<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Çeviri</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/ceviri/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>İslam’ın vizyonu (3) / Hamza Yusuf</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/24/islam%e2%80%99in-vizyonu-3-hamza-yusuf/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/24/islam%e2%80%99in-vizyonu-3-hamza-yusuf/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 24 May 2012 15:02:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=22031</guid>
		<description><![CDATA[
Birinci Bölüm
İkinci Bölüm
 Zaytuna Institute&#8217;den Hamza Yusuf Hanson&#8217;ın Dr.Murata ve Prof.Chittick&#8217;in İslam&#8217;ın vizyonu kitabı üzerinden yaptığı konuşmanın deşifresidir. Bahsedilen kitap, Türkçe&#8217;ye de çevrilmiştir.
(Resim: Dr.Murata ve Prof.William Chittick)
İslam&#8217;da ibadetten önce bir arınma işleminden geçersiniz. Bu, Hac&#8217;dan önce ihrama girmek gibidir, bir &#8220;hâl&#8217;e&#8221; bürünmektir. Bunun yolu abdest almaktan geçer. Arapça abdest anlamındaki &#8220;vudû&#8221; kelimesi aydınlıktan gelir. Abdest âzâları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/murata_chittick.jpg"><img class="size-full wp-image-22033 alignright" title="murata_chittick" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/05/murata_chittick.jpg" alt="" width="244" height="184" /></a></p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/2012/01/21/islam%e2%80%99in-vizyonu-hamza-yusuf/" target="_blank">Birinci Bölüm</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2012/05/12/islam%e2%80%99in-vizyonu-2-hamza-yusuf/" target="_blank"><strong>İkinci Bölüm</strong></a></p>
<p> Zaytuna Institute&#8217;den Hamza Yusuf Hanson&#8217;ın Dr.Murata ve Prof.Chittick&#8217;in İslam&#8217;ın vizyonu kitabı üzerinden yaptığı konuşmanın deşifresidir. <a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=37800&amp;sa=111334584">Bahsedilen kitap, Türkçe&#8217;ye de çevrilmiştir.</a></p>
<p><em>(<strong>Resim</strong>: Dr.Murata ve Prof.William Chittick)</em></p>
<p>İslam&#8217;da ibadetten önce bir arınma işleminden geçersiniz. Bu, Hac&#8217;dan önce ihrama girmek gibidir, bir &#8220;hâl&#8217;e&#8221; bürünmektir. Bunun yolu abdest almaktan geçer. Arapça abdest anlamındaki &#8220;vudû&#8221; kelimesi aydınlıktan gelir. Abdest âzâları olan yüz, kollar ve dirseklerin kıyamet günü parıldayacağı rivayet edilmiştir. &#8220;Vudua&#8221; parlak ve parıldayan anlamındadır. Hz.Peygamber (SAV)&#8217;e, ümmetinizi kıyamet günü nasıl tanıyacaksınız diye sorduklarında, &#8220;&#8230;onlar alacalı at gibi olacaktır&#8221; şeklinde bir teşbihte bulunmuşlardır. Nasıl ki atların rengi kahverengi de olsa bazı bölgeleri, yüzleri, önleri, arkalarında beyazlıklar bulunur&#8230; ümmetinin de azalarının böylece parıldayacağını ve bunun &#8220;abdestin tezahürü&#8221; olduğunu bildirmiştir. Bu ibadetin nûrudur. Dikkat edin, bir işin ustası olmuş insanların karakterinin, hatta fiziksel yapısının yaptıkları işle değiştiğini farkedersiniz. Bu, usta bir piyanist de olabilir, maharetli bir balerin de olabilir, veya herhangi başka bir meşguliyet de olabilir, normal bir insanda bulunmayan özelliklere sahip olduklarını görürsünüz. Ustalığı ne olursa olsun böyledir, sizi temin ediyorum böyledir. Bir konu, sanat, zanaat üzerinde sürekli çalışan, her gün gayret eden, kendini bu işte ifna etmiş bir insanın yaptığı iş karakterine yansır. Bu yüzden yapılabilecek en asil şey ruhumuzu, kalbimizi, ilahi cilvelerin tiyatrosu olan bu dünyada mükemmelleştirmeye çalışmaktır. İbadet bundan ibarettir ve su arınma vasıtasıdır. Dış dünyaya, zahiri âleme ait bir nesnedir ama bu dünyada bildiğimiz en saf şeydir aynı zamanda.  </p>
<p>Ezan da büyüleyici bir şeydir. Diğer dinlerin ibadet çağrılarından çok farklıdır. Yahudiler koç boynuzu kullanır, hristiyanların çanı vardır. Ortaya çıkışı bir rüya ile olmuştur, birçok insanın aynı zamanda gördüğü bir rüyayla<span id="more-22031"></span>, Bilal (RA) onlardan biriydi, insanları kendi sesiyle namaza davet ediyordu. Yapay bir şeyle, bir enstrümanla değil, insanları yine insan sesiyle namaza çağırıyordu. Şöyle diyordu: &#8220;Allah daha büyüktür, şâhidim ki ilah yoktur, Allah vardır, şahidim ki Muhammed Allah&#8217;ın Resulüdür, namaza koşun, namaza acele edin, kurtuluşa acele edin&#8230; &#8220;Felah&#8221;ın anlamı hasaddır. Ezanın sizi çağırdığı şey hasaddır. İbadet budur. Namaz kılmakla günün mahsulünü hasad etmiş oluyorsunuz, çünkü gün ibadet için yaratılmıştır. Hasadı kaçırırsanız, günün anlamını kaçırdınız demektir. Namazı kaçıranın hâli, bahar boyunca tohum eken, yaz geldiğinde, yani hasad zamanı geldiğinde ise, toplamaya gitmeyen adamın durumu gibidir. O zaman anlamı neydi? Yaşamanın anlamı ibadettir. İbadeti küçümsemeyin, hayatınıza dair en önemli şey olduğunu unutmayın. İbadetinizi sürekli mükemmelleştirmeye çalışmalısınız, bu bir mücadeledir. Uyanık kalma mücadelesidir, abdesti doğru alma mücadelesidir&#8230; Bazı insanlar bunu can sıkıcı bulabilir ancak tatmayan bilmez. Daha iyiye ulaştıkça, tadını aldıkça ibadet daha çok vazgeçilmez olur. </p>
<p>Bu yüzden Hz.Peygamber (SAV) Bilal&#8217;e (RA) &#8220;ruhlarımızı ezanla dinlendir ya Bilal&#8221; diyordu. Dinginliğin namazda olduğunu söylemiş, &#8220;gözümün serinliği namazdır&#8221; buyurmuştu. Araplar gözün serinliği deyimini, gözün soğuk gözyaşları, mutluluk gözyaşları akıtması anlamında kullanırlar. Sıcak damlalar acı veren damlalardır. Soğuk damlalar mutluluk damlalarıdır. Yani bunun anlamı &#8220;hayatımın saadeti ibadetimdir&#8221; demektir. İbadet ona rahatsızlık veren bir şey değildi. Edib el Hatim &#8220;Müslüman oldum ama camiden ezan sesi duymak nasip olmadı, ama namaz vaktinin özlemini çekiyordum. Vakit girdiğinde namaz kılmak benim için en büyük saadetti&#8221; diyor. Ciddi bir şekilde ibadet eden kimse bunun için Allah&#8217;a şükreder. İbadet bir hediyedir, ciddi bir şekilde ibadet eden kimse bunun nasıl bir nimet olduğunu bilir. 18 yıl boyunca hiç ibadet etmesem de, müslüman olduğumdan beri hiçbir vakit namazını kaçırmadım. İbadet etmediğimi düşünemem. Bunu hayal bile edemem. Edemem.. İbadetten mahrum olduğumu düşünmek, nefessiz kalmak gibi bir şey benim için. Hz.Peygamber (SAV) şöyle sual ediyor: &#8220;söyleyin bana, birinizin kapısında nehir olsa ve günde beş defa onun içinde yıkansa, hiç kirliliği kalır mıydı?&#8221;. &#8220;Hiçbir kirliliği kalmazdı&#8221; diyorlar. O buyuruyor ki: &#8220;Bu missal günde beş defa namaz kılanın hâli gibidir, Allah hatalarınızı onunla temizler&#8221;.</p>
<p> <strong>Zekat</strong></p>
<p> Dinin üçüncü direği zekattır. Zekat zenginliğin arındırılmasıdır. Vücûdunuzu abdest ile arındırdığınız gibi, ruhunuzu ibadetle arındırdığınız gibi, kazandıklarınızın da arındırılması gerekir. Zekat kelimesinin kökü arındırmaktır. Peygamber (SAV) der ki, &#8220;zekat malın posasıdır&#8221;, zekatı bu şekilde tarif ediyor. Bunu söylemesinin sebebi şu: Benî Hâşim zekat almazdı çünkü zekatı kirlilik, gübrelik olarak düşünüyorlardı. Posa, gübredir ve hayvanlar sağlıklı kalmak için posalarından kurtulmak zorundadır. Zekat da mülkiyetin sağlığıdır. Arapça&#8217;da &#8220;cimri&#8221; ve &#8220;kabızlığı&#8221; ifade eden kelimeler aynıdır, &#8220;mumsık&#8221;. Yani cimri bir insan verme kabızıdır, ruhsal bir hastalık kapmıştır. Kazancı ruhunun hastalık kapmasına yol açmıştır. Zekat vermek, bu posanın gitmesine izin vermektir. Bu Freudien bir tespit değil. Onun kabız bir insanın cimri olduğu şeklinde bir tespiti vardır biliyorsunuz. Ben Freud&#8217;den bahsetmiyorum, bu Arapça dili. İlginçtir, saf altın ve mukonyan dışkı için kullanılan kelime de aynıdır. Tespite gerek yok, Araplar bunu zaten biliyordu, çünkü bu dillerinde mevcut olan bir şey. Hz.Peygamber der ki-, İmam Ahmed&#8217;in Müsned&#8217;inde geçer- &#8220;Allah Adem oğullarından çıkanı dünyaya misal yapmıştır&#8221; ve bunun anlamı şudur, yemeğinizi sadece buna ihtiyaç duyduğunuz için yemezsiniz, yemek iştihasında bir lezzet vardır. Fakat yediğiniz her şey tuvalette biter ve dünyanın doğası budur. Dünyanın güzel yanları vardır ama bu dünya yok olma dünyasıdır. Eninde sonunda çürüyecektir ve bizler de öncekiler gibi burayı terkedeceğiz, nihayette herkes terketmek zorunda. Bu yüzden yakalamaya, zaptetmeye uğraşmak yerine, ne için yaratılmış olduğunu görmeye çalışmak gerekiyor.</p>
<p> 16.sayfada önemli bir noktaya değinilmiş. Finansal bakımdan sağlıklı değilseniz zekat ödemezsiniz ve bu İslam&#8217;ın öncelikleri belirlemesiyle ilgili tipik bir örnektir. Ekonomik durumunuz müsait değilse zekat ödemezsiniz, çünkü öncelik kendinizdir. Şimdi ortalıkta sözümona dünyayı kurtarmak isteyen birçok sosyal aktivist var ama kendi kişisel hayatları tam bir karmaşa içinde. Dünyayı kurtarmadan önce insan kendi ruhunu kurtarmanın çaresini aramalıdır. Öncelikleri iyi belirlemelidir. Zekat, kendinize baktıktan sonra başkalarına bakmaktır. Yani hayatınız karmaşa içindeyse bırakın diğer insanları, öncelikle kendinizi bu sarmaldan kurtarmaya bakın. Zekat bir sosyal sorumluluktur ve dini açıdan bir gerekliliktir ama öncelikle bunu verebilecek duruma gelmek hedeflenmelidir. Hz.Peygamber (SAV)&#8217;in &#8220;evlenen dininin yarısını tamamlar&#8221; demesinin bir sebebi de budur. Diğer yarısına baktığımızda, aile tamamlandığında toplum sağlıklı bir şekilde oluşur. Toplum sağlıklıysa, bu ailenin sağlıklı olmasının sonucudur. Aynı şey zenginlik için de geçerlidir. Ancak kendi evin sağlamsa diğer evlere yardımcı olabilirsin.</p>
<p> <strong>Oruç</strong></p>
<p> Dinin dördüncü direği oruçtur. Ramazan ayında farz olan orucu tutmaktır. Ay takvimi yaklaşık 355 gündür, aylar 29 ve 30 çeker, bunu hilali izleyerek takip edebilirsiniz. Hilali gözlemek konusundan biraz bahsetmek istiyorum ve sizlere biraz fenomenolojik astronomluk denilen şeyden bahsedeceğim. Astronomiye teorik yönlerinden değil fenomenik, olgusal yönden ilgi duyan birinin yazdığı bir parçayı okumak istiyorum. Bunu yazan kişi Müslüman değil, bir İskoç. Çok ilginç bir şeyden bahsediyor, beni çok etkiledi, birçok müslüman bunun farkında değil. Bunu okuduğumda, hilali gözlemek konusunun neden önemli olduğu konusundaki hislerime tercüman oldu.</p>
<p> Şöyle diyor:&#8221;Oruç ve adanmışlık ayı olan Ramazan ayının başlangıcını tespit etmek son derece önemlidir. Fakat müslüman toplumlar bölge ve hava durumu farklılıklarından kutlamalarına farklı günlerde başlayagelmişlerdir. Batı tarafındaki bölgeler hilali ilk gözleyebildiklerinden görme şansları yüksektir, güneş ve ayın hareketleri batıya doğrudur ve bu bölgelerde kamer, ufuk çizgisine erişinceye kadar daha fazla zaman geçmektedir. Ay, seyahatinin başlangıcında güneş ışığından uzaklaşmaktadır, ayrıca bazı enlemlerde zodyak daha dipte, ufukta diğer yerlere göre daha görünür bir açıdadır. Bu ayın seyahat ettiği yörüngedir. Hava durumundan kaynaklanan gecikmeler olmadığı taktirde, iyi şartlarda hilali yeni ayın oluşmasından 24 saat içinde izlemek mümkündür. En erken 15 saattir. 13 saat rekoru vardır ama bu çok nadirdir. Fakat 30 saat içinde görmek yaygındır. Müslüman gözlemcilerin emin olması için, iki bağımsız şahid gerekir. Osmanlılar ilk rasatın çıplak göz yerine teleskopla yapılmasına cevaz vermiştir.&#8221; Şimdi şunu dinleyin: &#8220;İslami takvimi standartlaştırıp Ramazan&#8217;ı farklı topluluklarda aynı günde başlatmak çabaları olmuşsa da gök cisimlerinin dünya ile ilişkisi canlı bir ilişkidir ve herbir bölgenin gökyüzü farklıdır. Bu yüzden neden herbir bölgede dini bayramlar o bölgeye özgü günlerde başlamasın? Modern zihin genelleştirmek ve durumu kuramsallaştırmak ister, fakat bu arada asıl fenomen es geçilir. Gün uzunluğunda ortalama hesaplanır ve bu dairesel tekerlere ve saatlere yerleştirilir, halbuki hiçbir gök cismi dairesel hareket etmez&#8221;&#8230;</p>
<p> Yani diyor ki hepsinin ortalamasını alırsın ve bu ortalamayla herşey çalışır, kendi küçük takvimini yaparsın ve mükemmel bir şekilde çalışır, fakat doğa bu değildir. İnsanlar 24 saatlik bir günün gerçek zaman olmadığını unutuyorlar, bu bizim standart zamanımızdır. Doğru zaman ise 23 saat 56 dakikalık bir gündür. Dışarı çıkıp ayı gözlemlemek dünya ve doğa ilişkisini kurmaktır. İbadetten önce su kullanırsınız, su yoksa toprak kullanırsınız. Bu dünyaya dokunmaktır. Tabiata dokunun, hissedin. Biliyorsunuz çocukların en sevdiği şey çamurla oynamaktır ve içine girmektir. Bunu yapmaya bayılırlar, neden bayılırlar? Çünkü hala onunla bağları vardır. Dünya onlara çok gerçektir. Bizler soyutlandık, böyle bağlantılar bizi biz yapan bu temel nesnelere, suya, toprağa, ibadete, harekete yaklaştırıyor. Masa başında gün boyu hareketsiz durmak doğal bir şey değildir. Bir kediyi izleyin. Bir kediyi gün boyunca bir masada oturtamazsınız. Deli değiller. Hareket etmek, deneyimlemek zorundalar, hissetmek zorundalar, bunları yapmak durumundalar. Kediler bu yüzden böyle. Ve sonra kendi abdestlerini alıyorlar. Tüm bu şeyleri yapmak zorundalar. Başlarının üstünü mesh bile ediyorlar. Bunu yaparken izlediniz mi hiç? Hayvanları izleyin. İnsanlar Hz.peygamber (SAV)&#8217;in avlusunda keçileri olduğunu, dışarı çıkıp onları sağdığını unutuyorlar. Keçi memesinden gelen sütü içiyordu. Hiç memeden doğrudan gelen süt içtiniz mi? Ciddiyim, Hakim hep insanlara sorar bunu. Hiç doğayı tecrübe ettiniz mi? Dışarı çıkıp ayı gözlemleyin.  Yeni ayın doğuşunu gördünüz mü hiç? &#8220;Vilade&#8221; denir. Birden ortaya çıkar. Buna şahid olmak inanılmazdır ve içinizde bir şeyler olur, Sübhanallah dedirtir size, Allah dışarı çıkın ve kameri gözleyin diyor çünkü onu Ben yaptım ve o Benim ayetimdir, diyor. Dışarı çıkın, aya bakın ve &#8220;Sübhanallah&#8221; deyin. Bunu hissedin, çünkü gerçek olan bu. Bilinçli bir varlık olarak Rabbin, sana bu bilinci, anlayış kudretini dünyayı deneyimlemen için bahşetmiş. Bütün bunları sen tefekkür et diye yaratmış çünkü senden başka bunu yapabilecek bir varlık yok. Bizler tekiz. Bu nimet O&#8217;nun bizlere bahşettiği bir şeydir. Oruç budur, Ramazan budur. Neden ay takvimi kullanıyoruz? Onların sezeryan bölümleri var, doğal doğum istemiyorlar. Bu işleri kolaylaştırıyor çünkü. Benim 11&#8242;de golf randevum var, gidip o saatte orada olmam lazım ama çocuklar istediğin saatte çıkmazlar. Ne zaman canları isterse o zaman çıkarlar, çıkmaya hazır olduklarında, Allah onlara ne zaman çıkmalarını emir buyurursa o zaman çıkarlar. Fakat modern mentalite bunları sabitlemek ister. İslam dünyasının şehirlerine havadan baktığınızda hücreler gibi olduğunu görürsünüz. Canlı hücreler gibidirler. Fas&#8217;a bakın, Fas resimlerine dikkatle bakın, sonra mükemmel düzgünlükteki caddeleriyle modern şehirlere bakın. Müslüman şehirlerine gittiğinizde köşeler ve dönüşler görürsünüz çünkü dünya böyle, dünya bu. Hep düzgün hatlar yok, düzgün hatlar zihindeki soyutlamalardır fakat modern zihin bunu ister, gerçekliğin üzerine kendi gerçekliğini empoze etmeyi ister. Bu yüzden sanal bir dünyada yaşanır, gerçek olan bu değildir. İslam gerçekliği olduğu gibi yaşamakla ilgilidir. &#8220;Allah&#8217;ım bana eşyayı olduğu gibi göster&#8221;, benim filtrelerimin beni yönlendirdiği gibi değil. Bu Hz.Peygamber (SAV)&#8217;in duasıydı &#8220;bana eşyayı olduğu gibi göster&#8221;. Bu İslam&#8217;dır. Oruç bunun bir parçasıdır. Orucun ne yaptığına bakın. Allah diyor ki &#8220;Orucu sizlere ruhlarınızı terbiye etmeniz ve günahlardan arındırmanız için farz kıldık&#8221;.</p>
<p> Oruçla normalde izin verilen şeyler birden yasak hale gelir. Daha önce yasak olan şeyler &#8220;ekstra yasak&#8221; haline gelir. Birden yılın diğer zamanlarında olmadığı kadar dedikodunun farkında olmaya başlarsınız. Daha önce olmadığı kadar şehvetle bakmaya ilişkin şuur sahibi olursunuz, &#8220;Aman Allahım ben oruçluyum&#8221; dersiniz. Bir diğer deyişle normalde izin verilen şimdi yasaklanmıştır ve bu durum, normalde yasaklanmış olanı çok çok gerçek hale getirir ve böylece ruhu terbiye eder. Size nasıl takva sahibi olacağınızı öğretir. Bu bedenin ve ruhun arınmasıyla ilgilidir. Bedenler gerçektir. Allah&#8217;ın büyük bir nimetidir ve bedenimize iyi bakmakla yükümlüyüz. Bedeninize iyi davranın çünkü o bize karşı hep iyi davranıyor.</p>
<p> Bu yüzden Hz.Peygamber (SAV) diyor ki &#8220;bedeninizin üzerinizde hakkı vardır&#8221;. Gayr-i müslimler oruca son derece zor bir şey olarak bakıyorlar, Müslümanlar için yılın en iyi zamanıdır çünkü Allah&#8217;a en yakın olunan zamandır. Ramazan&#8217;da kendimize rağmen ibadet durumundayızdır. Oturmak da uyumak da ibadet etmektir çünkü oruçlusunuzdur. Bunu en iyi Ramazan&#8217;da hissederiz. Fiziksel olarak iyi hissetmeyebilirsiniz ama ruhsal olarak iyi hissederiz. Her yıl bunu tekrar tekrar yaşayarak kendimize kanıtlarız. Ve Allah&#8217;ın adaleti ne güzeldir. İngiltere&#8217;de yaşıyorsanız, yılın yarısı kısa zamanlar oruç tutarsınız, yarısında ise uzun zamanlarda tutarsınız ama 33 yıllık zaman diliminde döngü tamamlanır, herkes aynı sürede oruç tutmuş olur.</p>
<p> <strong>Hac</strong></p>
<p> Her dinde hac vardır, bir seyahat edilir ve bu metafizik hedefe doğru yapılan fiziksel bir yolculuktur. Bu fiziksel bir seyahattir ama varılacak yer Allah&#8217;ın evidir. Allah&#8217;ın içinde barındığı bir evi yoktur. Bu yüzden Allah ziyaretin sembolü olacak bir ev koymuştur oraya ve sizler onun misafirlerisinizdir. Rahman&#8217;ın misafiri diye adlandırılırsınız. Oraya bir kaya parçası  koymuştur ve ona &#8220;Allah&#8217;ın sağ eli&#8221; demiştir ve gidip bir kralın elini öper gibi o taşı öpersiniz, yani kaya müşfik hükümdara bağlılığın sembolüdür, raiyetinde bulunduğunuz müşfik sultana. Mekke&#8217;ye gittiğinizde daha önceden duyduğunuz şeyler birden gerçek haline gelir. Kabe gerçektir. Hz.Peygamber (SAV)&#8217;in yürüdüğü yerler gerçektir. Sevr dağı gerçektir. Hz.İbrahim&#8217;in ve en büyük oğlu Hz.Muhammed&#8217;in (SAV) ayak izlerini takip edersiniz ve Hac&#8217;cın anlamının bir parçası budur. Sizi büyük insanların ayak izleri ile irtibatlandırır. Bu, teslimiyettir.</p>
<p> Ve sonra Hz.Peygamber (SAV)&#8217;i ziyaret etme nimeti&#8230; O oradadır, aramızdadır, gidip onu ziyaret edebilirsiniz. Gezegende ondan başka bu kesinlikte ziyaret edebileceğiniz hiçbir peygamber yoktur. Yahudiler Hz.Musa&#8217;yı ziyaret edemez. Kimse gidip Hz.İsa&#8217;yı ziyaret edemez. Bu müslümanlara verilmiş büyük bir nimettir, Peygamber (SAV) fiziksel olarak Medine&#8217;dedir. Hadîse göre selâma karşılık da verir. Bu karşılığı olan gerçek bir ziyarettir ve orada bulunan ve doğru hale bürünen insanlar orada tattıklarının ne olduğunu bilir, bilirler. Birçok hal içinde gidebilirsiniz. Oraya gidip hiçbir şey görmeyen insanlar vardır. Oraya gidip o nuru tâkip edenler vardır. Bazıları nuru takip etmez, ona dalarlar. Medine&#8217;ye birçok farklı ziyaret vardır.</p>
<p> Ve sonra altıncı direkten bahsediyor. Bu Şia konusudur. William Chittick İran&#8217;da öğrenim görmüştür ve Şia geleneğini iyi bilir. Şia için cihad altıncı direktir. Sünni itikadında bu yoktur fakat İmam Malik ibadet bahsine koymuştur, muamelat bahsine koymamıştır, diğer imamlar muamelat kısmına koymuştur.</p>
<p> Ruh hakikattir ve İmam Malik tanımlamıştır, elimizdeki en iyi tariftir: &#8220;ruhun bedenle ilişkisi suyun ağaç ile olan ilişkisi gibidir&#8221; der, bir diğer deyişle vücuda canlılık veren şeydir ruh, bu yönüyle bizler vitalistiz. Çinliler de bunu savunur, Chi düşüncesi, vücudda tanımsız, niceliksel olmayan bir güç bulunması fikridir. Batı geleneğinde Descartes&#8217;ten gelen zihin-vücud/  ruh ikiliği vardır, bu yüzden Descartes hayvanların öyle görünse de acı çekmediklerini çünkü bilinçlerinin olmadığını ve böylece yaşayan canlıları parçalara da ayırsanız acı çığlıkları duymayacağınızı söyler. Bedenlerimizde olmak zorundayız. Birçok insan bedenlerinde değil. Bedenlerinden ayrılmışlar. Ve bedenden tamamen ayrılmayla ilgili bir psikotik durum vardır , bu konu önemlidir. Bu yüzden bedenlerimizle ibadet ederiz çünkü bu bizi bedenimizde tutar.</p>
<p> Bedenlerimizde kalmanın en önemli yollarından biri namazın dış kurallarını öğrenmek ve aynı ilk defa araba kullanmayı öğreniyor gibi bu kurallara sıkıca yapışmaktır. İlk defa araba kullanmayı öğreniyorsanız bu zordur çünkü kurallar konusunda o kadar bilinçlisinizdir ki, özellikle yanınızda bir öğretmen varsa, ama bir noktadan sonra bu &#8220;hep yaptığınız şey&#8221; halini alıverir. Bu yüzden kurallar konusunda obsesif olmanız problemlidir, çünkü kurallara o kadar odaklanmışsınızdır ki, ibadetin ruhuna odaklanamazsınız. Ama bu ibadetin gerekli bir safhasıdır. İbadet tabiatınız haline gelinceye kadar kuralları öğrenmek gerekir, bundan sonra ibadetin ruhsal boyutu ortaya çıkmaya başlar. Bunun bir kısmı gün içinde yaptığınız zikir miktarı ile de ilgilidir, ne kadar çok zikrederseniz, ibadetiniz o kadar güzelleşir. Abdest de son derece önemlidir. Sidi Ahmad Zarruk der ki &#8220;Abdestteki durumunuz, ibadetteki durumunuzu belirler&#8221;. İnsanlar bazen abdesti hızlı ve rituel haline gelmiş bir şekilde alıyorlar ve abdest ibadet özelliğini kaybediyor.</p>
<p> Gördüğüm en güzel şeylerden biri Murat el-Hacc&#8217;ın abdest alışıdır, abdestin nasıl bir ibadet olduğunu onu izlerken anladım. Abdest derin bir ibadet eylemidir ve biz bunu unutuyoruz. Abdest ibadetin bir parçasıdır. Abdestin tuvalette alınmamasına önem göstermek gerekir. Sidi Ahmad Zarruk&#8217;un söylediği şeylerden biri de, namaza başlamadan Nas suresini vesveseye karşı okumaktır, vesveseden korur.</p>
<p> Vesvese İblis&#8217;in varlığının bir delilidir çünkü ne zaman tekbir getirseniz, çok acayip bir şeydir, otomatik olarak harekete geçer. Çok ilginç. Tekbir getirdiğiniz anda vesvese gelir. Tasavvuf ihsan ilmini tarif eden kelimeler üzerinedir. İçsel fıkıhtır. Bundan ibarettir, içsel fıkıhtır. Dış kuralları yanlış yapan fukaha olduğu gibi içsel yanlışları olan tasavvuf insanları bulunabilir. Bu problemin bir parçasıdır. İnsanlar pire için yorgan yakabiliyor çünkü bu bilinçten uzaklaşan tasavvuf insanları var, zahiri ulema olduğu gibi.</p>
<p> Batı&#8217;da cinsi sapıklıkların bu kadar çok olmasının bir sebebi insanların bedenlerinden ayrılmış olması. Seks mental bir şey halini alıyor. Onların cinsi münasebetleri tamamen mental. Bu bir hastalık, sapıklık istiyorlar çünkü bedenlerinde doğal olanı yaşayamıyorlar. Çok garip. Bunu insanların bedenleri içinde bulunduğu geleneksel kültürlerde görmüyorsunuz. Ters ilişki yok. Moritanya&#8217;da, bunun ne anlama geldiğini dahi bilmezler. Homoseksüelliği dahi anlamıyorlar. Bir fakîh bana Moritanya&#8217;da okurken Emirliklere gittiğinde, bu konularla ilgili kafasının karıştığını söylemişti, fıkıh kitaplarında pedofili ve homoseksüellik bulunması ona çok garip geliyordu, fukahanın olabilecek en uç noktalarda teorik olasılıkları değerlendiğirdiğini düşünüyordu. Dünyada böyle şeylerin olabileceğine ihtimal vermiyordu. Lut kavminin küçük bir grup insan olduğunu düşünüyordu. Ve sonra Doğuya gitti ve tam bir şok geçirdi.</p>
<p> <strong>Hadiste, dinin direkleri neden imandan önce tanımlanıyor?</strong></p>
<p> İslam&#8217;ın ilk rüknü şehadettir ve bu inançtan çıkan bir şeydir. Yani inanç İslam&#8217;ı önceler ama İslam&#8217;a girdiğinizde inancınız hamdır, tam olgunlaşmamıştır. İnanç eylemle birlikte gelir. Eylemler düzgün yapıldığında inancı olgunlaştırır. Bazı Müslüman ülkeler var, isimlerini söylemek istemiyorum ama buralarda riyakarlık norm halindedir. Zâhiri ibadetleri layıkıyla yapan ama ruhu bu ibadetlerden gıdalanmayan insanlar vardır. Namaz kılan, oruç tutan, zahire ait herşeyi yapan ama riyakarlığın en üst örneklerini gördüğünüz insanlar var, yani bu da garanti değil.</p>
<p> Riya manevi sahadaki gösteriştir. İnsanların görmesi için ibadet etmektir. Riyâ kesinlikle dindar toplumlarda daha ön plandadır. Bizde gösteriş var, birisi iyi jokeyse ve insanlar görüyorsa, büyük bir atlayış yapar, bu riya değildir. Bu sadece gösteriştir. Riyâ Allah için yapman gereken bir şeyi insanlar, mesela &#8220;ne kadar cömert bir insan&#8221; desin diye yapmandır. Bunun adı riyâdır. Riyânın iki tipi vardır. Sadece insanlar için yapmak en kötüsüdür. Diğer bir deyişle Allah&#8217;ı umursamazsın bile. İnsanlar cömert desin diye bağışta bulunursun mesela. Diğer riya ise bir şeyi samimi bir şekilde Allah için yapmak istemen ama bu arzunun ayağına takılması şeklindedir. Bu insanların mücadele etmesi gereken bir şeydir. İmam Malik&#8217;e Allah için camiye giden ama yolun üzerinde başkalarının onu görmesini umut eden adamın hali sorulduğunda bunun insanın doğası olduğunu söylemiştir.</p>
<p> Meşhur hikayedir. Bir adam kırk yıl boyunca camiye gider ve her gün ilk safta namaza dururmuş. Bir gün yine gitmiş ve başlangıçta tekbir getirmeyi unutmuş ve insanların bunu görmesini istememiş. Kırk yıldır riya içinde olduğunu farketmiş. Bu hikayenin doğru olup olmadığını bilmiyorum ama anlamı güzel. Bu bize farkında bile olmadığımız birçok ince mertebe olduğunu gösteriyor. Bu, ruhsal gelişimin bir parçası. Bu yüzden &#8220;ebrarın hasenatı, mukarrebinin seyyiatıdır&#8221; denilmiştir. Bu yüzden her makama estağfirullah denilerek başlanır çünkü daha önce ne kadar çok şeyi yanlış yaptığınızı anlarsınız, ne kadar şeyi doğru bilerek yanlış yaptığınızın farkına varırsınız. Daha yüksek bir farkındalık makamına çıkarsınız, &#8220;bunu yanlış bir sebeple yapıyormuşum meğer&#8221; dersiniz. Bu bir yolculuktur, bu yüzden adına yol denir. Allah hepimize doğru yolda bulunmayı nasip etsin.</p>
<p> Cihad konusuna biraz girmek istiyorum çünkü İslam denilince en büyük iki önyargıdan biri budur: birincisi cihaddır, ikincisi ise kadınlarla ilgili konulardır. İslam&#8217;a yapılan saldırılar genelde bu ikisine odaklanır, bunun ilkiyle ilgili kitap üzerinden biraz konuşmak istiyorum. Kutsal savaş fikrinin yanlış yönlendirici olduğunu ve yanlış tercüme olduğunu söylüyor kitap. Arapça&#8217;da kutsal savaşla ilgili bir kelime olsaydı, ki Araplarda yoktur, bunun adu Harb-i Mukaddes olurdu. Araplarda bu anlamda bir kutsal savaş fikri yoktur, Aslında bu bir hristiyan kavramıdır ve haçlılardan tevarüs etmiştir. Arapça&#8217;daki kullanılan kelime İngilizceye geçmiş ve bazen pozitif, bazen de negatif anlamda gazetecilerce kullanılıyor.</p>
<p> Cihad&#8217;ın kök kelimesi cuhud&#8217;dur, enerji harcamak anlamına gelir. &#8220;Elinden gelenin tamamını sergilemek&#8221;tir, cahada ve câhidû&#8217;dan isim fiildir. Kur&#8217;an der ki &#8220;Onlarla mücadele et, Kur&#8217;an ile cihad et&#8221; yani müşriklere karşı Kur&#8217;an&#8217;ı silah olarak kullan, çünkü Kur&#8217;an her ne kadar Allah&#8217;ın varlığını ispatlamasa da Allah&#8217;ın birliği üzerinde sürekli durur. Yani buradaki amaç Kur&#8217;an&#8217;daki Allah&#8217;ın birliğine dair argümanları sunarak birden fazla ilâha inanan insanlara açıklamaktır, Kur&#8217;an&#8217;da cihadın bir çeşidi budur. Bu büyük cihad olarak belirtilmiştir. Ayet &#8220;onlarla dillerinizle savaşın&#8230; &#8221; der, dille  yani argümanlarınızla. Bu bir münazara, tartışma değildir, daha çok medeni bir müzakeredir. çünkü Hz.Peygamber (SAV), bir görüşme kızıştığında ayağa kalkar, oradan ayrılırdı. Hz.Peygamber (SAV), münakaşaya girmez, fakat medeni müzakere içine girer, oturur, problemi ortaya koyar, delillerini sunar, karşı tarafın delillerini sunmasını bekler ve iknâ etmeye çalışırdı. Bu medeni müzakeredir ve bunun adı &#8220;cihad bil lisan&#8221;dır. Kur&#8217;an der ki, &#8220;onlarla en güzel şekilde mücadele et&#8221;. Bu mücadele zeka ve mantık kullanarak medeni müzakere yoludur. Savaş bu ortadan kalktığında, insanlar medeni bir şekilde konuşamaz hale gelince ortaya çıkar. Yani savaş medenice konuşmanın çökme noktasıdır. Bu yüzden özünde aptalca bir şeydir. Savaş aptalca bir şeydir ve bu yüzden Kur&#8217;an bize öfkeli olmamamızı öğütler, çünkü öfkeli birinin tabiatı istediği şeyi elde edemeyeceği için başka yollara, güce başvurmaktır. İstedikleri şeyler yanlış şeylerdir, onların olmayan şeylerdir. Çatışmanın kaynağı genelde bir insan veya grup üzerinde baskı kuran diğer bir insan veya grupla ilgilidir. Bir tarafta baskı gören ve diğer tarafta baskı yapan vardır. Zulüm gören insanlara Kur&#8217;an&#8217;da savaşma izni verilmiştir ve bu yüzden fiziksel veya askeri kavganın özüne ve cihada baktığımızda üç Kur&#8217;an kavramı görürüz.</p>
<p> Birisi nefisle mücadeledir. İç mücadele vardır, tutkularla mücadele vardır ve tutkular hayvani tabiattır. Bununla mücadele mantığıdır. Bu mücadele akla dayanır. Aklın Arapça&#8217;da karşılığı ‘sınırlayan veya kötü duruma düşürecek bir şey yapmana engel olan şey&#8217;dir. Akl, yekûlü ‘durmak, engellemek&#8217; demektir, Akıl için kullanılan bir diğer Arapça sözcük nuha&#8217;dır, reddeden, önleyen demektir, yenha&#8217;dan gelir. Aklın özü insanoğlunu kötülüğe düşmekten engellemektir. Aklını dinlemeyen insanlar için Allah &#8220;&#8221;onlar hayvan gibidirler&#8221; diyor, &#8220;hatta daha düşüktürler&#8221; diye devam ediyor. Bunun sebebi şudur ki hayvanlar kendilerine zarar verecek şeyler yapmazlar. Bir hayvan bir şeyde kendisine zarar olduğunu görürse, ondan uzak durur. Bir hayvan yangın görse, o yangından kaçar. Bir hayvan onu tehdit eden bir şey görürse, kaçacak bir yer bulamazsa kendini savunur, veya onu savuşturabilecek gücü varsa kendini savunabilir. Mesela kaplana daha zayıf bir hayvan saldırsa, Kaplan onunla dövüşür çünkü onu yeneceğini bilir.</p>
