı olsa da, genellikle nörobilimin erkek beyni ile kadın beyninin farklı bir şekilde kablolanmış olduğu bilgisini destekliyor. Son kırk yıl içinde birçok pozitif sonuçlar alındı; kadın hareketi, kadın hakları konusunda inanılmaz bir mesafe kat&#8217;ederek daha adil bir toplum oluşmasını sağladı. Ama bu beraberinde bir geriye gidişi de getirdi. Yeni elde edilen haklara eşlik eden seksüel özgürlük,  kadınları mağdur eden trajik bir yan etki de oluşturdu. Aşksız, erkek egemen karakterli seks, sorumluluk olmaksızın zevk, ve irade hakimiyeti olmaksızın kadın arzusu; ortak kadın erdemleri olan aşk sorumluluğu, anlamlı cinsel ilişki ve karşılıklı saygıya dayanan sosyal ilişkinin yerini aldı. İffet, modası geçmiş bir &#8220;kadın erdemi&#8221; olarak algılansa da, insanoğlunun sadık koruyucusu ve şehvet ve arzuların dipsiz kuyusuna düşmeyi engelleyen etkili bir koruyucu olmuştur. Ama insan, ahlaki, entelektüel ve ruhsal uyanıştan aldığı hazda, tensel hazzından aldığından çok daha fazlasını bulmaktadır Bizler genelde iştihaları temel dürtülerle ilintileriz ve insanoğlunun gerçek rasyonel ve ruhsal isteklerini göz ardı ederiz. Mortimer Adler diyor ki:</p>
<ul>İnsanın içinde duygular ve akıl veya mantık olarak iki ayrı bilgi fakültesi bulunduğunu söyleyen psikologlar, insanda ayrıca iki ayrı istek veya arzu da bulunduğunu söylerler. Ayrım belki de en keskin biçimde Aristo ve Aquinas tarafından yapılmıştır. Derler ki &#8220;evrensel iyiye yönelen tek bir istek vardır, bu da akla aittir&#8221;, &#8220;diğeri ise özel bir iyiye yöneliktir ki bunun isteği de hislere aittir. 17</ul>
<p>Şehvet hayat amacı haline geldiğinde, entelektüel ve ruhsal zevklerin buluşması engellenmiş olur. İffettir ki insanın seksüel arzularını düzene koyar, insana, tam insanlık deneyimini sağlayacak olan hayatın diğer yönlerini keşfetmesini sağlar.</p>
<p>İslami gelenekte saflık (<em>iffet</em>), Helenistik ve Hristiyan geleneğinde olduğu gibi, dört ana faziletten biri olarak görülür, ve insanı kendi yıkıcı meyillerinden , toplumu da şehvetin ahlaki parçalamasından koruyan bir erdemdir. Ve Müslüman toplumu, Avrupa Hristiyan kültürünün tarihine göre çok daha göze çarpar tensellik arzetmekle birlikte, dini elit bin dört yüz yıl boyunca Müslüman toplumun gevşek ahlakını kınayagelmiştir. Aquinas üzerinde de büyük etkiye sahip büyük Müslüman düşünür Imam Gazali, diyor ki:  </p>
<ul>İffet, insanın bedensel isteklerinin ve seksüel arzularının kontrolüyle ilgilidir. Bu nefsin, aklın kontrolü altına girmesi; onun zevk almasına veya sınırlandırılmasına aklın karar vermesidir. Bu aşırı şehvet ile arzusuzluk arası bir orta yoldur. Zevke esir olmak ise, aklın reddettiği ve yasakladığı aşırı cinsel istek ve zevk peşinde koşmaktır &#8230;. Dolayısıyla, erkekler özellikle genital ve midesel konularda-para, güç ve şöhreti hiç saymaya gerek yok- zayıf olduğundan arzuları konusunda tetikte olmalıdır. Aşırılık ve eksiklik, ikisi de iffet açısından kusurludur &#8230;. Seksüel ilişki isteği türlerin üremesi ve soyun devamını temin etmek için doğaldır. Bu yüzden iki sebeple istenir-çocuk sahibi olmak için ve evlilik bağında iffetli kalmak için-hoş vakit geçirmek ve arzuların tatmini için değil. Kişi yaptığından neşe ve zevk arıyorsa, bu, karşılıklı sevginin ve bağlılığın sağlanması ve evlilik bağını sağlam tutmanın cinsi zevkle sağlanmasıdır.18 </ul>
<p>Gazali, sağlıklı bir toplum yapısında ılımlılığın önemli olduğunu belirtiyor. Ilımlılık, insanın hayata tam katılmasını engelleyen aşırı utangaçlık veya erdemlilik taslama ile aynı şey değildir; genel ahlakli kıstaslardan çok rasyonel sezilerle ilişkili utanç duygusudur. Cinsiyet konularında ılımlı davranması insan için doğaldır, ama insan baştan çıkartılabilir, ve filmler ve görsel medya bu sonucun emsalsiz araçlarıdır.</p>
<p>Plato&#8217;nun <em>Philebus&#8217;unda</em>, Protarchus der ki:</p>
<ul>Birini, kim olduğu önemli değil, zevklerini tatmin ederken gördüğümüzde-ve bunun özellikle en büyük zevk için doğru olduğunu düşünüyorum-onun içinde ya çok gülünç veya aşırı derecede çirkinlik ögesi ararız, böylece kendimizi utanmış hissederiz, ve onu kapatmak ve gizlemek için elimizden geleni yaparız,ve o çeşit bir şeyi saatlerce karanlığa bırakır, gün ışığına çıkmaması gerektiğini hissederiz. 19</ul>
<p>Seksüalitenin en iyi karanlıkta veya kapalı kapılar arkasında gerçekleşeceği düşüncesi evrenseldir ve diğer türlerde de bulunur; erdemlilik taslayan püritenlere veya ahlaken kendini üstün gören işgüzarlara, aynı Dylan&#8217;ın şarkısındaki gibi &#8220;Yaşlı kadın çiftleri izler / Aklı seksle sınırlıdır /Sahte ahlakı dayatmak, küçümsemek ve bakış atmakla,&#8221;20 e özgü değildir. Ama seksüalize olmuş kültürün çocuklara ve kendini evliliğine adamış olanlara tehdit oluşturduğunu düşünen insanları da ilgilendirir. Pornograflar ve onların kurbanları, insanların yüksek zevk durumunda görülmesinin doğal olduğunu savunurlar. Gerçekte, bu durum dünyadaki insanların çoğunluğu için tuhaftır, ve yakın zamana kadar, karanlık izbe köşelerdeki dikizleme şovlarına ve şehrin kuytu köşelerindeki penceresiz seks shop&#8217;lara münhasırdı. Röntgencilik İngilizcede kötüleyici bir kavramdır ve pornografi aslında bundan ibarettir.</p>
<p>Pamela Paul&#8217;un belirttiği gibi, pornografi, &#8220;anti-seks ve anti-özgürlüktür&#8221; Şöyle devam ediyor: &#8220;[Pornograflar] Amerika&#8217;yı fantezi düşüncesi üzerine satarken, gerçeği görmezlikten gelme konusunda insanları dolduruşa getirmişlerdir. Susturulanlar sansür koymayarak pornografiyi meşrulaştırmaya daha da fazla hizmet etmişlerdir.&#8221; 21Ancak son otuz yılda yapılan ciddi araştırmalarla - ki bu süreçte pornografi normalleştirilmişti- pornografinin zararlı etkileri ortaya konulmaya başladı. Böylece dini görüşün önyargılarından kendimizi özgürleştirmemizin, bir araya gelip şehvetle coşmanın sosyal faturasını ortaya çıkartabiliyor ve onun kültürümüzün en değerli parçasının, gençlerin üzerindeki etkisini değerlendirebiliyoruz.  </p>
<ul>     ***     ***     ***  </ul>
<p>Şimdi bu argümanın mistik perspektifini değerlendirelim, yani Kierkegaard&#8217;ın üçüncü ve en kutsal hayat olarak övdüğü dini hayatı. Bu hayat, İslam geleneğinde, insanın ruhsal gelişiminin üçüncü ve son kademesidir ve Kur&#8217;an&#8217;da huzura ermiş ruh (nefs-ül mutmainne) olarak adlandırılır. Hem Hristiyanlık, hem de İslam Kutsal Bakış kavramını paylaşır: &#8220;Kutsanan kalplerdeki temizliktir, çünkü o Tanrıyı görecektir&#8221; (Matthew 5:8). Kalbin safiyetini sağlamak, İbrahimi dinlerin ortak odak noktasıdır. Kur&#8217;an der ki, &#8220;<em>O gün, insana ne zenginliği fayda verir, ne de evladları, sadece temiz kalbi dışında</em>&#8221; (26: 88-89). Kalbin safiyeti doğuştan kazanılan bir haktır. Çocukların saflığı her yerde övülür ve işte bu yüzden, insanın en çirkin ve karanlık suçları arasında, en iğrenileni pedofilidir, çocuğun masumiyetinin kirletilmesidir. Biliyoruz ki çocuklar sonunda seksüel masumiyetlerini kaybetmek zorundalar, ama her alçakgönüllü ebeveynin arzusu bunun ergenlikte karşılıklı sevgi ve saygı içinde oluşmasıdır. Şehvet Eros dürtüsünün tezahürüdür ki Sigmund Freud haklı olarak bunu hayatın ölüm dürtüsüne karşı koyma gücü olarak tanımlamıştır. Bir diğerine karşı saf aşk olarak kanalize edildiğinde, yaşam veren bir şey olur, an&#8217;ın içinde sahip olduğumuz varlığa değer katan bir deneyim halini alır. Simone Weil diyor ki:</p>
<ul>Her zevk arzusu geleceğe ve hayal dünyasına aittir, varlığın mevcudiyetini dilediğimizde, o var olur: arzu edecek bundan fazla ne olabilir? Sevgili varlığımız artık çıplaktır ve gerçektir, hayali bir gelecekle örtülmemiştir &#8230;. Bu yüzden aşkta, arzunun geleceğe doğrultulup doğrultulmadığına göre iffet vardır veya yoktur.22</ul>
<p>Şimdiki zamanda sevebiliriz ve bu sevgi içindeki kutsallığı tecrübe edebiliriz. Bu sevginin saflığı varlıkla sağlanır ve aynı anda başka bir şeyi arzu etmekle yok olur, bu başka bir sevgili de olabilir veya basitçe nesnelleştirilmiş insan üzerinden sağlanan onanistik kendini tatmin de. İslam ve Hristiyan geleneklerine göre, kalbe giden en bozucu iç yol &#8220;gözün şehvetli bakışı&#8221;ndan geçer.  </p>
<ul>Bu yüzden Kutsal Kitap &#8220;gözlerin şehveti&#8221;ni &#8220;şeytanın gücünü&#8221; oluşturan üç güçten biri olarak anlatır (1 John 2, 16; 5, 19). O, yıkıcılığının ve yok etme gücünün doruğuna kendi hayaline uygun bir dünya bina etmekle ulaşır-anlamsız şovların sürekli hareketli silüetleri, izlenimlerin sağır edici sesleri ve aman vermez his pencerelerinden hızla akıp giden duyguları tarafından kuşatılır. Bu görüntünün aldatıcı görkeminin ardında mutlak bir hiçlik vardır; bu geçici muhayyile dünyasıdır ve genellikle 15 dakika gibi kısa bir sürede bayatlar ve fırlatıp atılır, gazete veya dergiye göz gezdirip bir kenara atılması gibi; öyle bir dünyadır ki bu, bulanmamış sağlıklı bir zihnin güçlü bakışına, büyük bir şehrin ortasında, kış sabahının aydınlığında bir eğlence gibi gelir: umutsuzca boş, kederli ve korkutucudur.  </ul>
<ul>Obsesif müptelalığın doyurup beslediği bu karmaşanın yıkıcılığının sebebi, insanın gerçeği algılamak konusundaki primitif gücünü boğmasında yatar; hem insanın kendine dönmesini engeller, hem de gerçeğe ulaşmasını.</ul>
<ul> </ul>
<ul>Bu hayali dünya ,gerçek dünyayı boğmak ve bozmakla tehdit ettiğine göre; bu doğal isteği kısıtlamak için tek önlem kendini korumak ve savunmaktır. 23 </ul>
<p>Görsel bir kültürde yaşıyoruz; gözün cinsel arzularının yıkıcılığı hiç bir zaman bu denli tehdit edici olmamıştı. Bu bakış, kavramayı arzu eden bir bakış değil, basitçe tahrik olmak için bir bakıştır. &#8220;Bu görme çabası, bilgiye erişmenin ve gerçeği idrak etmenin bir yolu değildir, kendisini serbest bırakmanın sonucudur&#8221; diyor Martin Heidegger, <em>Varlık ve Zaman adlı kitabında</em>. Gözlerin şehvetle ilgili iffeti bunun başarılması en güç şeklidir. Bir erkeğin fiziksel bir karşılaşmadan kaçınması, maruz kaldığı bir manzarada bakışlarını önüne indirmesinden çok daha kolaydır. Bu da Hz.Peygamberin öğretilerine göre kalbin zinasıdır; onun kötülüğü belki daha düşük derecededir, ama ruh üzerindeki etkisi, zamanla, tahrip edici potansiyele sahiptir. Buna bilgisayar piksellerine yerleştirilmiş çıplak resimleri, ve billboardlardan ve raflara teşhir edilen dergi kapaklarından fışkıran yarı çıplak erkek ve kadın resimlerini ekleyin. Bu tahrikler o derece büyük ki , kültürümüzün gerçek anlam oluşturma kapasitesinin devamı tehdit altına giriyor. Musa&#8217;nın emrini hatırlattıktan sonra&#8211; &#8220;Oyma suretler yapmayacaksınız, yukarıdaki cennete ait her hangi bir şeyin benzerini, veya onun altındaki dünyadakileri, veya dünyanın altındaki sudakileri&#8221; - Neil Postman şöyle devam ediyor:  </p>
<ul>Bu emrin ahlak sisteminin bir parçası olarak ilave edilmesi ilginç, bunu yazan insan iletişiminin formlarıyla kültürün kalitesi arasında bir bağ düşünmüş olmalı &#8230;. Bizim gibi kültürünü kelime-merkezli olmaktan çıkarıp görüntü-merkezli hale getiren insanlar Musa&#8217;nın bu emrinden faydalanabilir.24 </ul>
<p>Basılı kültüre geçişimizin en problemli yanı, bunun büyük bir kısmının kadın bedenine ait cinsel öğeleri içermesi olmuştur. İnsanlığından soyutlanmış, rötüşlenmiş, yanlış ve doğal olmayan duruşlarda, arı sokmuş gibi dudaklar, büyütülmüş göğüsler ve ceza gibi diyetler ve yorucu egzersizler sonucu şekillendirilmiş butlar, porno yıldızlarının bu çarpıtılmış modellerine ait resimler ve filmler; erkeklerin hayat arkadaşı, eş, kız kardeş, anne ve genelde kadınlar hakkındaki realistik beklentilerine ciddi bir tehdittir. Toplumun gözleri saldırı altındadır, bunun anlamı kalplerimizin de öyle olduğudur. Kur&#8217;an erkek ve kadınlara karşı cinsle karşı karşıya geldiklerinde ve çekim hissettiklerinde bakışlarını indirmelerini tavsiye eder: &#8220;<em>İnanan erkeklere söyle, gözlerini indirsinler ve iffetlerini korusunlar; bu kalpleri için daha iyidir, ve Allah onların yaptıklarından haberdardır. Ve inanan kadınlara söyle onlar da gözlerini sakınsınlar ve iffetlerini muhafaza etsinler. Güzelliklerini ve süslerini, görünenler hariç, sergilemesinler..</em>&#8221; (24:30). Gazali der ki:</p>
<ul>[Şehvet] 25 aşırı cinsel arzunun canlandırılmasından başka bir şey değildir, ve boş ve kaygısız bir kalbin hastalığıdır. Kişi ona uzanan öncüllerden, daha baştan bakışlarını ve düşüncelerini muhafaza ederek kaçınmalıdır. Aksi taktirde giderek daha sıkı sarmalayacak ve onu silkeleyip atmak daha da zorlaşacaktır.26 </ul>
<p>Dikkat edelim ki Gazali&#8217;nin bahsettiği &#8220;tekrarlanan bakışlar&#8221; 11&#8242;inci yüzyıl&#8217;da Irak&#8217;taydı; kıyafet ve davranış olarak son derece muhafazakar bir yerde&#8230; Günümüzün görsellik aşırı yüklemesi krizi kişinin ruhsal potansiyelini çok kolay aşındıran bir şey. Meditasyon, dua, veya hatta boş vakitte yaptığımız okumalar bile gözler yoluyla kalbe girmesine izin verdiğimiz görüntülerden etkileniyor. &#8220;Göz&#8221; kelimesinin Arapça karşılığı &#8220;<em>‘ayn</em>,&#8221; dır ve aynı zamanda &#8220;canlanmak&#8221; ve &#8220;öz&#8221; demektir. Göz bebeğinin karşılığı ise &#8220;<em>insaan</em>,&#8221;dır ve aynı zamanda &#8220;insanoğlu&#8221; anlamında da gelir. Göz, insanoğlunun özünü yansıtır, ve onun merkezi göz bebeğidir, bu dünyanın ve ahiretin kutsal güzelliğine şahit olarak yaratılmıştır. Bizler şahit olmak ve yansıtmak için dizayn edilmiş varlıklarız. Göz bebeği dünyevi bir ışık ile kısılır ve karanlıkta ve zevk ile tahrik edildiğinde genişler. 18.yüzyılın meşhur kuzey Afrikalı Moulay al-Arabi al-Darkavi şöyle diyor:</p>