<p> İnsanoğlunun kendi içindeki hayvani duyguları dinlemesi ona teslim olmaktır, bu daha düşük bir şeye teslim olmak demektir. Bu yüzden insan vücuduna baktığımızda yüksek organlar, kalp ve akıl üst bedendedir ve düşük organlar, mide ve cinsi uzuvlar alt bedendedir. İnsanoğlunun böyle olması istenir çünkü. O hükmeden güç olmalıdır, insanoğlunda bu kalp ve akıl olmalıdır; boyun eğen güç ise hayvani tabiat olmalıdır. İnsanoğlu hayvani tabiatına teslim olur, şehveti ve arzusu aklına galip gelirse ona zararlı işler yaptırır. Böylece hayvandan aşağı bir konuma iner çünkü hayvanlar sadece ihtiyaçları kadarını alırlar. Kaplanlar canilik yapmaz, ihtiyacını alır, gerisini bırakır. Bir günlük ihtiyacı kadarını alır, yoksa bir defada on zebrayı öldürmez. Ne kadar ihtiyacı varsa o kadarını öldürür ve insanın farkı budur, insanın önceliği ihtiyaç değildir. Yırtıcı bir hayvan diğer bir hayvana saldırdığında, istek veya arzu ile değil, ihtiyaç doğrultusunda saldırır. Bu çok farklıdır. Sebepsiz saldıran çok az canlı vardır. Köpek balıkları şartsız saldırır, yılanlar da öyle. Bazı yılanlar öyledir, babunlar da sebepsiz saldırır ama bu durum hayvanlar aleminde nadir görülen bir durumdur.</p>
<p> Tüm canlıların duyguları ve aklı vardır, insanoğlunun da kendini koruma mekanizması vardır. Kendini korumak insan doğasının bir parçasıdır. Düştüğünüzde reaksiyonunuz kolunuzu uzatmaktır, yüzünüz üzerine düşmezsiniz. Askerlikte size ilk öğretilen şeylerden biri düzgün düşmektir çünkü siz elinizi uzatmak istersiniz fakat bu bileğinizi kırmanız anlamına gelir. Bu yüzden size zarar vermeyecek ve kendinizi koruyacak şekilde düşmeyi öğretirler. Birisi size saldırdığında önce yüzünüzü kapatırsınız. Birisi size yumruk savurduğunda orada öylece duruyor, hiçbir şey yapmıyorsanız sinir sisteminizde bir bozukluk var demektir. Kendini savunmak insanîdir, içimize yerleştirilmiş bir şeydir ve bu yüzden dünya üzerindeki tüm medeni hukuk sistemleri kendini savunmayı bir hak olarak tanır. İlk cihad nefisle yapılan cihaddır ve insanoğlunu insan yapan budur. Bahani der ki insanoğlu- Kur&#8217;an&#8217;da insanoğlu için iki kelime var, biri beşerdir ve diğeri insandır. Beşer, bizi diğer hayvanlardan ayıran kalitedir, mesela kuşlar tüylerinden tanınabilir. Kuşların tüyleri olur. Memelilerin kürkleri olur. İnsanoğlunun cildi olur. Bu yüzden bize beşer denilmiştir. Beşer beşere&#8217;den gelir anlamı cilttir. Beşer dediğinizde insan olduğunu anlarsınız. Bu yüzden Peygamberlerden bahsettiklerinde &#8220;onlar da bizim gibi beşer&#8221; diyorlardı, insan demiyorlardı.</p>
<p> Hepimiz beşeriyeti paylaşıyoruz ama hepimiz insaniyeti paylaşmıyoruz. Allah&#8217;ın bize insan diye seslenmesi onun ihsanıdır. Râgıb diyor ki bir köpek iki ayak üzerine dikilse ve konuşmaya başlasa bu insanoğlunun birçoğunun bulunduğu durumdur. Yani onlar insanlığı şekilde, surette paylaşırlar ama gerçekte insan değillerdir. Kur&#8217;an&#8217;ın bir ayeti der ki &#8220;biz Ademoğullarını mükerrem kıldık&#8221; ve bu mükerremliktir ki hayvanlar gibi değiliz, dört ayak üzerinde değiliz, tabağa eğilmek zorunda değiliz, ağzımıza kadar kaldırabiliyoruz. Köpek gibi tabaktan dilimizle su içmek zorunda değiliz, kendimizi besleyebiliyoruz. İnsanoğluna verilen bu nimetler karşılığında erdemli ve soylu bir hayatı gerektiriyor, bu zor bir şey. Zaman alıyor. Insanoğlu bununla doğmuyor. Merhamet beslenmesi gereken bir şeydir, bazı insanlarda bu tabiatındandır. İmam Gazali bundan bahsediyor, bazı insanlarda bu erdemler doğuştandır. Bazılarında ise böyle değildir. Çocuklarda görürsünüz, bazıları eşyalarını paylaşır, bazıları ise kesinlikle paylaşmaz, paylaşmaya zorlarsanız kavga çıkartır. Öğrenmek zorundalar. Bazı çocuklar diğerlerine vurur. Bazıları bunu yapamaz ve bundan çekinir. Erkekler daha agresiftir, ve bunun da bir sebebi vardır. Kadınların biyolojik bazı özellikleri vardır ve bu çocuk doğurmaları ile ilgilidir. Yani doğalarında gizli erdemler vardır, hormonlar onları böyle olmaya zorlar. Kadınların rahimleri vardır ve rahim merhametin özüdür. Rahim Arapça&#8217;da, Rahmet ile aynı köktendir. Çünkü merhametin özü rahimde tecelli eder. Bu yüzden Allah rahimi kendi Rahîm ismiyle yaratmıştır. Yani rahim Allah&#8217;ın fiiline izafedir. Bu yüzden kadınlar erkeklerin sahip olmadığı bu özelliklere sahipler. Bu yüzden topluluklarda insanlaşma faktörü kadınlardır. Anne insanlaştırma faktörüdür ve annelik ortadan kalktığında bu toplum için bir felaket olur.</p>
<p> Bu yüzden, yüksek erdemlere sahip olup beşerlikten insanlığa yükselmek bir mücadele sürecidir ve bu zorlu bir süreçtir.</p>
<p> Her şeyin temelinde dört erdem bulunur: Cesaret, ölçülülük, hikmet ve adalet. Bunlar insanoğlunun hayatına yön vermesi gereken temel erdemlerdir. Herbir erdemin kökeninde bu dördünden biri bulunur. Cesaret en büyük ve en önemli erdemdir, çünkü diğerleri buna dayanır. Cömertlik bu ana erdemin çocuğudur çünkü cömertlik birinin verme cesaretidir. Sabır da bir çeşit cömertliktir çünkü bir belaya uğranıldığında endişenin az olmasıdır ve bu da bir nevi cesarettir. Yani sabırlı olmanın kökü cesarettedir, bu yüzden İngilizce&#8217;de cesaretin (courage) kök kelimesi core&#8217;dur ki bu kalp demektir. Cesaretin menbaı kalptir, çok cesaretli biri kalp sahibidir, bu yüzden Araplar Batı Afrika&#8217;da &#8220;onun yüreği yok&#8221; derler, bunun anlamı o kişinin cesaretinin olmamasıdır. Kalp cesaretin kaynağıdır. Bir diğer erdem ölçülülüktür ki bu dengedir. Ölçülülük dengeyle ilgilidir. Ilık dengedir. Isıyı ayarlarsın, ölçülülük kendini farklı durumlara karşı ayarlama yeteneğidir. Yani daima denge kurar. Homeostatik moral homeostatis gibidir. Vücudunuzun 37 dereceye kendini ayarlaması gibi, ruhunuz her şeyde ölçü oluşturur. Ölçülülüğün özü budur ve bundan iffet gelir.</p>
<p> Bundan hoşnutluk doğar ve hoşnutluktan güvenilirlik husûle gelir. İffet sadece cinsi ahlak demek değildir, herşeyle ilgilidir, her şeyde orta yolu bulmakla ilgilidir. Ilımlılık iffete ve iffetli tabiata, saf, erdemli tabiata yol açar. Hikmetten anlayış ortaya çıkar. Aklın ve zihnin erdemleri. Ve son olarak adalet. Adaletin özünde dürüstlük arzusu yatar. Adaletin özü insaftır, dürüstlüktür ve bu çok zordur. Bu dünyada çok az insan dürüsttür. Bu dünyada gerçek adaletin ortaya çıkması çok güçtür, çünkü insanoğlunun adil, gerçek anlamda adil olması çok zordur.</p>
<p> Adaletin güzelliği merhameti doğurur. Bunun sebebi acı çeken, haketmediği bir durumda olan bir kişi gördüğümüzde ortaya bu duygunun çıkmasıdır. Başka bir deyişle ben o durumda değilim, o kişinin de o durumda olmasını istemiyorum demek adalettir. Bu yüzden merhamet adaletten doğar. Genellikle merhamet ve adaletin birbirini dışlayan şeyler olduğu algısı hakimdir. Ya adilsindir veya merhametli, ama gerçek merhamet aslında gerçek adalet hissiyle mümkün olmaktadır. Bu yüzden Allah yarattıklarına merhamet ettiğinde, bu onun adaletinden gelir. Bu yüzden Kur&#8217;an der ki: &#8220;merhametim adaletimi geçmiştir&#8221;. Bir diğer deyişle, eğer yarıştırılırsa merhamet her zaman adaletten once gelir, çünkü merhamet hoşgörüden doğmaktadır.</p>
<p> Hoşgörü, size baskı uygulayan biri olmasına rağmen, intikam istememektir. Bu erdemden, affetme veya özür dileme erdemleri doğar, bu yüzden en büyük erdemdir. Affetmek inanılmaz bir duygudur. Stanford&#8217;da yapılan çok ilginç bir çalışma vardı, sanırım İrlanda&#8217;daki insanlarla çalıştılar. Protestanların eliyle çocukları öldürülmüş İrlanda Katolikleriydi, veya tam tersiydi. Bu çalışmadaki kadınların çoğu depresyondaydı ve çoğu inanılmaz öfkeliydi, intikam hisleriyle doluydular. Onlarla çalışarak bunun üstünden gelmesini sağlamaya çalıştılar ve ulaştıkları nokta mazlum yakınlarının zalimleri affetmesiydi. Bunu yaptıklarında çok iyi hissettiler. Bu depresif hallerden çıkabildiler. Bir bir çeşit kabullenmedir ve affetmenin güzel yönü budur. Bu döngüye devam etmek istiyor muyum veya bu döngüyü kıran olmak mı istiyorum? mücadelesidir. Bu yüzden Hz.Peygamber (SAV) gerçek mücahid ruhunu ona zarar veren şeylerden koruyan kişidir demiştir. Sebebi budur. Bu antik Çin bilgeliğinde de böyledir. Çin&#8217;li bir bilge &#8220;gerçek voya kendini fethedendir&#8221; demiştir.</p>
<p> Bu antik gelenektir. İkinci çeşit mücahede ise şeytanla mücahededir. Şeytan bu alemde mevcut olan bir güçtür. Ruha fısıldayan ve insanın dışında da bulunan bir güçtür. İki formdadır: insi şeytan ve cinni şeytan. Cinni şeytanlar başka bir alemde çalışan güçlerdir. Bizler buradayız ve birbirimizi görüyoruz. Bizimle yaşayan ve hayatımıza etki eden ve hayatlarına etki ettiğimiz, onları göremediğimiz ama onların bizi gördüğü başka yaratıklar da vardır. Her kültürde, her medeniyette onlara atıf vardır. Hiçbir kültür yok ki, Japon olsun, Hindu olsun, Rus, İrlandalı hiçbir kültür yoktur ki bu aleme atıfta bulunmuş olmasın. Almanlarda, poltergeist, yaramaz ruhlar diye tanımlanan şeyler vardır. Japon kültürü bununla doludur. Onlar gerçektir ve etkileri vardır. Onlarla mücadele temizlikle, ihtiyatla, sidik ve dışkıdan uzak durmakla, abdest, yıkanma, bu gibi şeylerledir. Bu yüzden birçok gelenek bunlara önem vermiştir. Bazı yerli Amerikalı kabileler ülkenin güneybatısında adaçayı yakarak bunları uzaklaştırmaya çalışırlardı. Tütsü bu amaçla kullanılan şeylerden biridir çünkü güzel kokulardan hoşlanmazlar. Bu yüzden tütsü neredeyse evrensel bir gelenektir. Tütsüyü hristiyan geleneklerinde, Şinto, Budist, İslami gelenekte bulabilirsiniz. Hz.Peygamber (SAV) &#8220;mescidleri tütsüleyin&#8221; buyurmuştur. Güzel kokular sürmek de iyi bir şeydir. İçten gelen dürtüler herkeste vardır, buna obsesif kompülsif düşünceler diyebilirsiniz, insanlar adına ne diyorsa. Psikiyatristler, işin içinden çıkamayınca, insanlar işitsel halüsinasyonlar görmeye başladı diye isim veriyorlar. İşitsel halüsinasyon diyorlar. Müslümanlar bunların gerçek olduğuna inanır. Onların gerçekliğini inkar edemezsiniz çünkü onları yaşayan ve duyan insanlar var. Hepsi kafanda diyorlar, hepsi kafamda olabilir ama oradalar işte. Bu insanlar çevremizde, onları görebilirsiniz. Kendi kendilerine konuşup bağıran insanlar görürsünüz. Sürekli bir savaş hali içindedirler , onlara mecnun denir.</p>
<p> Üçüncü çeşid cihad, doğru olanı savunmaktır. Bu kılıçla cihaddır. Kur&#8217;an&#8217;da bununla ilgili birçok ayet vardır. Savaşma izni bir kerede gelmedi, 13 yılın sonunda geldi. Müslümanların Mekke&#8217;de savaşma izni yoktu. Onlara izin verilmemişti. Bu yüzden sessizce acı çektiler. Savaşmadılar, onlara yapılan zulümlere karşı çıkmadılar. Bu Araplar için çok zor bir şeydi, Ebu Bekr gibi insanlar mürüvvet, şecaat, şehamet gibi Arap gücü, cesareti içinde yetişmiş insanlar için bu bekleyiş çok güçtü. Onların gözü önünde insanların zulüm görmesi ve hiçbir şey yapamamaları çok zorlarına gidiyordu. Bu kendi içinde bir sınamaydı, savaşamamak büyük bir testti onlar için. 13 yıl sonra ayet geldi ve sahabe Medine&#8217;ye hicret etti. Ve bir farklı durum ortaya çıktı, artık bir otorite devleti vardı, burada devlet kelimesini farklı kullanıyorum. Modern bir kavram olan devlet anlamında kullanmak istemiyorum çünkü Medine böyle bir yer değildi. Ama merkezi bir güç vardı ve bu yönüyle bir şehir devletiydi. Bu noktada savaşmaya izin çıktı. Bu savaşa izin veren ilk ayetti. Mazlumlara, savaşmak için can atanlara verilen bir imtiyazdı. Bu ayet on üç yıl boyunca gelmedi, bu izin tam on üç yıl sonra, şartlar değiştiğinde geldi. Meşru devlet otoritesi olmadan savaşmak izni yoktur. Bu hiç olmamıştır. Müslümanlar  hiç böyle bir şey görmemiştir. Savaşmak için izin devlet otoritesi oluştuğu zaman ortaya çıkar. Bu, kişi kendini öldürülmeye karşı savunamaz demek değildir ama sahabeye ve içinde bulundukları duruma baktığınızda şunu görüyorsunuz: bazıları işkence görüyordu, bazıları öldürülmüştü. Sümeyye (R.Anha) mızrakla öldürülmüştü, islam&#8217;da ilk şehidedir. Gelen ilk ayet buydu ve Allah diyordu ki &#8220;evlerinden haksız yere çıkarılanlar ve tek suçları &#8220;Rabbim Allah&#8221; demiş olanlar&#8221;. Bu gerçekten önemli çünkü savaşmaya izin verilmesinin iki şartı bunlardır: </p>
<ol type="1">
<li>Dininize düşmanlık besleyen insanlar</li>
<li>Topraklarınızı çalan insanlar</li>
</ol>
<p> Bu yüzden Kur&#8217;an&#8217;da &#8220;Allah sizleri dinlerinizde düşmanlık etmeyen veya evlerinizden çıkarmayanlara iyilik, doğruluk göstermekten, zenginliğinizi paylaşmaktan men etmez, Allah doğru, adil olanları sever&#8221; buyurmuştur. Allah müslümanları gayr-i müslimlere iyi davranmaktan men etmez, ama onlar Rabbinize ibadetinizi engellemek, toprağınızı çalmak ve sizleri evlerinizden çıkarmak için sizinle savaşıyorlarsa onlarla savaşma hakkınız vardır. Bu Kur&#8217;an&#8217;da Allah&#8217;ın verdiği bir imtiyazdır. İkinci dönem müşriklerle savaştır &#8220;sizinle savaşanlarla Allah için savaşın, ama zalim olmayın, Allah zalimleri sevmez&#8221;. Ulema diyor ki, Allah zalimleri sevmez gerçeği değiştirilemez. Bir diğer deyişle Allah muhabbeti, Allah sevgisi gelip geçici bir sevgi değildir. Allah saldırganları sevmiyorsa O hiçbir yerde, hiçbir zamanda sevmiyordur, saldırganlık daima yanlıştır. Bu yüzden Allah &#8220;Sizinle savaşanlarla savaşın ve saldırgan olmayın&#8221; diyor.</p>
<p> Bir sonraki aşamada Allah diyor ki &#8220;sizinle topyekün savaşan müşriklerle siz de topyekün savaşın&#8221;. Bunun sebebi Hz.Peygamber ile yaptıkları anlaşmayı bozmalarıdır, bu savaşın doğasıyla ilgili hatırlanması gereken önemli bir şeydir, savaş genellikle iki devlet arasında gerçekleşir. Bu savaşın doğasıdır. Sivil savaş denilen şey&#8217;e İslam fitne ismini verir. Müslümanlar ve müşrikler arasındaki bir yönüyle fitneydi, bunun sebebi savaşanların tek bir kabile olmalarıydı. Aynı soya mensuptular. Kureyş Mekke&#8217;deki insanların atasıydı. Ve kutsal aylarda savaşmama adetleri vardı. Ayette &#8220;sana haram aylardan sorarlar&#8221; diyor çünkü Araplarda savaşılmayan dört ay vardı. Allah buyurdu ki &#8220;Kutsal aylarda savaşmak büyük günahtır ancak insanları Allah yolundan çevirmek, O&#8217;nu inkar etmek ve Mescid-i Harâm&#8217;a girmekten onları menetmek ve halkını oradan sürmek, bütün bunlar Allah katında daha da kötüdür, çünkü zulüm ve baskı öldürmekten daha korkunçtur&#8221;</p>
<p>  Bazen çatışma içine girmek bazı durumların ortaya çıkmasına izin vermekten daha iyidir. Bu yüzden Allah Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de &#8220;Onlar, haksız yere, sırf, &#8220;Rabbimiz Allah&#8217;tır&#8221; demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah&#8217;ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah&#8217;ın adı çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi.&#8221;buyuruyor ve bir başka ayette şöyle diyor: &#8220;yeryüzünde çürüme olurdu&#8221; . Kur&#8217;an insan doğasının saldırgan olduğunu söyler. ABD&#8217;nin kurucu başkanları, federasyon maddelerini onayladıkları ilk büyük tartışmada, Hamilton şöyle diyordu: &#8220;Biz konfederasyon istemedik çünkü bir grup konfedere eyelet olursa, her biri bağımsız devlet olur, kendinize savaş için uygun ortam hazırlamış olursunuz, bu yüzden merkezi bir hükümet olmalıdır ve monarşinin anlamı budur, otoritenin tek kaynak olması. Yunanca anlamı budur. Savaşlar, insanlar aynı otorite kaynağını tanımadıkları zaman olur. Savaşın kaynağı budur ve bu yüzden uluslararası yasa sadece uluslararası topluluk kanunları tanıdığı zaman geçerlidir. Fakat uluslararası toplum denilen şey de bir sahteliktir. Filistin bir sorun elbette ama insanlar farkında değil, Çeçenistan&#8217;da neler oluyor. Şimdi Çeçenleri kıyıma uğratıyorlar. Gazetelerde yok. Neden? Çünkü Ruslar Amerikalılarla terörizm üzerine anlaşma yaptılar. Çeçenlere ne isterseniz yapmanıza müsaade ediyoruz. Gidin kökünü kazıyın diyorlar, olan bu. David Elliot, Newsweek&#8217;te makalesinin sonunda &#8220;Çeçenya&#8217;ya yazık&#8221; diyor. Makalesini böyle bitiriyor. Makalenin tamamı yaşadığımız dünyadaki gerçek politika ile ilgili. Tüm ahlaki altyapı kitlelere sözde bağlılık üzerine kurulu. Fakat dünya kamuoyu sadece canının istediğiyle yönleniyor. Daha yüksek konulara zihinlerinde yer yok çünkü bu sorumluluk, hesap verebilirlik demek. Kime karşı sorumlusun? Devletlerinin doğru ve yanlışlarıyla artık ilgilenmeyen vatandaşlara karşı mı? Bu ülkede 200 yıl önce insanlar vardı, King George&#8217;a karşı çıktılar, dünyadaki zulüm o kadar yakın değil mi?. ABD&#8217;de, Britanyalılar iş başındayken o kadar kötü değildi, bu yüzden birçok Amerikalı Britanyalılarla savaşmak istemedi. Problemleri yoktu, durumlarından memnundular.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>… Bu konuda okumak için…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/24/islam%e2%80%99in-vizyonu-3-hamza-yusuf/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/24/islam%e2%80%99in-vizyonu-3-hamza-yusuf/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İslam’ın vizyonu (2) / Hamza Yusuf</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/05/12/islam%e2%80%99in-vizyonu-2-hamza-yusuf/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/05/12/islam%e2%80%99in-vizyonu-2-hamza-yusuf/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 11 May 2012 22:59:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21896</guid>
		<description><![CDATA[Birinci Bölüm
 (Zaytuna Institute&#8217;dan Hamza Yusuf Hanson&#8217;ın Dr.Murata ve Chittick&#8217;in ‘İslam&#8217;ın Vizyonu&#8217; kitabıyla ilgili söyleşisinin 2.kısmı)
Cibril hadisi, hadis literatüründe en önemli hadislerden biri kabul edilir. İslam&#8217;ın özeti niteliğindedir. Bu hâdise, Efendimiz (SAV)&#8217;in irtihalinden 80 gün önce vukû bulmuştur, Yani bu dünyada bizlerle bulunduğu son döneme aittir. Hadis râvisi Ömer ibn Hattab&#8217;dır. Hz.Ömer ikinci halifedir, aynı zamanda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/2012/01/21/islam%e2%80%99in-vizyonu-hamza-yusuf/" target="_blank"><img class="alignright" src="https://encrypted-tbn3.google.com/images?q=tbn:ANd9GcRoDO6pzEg_wkC5xG7k2ueP61HZ8EE91FdvVbp826lf9qTxRkH19g" alt="" width="246" height="205" />Birinci Bölüm</a></strong></p>
<p> (Zaytuna Institute&#8217;dan Hamza Yusuf Hanson&#8217;ın Dr.Murata ve Chittick&#8217;in ‘İslam&#8217;ın Vizyonu&#8217; kitabıyla ilgili söyleşisinin 2.kısmı)</p>
<p>Cibril hadisi, hadis literatüründe en önemli hadislerden biri kabul edilir. İslam&#8217;ın özeti niteliğindedir. Bu hâdise, Efendimiz (SAV)&#8217;in irtihalinden 80 gün önce vukû bulmuştur, Yani bu dünyada bizlerle bulunduğu son döneme aittir. Hadis râvisi Ömer ibn Hattab&#8217;dır. Hz.Ömer ikinci halifedir, aynı zamanda sahabe olarak Hz.Ebu Bekir&#8217;den sonra Hz.Peygambere (SAV) en yakın ikinci kişidir. Hadis şöyle başlıyor: &#8220;Hz.Peygamber (SAV) ile oturuyorduk. Beyaz elbiseli, simsiyah saçlı bir kişi çıkageldi, üzerinde hiçbir seyahat alameti yoktu.&#8221;</p>
<p>Burada ilginç bir durum var. Medine bir çöl şehri, bu kasabada yaşayan birkaç bin insan var. Şehirden çok bir köy gibi. Arabistan standartlarında şehir olarak düşünülebilir ama insanların birbirini tanımadığı bir yer değil. İnsanlar birbirini tanıyor. Bu kişi temiz, beyaz elbiseler içinde, dışarıdan geldiğine dair üzerinde hiçbir alâmet yok. Doğal olarak bu insanın yabancı olduğunu <span id="more-21896"></span>düşünüyorlar. Nereden geldiğini bilmiyorlar, tuhaf bir durum. Yıkanmış, elbiselerini değiştirmiş olması lazım. Kimse bu insanın nereden geldiğini bilmiyor ve onu daha önce görmüş olan kimse yok. Oturuyor, dizlerini samimi bir şekilde Hz.Peygamberin dizlerine dayıyor, ve elini Hz.peygamberin (SAV) uyluğuna koyuyor. Hadiste, meşhur olanında bundan bahsetmiyor, iki elini dizine koyduğundan bahsediyor. Oturuş şekli klasik medrese eğitimi gören bir talebenin oturuşu şeklinde. Doğuda böyle oturmamak edebe aykırı görülür. Dikkat ettiyseniz Farsîler uzun süre bu şekilde oturabilirler. Birçok müslüman ülkede yerde oturmak genel bir adettir.</p>
<p>Sonra soruyor: &#8220;ya Resulullah, bana İslam&#8217;dan bahset!&#8221; Hz.Peygamber (SAV) diyor ki: &#8220;İslam şehadettir.&#8221; Söylediği ilk şey bu! &#8220;Allah&#8217;tan başka ilah olmadığına, Hz.Muhammed&#8217;in O&#8217;nun elçisi olduğuna şehadet etmendir&#8221;. Bu bir inanç değildir. Şehadet bir inanç değildir, bir eylemdir. Dil ile ifade etme eylemidir. İslam&#8217;da kelimeler eylem olarak kabul edilir. İmam Malik Hz.&#8217;leri diyor ki, &#8220;kelimelerin eylem olduğunu fark ettiğinizde, akıllıysanız konuşmanız azalır çünkü eylemlerinizin hesabını dikkate alırsınız. Ne kadar çok konuşursanız o kadar sorumluluk alırsınız&#8230;&#8221; Şehadeti dil ile ifade etmektir diyor. Bu ilk rükündür, rükün kendisine dayanılan şeye denir. Diğerlerini tutan şeydir&#8230;</p>
<p>Sonra diyor ki &#8220;namaz kılarsın, zekat verirsin, Ramazan&#8217;da oruç tutarsın ve gücün yetiyorsa Allah&#8217;ın evine haccedersin.&#8221; Burada adam dönüp &#8220;doğruyu söyledin!&#8221; diyor. Hz. Ömer rivayetinde buna çok şaşırdığını belirtiyor. Çünkü adam hem soru soruyor, sonra da cevabı tasdik ediyor! Biliyoruz ki soru sormak bir öğrenme aracıdır, ama aynı zamanda bir öğretme aracıdır da. Öğretmen, soruyu cevabını bilmediğinden sormaz, başka bir amaçla sorar. Hâlâ o kişinin kim olduğuna dair hiçbir fikirleri yok. Adam sonra şöyle devam ediyor: &#8220;Şimdi bana imandan bahset!&#8221;. Böylece farklı bir boyuta geçiyoruz. Önce İslam&#8217;ı sordu, şimdi ise iman&#8217;ı soruyor. Demek ki İslam ile iman birbirinden farklı ve göreceğiz ki bu önemli bir fark. Hz.Peygamber (SAV) ona imanın Allah&#8217;a inanmak olduğunu söylüyor. Ona imanın &#8220;ne olduğunu&#8221; söylemiyor, imanın &#8220;nesnelerini&#8221; söylüyor. Çünkü iman kendi içinde bir muamma. İmanın ne olduğunu sözle açıklamak mümkün değil. Yapılacabilecek tek şey imanın nesnelerini açıklamaktır. İman, alimlere göre bir tasdiktir. Birinin kalbinde bir şeyi tasdik etmesi, onaylaması veya kanaat oluşturmasıdır. Hz.Peygamber (SAV) ona imanın nesnelerinden bahsediyor. İman, Allah&#8217;a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve dünyadaki ölçülülüğe (kadere), her şeyin planlanmış ve belirlenmiş olduğuna ve iyi ve kötünün Allah&#8217;tan olduğuna inanmaktır diyor. Son kısım teolojide kötülük problem (odise) denilen bir problemdir. Hristiyanlar için dünyada kötülüğün varlığını açıklamak bir kâbus halini almıştır. Bu durum müslümanlarda hiçbir zaman bir sorun teşkil etmemiştir. Müslümanlar dualiteye inanmaz, hiçbir zaman dünyada muhalifçe çarpışan iki güç fikrine sahip olmamışlardır. Bir müslüman iyi ve kötünün Allah&#8217;ın yaratmasıyla olduğuna inanır. Allah bizim ölçülerimizle belirlediğimiz iyi ve kötü kavramlarının üzerindedir, çünkü gerçekte iyi ve kötü bizim açımızdan vardır. Prensipler vardır: öldürmek kötüdür. Öldürmeyiz. Çalmak kötüdür, çalmayız. Ama bazı durumlarda çalmak kabul edilebilirdir, bu durum etiğidir. Öldürmenin olabildiği durumlar vardır, bazen bunun adı cinayet olmaz, meşru müdafaa olur. Demek ki kötü olan eylemin bizatihi kendisi değildir. Onu yanlış veya zalim yapan şey sebep veya niyettir. Bu ilginç bir konudur ve müslüman inancının temel parçasıdır. Bu konuya iman bahsinde detaylıca gireceğiz çünkü çok önemli.</p>
<p>Sonra tekrar &#8220;doğruyu söyledin!&#8221; diye tasdik ediyor. Sonra &#8220;ihsan&#8217;ın&#8221; ne olduğunu soruyor. Bunu çevirmek çok güç, iyi olanı yapmak diyebiliriz belki. Kök kelimeye baktığınızda ‘ihsana&#8217;nın anlamı ‘güzel&#8217;dir. ‘Ahsana&#8217; kelimesi bir şeyi güzel yapmak anlamına geliyor. Geçişsiz fiilin geçişli hali. İngilizce gramerini biliyorsanız, geçişsiz fiil nesne almaz. Geçişli kelime nesne alır, yani hasunah nesne almaz. Hasunah zeydun dersin. Zeydun iyidir. Ahsanah zeydun dersen, nesne gerekir. Zeyd iyi olanı kime yaptı? Ahsana zeydun ilen amr. Zeyd Amr&#8217;a iyilik yaptı. O halde ihsan kelimesinde ahlaklı işleri yapma fikri var. Erdemi dünyaya getirme eylemi, bu İslam&#8217;daki en yüce şey. Erdemli fiilleri işleyerek dünyayı daha güzel hale getirmek.</p>
<p>Chisholm&#8217;a ait bir etik teoriye gore, etik aslında estetiğin bir dalıdır. Bu çok ilginç bir teori. Felsefede, güzelliği inceleyen felsefede, bir şeyi güzel yapan nedir? Sorusu sorulur.  Mesela sabah buraya aracımla gelirken tepeye baktım ve gelincikleri gördüm. Altın rengi güzel gelincikler tepeyi kaplamıştı. Gelinciklerin yeşille buluşması çok çarpıcıydı. İçimizde bu güzelliği farketmemize veya fark edemememize yol açan şey nedir, dünyayı güzel veya çirkin olarak görmemizi sağlayan şey nedir? Çiçeklerin karşısındaki tepede de çöpler vardı, farklı bir deneyim de yaşayabilirdim. Bir şey uyumsuz. Uymuyor ve estetiğin de özü bu. Uyumla ilgili. Erdemli eylemlerin özü onların dünyaya tam uyan eylemler olması. Bu yüzden İslam öğreniminin özü edep konusudur. Edep yaşayıştır. Doğru davranıştır. Uygun davranış, doğru ölçülerde yapılan davranışlardır. Edep işte bu yüzden aynı zamanda literatür demektir, çünkü edebiyatın anlamı da budur. Kelimeleri ölçülü bir şekilde, doğru yerlerine yerleştirme eylemidir.</p>
<p>Edip kelimeleri ölçülü bir şekilde seçer. Arapça, Farsça veya İngilizce bir şiiri ele alın. Mesela:</p>
<p>Mağrur olma ey ölüm,kimileri senin için,</p>
<p>Yamandır, dehşetlidir dediler, öyle değilsin sen&#8230;</p>
<p>Şiirdeki kelimelerin hareketine baktığınızda, metnin, gücünü kelimelerin yerleşiminden aldığını farkedersiniz. Ölüm kudretli değilsin desem, metin tüm anlamını yitirecek. Kelimeler tam olması gerektiği yerde bulunduğunda başka bir anlam kazanıyor ve insan kalbine tesir edebiliyor. Aynı şey dünya için de geçerlidir. Doğallık, tabiattaki ölçülülük etkileyicidir. Robert Frost&#8217;un insanlarla ilgili çok güzel bir şiiri var. İnsanlar okyanusa bakarlar ve haz alırlar. Okyanusa bakıyorlar, halbuki arkalarındaki kara çok daha çeşitli ve ilginç. İnsanlar neden karayı bırakıp okyanusa bakarlar? Bu onun sırrı ve büyüklüğüdür, yaratılışın gücüdür. Okyanus dünyadaki en güçlü şeylerden biridir. Bu yüzden Araplar geniş bir şeyden bahsetmek istediklerinde, ‘o bir derya&#8217; derler. Araplar ‘Kur&#8217;an bir okyanustur, ve bu okyanusun kıyısı yoktur&#8217; derler, kıyısız okyanus&#8230; Bunu hayal bile edemezsiniz.</p>
<p>İhsan, ‘güzel bir şey yapmak, Allah&#8217;a onu görüyormuş gibi ibadet etmendir&#8217;. Bunun anlamını düşünelim. Allah&#8217;ı görebilseydin, dünyada nasıl davranırdın? Diğer insanlara nasıl davranırdın? Diğer yaratılmışlara? Birinin evine misafir olduğunuzda onun halısının üzerine tükürmezsiniz, odanın köşesine bevletmezsiniz. Neden? Çünkü orası sizin eviniz değildir. O evdeki yaşayışa uygun bir şekilde hareket etmek zorundasınızdır. Ne kadar düzgün davranış sergilerseniz, sizi tekrar davet etmeleri o kadar muhtemeldir.  Allah&#8217;ı görüyormuş gibi dünyada bulunmak demek, Allah&#8217;ın misafiri olmaktır. Bir misafire yaraşır bir şekilde hareket etmek zorundasınızdır. Allah&#8217;ın evinin kurallarına uygun davranmak zorundasınızdır. İhsanın anlamı tam olarak budur.</p>
<p>Ve sonra diyor ki: ‘siz O&#8217;nu görmeseniz de biliyorsunuz ki O sizi görüyor&#8217;. Bu yüzden ihsanın en yüksek mertebesi Allah&#8217;I görür gibi davranmaktır ama bunu yapamıyorsan biliyorsun ki O seni görüyor ve davranışını buna göre düzeltiyorsun.</p>
<p> </p>
<p>Sonra diyor ki, ‘bana Saatten haber ver&#8217;. Hz.Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) diyor ki ‘soru sorulan sorandan daha fazlasını bilmiyor&#8217;. Bu bir sırdır. Sonra diyor ki ‘bana işaretlerinden bahset&#8217;. Bunlar ahir zaman alametleridir. Hz.Peygamber (SAV) diyor ki: &#8220;köle kadınlar efendisini doğurur&#8217;. Ulema bunu hep alışılmadık bir ifade olarak kabul etmişlerdir. Baskın üç yorumda bulunmuşlardır. Bunlardan birisi sosyal düzenin alt üst olmasıdır. Doğrunun yanlış olmasıdır. Yanlışın doğru olmasıdır. Yüce insanların zelil olmasıdır. Zelil insanların yükselmesidir.</p>
<p>Bir diğer yorum şudur ki, Konfüçyen anlayışta toplumun kötüye gitmesinin en önemli işaretlerden biri, çocukların ailelerine asi olmasıdır. Çocukların itaatkarlığı ortadan kalktığında sosyal düzen aile otoritesine dayanır. Aileler adil değildir. Çocuklar despotlukla büyütülür. Ama bir görüşe göre adalet ancak sevginin olmadığı yerde gereklidir. Çünkü anne-babanın kısıtlamaları ona duyduğu sevginin yansımasıdır. Yani ebeveyn çocuğunun zararlı bir şeker yemesine izin vermez veya çocuğunun televizyon izlemesine izin vermez. Dıştan bakarsanız bu despotluktur. En çok sevdiğim görüntülerden biri de şu: çocuk emekliyor ve anne-babası gelip yerden alıyor ve başka yöne çeviriyor. Bunun bir sebebi var, asla zorbalık değil, tam tersi şefkattir.</p>
<p>Sonra adam gitti. Bir müddet sonra- bazıları üç gün diyor- Hz.Peygamber (SAV) dedi ki:  &#8220;Soru soran kimdi biliyor musun ya Ömer?&#8221; Birkaç gün beklemesi ilginç. Bu durum, sahabenin Hz.Peygamber&#8217;e (SAV) gereksiz sorular sormadığını gösteriyor. Çünkü Hz.Ömer&#8217;in &#8220;o kimdi ya Resulullah?&#8221; demesini beklersiniz, ama öyle değillerdi. Sadece mutlak anlamda gerekli bir soruysa soruyorlardı.</p>
<p>Hz.Peygamber (SAV) diyor ki: &#8220;Bu Cebrail&#8217;di, size dininizi öğretmek için geldi&#8221;. Yani bu hadis bize dinimizi öğretiyor, bunun anlamı bu. Bütün din burada. İman, islam, ihsan ve ahir zaman alametleri. Dr.Chittick ve Dr.Murata&#8217;nın bu boyuttaki bakışının ilginç olduğunu düşünüyorum. Dört boyutlu bir gerçekliğimiz var ve bunun içindeyiz. Üç boyutumuz var: en,boy ve derinlik. Tek gözlü bir insan derinlik algısına sahip değildir. Dördüncü boyut ise zamandır. Hadis bu dört boyuttan bahsediyor. İslam&#8217;daki yatay boyut. Bu en temel olanı. Dikey boyut iman ve bu boyut aşkın olana odaklanıyor. İslam davranıştır, bu davranışı yapma sebebi ise iman ve ihsandır. Bunlar derinlik boyutudur. Ona bu boyutu ekliyor ve sonra zamanla bitiriyor, çünkü bizler zamanla bağımlı yaratıklarız ve zamanla ilgili deneyimlediğimiz şeylerden biri de işaretlerdir&#8230; Dünya işaretlerden oluşur. Hz. Ali der ki, &#8220;tüm zaman iki gündür, biri senin için olan , diğeri sana karşı olan. Senin için olandan dolayı Allah&#8217;a şükret, minnet duy;  sana karşı olan için sabırlı ol.&#8221;İşaretler bize içinde bulunduğumuz zamanın doğasını anlatır. Günümüz birçok yönden karanlık bir çağdır çünkü insanlar gerçeklikten kopmuştur ve bunun şimdiye kadar gelmiş en iyi zaman olduğu vehmine ve kibrine sahiptirler.</p>
<p> </p>
<p>İkinci konu dindir, &#8220;o size dininizi öğretmek için geldi&#8221; diyor. Din&#8217;in anlamı nedir? Arapça kökü ‘dana&#8217; sözcüğünden gelir, anlamı disiplindir. Suçlu hissetmek anlamındadır. Idâna birinin bir şeyden suçlu olmasıdır. Borç, borçluluk fikri de vardır. ‘Dain&#8217; borçtur, ‘madiin&#8217; borçlu kişidir. ‘Da&#8217;in&#8217; borçlu olunan kişidir. Sürekli yağan hafif yağmur anlamı da vardır. Din, ruha sürekli yağan ve hayat veren bir yağmur gibidir. Sürekliliği olan ve insanlığa tekrar tekrar tanıtılan bir mesajdır. Bu yağmurlar, yani vahiyler, ilahi yağmurlar kalpleri beslemiş, insanları yaşama döndürmüş, yaşamlarını ruhsal amaca erdirmiştir. Borç fikri de ilginçtir, çünkü birisi sana para vermişse ona karşı borçlu hissedersin. Allah sana yaşamı vermiştir. Bu bir borçtur ve bu borcun güzelliği şu ki, bu bizim değil ama bizimle birlikteyken onunla her istediğimizi yapabiliriz. Birisi size parayı şartlı olarak vermişse, bankaya gider ve şöyle dersiniz: &#8220;bir ev alacağım, 100 bin dolar istiyorum&#8221; ve sonra gidip o parayla bir kilo kokain alırsanız sözleşmeye aykırı hareket etmişsinizdir. O kadar kolaylıkla vermezler. Borç güvene dayanır. İnsanlar borcun ne için olduğunu bilmek isterler. Size &#8220;bunu ne için kullanacaksınız?&#8221; diye sorarlar. Sebep ne kadar asilse borcu alma ihtimali o denli yüksektir, Allah&#8217;ın verdiği borç, can borcudur. Bunun güzel tarafı verdiğiniz borcun satın alınması için size şans verilmesidir. &#8220;Allah inananlardan satın almıştır&#8221;. Allah&#8217;ın sizden bir şey satın almasının muhteşemliği, sizi muhatabı olarak görmesidir, güya ilişkide eşitlik varmış gibi şans tanımasıdır. Allah&#8217;la eşit olmak değildir ama O güya eşitmişsin gibi muamele eder. Satışı yapılan meta ise ruhunuzdur, ve bu en mukaddes alışveriştir. Ruhunu Allah&#8217;a satmak ve O&#8217;nun bu satışın karşılığını vermesi muhteşem bir güzelliktir. Bu yüzden bu ayet indiğinde herkes çok mutlu olmuştur, sadece Hz.Ebu Bekr üzgündür. Ağlamaya başlamıştır . Hz.Peygamber (SAV) ona bakar ve &#8220;neden ağlıyorsun?&#8221; diye sorar. O ise üzgün olmasının sebebini şöyle açıklar: &#8220;Zaten Allah&#8217;ın olan bir şeyi O&#8217;na nasıl vereceğiz?&#8221;. Diğerlerinden daha derin bir anlayışa sahipti, o yüzden Ebu Bekr&#8217;di. Anlamıştı ki, bu Allah&#8217;ın bir onurudur, bahşıdır. Bu borç düşüncesi, ahlaki olarak bu borcu ödeme zorunluluğunun adı din&#8217;dir. Din geri ödemektir, bu muazzam borcun, varlığın, bilincin, kalbin nasıl ödeneceğinin yoludur.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da din kelimesi sıklıkla kullanılır. Bu kelime Yusuf suresinde Mısır kralının yasası olarak da geçer. Ayrıca Firavun kıssasında ‘Musa&#8217;yı öldürmeme izin ver, korkarım o senin dinini değiştirecek&#8217; şeklinde geçmektedir. Yani Firavun, Hz.Musa&#8217;nın onun dinini değiştirmeye çalışacağından endişelidir. Yani ‘sizin dininiz size, bizim dinimiz bize&#8217; denilen farklı din anlayışları var. Hayatını nasıl yaşadığınla ilgili bir durum. Allah&#8217;ın dini tektir. Hep aynı olmuştur, bu yüzden din ile şeriat farkı vardır. Şeriat kanundur, kanunlar değişir. Hz.Musa&#8217;nın kanunu ile Hz.İsa&#8217;nın kanunu aynı değildir. Hz.İsa&#8217;nın kanunu ile Hz.Muhammed (SAV)&#8217;in kanunu da aynı değildir. Her bir peygamberin farklı kanunu vardır ama dinleri aynıdır. Bu yüzden Hz.Peygamber (SAV) demiştir ki ‘Peygamberlerin babaları birdir ama anneleri farklıdır. Bunun iki anlamı var.</p>
<ol type="1">
<li>Hz.İbrahim&#8217;den (SAV) gelirler. İbrahim Peygamberlerin babasıdır.</li>
<li>Dinleri birdir ama kanunları farklıdır.</li>
</ol>
<p>Din tevhiddir. Hepimizin babasıdır. Hepimiz Allah&#8217;ın birliği fikri altında birleşmişizdir. Şeriat, yani kanunlar ise farklıdır. Allah der ki &#8220;&#8221;Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki Allah&#8217;tan başka ilah yoktur, yalnız ona tapın demiş olmasın&#8221;. Bu bütün din geleneklerinin özüdür. Dr.Cleary&#8217;ye göre dahi böyledir. Cleary diyor ki: Buda da tevhid öğretiyordu. Sadece bunu isimlendirmedi çünkü putperest bir toplumda gerçeği ancak niteliklerini açıklayarak ifade edebilirdi. Bu yüzden mutlak gerçek konusunda tanımlayıcı olmayan bir şekilde konuştu. Aynısını Taoizm&#8217;de de görüyoruz. Hatta bu öğretiler, teistik kavramlar kullanılmadan Batı&#8217;da da ifade ediliyor. Doğu geleneklerinde her şeyin akışını belirleyen mutlak gerçeklik fikrini bulursunuz ve bu yüzden Tao&#8217;da bile baş kısmında &#8220;başlangıçta bir vardı&#8221; der. Bu dış Tao&#8217;ydu. Sonra çift oldu, ezvac, çiftlerin yaratılması. Allah diyor ki &#8220;biz herşeyi çift olarak yarattık&#8221; ve çiftlerden sayısız form olmuştur. İki, üç olmuştur. Tüm dinler tekliği öğretir, böylece üç boyuta ulaşır. Üç boyut görünenle, zahirle ilişkilidir.</p>
<p>İnsanların yaptığı eylemler, insanlarla ilişkisi soyutlanarak incelenebilir. Mesela, bir kişi başka birisinden, &#8220;Bir adam gördüm diğerine vurdu&#8221; deyip neden birbirlerine vurduklarını, onların kim oldukları söylemeden bahsedebilir . Dünyada biri nesne, diğeri obje olan iki insan arasında oluşmuş fiziksel bir eylemden bahsedebiliriz. Bir sonraki boyut bilgidir. Bir olaya bakıp onun hakkındaki anlamı çözmeye çalışmak, yani bir kişinin diğerine vurması ne anlama geliyor. Eylemin kendisini anlamaya başlama ve eylemin arkasındaki niyete geçme safhası&#8230; Birinin yaptığını hangi sebeple yaptığı&#8230; Bütün bunlar iman, islam ve ihsanla ilişkilidir. İnsan bilgiyle, dünya görüşüyle, inancıyla hareket eder. Allah&#8217;a inanan biri olabilir ve İslam&#8217;ın zahiri şekillerine tam uyuyor olabilir ama bir taraftan da riya sahibi olabilir. Bu gizli şirktir,  yaptığını başka bir şey için yapmaktır. Riyanın iki çeşiti var. Birisi riya el muhlis, yapılanın insanlar desin diye yapılmasıdır, diğeri riya el müşriktir. Yani Allah&#8217;a inancın olabilir ama niyetlerin hala sorunlu olabilir. Hepimiz kendimizden ve diğer insanlardan biliyoruz bunu. İnsanların yaptıklarının arkasında gizli bir niyet vardır. Burada üç boyut vardır. Nasıl davranmamız gerektiğiyle ilgili anlayış bir boyuttur, bu iman ve islamdır. Günde beş vakit namaz kılmalıyım. Neden böyle yapmam gerektiğini anlamalıyız. İkinci boyut inançtır, üçüncü boyut ise kalple ilgilidir, yaptığını yalnız Allah için yapmaktır, bu, ihsanın alanıdır. Bahsettiği boyutlar bunlar. Bu çok ilginç çünkü bu Budizm&#8217;deki 8 katlı soylu yolun parçası aynı zamanda&#8230; Dünyayı doğru anlama, doğru eylem ve doğru sebep&#8230;</p>
<p>Sonra İslam öğretiminden bahsediyor. Kur&#8217;an diyor ki &#8220;her bilenin üzerinde daha çok bilen vardır&#8221;. Bir kişi Mısır&#8217;ın bir köyünden çıkıp Kahire&#8217;ye gidiyor, Kur&#8217;an&#8217;ı ezberliyor ve bir parça fıkıh ve hadis öğreniyor. Köyüne döndüğünde büyük alim gibi muamele görüyor. Ama bu göreceli bir durum, hocası köye gelse o yine hocasının talebesi konumuna geri dönüyor. Medresede dersleri belki de o kadar iyi durumda değildi, ama diğer insanların gözünde o bir alim oluyor, çünkü bilginin göreceli bir yönü var. Bazı insanlar son derece bilgilidir, bazıları daha az bilir, bazıları ise çok az bilir. Herbir derecede kişi yükselir ve bu yüzden Allah insanların derecelerini bilgilerine ve doğru eylemlerine göre yükseltiyor. &#8220;Allah müminleri ve kendilerine ilim verilenleri derece derece yükseltir&#8221;. Bu önemlidir, bu sebeptendir ki Müslüman geleneğinde hocalara hep büyük saygı duyulmuştur. Kitapta bahşedilen bir derece olmamasına dikkat çekmiş. Çünkü dereceler ve bunun gibi şeyler niyetleri bozar. Fıkıhtaki üstadlarımdan Şeyh Muhammed Amin &#8220;talebelerinize derece vermeyin çünkü bunlar ihlas ve niyetlerini bozar&#8221; derdi. Bu yüzden günümüz üniversitelerine baktığınızda, birden tüm üniversiteler karar verip &#8220;Artık derece vermiyoruz&#8221; dese, herhalde ortada hedef olarak sadece öğrenmenin kendisinin kaldığı bir ortamda kimse ders almak istemezdi.</p>
<p>İslam&#8217;da öğrenmek ilk ve en önde gelen Allah emridir. Öğrenmek yaşamı idame etmek için değildir. Bu hale gelmesi ahir zamanın işaretlerinden biridir, Peygamber (SAV) insanların para kazanmak için eğitim göreceklerinden bahsediyor. Bu ahir zaman alametidir. İslam&#8217;da öğrenmek doğru anlayışa, kavrayışa sahip olmaktır. Bu da üç boyutla ilgilidir. Etik olmakla ve insanoğlunun ruhi boyutuyla alakalıdır. Bu durum ticaret ihtiyacını ortadan kaldırmaz, ama gerçek bilginin özü bunun geçim için değil ahlaki ve ruhsal saiklerle yapılmasıdır. Bu yüzden 36.sayfada diyor ki &#8220;derece sunulmazdı, motivasyon öğrenmenin kendisi olurdu&#8221;. 1882&#8242;de El Ezher&#8217;de ilk defa test sistemi getirildiğinde, büyük Maliki âlimi Şeyh Muhammed Aleesh buna tamamen karşı çıktı, talebeleri test etme fikri ona gore tamamen yanlıştı. Ben bunu çok ilginç buluyorum çünkü bu insanlara bilmeyi değil testi geçmeyi hedefletiyor. Bu yüzden olsa gerek insanlar testten çıktığında bilgi namına hiçbir kırıntı edinemiyorlar.</p>
<p> </p>
<p>Bir diğer bahsedilen şey ezber. Ezberlemek önemli. Çünkü çocuklar bilgiyi sünger gibi çekme yeteneğine sahipler. Onlara küçük yaşta olabildiği kadar fazla bilgi yüklenebiliyor. Bu onlara verilen ilahi bir armağan. Siz onların beyinlerine faydalı bilgileri yüklemezseniz o beyin gereksiz bir sürü bilgilerle doluyor. Ezber bu yüzden önemlidir ama asıl önemli olan kavrama yeteneğidir. SAT testleri kelime edinimini test eder, anlamayı, analojik mantık yeteneklerini, matematiği, aritmetiği, geometriyi ve temel cebiri test eder.Temel bir şekilde düşünmeyi öğrenip öğrenmediğinizi test ediyorlar, size Everest tepesinin yüksekliğini sormuyorlar, 1066 yılında ne olduğunu da sormuyorlar çünkü bunlara kitaplardan bakabilirsin. Einstein &#8220;Her şeye kitaptan bakabilirim, zamanımı ezberle harcayamam&#8221; der. Bu ilginç ama mantık oluşturabilmek için yeteneğe ihtiyacın var, o tüm formülleri kafasında tutuyordu.</p>
<p> </p>
<p>Birinci bölüm İslam&#8217;la başlıyor. İslam Arapça&#8217;da, aslama kökünden geliyor, bu çok ilginç bir kelime, kökü selama, İbranice&#8217;deki barış anlamına gelen Şalom ile aynı kökten geliyor. Barış bütünlüktür, ve barış ancak bütünlük varsa ortaya çıkar. Vücuttaki hastalığı düşünelim, hastalık denilen şey vücuttaki bütünlüğün bozulmasıdır. Vücudun bir parçası diğer parçalarıyla uyumunu kaybeder , artık barış ortadan kalkmıştır, bütünlük eksiktir. İslam&#8217;daki bütünlük ve barış da Allah&#8217;a teslimiyetle gelir. İbranice&#8217;de de aynı durum söz konusudur. Yahudiler de şalomun insanoğlunun tanrıya teslimiyeti ile olacağına inanır, gerçek barış budur ve bu yapılmadığında acı çekilir. Teslimiyet pasif bir boyun eğmeden ibaret değildir, bazı ulema İslam&#8217;ın teslim olmak anlamına geldiğini söylemişlerdir. Teslimiyet pasif bir eylem değildir, aktif bir eylemdir, teslimiyet için mücahede, gayret gerekir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da dört farklı İslam&#8217;dan bahsediliyor. Birincisi tüm varlığın teslim durumunda olmasıdır, Kur&#8217;an der ki, &#8220;Gökte ve yerde ne varsa isteyerek veya istemeyerek Allah&#8217;a teslim olmuştur&#8221;. El-Kahhar ismi, Allah&#8217;ın isimlerinden biridir, Baskı altına alan demektir, ve Allah Kahhar olduğunu söylüyor. Dünya üzerinde bunu çok bariz görüyoruz, elimdekini atarsam yere düşer. Bu yerçekimidir, ne kadar yukarı atarsam atayım düşeceğini biliyorum. Dünyada boyun eğdiğimiz kanunlar var. Birisi yerçekimidir. Bir diğeri vücudumuzdur, vücud, burun, gözler, bunları değiştirmek İslam perspektifinden teslimiyete ve yaratılışa karşı gelmektir. Hz. Peygamber (SAV) bu yüzden doğanın manipülasyonuna çok karşıydı çünkü bu bir nevi isyandır. Teslim olmak Kur&#8217;an&#8217;da vurgulanmıştır. Birçok ayette &#8220;onlar Allah&#8217;ın dininden başkasını mı istiyorlar, her şey aslında ona teslimiyettedir&#8221; der. Buna göre İslam doğanın düzenidir. Bu çok ilginç, çünkü eski Çinliler de tam bu noktadan dünyaya bakmışlardır; doğal bir düzen vardır ve bilge kişi kendini doğal düzene uydurandır, aç kalınca yiyendir. Hz.Peygamber (SAV) demiştir ki &#8220;bizler sadece aç kaldığında yemek yiyen insanlarız&#8221;. Bu doğaldır, yemek doğaldır, ihtiyacından fazla yiyen bir hayvan göremezsiniz. Doğada şişman aslanlar yoktur, hayvanat bahçesinde görürsünüz çünkü artık doğal durumlarında değillerdir Ama doğal durumlarına uygun davranmayan bir hayvan göremesiniz. Hayvanlar susayınca su içerler. İnsanlar içmeyi sürdürürler, içerler, içerler. Hayvanlar sadece yemek istediklerinde, öldürürler. İnsanlar katliam yaparlar. Yerli Amerikalılar avlandıklarında, sadece ihtiyaçları olanı öldürürlermiş çünkü bu sırrı anlamışlar. Tropy avına giden insanlar var, hayvan başlarını duvarlarına asmak için öldürüyorlar ve bu doğal düzenin dışında bir şey. Bu yüzden doğal durumda olmayan bir insan isyan durumundadır. İnsanlar ilkel kalsınlar demek istemiyoruz ama bu ilkel durumun bizlere anlattığı bir şey var.</p>
<p>Genellikle üç tarih görüşü vardır. Birisi tarihin bir düşüşten ibaret olduğu şeklindedir. Bu genellikle Müslümanların dünyaya bakışı olmuştur, yani iyiden kötüye doğru gidiyoruz. Bir diğer tarih görüşü tarihin döngülü olmasıdır. İbn Haldun bu görüşü öne sürmüştür. Tüm teorilerin ortak tehlikesi kategorilere sıkışıp, orta yol olabileceğini akıldan çıkarmaktır. Döngülü olması demek tarihin sürekli kendini tekrarlamasıdır. İbn Haldun tarihi bu şekilde görmüştür ve bu durum kesinlikle söz konusudur. Üçüncüsü ilerleme fikridir, kötüden iyiye yani moderniteye gidiyoruz fikri, modernite düşüncesi. Artık birçok modernist de bu fikri bırakıyor. 20.yüzyıl ve kısmen 19.yüzyıl bu fikirle adeta büyülendi ama 20.yüzyılın insanlığa getirdiği büyük yıkım insanların bu düşünceyi terketmelerine sebep oldu.</p>
<p>Müslüman bakış açısından bakıldığında bunların bir karışımı söz konusudur. Peygamber (SAV) demiştir ki &#8220;Bilmiyorum ki ümmetin başı mı, yoksa sonu mu hayırlıdır. Ümmetim yağmur gibidir. Başı mı sonu mu daha hayırlıdır bilinmez&#8221;. Yani zamanın sonuna doğru bu ruhsal rönesans söz konusudur ve bu Müslüman inancının bir parçasıdır. Bazı şeyler düzelir, bazıları kötüye gider. Kesinlikle bazı yönlerden eskiye gore iyi durumdayız. Kölelik kalktı, insanları köle olarak tutmak ahlaki olarak problemliydi. Hristiyanlık hiçbir zaman köleliği kaldırmadı, 4.yüzyılda Gestinian köleliği kaldırdı. Paul kölelere iyi davranılmasından vs söz eder. Hristiyanlar bundan söz edilmesinden hoşlanmaz. Bir de İslam köleliğe meşruiyet vermiştir derler. Cam evde yaşıyorsanız, komşunuza taş atmayın. Eski Ahit&#8217;te kölelik vardır, Yeni Ahit ve Kur&#8217;an&#8217;da da vardır. Fakat Paul&#8217;ün kölelere iyi davranın demesine mukabil, Kur&#8217;an Allah&#8217;a giden en iyi yolun köleleri azad etmek olduğunu söyler. Yani Kur&#8217;ani geleneğin zaten içindedir, burada evrimsel bir süreç vardır. Kölelik sağlıklı bir durum değildir. Bu yüzden Hz.Peygamber (SAV) demiştir ki &#8220;Kölenize benim kölem demeyin, hepiniz Allah&#8217;ın kölelerisiniz.&#8221; Kölelik bu hadisle ortadan kaldırılmıştır ve bir çeşit maaşlı hizmet sözleşmesi şeklini almıştır.</p>
<p>İslam öncelikle budur, doğal düzendir. Evren yasalarıdır. Evrende işler yasalar var, çiçekler açıyor, hayvanlar kış uykusuna yatıyor. Ne zaman kış uykusuna yatacaklarını biliyorlar. Sincaplar kış için ne zaman fındık ve zahire toplayacaklarını biliyor. Onlara kim öğretmiş? Tabiata teslimiyettir. İnsanoğlu için bu zor, bunu isteyerek yapmıyoruz. Bakın sincaplar gönüllüce yapıyor. İnsanoğlu için bu güçtür. Bir kısmı tamamen arzusuz ve sevgisiz yapıyor.</p>
<p> </p>
<p>İkinci tip İslam Peygamber geleneğinin İslamıdır. Tüm peygamberler Müslümandı. Eski Ahit, Tanrıya boyun eğmekten bahsediyor. Yeni Ahit de öyle, teslim olmaktan, yani İslamdan. Hz.İbrahim diyor ki &#8220;Ben Müslümanım, teslim olan müslümanların ilkiyim&#8221;. Yakup oğullarına diyor ki &#8220;Benden sonra ne yapacaksınız?&#8221;. Onlar diyorlar ki &#8220;tek bir Allah&#8217;a ibadet edeceğiz ve Müslüman olacağız. Yakup (AS) ve tüm İsrail Peygamberleri, hepsi müslümandı. Hz.İsa da &#8220;Biz Müslümanız&#8221; diyordu.</p>
<p>Üçüncü bir İslam, tarihi bir fenomen olarak 7.yy&#8217;da ortaya çıkan İslam&#8217;dır. Bize verilen kurallar ve emirlerdir, yapmamız istenen ve yapmamamız istenen şeylerdir. Kur&#8217;an&#8217;da belirtilen emirler ve yasaklardır.</p>
<p>Bir bedeviyle ilgili iman bahsi var, &#8220;amenna&#8221; inanıyoruz diyorlar., Bedeviler Peygamber (SAV)&#8217;i yakından takip eden insanlar&#8230; Bir noktada diyorlar ki &#8220;öyle görünüyor ki o Arap yarımadasını almaya muvaffak olacak&#8221;. Bu noktada müslümanlara katılmaya başlıyorlar çünkü doğru tarafta yer almak istiyorlar. Ve gelip diyorlar ki &#8220;amenna&#8221;. Kur&#8217;an diyor ki &#8220;inandık demeyin, teslim olduk deyin çünkü iman kalplerinize girmedi&#8221; yani içten bir boyun eğme söz konusu olmadan dıştan bir teslimiyet mümkün ve bu tehlikeli bir şey. Ve buradan beş direğe geçiyoruz. Kitabı yaşama geçirmekle yükümlüyüz, yani kitabın dediğini yapmakla, İslam budur. Kitabın sunduğu dünya görüşüne inanıyoruz ki bunun adı ise imandır. Ve sonra eylemlerimizin dinin yüksek ideallerine uygun olmasına niyet ediyoruz ki bu da ihsandır. Burada Dr.murata ve Chittick&#8217;in tanımladığı şey, kanlı canlı bir hale geliyor. Beş direğin ne olduğu. Bu gerçekliği yaşamanın başlangıcı.</p>
<p> </p>
<p><strong>Şehadet</strong></p>
<p>İlk direk şehadettir. Bu benim İslam&#8217;daki en favori kelimelerimdendir çünkü Arapça&#8217;da şehadet şahidlik, tanıklık etmek demektir. Şehadet için Kur&#8217;an diyor ki &#8220;Görünen ve görünmeyen alemi bilen O&#8217;dur&#8221;. &#8220;La ilahe illallah&#8221; gerçeğine başta dünya şahittir. Dünya şahittir çünkü dünya, insanlığa Allah&#8217;tan başka ilah olmadığını, yaratılmış görünen her şeyin bu nihai gerçeğe şehadet ettiğini, ve görünen her şeyin altında tevhid gerçeği olduğunu anlatır. Diğer ilginç bir şey, Kur&#8217;an der ki &#8220;bunun gerçek olduğu ayan beyan oluncaya kadar nefsinizde ve ufukta ayetlerimizi göstermeye devam edeceğiz&#8221; ve sonra  &#8220;Rabbinin her şeye şahid olması yetmez mi?&#8221; diyor. Bu ilginç, çünkü birçok felsefeci ve yakın zamanda bir fizikçi Neil Bores şöyle diyordu: &#8220;Madde ve mevcut gerçek ancak şahid olunduğunda gerçektir&#8221;, bir diğer deyişle evrenin gerçekliği bilinçten dolayıdır. Bilinç olmadan dünya yoktur, Allah&#8217;ın her şeye şahid olması&#8230; Tanrının dünyanın her an varlığının sebebi olması ve onun kayyumiyeti, varlığının O&#8217;na bağlı olması &#8220;Allah uyuklamaz ve gaflet etmez&#8221; çünkü bunu yapsa dünya olmaz, bir anlık illiyeti kesilse varlık kaybolur. Bu şehadet fikridir, Allah dünyaya şahiddir ve bu yüzden bu şehadete katıldığımızda biz dünyaya gerçekliğini veriyoruz. La ilahe ilallah diyoruz, yani biz de şahidiz. Allah böyle diyor: &#8220;Allah Tek olduğuna şahiddir&#8221; yani bizler bilinç deneyimini paylaşıyoruz ve bu gerçekten alışılmadık bir şey. Bu insanlara bahşedilen bir nimet. Bu yüzden sorumluluk alıyoruz. Bu haksızlık değil, bir merhametin tezahürüdür, Allah &#8220;Verdiğim nimetlerden sorulacaksınız. Sizi yaratan, gözler, kulaklar ve gönüller veren O&#8217;dur. Olur ki şükredersiniz&#8221; diyor. Bunlar Tanrının nitelikleridir. Tevhidde öğrendiğimiz budur. &#8220;Size neler ihsan ettiğime bakın&#8221;. İnsanlar Tanrı olduğunu düşünmeye başlıyor ve insanın çıldırma noktası burası. Bu gerçek, çünkü buna gerçekten inanıyor, yani Tanrısız da yapabilirim düşüncesine, Tanrıya ihtiyacım yok diyor. Asi Promote, Grek mitolojisindeki Titanlar. Orjinali dehr (zaman)dı. Orjinal tanrı zamandı ve zaman Titanlar tarafından tahttan indirildi. Bu ilginç çünkü cin hikayesine benziyor. Cin isyan ediyor ve Tanrının otoritesini Kabul etmiyor ve sonra Adem&#8217;e veriliyor. Çok ilginçtir ki antik Yunan mitolojisinde benzer bir düşünce var, başlangıçta orjinal gerçek tanrı vardı, zaman, mekan vardı, dehr. Allah der ki &#8220;zamana sövmeyiniz çünkü Ben zaman ve mekanım&#8221; bu Tanrıyı metalaştırmak demek değildir, ama bu hadis ilginç gerçekten. Dehr Arapça&#8217;da esnetilen zaman demektir. Şehadet budur ve  &#8220;Tanrı yoktur Allah vardır&#8221; dediğinde bunun anlamı bu kesinlikle ulaştığın vasıtalar tanınmalı, çünkü vasıtalar dünyasındayız ve bu yüzden &#8220;muhammeden Resulullah&#8221; diyerek bu vasıtalara şükranımızı ifade ediyoruz. Bu yüzden ebeveynlere gösterilen saygı, Tanrıya karşı minnettarlığın ikinci büyük yöntemidir. &#8220;Bana minnettarlık gösterin ve sonra anne babanıza&#8221;. Bu tevhidle aynıdır. Önce Allah&#8217;tan başka tanrı olmadığına şahitlik edersin ama sonra bana tevhidi öğreten kişiyi zikreder &#8220;ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah&#8221; dersin veya &#8220;İsa Resulullah&#8221; onun zamanındaysan veya &#8220;Musa Resulullah&#8221; kim Peygamberse fakat bizim için Peygamberdir ve ona minnet duymalıyız. &#8220;Muhammeden Resulullah&#8221; dediğimizde İsa Resul, Musa Resulullah, İbrahim Allah&#8217;ın elçisiydi, Nuh, Yahya, bu ifade içinde mündemiçtir. Bu şehadettir ve açıkça daha çok derine inilebilir ama bu mevzuya iman bahsinde girildiği için kesiyorum.</p>
<p><strong>İbadet</strong></p>
<p>Şehadetten sonra ikinci direk ibadet veya namazdır. Kur&#8217;an&#8217;da, diğer insan eylemleri içinde en çok emredilen şey salat&#8217;tır. Peygamber (SAV) demiştir ki &#8220;namaz dinin direğidir&#8221;. Çadırı tutan merkez direk gibidir. Geleneksel bedevi çadırında her köşede bir kazık bulunur, merkezde de bir direk bulunur, yani diğer dört kazık, şehadet, zekat, oruç, hac&#8217;dır ama namaz bu çadırı gerçekliğine kavuşturan ana direktir,dini ayak tutan direktir.</p>
<p>Peygamber (SAV) &#8220;namaz ibadetin kemik iliğidir&#8221; demiştir. Kemik iliği olarak tavsif edilmesi ilginçtir çünkü kemik iliği özdür ve bu anlama gelir. Araplar birşeyin özü anlamında bu kelimeyi kullanırlar ama aslında kemik iliği kan yapar, kan üretir. Ayrıca savunma sistemi veya bağışıklık sistemini düzenler. Bir başka hadiste Peygamber (SAV) &#8220;namaz müminin silahıdır&#8221; buyurmuştur. Yani namaz vücudun bağışıklık sistemi gibidir ve Kur&#8217;an bu yüzden Allah&#8217;ın namaz kılan kişiye azap vermeyeceğini belirtir. Namaz salatullahtır. Yani aslında O sana dua eder, O&#8217;nun duası merhametidir. Salat Allah&#8217;ın merhametidir. Aynı kelimedir ama manası farklıdır.</p>
<p>Göklerde ve yerdeki herşeyin duası vardır. Kur&#8217;an der ki &#8220;her şey Allah&#8217;ı tesbihtedir&#8221; Ayet 24:41, &#8220;görmez misiniz ki göklerde ve yerde olanlar Allah&#8217;ı tesbih ederler, kuşlar kanatlarını açar, herbiri duasını ve tesbihini bilir&#8221;. yani yaratılmış her şeyin ibadeti vardır, salat ve tesbihi vardır. Namazdan hemen sonra ne yaparız? Sübhanallah, Elhamdülillah, bu tesbihtir. Yani salat ediyoruz ve namaz sırasında tesbih de ediyoruz. &#8220;Sübhane Rabbiye&#8217;l Ala&#8221;. Salat ve tesbih, Allah&#8217;ı yüceltmedir ve ibadet bunun içindir. Bize bunun için verilen araçlardır.</p>
<p>Üçüncü çeşit ibadet tüm Peygamberlere verilmiş olandır. Herbir peygambere ibadet verilmiştir, şeklen farklı olabilir. Farklı dinlerin görünüşte farklı ibadet şekilleri vardır, farklı hayvanların farklı formlarda ibadeti olması gibi, farklı topluluklara farklı şekiller verilmiştir.  Allah der ki &#8220;Biz her ümmete kendi ibadet şeklini verdik, kendi kanununu ve yolunu bahşettik&#8221;. Birbirine benzerlikler vardır, birçok gelenekte ellerle dua edilir, benzerlikler görürsünüz ama aynı şekilde olmak zorunda değildir.</p>
<p>İbadet ikiye ayrılır. Günde beş defa yapılması da ilginçtir. Beş rakamı ilginç bir rakamdır. Her iki elimizde 5 parmağımız var. Tabi bunlar rasyonel şeyler değil ama zihin bağlantılar kurabilir. Ben şahsen numerolojiyi sevmiyorum, rakamların gerçekliği olduğunu düşünmediğimden değil, ama numeroloji deliliğe varan bir yoldur ve geleneksel olarak Müslümanların yaklaşımı da böyle olmuştur. Rakamların gerçekliği vardır, önemsiz olduğunu düşünmeyin, çok önemlidir ama genellikle bu konuya çok fazla girilmez, ama ben beş rakamı hakkında birkaç şey söylemek istiyorum.</p>
<p>İslam&#8217;ın beş şartı vardır. İslam&#8217;da beş vakit namaz vardır. Her bir eylemde beş karar vardır. Herbir eylem beş kategoriden birine girer. Beş ilginç bir rakamdır. Tek ve çiftin toplamı olan ilk rakamdır. &#8220;Bir&#8221;den sonra ki bu ulvi bir rakamdır, Allah&#8217;a aittir, Allah&#8217;ın rakamı Bir&#8217;dir. Bu yüzden Vahid ilk rakamdır ve Ehad değildir. Bir Allah&#8217;ın rakamıdır ama iki ve üçe bakarsanız, tek ve çifttir. &#8220;Tek ve çifte andolsun&#8221;, Allah teke ve çifte yemin eder. Tek ve çift erkek ve dişilikle de temsil edilir. Bu iki rakamın birleşmesi, toplamı beşi oluşturur.</p>
<p>Özde beşinci tabiat vardır ki bu ruhtur, dört elementten oluşuyoruz: toprak, su, ateş ve hava. Sonra öz gelir ki bu ruhtur, beşinci özdür, dünyayı saran ruhsal özdür. Bu yüzden günden beş defa namaz kılarız, bunların üçü güneş yokken, ikisi güneş ortadaykendir. Ayrıca güneşin hareketlerini izlemek düşüncesi vardır Güneş doğmadan önce kalkarsınız, bir Müslüman bunu yapmalıdır. Namaz kılacaksanız bu sabah kalkmış olmalısınız, güneş yükselinceye kadar beklemelisiniz, sadece herbir sabahın farklılığını görmek için. Dışarı çıkın ve güneşin doğuşunu izleyin, bunun ne anlama geldiğini tefekkür edin ve sonra güneşin karşı tarafa hareketini gözleyin ve bu hareketin her gün olduğunun farkında olun, çünkü modern insanın porblemlerinden biri doğadan kopuk olmalarıdır, tamamen izole olmalarıdır. Yemek paket içinde geliyor. Toprağı deneyimlemiyorlar artık. İnsanlar beton binalarda yaşıyor ve gökdelenler gökyüzünü kapatıyor. Güneşin hareketinin bile farkında değiller. Astronomlar insanların gündüz ayı gördükleri zaman şaşırdıklarını ‘gökyüzünde ne arıyor bu? Bunun sadece gece çıkması gerekmiyor mu?&#8221; dediklerini söylüyorlar. İnsanlar böyle bir kopukluk yaşıyorlar. New Mexico&#8217;da, New York veya New Jersey&#8217;in hiç dışına çıkmamış birkaç gençle bulunmuştum ve o gece yıldızlar çıkınca, tam bir şok yaşadılar. Yaşadıkları tam anlamıyla bir şoktu. Emmerson&#8217;un söylediği şeylerden biri şuydu &#8220;Yıldızlar sadece bin yılda bir çıksaydı Tanrıya hayranlığımızı nasıl farkedebilirdik?&#8221;. Yıldızlar biraz da bununla ilgilidir. Bu yüzden İbrahim, enbiyanın babasının, ilk yaptığı şey neydi? Bir geleneğe gore 12 yıl boyunca sirdab içinde gün ışığı görmeden büyüdü. 12 yaşına geldiğinde, dışarı çıktı ve bu dünyayı ilk deneyimlemesiydi ve yıldızları gördü . &#8220;Bu benim Rabbim olmalı&#8221; dedi sonra ayı gördü ve &#8220;hayır benim Rabbim budur&#8221; dedi. Sonra güneşi gördü &#8220;bu olmalı&#8221; dedi ve güneş batınca &#8220;Batan şeyleri sevmem&#8221; dedi. Yani biliyordu ki Allah batmayan Tek olmalıdır. Ulema bu ayetten yola çıkarak yıldızlarla Tanrının varlığının ispatlanabileceğini ve göklerin düzeninin Tanrının varlığına delil olduğunu söylerler. Dışarı çıkıp onlara bakın, onları izleyin, tefekkür edin.</p>
<p>Bu ibadetler sırasında rekatlar var. Size bir şey göstereceğim ve bu bana ait değil. Mısırlı alimlerden İmam Sevhi bir akide kitabında bahsediyor. Alimler buna milah diyor. Söylediği şeylerden biri şu: Ahmed sözcüğü namaz şeklindedir, ayakta pozisyon ve sonra eğilme pozisyonu, sonra secde, ve oturma pozisyonu. Ayrıca Adem&#8217;in ismi de ayakta, eğilen, oturan ve secde eden şeklindedir. Harfler, insanoğlu ibadet edecek şekilde tasarlanmıştır.</p>
<p>Abdest aldığınızda farkedebileceğiniz bir şey tasarlanmış olduğunuzdur. Dikkatle incelerseniz, abdest alırken farkedersiniz ki sanki tüm uzuvlarınız buna uygun yaratılmıştır. İbadetin her bir pozisyonu doğaldır, eğildiğiniz nokta doğal pozisyondur, daha fazla eğilirseniz sırtınızı acıtır. Secdeye yedi uzvunuzla inersiniz. Otururken de, ibadet vücutla uyum içindedir ve bunlar doğal pozisyonlardır. İslam&#8217;da ibadetin bulunmasının sebeplerinden biri vücudunuzun Tanrıya ibadeti paylaşma gerekliliğidir. Sadece oturup meditasyon yapmazsınız, ibadete bedeniniz de katılır. Bu durum dualistik zihin-beden ayrımını da kaldırır. Çok derindir ve doğru yolda ilerliyorsanız her gün hayatınızı ibadetinizi mükemmelleştirmeye harcıyorsunuzdur. Nihai mükemmel ibadete ulaşamak zordur, ve bu yüzden her gün beş defa ölene kadar yapılması gereken bir ibadettir. Bu hayat boyu bir adanmışlıktır. Bu yüzden her gün aynı şekilde yapıyoruz. Konuyu kaçırıyoruz. Formalite ve rutine bindiriyoruz. Uyumaya, uyuşmaya başlıyoruz. İbadetin bir adanmışlıktır, Tanrıyla iletişim sanatına ömür boyu adanmışlık.</p>
<p> </p>
<p>… Bu konuda okumak için…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/05/12/islam%e2%80%99in-vizyonu-2-hamza-yusuf/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/05/12/islam%e2%80%99in-vizyonu-2-hamza-yusuf/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kapitalizmin İyisi, Kötüsü ve Çirkini / Joe Nocera</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/04/14/kapitalizmin-iyisi-kotusu-ve-cirkini-joe-nocera/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/04/14/kapitalizmin-iyisi-kotusu-ve-cirkini-joe-nocera/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Apr 2012 18:30:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Müleyke Barutçu</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[ahlak]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21476</guid>
		<description><![CDATA[The New York Times&#8216;ta yayınlandı (The Opinion Page, 16 Mart 2012)
Çarşamba günü Starbucks&#8217;un başkanı ve baş yöneticisi olan Howard Schultz, şirketinin yıllık konuşmasında kürsüye çıkacak. Ve iş ahlakının öneminden bahsedecek.