<ul>Tutku ve kaprislerinize karşı durun. Bunu yaparsanız gözleriniz sırlara açılacak. İyi karakter [erdem] Sufilerce tasavvuf, din adamlarınca dindir. Hislerinden de kaç çünkü onlari anlamların zıddıdır. İki zır birleşmez. Ne zaman duygularını güçlendirirsen, anlamları zayıflatırsın, ne zaman anlamları güçlendirirsen ise duygularını &#8230;. Her insanın , denizlerin dalgaları gibi, iç anlamları vardır. İnsanlar bunları bilseydi, duygusal şeyler onları anlamlardan alıkoymazdı. Bunu bilselerdi, kendi içlerinde kıyısız okyanuslar bulurlardı. Allah dediğimin şahididir.27</ul>
<p>El Darkavi, özünde, zevke atıf yapıyor, ki Sokrat&#8217;da Philebus&#8217;ta bundan bahsediyor - ama ancak gerçekten, ölçüden, akıldan ve doğru fikirden sonra. Bütün bunlar anlamla ilişkilidir. Seksüel deneyimde gizli olan anlam, okyanusun dalgaları gibidir. Fakat, bunlar ancak sevgi ve ahlaki sorumlulukla açığa çıkar. İslam geleneğinde, kadınlar daima ilahi bir düzlemde anılmıştır. Kadınlar ilahi merhametin dünyadaki tecellisidir, bu durum özellikle annelikte somutlaşır. Hz.Muhammed (S) der ki, &#8220;Alçak ve adi insanlar dışında kimse karısını küçük düşürmez.&#8221; Rumi Mesnevi&#8217;sinde der ki:</p>
<p>     Erkeğe arzuları sevdirildi &#8230;</p>
<p>     Tanrı kadını çekici kıldı, öyleyse erkek nasıl ondan kaçabilir?</p>
<p>     Kişi yiğitlikte Zaloğlu Rüstem bile olsa,</p>
<p>     Hamza&#8217;dan bile ileri gitse, hükmetme konusunda karısının esiridir.</p>
<p>     Tüm dünyaya seslenen Peygamber de öyleydi, derdi ki,</p>
<p>     &#8221;Konuş benimle, ya Aişe!&#8230;&#8221;</p>
<p>     Peygamber der ki kadınlar akıllı ve kalp sahibi erkeklere hakim olurlar,</p>
<ul>ancak cahil adam karısına baskı yapar, çünkü yaratılışında hayvanlık duygusu üstündür. Onların nezaketi, inceliği veya aşkı yoktur onda, çünkü onu yöneten hayvanlık tabiatıdır. Sevgi ve incelik insanın vasıflardır, öfke ve tensel zevkler hayvanlara aittir.</ul>
<p>     Kadın Hak nurudur, sevgili değil. Sanki yaratıcıdır - yaratılmış değil.&#8221;28 </p>
<p>13. yüzyıl İspanyol alim, felsefeci ve mistiği İbni Arabi, dünyada uluhiyete ait derinliğin en mükemmelini kadın olarak düşünür. Şöyle der:</p>
<p> </p>
<ul>Kadınlar Tanrı için tabiat gibidir, O, evrenin formlarını, iradesi ve emri ile ortaya çıkardığı gibi doğanın şekillerini de kadın ile oluşturmuştur &#8230;. Bu şekilde bir kadını seven, ilahi aşkla sever, şehvet için seven ise bu arzunun gerçek bilgisinden yoksundur. Böyle biri için o sadece şekildir, ruhtan yoksun, ve her ne kadar bu şekil ruh ile doldurulmuş olsa da, karısına veya diğer kadınlara gerçek zevkin varlığından gafil, zevkini tatmin için yaklaşan adam için mevcut değildir. Bir yabancının kendi kimliğini açıklamadan kim olduğu anlaşılamadığı gibi, o da kendinin kim olduğunu bilmez. Hani derler ya:  </ul>
<ul>Benim sevdiğimi düşünmekte haklılar,</ul>
<ul>Sadece kimi sevdiğimi bilmiyorlar.  </ul>
<p>Böyle bir adam aslında kendi içindeki zevke aşıktır ve, bunun sonucu olarak, aslında kadındaki kendi tatminini sever, gerçek ve yaptığının anlamı onda kaybolur. Gerçeği bilseydi, zevki veren kim, alan kim; o zaman belki mükemmelleşirdi. 29  </p>
<p>Bizim Batı geleneğimizde, William Blake mükemmel bir şekilde aynı anlamı ifade ediyor:</p>
<p>         Tavus kuşunun gururu Tanrı&#8217;nın görkemidir.</p>
<ul>Keçinin şehveti Tanrı&#8217;nın ikramıdır.</ul>
<ul>Aslanın gazabı Tanrı&#8217;nın aklıdır.</ul>
<ul>Kadının çıplaklığı Tanrı&#8217;nın işidir.</ul>
<p>İffet ve saflık kadınlara doğal olarak gelen, erkeklerin ise öğrenmek zorunda olduğu büyük erdemlerdir. Kur&#8217;an Hazret-I Meryem&#8217;I, İsa (A.S.)&#8217;ın annesini, kalbin iffet ve saflığına büyük bir örnek olarak gösterir ve onu ideal olarak tarif eder. <em>&#8220;</em>Bir de İmran&#8217;ın kızı Meryem&#8217;i misal getirir. Meryem, iffet ve namusunu korudu. Biz ona Ruhumuzdan üfledik. O da Rabbisinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti ve gönülden itaat edenlerden oldu.<em>. (66/11-12).</em>&#8221;</p>
<p>O halde erkekler, iffet ve saflığı kadınlardan öğreniyorlar, bu da karşılığında kadının kutsal doğasını koruyor. Arapça bir kelime olan ve &#8220;kutsal olan&#8221; anlamına gelen <em>hurmah</em> da buna işaret ediyor. Şimdi, erkeğin, kadının doğal erdemini taklitteki başarısızlığı, kadınların çifte standardı reddetmesiyle ve erkekleri, doğal ahlaksızlığıyla taklit etmeleriyle sonuçlanmıştır. Kadının ruhsal gücü çok yüksektir, ama erkeklere karşı fiziksel cazibe gücü de öyle. İşte bu güçtür ki ahlaksız erkeği kadınlara baskı yapmaya iter, ve erdemli erkeği ise onları el üstünde tutmaya ve korumaya. Ama kadının erkek üzerinden şekillenen bu fiziksel gücü erkekleri onun metafizik anlamından gizleyen duygusal bir güçtür. Onun duygusal hali, dünyadaki merhametin kaynağı olması, erkeği ruhsal gerçekliğin ayırtına varmadan cinsellikte kaybolmaktan korur. Rahimin Arapça ve İbranice karşılığı olan (<em>rahm</em>) merhamet anlamındaki (<em>rahma</em>)&#8217;dan türetilmiştir ve insanın içinde tezahür eden Tanrının yaratıcı gücünün ifadesidir. Kadınları değersizleştirerek, bizler insan doğasının en yüksek kalitelerini alçaltıyoruz; onu yüceltmekle ise, en yüksek tabiatımızı yüceltiyoruz. Ne zaman onun doğal faziletleri-şefkati, inceliği, özeni, diğergamlığı ve sevgisi-erkekte baskın olursa, erkekler doğal kötü alışkanlıklarının üstesinden gelebilir ve tam insanlığını farkedebilirler. Ne zaman ki, tersine, bu erdemler eksik kalır; erkekler sefilliğin esfeline düşer ve hayvanlardan da aşağıya düşerler. Kadının dış güzelliğini teşhir ederek, onun iç güzelliğini perdeleriz. Eski bir şiirde söylenildiği gibi:</p>
<p>     Gül yanaklı sevgilime dedim ki,</p>
<p>      &#8220;Ey gonca ağızlım,</p>
<p>     Neden yüzünü saklıyorsun, cilve yapan kızlar gibi?&#8221;</p>
<p>     Güldü ve dedi ki,</p>
<p>     &#8221;Senin dünyanın güzelliklerinin aksine,</p>
<p>     Örtümün içinde görünenim, ama onsuz gizliyim.30 <br />
 <br />
 <br />
 </p>
<p>1 <em>Modern Catholic Encyclopedia</em>, Edited by Michael Glazier and Monika K. Hellwig (Collegeville Minnesota: Liturgical Press, 2004), 779.</p>
<p>2 Dorothy L. Sayers, <em>Creed or Chaos </em>(New Hampshire, Manchester: Sophia Institute Press, 1949), 121-122.</p>
<p>3 Ibid., 55.</p>
<p>4 Pamela Paul, <em>Pornified: How Pornography is Damaging Our Lives </em>(New York: Henry Holt and Co., 2005), 83.</p>
<p>5 Majid Fakhry, <em>Ethical Theories in Islam </em>(New York: Leiden, 1991), 170.</p>
<p>6 Syed Muhammad Naquib Al-Attas, <em>Prolegomena to the Metaphysics of Islam: An Exposition of the Fundamental Worldview of Islam </em>(Kaula Lumpur, Malaysia: ISTAC, 1995), 33.</p>
<p>7 Mortimer Adler, <em>The Great Ideas: A Lexicon of Western Thought </em>(New York: Macmillan,1992), 151.</p>
<p>8 <em>The Burda of Al-Busiri</em>. Trans. by Hamza Yusuf (Essex: Sandala Ltd., 2002), 6.</p>
<p>9 <em>Either/Or: A Fragment of Life, The Essential Kierkegaard</em>, 74.</p>
<p>10 Ibid., 76.</p>
<p>11 Ibid., 81.</p>
<p>12 Ibid., 82</p>
<p>13 Fakhr al-Deen al-Raazi, <em>al-Tafsir al-Kabir </em>(Beirut: Dar al-Kutub al-‘Ilmiyyah, 1990), 7-8: 170. Author&#8217;s translation.</p>
<p>14 Saint Thomas Aquinas, <em>Summa Theologica</em>, II-II, Question 151, Art. 1.</p>
<p>15 From <em>John Ciardi&#8217;s commentary on the Purgatorio of Dante </em>(New York: The Modern Library, 1996), 279, 284.</p>
<p>16 Anne Moir, Ph.D. and David Jessel, <em>Brain Sex: The Real Difference Between Men and Women </em>(New York: Delta, 1991), 107.</p>
<p>17 Mortimer Adler, <em>The Great Ideas</em>, pg. 150.</p>
<p>18 Abu Hamid al-Ghazzaali, <em>Mizaan al-‘Amal </em>(Egypt: Dar al-Ma&#8217;arif, n.d.), 269-270.</p>
<p>19 Plato: The Collected Dialogues, pg. 1148.</p>
<p>20 Bob Dylan, &#8220;It&#8217;s Alright, Ma.&#8221;</p>
<p>21 Pamela Paul, <em>Pornified</em>, 276.</p>
<p>22 Andre Comte-Sponville, <em>Small Treatise on the Great Virtues </em>(New York: Metropolitan Books, 2001), 180.</p>
<p>23 Josef Pieper, <em>The Four Cardinal Virtues </em>(Notre Dame: University of Notre Dame, 1966), 201-202.</p>
<p>24 Neil Postman, <em>Amusing Ourselves to Death </em>(New York: New Penguin Books, 1986), 9.</p>
<p>25 Dr. Timothy Winter&#8217;ın çevirisi her ne kadar &#8220;amorous passion,&#8221; olsa da Arabça metinde &#8220;<em>‘ishq</em>,&#8221;denmektedir ve ben &#8220;şehvet&#8221; kelimesini, El-Gazali bu kısımda ona atfettiği için, tercih ediyorum.</p>
<p>26 Imam al-Ghazali, <em>Disciplining the Soul and Breaking the Two Desires</em>. Translated by Dr. Timothy Winter (Cambridge: Islamic Texts Society, 1995), 169.</p>
<p>27 Mawlay al-Arabi ad-Darqawy, <em>The Darqawi Way: Letters of Mawlay al-Arabi ad-Darqawi </em>(Norwich: Diwan Press, 1979), 36. </p>
<p>28 William C. Chittick, <em>The Sufi Path of Love: the Spiritual Teachings of Rumi </em>(Albany: State University of New York Press, 1983), 169.</p>
<p>29 Ibn ‘Arabi, <em>The Bezels of Wisdom. </em>Translated by Ralph W. J. Austin. (Lahore: Suhail Academy, 1999), 275-278. I altered some wording based upon my Arabic edition of Fusus al-Hikam, Ibn Arabi. Dar al-Kutub al-‘Ilmiyyah:Beirut. 2004. Pg. 515-18.</p>
<p>30 William C. Chittick, <em>Sufism: A Short Introduction </em>(Oxford: Oneworld, 2003), 136.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/29/araf-dagina-tirmanis/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>ABD&#8217;yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM IV</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/06/01/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iv/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/06/01/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iv/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2009 00:28:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>

		<category><![CDATA[Amerikan Saldırganlığı]]></category>

		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Savaş]]></category>

		<category><![CDATA[maerikan milliyetçiligi]]></category>

		<category><![CDATA[neocon]]></category>

		<category><![CDATA[saldirgan amerika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5080</guid>
		<description><![CDATA[Sonuç
 ABD bugün dünyanın en tehlikeli ve saldırgan devleti. Bu devletin yol açtığı savaş ve katliamlarda can verenler artık milyonlarla ölçülüyor. Bu bakımdan ABD&#8217;yi Nazi Almanyası ile karşılaştırmak abartılı olmayacaktır. Peki Türkiye de dahil dünyanın çeşitli ülkelerinden toplanan insanların sayesinde ayakta duran ve demokrasiyle işleyen bir ülke neden bu kadar saldırgan? Neden Amerikan halkı devletlerinin bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090514_derin_dusunce_org_abd_saldirgan_sehit_annesi.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-4858" title="20090514_derin_dusunce_org_abd_saldirgan_sehit_annesi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090514_derin_dusunce_org_abd_saldirgan_sehit_annesi.jpg" alt="" width="206" height="272" /></a>Sonuç</strong></p>
<p><strong> </strong>ABD bugün dünyanın en tehlikeli ve saldırgan devleti. Bu devletin yol açtığı savaş ve katliamlarda can verenler artık milyonlarla ölçülüyor. Bu bakımdan ABD&#8217;yi Nazi Almanyası ile karşılaştırmak abartılı olmayacaktır. Peki Türkiye de dahil dünyanın çeşitli ülkelerinden toplanan insanların sayesinde ayakta duran ve demokrasiyle işleyen bir ülke neden bu kadar saldırgan? Neden Amerikan halkı devletlerinin bu derecede kan dökmesine &#8220;DUR!&#8221; demiyor?</p>
<p> </p>
<p> Daha önceki bölümlerde (<a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/12/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-i/">1</a>, <a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/14/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-ii/">2</a>, <a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/26/abd%25e2%2580%2599yi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iii/">3</a>):</p>
<ul>
<li>1) Amerikan ulus-devletinin kuruluşu sırasında geçilen aşamaları,</li>
<li>2) Türkiye&#8217;deki gibi bir resmî ideolojinin halka dayatılmasını,</li>
<li>3) Bunun için de sinemanın çok etkin bir biçimde kullanıldığını</li>
</ul>
<p>Ayrıntılı ve örnekli bir biçimde anlattık.</p>
<p> Aslında demokratik kurumlar, fikir özgürlüğü, ekonomik özgürlükler ve bireysel haklar konusunda oldukça ileri bir ülke ABD. Diğer yandan <strong>düzmece bahanelerle başka ülkeleri işgal eden bir Amerikan Ordusu</strong>, darbeler, suikastler, işkenceler yapan bir CIA var denklemin içinde.</p>
<p> Kızılderililerin soykırımından ve Afrika&#8217;dan zorla getirilen zenci kölelerden bu yana çok şey değişti ama devlet eliyle, <strong>&#8220;halkın iyiliği için&#8221; uygulanan saldırganlık hep sabit kaldı</strong>. <span id="more-5080"></span>ABD&#8217;nin dış dünya ile ilişkisinin en belirgin ve en sabit ögesi olan bu saldırganlık dünyalıların birlikte başlatabilecekleri bir meşru müdafa ya da intikam savaşıyla durdurulabilecek gibi görünmüyor.</p>
<p> Zira ABD&#8217;yi insanlığa yaptıklarından ötürü cezalandırmak, ondan intikam almak ya da bundan sonra yapacağı saldırgan davranışlardan caydırmak için <strong>ABD&#8217;ye eşdeğer bir askerî gücü onun karşısına koymak gerek.</strong> Böyle bir durum gerçekleşse bile acaba insanlık kalıcı bir barışa erişebilecek mi? Yoksa sadece Soğuk Savaş dönemindeki gibi kırılgan bir ateşkes ile mi yetineceğiz? Binlerce nükleer başlıklı füze rampalarında fırlatılmaya hazır beklerken bu tımarhaneye <strong>&#8220;barış içinde bir dünya&#8221;</strong> tabelasını mı çakacağız?</p>
<p> İnsan zekâsının en güzel işlevlerinden biri analiz. En basit anlamıyla bir bütünü oluşturan parçaları ve onların etkileşimini anlamaya çalışmak. ABD deyince neyi kasdediyoruz? Bir devlet? Bir coğrafya? Bir ordu? Bir halk?</p>
<p> Bu ülkeyi &#8220;şeytan&#8221; ya da &#8220;melek&#8221; ilan eden aşırı uçlardaki insanların aksine o ülkenin halkı ile devleti arasındaki ilişkiyi anlamak gerekiyor ABD&#8217;yi tedavi etmek için. Bu tedavi hem dünyalıları hem de Amerikan halkını bu saldırgan devletinin elinden kurtarmakla mümkün olacak.</p>
<p> <strong>Savaşla varolmuş bir ülke</strong></p>
<p>Daha önceki yazılarda (<a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/12/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-i/">1</a>, <a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/14/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-ii/">2</a>, <a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/26/abd%25e2%2580%2599yi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iii/">3</a>) anlattığımız gibi kolonilerin kuruluşu ile başlayan Amerikan &#8220;varlığı&#8221; savaş ile iç içe geçmiş bir varoluş süreciydi. Önce Kızılderililer ve Fransızlar ardından kolonilere bağımsızlık vermek istemeyen İngilizlerle savaşıldı. Daha sonra Kuzey-Güney savaşı, İspanya ve Meksika ile yapılan savaşlar özgürlüklerine sımsıkı bağlı olan bu insanların devletleriyle olan ilişkilerini şekillendirdi.</p>
<p> Geoffrey Perret&#8217;nin ünlü sözü <strong><em>&#8220;savaşla şekillenen bir ülke&#8221;</em></strong> lafını belki de <strong><em>&#8220;savaşla şekillenen devlet-halk ilişkisi&#8221;</em></strong> olarak yeniden yazmak gerekiyor.</p>
<p> 19cu yüzyıla kadar dış düşmanlara karşı savunma amacıyla meşrulaştırılan devlet saldırganlığı bu çağdan itibaren esas olarak fetih amacını güdüyor. Tam da bu dönemden itibaren Federal Hükümet ve &#8220;meşru&#8221; devlet saldırganlığı karmaşık bir fikrî zemin üzerine oturuyor:</p>
<ul type="disc">
<li>Gerekli ama tehlikeli,</li>
<li>Tanrısal ama aynı zamanda bir makine kadar soğuk ve gayrı insanî,</li>
<li>Demokrasiyi korumak için gerekli ama doğası gereği anti-demokratik.</li>
</ul>
<p> Düşünen Amerikalının gözünde devlet demokrasiyi savunduğu kadar onu yok edebilecek bir diktatörlüğün tohumlarını da bünyesinde barındırıyor.</p>
<p> Peki, nasıl oluyor da:</p>
<ul type="1">
<li>Halkın imkânlarıyla,</li>
<li>Halk için,</li>
<li>Halk tarafından kurulan,</li>
<li>Halkın vergileriyle ayakta duran</li>
</ul>
<p> devlet ayrı bir varlık haline geliyor? Kurumsallaşırken bazen de Frankeştaynlaşıyor! Kendi ellerimizle inşa ettiğimiz canavar bizi kovalıyor.</p>
<p> Ulus-Devlet konusunu işlerken &#8220;<span style="text-decoration: underline;"><span style="color: #0000ff;"><strong>Ulus mu devlete aittir yoksa devlet mi ulusa?</strong></span></span>&#8221; isimli makalede şöyle demiştik:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;</em><strong><em>Devlet kontrolden çıkar mı?</em></strong><em></em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://youtube.com/watch?v=6LNCIky2TS8" target="_blank"></a></em><em>Bu noktaya kadar her şey basit, devlet aslında &#8220;biziz&#8221;. Mesela her gün sırayla dereden su getiren kadınız veya gece köyün koyunlarının başında nöbet tutan çobanız. Ama devlet bir büyüdü mü kontrolden de çıkıyor. Köylü devlet dairesinde azar işitiyor. Devlet eğitim amacıyla kendi topraklarında kendi </em><em><a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=194213" target="_blank">vatandaşlarının yaşadığı yerlere bomba attırabiliyor</a></em><em>. Ülkeyi dış düşmanlardan korumak için kurulmuş bir yeniçeri ocağı kazan kaldırıp </em><em><a href="http://youtube.com/watch?v=w-h08_GbnHU" target="_blank">kendi ülkesini işgal edebiliyor</a></em><em>!</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bir bakıyorsunuz dedelerinizin kurduğu devletin topraklarında etnik kökeniniz veya dinî inançlarınız yüzünden ikinci sınıf vatandaş durumuna düşmüşsünüz. Anadiliniz yasaklanmış. Kilisenizi veya havranızı tamir ettiremiyorsunuz. Herkesle aynı vergiyi ödediğiniz halde </em><em><a href="http://www.derindusunce.org/2007/11/06/basortululer-daha-az-vergi-odemeli/" target="_blank">başınızı örttüğünüz için</a></em><em> devletinizin polisi sizi coplarla kovalamaya başlamış.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Okuduğunuz kitapları, gittiğiniz toplantıları, üye olduğunuz dernekleri devletinizin memurları fişlemiş, </em><em><a href="http://youtube.com/watch?v=LoMur1IK1Bc" target="_blank">&#8220;idamlık solcu-sağcı, çaycı, simitçi&#8221; oluvermişsiniz</a></em><em> bir gecede.</em><em>&#8220;</em></p>
<p>Amerika&#8217;da Federal Devlet halkı sadece mevcut tehditlerden korumakla yetinmiyor. <strong>Tehdit kavramının normlarını dayatıyor halkına</strong>. Nelerden korkulması gerekir ve bu tehditlere karşı korunmak için hangi demokratik haklardan vazgeçilmeli?</p>
<p> Amerikan devleti de bir istisna değil. Bu devletin saldırganlığı içeride demokratik güçler sayesinde büyük ölçüde frenlenebiliyor. Basın, adalet sistemi, sivil toplum kuruluşları devletin işlediği suçları (genellikle) görüyor ve suçluların cezalandırılmasını, kurbanların tazmin edilmesini sağlıyorlar. <strong>Ne var ki Amerikan devletinin saldırganlığı dışarıya yöneldiği zaman mazlumlar bu koruyucu şemsiyenin dışında kalıyorlar</strong>. Elbette Kızılhaç, Sınır Tanımayan doktorlar vb bir direniş gösteriyor ama hükümet üzerindeki etki aynı değil. Zira vatandaşların hassasiyeti aynı değil.</p>
<p> Yazının başlangıcından itibaren ayrıntılı biçimde tarif ettiğimiz gibi Amerikalılar kendi devletleri tarafından çok özel, seçilmiş bir bir halk olduklarına inandırılmış vaziyetteler. Amerika&#8217;da devlet sadece yol, köprü yapan, çöpleri toplayan bir organizasyon olmakla yetinmiyor. Bu &#8220;seçilmiş&#8221; halkın koruyucusu olarak konumlandırıyor kendisini.</p>
<p> <strong>İsrail ve Türkiye örnekleri</strong></p>
<p>İsrail, ABD ve Türkiye şaşırtıcı bir biçimde birbirine benzeyen üç ülke. İlk bakışta göze çarpan farklar geçekte önemli olan benzerlikleri gizliyor:</p>
<ul type="disc">
<li>İsrail Yahudi, ABD Hıristiyan, Türkiye ise Müslüman,</li>
<li>Türkiye&#8217;nin 40&#8242;ta biri kadar bir yüzölçümüyle İsrail T.C.&#8217;nin bir ili olabilirdi,</li>
<li>Türkiye&#8217;nin 10 mislinden daha büyük olan ABD&#8217;nin ekonomisi bizimkinin 20 katı, ABD bir süper güç, Türkiye ise değil.</li>
<li>Ve diğer.</li>
</ul>
<p> Gelin görün ki her üç ülke halkının maruz kaldığı korku politikası ve beyin yıkama arasında büyük benzerlikler var. Meselâ 1974-93 tarihleri arasında Tel-Aviv&#8217;in belediye başkanlığını yapmış olan <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Shlomo_Lahat">General Shlomo Lahat</a>&#8216;ın Filistinliler hakkındaki şu sözleri:</p>
<p><strong><em>&#8220;Bütün Filistinlileri öldürmek zorundayız ta ki burada köle olarak yaşamaya razı olsunlar&#8221;</em></strong></p>
<p>ile 1930&#8242;ların Türkiye&#8217;sinin adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt&#8217;un</p>
<p><strong><em>&#8220;Saf Türk olmayanların Türk anavatanında sadece bir tek hakları vardır, hizmetkar olma hakkı, köle olma hakkı.&#8221;</em></strong></p>
<p>demesi gibi.</p>
<p> Sözde sinema ya da edebiyat eserleri ile oluşturulan millî bilinç(-sizlik) hâli 2000&#8242;lerin Türkiye&#8217;sine de yabancı değil:</p>
<p>Çılgın Türkler adlı romanı tarih kitabı zanneden ne çok insan var ülkemizde. Ya Metal Fırtına&#8217;dan jeopolitik, Kurtlar Vadisi&#8217;nden iç güvenlik dersi alanlar?</p>
<p> Yine çok yakın bir geçmişte <strong>&#8220;&#8230;‘Ne Mutlu Türk&#8217;üm diyene&#8217; demeyenler bizim düşmanımızdır!&#8230;&#8221;</strong> diyen bir genel kurmay başkanımız olmuştu.</p>
<p> Evet&#8230; Türkiye, İsrail ve Amerikan halkları &#8220;seçilmiş uluslar&#8221; olduklarına inandırılmışlar. Bunun getirdiği yersiz kibir ve her yerde iç/dış düşmanla sarılmış olma hali birleşince ortaya korkunç bir saldırganlık çıkıyor.</p>
<p> Yazı dizisinin ilk üç bölümünde ABD&#8217;nin Manifest Destiny (Apaçık bilinen kader) saplantısını açıklamıştık. İsraillilerin de bu yöndeki inançlarını hatırlayın. Yine Türk milliyetçiliği konusunda tartışırken karşımıza çıkan <strong>&#8220;seçilimiş, ALLAH&#8217;ın gözdesi&#8221;</strong> Türk milleti iddialarını göz önünde bulundurun.</p>
<p> Örnekler elbette çok. Ama bu nereye kadar gidebilir? Bir insan topluluğu özel, istisna, seçilmiş olduğuna inandırıldığında diğer halklara karşı acımasız hale geliyor ister istemez. Diğer &#8220;aşağılık&#8221; halkların kendine itaat etmesini, adeta tapmasını bekliyor.</p>
<p> Afrika ve Güney Amerika&#8217;da koloniler kuran &#8220;uygarlaştırıcı-misyoner&#8221; zihniyetteki Fransız, ingiliz, Portekiz ve ispanyolların buradaki insanlara reva gördüğü soykırımlar başka nasıl açıklanabilir?</p>
<p> Nazi Almanyası&#8217;nın &#8220;üstün Alman ırkından&#8221; olmayanlara yaptıklarını hatırlatmaya gerek var mı? Ülkü Ocakları&#8217;nın sitesindeki <a href="http://www.ulkuocaklari.org.tr/İslâm/index.htm" target="_blank">İslâm sayfası</a>&#8216;na göz atarak da bu &#8220;seçilmiş halk&#8221; saplantısının Amerikalılara özgü değil evrensel bir sorun olduğunu hatırlamak mümkün:</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;<em>Türk, ulu Tanrı&#8217;nın soylu gözdesi</em><br />
<em>Malazgirt Bizans&#8217;ın Türk&#8217; e secdesi</em><br />
<em>Bu ses insanlığa Hakk&#8217;ın müjdesi</em><br />
<em>Bu sesle birleşir bütün yürekler</em><br />
<em>Ya ALLAH Bismillah ALLAHU ekber</em>&#8221;</p>
<p> <strong>ABD&#8217;yi tedavi etmek mümkün mü?</strong></p>
<p>Bu dört bölümlük yazı dizisinde Amerikan saldırganlığının kökenleri üzerine düşündük. Bunun yanında Türkiye&#8217;nin ABD kadar tehlikeli bir devlet olmamasının TEK sebebinin <strong>vicdan fazlalığı</strong> değil <strong>kuvvet eksikliği</strong> olduğunu gördük.</p>
<p> Türkiye&#8217;nin şahinleri ne Amerikalı meslektaşları gibi güçlü ve zengin ne de İsrailli meslektaşları gibi etkili ve kurnaz. Aksi takdirde 1915&#8242;te Ermenilere yapılanlar ya da <a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/28/pkkyi-dis-mihraklar-mi-kurdu/">Dersim Faciası</a> gibi çok daha fazla utanç verici olay olurdu tarihimizde.</p>
<p> Evet, ABD tedavi edilebilir. ABD&#8217;nin gücü yıkıcı amaçla değil barışı destekleyici bir şekilde kullanılabilir. Bunun da tek bir yolu var: Şahinlerin gözleriyle görmekten, hayatï şahinlerin kelimeleriyle tarif etmekten kurtarmalıyız zihinlerimizi.</p>
<p> Dünyaya kalıcı bir barış gelmesini samimî olarak istiyorsak bu önce zihinlerimizi buna alıştırmamız gerekiyor.</p>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a title="Permanent Link to ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM I" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/12/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-i/"><span style="color: #800080;">ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM I »</span></a> : Amerikan milliyetçiliğinin doğuşu, korku ve tehdit algısı, politik zemin; Hollywood, Pentagon ve Washington işbirliği</span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a title="Permanent Link to ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM II" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/14/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-ii/"><span style="color: #800080;">ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM II »</span></a> : Hıristiyanlığın sömürülmesi, resmî ideolojiye alet edilmesi</span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a title="Permanent Link to ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM III" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/26/abd%e2%80%99yi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iii/"><span style="color: #800080;">ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM III »</span></a> : Örnekler, Amerikan sinemasının milliyetçi-militarist propagandaya eklemlenmesi</span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a title="Permanent Link to ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM IV" href="http://www.derindusunce.org/2009/06/01/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iv/"><span style="color: #800080;">ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM IV »</span></a> : Sentez, İsrail ile Türkiye örnekleri ve sonuç</span></div>
</li>
<p> <strong><span style="text-decoration: underline;">Tavsiye okuma:</span></strong></p>
<p> Derin Sular sitesinde beyin yıkama, propaganda, merkezî eğitim, ırkçılık ve militarizm konularını içeren çok zengin bir dosya:<a href="http://www.derinsular.com/pdf/endoktrinasyon.pdf">http://www.derinsular.com/pdf/endoktrinasyon.pdf</a></p>
<p> <a title="Permanent Link to Ulus devlet -  Bölüm I: Ulus mu devlete aittir yoksa devlet mi ulusa?" href="http://www.derindusunce.org/2007/12/26/ulus-devlet-bolum-i-ulus-mu-devlete-aittir-yoksa-devlet-mi-ulusa/">Ulus devlet - Bölüm I: Ulus mu devlete aittir yoksa devlet mi ulusa? »</a></p>