Evet, ahlak. Tam olarak bu kelimeyi kullanır mı bilmiyorum, bu konuda biraz şüphem var. Özellikle son yıllarda, Schultz bir çeşit ahlaki kapitalizm üzerinde çalışıyor. Kazanç sağlanabilirliğin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081213_derin_dusunce_org_kapitalizm_ve_islam.jpg"><strong><img class="alignright size-full wp-image-2573" title="20081213_derin_dusunce_org_kapitalizm_ve_islam" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081213_derin_dusunce_org_kapitalizm_ve_islam.jpg" alt="" width="255" height="327" /></strong></a><a href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=&amp;esrc=s&amp;frm=1&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CD0QFjAA&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.nytimes.com%2F&amp;ei=OMKJT-bsOcj28gOlzIC4CQ&amp;usg=AFQjCNEtLodOdxWZSGdJpL7WJaEeUJVlnw&amp;sig2=PA9Ok3t0RteSwI44MoRxOw" target="_blank"><strong>The New York Times</strong></a><strong>&#8216;ta yayınlandı (The Opinion Page, 16 Mart 2012)</strong></p>
<p>Çarşamba günü Starbucks&#8217;un başkanı ve baş yöneticisi olan Howard Schultz, şirketinin yıllık konuşmasında kürsüye çıkacak. Ve iş ahlakının öneminden bahsedecek.</p>
<p>Evet, ahlak. Tam olarak bu kelimeyi kullanır mı bilmiyorum, bu konuda biraz şüphem var. Özellikle son yıllarda, Schultz bir çeşit ahlaki kapitalizm üzerinde çalışıyor. Kazanç sağlanabilirliğin önemli olduğunu düşünüyor ama bu yüzden de işçilerine ve kahve yetiştiricilerine adaletli davranıyor. Son zamanlarda, Schultz, Starbucks&#8217;un misyonunu daha geniş bir şekilde tanımladı. Kahve satmaya dair hiçbir şey içermese de, yaratıcı programlar ülkenin Büyük Ekonomik Bunalım&#8217;dan çıkmasına <span id="more-21476"></span>yardım etmeyi amaçlıyor.</p>
<p>Konuşmada, Schultz, Starbucks&#8217;un kazanç kayıtları ve şirketin kucak açtığı bu büyük toplumsal rol arasında doğrudan bir bağlantı kurmayı planlıyor. Ülkenin güvenini kazanmış şirketlerin, nihai olarak daha yüksek stok fiyatıyla ödüllendirileceği konusuna değinecek. ‘Şirketinizin değeri, şirketinizin değeri tarafından belirlenecek&#8217; demeyi planlıyor.</p>
<p>Schultz ve Starbuck konusunu gündeme getirdim. Çünkü bu hafta değişik bir tür Amerikan kapitalizmine şahit olduk: Goldman Sachs&#8217;ın ‘gözlerimizi yuvalarından fırlatan&#8217; kapitalizmi. Goldman eski yöneticisi, kapıyı çekip çıkarken, The Times&#8217;ta bir Op-Ed<a name="_ftnref1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ftn1">[1]</a> makale yazmış. Makalesinde bir anonim şirket kültürünün tek değer verdiği şeyi tanımlamış: gereken ne olursa olsun, mümkün olduğunca çok para kazanmak. Smith&#8217;e göre, Goldman, müşterileri değerli görmek yerine onları yolunacak kaz olarak kabul ediyor. Goldman tüccarları, müşterileri üzerinden ne kadar kazanç sağlayabilecekleri konusunda rekabet ederler. Bu sattıkları ürünlerin sonunda uçup gideceği anlamına gelse bile. Smith, ‘İnsanların duygusuzca, müşterilerini kazıklamak hakkında konuşmları beni rahatsız ediyor&#8217; diye yazmış.</p>
<p>Smith&#8217;in makalesinden sonra, bir çok insan, Smith&#8217;i destekleme konusunda yarıştı. New York&#8217;un milyarder belediye başkanı Micheal Bloomberg, Goldman&#8217;ın pahalı bilgisayarlarını satıyor. Destek gösterisi için Goldman Sachs&#8217;ın karargahına gitti. Adını verdiği firmasının editörleri, Smith&#8217;le acımasızca alay eden bir başmakale yayınladı. Bu editörler ve diğerleri, Goldman&#8217;in müşterilerinin kendilerine dikkat edebilecek koca adamlar olduklarını söyledi. Hatta bazı müşteriler de katıldı bu görüşe. Goldman&#8217;in müşterilerinden biri ‘The Financial Time&#8217; a ‘Sırtını onlara dönmemek daha iyidir&#8217; dedi. Ama, ‘Onlar da bir hayli yetenkli&#8217; diye de ekledi. </p>
<p>Ama Smith&#8217;in makalesinin bu kadar beğenilmesinin bir nedeni var. Goldman Sachs finansal krizden çok yara almadan çıkmayı başarabilmiştir. Buna rağmen, bu kadar şaşırtıcı bir zehrin hedefi olmuştur. İşte bunun sebebiyle aynı neden. Sebep, Goldman&#8217;in de temsil ettiği ahlaksız, barbar kapitalizmi. Amerikalılar&#8217;ın çoğu bunu içgüdüsel olarak iğrenç bulurlar. Bu, birçok insanın Wall Street hakkındaki şüphelerini teyit ediyor. Bu şüpheler, Wall Street&#8217;te adi uygulamaların normalleştiği ve Wall Street&#8217;in topluma zararlı yollardan kazanç üretmenin mekanı olduğu yönündeydi. Ve bu kazanç başarılı bir kariyer ve multi milyon dolar bonusun bileti görilmekteydi.</p>
<p>Goldman ekonomik krize yol açan korkunç riskli ipotekler yığdı.  Zahmet, çile, dert kokan bu meselenin devamı , en kötü mortgage bonolarını müşterilerin burnundan getirmek oldu. Bir ‘short-seller<a name="_ftnref2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ftn2">[2]</a>&#8216; olan John Paulson&#8217;a gizlice bazı mortgage bonolarını alması ve bunları Goldman&#8217;ın müşterierine satması yönünde izin verildi. Tabi burada Paulson&#8217;un kazancı işin ‘short&#8217; (düşük fiyatla geri satın almak)olan kısmıydı. Henüz yakın bir zamanda, Goldman, yatırımcı bankalarından birinin bir füzyon danışmanı gibi davrandığını kabul etmek zorunda kaldı. Çünkü banka, El Paso A.Ş. ile ilişkilerini sürdürürken, hisse senetlerini, El Paso&#8217;yu elde etmeye çalışan Kinder Morgan&#8217;da tutuyordu. Daha da terbiyesiz bir çatışma hayal bile edilemez.</p>
<p>Bunlar illegal olmayabilir. Ama şaşırtıcı olan, üç yıl durmaksızın devam eden eleştirilere rağmen, Goldman zerre kadar değişmedi. Bu da Smith&#8217;in makalesinin yankılanmasının bir başka sebebi. Ayrıca şüpheleri de doğruladı. Goldman&#8217;ın her münakaşaya verdiği o aynı cevap, bu üç yıl içinde kamu ilişkileri noktasında sıkıntıya sebep oldu. Goldman&#8217;ın karşılığı rahat bir tavır içindeydi. Baş yönetici Lloyd Blankfein&#8217;in, Goldman&#8217;in müşterileri konusunda özenli olduğunu ısrarla vurgulayan e-maili buna bir örnek. Ve yine değişmeyen edasıyla o hep verdiği karşılık: bu da geçer.</p>
<p>Şimdiye kadar, geçmedi. Belki de geçmeyecek. Belki, Blankfein&#8217;in, Howard Schultz&#8217;un Starbucks&#8217;ta ne yaptığını seyrettiği bir zaman gelmekte. Ne de olsa, bazen, bir şeyleri gerçekten güzel yapmanın en iyi yolu, iyi olanı yapmaktır.</p>
<p> </p>
<hr size="1" /> </p>
<p><a name="_ftn1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ftnref1">[1]</a> Op-Ed, gazete sayfasında, yazarın kişisel düşüncelerini yazdığı yerdir. </p>
<p><a name="_ftn2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ftnref2">[2]</a> kâr sağlamak amacıyla bir hisse senedini satmak ve onu daha düşük bir fiyatla geri satın almak</p>
<p> </p>
<p>… Bu konuda e-kitap …</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><strong>Liberalizm Demokrasiyi Susturunca</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-18938" title="liberalizm_demokrasi_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasi_kitap-203x300.jpg" alt="" width="133" height="191" /></a>Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama <strong>batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar.</strong> Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? <strong>Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi? </strong>Okuyacağınız kitap demokrasi ile  liberalizmin savaşı üzerinedir. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p style="text-align: justify;">Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Liberalizmin Kara Kitabı</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="123" height="173" /></span></strong></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/kapitalizm_kara_sevdam.pdf" target="_blank">Ey Kapitalizm! Kara Sevdam! / Charles Allen Scarboro</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/kapitalizm_kara_sevdam.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-21167" title="kapitalizm_kara_sevdam" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/kapitalizm_kara_sevdam-161x300.jpg" alt="" width="148" height="255" /></a>Ne gariptir ki Türkiye’de hemen her kesimden insanı kolaylıkla birleştirebilen bir slogan var: <strong><em>“Kapitalizme Hayır!”</em></strong><em>.</em> İslâmcı, komünist, ülkücü, Kemalist… Yürüyüşler yapıyorlar. Seminerler düzenliyorlar. <strong><em>“Küresel sermayeye geçit yok!” </em></strong>. İşçilerin sömürülmesinden Afrika’daki açlığa, ortadoğudaki petrol savaşlarından dünyanın kirlenmesine kadar her taşın altından çıkan bir düşman bu. İyi ile kötü arasında bir çizgi çekmek, kötüleri “öteki tarafta” bırakmak… O kadar kolay mı?</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>“Ah keşke her şey o kadar basit olsaydı. Bütün kötülükleri içi kararmış birileri yapsaydı ve bütün mesele onları bulup yok etmekten ibaret olsaydı. Ne var ki </em><strong><em>İyi</em></strong><em> ile </em><strong><em>Kötü</em></strong><em> arasındaki çizgi her insanın kalbinden geçiyor. Kim kendi kalbinin bir parçasını yok etmek ister?” </em><em>(Soljenitsin)</em></p>
<p>Okuyacağınız bu kitap insanların para ile, tüketim ile kurdukları ilişkiye ışık tutuyor. Charles Allen Scarboro’nun Karl Marx ve Max Weber’in fikirlerinden de isitifade ederek hazırladığı özgün bir çalışma. Scarboro İstanbul’da yaşayan bir Amerikalı. Akademik birikiminin yanı sıra kapitalizmin anavatanından gelmesi, <strong>“içimizde yaşayan bir öteki”</strong> olması bu kitaba ayrı bir lezzet katıyor.  <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/kapitalizm_kara_sevdam.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/04/14/kapitalizmin-iyisi-kotusu-ve-cirkini-joe-nocera/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/04/14/kapitalizmin-iyisi-kotusu-ve-cirkini-joe-nocera/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Eleştirinin Zararları / Dr Kenneth Barish</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/19/elestirinin-zararlari-dr-kenneth-barish/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/19/elestirinin-zararlari-dr-kenneth-barish/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Mar 2012 09:43:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hatice Avcı</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aile]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21109</guid>
		<description><![CDATA[Son otuz yıldır aile ve çocuklarla yaptığım terapatik çalışmalarda en sık karşılaştığım problem bana sorulursa, cevabım şüphesiz ebeveynler olarak istemeden de olsa çocuklarımızı çok eleştiriyor oluşumuz olurdu. Bu ifade bazı meslektaşlarımı şaşırtıyor ve çağdaş ebeveylik hakkındaki şu geleneksel erdem anlayışı ile çelişiyor:

Biz aşırı koruyucuyuz  ya da fazla yüz veriyoruz
Çocuklarımıza gerekli rehberliği sağlamakta ve onlara sınır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/elestiri_egitim.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21111" title="elestiri_egitim" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/elestiri_egitim.jpg" alt="" width="209" height="213" /></a>Son otuz yıldır aile ve çocuklarla yaptığım terapatik çalışmalarda en sık karşılaştığım problem bana sorulursa, cevabım şüphesiz ebeveynler olarak istemeden de olsa çocuklarımızı çok eleştiriyor oluşumuz olurdu. Bu ifade bazı meslektaşlarımı şaşırtıyor ve çağdaş ebeveylik hakkındaki şu geleneksel erdem anlayışı ile çelişiyor:</p>
<ul>
<li>Biz aşırı koruyucuyuz  ya da fazla yüz veriyoruz</li>
<li>Çocuklarımıza gerekli rehberliği sağlamakta ve onlara sınır koymakta başarısızız</li>
<li>Bir otoriteden ziyade çocuklarımızla arkadaş olmaya gereğinden fazla hazırız.</li>
</ul>
<p> </p>
<p>Ne var ki, yapılan son araştırmalardaki bulgular benim kişisel düşüncemi <span id="more-21109"></span>ve bu fıkrayla ilgili iddiayı şüpheye mahal bırakmayacak şekilde destekleyen yeterli bilimsel delil sağlıyor.</p>
<p> </p>
<p>Biz kendi hayatımızdan eleştirinin nasıl hissettirdiğini biliyoruz.  Sık yapılan eleştirinin moral bozucu etkisini iş yerimizde ya da aşk ilişkilerimizde yaşıyor olabiliriz. Yine de çocuklarımızla olan ilişkilerimizde ne sıklıkla bunu düşünmekte başarısız oluşumuz şaşırtıcı.</p>
<p> </p>
<p>Pek çok ailede, anne baba ve çocuklar sağlıksız aile etkileşimi döngüsüne kilitlenmiş durumda. Eleştiri ve ceza öfkeye ve yoksunluk hissine ya da içe kapanma ve gizemliliğe neden oluyor. Bu da daha fazla eleştiriye ve sonra daha fazla içe kapanma ve yoksunluk hissine neden oluyor.</p>
<p> </p>
<p>Bu döngüler arttıkça, anne babalar kendilerini eleştirilerinde ve kınamalarında daha fazla haklı görüyor ve çocuklar da kendi açılarından daha fazla gücenme ve yoksunluk hissediyorlar. Ebeveynler: &#8220;Hiç beni dinlemiyor&#8221; derken çocuk: &#8221; Duyduğum tek şey eleştiri.&#8221; &#8220;Bana her zaman bağırıyorlar&#8221; der.</p>
<p> </p>
<p>Eleştirilerimizin çoğu elbette iyi niyetli. Eleştiriyoruz çünkü evladımızın geleceği hakkında endişeliyiz.  Biz onun gelişmesini ve sonunda bu rekabetçi dünyada başarmasını isteriz. Biz eleştirimizi yapıcı olarak düşünürüz hatta eleştiri olarak değil talimat ya da nasihat olarak.  Biz çocuğumuzun ( özellikle ergenlik döneminde) yoksunluğunu ve iletişim kurmadaki isteksizliğini sorumlu anne babalığın kaçınılmaz bir sonucu olarak görürüz.</p>
<p> </p>
<p>Katılmıyorum.</p>
<p>Sık yapılan eleştiri devamlı olursa aile ilişkilerimizi geliştirmek için ortaya koyduğumuz bütün çabalar kuvvetle muhtemel başarısız olacaktır.</p>
<p> </p>
<p><strong>Çözüm</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sık yapılan eleştiri probleminin çözümü şu temel gerçekle başlar: Çocuklar öfkeli ya da bezgin olmadıkları zaman iyi olmak ister. Çocuğunuz sizin övgünüzü ve onayınızı almak ister ve sizin onunla gurur duymanızı ister.</p>
<p> </p>
<p>Sık yapılan eleştiri ve tartışma için ve çocukların genel engellenmişliklerden ve hayal kırıklıklarından kurtulabilmeleri için sabır ve saygıyla dinlemekten daha iyi bir yol ve panzehir yok.</p>
<p>Dinlemek elbette anlaşmak ya da makul olmayan taleplere teslim olmak anlamına gelmez. Dinlediğimiz zaman çocuğumuzu anlamak, onun bakış açısını kavramak ve neyin yanlış olduğunu söylemeden önce onun söylediklerinden neyin doğru olduğunu kabul etmek için ciddi bir çaba gösteririz.</p>
<p>Yatmadan On Dakika Önce</p>
<p>Ebeveynlere bu tarz sabır dinlemelerine düzenli olarak elverişli saatler yaratmalarını tavsiye ediyorum. Çocuğunuz ve kendiniz  konuşmak için yatmadan önce bir on dakika kadar ekstra zaman ayırın. Bu kısa günlük görüşmelerde çocuklarımızı gün boyunca kızdıkları ya da üzüldükleri  her neyse onlar hakkında konuşmaya ve sevdikleri ve sevmedikleri şeyleri ya da bir sonraki gün hakkında endişeli oldukları konuları  söylemeye yüreklendirmeliyiz. Çocukların söyleyecek sözü kalmadığında , bunu kendi günümüzün olayları hakkında konuşmak belki bir anlık engellenme ya da bir anlık mizah paylaşmak için fırsata dönüştürebiliriz.</p>
<p>Çocuklar tıpkı oyun için fırsat kolladıkları gibi bu anları da iple çekerler. Bunu nadiren çocuğumuzun bir gününün parçası yapıyor oluşumuz şaşırtıcı. Sıklıkla, anne babalar çocuklarıyla konuşmak ve onları dinlemek için zaman ayırdıklarında çocukların ruh halinde ve davranışlarında ani bir gelişme olduğunu belirtiyorlar.</p>
<p>Bu zamanlarda hataları kabullenmek ve gerekirse çocuktan özür dilemek de önem arz eder.  Söz gelimi &#8220;Bugün çok üzgün olduğun için kendimi kötü hissediyorum. Sana çok öfkelendiğimi biliyorum. Belki gereğinden fazla.&#8221; demeliyiz.</p>
<p>Bazı anne babalar çocuklarından özür dileyerek küstah ve saygısız davranışa dolaylı olarak göz yummuş olabilecekleri ve ebeveyn olarak otoritelerini sarsabilecekleri endişelerini ifade ediyor. Bu korku anlaşılabilir ama asılsızdır. Sizin özrünüz çocuğunuzun yanlış davranışını mazur göstermez. (&#8221;Ama yine de kardeşine vurmamalıydın&#8221;) Çocuğunuzun ruh halini anlamak, onun ruh halini hoş görmek değildir; başkalarının ihtiyaçları her zaman hesaba katılmalıdır.</p>
<p> Bir anne ya da baba özür dilediğinde, kişilerarası ilişkide önemli bir dersi model olarak göstermiş olur ve çocuğun üstünde otorite kazanır, çünkü çocuklarımızın yetişkin otoritesini kabullenmeleri nihayetinde saygıya dayanır.</p>
<p>Gelecek yazımda bu tartışmaya sık yapılan eleştiriye yeni çözümler önererek devam edeceğim.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/19/elestirinin-zararlari-dr-kenneth-barish/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/19/elestirinin-zararlari-dr-kenneth-barish/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tüketim Uzmanları-5 / Sonuç</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/10/tuketim-uzmanlari-5/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/10/tuketim-uzmanlari-5/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Mar 2012 11:15:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Müleyke Barutçu</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Lüks Tüketim]]></category>

		<category><![CDATA[Marx]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21012</guid>
		<description><![CDATA[ &#8221;&#8230; Evdeki ayna endişeyi tetikler. Bizi ‘Belki de gerçekten sahtekarımdır. Belki de küçük siyah Chanel elbisemin iddia ettiği kadar değerim yoktur.&#8217; demeye yönlendirir. Moda tüketicilerinin belki de hiç kimse oldukları hakkındaki endişelerini yenmek için var olan stratejileri, endişelerini gidermekten çok artırır. Yarış hiç bitmeyecek ve hiç kimse kalabalığın içindeki yerinden emin olamayacak &#8230;&#8221;
Tüketim Uzmanları-5 (Charles [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/tuketim_moda_benlik.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-21013" title="tuketim_moda_benlik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/tuketim_moda_benlik.jpg" alt="" width="256" height="257" /></a> &#8221;&#8230; Evdeki ayna endişeyi tetikler. Bizi ‘Belki de gerçekten sahtekarımdır. Belki de küçük siyah Chanel elbisemin iddia ettiği kadar değerim yoktur.&#8217; demeye yönlendirir. Moda tüketicilerinin belki de hiç kimse oldukları hakkındaki endişelerini yenmek için var olan stratejileri, endişelerini gidermekten çok artırır. Yarış hiç bitmeyecek ve hiç kimse kalabalığın içindeki yerinden emin olamayacak &#8230;&#8221;</em></p>
<p><strong>Tüketim Uzmanları-5 (</strong><a href="http://fef.fatih.edu.tr/?cv,8069"><strong>Charles Allen Scarboro</strong></a><strong>)</strong></p>
<p><em><strong>Çeviren : <a href="http://www.derindusunce.org/author/muleykebarutcu/" target="_blank">Müleyke Barutçu </a></strong></em><em><strong>(Orijinal metin </strong></em><a href="http://www.todayszaman.com/"><em><strong>Today&#8217;s Zaman</strong></em></a><em><strong>‘da yayınlandı)</strong></em></p>
<p> </p>
<p>Yazı dizisinde dört bölümdür, tüketim stratejileri ve bu stratejilerin ifade ettiği manaları inceliyorum. Bunu da üç tip tüketici üzerinden yaptım: yaşamsal tüketiciler, moda tüketicileri ve uzman tüketiciler.  Bu stratejilerin toplumdaki sınıflaşma sistemi içinde yer aldığını ifade etmeye çalıştım. Max Weber&#8217;i izleyerek birbirinden bağımsız ama paralel ilerlediklerini söyledim. Onları bağlayan şeyin, insanları yaşam koşulları bakımından farklı kılan sınıflaşmadaki hiyerarşiler (sınıf, parti, statü grupları) olduğunu belirttim.</p>
<p>İlk olarak, sosyal sınıf hiyerarşisinde yer alan yaşamsal tüketicilerle başladım. Sosyal sınıf ekonomik yapıyla olan ilişkilere dayalı kollektifler demektir. Moda tüketicileri genelde orta sınıfta <span id="more-21012"></span>yer alır. Ancak, onların asıl çabası değerli olduklarını ifade edebilecekleri sosyal onuru kazanmaktır. Bu çaba sosyal sınıf hiyerarşisinden çok statüyü etkiler. Moda tüketicileri orta sınıfın diğer üyeleriyle yarışırlar ve bu yarıştaki amaçları ‘birisi olduklarını&#8217; göstermektir. Bu ‘oldukları birileri&#8217; onları diğerlerinden daha değerli yapar. Tüketim objelerini bilen ve değerlendirenlere kıymetli olduklarının havasını atarlar.</p>
<p>Spor müsabakalarındaki taraftarlığın parti tabanlı bir tüketim olduğu dışında Weber&#8217;in güç hiyerarşisinden çok bahsetmedim. Daha genel olarak, parti tüketimi anıtsal bir görsellikle ilgilidir. Partiler, halkın üzerinde baskın durmak için büyük binalar inşa eder. Bu binalar üzerinden de güçlerini haykırırlar. Kemal Atatürk&#8217;ün Ankara&#8217;daki mezarı için kim ne derse desin, bu yapıyı gözardı etmek imkansızdır. Mimarisi ve ölçüleriyle, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünü takiben gelen, parti çekişmesindeki kazananı temsil eder. Karadeniz&#8217;i Marmara Denizi&#8217;ne bağlaması önerilen bir kanal var. Bu kanalın, tüketimin çağdaş bir göstergesi olabileceği yönünde yorum yapmak çok da yanlış olmaz. Bu da bugünün Türkiye&#8217;sinde güç ilişkileri konusunda kazananın kim olduğunu gösterir.</p>
<p><strong>Modanın Gereği Olan Savurganlık</strong></p>
<p>Aslında bugün özellikle moda tüketiminin başarısının sınırları hakkında konuşmak istiyorum. Bir de uzman tüketicilerin bu limitlere üstünlük sağlamaları konusuna yoğunlaşacağım. Moda tüketicileri yüksek bir sosyal onur iddia eder demiştik. Ama onların bu onura erişimini engelleyen üç temel bariyer vardır.</p>
<p>İlki, modanın gereği olan savurganlık. Savurganlık ya iflasa ya da sahip olunan değeri alçakgönüllülükle kabule götürür. Modanın belli bir fiyat kotası yoktur. Çünkü bitmek bilmeyen ‘yeni sezon&#8217;lar geliyor ve daha yeni satın aldığımız şeyler hemen eskiyor. Geçen yılın modasını takip etmek bir insanı moda dışı yapmaya yeter de artar bile.</p>
<p>İkincisi, moda tüketimi popüler kültür sahasında boy gösterir. Moda, benim gibi sürünün içinde yer alan ve bana çok benzeyenler arasındaki rütbeli bir sistemdir. Mesela kredi kartı olan biri kendine sürünün içinde bir pozisyon edinse de, sürünün bir parçası olmaktan kurtulamaz. Sürünün lideri olan kuzu, sürüyü yemyeşil çayırlara çekse de hala bir kuzudur ve sadece diğer kuzular arasında ‘lider&#8217;dir.</p>
<p>Üçüncüsü, moda, Charles Horton Cooley&#8217;in ‘ayna benlik&#8217; kavramındaki ayna olarak işlev görse de, her moda takipçisinin evinde başka bir aynası vardır. Evdeki ayna endişeyi tetikler. Bizi ‘Belki de gerçekten sahtekarımdır. Belki de küçük siyah Chanel elbisemin iddia ettiği kadar değerim yoktur.&#8217; demeye yönlendirir.</p>
<p>Moda tüketicilerinin belki de hiç kimse oldukları hakkındaki endişelerini yenmek için var olan stratejileri, endişelerini iyileştirmekten çok artırır. Yarış hiç bitmeyecek ve hiç kimse kalabalığın içindeki yerinden emin olamayacak.</p>
<p>Yaşamsal tüketiciler sadece gerekli şeyleri alırken moda tüketicileri sürünün elebaşısı olmak niyetindedirler. Uzman tüketiciler ise, tüketim bilgisi üzerinden kendi geçerliliklerinin arayışındadırlar. Uzman tüketicilerin geçerliliğini sağlayan şey bilgidir, özellikle de bilimle desteklenmiş bilgi. Uzman tüketiciler bilim adamı değildir, ama moderniteden gelen bilimsel dünya görüşüyle yakından ilgilidirler. Uzman tüketimi, Weber&#8217;in ‘büyüsü bozulmuş&#8217; diye adlandırdığı modern dünyada yer alır. Bu modern dünyada insanlar, geleneksel ve dini otoriteye daha az başvururlar. Bunun yerine, özellikle de bilginin uzman tüketicilerinin dediği gibi ‘Bunu yapmalıyız çünkü bilimsel çalışmalar bize bunun iyi olduğunu söylüyor&#8217;. derler.</p>
<p><strong>Bilgi Tüketimi</strong></p>
<p>Bilginin uzman tüketimi hakkında hemen iki örnek verelim. İlk örnek, son 30 yılda sersemletici bir etkiyle büyüyen kişisel gelişim kitapları. Dr. Benjamin Spock tarafından yazılmış ünlü ‘Bebek ve Çocuk Bakımı&#8217; kitabı bunun bir işareti. Önerileri, bu kitapla donanmış ‘bilgili&#8217; ebeveynler tarafından yalanlanan o kadar çok babaanne var ki. ‘Bilgili&#8217; ebeveynler:&#8217;Tamam sen bizi böyle yetiştirdin ama Dr. Spock başka bir şey söylüyor. Bak işte burada.&#8217; diyorlar. Böylece de bilim ailevi otorite ve geleneksel bilgi sisteminin yerini alıyor. Babaanne için de bu gidişata müdahale etmemekten daha iyi ne olabilir ki!?</p>
<p>Dr. Spock&#8217;un başarısını bilimsel önerilerin olduğu ve akla gelebilecek her konuda hazırlanmış kişisel gelişim kitapları, TV programları, CD ‘ler ve DVD&#8217;ler takip etti. Şu an kitap mağazalarının çoğunda, bir katın üçte birinden fazlası, tüketim konusunda bilgi sunan kişisel gelişim kitaplarına ayrılmış. Saygıya el koyma ve değerli şahsiyet olma çabası, ‘bilgi&#8217; alanında geçerli değil. Uzman tüketicilerin kendileri bilim adamı değildirler. Bundan dolayı da kişisel gelişim endüstrisindeki bilginin geçerliliğini ölçemezler. Ama, bilgisel otoriteye sahip kitaplardan alıntı yapmayı iyi becerliler. Dahası, konuşmalarına sıkıştırıverdikleri bilimsel bir kaç terim ve jargonla, şahsi değer iddialarını desteklerler. Trigliserid&#8217;in ne olduğunu bilen var mı ki?</p>
<p>Bilginin uzman tüketimi hakkındaki ikinci örnek ise yiyecekler hakkında düşünüşlerdir. Yaşamsal tüketiciler yiyeceği gereklilik olarak görürler. Moda tüketicileriyse yiyeceği statülerini sergileyen araçlardan bir olarak görürler. ‘Herkesin bahsettiği şu restoran nerede?&#8217; sorusu onlardan gelebilecek bir tarz sorudur. Uzman tüketicileriyse yiyeceği uzmanlıklarını test etmek için kullanırlar. ‘Yumurta da ne kadar ve ne çeşit kolesterol var? Hemen açıp internetten bakayım?&#8217; cümlelerini de onlardan duyarız.</p>
<p>Yiyecek konusundaki uzman tüketiminin artışının ilk belirtisi hükümetin getirdiği bir düzenleme sonucu oluşan halk hareketiydi. Bu düzenlemeye göre, ambalajlı yiyecekler bir ‘içindekiler&#8217; kısmı hazırlayacaktı. Böylece ‘billur tuz&#8217;umun üzerindeki etiketi okuyarak, her 1.5 gramın 0 kalori ve sıfır yağ, 293 mg sodyum içerdiği- ki ben bunun az mı çok mu olduğunu bilmiyorum- konusunda bilgi sahibi oluyorum. İşte bu liste uzman tüketicileri o yiyeceğin sakıncalı olup olmadığı konusunda bir şifre çözücü yapar. Uzman tüketiciler okunması gereken kitapları okuyarak eğitimlerini tamamlamışlardır. Bu bilgilerin ticaretini yaparak da statü hiyerarşisindeki yerlerini sergilerler.</p>
<p>Uzman tüketimi statü sisteminde ayrı bir yere sahiptir. Çünkü, ‘uzmanlıkları&#8217; onları kalabalıktan, popüler kültürden ve sürü içinde teşvik edilerek hareket etmekten alıkoyar. Uzman tüketim, tüketiciye yarışmacısının az ve statü beklentisinin düşük olduğu alanda hareket etmeye izin verir. Ama statü beklentisinin düşük olmasına rağmen, genelde bu tüketiciler seçkinler tabakasındandırlar. İronik olansa uzman tüketicilerin kapitalist ağdan kaçmamalarıdır. Dahası, uzman tüketim, pahalı tüketilebilirlerin saçıldığı pazarlama alanlatında yaşamını sefa içinde sürdürür. </p>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/tuketim_moda_benlik_2.jpg"><img class="size-full wp-image-21014 aligncenter" title="tuketim_moda_benlik_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/tuketim_moda_benlik_2.jpg" alt="" width="336" height="423" /></a></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>… Komşu konularda e-kitap okumak için… </p>
<p><a title="Permanent Link to Dikkat Kitap:Liberalizm Demokrasiyi Susturunca…" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/10/08/dikkat-kitapliberalizm-demokrasiyi-susturunca/"><span style="color: #0066cc;"><strong>Liberalizm Demokrasiyi Susturunca…</strong></span></a></p>
<div class="entry">
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasi_kitap.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-18938" title="liberalizm_demokrasi_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasi_kitap.jpg" alt="" width="188" height="266" /></span></a>Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur?</p>
<p>Demokratik yolla yönetilen bir ülkede  halkın tercihleri daha güçlü, bazen daha <strong>“sosyal”</strong> bir devletten, kolektif dayanışmadan, yüksek asgârî ücretten yana olabilir. Yani daha az liberal bir devletten. Peki halka rağmen dayatılmalı mıdır liberalizm? <strong>Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkların iradesi çiğnenebilir mi?</strong></p>
<p>2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. ve ABD, Fransa, Almanya gibi “batamayacak kadar büyük” devletler dahi zorlanıyorlar. Halk için kurulmuş, halkın vergisiyle yaşayan batılı ulus-devletler finans sektörünün emrine girmiş gibiler. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemiyor insanlar, protesto ediyorlar. Ama batılı ulus-devletler ısrarla hatta bazen polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar.</p>
<p>Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkları finans sektörünün kölesi yaptı?</p>
<p>Liberal düşünürlerin içinde Hayek ve Mises gibi peşinen anti-demokratik duruş almış bir çok isim var. Ancak batı demokrasileri bu gerçeği yeni keşfediyorlar. Dünyaya özgürlük  dersleri verirken kendi demokrasileri liberalizmin ağırlığı altında çökebilir. Okuyacağınız kitap halk iradesi ile  liberalizmin savaşı üzerinedir. <em>(Eserlerinden istifade ettiğimiz fikir adamları: Edmund Burke, Ludwig Von Mises, Friedrich A. Hayek, Atilla Yayla, Karl Marx, Hannah Arendt, Alexis de Tockeville, Alexandre Soljenitsyne, Noam Chomsky, Ignacio Ramonet, Max Weber)</em> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitabı buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong>Liberalizmin Kara Kitabı</strong></a></p>
<div class="entry">
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="size-full wp-image-10169 alignright" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></span></a>“<strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Liberalizmin Ak Kitabı</span></a></strong>” adlı kitabımızın önsözünde söz verdiğimiz gibi sıra Kara Kitap’ta! Neden? Kemalist ulus devletin tektipleştirici silindiri altında ezilenler için bir umut teşkil etti liberalizm. Kürt, Ermeni, Alevî, “aşırı” dindar, Eski Solcu, vs Atatürkçülerin gözünde “makbul olmayan” kimlikleri haiz insanlar <strong>“ideolojisiz bir ideoloji”</strong> bulduklarını düşündüler. Yine de sormak gerekmez mi  <strong>“Ben de liberalim”</strong> diyenlerin içinde kaçı bu düşünce geleneğini derinlemesine inceledi? Güçlü ve zayıf yanları, Türkiye’ye uyan ve uymayan vasıfları hakkında bilgi sahibi oldu?</p>
<p>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini, temel ilkelerini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde YIKICI KUSURLARI var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor.</p>
<p>Özgürlük nedir? Devletin, toplumun ve bireylerin özgürlükler üzerindeki hakları sınırlandırılabilir mi? Liberalizmin merkezine aldığı <strong>bireysel özgürlükler</strong> ve <strong>piyasa</strong> her derde deva mıdır? Özgürlüklerin birbiriyle sınırlanması ANLAMLI mıdır?</p>
<p>Büyük bir kısmı liberal olan düşünürlerin perspektifinden liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard veTürkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-18312" title="marx-kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/marx-kapak.bmp" alt="" width="128" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank">Derin <strong>MAЯҖ</strong></a></strong></p>
<p>Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden? </p>
<p> Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok.  Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… <a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></div>
</div>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/10/tuketim-uzmanlari-5/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/10/tuketim-uzmanlari-5/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tüketim Uzmanları-4 / Ne kadar değerliyim?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/05/tuketim-uzmanlari-4-ne-kadar-degerliyim/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/05/tuketim-uzmanlari-4-ne-kadar-degerliyim/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 05 Mar 2012 21:43:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Müleyke Barutçu</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Lüks Tüketim]]></category>

		<category><![CDATA[Marx]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20956</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230; Bak ben sadece Louis Vuitton çanta alan bi insan değil, ayrıca onu taşımayı hakeden  biriyim. [...] Ne kadar değerliyim? Hayran olunabilecek biri miyim?, Saygı hak ediyor muyum?, Sosyal onur sistemi içindeki yerim ne? &#8230;&#8221;
Tüketim Uzmanları-4 (Charles Allen Scarboro)
Çeviren : Müleyke Barutçu (Orijinal metin Today’s Zaman‘da yayınlandı)
Geçen hafta üç tip tüketiciden bahsettim: yaşamsal tüketiciler, moda tüketicileri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/tuketim_cocuk_kimlik.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20958" title="tuketim_cocuk_kimlik" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/tuketim_cocuk_kimlik.jpg" alt="" width="157" height="420" /></a>&#8220;&#8230; Bak ben sadece Louis Vuitton çanta alan bi insan değil, ayrıca onu taşımayı hakeden  biriyim. [...] Ne kadar değerliyim? Hayran olunabilecek biri miyim?, Saygı hak ediyor muyum?, Sosyal onur sistemi içindeki yerim ne? &#8230;&#8221;</em></p>
<p><strong>Tüketim Uzmanları-4 (</strong><a href="http://fef.fatih.edu.tr/?cv,8069"><strong>Charles Allen Scarboro</strong></a><strong>)</strong></p>
<p><strong><em>Çeviren : <a href="http://www.derindusunce.org/author/muleykebarutcu/" target="_blank">Müleyke Barutçu </a>(Orijinal metin </em></strong><a href="http://www.todayszaman.com/"><strong><em>Today’s Zaman</em></strong></a><strong><em>‘da yayınlandı)</em></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2012/02/29/tuketim-uzmanlari-3-marka/" target="_blank">Geçen hafta </a>üç tip tüketiciden bahsettim: yaşamsal tüketiciler, moda tüketicileri ve uzman tüketiciler. Bugün moda tüketicilerine yoğunlaşmak ve moda tüketicileriyle uzman tüketicilerin farklarını konuşmaya girizgah yapmak istiyorum. Yaşamsal tüketiciler satın aldıkları ve kullandıkları ucuz şeylerden dolayı ekonomik etkenleri ele alıyorlar. Bundan farklı olarak, moda tüketicileri ve uzman tüketiciler de kültürel sermaye alanında yoğunlaşırlar.</p>
<p>Moda tüketimi sınıf sistemi içindeki onura erişme yolunda kullanılan bir iletşim stratejisidir. Moda tüketicileri diğerlerinden, ulaşmak istedikleri bu statüye dair, onay arayışındadırlar. <strong>‘Bak ben sadece Louis Vuitton çanta alan bi insan değil, ayrıca onu taşımayı hakeden  biriyim.&#8217;</strong> Ama bu statü iddiaları bunu tanıyabilecek ve onaylayabilecekler olmadan hiç bir işe yaramaz. Bu yüzden moda tüketicileri sadece mana taşıyan sembollere bağlı değillerdir. Ayrıca bu sembol sistemi içindeki bilgi sahibi olan kimselerle de ilişkilidir. Moda tüketicileri Amerikan sosyolog olan Charles Horton Cooley&#8217; i akla getiriyor. Cooley insanların değerlerini belirlemede kullandıkları metodlar hakkında çalışma yapmıştır. Bu çalışması ‘ayna benlik&#8217; diye adlandırılır. Cooley&#8217;e göre, birçok insan kendi değeri -kabul görme derecesi- hakkında emin değildir. Cooley insanların kendilerine <strong>‘Ne kadar değerliyim?&#8217;, ‘Hayran olunabilecek biri miyim?&#8217;, ‘Saygı hak ediyor muyum?&#8217;, ‘Sosyal onur sistemi içindeki yerim ne?&#8217;</strong> gibi sorular sorduğuna şahit olur. Ayrıca Cooley, insanların kendi değerlerinin ancak başkalarınınkiyle kıyaslandığında bir anlam ifade ettiğini söyler. Değer bir rütbe sistemidir. Kimisi benden daha değerliyken, kimi de daha az değerlidir. Alman sosyolog Max Weber de insanların sosyal onur yönünde <span id="more-20956"></span>kendi değerlerini biçmeleri konusunda bazı yöntemler öne sürmüştür. Weber&#8217;e göre değeri gösteren şey riayet ilişkisidir. Eğer insanlar bana riayet eder, uyarlarsa, ben onlardan daha onurluyumdur. Ama ben bir başkasına riayet edersem, o zaman ben ondan daha az onura sahibimdir.</p>
<p>Bu riayet stratejileri toplumun her kesimimde görülebilir. Mesela Türkiye&#8217;de, çarşıda eşiyle yürüyen çarşaflı bir kadının eşinden bir-iki adım geriden gelmesi dikkatimi çekmiştir. Yanyana yürümek statü eşitliğini belirtirken birisinin ardından gelmek riayet ilişkisine işaret eder. Başka bir örnek de sınıfımdan. Öğrencilerime isimleriyle hitap ederim. Ama onlar bana Mr. Allen, Hocam ya da Allen Bey derler (En azından benim yüzüme, belki de arkadaşları arasında farklıdır, kim bilir). Bu saygı ifadeleri de riayet ilişkisi kapsamındadır.</p>
<p><strong>Onura El Koymak</strong></p>
<p>Weber bu riayet sisteminin çatışmalar tarafından yönlendirildiğini öne sürer. Ona göre onur ‘gasp edilmiştir&#8217;. Yani birisi onura el koyar ve onu elinde tutmak için azami gayret sarf eder. Herkesin önünde öğrencisini aşağılayan bir profesör düşünelim. Bu durumda, aşağılama aşağılanan insandaki onuru alır, aşağılayan daha yüksek(!) sosyal sınıftaki insana verir. Şerefi için öldüren insanlar da bu uğurda katil olduklarını iddia ederler- ölen kızları ya da kardeşleri olsa da. İnsanlar statülerine ciddi manada sahip çıkıyorlar ve bu riayet sistemi içinde acımasız olabiliyorlar. Cooley&#8217;in ‘ayna benlik&#8217; stratejisi, bir iletişim sistemi olan sosyal onuru incelemede çok yardımcı olur. Ayna benlikte, statümü belirlemek için diğer insanları kullanırım. Onların hareketlerini, söylediklerini, beden dillerini incelerim. Ulaştığım sonuçları da ‘benim hakkımda ne düşünüyorlar?&#8217; sorusunu yanıtlamada ipucu olarak kullanırım. Böylece de insanlar, ne kadar değerli olduğumu gösteren bir ayna vazifesi görürler. İnsanların hakkımdaki yargılarını hayal eder sonra da bunları kendime uygularım. Eğer sınıfımdaki öğrencilerin  mutlu olduğunu ve bir sürü şey öğrendiğini hayal edersem, benim de iyi bir eğitmen olduğumu düşünür ve kendimi iyi hissederim.Öğrencilerimin düşündüğünü düşündüğüm şey kendi değerimi belirlemedeki ölçüttür. Dahası, davranışlarımı bu hayali değerlendirmeye göre ayarlarım. Mesela öğrencilerimin bana değer verdiğini ve hayranlık duyduğunu hayal ederim. Bu yüzden de onlardan riayet beklerim. Ama ben ders anlatırken aralarında konuşunca hayal kırıklığına uğrarım ve statümü vurgulayarak ‘Ben hocayım!&#8217; diye onları uyarırım.</p>
<p>Modaya uygun şeyler de aynanın önüne koymak için güzel seçimlerdir. Artık her yerde yaygın olan pazarlama ve markalaşma üzerinden, belli şeyler sembolleşmiştir. ‘Bu şey değerlidir ve sadece belli insanlar onu taşıyabilir&#8217; diyerek riayet sistemi içindeki sınırlar belirlenir. Bu da insanların kıskançlık duygularını kamçılar. Onları ‘kıskanılabilir şekilde değerli olmalıyım&#8217; düşüncelerine sevk eder. Her yerde gördüğümüz nazar boncuğu, diğerlerine ‘ben kıskanılabilir bir insanım&#8217; der. Dahası, kıskanmanın kötü birşey olduğunu da hatırlatır. Yani moda tüketimi de tehlikeli bir arenadır.</p>
<p>Modayı takip etmek, moda tüketicilerini belli bir bilgi alanında ehil hale getirir. Bilmeleri gereken şeyse ‘Şu an moda nedir?&#8217; sorusunun cevabıdır. Yani moda tüketimi, moda tüketicilerinin sahip olduğu bilgi alanına dahil olabilecek kimseler olmaksızın pek de bir işe yaramaz.</p>
<p><strong>Çabucak Yayılmış Bir Fenomen</strong></p>
<p>Moda bilgisi hızlıca yayılır. Bir anda İstanbuldaki belli bir yaş grubunda bulunan tüm insanlar ayakkabı bağcıklarının annemizin bize öğrettiği şekilde değil de bileğin etrafına dolanacak şekilde bağlanması gerektiğini bilirler. Niye bilekler? ‘Moda, seni saf. Bilmiyor muydun?! Anlaşılan modayla pek alakan yok.&#8217;</p>
<p>Markalaşma ve pazarlama, üretici ve satıcılar tarafından moda kaygısı yaratmak için oluşturulmuş stratejilerdir. Ayrıca ‘yanlış&#8217; şeyi tüketiyor olma endişesini de azaltır. Markalaşma, Marx&#8217;ın ‘imal edilmiş arzu&#8217; düşüncesine güzel bir örnektir. Ama daha çok ‘yanlış şuur&#8217; fikrine uyar.</p>
<p>Yanlış şuur düşüncesinin açıklaması bütün bir sayfayı kaplasa yeridir. Ama moda tüketimi konusunda yardımcı olsun diye sadece basit bir tanım yapacağız. Marx ve diğer ‘bilgi sosyologları&#8217;, düşüncelerimizin çoğunun aslında kendimize ait olmadığını savunurlar. Fikirlerimiz, düşüncelerimiz, şuurumuz, yani bütün bilgi sistemleri, aslında diğerleri tarafından bizi kontrol etmek için üretilmiştir. Bilgi, özellikle de ‘herkesin bildiği&#8217; bilgi, bir idare etme, yönetme aracıdır. O zaman şöyle bir soru soralım; ‘bugünün modasını kim belirliyor?&#8217;. Tabi ki sen ya da ben değil. Moda olacak şeyleri tüketmemizden kazanç sağlayan büyük kuruluşlar belirliyor. Medya ve pazarlamacılar, aynı kuruluşlardaki seçkin tabaka gibi, ürünleri arzu edilebilir kılmak için çaba gösteriyor. Biz ise, aynı sürüdeki koyunlar gibi, Forum İstanbul ya da İstinye Park&#8217;a hücum edip bu ürünleri almaya çabalıyoruz. Ve ‘birisi olduğumuzu&#8217; sembolize eden hangi mağazadan alındığını bas bas bağıran çantaları gururlu bir şekilde taşıyoruz. Aynı reklamları izlediğimiz çevremizdekiler de hakkettiğimizi iddia ettiğimiz bu değeri göstermekte geri durmuyor.</p>
<p>Moda tüketimi sosyologların ‘popüler kültür&#8217; dediği şeye dayanır. Vikipedi popüler kültürü, bir bilgi sistemi olarak ‘günlük yaşantımıza sızmış olan medyanın ağır etkileri&#8217; şeklinde tanımlar. Eğer TV şovlarındaki oyuncuların isimlerini biliyorsak veya Justin Bieber&#8217;in özel hayatından haberdarsak, popüler kültür içinde bilgili biriyiz demektir. Popüler kültür bilgisi, medya ve diğer kuruluşların seçkinleri tarafından tüketime alışmamız için üretilir. Moda, tüketimin imali sürecindeki lokomotiftir. Bu tüketim de değerimizi belirlemedeki en önemli ölçüttür. Velhasılı kelam, bilgiye sahip olmak ve bu bilgiye sahip olduğunu göstermek modaya uygun olduğun anlamına gelir.</p>
<p>Moda tüketimi, değer addetme yönünde bir stratejidir diyebiliriz. Ama bu strateji sadece popüler kültür bağlamında işe yarar. Bundan dolayı moda tüketimi bir çoğunluk fenomenidir. Burada bir paradoks var. Moda, tüketimine şevkle katılmak, diğerleri tarafından yapılmış işaretleri sergilemektir. Bu da bizi diğer bütün bilgili tüketicilerle özdeş yapmaya yarar. Bundan dolayı, moda terfi ettirmek yerine eşitleyici bir statüdür. Bu strateji deli eden bir efor gerektirirken bizi farklı olacağımız yanılgısına götürür. Uzman tüketicilerse farklı bir bilgi sistemine dahildirler. Böylece moda tüketiminin eşitlieyici etkisine karşı dimdik ayakta dururlar. Gelecek hafta, sıra uzman tüketicilerde.</p>
<p> </p>
<p>… Komşu konularda e-kitap okumak için… </p>
<p><a title="Permanent Link to Dikkat Kitap:Liberalizm Demokrasiyi Susturunca…" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/10/08/dikkat-kitapliberalizm-demokrasiyi-susturunca/"><span style="color: #0066cc;"><strong>Liberalizm Demokrasiyi Susturunca…</strong></span></a></p>
<div class="entry">
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasi_kitap.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-18938" title="liberalizm_demokrasi_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasi_kitap.jpg" alt="" width="188" height="266" /></span></a>Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur?</p>
<p>Demokratik yolla yönetilen bir ülkede  halkın tercihleri daha güçlü, bazen daha <strong>“sosyal”</strong> bir devletten, kolektif dayanışmadan, yüksek asgârî ücretten yana olabilir. Yani daha az liberal bir devletten. Peki halka rağmen dayatılmalı mıdır liberalizm? <strong>Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkların iradesi çiğnenebilir mi?</strong></p>
<p>2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. ve ABD, Fransa, Almanya gibi “batamayacak kadar büyük” devletler dahi zorlanıyorlar. Halk için kurulmuş, halkın vergisiyle yaşayan batılı ulus-devletler finans sektörünün emrine girmiş gibiler. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemiyor insanlar, protesto ediyorlar. Ama batılı ulus-devletler ısrarla hatta bazen polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar.</p>
<p>Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkları finans sektörünün kölesi yaptı?</p>
<p>Liberal düşünürlerin içinde Hayek ve Mises gibi peşinen anti-demokratik duruş almış bir çok isim var. Ancak batı demokrasileri bu gerçeği yeni keşfediyorlar. Dünyaya özgürlük  dersleri verirken kendi demokrasileri liberalizmin ağırlığı altında çökebilir. Okuyacağınız kitap halk iradesi ile  liberalizmin savaşı üzerinedir. <em>(Eserlerinden istifade ettiğimiz fikir adamları: Edmund Burke, Ludwig Von Mises, Friedrich A. Hayek, Atilla Yayla, Karl Marx, Hannah Arendt, Alexis de Tockeville, Alexandre Soljenitsyne, Noam Chomsky, Ignacio Ramonet, Max Weber)</em> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitabı buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong>Liberalizmin Kara Kitabı</strong></a></p>
<div class="entry">
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="size-full wp-image-10169 alignright" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></span></a>“<strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Liberalizmin Ak Kitabı</span></a></strong>” adlı kitabımızın önsözünde söz verdiğimiz gibi sıra Kara Kitap’ta! Neden? Kemalist ulus devletin tektipleştirici silindiri altında ezilenler için bir umut teşkil etti liberalizm. Kürt, Ermeni, Alevî, “aşırı” dindar, Eski Solcu, vs Atatürkçülerin gözünde “makbul olmayan” kimlikleri haiz insanlar <strong>“ideolojisiz bir ideoloji”</strong> bulduklarını düşündüler. Yine de sormak gerekmez mi  <strong>“Ben de liberalim”</strong> diyenlerin içinde kaçı bu düşünce geleneğini derinlemesine inceledi? Güçlü ve zayıf yanları, Türkiye’ye uyan ve uymayan vasıfları hakkında bilgi sahibi oldu?</p>
<p>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini, temel ilkelerini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde YIKICI KUSURLARI var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor.</p>
<p>Özgürlük nedir? Devletin, toplumun ve bireylerin özgürlükler üzerindeki hakları sınırlandırılabilir mi? Liberalizmin merkezine aldığı <strong>bireysel özgürlükler</strong> ve <strong>piyasa</strong> her derde deva mıdır? Özgürlüklerin birbiriyle sınırlanması ANLAMLI mıdır?</p>
<p>Büyük bir kısmı liberal olan düşünürlerin perspektifinden liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard veTürkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-18312" title="marx-kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/marx-kapak.bmp" alt="" width="128" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank">Derin <strong>MAЯҖ</strong></a></strong></p>
<p>Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden? </p>
<p> Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok.  Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… <a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></div>
</div>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/05/tuketim-uzmanlari-4-ne-kadar-degerliyim/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/05/tuketim-uzmanlari-4-ne-kadar-degerliyim/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tüketim Uzmanları-3 / Marka ve Lüks</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/29/tuketim-uzmanlari-3-marka/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/29/tuketim-uzmanlari-3-marka/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Feb 2012 19:01:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Müleyke Barutçu</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Lüks Tüketim]]></category>

		<category><![CDATA[Marx]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20875</guid>
		<description><![CDATA[ &#8221;&#8230;Üniversitemdeki kapalı kızların çoğu, eşarplarını markası görünecek şekilde bağlıyor. Öğrenciler kitaplarını Mango çantalarda taşıyor. Bir Coach çanta, etiketi görünmeksizin pek de kıymetli değil. Ralp Lauren sağ tarafa işlenen küçük bir biniciyle bir servet kazandı. Çorapların bile görülebilir yerlerine logolar işlenmiş. Neden marka bu kadar önem arzediyor? 
[...] 