<p><a title="Permanent Link to Ulus-devlet Bölüm II: Ulus-devlet ne kadar ulusal?" href="http://www.derindusunce.org/2008/01/13/ulus-devlet-bolum-ii-ulus-devlet-ne-kadar-ulusal/">Ulus-devlet Bölüm II: Ulus-devlet ne kadar ulusal? »</a></p>
<p><a title="Permanent Link to Humeyni Lenin'i döver mi? Ulus devlet bölüm III" href="http://www.derindusunce.org/2008/02/08/humeyni-lenini-dover-mi-ulus-devlet-bolum-iii/">Humeyni Lenin&#8217;i döver mi? Ulus devlet bölüm III »</a></p>
<p><a title="Permanent Link to Ax! Welate min - Ah! vatanım" href="http://www.derindusunce.org/2007/10/01/ax-welate-min-%e2%80%93-ah-vatanim/">Ax! Welate min - Ah! vatanım »</a></p>
<p><a title="Permanent Link to Türk Milliyetçiliğinin intiharı: CHP ile MHP birleşsin!" href="http://www.derindusunce.org/2007/07/03/turk-milliyetciliginin-intihari-chp-ile-mhp-birlessin/">Türk Milliyetçiliğinin intiharı: CHP ile MHP birleşsin! »</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/06/01/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iv/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/06/01/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iv/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM III</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/05/26/abd%e2%80%99yi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iii/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/05/26/abd%e2%80%99yi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iii/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 May 2009 10:09:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Amerikan Saldırganlığı]]></category>

		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[hollywood]]></category>

		<category><![CDATA[pentagon]]></category>

		<category><![CDATA[washington]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=4989</guid>
		<description><![CDATA[Dizinin birinci bölümünde Amerikan milliyetçiliğine işaret ettik. Hollywood, Pentagon ve Washington üçgenine, amaçlarına ve çalışma yöntemlerine değindik. İkinci bölümde bu milliyetçiliği ve Amerikan saldırganlığını mümkün kılan dinî ve ideolojik arka plandan bahsettik. Buraya kadar oldukça “derin” sayılabilecek bir teori verdik. Ancak bu teorinin günlük hayata ve sinema salonlarına nasıl eklemlendiğini görmek için çok sayıda örnek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.bobiler.org/bobi.asp?bobi=vexx" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-4991" title="20090526_derin_dusunce_org_abd_saldirgan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090526_derin_dusunce_org_abd_saldirgan.jpg" alt="" width="156" height="219" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/12/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-i/">Dizinin birinci bölümünde</a> Amerikan milliyetçiliğine işaret ettik. Hollywood, Pentagon ve Washington üçgenine, amaçlarına ve çalışma yöntemlerine değindik. <a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/14/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-ii/">İkinci bölümde</a> bu milliyetçiliği ve <strong>Amerikan saldırganlığını mümkün kılan</strong> dinî ve ideolojik arka plandan bahsettik. Buraya kadar oldukça “derin” sayılabilecek bir teori verdik. Ancak bu teorinin günlük hayata ve sinema salonlarına nasıl eklemlendiğini görmek için çok sayıda örnek vermek gerekiyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bu sebeple bu üçüncü bölümü örneklere ayırdık.<strong> Sinema-siyaset-ordu işbirliğinin</strong> yakın tarihin değişik dönemlerinde nasıl sahneye konduğunu bilinen filmlerden örneklerle anlatacağız. Vietnam’dan Komünizm ile mücadeleden ve soğuk savaşın bitişinden bahsedeceğiz. Amerikan saldırganlığının izini ABD’nin yakın tarihinde ve Hollywood yapımı millî güvenlik filmlerinde arayacağız.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_chuck_norris.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-4992" title="20090512_derin_dusunce_org_chuck_norris" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_chuck_norris-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Ordunun kimliği ve imajı</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Ordu/devlet eliyle tatbik edilen Amerikan saldırganlığını halkın gözünde “erdemli” bir şekle sokabilmek için <span id="more-4989"></span>ideal insanlar gösterir bize Hollywood. Kaslı vücutları, üstün zekâları, çeviklikleri ile tek başlarına koskoca ordulara karşı koyabilen kahramanlar olur genellikle bunlar. En zor koşullarda bile iyiyi kötüden ayırd edebilen, soğukkanlı liderlerdir kimi zaman da:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.imdb.com/name/nm0000230/">Sylvester Stallone</a></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">, </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.imdb.com/name/nm0000216/">Arnold Schwarzenegger</a></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">, </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.imdb.com/name/nm0001569/">Chuck Norris</a></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">, </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.imdb.com/name/nm0000219/">Steven Seagal</a></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">,</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"> <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000246/">Bruce Willis</a></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">, </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.imdb.com/name/nm0000244/">Sigourney Weaver</a></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">, </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.imdb.com/name/nm0000154/">Mel Gibson</a></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">, </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.imdb.com/name/nm0000243/">Denzel Washington</a></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">, </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.imdb.com/name/nm0000151/">Morgan Freeman</a></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">, </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.imdb.com/name/nm0000255/">Ben Affleck</a></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">,&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_terminator.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-4993" title="20090512_derin_dusunce_org_terminator" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_terminator-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Bu filmleri gören bir Avrupalı ya da Ortadoğulu söz konusu ürünleri ABD’nin dışarıya dönük propagandası olarak algılayabilir. Ancak güvenlik sinemasının birinci hedefi hemen her zaman “iç piyasa” olmuştur. Yani ortalama <strong>Amerikalının devletiyle ordusuyla bölünmez bir bütün olduğu saplantısını</strong> pekiştirmek için yapılmıştır bu filmler.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Geçen bölümlerden hatırlayacağınız gibi ABD’nin savaşma sebebi kuruluş yıllarında <strong>fetih</strong> yapmaya yönelikti. Kızılderililerden, İspanyol ve Fransız kolonilerinden toprak alarak Kuzey Amerika kıtasına yayılma amaçlıydı. 1900’lere gelindiğinde fetih motivasyonu yerini <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_steven_seagal.jpg"><img class="alignright size-thumbnail wp-image-4994" title="20090512_derin_dusunce_org_steven_seagal" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_steven_seagal-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>demokrasiyi yayma misyonuna</strong> bıraktı. İkinci Dünya savaşının bitişiyle birlikte dünyayı adam etmek yerine bir <strong>KORKU-TEHDİT</strong> söylemi kondu: Komünizm, teröristler, doğal felaketler&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bu tehdit algısı da doğal olarak birçok defa şekil değiştirdi günlük politikanın ihtiyaçlarına bağlı olarak. Bu çerçevede Amerikan milliyetçiliği ve militarizmine gaz vermek için kullanılan Millî Güvenlik sinemasını bir kaç döneme ayırmak yerinde olur:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level1 lfo1; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">1)<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">İkinci Dünya <span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: FR;">savaşı’nın </span>bitişi ve NATO</span></span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">, NATO’nun kuruluşundan itibaren 10 <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_abd_2ci_dunya.jpg"><img class="size-medium wp-image-4999 alignright" title="20090512_derin_dusunce_org_abd_2ci_dunya" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_abd_2ci_dunya-91x300.jpg" alt="" width="91" height="300" /></a>yıllık dönem. Bu dönemde düşman/tehdit algısı görseldir. Üniformaları ve bayrakları gibi ırkları da farklı olan Japonları ötekileştirmek nispeten kolaydır. Benze şekilde “aşırı” sarışın ve dilleri de farklı olan Almanlar millîyetçi-militarist sinemanın diğer hedefi olur.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level2 lfo1; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">a.<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Mesaj:</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Kahramanca savaştık, haklıydık, kazandık. Gerekli ve adil bir savaş oldu. Boşuna ölmedik. Şimdi demokratik ve özgür devletler ABD (NATO) etrafında kenetlenmeli.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level2 lfo1; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">b.<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Cici</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> = ABD, <strong>Öcü</strong> = Almanlar ve Japonlar.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level2 lfo1; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">c.<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Filmler:</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.imdb.com/name/nm0001727/"><span class="Lienhypertexte1"><span style="color: #003399;">Robert Shaw</span></span></a></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">, </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.imdb.com/name/nm0752813/"><span class="Lienhypertexte1"><span style="color: #003399;">Robert Ryan</span></span></a> ve <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000020/"><span class="Lienhypertexte1"><span style="color: #003399;">Henry Fonda</span></span></a></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">’nın rol aldığı ve Ardennes bölgesinde Fransa’yı savunan Amerikan askerlerinin öyküsünün anlatıldığı </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.imdb.com/title/tt0058947/"><span class="Lienhypertexte1"><span style="color: #003399;">Battle of the Bulge</span></span></a> (1965)</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> hatırlanabilir. Yine aynı sınıfta </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.imdb.com/title/tt0066473/">Tora! Tora! Tora!</a> (1970), <strong><a href="http://www.imdb.com/title/tt0074899/">Midway</a> (1976), <a href="http://www.imdb.com/title/tt0066206/">Patton</a> (1970)</strong> gibi orduyu ve savaşı yücelten filmler dikkate değer.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level1 lfo1; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">2)<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Soğuk savaş </span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level2 lfo1; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">a.<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Mesaj:</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Komünizm yaşam biçimimiz (= “our way of life” ) için en büyük tehdittir. Şeytan Komünistler gençlerin beyinlerini yıkıyorlar.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level2 lfo1; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">b.<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Cici</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">= ABD, <strong>Öcü</strong> = Rusya, Çin, Komünizmi benimsemiş Güney Amerika ülkeleri&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level2 lfo1; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">c.<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Filmler:</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">Sovyetleri doğrudan saldırgan gösteren filmler kadar bazı mesajları « çaktırmadan » veren bilim-kurgu(!) filmler</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">i yapıldı. Meselâ <a href="http://www.imdb.com/title/tt0054443/">Village of Damned</a> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_village_of_damned.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-5001" title="20090512_derin_dusunce_org_village_of_damned" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_village_of_damned-220x300.jpg" alt="" width="167" height="234" /></a>(Lanetli Köy, 1960) adlı film çalışan, üreten ve kiliseye giden sempatik insanların köyünde başlar. Köyün üzerinden geçen bir uçan daire yüzünden bütün genç kadınlar hamile kalırlar. Saçları tuhaf bir sarı renkte doğan çocuklar <strong>Mutlak Kötü</strong> (=komünizm) tarafından “döllenen” gençleri temsil ederler aslında. Düşünceleri ortaktır, adeta tek bir ruhu vardır hepsinin. Komünizmin kolektif doğası gereği bireyin silinmesini temsil eder bu simge. Çocuklar gözleriyle büyüklere istediklerini yaptırırlar ve yavaş yavaş köyü kontrol altına alırlar. Kötü adamların Ermeni veya Rum aksanıyla konuştuğu Kurtlar Vadisi gibi filmleri dikkate aldığınızda bu tür filmlerin “zihin hazırlayıcı” etkisi daha da iyi anlaşılabiliyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 54pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 70.8pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Yine bu kategorideki filmlerden </span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.imdb.com/title/tt0043456/">The Day the Earth Stood Still</a> (1951) ve <a href="http://www.imdb.com/title/tt0044121/">The Thing from Another World</a> (1951) hatırlanabilir. Yazımızın kinci bölümünde detaylı biçimde anlattığımız 3 <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_the_thing_from_another_world.