Aslında kimse tam anlamıyla modaya uygun olamaz.Çünkü moda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/luks_tuketim.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-20876" title="luks_tuketim" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/luks_tuketim.jpg" alt="" width="246" height="258" /></a> &#8221;&#8230;Üniversitemdeki kapalı kızların çoğu, eşarplarını markası görünecek şekilde bağlıyor. Öğrenciler kitaplarını Mango çantalarda taşıyor. Bir Coach çanta, etiketi görünmeksizin pek de kıymetli değil. Ralp Lauren sağ tarafa işlenen küçük bir biniciyle bir servet kazandı. Çorapların bile görülebilir yerlerine logolar işlenmiş. Neden marka bu kadar önem arzediyor? </em></p>
<p><em>[...] </em></p>
<p><em>Aslında kimse tam anlamıyla modaya uygun olamaz.Çünkü moda yenilik üzerine kuruludur. Vitrinler üç ayda bir ‘alınması gereken&#8217; yeni sezon ürünlerle doludur. İsraf moda tarafından icat edilmiştir ve <a href="https://www.google.com/search?hl=fr&amp;q=kapitalizm+tuketim+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=">kapitalistlerin</a> ceplerini çok çok büyük kazançlarla doldurur. İsraf üretilmiş bir arzuyu ifade eder: Her moda takipçisi ‘istiyorum&#8217; diye mızmızlanan bir yaşındaki çocuktur&#8230;&#8221;</em></p>
<p><strong>Tüketim Uzmanları-3 (</strong><a href="http://fef.fatih.edu.tr/?cv,8069"><strong>Charles Allen Scarboro</strong></a><strong>)</strong></p>
<p><em><strong>Çeviren : <a href="http://www.derindusunce.org/author/muleykebarutcu/">Müleyke Barutçu</a> (Orijinal metin </strong></em><a href="http://www.todayszaman.com/"><em><strong>Today&#8217;s Zaman</strong></em></a><em><strong>‘da yayınlandı)</strong></em></p>
<p> Geçen iki bölümde (<a href="http://www.google.fr/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=tuketim+uzmanlari+&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CCYQFjAA&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2F2012%2F02%2F18%2Ftuketim-uzmanlari-1%2F&amp;ei=hPtNT4GSO4iZhQfKzfkI&amp;usg=AFQjCNFKKGw-RVHd-eW9lY5RTOpx_pBapw&amp;sig2=-fgsakwUXhnFTtNLm9x03">1</a>, <a href="http://www.google.fr/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=tuketim+uzmanlari+&amp;source=web&amp;cd=2&amp;ved=0CC8QFjAB&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2F2012%2F02%2F24%2Ftuketim-uzmanlari-2-sinif-mi-yoksa-statu-mu%2F&amp;ei=hPtNT4GSO4iZhQfKzfkI&amp;usg=AFQjCNFlZ-Xs3zxGOg19fk-iE9EYyKoFmg&amp;si">2</a>), tüketim uzmanlığı konusunun analizine adım adım yaklaşmış bulunmaktayım.Bu tartışmayı daha geniş sosyolojik sorunlar olan sınıflaşma ve sosyal eşitsizliklere çekmeye çalıştım. Eşitsizliklerin her zaman mücadele ve çatışma durumlarında ortaya çıktığını ve bu çatışmaların da kendi istekleri doğrultusunda davranan kollektifler arasında olduğunu anlattım.</p>
<p> Eşitsizlikler insanların çabaları sonucudur. Bir birey başka bir bireyden daha güçlü, daha güzel ve daha akıllıyken bu eşitsizlik sisteminin bireysel çabalar sonucu olduğunu söyleyemeyiz. Daha çok, ittifak içindeki insanların kollektif aktiviteleri tarafından oluşturulur. Farklı sınıflarda yer alan insan grupları, toplum içindeki belli yerlerinden dolayı hayattan daha fazla zevk <span id="more-20875"></span>alırlar ya da yaşam fırsatlarının tükenmiş olmasından dolayı sıkıntı çekerler. Dahası, bu fayda ve sıkıntılar daha geniş bir sosyal yapı boyunca sonraki kuşağa aktarılır. Böylece, eşitsizlikler, sürüp giden bir çatışma boyunca tekrar tekrar üretilir.</p>
<p>Kimse kız, Rum, zengin, belirgin bir ailenin üyesi, Yahudi, beyaz veya siyah tenli olarak doğmayı seçmedi. Bu durumların piyangodan çıktığını varsayar ve bu şansımızın bizi yönettiği şekilde davranırız. İşte tüketim de bu hiyerarşik katmanlardaki pozisyonumuzla başa çıkmak için bir stratejidir.</p>
<p>Bir hikayeyle başlayalım. Charlotte&#8217;deki oğlum Sean ve dünyadaki en akıllı, en büyüleyici torunun annesi olan oğlumun eşi Olena&#8217;yı ziyaretimde, Olena yeni almış olduğu şeyin heyecanıyla eve geldi. Annesine hediye etmeyi planladığı  cüzdanı için büyük bir yatırım yapmıştı. Cüzdanın markasını önüne  kabartma işlemeyle yazılmış olan ‘Coach&#8217; madalyonundan anladım.</p>
<p><strong>Mantıklı Düşünmeyi Sınamak</strong></p>
<p>Meraklandım. Niye üretici cüzdanın üzerine şirketin ismini koyar ki? Dahası, neden birisi, sokak tezgahlarında satılan diğer cüzdanlara benzeyen bir cüzdan için 500$ ödesin? Olena benim eksik kalmış kurnazlığım için üzüldü ve beni aydınlatmak için kolları sıvadı. İlk olarak, bu etiketin insanları bunun bir Coach cüzdanı olduğuna ikna edeceğini söyledi. Sonra, beni cüzdan üzerinde küçük bir gezintiye çıkardı. Cüzdanın astarını gösterdi (Sanki diğer cüzdanlarda yok). Yine Coach yazılı bir etiketin iliştirilmiş olduğu sapı ve son olarak da Coach madalyonunun hemen altında toplanmış sevimli küçük bir deri kıvrımını gösterdi. Ardından, benimle bir hikaye paylaştı. Hamileyken, Çinden gelen ve oradayken Burberry çanta alan bir arkadaşı varmış. Ama, Çin yapımı bu çanta sahteymiş. Bununla birlikte, Olene çantayı beğendiğini söylemiş ve çantayı sahibine karşı övmüş. Arkadaşı da kibarca bu çantayı kendisine verebileceğini söylemiş ve Olena da memnuniyetle kabul etmiş. Ama insanlar, çantanın gerçek bir Burberry olup olmadığını sorduğunda, Olena dürüstçe sahte olduğunu söylemiş. Hikayedeki üç şey beni çok şaşırttı. Birincisi, eğer sahte cüzdan bu kadar iyi ve kaliteliyse, sahte olduğu neden önemli? İkincisi, birisi bir başkasına elindekinin sahte olup olmadığını ne hakla sorar? Bu bana çok kaba gelmesine rağmen Olena ‘Tabi ki sorarlar&#8217; dedi. Üçüncüsü, niye Olena beğendiğini açıkça belirttiği bu çantanın sahte olduğunu söyledi?</p>
<p>Bu iki hikayede geçen <a href="http://www.google.com.tr/search?hl=fr&amp;q=tuketim+toplumu+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=">tüketim</a> dinamikleri nelerdir? İnsanların tüketim kararlarından nasıl bir çıkarım yapabiliriz?</p>
<p>Tüketim stratejilerini üç kategoride tartışmak istiyorum: yaşamsal tüketim, moda tüketimi ve uzman tüketim. Her kategorinin farklı amaçları vardır ve hepsi de farklı mesajlarla iletişim kurarlar. Her strateji, fayda arayışında olan farklı sınıfları karakterize eder.</p>
<p>Yaşamsal tüketim, düşük ekonomik ve sosyal sınıftaki insanların stratejisidir. Bu insanların mütevazi gelir-giderleri ve kısıtlı kültürel-sosyal birikimleri vardır. Sosyologlar tarafından kullanılan sosyal sermaye, insanların ihtiyaçlarını ve amaçlarını karşılayabilmek için yer aldıkları şebekeyi tasvir eder. Kültürel sermaye ise, sosyal sistemi kendi yararına kullanma ve diğerleriyle iletişimde anlaşmaya varmada elde edilen ‘bilgi&#8217;dir.</p>
<p>Yiyecek, giyecek ve barınak gibi temel ihtiyaçları karşılamak yaşamsal tüketimdir. Fiyat, kalite ve dayanıklılıktan daha önemlidir. Yaşamsal <a href="http://www.google.com.tr/search?hl=fr&amp;q=tuketim+toplumu+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=">tüketim</a> kısa zamanlıdır; tüketim malları hızlıca eritilir ve yerine yenisinin konmasını gerektirir. Birçok yaşamsal tüketici, günlük ihtiyaçlar için küçük bir bütçe ayırır. Moda tüketiminin farkındadırlar ancak modayı takip edenleri müsrif veya çılgın olarak niteleyerek kendi arzularını gizlerler.</p>
<p>Tüketim aktivitelerinde, yaşamsal tüketicilerdüşük statülerini belli ederler. Satın aldıkları şeyler az saygı görür. Ve genelde de moda tüketicileri tarafından küçümsenirler. Sosyal onura ulaşma çabasındaysa, moda tüketicilerinin kendi onurlarını ölçmek için ele aldıkları standartlara sahip değildirler. Onurun kendisi de rütbeli bir sistemdir. Daha az saygınlık sahibi ya da hiç saygın olmayan biriyle saygınlık sahibi birini kıyaslayabiliriz.</p>
<p>Moda tüketicileri,tüketim dendiğinde en çok akla gelenlerdir. Tüketimin büyük bir kısmının devamlılığını sağlayan, sürü psikolojisi içindeki tüketicilerdir. Üreticileri sürekli meşgul ederler ve fabrika sahiplerinin kazancının çoğunu onlar sağlar. Bundan dolayı, moda tüketicileri, pazarlamacı ve reklamcıların ana hedefidir. Moda tüketicileri, ekonomi için önemlidir, çünkü az bir değere sahip şeyleri satın alarak artı değer finanse ederler. Bir atkının Hermes olması, nasıl olur da sıradan bir mağazada 5 TL ye satılanlara nazaran onun daha değerli olmasına sebebiyet verir? Carrefour&#8217;da 10 TL olan bir çanta varken, niye bir Coach çantaya bir aylık kira kadar ödenir? Moda tüketicileri bu objeleri farkındalık içinde olanlarla iletişime geçmek için alılar. Bu objeleri satın almak için de ihtiyacın çok çok ötesinde büyük miktarları sarf etmeye isteklidirler.Peki, Armine ya da Zareena Yousif marka bir eşarbı alıken, aslında neye para veriyorlar?  Moda tüketicilerinin aldığı aslında her ne ise, gözlemcilerle iletişim için özel bir efor sarfediliyor. Üniversitemdeki kapalı kızların çoğu, eşarplarını markası görünecek şekilde bağlıyor. Öğrenciler kitaplarını Mango çantalarda taşıyor. Bir Coach çanta, etiketi görünmeksizin pek de kıymetli değil. Ralp Lauren sağ tarafa işlenen küçük bir biniciyle bir servet kazandı. Çorapların bile görülebilir yerlerine logolar işlenmiş. Neden marka bu kadar önem arzediyor?</p>
<p><strong>Bir İletişim Sistemi</strong></p>
<p><a href="https://www.google.com/search?hl=fr&amp;q=l%C3%BCks+tuketim+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=">Moda tüketimi</a> ilk olarak bir iletişim sistemidir. Biri aldığı şeyi sergileyerek karşıdakine verdiği bazı kesin bilgiler üzerinden iletişime geçer. Öyleyse, moda tüketimi, tüketici hakkındaki iddialar sistemidir. Moda gözlemciye ‘ben kimim&#8217; ve ‘değerim ne&#8217; sorularıyla ilgili bilgi verir. Öyleyse moda tüketimi hem ekonomik sistem hem de statü sisteminde rol alır. Hatta belki parti sistemi içinde bile yer alır. Türk sporu hakkında yeterli bilgim yok. Bu yüzden GS, BJK veya Bursaspor fanları parti olarak düşünülebilir mi bilmiyorum. Ama bence fan klüpleri parti sistemi içinde farklı oyuncuları temsil eder (Geçen seneki Mısır-Cezayir futbol maçlarına eşlik eden isyanlar bu konuya güzel bir örnek teşkil eder).</p>
<p><a href="https://www.google.com/search?hl=fr&amp;q=l%C3%BCks+tuketim+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=">Moda tüketimi</a> işleyebilmek için farklı parçalar gerektirir. İlk olarak, moda tüketimi, statü sergilemek için gereken (gerekenden fazlası) paraya sahip bir sosyal sınıfa dayanır. Günlük dildeki kullanım şekliyle, moda tüketimi  bir müsriflik üzerine inşa edilir. Eğer kaynaklarımı sadece hayatta kalabilecek kadarıyla kullanırsam, moda tüketiminin bir parçası olamam. Dahası, bütün kalite iddiaları bir yana, moda tüketimi asla bitmez bir tüketim üzerine inşa edilir. Kim modayı takip etmek yerine, bir-iki yıl eskisinin ürününü kullanmak ister?! Aslında kimse tam anlamıyla modaya uygun olamaz.Çünkü moda yenilik üzerine kuruludur. Vitrinler üç ayda bir ‘alınması gereken&#8217; yeni sezon ürünlerle doludur. İsraf moda tarafından icat edilmiştir ve <a href="https://www.google.com/search?hl=fr&amp;q=kapitalizm+tuketim+site%3Aderindusunce.org+&amp;meta=">kapitalistlerin</a> ceplerini çok çok büyük kazançlarla doldurur. İsraf üretilmiş bir arzuyu ifade eder: Her moda takipçisi ‘istiyorum&#8217; diye mızmızlanan bir yaşındaki çocuktur.</p>
<p>Tüketim hakkında düşündükçe aklıma daha da çok soru geliyor. Önümüzdeki bölümde moda tüketicilerini ve uzman tüketicileri karşılaştırarak devam edeceğim. Uzman tüketiciler kendilerini kitleden ayrıştırmaya çalışırken, moda tüketicileri bir sürü psikolojisi içindedirler.</p>
<p> </p>
<p> … Komşu konularda e-kitap okumak için… </p>
<p><a title="Permanent Link to Dikkat Kitap:Liberalizm Demokrasiyi Susturunca…" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/10/08/dikkat-kitapliberalizm-demokrasiyi-susturunca/"><span style="color: #0066cc;"><strong>Liberalizm Demokrasiyi Susturunca…</strong></span></a></p>
<div class="entry">
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasi_kitap.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-18938" title="liberalizm_demokrasi_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasi_kitap.jpg" alt="" width="188" height="266" /></span></a>Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur?</p>
<p>Demokratik yolla yönetilen bir ülkede  halkın tercihleri daha güçlü, bazen daha <strong>“sosyal”</strong> bir devletten, kolektif dayanışmadan, yüksek asgârî ücretten yana olabilir. Yani daha az liberal bir devletten. Peki halka rağmen dayatılmalı mıdır liberalizm? <strong>Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkların iradesi çiğnenebilir mi?</strong></p>
<p>2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. ve ABD, Fransa, Almanya gibi “batamayacak kadar büyük” devletler dahi zorlanıyorlar. Halk için kurulmuş, halkın vergisiyle yaşayan batılı ulus-devletler finans sektörünün emrine girmiş gibiler. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemiyor insanlar, protesto ediyorlar. Ama batılı ulus-devletler ısrarla hatta bazen polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar.</p>
<p>Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkları finans sektörünün kölesi yaptı?</p>
<p>Liberal düşünürlerin içinde Hayek ve Mises gibi peşinen anti-demokratik duruş almış bir çok isim var. Ancak batı demokrasileri bu gerçeği yeni keşfediyorlar. Dünyaya özgürlük  dersleri verirken kendi demokrasileri liberalizmin ağırlığı altında çökebilir. Okuyacağınız kitap halk iradesi ile  liberalizmin savaşı üzerinedir. <em>(Eserlerinden istifade ettiğimiz fikir adamları: Edmund Burke, Ludwig Von Mises, Friedrich A. Hayek, Atilla Yayla, Karl Marx, Hannah Arendt, Alexis de Tockeville, Alexandre Soljenitsyne, Noam Chomsky, Ignacio Ramonet, Max Weber)</em> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitabı buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Liberalizmin Kara Kitabı</span></strong></a></p>
<div class="entry">
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="size-full wp-image-10169 alignright" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></span></a>“<strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Liberalizmin Ak Kitabı</span></a></strong>” adlı kitabımızın önsözünde söz verdiğimiz gibi sıra Kara Kitap’ta! Neden? Kemalist ulus devletin tektipleştirici silindiri altında ezilenler için bir umut teşkil etti liberalizm. Kürt, Ermeni, Alevî, “aşırı” dindar, Eski Solcu, vs Atatürkçülerin gözünde “makbul olmayan” kimlikleri haiz insanlar <strong>“ideolojisiz bir ideoloji”</strong> bulduklarını düşündüler. Yine de sormak gerekmez mi  <strong>“Ben de liberalim”</strong> diyenlerin içinde kaçı bu düşünce geleneğini derinlemesine inceledi? Güçlü ve zayıf yanları, Türkiye’ye uyan ve uymayan vasıfları hakkında bilgi sahibi oldu?</p>
<p>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini, temel ilkelerini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde YIKICI KUSURLARI var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor.</p>
<p>Özgürlük nedir? Devletin, toplumun ve bireylerin özgürlükler üzerindeki hakları sınırlandırılabilir mi? Liberalizmin merkezine aldığı <strong>bireysel özgürlükler</strong> ve <strong>piyasa</strong> her derde deva mıdır? Özgürlüklerin birbiriyle sınırlanması ANLAMLI mıdır?</p>
<p>Büyük bir kısmı liberal olan düşünürlerin perspektifinden liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard veTürkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-18312" title="marx-kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/marx-kapak.bmp" alt="" width="128" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Derin <strong>MAЯҖ</strong></span></a></strong></p>
<p>Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden? </p>
<p> Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok.  Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… <a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></div>
</div>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/29/tuketim-uzmanlari-3-marka/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/29/tuketim-uzmanlari-3-marka/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tüketim Uzmanları-2 / Sınıf mı yoksa statü mü?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/24/tuketim-uzmanlari-2-sinif-mi-yoksa-statu-mu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/24/tuketim-uzmanlari-2-sinif-mi-yoksa-statu-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Feb 2012 11:15:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Müleyke Barutçu</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Lüks Tüketim]]></category>

		<category><![CDATA[Marx]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20795</guid>
		<description><![CDATA[
 &#8221;&#8230;Mesela, aileleri aynı gelir düzeyine sahip 100 Rum, 100 Kürd, 100 ‘Türk&#8217; bebeği karşılaştıralım. Hayatları boyunca karşılaşacakları şeyler hakkında kesin tahminlerde bulunabilir miyiz? Bu bebekler ilkokul veya orta okulu bitirme, üniversiteden mezun olma, doktor olma, Türkiye başbakanı seçilmeleri bakımından eşit olasılıklara mı sahiptirler? Tabi ki hayır. Sosyal sınıflaşma da işte bu sosyal eşitsizlikler ve bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center; padding-left: 30px;"><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/kapitalizm_tuketim.jpg"><img class="size-full wp-image-20796 aligncenter" title="kapitalizm_tuketim" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/kapitalizm_tuketim.jpg" alt="" width="325" height="264" /></a></em></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em> &#8221;&#8230;Mesela, aileleri aynı gelir düzeyine sahip 100 Rum, 100 Kürd, 100 ‘Türk&#8217; bebeği karşılaştıralım. Hayatları boyunca karşılaşacakları şeyler hakkında kesin tahminlerde bulunabilir miyiz? Bu bebekler ilkokul veya orta okulu bitirme, üniversiteden mezun olma, doktor olma, Türkiye başbakanı seçilmeleri bakımından eşit olasılıklara mı sahiptirler? Tabi ki hayır. Sosyal sınıflaşma da işte bu sosyal eşitsizlikler ve bu eşitsizliklerin sonuçlarıyla uğraşır&#8230;&#8221;</em></strong></p>
<p><strong>Tüketim Uzmanları-2 (</strong><a href="http://fef.fatih.edu.tr/?cv,8069"><strong>Charles Allen Scarboro</strong></a><strong>)</strong></p>
<p><strong><em>Çeviren : <a href="http://www.derindusunce.org/author/muleykebarutcu/" target="_blank">Müleyke Barutçu </a>(Orijinal metin </em></strong><a href="http://www.todayszaman.com/"><strong><em>Today&#8217;s Zaman</em></strong></a><strong><em>&#8216;da yayınlandı)</em></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2012/02/18/tuketim-uzmanlari-1/" target="_blank">Geçen bölümde </a>bazı sosyologların modern toplumlarda tüketimin rolü üzerine soru ve görüşlerini tartışmıştık. Ama başlığım olan&#8217;tüketim uzmanları&#8217; noktasına gelmemiştim. Tartışma konumu üzerine inşaa edeceğim yere gitmek için gereken ayrıntılara girmeye ihtiyaç vardı. Bu bölümde tüketimde uzmanlığın önemi üzerine <span id="more-20795"></span>yoğunlaşmak istiyorum. Ama uzmanlık konusuna geçmeden önce, sosyologların toplum hakkındaki düşüncelerinden giderek yine detaylara gireceğiz.</p>
<p>Statü endişesinin ne olduğu, hangi faktörlerin buna sebep olduğu ve bununla başa çıkmak için hangi stratejilerin kullanılabileceği soruları daha geniş bir alan olan sosyal sınıflaşmaya dahildir. Sosyologlara göre, sosyal sınıflaşma bizi toplum içerisinde kollektif parçalara ayıran bu yapılarla ilgilidir. Bu kollektif gruplardaki konumlanma önemlidir. Çünkü her sınıf farklı yaşam koşulları ve toplumun değer verdiği tüketim malları ve hizmetlere göre farklı seviyelerle karakterize edilir. Yani, mevkisi düşük bir insana kıyasla, yüksek bir mevkide yer alan kişi daha iyi yaşam koşullarına ve değerli olduğu düşünülen şeylere ulaşımda daha geniş imkanlara sahiptir. ‘Yaşam fırsatları&#8217; bir insanın başına gelebilecek olası şeyler demektir. Mesela, aileleri aynı gelir düzeyine sahip 100 Rum, 100 Kürd, 100 ‘Türk&#8217; bebeği karşılaştıralım. Hayatları boyunca karşılaşacakları şeyler hakkında kesin tahminlerde bulunabilir miyiz? Bu bebekler ilkokul veya orta okulu bitirme, üniversiteden mezun olma, doktor olma, Türkiye başbakanı seçilmeleri bakımından eşit olasılıklara mı sahiptirler? Tabi ki hayır. Sosyal sınıflaşma da işte bu sosyal eşitsizlikler ve bu eşitsizliklerin sonuçlarıyla uğraşır.</p>
<p>Sosyologlar, bir toplumun farklı düzeylerinde yer alan insanların hayat koşullarının gözle görülür bir şekilde birbirinden farklı olduğunu farketmişlerdir. ABD&#8217; den örnek verecek olursak, en son nüfus sayımına göre, ‘siyah&#8217; ve ‘beyaz&#8217; Amerikalılar hayata çok farklı yaşlarda veda ediyor. Siyah doğan insanlar Amerika&#8217;da ‘race tax&#8217; denen ırk vergisi ödüyorlar- ‘beyaz&#8217; Amerikalılar 5 yıl daha fazla yaşasın diye. Farklı ırklarda doğan insanlar hesabına, benim ırk statüm, bana hakedilmemiş fazladan zaman veriyor.</p>
<p><strong>Hayatın her alanına yayılmış olan farklılıklar</strong></p>
<p>Türkiye için elle tutulur istatistiklerim yok, ama cin gibi olan okuyucular yukarıda bahsedilen Rum, Kürd ve Türk bebeklerin yaşam fırsatları hakkında iyi tahminler sunabilir. Farklı ekonomik düzeydeki insanların yaşam koşullarına baktığımızda, değişikliklerin hayatın (diğer) her alanını da kaplamış olduğunu görüyoruz. Yine ABD verilerini kullanarak, fakir bebeklerin fakir olmayanlara kıyasla, hayatlarının henüz ilk senesindeyken ölme oranlarının fazla  olduğunu görüyoruz. Fakir insanlar, sağlık bakımından daha kötüler ve tıbbi konuda daha az destek alıyor. Fakirler ruhsal hastalıklardan daha çok muzdarip. Okul hayatının her aşaması için bitirme konusunda daha az meyilliler. Fakir çocukların özgüvenleri, ve önlerine çıkan fırsatları yakalama eğilimleri daha düşük. Dünyayı tehlikeli ve düşman olarak görme eğilimleri, kendilerine kıyasla daha yüksek bir ekonomik düzeye sahip yaşıtlarından daha fazladır. Fakir yetişkinler, fakir olmayan yetişkinlere nazaran daha fazla iş kazasıyla karşılaşırlar. Orta ve yüksek sınıflar, dini organizasyonlara katılma ve oy kullanmada daha isteklidirler. Bunlara bağlı olarak fakirlerin hayattan daha fazla şikayetçi olmalarına şaşmamak gerekir. Öyleyse, görünen o ki, sosyal katmanlaşma, sosyolojik düşüncede merkezi bir yere sahiptir ve ortaya çıkışından beri pek çok yönden tanımlanmıştır. Sınıflaşma konusundaki en önemli iki analizci Alman-İngiliz Karl Marx ve Alman teorisyen Max Weber&#8217;dir.</p>
<p>Türkiyedeki insanlarla konuştuğum ya da gazeteleri okuduğumda, insanların sınıflaşmadan bahsettiklerinde sık sık Marx&#8217;ın analizinin yankılarını duyuyorum. Burjuvazi ve proletarya kelimeleri, öğrencilerimin ağzında sakız olmuş. Gazetelerde ve televizyonlarda, yorumcular ‘Anadolu Kaplanlarının&#8217; başarısıyla ortaya çıkmış olan ‘yeni burjuva&#8217; ve bugünün Türkiye&#8217;sinde gerilim yaratan sınıf çatışmaları hakkında konuşuyor.  Bence insanlar bu Marxist fikirleri kullanıyor, çünkü anlaşılmaları kolay ve dünyayı suçsuz mazlumlarla iğrenç zalimler olarak ikiye ayırıyor. Buna ek olarak, bu benzetme Batı&#8217;yı, kalpsiz şişman kediler tarafından idare edilen kapitalist toplumlar olarak atfetmeye elverişli kılar. Bu kolay Marxist analizde, kimsenin kimsenin katılımına ve toplumdaki eşitsizliklerden yararlanmasına bakmasına gerek yoktur. Dejavantajlı olmak her zaman bir başkasının hatasıdır. Bazı yönlerden Marx&#8217;ın sınıflaşma teorisi anlamak ve yardım almak için kolaydır. Topluluklar (sosyal sınıflar) ve bir toplumun ekonomik altyapısı arasındaki ilişkinin, bir kimsenin sınıf yapısını anlamak için en önemli ölçüt olduğunu savunur. Bugünün Türkiye&#8217;sinde, Marx belli başlı farklılık gösteren ve birbirine zıt olan iki toplumsal sınıf görecektir. Bunlar fabrikası ve diğer üretim girişimciliği olanlarla çalışma kabiliyetlerinden çok daha az şeye sahip olanlardır. Yazmış olduğu binlerce sayfanın içinde, tekrar tekrar işçi(proleterya) ve mal sahibi(burjuvazi) arasındaki temel zıtlığa değinir. Marx için, bu ilişkiyi bir kez anlayan, toplumun geri kalanını da açık bir kitap gibi okuyabilir. Mal sahipleri kontrolü ellerinde tutarlar ve kolay yaşamları vardır; işçiler ise bir ‘insan&#8217; için gayet kötü koşullarda didinirler ve gittikçe insanlıklarından uzaklaşırlar. Migros için tavuk kesimi yaparak hayatını kazanan bir insanla Migrosun sahibinin hayat koşulları arasında çok farklılıklar vardır. Marxist analiz, sosyal sınıfları anlamak adına çok güçlüdür tabi ki, ama, Max Weber&#8217;in sosyal sınıflaşma konusunda sunduğu analiz çok daha doğru ve güçlüdür.</p>
<p><strong>‘Ekonomiyi kontrol edenler, bu kontrolü yaşam fırsatlarını artırmak için kullanırlar&#8217;</strong></p>
<p>Weber Marx&#8217;a toplumun ekonomik yapısı ve insanların ekonomiyle ilişkilerinin çok önemli olduğu ve ekonomiyi kontrol edenlerin, bu kontrolü yaşam fırsatlarını artırmak için kullandıkları konusunda katılır. Ama Weber, diğer iki sınıflaşma sisteminin öneminden de bahseder. ‘Parti&#8217; ve ‘statü&#8217; olarak adlandırılan diğer iki sistem, sınıf sisteminin ekonomik ilişkileri ile hem yanyana ve ilişkili hem de bu ilişkilerden bağımsız bir şekilde işler. İnsanlar kendilerini bu üç sistem içerisinde çok farklı pozisyonlarda bulabilir. Mesela, İran&#8217;dan Türkiye&#8217;ye sonra da Avrupa&#8217;ya afyon kaçakçılığını yöneten bir çete lideri çok miktarda paranın hakimidir ve lüks içinde yaşar, ancak suç dünyası dışındaki insanlar tarafından saygı görmez ve fikirleri değersiz kabul edilir. Böylece katmanlaşma sistemi içinde farklı yerler işgal eder; ekonomik sistemde(sınıf) yüksektir ama toplum hayatına olan etkisi(parti) ve hiyerarşik saygıda(statü) aşağıdadır. Weber katmanlaşmanın üç sistemi arasındaki bağımsız ilişkiyi göz önünde bulundururken, Marx bunu önemsemez.</p>
<p>İnsanlar genelde, Weber&#8217;in ‘parti&#8217; kavramını düşünürken, düşünceleri politik partiye kayar. Politik partiler, güç arayışında olan ve bu gücü kendi yararlarına kullanmak isteyen insanlar topluluğudur. Politik partiler, toplumdaki güç sisteminin  önemli bir parçasıyken, Weber dikkatimizi güç arayışında olan ve o gücü kullanan diğer topluluklara çeker. Mesela, Mısır&#8217;daki ‘Müslüman Kardeşler&#8217; politik parti değildir ama Weber&#8217;in düşüncesine göre parti kavramı içerisinde yer alır. Kardeşlik üyeleri, politik sistem dışında, toplum üzerinde etki kazanmak ve o etkiyi uygulamak için birarada çalışırlar. (Tabi ki, Müslüman Kardeşler, güçlerini politikayı da etkilemek için girişimde bulunurlar, fakat, politik sistem etki etmek istedikleri alanlardan sadece bir tanesidir.) ABD&#8217;deki kadın hareketleri ve sivil hareketler, bir çok toplumdaki çevreci hareketler, İspanya&#8217;daki Opus Dei, Türkiye&#8217;deki Gülen Hareketlerinin hepsi, Weber&#8217;in parti düşüncesine birer örnektir. Weber için partiyi ayırt eden şey, organizasyonun etki sahibi olması ve toplumu kendilerine fayda sağlayacak ve yaşam şartlarını olumlu kılacak şekilde değiştirmesidir.  Sınıf, ekonomik sistem içinde ve statü, sosyal onur alanında işlerken, Weber iğneli bir söz söyler:&#8217;Partiler güç evinde yaşar&#8217;.</p>
<p>Tüketimi, bir sistem, iletişim ortamı veya birinin kişiliğini ve değerini belirtme yolu olarak düşünebiliriz. Bu çerçevede Weber sosyal sınıf ya da partilere değil statü sistemlerine odaklanır. Gelecek bölümde tüketici davranışlarında &#8220;saygı ve onur&#8221; kavramının rolü üzerine yoğunlaşacağım.</p>
<p> </p>
<p>… Komşu konularda e-kitap okumak için… </p>
<p><a title="Permanent Link to Dikkat Kitap:Liberalizm Demokrasiyi Susturunca…" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/10/08/dikkat-kitapliberalizm-demokrasiyi-susturunca/"><span style="color: #0066cc;"><strong>Liberalizm Demokrasiyi Susturunca…</strong></span></a></p>
<div class="entry">
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasi_kitap.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-18938" title="liberalizm_demokrasi_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasi_kitap.jpg" alt="" width="188" height="266" /></span></a>Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur?</p>
<p>Demokratik yolla yönetilen bir ülkede  halkın tercihleri daha güçlü, bazen daha <strong>“sosyal”</strong> bir devletten, kolektif dayanışmadan, yüksek asgârî ücretten yana olabilir. Yani daha az liberal bir devletten. Peki halka rağmen dayatılmalı mıdır liberalizm? <strong>Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkların iradesi çiğnenebilir mi?</strong></p>
<p>2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. ve ABD, Fransa, Almanya gibi “batamayacak kadar büyük” devletler dahi zorlanıyorlar. Halk için kurulmuş, halkın vergisiyle yaşayan batılı ulus-devletler finans sektörünün emrine girmiş gibiler. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemiyor insanlar, protesto ediyorlar. Ama batılı ulus-devletler ısrarla hatta bazen polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar.</p>
<p>Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkları finans sektörünün kölesi yaptı?</p>
<p>Liberal düşünürlerin içinde Hayek ve Mises gibi peşinen anti-demokratik duruş almış bir çok isim var. Ancak batı demokrasileri bu gerçeği yeni keşfediyorlar. Dünyaya özgürlük  dersleri verirken kendi demokrasileri liberalizmin ağırlığı altında çökebilir. Okuyacağınız kitap halk iradesi ile  liberalizmin savaşı üzerinedir. <em>(Eserlerinden istifade ettiğimiz fikir adamları: Edmund Burke, Ludwig Von Mises, Friedrich A. Hayek, Atilla Yayla, Karl Marx, Hannah Arendt, Alexis de Tockeville, Alexandre Soljenitsyne, Noam Chomsky, Ignacio Ramonet, Max Weber)</em> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitabı buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong>Liberalizmin Kara Kitabı</strong></a></p>
<div class="entry">
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="size-full wp-image-10169 alignright" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></span></a>“<strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Liberalizmin Ak Kitabı</span></a></strong>” adlı kitabımızın önsözünde söz verdiğimiz gibi sıra Kara Kitap’ta! Neden? Kemalist ulus devletin tektipleştirici silindiri altında ezilenler için bir umut teşkil etti liberalizm. Kürt, Ermeni, Alevî, “aşırı” dindar, Eski Solcu, vs Atatürkçülerin gözünde “makbul olmayan” kimlikleri haiz insanlar <strong>“ideolojisiz bir ideoloji”</strong> bulduklarını düşündüler. Yine de sormak gerekmez mi  <strong>“Ben de liberalim”</strong> diyenlerin içinde kaçı bu düşünce geleneğini derinlemesine inceledi? Güçlü ve zayıf yanları, Türkiye’ye uyan ve uymayan vasıfları hakkında bilgi sahibi oldu?</p>
<p>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini, temel ilkelerini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde YIKICI KUSURLARI var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor.</p>
<p>Özgürlük nedir? Devletin, toplumun ve bireylerin özgürlükler üzerindeki hakları sınırlandırılabilir mi? Liberalizmin merkezine aldığı <strong>bireysel özgürlükler</strong> ve <strong>piyasa</strong> her derde deva mıdır? Özgürlüklerin birbiriyle sınırlanması ANLAMLI mıdır?</p>
<p>Büyük bir kısmı liberal olan düşünürlerin perspektifinden liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard veTürkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-18312" title="marx-kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/marx-kapak.bmp" alt="" width="128" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank">Derin <strong>MAЯҖ</strong></a></strong></p>
<p>Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden? </p>
<p> Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok.  Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… <a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></div>
</div>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/24/tuketim-uzmanlari-2-sinif-mi-yoksa-statu-mu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/24/tuketim-uzmanlari-2-sinif-mi-yoksa-statu-mu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Tüketim Uzmanları-1 / Giriş</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/18/tuketim-uzmanlari-1/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/18/tuketim-uzmanlari-1/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Feb 2012 23:20:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Müleyke Barutçu</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Lüks Tüketim]]></category>

		<category><![CDATA[Marx]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20694</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230; Marx&#8217;a göre de kapitalism işte bu fabrikalardan taşan objeler için duyulan ve doğal olmayan arzular üzerine kurulmuştur. Kapitalizm bizi, üretilip marketlerde satılan şeyleri istemeye yönlendirirken, bu eşyaların satılmasıyla elde edilen kazanç kapitalistlerin ceplerini doldurur. Böylelikle arzularımız yoldan çıkarılmış olur ve bizi bizden kazanç sağlayanların dalkavuğu haline getirir &#8230;&#8221;