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-5002" title="20090512_derin_dusunce_org_the_thing_from_another_world" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_the_thing_from_another_world-192x300.jpg" alt="" width="172" height="241" /></a>Amerikan kutsalını göz önünde bulundurarak bakmak gerekir bu filmlere: <strong>Tepenin üzerinde ışık gibi parlayan bir şehir</strong> (=ABD), bu ülkeyi ve genellikle bütün insanlığı yok etmek üzere gelmiş bir <span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: FR;">dış mihrak, dış kaynaklı </span>bir kötülük (komünizm). Bu kötünün yok etme tehdidi hiç şüpheye yer bırakmaksızın <strong>Frontier</strong> (sınır) kutsalına referanstır. ABD yıkılmak üzeredir. Şiddet, savaş, kan dökmek meşrudur ve gereklidir. Filmin sonunda ABD kazanır ve Apaçık bilinen kaderine (Manifest Destiny) doğru yol alır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level1 lfo1; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">3)<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Vietnam Savaşı ve sonrası</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level2 lfo1; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">a.<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">Mesaj:</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"> Vietnam savaşı gerekliydi ve kim ne derse desin aslında bu savaşı biz kazandık. Esas acılara katlananlar Amerikan askerleri oldu. Onlar askerdi ama önce insandı. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level2 lfo1; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">b.<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">Cici:</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"> Amerikan ordusu, <strong>Öcü:</strong> Savaş karşıtları ve komünist Vietnamlılar.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level2 lfo1; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">c.<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">Arka plan ve Filmler:</span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090519_derin_dusunce_org_vietnam_savasi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-5003" title="20090519_derin_dusunce_org_vietnam_savasi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090519_derin_dusunce_org_vietnam_savasi.jpg" alt="" width="300" height="295" /></a>Gerçekte 1959’da başlayan ve ABD’nin 1965’ten itibaren dahil olduğu bu savaşta ABD ordusu kendisinden beklenen hedeflere ulaşamadı, 50 binden fazla kayıp verdi. <strong>“Tanrı tarafından seçilmiş olduğuna”</strong> inandırılmış olan Amerikalıların askerleri yüzbinlerce sivili katletti, köyleri tarlaları yakarak daha da fazlasını açlığa mahkum etti. Bugün dahi Vietnam’ın okullarında çocuklar okuma-yazmadan önce patla<strong>MA</strong>mış mayın ve bombalardan uzak durmayı öğreniyorlar.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">Hem Vietnam Savaşı hem de izleyen yıllar Amerika’da halkın devlete olan güveninin sarsıldığı bir dönem. İnsanlar kuruluşu İncil’de müjdelenmiş bir devletin değil <strong>şeytanın ta kendisi gibi davranan bir devletin</strong> vatandaşları olduklarının farkına varıyorlar. Halk ciddi bir biçimde devletinin saldırganlığını sorguluyor. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 35.4pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090519_derin_dusunce_org_vietnam_mayin.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-5007" title="20090519_derin_dusunce_org_vietnam_mayin" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090519_derin_dusunce_org_vietnam_mayin-130x300.jpg" alt="" width="130" height="300" /></a>Vietnam Savaşıyla ilgili filmlerin en ilginçlerinden biri Yeşil Bereliler (<a href="http://www.imdb.com/title/tt0063035/"><span style="color: #800080;">The Green Berets</span></a> 1968). Çünkü bu filmin çekilmesi için oyuncu <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000078/"><span class="Lienhypertexte1"><span style="color: #003399;">John Wayne</span></span></a> 1965 yılında başkan <a href="http://www.whitehouse.gov/about/presidents/lyndonjohnson/">Lyndon B. Johnson</a>’a bir mektup yazmış ve <strong>“ABD’nin haklılığını halka anlatmanın öneminden”</strong> bahsetmiş. Filmin tanıtımı için kullanılan alt başlıklar şöyle: </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l2 level2 lfo5; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Symbol; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Symbol; mso-fareast-font-family: Symbol; mso-bidi-font-style: italic;"><span style="mso-list: Ignore;">·<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">         </span></span></span><em><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">Dünya üzerindeki en sert savaşan güç olmak zorundaydılar. Onlara komutan olacak kişi onlardan biraz daha sert olmak zorundaydı. </span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l2 level2 lfo5; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Symbol; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Symbol; mso-fareast-font-family: Symbol; mso-bidi-font-style: italic;"><span style="mso-list: Ignore;">·<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">         </span></span></span><em><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">Demek artık zafere inanmıyorsunuz? Öyleyse özel timin özel bir cehennemde yaptıklarına bir bakın!</span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">Fakat gerçek hayatta ABD diplomasisi ve ordusuna üst üste puan kaybettiren gelişmeler de devam ediyor bir yandan:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l4 level2 lfo2; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Symbol; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Symbol; mso-fareast-font-family: Symbol;"><span style="mso-list: Ignore;">·<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">         </span></span></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">1969 yılında çabucak bitmesi beklenen Vietnam savaşı Kamboçya’ya sıçrıyor,</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l4 level2 lfo2; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Symbol; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Symbol; mso-fareast-font-family: Symbol;"><span style="mso-list: Ignore;">·<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">         </span></span></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">1973’te faşist diktatör Pinochet’nin Allende’yi devirmesinde CIA’nin yardımı olduğu ortaya çıkıyor,</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l4 level2 lfo2; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Symbol; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Symbol; mso-fareast-font-family: Symbol;"><span style="mso-list: Ignore;">·<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">         </span></span></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">1979’da ABD ne ordusu ne de diplomasisiyle Rusların Afganistan’ı işgal etmesine engel olamıyor,</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l4 level2 lfo2; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Symbol; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Symbol; mso-fareast-font-family: Symbol;"><span style="mso-list: Ignore;">·<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">         </span></span></span><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">Nikaragua’da uyuşturucu ticaretine destek olan Amerikalı subaylar yeni skandallara sebep oluyorlar.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 54pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 54pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_yesil_bere.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-5004" title="20090512_derin_dusunce_org_yesil_bere" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_yesil_bere-221x300.jpg" alt="" width="123" height="179" /></a>Şahin Ronald Reagan’ın başkan oluşu işte bu döneme denk geliyor. Reagan CIA’nin kirli (?kanlı) çamaşırlarını <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_yesil_bere.jpg"></a>örtmek için Komünizm tehlikesine sarılıyor. TV’de açık açık “ne yani? Güney Amerika bir Sovyet üssü haline gelirken kıpırdamadan oturabilir miydik?” diye çıkışıyor gazetecilere. Rastlantıya(!) bakın ki tam da bu dönemde <a href="http://www.imdb.com/title/tt0089348/"><span style="color: #800080;">Invasion U.S.A.</span></a> (1985), <span style="mso-spacerun: yes;"> </span><a href="http://www.imdb.com/title/tt0087985/">Red Dawn</a> (1984) gibi filmler çıkıyor piyasaya. Hiç beklenmedik bir anda ABD’yi istila eden Kızıl Ordu, gerilla savaşı veren kahraman Amerikan gençleri, yok edilmek üzereyken <strong>elleri üzerine doğrulan seçilmiş halk efsanesi</strong>, yine Frontier, yine Manifest Destiny&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 54pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 54pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">Bu dönem millî güvenlik filmlerinde Vietnam’da katliam yapan Amerikan askerlerinin sivilleştirildiği, <span style="mso-list: Ignore;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_missing_in_action.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-5006" title="20090512_derin_dusunce_org_missing_in_action" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_missing_in_action-222x300.jpg" alt="" width="125" height="182" /></a></span>insanlaştırıldığı birçok film yapıldı. <a href="http://french.imdb.com/title/tt0086508/">Uncommon Valor</a> (1983) veya <a href="http://french.imdb.com/title/tt0087727/"><span class="Lienhypertexte1"><span style="color: #003399;">Missing in Action</span></span></a> (1984)<span style="mso-spacerun: yes;">  </span>gibi ürünler arasında en ünlülerinden biri<span style="mso-spacerun: yes;">  </span><a href="http://french.imdb.com/title/tt0083944/">First Blood</a> (1982) oldu elbette. « Zavallı » bir komandonun savaşta çektiği acıları ve ülkesinin ona sırt çevirmesini « anladık » ve üzüldük iyi insan Rambo için. Rambo sayesinde Vietnam’da Amerikalıların öldürdüğü yüzbinlerce sivili unuttuk, bütün savaşın bir avuç “iyi insan” Amerikalının omuzlarına yüklendiğine inandık. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 54pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 54pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">Tabi Vietnam’dan ve Afganistan’dan bahsedip <strong>bu savaşları sanal olarak “yeniden başlatma - kazanma” imkânı</strong> veren filmleri unutmak olmaz. Bu tür ürünlerin genel şemasında Vietnam’da unutulmuş bir grup askeri kurtarmak için çok özel bir komando ekibi gönderilir ve yenik ABD’nin intikamı alınır. Yine First <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_rambo.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-5008" title="20090512_derin_dusunce_org_rambo" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_rambo.jpg" alt="" width="127" height="180" /></a>Blood’un oyuncusu <a href="http://french.imdb.com/name/nm0000230/"><span class="Lienhypertexte1"><span style="color: #003399;">Sylvester Stallone</span></span></a>’nun oynadığı <a href="http://french.imdb.com/title/tt0089880/"><span class="Lienhypertexte1"><span style="color: #003399;">Rambo: First Blood Part II</span></span></a> (1985) bu türe iyi bir örnek. Ayni tarzda mesela Afganistan’da Rusları tek başına yenen kahraman asker <a href="http://french.imdb.com/title/tt0095956/"><span class="Lienhypertexte1"><span style="color: #003399;">Rambo III</span></span></a> (1988) tarihi (halkın kafasına) yeniden yazmanın en ucuz yolu oldu. Türkiye’de de « çuvalın intikamını » Kürtlerden ve Amerikalılardan alan(!) <strong>Kurtlar Vadisi</strong> bölümleri dikkat çekicidir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 70.8pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 36pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level1 lfo1; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">4)<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Soğuk savaşın bitişi, yeni dış tehdit ihtiyacı</span></span></strong></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level2 lfo1; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">a.<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Mesaj:</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> Artık tehditler Japonlar ya da Komünistler gibi <strong>görülebilir</strong> ve <strong>öngörülebilir</strong> olmaktan çıktı. Tehdit her yerde ve görünmez oldu. Önleyici savaş yapmak kaçınılmaz. Bunu ise ancak Putsal Devletimiz (ordusuyla) <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_peacemaker.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-5009" title="20090512_derin_dusunce_org_peacemaker" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_peacemaker.jpg" alt="" width="128" height="194" /></a>yapabilir! İslâm ve/veya genel olarak terörizm yaşam biçimimiz için en büyük tehdittir. Yeni bir haçlı seferi başlatmalıyız. Araplar ve diğer Müslümanlar bizim kötülüğümüzü istiyor. Hâlbuki biz onlara sadece iyilik yaptık bugüne kadar. (<strong>“We are so good” </strong>[G.W. Bush]).</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level2 lfo1; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">b.<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Cici</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> = ABD, <strong>Öcü</strong> = Müslüman teröristler (+ Kuzey Kore, Rusya yanlısı eski Komünist devletler&#8230;)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt 72pt; text-indent: -18pt; mso-list: l1 level2 lfo1; tab-stops: list 72.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: Arial;"><span style="mso-list: Ignore;">c.<span style="font-family: &quot;Times New Roman&quot;;">       </span></span></span><strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;">Filmler:</span></strong><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"> Bu kategoride ilk akla gelen filmler arasında John Travolta’nın teröristlere karşı teröristçe savaştığı Swordfish (<a href="http://french.imdb.com/Sections/Years/2001/"><span class="Lienhypertexte1"><span style="color: #003399;">2001</span></span></a>) ,George Clooney’in oynadığı The Peacemaker (<a href="http://french.imdb.com/Sections/Years/1997/"><span class="Lienhypertexte1"><span style="color: #003399;">1997</span></span></a>), teröristlerce çalınan bir atom bombasının ABD’nin Baltimore şehrinde patladığı <a href="http://french.imdb.com/title/tt0164184/"><span style="color: #800080;">The Sum of All Fears</span></a> (2002) sayılabilir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_swordfish.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-5011" title="20090512_derin_dusunce_org_swordfish" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_swordfish.jpg" alt="" width="128" height="141" /></a>Daha genel bir “okuyuş” ile devletin KUTSALLIĞI ve VAZGEÇİLMEZLİĞİ üzerinde ısrar eden, eskiden beri gelen Amerikan millî kutsallarını kullanan bir çok film bulabilirsiniz. Meselâ bazen dünyanın bazen de ABD’nin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldiği Deep Impact (<a href="http://french.imdb.com/Sections/Years/1998/"><span class="Lienhypertexte1"><span style="color: #003399;">1998</span></span></a>),<strong> </strong><a href="http://french.imdb.com/title/tt0116629/">Independence Day</a> (1996), <a href="http://french.imdb.com/title/tt0120591/"><span style="color: #800080;">Armageddon</span></a> (1998/I) gibi filmler bu sınıfa girer. Sınır (Frontier) kavramının ana tema oluşu ve ABD başkanına peygamberimsi bir rol verişine dikkat edilmeli:</span></p>
<ul style="margin-top: 0cm;" type="disc">
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l3 level1 lfo3; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Dünya yok olmak üzere iken başkan tarafından evlendirilen gençler,</span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l3 level1 lfo3; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bütün umutlar silinmişken dokunaklı bir konuşma ile halka güven veren başkanın manevî, askerî ve politik lider oluşu,</span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l3 level1 lfo3; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Kilisede etkisiz hale getirilen bombalar,</span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l3 level1 lfo3; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Dünyanın bütün ordularının <span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: FR;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: FR;">uzaylılara karşı </span></span>ABD ordusu arkasında birleşmesi.</span></li>
</ul>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/the_sum_of_all_fears_coverart1.png"><img class="alignright size-medium wp-image-5012" title="the_sum_of_all_fears_coverart1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/the_sum_of_all_fears_coverart1-220x300.png" alt="" width="131" height="167" /></a>Bu örneklerden de bir kez daha görülebileceği gibi Amerikan Millî güvenlik sineması bu ülkede milliyetçiliği ve militarizmi ayakta tutmak için kullanılan en güçlü propaganda aracı. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Amerika’da yaşayan sıradan insanlar<span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: FR;">ı</span>n zihinlerinde gazete veya kitaplardan çok daha güçlü bir iz bırakır sinema. Neden? </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<ul style="margin-top: 0cm;" type="disc">
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l0 level1 lfo4; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Sinema tekniği sayesinde patlamaların, yaralanma ve ölümlerin “güzelleştirilmesi” (anlaşılır, kabul edilebilir hale getirilmesi) </span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l0 level1 lfo4; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Bir kaç hafta içinde milyonlarca insanın aynı salonlara toplanarak aynı görüntüleri izlemesi,</span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l0 level1 lfo4; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Filmi seyrederken izleyicilerin aynı anda korkup aynı anda gülmesi, duygulanması,</span></li>
<li class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt; mso-list: l0 level1 lfo4; tab-stops: list 36.0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">Filmin arkasından piyasaya sürülen bilgisayar oyunu, DVD, t-shirt vb ürünler ile zihinlerde yaşatılması&#8230;</span></li>
</ul>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">gibi etkenlerle sinema insanların hafızasında bir eğlence aracı olmanın çok ötesine geçebiliyor. Vietnam savaşı örneğinde olduğu gibi Amerikalıların <strong>“içtimaî hafızası”</strong> gerçek tarih ile tamamen zıt bilgilerle(!) doldurulabilmekte.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"><a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/12/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-i/">Dizinin birinci bölümünde</a> ve <a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/14/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-ii/">İkinci bölümde</a> ayrıntılarıyla anlattığımız gibi <strong>Hollywood</strong>, <strong>Pentagon</strong> ve <strong>Washington</strong> amaçlarında ve çalışma yöntemlerinde ortakl<span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-language: AR-SA; mso-fareast-language: FR;">ı</span>k arzeden büyük bir propagandanın 3 ayağıdır. Yine ilk bölümlerde açıkladığımız gibi 50 yıldır sıkı bir eşgüdüm ile hareket eden bu ayaklar arasında insan kaynakları bakımından bile bir “paylaşım” söz konusu. Eski siyasetçilerin sinema şirketi patronu, eski aktörlerin siyasetçi, emekli askerlerin Hollywood’da senaryo yazarı olduğu bir dünyadan bahsediyoruz özetle.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;">İşte <strong>Amerikalının devletiyle ve ordusuyla bölünmez bir bütün olduğu saplantısının </strong>oluştuğu mutfak böyle bir mutfak&#8230;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"> </p>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;" lang="TR"><a title="Permanent Link to ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM I" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/12/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-i/"><span style="color: #800080;">ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM I »</span></a> : Amerikan milliyetçiliğinin doğuşu, korku ve tehdit algısı, politik zemin; Hollywood, Pentagon ve Washington işbirliği</span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;" lang="TR"><a title="Permanent Link to ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM II" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/14/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-ii/"><span style="color: #800080;">ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM II »</span></a> : Hıristiyanlığın sömürülmesi, resmî ideolojiye alet edilmesi</span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;" lang="TR"><a title="Permanent Link to ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM III" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/26/abd%e2%80%99yi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iii/"><span style="color: #800080;">ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM III »</span></a> : Örnekler, Amerikan sinemasının milliyetçi-militarist propagandaya eklemlenmesi</span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;" lang="TR"><a title="Permanent Link to ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM IV" href="http://www.derindusunce.org/2009/06/01/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iv/"><span style="color: #800080;">ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM IV »</span></a> : Sentez, İsrail ile Türkiye örnekleri ve sonuç</span></div>
</li>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/05/26/abd%e2%80%99yi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iii/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/05/26/abd%e2%80%99yi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iii/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>ABD&#8217;yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM II</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/05/14/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-ii/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/05/14/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-ii/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 14 May 2009 21:27:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>

		<category><![CDATA[Amerikan Saldırganlığı]]></category>

		<category><![CDATA[Beyin Yıkama]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Komplo Teorileri]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[Psikolojik harp]]></category>

		<category><![CDATA[Savaş]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[İsrail]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=4835</guid>
		<description><![CDATA[Geçen bölümde belirttiğimiz gibi tarihte sıkışıp kalan olaylar/kavramlar ile süreklilik arz ederek günümüze doğrudan etki edenler arasında ayrım yapmak gerekiyor. ABD ikinci dünya savaşından bu yana çok değişik sorunlar ve tehditlerle karşı karşıya kaldı. İkinci Dünya savaşında Almanya ve Japonya, ardından Komünist Rusya ile Soğuk Savaş. Kore, Vietnam, Güney Amerika ve Afrika &#8220;cephelerinde&#8221; uyuşturucu ile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090506_derin_dusunce_org_amerika_abd_saldirgan_bolum_2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-4837" title="20090506_derin_dusunce_org_amerika_abd_saldirgan_bolum_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090506_derin_dusunce_org_amerika_abd_saldirgan_bolum_2.jpg" alt="" width="181" height="286" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/12/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-i/" target="_blank">Geçen bölümde </a>belirttiğimiz gibi tarihte sıkışıp kalan olaylar/kavramlar ile süreklilik arz ederek günümüze doğrudan etki edenler arasında ayrım yapmak gerekiyor. ABD ikinci dünya savaşından bu yana çok değişik sorunlar ve tehditlerle karşı karşıya kaldı. İkinci Dünya savaşında Almanya ve Japonya, ardından Komünist Rusya ile Soğuk Savaş. Kore, Vietnam, Güney Amerika ve Afrika &#8220;cephelerinde&#8221; uyuşturucu ile mücadele boyutuyla &#8220;zenginleşen&#8221; soğuk savaşın bitişi ve şimdi de islamcı terör.</p>
<p> Perdenin ucunu yavaş yavaş kaldırmaya başladığımız birinci bölümün sonunda başrolünü <a href="http://www.imdb.com/name/nm0000154/">Mel Gibson</a>&#8216;un oynadığı <a href="http://www.imdb.com/title/tt0187393/">Patriot (Vatansever)</a> adlı filmi örnek olarak vermiştik. Bu filmi kısaca analiz ettiğimiz paragrafta ise <strong>savaşın Amerikan &#8220;millî&#8221; algısında yıkıcı bir süreç olmadığını söyledik.</strong> Gerçekten de bugünkü Avrupa zihniyetinin aksine aksine Amerikalılar savaşları kolaylıkla kutsallaştırabiliyor, günahlardan arındıran ve Tanrı&#8217;ya yaklaştıran bir olgu gibi sunabiliyorlar. (Türk kimlik inşasında Ergenekon, Malazgirt savaşı gibi simgeleri, <a href="http://www.derindusunce.org/2008/08/31/pasam-sakin-din-istismari-yapan-tsk-olmasin/">şehitlik kavramının &#8220;laik&#8221; ordular tarafından bile kullanılmasını</a> hatırlayın)</p>
<p> Holllywood - Pentagon - Washington üçgenine derinlemesine bakarken bu üçgenin yaslandığı <strong>fikrî ve inançsal altyapıyı</strong> gün ışığına çıkarmak <span id="more-4835"></span>gerekecek. Son 50-60 yıldır yapılan bütün millî güvenlik filmerinin OLMAZSA OLMAZ üç dinsel(!) ögesini belirtelim öncelikle:</p>
<ul>
<li>1) <strong><em>City upon a hill</em></strong> : Tepenin üzerindeki şehir</li>
<li>2) <strong><em>Frontier</em></strong> : Sınır (Türk kimliğindeki akıncı, serhat, vb mitolojisini hatırlayın)</li>
<li>3) <strong><em>Manifest Destiny</em></strong> : Apaçık bilinen Kader</li>
</ul>
<p> Bu ögelerin ortaya çıkışları İngilizlerin  kendilerine ilk defa &#8220;amerikalı&#8221; demeye başladığı yıllara uzanıyor. 1600&#8242;lerde Kuzey Amerika&#8217;da kurulan ilk kolonilere &#8230;</p>