Sunuş: Yazar kendisini ‘Avcılardaki bir Amerikalı&#8217; olarak tanımlar. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/tuketim-2.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-20693" title="tuketim-2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/tuketim-2-214x300.jpg" alt="" width="214" height="300" /></a>&#8220;&#8230; Marx&#8217;a göre de kapitalism işte bu fabrikalardan taşan objeler için duyulan ve doğal olmayan arzular üzerine kurulmuştur. Kapitalizm bizi, üretilip marketlerde satılan şeyleri istemeye yönlendirirken, bu eşyaların satılmasıyla elde edilen kazanç kapitalistlerin ceplerini doldurur. Böylelikle arzularımız yoldan çıkarılmış olur ve bizi bizden kazanç sağlayanların dalkavuğu haline getirir &#8230;&#8221;</em></strong></p>
<p><strong><em>Sunuş:</em></strong><em> Yazar kendisini ‘Avcılardaki bir Amerikalı&#8217; olarak tanımlar. Bu ifade ilk bakışta ‘Avcılarda yaşayan bir Amerikalı&#8217; gibi gayet açık ve basit bir anlama sahip görünse de ifade ettiği daha derin manalar vardır. Avcılarda yaşayan bir Amerikalı, George Simmel&#8217;in bahsettiği ‘yabancı&#8217; kavramına birebir uyar. Simmel&#8217;in yabancısı yerli ve gezgin arasındadır. Geçmişten beri orada olmadığı için yerli değildir ve bir gezgin gibi ‘yarın ayrılmaz&#8217;; ‘yarına kalır&#8217;. Yabancının sahip olduğu dezavantajların yanısıra sahip olduğu bir avantajı vardır ki sırf bunun için o zorluklar çekilmeye değer hale gelir: ‘objektiflik&#8217;. İçinde bulunduğu topluma sonradan girdiği için, o toplumun üyelerinden farklı olarak, hareketleri, bilinçsizce takip edilen alışkanlık esamesi davranışlardan farklıdır. Çünkü çevresinin ‘farkındadır&#8217;. Bu farkındalık da ona normları özgürce tartma imkanı sunar ve ön yargısız bir şekilde değerlendirme şansı verir. Charles Allen Scorboro ‘Avcılardaki bir Amerikalı&#8217; olarak Simmel&#8217;in yabancısından çok da farklı değildir. Bu yüzden yaptığı gözlemler ve edinimleri, bizi dışarıdan gözlemleyen ve yorumlayan ‘objektif&#8217; ve ‘önyargısız&#8217; bir perspektiftir. Belki de ne biz zannettiğimiz gibiyizdir ne de çevremizdeki şeyler&#8230;    </em></p>
<p><strong>Tüketim Uzmanları-1 (</strong><a href="http://fef.fatih.edu.tr/?cv,8069"><strong>Charles Allen Scarboro</strong></a><strong>)</strong></p>
<p><strong><em>Çeviren : <a href="http://www.derindusunce.org/author/muleykebarutcu/" target="_blank">Müleyke Barutçu </a>(Orijinal metin </em></strong><a href="http://www.todayszaman.com/"><strong><em>Today&#8217;s Zaman</em></strong></a><strong><em>&#8216;da yayınlandı)</em></strong></p>
<p>Yıllık ev iznimde Kuzey Carolinadaki oğlumu ve ailesini ziyaret ediyorum. Dört yıldır ABD dışında yaşıyorum. Her eve gelişimde, biraz da olsa yaşadığım kültür şoku beni şaşırtıyor. Hadi yabancı bir ülkeyi ziyaret ettiğimizde olan kültür şokuna alışığız da eve geri döndüğümüzde de bu şokun sürmesi de ne!? Tanıdık olması gereken (yazar tanıdık demek olan ‘familiar&#8217; kelimesinin, aile demek olan ‘family&#8217; kökünden geldiğini vurguluyor) yabancı görünüyor. Yurtdışında yaşamak beni kendi toplumuma bir yabancı yapıyor.</p>
<p>Dikkatimi tekrar tekrar çeken şey ABD&#8217;deki deki katışıksız tüketim coşkusu. Birinin sahip olması gereken şeylerin çokluğu ve bu şeylere ulaşım imkanının geniş olması gözüme sokulmak istercesine dikkatimi çekti. Nasıl bu kadar çok eşya olabilir? Niye herkes bu kadar çok farklı şeye sahip olması gerektiğini düşünüyor? Aslında mükemmel bir şekilde iş gören şeyler neden kat&#8217;i bir sürerlilikle aynı şeyin ‘yeni ve geliştirilmiş&#8217; şekliyle değiştiriliyor? İnsanlar nasıl bu tüketim yığınlarını edinmeyi -ve sonra da çöpe atmayı- beceriyorlar? <span id="more-20694"></span></p>
<p>Bir market ziyareti hislerimi sersemleştiriyor: Bu kadar çok çeşit mısır gevreğin nasıl olabilir? Ballı kuru yemişli tahıl gevreği nasıl geliştirilebilir ki daha? Bu kadar çok seçenek arasında birisi nasıl seçim yapsın!? Alışveriş mağazaları gözleri yoruyor: Bir ayakkabı mağazasına girince olduğum yere çakîlıp kalıyorum. Rahat bir yürüyüş ayakkabısı sorduğum zaman, satıcı bana hayretler içinde bakarak: &#8216;Bu adam burada 30 çeşit rahat yürüyüş ayakkabısı olduğunu bilmiyor mu?&#8217; diye düşünüyor, ardından da ‘Söyle bana,nasıl bir ayakkabı göstermeliyim sana?&#8217; diye soruyor, ayağımdaki ayakkabıları hor gören bir bakış atarak.</p>
<p>Zihnim düşüncelerle yoğunlaştı. ABD&#8217;de herkesin sahip olduğu farzedilen tüketim konusundaki uzmanlıktan yoksun olduğumu farkettiren o gurur kırıcı gerçekle karşılaştım. Bu yüzden bugün, tüketim uzmanları hakkında yazmak istiyorum. Ama ilk olarak biraz dolambaçlı da olsa düşüncelerime temel sağlamak adına sosyolojiden başlayacağım .</p>
<p>Sosyolojinin kurucusu olarak görülen Fransız sosyolog Emile Durkheim ve psikoanalizin Viyanalı kurucusu olan Sigmund Freud&#8217;un hemfikir oldukları bir nokta varsa o da insanların doymak bilmez arzularıdır. ‘Ver ve şimdi ver!&#8217; cümlesinin bir insanın temel cümlesi olduğunu tartışırlar. Bunun da ötesinde, toplumun esas amacının arzularımızı frenlemek ve isteklerimizi toplumsal fayda gücü yararına kanalize etmek olduğu konusunda mütabakata varırlar. Toplum çalışmak, çocuk bakmak, sanat, din,&#8230; gibi faydalı aktivitelerle arzularımızın yönünü değiştirme ve isteklerimizin tatminini erteleme konusunda ne kadar başarılı olursa olsun, Freud ve Durkheim yetişkin tavırlarımızın altında bir yaşında inatçı bir çocuğun gizlenmiş olduğu görüşündedirler. Sürekli talep halinde olan çocuk farklı bir yöne kanalize edilebilir ancak asla tatmin edilemez ve susturulamaz. ‘İstiyorum!&#8217; dile getireceğimiz diğer düşüncelerimizi sürekli bastırır.</p>
<p><strong>İnsani Arzunun Esas Gücü</strong></p>
<p>Sosyal analizci Alman-İngiliz Karl Marx da insani arzunun esas gücüne dikkat çeker. Marx&#8217;ın arzu kavramına bakış açısı ironiktir. Bir taraftan, onu yaratıcı bir güç olarak görür. Marx, çalışanın ancak çalışmalarımız diğerlerinin arzularına hizmetten çok kendi arzularımız tarafından gaza getirildiğinde en doğru şekilde insan olmanın hakkını verdiğini savunur çünkü böylelikle bu birisi içinde yaşayan insanların ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir dünya kurar. Diğer bir yandan, arzular da ‘imal edilebilir&#8217;. Bir arzu üretildiği zaman, doğallıktan çıkar ve insanın özüne yabancı olur. İmal edilmiş arzular bizi, gerçekten ihtiyacımız olmadığı halde satın almaya sevk edildiğimiz şeyleri ister hale getirir. Sönüp giden ‘Pet rocks&#8217; (Hayvan bibloları) hevesini hatırlıyorum da milyonlarcası sadece bir tane de benim olsun diyenlerce ya da koleksiyon yapanlarca alınmıştı.</p>
<p>İmal edilmiş arzuyla, kendi arzularımız artık bize ait olmaz. Daha çok, onu imal edene ait olur ve ona hizmet eder. Reklamcıların vazifesi de bizi aslında ihtiyaç duymadığımız şeyleri ister hale getirmektir. Böylelikle, 3.000 TL lik bir LCD televizyona ‘ihtiyaç&#8217; duyduğumda, benim bu isteğim bana hizmet etmekten çok Sony&#8217;ye, LG&#8217;ye ya da öteki kuruluşlara hizmet eder. Marx&#8217;a göre de  kapitalism işte bu fabrikalardan taşan objeler için duyulan doğal olmayan arzular üzerine kurulmuştur. Kapitalizm bizi üretilip marketlerde satılan şeyleri istemeye yönlendirirken, bu eşyaların satılmasıyla elde edilen kazanç kapitalistlerin ceplerini doldurur. Böylelikle arzularımız yoldan çıkarılmış olur ve insanlığınızı kazanmamıza kılavuzluk etmek yerine bizi bizden kazanç sağlayanların dalkavuğu haline getirir.</p>
<p>Bunu düşünürken aklıma geldi, belki de gerçekten bir İphone 4&#8242;e ihtiyacım vardır. Ama bi saniye! İPhone 5 ufukta belirdi hemen. Yani İPhone 4&#8242;ün, ne kadar çok özelliği olursa olsun, aylar içinde modası geçecek. O zaman ne yapmalı? Şimdi bir tane alıp, üç ay içinde yenisiyle değiştirmeli mi? Ya da alacağım İphone&#8217;u, üç ay içinde bir zamanların İphone&#8217;u olcağını bile bile almalı mı? Burada kaybeden Stephen Jobs olmadığı için çok şanslı, çünkü sadece istemekle kalmayıp bir de ihtiyaç duyan benim.</p>
<p>Öyleyse, tüketim, kapitalizmin egemenliği altındaki yaşamın genel bir özelliği.Bu da Marx&#8217;ın farkettiği diğer bir şey:&#8217;Bütün dünya kapitalizmin egemenliği altında&#8217;. Kimileri dünya toplumlarını kapitalist olanlar ve olmayanlar diye bölmeyi deniyor. Bence bu iş fazlaca gereksiz. Daha geçen hafta haberler Çindeki dört Apple mağazasının sahte olduğunu farkeden Çinli tüketicilerin kızgınlıklarından bahsettiler. İphone ve İpad için de asılları kadar sahtelerinin de satıldığını düşünüyorum. Ama bu  Çinli sosyalist tüketiciler İphone&#8217;nun sahte olup olmadığıyla çok ilgili değillerdi, daha çok ilgilerini çeken şey bu ‘gerçek şey&#8217;i kıskanç arkadaşlarına gösterip göstermeyececleriydi.</p>
<p>Bekli de burada dikkatli olmalıyım. ‘Gerçek şey&#8217; ifadesi kopyalanma hakkı korunmuş olan demek değil mi? O zaman, sadece Coca-Cola gerçek bir şeydir.</p>
<p>Öyleyse, tüketim ve arzu, sosyolojinin kuruluşundan beri sosyologlar için başlıca iligi alanı olmuştur. Ama bir diğer noktaya da değinmeli. Tüketim sadece bizim isteklerimizle ya da bu isteklerin yapay mı doğal mı olduğuyla ilişkili değil, ayrıca tüketimin taşıdığı bir mana var. Bu ‘mana&#8217;yı incelemek için, diğer sosyologlara dönmemiz lazım.</p>
<p>İlk Amerikan sosyologlarından biri olan ve tüketimin Amerikada&#8217;ki rolünü inceleyen Thorstein Veblen, şunu belirtir ki tüketim bir iletişim sistemi olarak hizmet eder. Tüketim diğer insanlarla bir iletişim kurma yoludur. Kişinin kendisi ve değeri hakkındaki görüşüne işaret eder, yani tüketim ‘Ben kimim?&#8217; ve ‘ Ne kadar değerliyim?&#8217; demenin bir yoludur.</p>
<p><strong>Hakettiğimiz Farkedilmeyi Kazanmak</strong></p>
<p>Değer hakkındaki bu iki soru hayrete düşürücüdür. Soruların kendileri şunu belirtir ki öteki insanlar kim olduğumu bilmiyor olabilirler ve değerim tam olarak açık değil. Dahası, kişiliğim ve değerim açık olmadığı için, bu belirsizlik beni kolaylıkla endişeye düşürülebilir. Bu endişe, diğer insanlar benim olduğumu iddia ettiğim kişiyi ya tanıyamazlarsa diyedir. İstediğim ve hakettiğimi düşündüğüm farkedilmeyi kazandığıma dair nasıl emin olabilirim? Kullanımı kolay ve genel olarak kabul edilen, değerimizi ilan eden ve diğerlerinin bu değer konusundaki farkındalığını teşvik eden bir sistem ihtiyacı daha daha belirgin hale gelir. Genel olarak tanınan böyle bir sistem, değerimin endişemi azaltacağına ve değerimi doğrulayan saçmalıkarı artıracağına işaret eder. Veblen&#8217;in iddia ettiğine göre tüketim, özellikle de ‘göze çarpan&#8217; tüketim, bir ‘statü sembolleri&#8217; sistemi olarak hizmet eder. Tükettiğim şey statüme ait bir sembol vazifesi görür. Diğerleri benim tüketimimi farkettiklerinde, statümün iddia ettiğini farketmeye ve sonra da bu iddiaları kabul etmeye meyillenirler. Dahası, Veblen&#8217;in belirttiğine göre, statü konusundaki endişe ve tüketimin modern toplumdaki yeri önceki toplumların statü anlayışından oldukça farklıdır.</p>
<p>Osmanlı, Çin, Hindistan İmparatorlukları ya da Orta Çağ Avrupası gibi önceki toplumlarda, kişinin değeri konusu bugünkünden daha az problemliydi. Kişi doğumunda değerinin belirlendiği bir sistem içinde doğardı. Eğer asil bir insanın kızıysam, otomatik olarak asil bir statü sahibi olacaktım ve eğer bir kölenin oğluysam, bundan sonra olacağım şey de bir köleydi. Toplumlar pek çok  değişik sistemleri de kabul etmiş olabilirler ki bu sistemlerde değer dağılımı geniş bir kitle tarafından kabul edilen ‘haketme&#8217; mekanizmasına göreydi. Mesela, Çin&#8217;de 2,000 yıldan fazla bir süredir, statüsünü kurmak isteyen bir kimsenin hakettiğini gösterebilmek için savaş meydanında cesaretini sergilemesi gerekirdi. İslam toplumlarında da sadece belli insanların giyebileceği değerli giysiler vardır ki bunlar Peygamber soyundan olanlar için saklanmışlardır (ç.n.:Yazar burada değer dağılımının iki belirleyicicsi olan ‘hak etme&#8217; ve ‘asalet&#8217; kavramlarını örnekler). Bu sistemler uzun süren, istikrarlı, geniş bir kitle tarafından kabul gören (sosyoloji literatüründe ‘meşrulaştırmak&#8217; diye de bilinir) ve çeşitli toplumlardaki seçkinler denilen elit tabaka tarafından uygulanması konusunda zorlanan sistemlerdir.</p>
<p>Avrupa&#8217;da 300 yıl ya da daha evvelinde başlayan modernleşmeyle birlikte, bu istikrarlı ve geniş bir kesim tarafından kabul gören , insanı farklı değer kategorilerine ayıran ve her statüdeki kişileri farlı şekilde ödüllendiren sistemler sendelemeye başladı, ardından tir tir titredi ve sonra da parçalanarak işlevini yitirdi. Statülerde kesinliğin olduğu bu sistemlerdeki çöküşte, eski sistemlerin yerine geçen tüketimin aldığı yeni rol etkili oldu. Statüdeki ‘kesinlik&#8217; kavramı endişe ve tüketimin yerini alan ‘asalet&#8217; ve ‘haketme&#8217; sayesinde etkisini ve gücünü kaybetti.</p>
<p>Gelecek bölümde, tüketim uzmanlığının bugünün endişesi olan ‘ kimse adımı bilmiyor&#8217; ve ‘kimse hakkımda bilgiye sahip değil&#8217; ifadeleriyle başa çıkma metodunu keşfetmeye çalışarak devam edeceğim.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/tuketim.jpg"><img class="size-full wp-image-20695 aligncenter" title="tuketim" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/tuketim.jpg" alt="" width="490" height="250" /></a> </p>
<p> </p>
<p> … Komşu konularda e-kitap okumak için… </p>
<p><a title="Permanent Link to Dikkat Kitap:Liberalizm Demokrasiyi Susturunca…" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2011/10/08/dikkat-kitapliberalizm-demokrasiyi-susturunca/"><span style="color: #0066cc;"><strong>Liberalizm Demokrasiyi Susturunca…</strong></span></a></p>
<div class="entry">
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasi_kitap.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-18938" title="liberalizm_demokrasi_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasi_kitap.jpg" alt="" width="188" height="266" /></span></a>Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur?</p>
<p>Demokratik yolla yönetilen bir ülkede  halkın tercihleri daha güçlü, bazen daha <strong>“sosyal”</strong> bir devletten, kolektif dayanışmadan, yüksek asgârî ücretten yana olabilir. Yani daha az liberal bir devletten. Peki halka rağmen dayatılmalı mıdır liberalizm? <strong>Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkların iradesi çiğnenebilir mi?</strong></p>
<p>2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. ve ABD, Fransa, Almanya gibi “batamayacak kadar büyük” devletler dahi zorlanıyorlar. Halk için kurulmuş, halkın vergisiyle yaşayan batılı ulus-devletler finans sektörünün emrine girmiş gibiler. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemiyor insanlar, protesto ediyorlar. Ama batılı ulus-devletler ısrarla hatta bazen polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar.</p>
<p>Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkları finans sektörünün kölesi yaptı?</p>
<p>Liberal düşünürlerin içinde Hayek ve Mises gibi peşinen anti-demokratik duruş almış bir çok isim var. Ancak batı demokrasileri bu gerçeği yeni keşfediyorlar. Dünyaya özgürlük  dersleri verirken kendi demokrasileri liberalizmin ağırlığı altında çökebilir. Okuyacağınız kitap halk iradesi ile  liberalizmin savaşı üzerinedir. <em>(Eserlerinden istifade ettiğimiz fikir adamları: Edmund Burke, Ludwig Von Mises, Friedrich A. Hayek, Atilla Yayla, Karl Marx, Hannah Arendt, Alexis de Tockeville, Alexandre Soljenitsyne, Noam Chomsky, Ignacio Ramonet, Max Weber)</em> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitabı buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong>Liberalizmin Kara Kitabı</strong></a></p>
<div class="entry">
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="size-full wp-image-10169 alignright" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></span></a>“<strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Liberalizmin Ak Kitabı</span></a></strong>” adlı kitabımızın önsözünde söz verdiğimiz gibi sıra Kara Kitap’ta! Neden? Kemalist ulus devletin tektipleştirici silindiri altında ezilenler için bir umut teşkil etti liberalizm. Kürt, Ermeni, Alevî, “aşırı” dindar, Eski Solcu, vs Atatürkçülerin gözünde “makbul olmayan” kimlikleri haiz insanlar <strong>“ideolojisiz bir ideoloji”</strong> bulduklarını düşündüler. Yine de sormak gerekmez mi  <strong>“Ben de liberalim”</strong> diyenlerin içinde kaçı bu düşünce geleneğini derinlemesine inceledi? Güçlü ve zayıf yanları, Türkiye’ye uyan ve uymayan vasıfları hakkında bilgi sahibi oldu?</p>
<p>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini, temel ilkelerini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde YIKICI KUSURLARI var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor.</p>
<p>Özgürlük nedir? Devletin, toplumun ve bireylerin özgürlükler üzerindeki hakları sınırlandırılabilir mi? Liberalizmin merkezine aldığı <strong>bireysel özgürlükler</strong> ve <strong>piyasa</strong> her derde deva mıdır? Özgürlüklerin birbiriyle sınırlanması ANLAMLI mıdır?</p>
<p>Büyük bir kısmı liberal olan düşünürlerin perspektifinden liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard veTürkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-18312" title="marx-kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/marx-kapak.bmp" alt="" width="128" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank">Derin <strong>MAЯҖ</strong></a></strong></p>
<p>Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden? </p>
<p> Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok.  Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… <a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></div>
</div>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/18/tuketim-uzmanlari-1/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/18/tuketim-uzmanlari-1/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Ağlatmanın Tehlikeleri (Dr Darcia Narvaez)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/02/10/aglatmanin-tehlikeleri-dr-darcia-narvaez/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/02/10/aglatmanin-tehlikeleri-dr-darcia-narvaez/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Feb 2012 10:02:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Hatice Avcı</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aile]]></category>

		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>

		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[bilimcilik]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20591</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;20. Yüzyıl &#8220;bilim adamının&#8221; çocuk yetiştirme konusunda annelerden, anneannelerden ve ailelerden daha fazla şey bildiğini farz ettiği bir dönemdi. Bir bebeğe çok fazla kibarlık ağlamaklı, bağımlı ve başarısız bir insanoğlunu ortaya çıkaracaktı. &#8220;Uzmanların&#8221; elinde bunu destekleyecek hiçbir kanıt olmamasına rağmen kendi kendilerine inanmaları ne kadar da komik!&#8230;&#8221;
Orijinal Metin: Dangers of “Crying It Out”
Çocuklara ve ilişkilerine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/aglayan_cocuk_bilim.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-20592" title="aglayan_cocuk_bilim" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/aglayan_cocuk_bilim.jpg" alt="" width="234" height="312" /></a></em></strong><strong><em>&#8220;&#8230;20. Yüzyıl &#8220;bilim adamının&#8221; çocuk yetiştirme konusunda annelerden, anneannelerden ve ailelerden daha fazla şey bildiğini farz ettiği bir dönemdi. Bir bebeğe çok fazla kibarlık ağlamaklı, bağımlı ve başarısız bir insanoğlunu ortaya çıkaracaktı. &#8220;Uzmanların&#8221; elinde bunu destekleyecek hiçbir kanıt olmamasına rağmen kendi kendilerine inanmaları ne kadar da komik!&#8230;&#8221;</em><em></em></strong></p>
<p><em><a href="http://www.psychologytoday.com/blog/moral-landscapes/201112/dangers-crying-it-out" target="_blank">Orijinal Metin: Dangers of “Crying It Out”</a></em></p>
<p><em>Çocuklara ve ilişkilerine uzun vadede zarar vermek</em></p>
<p>Bebekleri ağlamaya terk etmek en azından 1880lerden, tıp alanı mikroplar ve enfeksiyon bulaşması konusunda tam bir yaygara içinde olduğundan ve sonuç olarak bebeklere nadiren dokunulması gerektiğine kanaat edildiğinden beri gündemde olan bir düşünce.( Bknz Blum 2002)</p>
<p>20. yüzyılda, psikolojiyi zor bir bilim yapmaya meraklı olan davranışçı John Watson (1928) Amerikan Psikoloji Derneği&#8217;nin (APA) başkanı olarak merhamete karşı cephe aldı. Watson <strong>çok fazla anne sevgisinin tehlikeleri</strong> konusuna dikkat çekerek mekanik davranışçı paradigmayı çocuk yetiştirmeye <span id="more-20591"></span>uyguladı. 20. Yüzyıl &#8220;bilim adamının&#8221; çocuk yetiştirme konusunda annelerden, anneannelerden ve ailelerden daha fazla şey bildiğini farz ettiği bir dönemdi. Bir bebeğe çok fazla kibarlık ağlamaklı, bağımlı ve başarısız bir insanoğlunu ortaya çıkaracaktı. &#8220;Uzmanların&#8221; elinde bunu destekleyecek hiçbir kanıt olmamasına rağmen kendi kendilerine inanmaları ne kadar da komik! Bilakis bunun aksini gösteren kanıtlar her yerde ve her zaman vuku bulmuştur.</p>
<p>Zamanın devlet destekli bir kitapçığı&#8221; anneliğin bebeği huzur verici bir pozisyonda sakince kucakta tutmak anlamına geldiğini&#8221; ve annenin kolları yorulduğunda çocuğu bırakması gerektiğini&#8221;  ileri sürdü. Çünkü bebek yetişkine hiçbir zaman zahmet vermemeliydi. Altı aydan büyük bebeklere beşikte sessizce oturmaları öğretilmeliydi. Aksi takdirde bebek her zaman izlenme ve anne tarafından eğlendirilmeye ihtiyaç duyabilirdi ki bu ciddi bir zaman kaybı!(Bknz Blum, 2002)</p>
<p>Bu tavırlar size aşina gelmiyor mu? Yakın zamanda bir ebeveyn bana bebeğini uyuması için ağlamaya bırakmak konusunda cesaretlendirildiğini belirtti. Böylece &#8220;hayatını geri alabilecekti&#8221;</p>
<p>Nöroloji bilimiyle atalarımızın hafife aldığı şu düşünceyi doğrulayabiliyoruz: Bebeği ağlamaya bırakmak çocuklara ve onların ilişkisel kapasitelerine uzun vadede ve pek çok yönden zarar verebilecek bir uygulama. Şu anda bebeği ağlamaya terk etmenin onu daha az zeki, daha az sağlıklı, daha az işbirlikçi; daha fazla endişeli ve aynı ya da daha kötü karakter özelliklerini sonraki nesillere aktarabilecek yalıtılmış bir çocuk yapmanın iyi bir yolu olduğunu biliyoruz.</p>
<p>İtibar edilmeyen davranışçı görüş bebeği ebeveynlerin hayatına burnunu sokan biri yetişkinlerin çok fazla zahmet olmadan hayatını yaşayabilmesi için çeşitli yollardan kontrol edilmesi gereken bir saldırı olarak görür. Bu tutum ve cehalet o dönemde büyük ailelerin parçalanmakta olması ve yeni ebeveynlerin bebekleriyle insanlık için doğal olmayan bir şekilde kendi başlarına uğraşmak zorunda olması sebebiyle mazur görülebilir. Biz şimdiye kadar geniş ailelerde çocuk yetiştirdik. Ebeveynler her zaman pek çok yetişkin akrabayla bakımı paylaştı.</p>
<p>İnsan gelişiminden tamamen habersiz bir davranışçı görüşe göre, çocuğa &#8220;bağımsız olması&#8221; öğretilmelidir. Şu anda bebeği bağımsız olmaya zorlamanın onu daha bağımlı yaptığını doğruluyoruz. Bunun yerine bebeğe ihtiyacı olanı vermek daha sonra daha ziyade bağımsızlık sağlıyor. Küçük avcı-toplayıcı grupların antropolojik bulgularına göre ebeveynler bebek ve küçük çocukların her ihtiyacını dikkate alırdı.Yeni yürümeye başlayan çocuk (ve ebeveynleri de) kendilerini çalıların arasına yalnız başlarına girecek kadar özgüvenli hissederdi.  (Bknz <em>Hunter-Gatherer Childhoods</em>, edited by Hewlett &amp; Lamb, 2005).</p>
<p>Bilinçsiz davranışçılar ebeveynleri o zaman ve şimdi bebeğin beslenme ve rahatlatma gibi ihtiyaçlarını istediği zaman karşılamamaya şartlandırmaya teşvik etmiştir. Yetişkinlerin ilişkiden &#8220;sorumlu&#8221; olması gerektiği varsayılmıştır. Bu elbette bir çocuğu pek fazla yardım ve dikkat talep etmemeye cesaretlendirir (depresyona girerek ve kan dolaşımını durdurarak ve hatta ölerek). Ancak bu çocuğu daha çok ihtiyaçlarının giderilmesi için bağırıp çığlık atmayı öğrenmiş, ağlamaklı, mutsuz, saldırgan ve talepkar olmaya itecektir. Derin bir güvensizlik hissi muhtemelen hayatı boyunca onunla olacaktır.</p>
<p><strong>Gerçek şu ki: bebek çok yıpranmadan onun ağlamasını önleyerek onun ihtiyaçlarını düzenli olarak karşılayan bakıcıların (Çeviri notu: Bakıcı bebeğin bakımın üstlenen anne, baba, büyükanne ya da herhangi başka biri),aksine, daha bağımsız çocuklara sahip olmaları kuvvetle muhtemeldir. </strong>(e.g., Stein &amp; Newcomb, 1994)<strong>. Yatıştırıcı bakım en başından beri en iyisi. Kalıplar oluşunca, onları değiştirmek çok zor.</strong></p>
<p>Fareler memeli beyinlerinin nasıl işlediğini incelemek için sık sık kullanılır ve pek çok etki insan beyniyle benzerdir. Fazla ya da az besleyici annelerle yapılan fare çalışmalarında hayatın geri kalanında endişeyi kontrol eden genlerin çalışması için kritik bir zaman var. Eğer hayatınızın ilk on günü az besleyen anne fareye sahipseniz (bir insanın ilk 6 ayına tekabül eder) bu gen hiçbir zaman işlemez ve fare hayatının geri kalanında endişeyi azaltacak ilaçlar almadıkça yeni durumlara karşı endişelidir. Bu araştırmalar beslenmeden etkilenen yüzlerce gen olduğunu söylüyor. Benzer bir mekanizma (bakıcı davranışının genleri açtığı ya da kapadığı) insan beyninde de bulunuyor (Work of Michael Meaney and colleagues; e. g., Meaney, 2001).</p>
<p><strong>Anne ve çocuğu karşılıklı ikili olarak anlamalıyız. Onlar karşılıklı cevaplarla birbirlerini daha sağlıklı ve mutlu yapan ortak yaşamla oluşan bir birlik. Bu diğer bakıcılara da yayılıyor.</strong></p>
<p><strong>Bugün hala popüler olan ilginç bir inanç yalnız bırakıldıklarında beşiklerinde ya da başka yerlerde izoleyken bebeklerin ağlamasına izin vermek</strong>. Bu bebeği ve beyin gelişimini yanlış anlamaktan kaynaklanıyor.</p>
<ul type="disc">
<li>Bebekler sarılarak büyürler. Bakıcılarından fiziksel olarak ayrıldıklarında vücutları düzensizlik gösterir.</li>
<li>Bebekler jestler yoluyla ve sonunda gerekirse ağlayarak bir ihtiyaçlarına işaret ederler.Tıpkı yetişkinlerin susadığında sıvı şeylere ulaşması gibi, çocuklar da ihtiyaçları olan şeyleri anında aramaya başlarlar. Tıpkı ihtiyaçları karşılandığında yetişkinlerin sakinleşmesi gibi bebekler de sakinleşir.</li>
</ul>
<ul type="disc">
<li>Bebeklerde ihtiyaçların ihmal edilmesinin ya da bakımsızlık durumlarının uzun vadede pek çok etkisi vardır(Örneğin Bremmer et al, 1998; Blunt Bugental et al., 2003; Dawson et al., 2000; Heim et al 2003).</li>
</ul>
<ul type="disc">
<li>Güvenli bağlanma mesela bebek gece uyandığında ve ağladığında duyarlı ebeveynlikle alakalıdır.</li>
</ul>
<p><strong>Bebeği ağlamaya bırakmak bebeğe ve ikiliye (anne ve bebek) gerçekten ne yapar?</strong></p>
<p><strong>Nöronlar ölür. </strong>Bebek çok acı çektiğinde zehirli hormon kortisol salgılanır. O  nöronları öldürür. Beyninin yalnız yüzde yirmi beşi gelişmiş olan 40-42 haftalık bir bebek hızlı bir beyin büyümesi yaşar. Bir yılın sonunda beyin ortalama üç katı kadar büyür (ve ilk yılda baş hacim büyümesi zekanın bir işaretidir, ör: Gale et al., 2006) Aşırı stresli anlarla nöronların bağlantılı olmadığının ya da nöronların ölmediğini kim bilebilir? Böyle düzenli stresli deneyimlerden yıllar sonra nelerin eksildiği açığa çıkabilir? (Bknz ek)</p>
<p><strong>Düzensiz stres tepkisi sadece beyinde stres karşılık sistemi olarak değ</strong>il (Bremmer et al, 1998) vücutta çoklu sistemlerde (örneğin sindirim) işlemeyi etkileyen vagus siniri yoluyla da bir hayat kalıbı olarak geliştirilebilir. Söz gelimi erken yaşlarda  vagus sinirinin çalışmasını yavaşlatmasıyla sonuçlanan uzun süreli sıkıntı, aşırı duyarlı bağırsak sendromundaki bozukluklarla alakalıdır. (Stam et al, 1997).</p>
<p><strong>Öz denetim zayıflıyor. </strong>Bebek kendini nasıl denetleyeceğini öğrenmek için tamamen bakıcılara bağımlı. Duyarlı bakıcılık- bebeğin ihtiyaçlarını o sıkıntıya düşmeden karşılamak- beden ve beyni sakinliğe ayarlıyor. Bir bebek korktuğunda ve bir ana ya da baba onu kucaklayıp rahatlattığında, bebek yatışmak için umut inşa ediyor ki bu da kendini rahatlatma becerisine dönüşüyor. Bebekler yalnız başlarına kendilerini rahatlatmaz. Eğer yalnız başlarına ağlamaya bırakılırlarsa aşırı stresin kucağında  büyümeyi, güvenmeyi, hissetmeyi bırakıp kendilerini kapatmayı öğreniyorlar. (Henry &amp; Wang, 1998).</p>
<p><strong>Güven zayıflıyor. </strong>Erik Erikson&#8217;un işaret ettiği gibi hayatın ilk yılı dünyada, bakıcının ve kendisinin dünyasında güven hissini oluşturmak için hassas bir dönem. Bir bebeğin ihtiyaçları sıkıntısız olarak karşılandığı zaman, çocuk dünyanın güvenilebilecek bir yer olduğunu, ilişkilerin destekleyici olduğunu ve kendisinin ihtiyaçları karşılanan olumlu bir varlık olduğunu öğrenir. Bebeğin ihtiyaçları karşılanmadığında ya da ihmal edildiğinde çocuk ilişkilere ve dünyaya karşı bir güvensizlik hissi geliştirir ve özgüveni zedelenir. Çocuk bir ömrü, bu boşluğu doldurmak için çabalayarak harcayabilir.</p>
<p><strong>Bakıcı hassasiyeti zarar görebilir. </strong>Bir bebeğin ağlamasını ihmal etmeyi öğrenen bakıcı bebeğin ihtiyaçlarının daha ince sinyallerini de muhtemelen ihmal etmeyi öğrenecektir. Çocuğun acısının gidermek için ikinci tahminden sonra bebeğin ihtiyaçlarını ihmal eden yetişkin çocuğun ihtiyaçlarına kayıtsız kalmayı öğrenir ve buna alışır. Bakıcı ve bebek arasındaki karşılıklılık yetişkin tarafından bozulur fakat genç bebek tarafından tamir edilemez. Bebek çaresizdir.</p>
<p><strong>Bebeğin ihtiyaçlarına bakıcı duyarlılığı, tamamen olmasa da büyük oranda bebeğin tepkileriyle alakalıdır. </strong>Bizim bulgularımıza göre bakıcı duyarlılığı zekayla, empatiyle, depresyon ve saldırganlıktan uzaklıkla ve sosyal yeterlilikle ilintilidir. Çünkü duyarlılık çok güçlü ve biz diğer anne babalık uygulamalarında ve çocuk tepkileri incelemelerinde onu kontrol etmek zorundayız. Bakıcı duyarlılığının önemi gelişim psikolojisinde yaygın olarak bilinir. Bebeği ağlamaya bırakmak şeklinde tezahür eden duyarsızlık, sözü edilen olumlu sonuçların tam zıttının ortaya çıkmasıyla sonuçlanabilir.</p>
<p>&#8220;Bebeği ağlamaya bırakmak&#8221; 20. Yüzyılda geniş ailenin çözülmesine bir çözüm olarak ortaya çıkmış görünüyor. Büyükannelerin engin bilgeliği, nasıl iyi çocuk yetiştirileceği konusunda uzmanlık ve deneyimle çocuklu ev halkı arasındaki mesafede kaybolup gitti. Bebekleri mutlu edebilme hikmeti nesiller arasında kayboldu.</p>
<p><em>Fakat ağlamak bebekler için normal değil mi?</em></p>
<p>Hayır. Atalarımıza ait çevrelerde ağlayan bir bebek yırtıcılara leziz lokmaların sinyalini verirdi. Böylece evrilmiş ebeveynlik uygulamalarınız bebek sıkıntısını hafifletti ve acil durumlar haricinde ağlamayı engelledi. Bebekler doğumdan sonra &#8220;dış rahim&#8221; dengi bir ortam beklentisiyle yaratılmışlar (bknz Allan Schore). &#8220;Dış rahim&#8221; nedir? Düzenli olarak kucağa alınmak, talep ettiğinde emzirilmek, ihtiyaçlarının hızlıca karşılanması (bu  konularda sayısız dayanağa sahibim). Bu uygulamaların beyni ve vücut dilini geliştirdiği biliniyor. Bebekler huzursuzluk gösterdiğinde,  hızlıca büyüyen sistemlerinin bir ihtiyacının karşılanmadığının sinyali veriyorlar</p>
<p><strong>Çok fazla bebek ağlaması neyin sinyalini veriyor? </strong>Tecrübesizlik bilgisizlik ve /ya da bebeğin bakıcısının destek olmayışını. Hepimizdeki bilgi eksikliğini gidermek için aşağıda bir bebek ağlamasının neyin işareti olabileceği ile ilgili birtakım makaleler mevcut. Kendimizi bebeklerin neye ihtiyacı olduğu ve bebek ağlamasını azaltan uygulamalar konusunda eğitebiliriz. Mümkün olduğu kadar bunun olmasını engelleyerek birbirimize yardımcı olabiliriz.</p>
<p><strong>Bebeklerin nasıl sakinleştirileceği:</strong> : <a href="http://www.babycenter.com/0_12-reasons-babies-cry-and-how-to-soothe-them_9790.bc?page=2" target="_blank">http://www.babycenter.com/0_12-reasons-babies-cry-and-how-to-soothe-them_9790.bc?page=2</a></p>
<p>&#8220;<strong>Sebepsiz&#8221; yere ağlayan bebekleri sakinleştirmek:</strong> <a href="http://www.babycenter.com/0_what-to-do-when-your-baby-cries-for-no-reason_10320516.bc" target="_blank">http://www.babycenter.com/0_what-to-do-when-your-baby-cries-for-no-reason_10320516.bc</a></p>
<p><strong>&#8220;Karın ağrısı&#8221; olan bebekleri sakinleştirmek:</strong> <a href="http://www.babycenter.com/0_colic-how-to-cope_1369745.bc" target="_blank">http://www.babycenter.com/0_colic-how-to-cope_1369745.bc</a></p>
<p><strong>Ebeveynlik İlmi (<a href="http://www.amazon.com/Science-Parenting-Margot-Sunderland/dp/0756618800" target="_blank">Science of Parenting</a></strong>), Margot Sunderland&#8217;ın ucuz, fotoğrafla dolu, okunması kolay kitabı bu konlarda daha fazla detay ve referansa sahip. Ben yeni ebeveynlere vermek için elimde nüshalar bulundururum.</p>
<p><em>Bebeklere ihtiyaç duydukları şeyleri vermek temel bir bebek hakkıdır.</em></p>