<p> <strong>İncil&#8230; Kutsal kitap değil bir uluslaştırma aygıtı olarak</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"> &#8221;<em>Sen dünyanın ışığısın, tepenin üzerine kurulu bir şehir gizlenemez</em>&#8220;, Matta, 5ci bölüm, 14-15inci ayetler. (8)</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090514_derin_dusunce_org_a_city_upon_a_hill.gif"><img class="alignright size-medium wp-image-4843" title="20090514_derin_dusunce_org_a_city_upon_a_hill" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090514_derin_dusunce_org_a_city_upon_a_hill-198x300.gif" alt="" width="198" height="300" /></a> Kuzey Amerika kıtasında kurulan ilk koloniler sürekli bir ölüm kalım mücadelesi içindeydiler. Bir çok göçmen hem fakirlik hem de mezhep kavgaları sebebiyle Avrupa&#8217;yı terk ediyor, yeni bir yaşam kurma umuduyla Kuzey Amerika&#8217;daki kolonilere geliyordu.</p>
<p> Bu kolonilerden bir tanesi, <a title="John Winthrop" href="http://www.britannica.com/EBchecked/topic/645737/John-Winthrop">John Winthrop</a> önderliğinde kurulan <a href="http://www.britannica.com/EBchecked/topic/368431/Massachusetts-Bay-Colony">Massachusetts Bay Colony</a>, bu zorluklara karşı İncil&#8217;e sımsıkı sarılacaktı. İngiltere&#8217;den ayrılan ve kendilerine Püriten (saf, temiz) diyen Hristiyanların gözünde ingiliz Anglikan kilisesi Katoliklerin ritüellerini kabul ederek insanın Tanrı ile yaptığı ittifakı bozmuştu(9a). Bu sebeple Püritenler tıpkı Eski Ahit&#8217;teki Yahudiler gibi bu ittifakı yenilemek istiyorlardı. Yepyeni bir dünya düzeni kurmak, Tanrı&#8217;nın emirlerine uygun biçimde yaşamak ve eski dünyaya örnek olmak. (ABD&#8217;li politikacıların dünyayı kurtarma, demokrasiyi ve liberal ekonomiyi yayma konusundaki ısrarlarını hatırlayın)</p>
<p> Püritenleri Kuzey Amerika&#8217;ya getiren filonun amiral gemisi Arbella&#8217;nın güvertesinde liderleri <a title="John Winthrop" href="http://www.britannica.com/EBchecked/topic/645737/John-Winthrop">John Winthrop</a> Matta inciline gönderme yaparak püritenlere cesaret veren tarihi bir konuşma yaptı (9b):</p>
<p style="padding-left: 30px;"> (mealen)<em> [...] Tepenin üzerindeki şehir gibi olacağız. Dünyanın gözleri üzerimizde olacak. Tanrı&#8217;mıza layık olamazsak yandaşlarımızı utandıracağız, düşmanlarımızı sevindireceğiz   [...]</em></p>
<p> Tanrı, günah, sevap, cennet, cehennemle dolu bu konuşma endişe içinde seyahatin sonuna gelmiş insanlar üzerinde çok olumlu bir etki yaptı. Hastalık, açlık, kızılderili saldırısiyla can vereceğini bilen göçmenler yaşamaktan daha kıymetli(!) bir görevin sorumluluğunu omuzlarında hissettiler: &#8220;Tepenin üzerindeki şehri kurmak! (Bugünkü ABD&#8217;de bir çok insanın &#8220;püriten&#8221; İsrail&#8217;in kuruluşuna ve şu anki kavgasına neden sempatiyle baktığı, &#8220;kızılderili&#8221; Filistinlilere neden acımadığı zannediyorum biraz daha &#8220;kavranabilir&#8221; bir hale geliyor.)</p>
<p> Winthrop&#8217;un Matta&#8217;ya yaptığı bu gönderme o kadar tutuldu ki tarihin bir detayı olarak kalacak yerde Amerikalı siyasetçiler tarafından tekrar tekrar kullanıldı.</p>
<p> Meselâ 9 Ocak 1961&#8242;de John F. Kennedy hükümeti kuruluşu ile ilgili olarak şöyle diyordu (10):</p>
<p style="padding-left: 30px;"> (mealen) <em>&#8220;[...] Rehberim 331 yıl önce yaptığı konuşmasıyla John Winthrop oldu. Biz de onlar gibi tehlikeli ve riskli bir <strong>SINIRDA</strong> hükümet kuruyoruz. Onun dediği gibi <strong>tepenin üzerinde bir şehir</strong> olacağız ve bütün halkların gözü üzerimizde olacak.&#8221;</em></p>
<p> Aynı konuşmada Tanrı&#8217;nın dünyayı 6 günde yaratması [<a href="http://www.biblegateway.com/passage/?search=genesis%201:1-2:3&amp;version=31">Tekvin 31</a>] (11) gibi hükümeti 6 günde kurduğunu hatırlatan Kennedy&#8217;nin yukarıdaki cümlesindeki <strong>sınır</strong> (ing. frontier) kelimesine dikkat edin, birazdan bu konuya da geleceğiz.</p>
<p> 11 Ocak 1989&#8242;da Ronald Reagan, 2008&#8242;de Rudy Guiliani, <a title="John McCain" href="http://en.wikipedia.org/wiki/John_McCain">John McCain</a>, <a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/Sarah_Palin">Sarah Palin</a> tarafından da kullanılan &#8220;tepedeki ışık saçan şehir - Tanrı ile ittifak&#8221; simgesinin Amerikan millî güvenlik sineması tarafından nasıl kullanıldığına değinmeden önce diğer iki önemli simgeyi ele alalım: Sınır (frontier) ve Bilinen Kader (Manifest Destiny).</p>
<p> <strong>1000 Amerikalı akınlarda çocuklar gibi şendik, 1000 Amerikalı o gün koskoca bir orduyu yendik!</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090514_derin_dusunce_org_amerika_savas_saldirgan_2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-4845" title="20090514_derin_dusunce_org_amerika_savas_saldirgan_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090514_derin_dusunce_org_amerika_savas_saldirgan_2-244x300.jpg" alt="" width="244" height="300" /></a> <a href="http://www.amazon.com/Geoffrey-Perret-Historian-Biographer/lm/1PX42E7QEX23Q">Geoffrey Perret</a>&#8216;in deyimiyle ABD savaşarak kurulmuş bir ülke - A Country Made by War (12). Belki &#8220;savaş sayesinde ayakta duran bir devlet&#8221; demek daha da doğru olabilir. Zira meşru şiddetin tekelini(13a) elinde bulunduran devlet halka yönelik olarak uyguladığı baskıları sürdürebilmek için iç ve dış tehditler bulmak ya da üretmek zorunda.</p>
<p> İşte Frontier (=sınır) tam da devletin bu şiddet ihtiyacına yanıt veren bir kavram. 1800&#8242;lerde yeni yerleşimlerin henüz yerleşime açılmamış bölgeler ile (genellikle Kızılderililerin egemenliğindeki topraklar) komşu olduğu yerlere &#8220;sınır&#8221; deniyordu. Ancak bu sınır dinamik idi. Satın alınan ya da askerî saldırılar ile ele geçirilen yerler sebebiyle yeni topraklar yerleşime açılıyordu. Haliyle devletin sözünün çok geçmediği, gücü yetenin kendi kanununu ötekilere dayattığı bölgelerdi söz konusu olan. Özgürlük de sınırsızdı haliyle. Kimseye ait olmayan bir arazide altın madeni bulmak ya da her an öldürülmek mümkündü. (13b)</p>
<p> Amerikalı tarihçi <a href="http://www.pbs.org/weta/thewest/people/s_z/turner.htm">Frederick Jackson Turner</a> 1893 yılında &#8220;<a href="http://www.gutenberg.org/etext/22994">The Frontier in American History</a>&#8221; isimli bir makale yayınladı. Bu makalede sınır kavramının Amerikalılar için bolluk, bereket ve iyimserlik temsil ettiğini savundu. Zira sürekli genişleyen sınırlar sayesinde asla toprak kıtlığı çekilmeyeceğine inanan &#8220;seçilmiş&#8221; insanlar olan Amerikalılar vaad edilmiş topraklardan hakları olan payı aldıklarına inanıyorlardı. Turner&#8217;a göre <strong>Amerikan kimliğini oluşturan temel etkenlerden biri bu sınırsız sınırlardı</strong>.</p>
<p> Sınır kavramı da diğer millî Amerikan kutsalları gibi ne politik söylemden ne de uygulamadan eksik olmadı. Haliyle ulusal güvenlik sinemasında çok değişik kamuflajlar içinde tekrar tekrar karşımıza çıkan bu kavramdır. <strong>Devletin yıkılma noktasına geldiği, şiddetin meşru olmaktan öte ilahî bir nitelik, bir ödev özelliği kazandığı yerlerdir Hollywood&#8217;da sınırlar.</strong> Kâh nükleer bir saldırı, kâh bir doğal felâket, uzaylılar veya bir meteor ABD&#8217;ni haritadan silmek üzeredir. İşte tam o anda ABD başkanı halkı birleştiren duygusal bir konuşma yapar. İşte tam bu anda zaman ve mekân birleşir, o an Frontier (sınır) olur. Putsal Amerikan devleti (genellikle) ordusu sayesinde tepenin üzerinde ışık saçan şehri o sınır noktasına kurar. Çünkü apaçık bilinen bir kaderi vardır. Seçilmiş bir halk, vaad edilmiş topraklarda ne yapabilir başarılı olmaktan başka?</p>
<p> Ancak sınır sadece filmlerde bir propaganda ögesi olmakla kalmaz, Amerikalının dünyaya bakışını da koşullandırır. Türkler ile Amerikalıların Filistin gibi bir konuda birbirleriyle aynı dili konuşamamalarının temel sebeplerinden biri de sınırdır.</p>
<p> Bugün Filistinlilerin topraklarına el koyarak yeni <strong>&#8220;sınırlar&#8221;</strong> üzerinde yayılan siyonist yerleşimcilere bir çok Amerikalının bakışı tarafsız değil. Amerikalılar ataları gibi &#8220;zorluklara göğüs gererek vaad edilmiş topraklara yerleşen bu kahramanları&#8221; kendilerine daha yakın hissediyorlar. <strong>&#8220;Araplar Filistine çok daha önce gelmişti&#8221;</strong> tarzında bir itiraz ise cowboylar karşısında Kızılderilileri savunmaya benziyor ve beklenenin tam tersi bir etki yapıyor.</p>
<p> <strong>Süper güç olmak benim kaderimdir!</strong></p>
<div class="mceTemp">
<div class="mceTemp"><img class="alignright size-medium wp-image-4839" title="20090514_derin_dusunce_org_manifest_destiny" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090514_derin_dusunce_org_manifest_destiny.jpg" alt="" width="300" height="222" /></div>
<div class="mceTemp"><em></em><span style="font-size: 9pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"></p>
<p class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-family: Times New Roman;"><strong><span style="font-size: 9pt; mso-bidi-font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;" lang="TR">Resim:</span></strong><span style="font-size: 9pt; mso-bidi-font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;" lang="TR"> <em>Ressam </em></span><em><span style="font-size: 9pt; mso-ansi-language: TR;" lang="TR">John Gast’ın fırçasından “Amerikan ilerleyişi”. 1872’de yapılan tabloda Amerika’yı temsil eden <a href="http://www.voanews.com/english/AmericanLife/2008-03-13-voa9.cfm"><span style="text-decoration: none; text-underline: none;">Columbia</span></a> Batıya doğru ilerlerken Kızılderilier ve vahşi hayvanlar kaçıyolar. Tren, telgraf, tarım ve ilk yerleşmecilerin at arabaları boşalan yerleri dolduruyor. Amerikanize edilmiş yerler daha aydınlık, Columbia “nur” saçıyor!</span></em></span></p>
<p> </p>
<p> <span style="font-size: 9pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> İlk bakışta oldukça &#8220;dünyevî&#8221; işlerle ilgili bir toplum olarak görünen Amerikalıların devletleriyle olan ilişkilerini dine dayamaları oldukça şaşırtıcı görünebilir. Kapitalizm ve Liberalizm ile uyak yapan Amerikanizmi(14) halkın bilinçli seçiminden çok yeni bir ulus inşası sırasında devlet eliyle dayatılan resmî ideoloji olarak görürseniz bakış açısı değişir. Amerikan güç pastasını paylaşanlar dünyevî çıkarlar peşindedir ama maneviyat çok &#8220;ucuz&#8221; bir araçtır resmî ideoloji yolunda. Tıpkı <a href="http://www.derindusunce.org/2008/08/31/pasam-sakin-din-istismari-yapan-tsk-olmasin/">Türkiye&#8217;de şehitlik kavramının açıkça sömürülmesi</a> gibi. Ruhbanlaşan devletçi ideolog şöyle der:<strong><em> &#8220;Bizim dediğimizi yapın, gerisini merak etmeyin, zaten Tanrı&#8217;nın isteği de bu!&#8221;</em></strong> Vicdanlara susturucu takmanın(15) en kolay yollarından biridir bu endoktrinasyon.</span></p>
<div></div>
<p><span style="font-size: 9pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"></p>
<div><span style="font-size: 9pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-font-family: Arial;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090514_derin_dusunce_org_abd_saldirgan_sehit_annesi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-4858" title="20090514_derin_dusunce_org_abd_saldirgan_sehit_annesi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090514_derin_dusunce_org_abd_saldirgan_sehit_annesi.jpg" alt="" width="137" height="185" /></a></span> </div>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p></span></span></div>
<div>Türkiye&#8217;deki camilerde İsrail aleyhinde konuşulup JITEM hakkında susulmasının sebebi de budur. Dinin ulusallaşması, askerîleşmesi evrensel boyutunu kaybetmesidir. İnsanlığı muhatab alan ve insanın vicdanına yaslanan ilahî mesaj terk edilir. Bunun yerine <strong>millî</strong> kiliseler, <strong>millî</strong> sinagoglar ve <strong>millî</strong> camîler konur. Putsal devlet için bir direnç teşkil eden her türlü manevî düşünce ortadan kaldırılmalıdır. O noktada zihinlerdeki Tanrı artık bütün insanlığın değil sadece o seçilmiş milletin Tanrısı olur.</div>
</div>
<p> Din, siyasetin ve militarizmin masasında bir meze olurken folklörleşir, sekilden ibaret bir &#8220;öz&#8221; haline gelir. Toprak artık üzerinde türlü nimetler yetişen bir Tanrı vergisi değildir. Toprak kanla sulanarak vatan haline getirilecek bir kara parçasıdır. Cenaze törenlerinde Türk bayrağı açtıran, toprağı, üniformayı, hatta silahı kutsal(!) yapan putsal devletin dünyevî çıkarları bunu gerektirir çünkü.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090519_amerikan_saldirgan_egitim.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-4846" title="20090519_amerikan_saldirgan_egitim" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090519_amerikan_saldirgan_egitim-300x194.jpg" alt="" width="300" height="194" /></a> Amerikan Putsal devletinin söylemi de bu bağlamda sözde dinî mesajlara, emarelere(!) ve mucizelere bağlanmıştır. Bu söyleme göre Amerikalı sıradan bir insan değildir. Seçimiştir. Süper güç olması onun kaderidir. Barışı, iyiliği, güzelliği dünyaya yaymak için Tanrı tarafından verilmiştir bu güç ona. Elbette Amerika sıradan bir vatan degildir. Vaad edilmiş topraklardır.</p>
<p> <a href="http://www.ekopolitik.org/public/page.aspx?id=610">Ekopolitik Grubu&#8217;ndan Hakan Çopur&#8217;un kaleme aldığı &#8220;Amerika&#8217;nın Kaderi&#8221;</a> adlı makaleden devam edelim:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;[...] İlk olarak New York Gazetesi yazarı John L. O&#8217;Sullivan tarafından 1839 yılında sözcüklere dökülen bu inanç, o günden sonra O&#8217;Sullivan&#8217;ın makalesine atıfla anılmaktadır. Manifest Destiny, </em><strong>[MY: Apaçık Bilinen Kader]</strong><em> Amerikan istisnacılıgını, milliyetçiligini ve yayılmacılıgını bir araya getiren genel bir Anlayış olarak kabul edilmektedir. Bu anlayışa göre Amerika, kutsal bir misyonla, dünyanın diğer tüm uluslarını Hakikatin kaynagına çagıracak bir konumda bulunmalıdır. Bu ‘yüce görev&#8217; için Amerika&#8217;nın ilahî olarak tayin edilmis oldugu inancı, Manifest Destiny&#8217;nin temel nosyonunu olusturmaktadır. Yani Amerika&#8217;nın kaderi, bu yüce misyonu ifâ etmektir. Bu bakımdan günümüz Amerika&#8217;sının insanlık tablosu içindeki yerinin Manifest Destiny baglamında yeniden düsünülmesi ve tartısılması gereken bir dönemde oldugumuzu söylemek, bu inancın temellerine aykırı olmasa gerek.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Manifest Destiny, Amerika&#8217;nın dogusunu tarih içinde müstesna bir yere konumlandırmaktadır. Bu konum, ‘ilahî olarak&#8217; tayin edildigi için, degistirilemez bir konumdur. Bu bakımdan Amerika&#8217;nın dogusu, yeni bir tarihin baslangıcıdır. Zira tarih, Manifest Destiny&#8217;ye göre, &#8220;Amerika&#8217;nın dogusunu müjdelemektedir ve gelecek, adalet ekseninde kurulan Amerika&#8217;nın tarihi olacaktır.&#8221; [...]&#8221; </em>(4 sayfalık bu PDF dosyasının sonunda O&#8217;Sullivan&#8217;ın makalesinin Türkçe çevirisini okumak mümkün)<em></em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090514_derin_dusunce_org_abd_saldirgan_isa.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-4855" title="20090514_derin_dusunce_org_abd_saldirgan_isa" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090514_derin_dusunce_org_abd_saldirgan_isa.jpg" alt="" width="200" height="275" /></a> Tarihin cilvesi, daha önce açıkladığımız &#8220;tepedeki şehir&#8221; simgesinin fikir babası John Winthrop bu ilâhî kader kavramına en sert biçimde karşı çıkan grubun içinde yeralıyor. &#8220;Tanrı&#8217;nın adını şovenist ve bencil amaçlara alet etmek&#8221; ile suçluyor onları. Ve ancak bu karşı çıkıştan sonra &#8220;Apaçık Bilinen Kader&#8221; ünleniyor, siyasetçiler arasında popüler oluyor.</p>
<p> Aslında dönem buna müsait. Daha doğrusu ABD&#8217;nin yeni topraklara yayılmasına taraftar olanların projelerini meşru kılacak fikir ve innaçlara ihtiyaçları var. Bir yandan halk fetih savaşlarına katılarak ölmek istemezken diğer yandan Oregon, Texas hatta Meksika, Kanada ve Küba&#8217;nın ABD topraklarına dahil edilmesi söz konusu.(16) </p>
<p> Zaten O&#8217;Sullivan&#8217;ın(17) araladığı kapıdan ilk geçenler de <a title="Andrew Jackson" href="http://en.wikipedia.org/wiki/Andrew_Jackson">Andrew Jackson</a> yanlısı bir grup oluyor. (İstanbul&#8217;un Fethi sırasında propaganda için çok faydalı olan bazı hadisleri(!) hatırlamakta fayda var bu konuya değinmişken.)</p>
<p> Bu Apaçık Bilinen Kader inancına örneğin Abraham lincoln&#8217;un 1 Aralık 1862&#8242;de Kongre&#8217;ye hitaben yaptığı konuşmada da rastlıyoruz: &#8220;Dünyadaki son [en] iyi umut&#8221; (&#8221;the last, best hope of Earth&#8221;)</p>
<p> Manifest Destiny inancı 1800&#8242;lerde Amerikan yayılmacılığını destekliyor. Ancak 1900&#8242;lere gelindiğinde politik söylem içinde yerini korurken içeriği değişiyor. Amerika&#8217;nın kaderi artık yayılmak değil dünyaya demokrasiyi ve özgürlüğü yaymak. (18a)</p>
<p> ABD&#8217;nin 28ci başkanı <a href="http://www.whitehouse.gov/about/presidents/woodrowwilson/">Woodrow Wilson</a>&#8216;un 1920&#8242;de Kongre&#8217;ye hitaben yaptığı konuşmada <strong>&#8220;demokrasinin saflığından ve manevî gücünden&#8221;</strong>(18b) bahsetmesi buna güzel bir örnek. Tabi sadece söylemde kalmayan, uygulamaya da geçen bir duruş oldu Manifest Destiny. Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan devletlerin etnik ölçütlere göre parçalanması ve <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%96z_belirtim">kendi kaderini tayin hakkı</a> (self-determination) adına küçük ulus devletlerin kurulması bu ilkenin uygulan masının bir sonucudur. Gerçekte barışı değil soykırımları ve hâlâ süren etnik kavgaları beraberinde getiren bu ilkenin Manifest Destiny&#8217;ye ne derecede hizmet ettiği ise ayrı bir tartışma konusu.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090514_derin_dusunce_org_amerika_savas_saldirgan.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-4847" title="20090514_derin_dusunce_org_amerika_savas_saldirgan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090514_derin_dusunce_org_amerika_savas_saldirgan-300x226.jpg" alt="" width="300" height="226" /></a> Akılda tutulması gereken nokta ise Irak&#8217;a özgürlük, Ortadoğu&#8217;ya demokrasi getirme iddiasındaki ABD&#8217;nin propaganda amacıyla Apaçık Bilinen Kader (Manifest Destiny) inancını kullanmaya 1800&#8242;lerden bu yana kesintisiz olarak devam etmesidir.</p>
<p> </p>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;" lang="TR"><a title="Permanent Link to ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM I" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/12/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-i/"><span style="color: #800080;">ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM I »</span></a> : Amerikan milliyetçiliğinin doğuşu, korku ve tehdit algısı, politik zemin; Hollywood, Pentagon ve Washington işbirliği</span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;" lang="TR"><a title="Permanent Link to ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM II" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/14/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-ii/"><span style="color: #800080;">ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM II »</span></a> : Hıristiyanlığın sömürülmesi, resmî ideolojiye alet edilmesi</span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;" lang="TR"><a title="Permanent Link to ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM III" href="http://www.derindusunce.org/2009/05/26/abd%e2%80%99yi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iii/"><span style="color: #800080;">ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM III »</span></a> : Örnekler, Amerikan sinemasının milliyetçi-militarist propagandaya eklemlenmesi</span></div>
</li>
<li>
<div class="MsoNormal" style="margin: 0cm 0cm 0pt;"><span style="font-size: 10pt; font-family: Arial; mso-ansi-language: TR;" lang="TR"><a title="Permanent Link to ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM IV" href="http://www.derindusunce.org/2009/06/01/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-iv/"><span style="color: #800080;">ABD’yi tedavi etmek mümkün mü? - BÖLÜM IV »</span></a> : Sentez, İsrail ile Türkiye örnekleri ve sonuç</span></div>
</li>
<p> <strong><span style="text-decoration: underline;">Kaynaklar</span></strong></p>
<p><strong>8°</strong> <em>&#8220;Ye are the light of the world. A city set on a hill cannot be hid&#8221;.</em> - <a href="http://www.earlychristianwritings.com/text/matthew-asv.html">Standart Amerikan Edisyonu</a></p>
<p><strong>9a°</strong> Türkçe kaynaklar arasında Protestanlar, Püritenler, Britanya&#8217;daki durum ve bütün bunların Amerikan kimliğine etkisi üzerine 50 sayfa uzunluğunda zengin bir çalışma mevcut. Mustafa S. Tüter, Muhammed Veysel Bilici, Esref Yalınkılıçlı, Ramazan Arıkan&#8217;ın yazılarının derlendiği <a href="http://www.ekopolitik.org/public/page.aspx?id=624">Amerikan Kimliğinin Oluşumunun Sosyo-Ekonomik Öğelerine Genel Bir Bakış</a> isimli çalışma bu ülkeyi ve insanlarını anlamak için mutlaka okunmalı. Bu sayfalarda anlatılan tarihi olaylar geçip gitmiş sıradan olaylar değil Amerikalıların kendilerine, devletlerine ve dış dünyaya bakışlarını belirleyen kurucu bir &#8220;mitolojinin&#8221; fikrî ve inançsal temelleri. Bu tür yazılara gerekli zamanı ayıran okuyucular Ermeni meselesi, Filistin, Kıbrıs ve daha birçok konuda Türkler ile Amerikalıların birbirlerini anlamakta çektikleri zorlukların kaynaklarını kavrayabileceklerdir. Yine aynı internet sitesinde Murat Sofuoğlu&#8217;nun kaleminden çıkmış olan <a href="http://www.ekopolitik.org/public/page.aspx?id=623"><strong>Amerikan Ulusunun Doğuşu</strong></a> isimli makale Osmanlı tarihi ile Amerikan tarihi arasındaki paralelliklerin altını da çizerek Amerika&#8217;nın kuruluş dönemi tarihini 35 sayfaya sığdırabilmiş kayda değer bir çalışma.</p>
<p><strong>9b°</strong> <a href="http://www.amazon.com/Journal-Winthrop-1630-1649-Harvard-Library/dp/0674484258">The Journal of John Winthrop, 1630-1649, The John Harvard Library</a></p>
<p><strong>10°</strong> <a href="http://www.amazon.com/Greatest-Speeches-President-John-Kennedy/dp/1887227466">The Greatest Speeches of President John F. Kennedy</a></p>
<p><strong>11°</strong> Tekvin (Yaratılış), Eski Ahit&#8217;in ilk beş kitabından Tevrat&#8217;ın birinci bölümü. Avrupa dillerindeki adı eski Yunanca &#8220;yaradılış&#8221; anlamındaki Genesis (<strong>Γένεση</strong>) kelimesidir. İbranice adı Bereşit, &#8220;Başlangıç&#8221; (<strong>בראשית</strong>). Dünyanın yaratılışından, Adem ile Havva&#8217;dan, cennetten kovuluştan, Habil ve Kabil&#8217;den, Nuh Tufanı&#8217;ndan, Babil Kulesi&#8217;nden ve İbrahim, İshak, Yakup ve Yusuf peygamberlerden bahseder.</p>
<p><strong>12°</strong> <a href="http://www.amazon.com/Country-Made-War-Revolution-Americas/dp/0394553985">A Country Made by War: From the Revolution to Vietnam : The Story of America&#8217;s Rise to Power, Geoffrey Perret</a></p>
<p><strong>13a°</strong> Meşru şiddet tekeli saptaması Max Weber&#8217;e ait. Devletin zulüm yapma potansiyelini bünyesinde barındırması sadece ABD için değil bir çok devlet için geçerli olan bir saptamadır. Ne var ki Türkiye&#8217;de ve Avrupa ülkelerinde &#8220;normal&#8221; kabul edilen bu durum kanaatimizce ABD&#8217;de o kadar çantada keklik değildir. Bazı Amerikalı aydınlar devletin kendi kendine verdiği yetkilere, &#8220;meşru şiddete&#8221; ve devlet sırrına çok daha şüpheci yaklaşabilirler. Bu şüpheyle mücadele edebilmek içindir ki Amerikan devleti gerek gizli servislerin gerekse ordunun halkı korumak için gerekli olduğunu sürekli olarak &#8220;ispat etmek&#8221; durumundadır.</p>
<p><strong>13b°</strong> <a href="http://www.amazon.com/Americas-Frontier-Heritage-Histories-American/dp/0826303102">America&#8217;s Frontier Heritage, Ray Allen Billington</a></p>
<p><strong>14°</strong> <em>Amerikanizm</em> terimini yandaşlık olarak değil bu yaşamı ideolojileştirme anlamında kullandık. Herşeyin çözümü, her derde deva ideolojiler peşinde koşanlar (ki islamcılar ve komünistler kadar bazı liberaller de buna dahildir) Eric Fromm&#8217;un Özgürlükten kaçış kavramı üzerine düşünmeliler. Özgürlük seçim demektir. Seçmek ise sorumluluk. İnsanda doğal olarak bu sorumluluktan kaçma eğilimi vardır. Kurumsallaşan bir din ya da &#8220;dinleşen&#8221; bir resmî ideoloji bu işi görebilir.</p>
<p><strong>15°</strong> Vicdanları susturmanın ve insanları robotlaştırmanın artık bilim(!) haline geldiği bir çağda yaşıyoruz. Bu konuda mutlaka okunması gereken <a href="http://www.derinsular.com/cgi-bin/sw/mt-search.cgi?blog_id=5&amp;tag=endoktrinasyon&amp;limit=20&amp;IncludeBlogs=5">mükemmel bir yazı</a> dizisi <strong>Derin Sular sitesinde</strong> yayınlandı. Bunları incelemiş olan okuyucularımızın sitemizde tartışılan konulara daha derinlemesine yaklaşabileceklerinden şüphemiz yok.</p>
<p><strong>16°</strong> <a href="http://www.amazon.com/gp/product/0684806576">Encyclopedia of American Foreign Policy</a>, Alexander Deconde, Richard Dean Burns, Fredrik Logevall, Louise B. Ketz.</p>
<p><strong>17°</strong> O&#8217;Sullivan gerçekte savaş yoluyla yapılacak yayılmaya o kadar sıcak bakmıyor. &#8220;Fetih&#8221; amaçlı savaşları da eleştiriyor ama kullandığı kelimeler yine de esnek. Mesela Oregon hakkında yazdıkları şunlar:</p>
<p>&#8220;And that claim is by the right of our <strong>manifest destiny</strong> to <span style="text-decoration: underline;">overspread</span> and to <span style="text-decoration: underline;">possess</span> the whole of the continent which Providence has given us for the development of the great experiment of liberty and federated self-government entrusted to us.&#8221;</p>
<p><strong>18a°</strong> <a href="http://www.amazon.com/American-Narcissism-Myth-National-Superiority/dp/0875864686">American Narcissism: The Myth of National Superiority, Algora Publishing, 2006 (Wilber, W. Caldwell)</a></p>
<p><strong>18b°</strong> Söz konusu ifade bu paragraftan alınmıştır:<em> &#8220;&#8230;I think we all realize that the day has come when Democracy is being put upon its final test. The Old World is just now suffering from a wanton rejection of the principle of democracy and a substitution of the principle of autocracy as asserted in the name, but without the authority and sanction, of the multitude. This is the time of all others when Democracy should prove its purity and its spiritual power to prevail. It is surely the manifest destiny of the United States to lead in the attempt to make this spirit prevail.&#8221;</em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/05/14/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-ii/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/05/14/abdyi-tedavi-etmek-mumkun-mu-bolum-ii/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