<p>EK: Ben depresif  bir anne ve sert bir babalı orta halli bir ailede duygusal olarak destekleyici olmayan bir çevrede-ABD&#8217;de yetişen diğerlerinden farklı olmayarak- büyüdüm.Erken ebeveynliğin beden ve beyin gelişimindeki etkileri konusunda yaptığım geniş okumalardan bakımsızlık işaretleri- zayıf hafıza, hassas bağırsaklar, vagal ton meseleleri ve yüksek sosyal anksiyete- gösterdiğimi yakın zamanda anladım. ABD&#8217;de zayıf fiziksel ve zihinsel sağlık salgını var (ör: UNICEF, 2007; USDHSS, 1999; WHO/WONCA, 2008). Büyüklerin ebveynlik uygulamalarının yokluğu ve zayıf sağlık durumları arasındaki ilişki temas, karşılıklılık, emzirme, ve daha fazlası olarak belgelendi (Narvaez ve diğerleri). Eğer biz güçlü insanlar ve güçlü bir ülke istiyorsak çocukların en uygun gelişimi için ihtiyaç duydukları şeylere dikkat etmek zorundayız.</p>
<p><strong>Referanslar</strong></p>
<p><a href="http://deborahblum.com/Love_at_Goon_Park.html" target="_blank">Blum, D. (2002). <em>Love at Goon Park: Harry Harlow and the Science of Affection</em>.</a> New York: Berkeley Publishing (Penguin).</p>
<p>Blunt Bugental, D. et al. (2003). The hormonal costs of subtle forms of infant maltreatment. <a title="Psychology Today looks at Hormones" href="http://www.psychologytoday.com/basics/hormones"><em>Hormones</em></a><em> and Behaviour</em>, January, 237-244.</p>
<p>Bremmer, J.D. et al. (1998). The effects of <a title="Psychology Today looks at Stress" href="http://www.psychologytoday.com/basics/stress">stress</a> on memory and the hippocampus throughout the life cycle: Implications for <a title="Psychology Today looks at Child Development" href="http://www.psychologytoday.com/basics/child-development">childhood</a> development and <a title="Psychology Today looks at Aging" href="http://www.psychologytoday.com/conditions/aging">aging</a>. <em>Developmental Psychology, 10</em>, 871-885.</p>
<p>Dawson, G., et al. (2000). The role of early experience in shaping behavioral and brain development and its implications for social policy. <em>Development and Psychopathology, 12</em>(4), 695-712.</p>
<p>Catharine R. Gale, PhD, Finbar J. O&#8217;Callaghan, PhD, Maria Bredow, MBChB, Christopher N. Martyn, DPhil and the Avon Longitudinal Study of Parents and Children Study <a title="Psychology Today looks at Teamwork" href="http://www.psychologytoday.com/basics/teamwork">Team</a> (October 4, 2006). &#8220;The Influence of Head Growth in Fetal Life, Infancy, and <a title="Psychology Today looks at Child Development" href="http://www.psychologytoday.com/basics/child-development">Childhood</a> on Intelligence at the Ages of 4 and 8 Years&#8221;. PEDIATRICS Vol. 118 No. 4 October 2006, pp. 1486-1492. <a title="http://pediatrics.aappublications.org/cgi/content/short/118/4/1486" href="http://pediatrics.aappublications.org/cgi/content/short/118/4/1486" target="_blank">http://pediatrics.aappublications.org/cgi/content/short/118/4/1486</a>.</p>
<p>Heim, C. et al. (1997). Persistent changes in corticotrophin-releasing factor systems due to early life stress: Relationship to the pathophysiology of major depression ad <a title="Psychology Today looks at Post-Traumatic Stress Disorder" href="http://www.psychologytoday.com/conditions/post-traumatic-stress-disorder">post-traumatic stress disorder</a>. <a title="Psychology Today looks at Psychopharmacology" href="http://www.psychologytoday.com/basics/psychopharmacology"><em>Psychopharmacology</em></a><em> Bulletin</em>, 185-192.</p>
<p>Henry, J.P., &amp; Wang, S. (1998). Effects of early stress on adult affiliative behavior, <em>Psychoneuroendocrinology</em> 23( 8), 863-875.</p>
<p>Hewlett, B., &amp; Lamb, M. (2005). Hunter-gatherer childhoods.New York: Aldine.</p>
<p>Meaney, M.J. (2001).  Maternal care, <a title="Psychology Today looks at Genetics" href="http://www.psychologytoday.com/basics/genetics">gene</a> expression, and the transmission of individual differences in <a title="Psychology Today looks at Stress" href="http://www.psychologytoday.com/basics/stress">stress</a> reactivity across generations. <em>Annual Review of </em><a title="Psychology Today looks at Neuroscience" href="http://www.psychologytoday.com/basics/neuroscience"><em>Neuroscience</em></a><em>, 24,</em> 1161-1192.</p>
<p>Narvaez, D., Panksepp, J., Schore, A., &amp; Gleason, T. (Eds.) (in press). <em>Evolution, Early Experience and Human Development: From Research to Practice and Policy</em>. New York: Oxford University Press.</p>
<p>Panksepp, J. (1998). Affective neuroscience. New York: Oxford University Press.</p>
<p>Schore, A.N. (1997). Early organization of the nonlinear right brain and development of a predisposition to <a title="Psychology Today looks at Psychiatry" href="http://www.psychologytoday.com/basics/psychiatry">psychiatric</a> disorders. <em>Development and Psychopathology</em>, <em>9</em>, 595-631.</p>
<h2> </h2>
<p><strong><em>Ek kaynak için bakınız</em></strong></p>
<p>Schore, A.N. (2000). <a title="Psychology Today looks at Attachment" href="http://www.psychologytoday.com/basics/attachment">Attachment</a> and the regulation of the right brain. <em>Attachment &amp; Human Development, 2</em>, 23-47.</p>
<p>Schore, A.N. (2001). The effects of early relational <a title="Psychology Today looks at Trauma" href="http://www.psychologytoday.com/basics/trauma">trauma</a> on right brain development, affect regulation, and infant mental health. <em>Infant Mental Health Journal</em>, <em>22</em>, 201-269.</p>
<p>Stam, R., et al. (1997). Trauma and the gut: Interactions between stressful experience and intestinal function. <em>Gut</em>.</p>
<p>Stein, J. A., &amp; Newcomb, M. D. (1994). Children&#8217;s internalizing and externalizing behaviors and maternal health problems. <em>Journal of Pediatric Psychology</em>, 19(5), 571-593.</p>
<p>UNICEF (2007). <em>Child poverty in perspective: An overview of child well-being in rich countries, a comprehensive assessment of the lives and well-being of children and adolescents in the economically advanced nation</em>s<em>, Report Card 7</em>. Florence, Italy: United Nations Children&#8217;s Fund Innocenti Research Centre.</p>
<p>U.S. Department of Health and Human Services, <a title="Psychology Today looks at Addiction" href="http://www.psychologytoday.com/basics/addiction">Substance Abuse</a> and Mental Health Services Administration. (1999). <em>Mental health: A report of the Surgeon General</em>. Rockville, MD: Center for Mental Health Services, National Institutes of Health, National Institute of Mental Health.</p>
<p>Watson, J. B. (1928). <em>Psychological Care of Infant and Child</em>. New York: W. W. Norton Company, Inc.</p>
<p>WHO/WONCA (2008). <em>Integrating mental health into primary care: A global perspective.</em> Geneva and London: World Health Organization and World Organization of Family Doctors.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bilim, ideolojik bilimcilik ve pozitivizm üzerine okumak için&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>Bir pozitivizm eleştirisi </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-5365" title="20090618_derin_dusunce_org_pozitivizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/06/20090618_derin_dusunce_org_pozitivizm-210x300.jpg" alt="" width="119" height="166" /></span>Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın?</strong> Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “<strong>uygarlığımızı</strong>”  karşılaştırdığımızda hiç  yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce <strong>komşusunun yiyeceğini çalmak</strong> için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki <strong>tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü</strong>.  Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak  çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki <strong>sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor</strong>, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor.  Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler <strong>gericilikle</strong>, <strong>bağnazlıkla</strong> suçlanabiliyor.  Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı <a href="http://www.derindusunce.org/img/pozitivizm_derin_dusunce_org.pdf"><span style="color: #0066cc;">buradan</span></a> indirebilirsiniz.  </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-10079" title="maymunist_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/maymunist_kitap-200x300.jpg" alt="" width="126" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Maymunist imanla nereye kadar? (Tartışma)</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Evrim</em></strong> ve <strong><em>Big Bang</em></strong> gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları <strong><em>“filanca solucanın bölünmesi”</em></strong> veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? <strong>BİLİM DIŞINDA</strong> bir insanlık yoksa <strong>Aşk</strong> yoksa, <strong>Sanat</strong> yoksa, <strong>Güzellik</strong> yoksa ve <strong>Adalet</strong> yoksa <strong>Hayat</strong>‘ın anlamı nedir? <strong>Aşık olmak</strong> hormonal bir abartıysa, <strong>iyilik</strong> enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) <strong>BİLİM DIŞINDA</strong>, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve <strong>evrimciliğin etimolojik değeri</strong> … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. <a href="http://www.derindusunce.org/img/maymunist.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/12/modern_put.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Modern Bir Put: Bilim (Tartışma)<img class="alignright size-medium wp-image-19801" title="modern_put_bilim" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/12/modern_put_bilim.jpg" alt="" width="144" height="195" /></span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bilimciler herşeyi parçaladıkları için mânâyı kaybediyorlar. Aşk’ı, Korku’yu, Sevinç’i hormonal “fenomenler” sanıyorlar. Hakikat’in tezahürü yok onlar için, sadece tezahür var. Sebebi? Eşya. Eşyanın sebebi? O da eşya(!) <strong>Biz buna “pozitivist iman” diyoruz.</strong> Çünkü pozitivistlerin bilimsellikle ilişkisi koptu. Bilimsellik değil bilimcilik peşindeler. Bilimi putlaştırdılar. Konuya eğilen yazarımız <a title="Mehmet Bahadır tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/mehmetbahadir/"><span style="color: #0066cc;">Mehmet Bahadır</span></a> her zamanki nazik üslubuyla <strong>“kral çıplak”</strong> dedi… Dedi ve bir işaret fişeğini daha ateşledi. Sitede en çok yorum alan yazılardan biri oldu bu makale. Fakat sadece içeriği ve yorum sayısıyla değil, <strong>yapılan yorumların kalitesiyle de öne geçti bu çalışma</strong>. 100′den fazla yorum alan ve aylar süren ilginç bir tartışmaya vesile olan makaleyi altındaki yorumlarla beraber kitaplaştırdık, ilginize sunduk. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/12/modern_put.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/02/10/aglatmanin-tehlikeleri-dr-darcia-narvaez/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/02/10/aglatmanin-tehlikeleri-dr-darcia-narvaez/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İslam’ın vizyonu (Hamza Yusuf)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/01/21/islam%e2%80%99in-vizyonu-hamza-yusuf/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/01/21/islam%e2%80%99in-vizyonu-hamza-yusuf/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 21 Jan 2012 12:01:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ekrem Senai</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[islamcilik]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İslamofobi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=20361</guid>
		<description><![CDATA[
 &#8221;&#8230;Bu insanlar yaşamlarını bu işten kazanıyorlar ve bu yüzden anlattıklarına inansalar da inanmasalar da para kazanmak için anlatmak durumundalar. Dine inanmadan din anlatan birçok insan var. Bu yaklaşım dini öğrenmek isteyenler açısından bir problem.  [...]   Arnold Toynbee&#8217;nin ifadesiyle Papa 80 yıl boyunca müslümanlara cizye ödemiştir. Yani Katolik Kilisesi&#8217;nin İslam egemenliği altında olduğu bir zaman yaşanmıştır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/vision_of_islam_hamza_yusuf.gif"><img class="size-full wp-image-20362 aligncenter" title="vision_of_islam_hamza_yusuf" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/vision_of_islam_hamza_yusuf.gif" alt="" width="480" height="224" /></a></em></strong></p>
<blockquote><p><em> &#8221;&#8230;Bu insanlar yaşamlarını bu işten kazanıyorlar ve bu yüzden anlattıklarına inansalar da inanmasalar da para kazanmak için anlatmak durumundalar. Dine inanmadan din anlatan birçok insan var. Bu yaklaşım dini öğrenmek isteyenler açısından bir problem.  [...]   Arnold Toynbee&#8217;nin ifadesiyle Papa 80 yıl boyunca müslümanlara cizye ödemiştir. Yani Katolik Kilisesi&#8217;nin İslam egemenliği altında olduğu bir zaman yaşanmıştır. İslam, kuzey iklimlerine, Danimarka&#8217;ya kadar ulaşmıştır. Vikingler Müslüman olmuşlardır, Vikingler İspanyol ve Portekiz Müslümanlarına karşı savaşmış, bu sırada bazıları Müslüman olmuş, bazıları Danimarka&#8217;ya dönmüş, bir kısmı da İspanya&#8217;da kalmış ve Norman olarak İngiltere&#8217;yi işgal etmişlerdir. İrlanda bağlantısı da çok ilginçtir. İrlandalıların Müslümanlarla bağlantısı çok eskidir. Protestanlığın İrlanda&#8217;ya gelmesinden daha eskidir. İrlanda&#8217;da Arapça yazıların bulunduğu manastırlar görülmüştür. İrlanda kiliselerinin bir kısmında ‘Bismillahirrahmanirrahim&#8217; levhası bulunmuştur. İrlanda müziği Endülüs Arap müziğinden etkilenmiştir ki bu da Fars müziğinden etkilenmiştir&#8230;&#8221;</em></p></blockquote>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/_vision_of_islam_hamza_yusuf.gif"><img class="alignright size-medium wp-image-20363" title="_vision_of_islam_hamza_yusuf" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/01/_vision_of_islam_hamza_yusuf-183x300.gif" alt="" width="183" height="300" /></a> Hamza Yusuf&#8217;un İslam&#8217;ın Vizyonu kitabıyla ilgili yaptığı bir değerlendirme konuşmasının tercüme edilmiş deşifresidir.</p>
<p><strong>Bölüm 1</strong></p>
<p> <a href="http://www.amazon.com/Vision-Visions-Reality-Sachiko-Murata/dp/1557785163" target="_blank">Murata ve Chittick&#8217;ın ‘İslam&#8217;ın Vizyonu&#8217;</a> kitabı üzerinden konuşmaya çalışacağım. Bu kitabı daha once müslüman olmayan bir öğretmen grubuna anlatmıştım. Giriş bölümü okuduğum en iyi İngilizce metinlerden biri. İslam geleneğine ait derinlemesine bir tahlil yapıyor. Bu kısmı birkaç defa okudum, neden bu kitabı bu kadar sevdiğimi hatırladım. Sadece müslüman olmayanlar değil, müslümanlar için de oldukça faydalı bir kitap. Batı&#8217;da dine iki yönlü bakış olduğundan bahsetmesi takdire şayan konulardan biri. Sözlükte adına ‘dini gelenek&#8217; deniliyor, üniversitede hikaye etme yaklaşımı (narrative approach) ve tanımlama yaklaşımı (descriptive approach) tabirleri kullanılıyor. Tanımlama yaklaşımı en yaygın olanı, Antropolojik yaklaşım, dinin toplumda nasıl tezahür ettiğini gösteren bir yaklaşım. İnsanlar nasıl yaşıyorlar, dinlerini, dinlerinin gereklerini nasıl ifade ediyorlar. Bu yaklaşım insanların fiillerini içermekle birlikte din tarafından tesis edilmiş uygulamaları da içeriyor. Aynı zamanda tuhaf şeyleri de içeriyor çünkü insanoğlu garip şeyler yapar ve bunları genellikle din adına yapar ve bir süre sonra bunlar dinin bir parçası olarak görülür.</p>
<p> Din uzmanı perspektifinden, kendini adamış insanlardan bahsediyorum. Çünkü Batı&#8217;da adanmış uzmanlar olduğu gibi, Dr.Cleary&#8217;nin ifadesiyle <span id="more-20361"></span>‘cüzdan uzmanı&#8217; da çok var. Bu insanlar yaşamlarını bu işten kazanıyorlar ve bu yüzden anlattıklarına inansalar da inanmasalar da para kazanmak için anlatmak durumundalar. Dine inanmadan din anlatan birçok insan var. Bu yaklaşım dini öğrenmek isteyenler açısından bir problem.</p>
<p> California Üniversitesinde din derslerine katıldım. Bir gelenek içinde bulunan, o geleneğe inananların anlattığı dersler çok farklıydı. Zen Budizmine derin ilgisi olan dindar bir Katolikten aldığım ders böyleydi mesela. Dine inanmayan kişilerin sınıflarında ise, ne kadar objektif olmaya çalışsalar da, bir problem vardı. Aslında bu insan doğasının gereği. Bizler her şeye filtrelerle bakarız. İslam&#8217;a bakış da bu filtrelerden geçer. Müslümanlar dinlerini anlasalar da, anlamasalar da dinlerine savunarak bakarlar. Bazı Müslümanlar vardır ki bence dinin mesajını anlasa, dinden çıkabilir, çünkü onun dünya görüşüyle uyumsuzdur. Bazı Müslümanlar da vardır ve bence çoğunluk böyledir, dini öğrenmeye başladıkça bu onların kanaatlerini kuvvetlendirir. Bazı Müslüman olmayanlar İslam&#8217;ı araştırdıklarında müslüman oluyorlar. Bazıları ise, İslam&#8217;a karşı daha çok bileyleniyor. Bazıları ise müslüman olmamakla birlikte geleneğe derin saygı besliyorlar. Yani herkes filtrelerden bakıyor ve bu kitabın giriş bölümünde de bu durum anlatılıyor.</p>
<p> Kitapta şöyle diyor: &#8220;Müslümanların İslam&#8217;ı öğrenmeye ihtiyaçları var, çünkü dinleri hakkında çok az şey biliyorlar ve genellikle savunma konumundalar&#8221; ve bu tespit kesinlikle doğru. Müslümanların çoğu dünya algısına yansıyacak derin bir din bilgisine sahip değil. Birçok Müslümana en temel soruları sorun, aldığınız cevaplar sizi şaşırtacaktır. Batılılar da hiçbir şey bilmiyorlar ama insiyaki olarak düşmanlık besliyorlar, böyle bir ortamdayız. Dr.Cleary&#8217;nin ‘Zen Cohen&#8217; kitabında bahsettiği şeylerden biri bu. Kendini çok liberal, açık fikirli, ön yargısız gören Amerikalılar konu İslam olduğunda en keskin önyargılarını sergileyebiliyorlar ve bunu kesinlikle hiçbir bilgi sahibi olmadan yapıyorlar. Başka bir konuda konuşsa kendini önyargılı hissedeceği, adaletsiz olacağını düşüneceği halde konu İslam olunca kantarın topuzu kaçıyor. Birçok insandaki bu düşmanlık çok ilginç. Bu düşmanlığın birçok sebebi var. Tarihi sebepleri var. İslam yüzyıllarca dünyanın büyük bir bölümünde en büyük güçtü. Bu sebeple, bazı insanlar Müslümanlarla uyum içinde yaşarken, bazıları böyle değildi. Örneğin Çinliler ile Müslümanların güzel bir ticari ilişkileri vardı. Biliyorsunuz Çin birçok müslüman ülke ile komşudur ve Çin&#8217;in büyük sayılabilecek bir kısmı müslüman olmuştur. Çinlilerin İslam&#8217;la çok erken zamanlarda tanıştığına dair bilgiler vardır. Bir Çinli alim, kitabında, Çin&#8217;den bir delegenin Medine&#8217;de Hz.Peygamberle (SAV) görüştüğünü, bir başka delegenin ise Ömer ibn Hattab (RA) ile görüştüğünü anlatır. Yani Çinliler çok erken bir zamanda İslam&#8217;la tanışmışlar ve Müslümanlarla gayet iyi ilişki kurmuşlardır. Savaşlar da olmuş, 8.yy&#8217;da bazı Çinli kağıt üreticileri savaşta esir edilmiş ve Bağdat&#8217;a götürülerek Müslümanlara kağıt yapmayı öğretmeleri istenmiştir, Kağıt 1. yüzyılda Ts&#8217;ai Luin adında bir Çinli tarafından bulunmuştur ve bu buluşundan dolayı tarihin en önemli kişilerinden biri kabul edilir. Müslümanlar Afrikalılarla da genellikle iyi ilişkiler içinde olmuştur. Birçok Afrikalı Müslüman olmuştur. Kara Afrika&#8217;da, güney Afrika&#8217;da iyi ilişkiler kurulmuş, bunun yanında kölelikten dolayı bazen düşmanlıklar da olmuştur. Ama çoğunluğu Müslüman olmuştur. Batı Afrika&#8217;da da köle ticaretiyle ilgili bir düşmanlık olmuştur. Nijerya&#8217;nın Ebo bölgesi veya Euroba&#8217;ya inmişlerdir. Ve Euroba&#8217;nın çoğu Müslüman olmuştur ama düşmanlık da vardır, yani bazı bölgelerde iyi ilişkiler gelişirken bazı bölgeler problemli olmuştur.</p>
<p> Batı genellikle İslam&#8217;la düşmanca bir ilişki içinde olmuştur. Başlangıçta durum her zaman böyle değildi, tarihin bazı sayfalarında, mesela İspanya&#8217;da, müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin uyum içinde yaşadıkları ve kültürel gelişimin göze çarptığı bölgeler de vardı. İtalya&#8217;nın büyük bir bölümünün Müslüman egemenliği altında olduğu bir zaman dilimi  olmuştur ve Arnold Toynbee&#8217;nin ifadesiyle Papa 80 yıl boyunca müslümanlara cizye ödemiştir. Yani Katolik Kilisesi&#8217;nin İslam egemenliği altında olduğu bir zaman yaşanmıştır. İslam, kuzey iklimlerine, Danimarka&#8217;ya kadar ulaşmıştır. Vikingler Müslüman olmuşlardır, Vikingler İspanyol ve Portekiz Müslümanlarına karşı savaşmış, bu sırada bazıları Müslüman olmuş, bazıları Danimarka&#8217;ya dönmüş, bir kısmı da İspanya&#8217;da kalmış ve Norman olarak İngiltere&#8217;yi işgal etmişlerdir. İrlanda bağlantısı da çok ilginçtir. İrlandalıların Müslümanlarla bağlantısı çok eskidir. Protestanlığın İrlanda&#8217;ya gelmesinden daha eskidir. İrlanda&#8217;da Arapça yazıların bulunduğu manastırlar görülmüştür. İrlanda kiliselerinin bir kısmında ‘Bismillahirrahmanirrahim&#8217; levhası bulunmuştur. İrlanda müziği Endülüs Arap müziğinden etkilenmiştir ki bu da Fars müziğinden etkilenmiştir çünkü birçok Müslüman müziğinin kaynağı burasıdır. Bu tarihin büyük bir kısmı bilinmiyor. Bilinmemesinin sebebi birçok insanın tarihi kaynakları okumaması. Tarihçiler sadece belirli alanlara yoğunlaşıyorlar. İslam konusuna ilgi duyanlar doğal olarak Müslümanlar ve ne yazık ki tarihle ilgilenen çok az müslüman var. Nabil Matar&#8217;ın kitabı ‘İngiltere&#8217;de İslam&#8217; önemli bir kitap fakat sadece bir başlangıç çünkü İngiltere&#8217;de bir Müslüman dönemi vardı, üzerinde ‘Bismillahirrahmanirrahim&#8217; yazılı paralar basılmıştı. Renegadolular vardı, bunlar Avrupalıydı , Müslüman olup ülkelerine döndüler, İngilizler Fas gibi yerlere gittiler. Müslüman olan bir İngiliz vardı ve Fas&#8217;ta bakan oldu. Tarih çok geniş bir alan, bütün bunları incelemek gerekiyor. Düşmanlık dönemleri olmuştur, çok düşmanca olmayan dönemler olmuştur ama genel kural olarak Avrupalılar Müslümanları kendilerine derin tehdit olarak görmüşlerdir. İspanya&#8217;da, İspanyolların işlerin yolunda olduğunu söylemesinin bir ifadesi ‘kıyıda hiç Fas&#8217;lı yok&#8217; demektir, bir diğer ifadeyle ortalıkta hiç Müslüman yok. Hala güney İspanya&#8217;da işler yolunda demek yerine bu ifade kullanılır. Ayrıca Roland şarkısı var. Sizlerden edebiyat okumuş ve Newton antolojisi gören varsa, Roland şarkısını okumuşsunuzdur. Roland şarkısı Roland&#8217;nın Faslı müslümanlardan geri alınışı anlatır. Charles Martell, 8.yüzyılda Müslümanları savaşta püskürtmelerinin nasıl bir dönüm noktası olduğunu anlatır. Geri dönerler, Batı Avrupa&#8217;daki seferleri durdururlar ve sonraki 800 yıl İspanya&#8217;ya odaklanırlar. İspanya&#8217;daki İslam, Avrupalı İslam&#8217;dır ve diğer tarafta Osmanlılar cihad fikrini ve İslam&#8217;ı kılıçla yayma fikrini tekrar getirmişler ve Hristiyan-Doğu Avrupa&#8217;ya seferler düzenlemişler ; Viyana&#8217;ya kadar gitmişlerdir. İnsanlar bilmez belki, kruvasan (croissant) Viyanalı bir fırıncı tarafından müslümanları yenilgiye uğrattıktan sonra crescent (hilal)&#8217;I yenmenin ve yemenin zevkiyle hazırlanmış bir yiyecektir.</p>
<p> Tarihten gelen bir düşmanlık vardır ama genellikle birçok Batılı insan, birçok doğu Avrupalı gibi tarihle ilgilenmez. Ama bir ülkede yaşıyorsanız büyük ihtimalle Haçlı Tavşan (<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Crusader_Rabbit">http://en.wikipedia.org/wiki/Crusader_Rabbit</a>)  gibi karikatür karakterlerle büyümüşsünüzdür. El Cid (<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/El_Cid">http://en.wikipedia.org/wiki/El_Cid</a>) gibi filmlerde faslılar hep kara yağız ve vahşi gösterilir. Eski filmlerde mesela ‘Rudolph Valentino&#8217;nun The Sheik&#8217;de (<a href="http://en.wikipedia.org/wiki/The_Sheik_(film))">http://en.wikipedia.org/wiki/The_Sheik_(film))</a> Müslümanlar oldukça romantiktir ama sonunda karakterin aslında Arap olmadığı ortaya çıkar, o bir Avrupalıdır ve Avrupalı kızı alması en doğal hakkıdır. Düşmanlık fikri ciddidir ve Müslümanlar bu konuda düşünmelidir fakat Batılılar da İslam&#8217;a daha az düşmanlıkla bakmak konusunda kendileri ile mücadele etmelidir. Bu zor. Bu kitap İslam&#8217;I Müslümanlara doyurucu bir şekilde anlatmaya çalışıyor ve bunu gayet iyi yapıyor. Sizlere problemli birkaç noktayı aktarmaya çalışacağım, bunun İslam&#8217;ın anlaşılması açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Bu sınıfta bu dersi vermemin sebeplerinden biri İslam hakkında unuttuğumuz şeylerden birini aktarmak, holistik geleneği. Bu bütünselliktir. Kur&#8217;an der ki, ‘siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmıyor musunuz?&#8217; İslam&#8217;I Kabul ederseniz, ona teslim olursunuz. Bunun anlamı bütünsel dünya görüşüne teslim olmaktır. Dünyaya Müslüman gözüyle bakmaktır, dünyaya Batı üniversitelerinin veya Batı dünyasının perspektifiyle bakıp görüşlerini bulandırıyorlar ve durumun vehametinin farkında bile değiller. Yaratıcı ile irtibatı kopuk birçok Müslüman var. Günlük hayatlarında aşkın olanla hiçbir ilişkileri olmuyor; yaşamları ruhsallıktan, anlamdan tamamen uzak.</p>
<p> Bir başka ilginç nokta şu: William Chittick&#8217;in en azından bir süre geleneksel medrese eğitimi aldığını, ve bu yüzden geleneksel metinlerin tercümesi konusunda usta olduğunu biliyorum. Çünkü yaptığı tercümeleri okudum ve bu işi ne kadar ustalıkla yaptığının farkındayım. Klasik metinlerin başlangıç okuyucuları için çok zor olduğu söyleniyor. Bunlar farklı bir kültürel çevreden gelen insanlar için yazılmamış, yazarlarla aynı paralelde düşünen, aynı dünya görüşünü paylaşan kişiler okuyacak diye yazılmış kitaplar. İmam Gazali&#8217;nin 6.yüzyıl Doğu İslam&#8217;ını anlattığını unutup kendi standartlarını imama uydurmaya çalışmak, doğru ve adil değildir. Diğer taraftan İmam Gazali geleneği günümüzde de kullanabileceğimiz bizimle ilgili, evrensel şeyler söylüyor.  Diğer taraftan İmam Gazali&#8217;nin kitabında günümüzle ilgili olmayan, kendi zamanı ve bölgesiyle ilgili bölümler de var.</p>
<p> Bu kitapların ileri düzey entelektüel bilgiye sahip kişiler muhatap alınarak yazıldığı söylenebilir. Lisans düzeyi eğitim sistemimizde nadiren gördüğümüz, lisans altında ise hiç görmediğimiz bir eğitim tipi bu. Geleneksel İslami metinlerle uğraşan biri, örneğin İmam Gazali, birçok eserinde - hepsinde değil çünkü bazı eserlerini halk için, herkesin anlayabileceği şekilde yazmıştır- okuyucunun gramer, retorik, mantık, diyalektik, nazım ve nesir konusunda eğitimli olduğunu farzeder. Matematik konusunda siz zaten bilgilisinizdir. Kitabını yazarken bu varsayımlara göre yazar, dolayısıyla Arapça bilseniz bile mantık bilmiyorsanız ortalama Arapça okuyucunun anladığı anlamdan çok farklı bağlamda bir şey söylediğini anlamanız mümkün olmaz. Onun anlamı farklıdır, teknik bir kelimedir, teknikle ilgilidir. Klasik metinlerle çalışmak için kişi klasik eğitimden geçmelidir, bunu yapmazsanız anlayamazsınız. Bu yüzden klasik metinlerde çok büyük tercüme hataları görüyoruz çünkü insanlar metni incelemek için gerekli temel bilgilere sahip değiller.</p>
<p> Metinler bir konunun ana hatlarıdır. Geleneksel metinler üzerine açtığımız sınıflardaki öğrencilerimiz bunu bilmelidir. Metinler sadece ana hatlardır. Anlamların veya yorumların mandallandığı iplerdir. Geleneksel Müslüman dünyanın bilgiyi iletme şekli budur. Gramer öğrenmek bir şiiri anlamak için yeterli olmaz, yorum ilmini de öğrenmek gerekir. Tüm örnekler çalışılmış olmalıdır ki kurallar anlamlı hale gelsin. Şimdi öğrenciler kütüphaneden kitap alıp ertesi hafta bırakmak nedir bilmiyor. O kitabı satın almıyorsun, onu elle kopyalamak ve bir ustayla kelime kelime aylarca, yıllarca çalışmak gerek. Şahsen bazı metinleri, yayınlanmadığı ve bulunamadığı için elle kopyalamak durumunda kaldım. Bundan çok faydalandım ve böyle bir imkanım olduğu için mutluyum. Oturup hocamla kelime kelime metin yorumladık. Onlarca kitabı hocam ile bu şekilde çalışmanın etkisi büyük oldu. Şeyh Muhammed bu şekilde yüzlerce kitabı bitirdi. Babasıyla birlikte 400 kitabı mütalaa ettiler. İyi bir eğitim aldıysanız, tek başınıza mütalaaya başlamadan once en az 30-40 kitabı bir hocayla birlikte mütalaa etmiş olmanız gerekir.</p>
<p> Bir ilginç konuya daha temas edeceğim. Birçok çağdaş Müslüman ‘eskimiş malzemelerle&#8217; uğraşmaktan bıkmış gibi görünüyor. Entelektüel miraslarını kenara itmeye ve bunu bilimsel çabalarla, mesela sosyolojiyle değiştirmeye çalışıyorlar. İslami mirasın gereksiz ve Kur&#8217;an&#8217;ın yeterli olduğunu söyleyerek bu insanlar zamanın ruhuna teslim oluyorlar. Eski yorumları dikkate almayanlar, metinleri günümüz baskın dünya görüşü ışığında ele almak durumunda kalıyorlar. Bu, kendi zamanını büyük geleneğin ışığında aydınlatan büyük otoritelerin takip ettiği yoldan çok farklı bir yol. Antik geleneğin güzelliklerinden biri, 12.yy&#8217;da yazan bir yazar, 3. Ve 4.yy yazarları ile aynı dünya görüşü ile yazıyor ve yorumda bir süreklilik var. Zamanın ayartmalarına boyun eğmiyorlar. Modernlerin yaptığı şeylerden biri herşeyi kendi zamanı içinden değerlendirmeleri. Sonra bu insanlar arkalarına bakıp ne kadar komik sonuçlara ulaştıklarını görüyorlar. Bu yüzdendir ki 19.yy&#8217;a baktığınızda kafatası bilimi kişiliği anlamanın en güncel yoluydu ve insanların kafatasındaki şişkinliklerden karakter analizi yapıyordu. Bu 19.yy&#8217;da son derece bilimsel görünüyordu. Bugün dile getirilen fikirlerin de 50-100 sene içinde benzer bir duruma düşeceği beklenebilir. Bu tehlikelerden sadece biri.</p>
<p> Kitapta bahsedilen bir diğer konu da şu: Entelektüeller ilgisiz detayları tartışmak için büyük zaman harcıyorlar. Müslüman alimler bazı şeylerle ilgili çok fazla detaya girmişler ve bunların ilgisiz konular olduğuyla ilgili bir anlayış var. Aslında onların tartıştıkları günümüz dünyasında da tartışılmaya devam ediyor ve devam eden anlamsal analizler var. Dilin derinlemesine analiziyle ilgilenen insanlarımız var. Tarihte böyle müslümanlar bulursunuz. Gramer konusunda en olağanüstü alimler Irak&#8217;ta 3.,4. Ve 5.yüzyılda ortaya çıkıyor. Bir doktora tezi var, modern dil teorisinin, aslında 3.ve 4.yy&#8217;da Irak&#8217;ta çıktığını gösteriyor. Bunları çalışan dil bilimciler bunları okumuş ve kendi fikirlerini ortaya koymak için kullanmışlar. Mark Twain şöyle der: ‘eskiler en güzel fikirleri bizden çalmışlardır&#8217;. Eskileri okumak kadim bir hiledir. En popüler yazarların bazılarına baktığınızda, ve klasiklerle karşılaştırdığınızda malzemeyi nereden aldıklarını ve ama bunları nasıl güncel gibi sunduklarını ve nasıl yeni hale getirdiklerini görürsünüz. Epictitus, ‘bana 2000 yıl once Roma&#8217;da yaşamış bir köle nasıl yardım edebilir?&#8217; diye soruyor kitabında.</p>
<p> Son olarak diyor ki; &#8220;biz yazarların kendi lensleri vardır. Bazıları bizi İslam&#8217;ın vizyonunu İslam entelektüel geleneğinde ve özellikle Sufi geleneğinde aradığımız için yadırgayabilir ama İslam içindeki bu perspektiflerdir ki geleneğin en bilinçli yansımasını sağlar&#8221;. Çalıştıkları entelektüel gelenek, klasik gelenek. Sufi gelenek, insanların hakkında kötü konuştuğu Sufi gelenek değildir. Eski alimler, büyük alimler kendi ruhsallığı içinden köklenen bir perspektife sahip olmuşlar ve İslam&#8217;ın yorumu ve açıklamasını buna dayanarak yapmışlardır. Bunun adı tasavvuf ilmiydi. Dolayısıyla bu bir keşif değil, bu geleneğin bir parçası ve onların gösterdiği de bu.</p>
<p> Şimdi giriş bölümünde dinin Hz.Peygamber vasıtasıyla (SAV) gelen Kur&#8217;an ile kurulduğunu söylüyor. Müslüman, Allah&#8217;ın iradesine teslim olan ve İslam dinini takip edendir. Kur&#8217;an Hz.Peygamber (SAV)&#8217;e Cibril ile iletilmiş olan kitaptır, ana tema bu. Ayrıntılamak için, 1400 yıldan fazla bir zaman önce Mekke dışında bir tepede , bir insan meditasyondaydı ve melek ona gelerek ikra (oku) dedi ve bu vahyin başlangıcı oldu. Her şey buradan ortaya çıktı. Bu temeldir. Dolayısıyla Kur&#8217;an her şeyi böyle yörüngeye soktu ve şimdi gezegenimizde her 5 insandan biri Kur&#8217;an&#8217;ın Allah tarafından gelen vahy olduğuna inanıyor. Yani bu melekten vahy alan bir insan ile başladı. Müslüman&#8217;lara göre, Hristiyanlardan farklı olarak, Kur&#8217;an sadece Arapça&#8217;dır. Bir hristiyan genellikle İncil&#8217;den konuşurken, ‘incil&#8217;de böyle diyor&#8217; diye konuşur. Bir Müslüman hiçbir zaman eğer İslam&#8217;ı gerçekten anladıysa Yusuf Ali&#8217;nin tefsiri için böyle söylemez. Der ki ‘mealde diyor ki&#8217;. Hiçbir zaman ‘Kur&#8217;an diyor ki&#8217; demez. Bunu dememelisiniz çünkü çeviri sonuçta bir yorumdur ve hiçbir Müslüman Kur&#8217;an&#8217;ın herhangi bir mealini kesin kabul etmez. Kur&#8217;an&#8217;ın kesin bir çevirisi yoktur, bu Arap dilinin doğasıyla ve dilin genel doğasıyla ilgilidir. Her dilde farklı yorumlar mümkündür.</p>
<p>Geçenlerde iki yıllık çalışma sonucu İmam el Busuri&#8217;nin 160 mısralık şiirini çevirmeyi tamamladım. Bu şiiri üç defa tekrar tekrar çevirdim, önce harfi harfine çevirdim ve sonra birine gönderdim benim için düzenledi, birçok değişiklikle geldi, ikinci bir defa çalışmak durumunda kaldım ve bir daha üzerinden geçtim ve son defasında tamamen yeniden çevirmiş oldum. Bir noktada farkettim ki sürrealistik Arjantinli bir yazar olan ve değindiği motiflerden biri olayların sürekli yeniden tekrarlanması olan Borehey Horeheads&#8217;in bir hikayesinde sonsuza kadar çeviri yapmaya devam eden bir karakter olarak pekala yer alabilirdim çünkü her zaman yeni olası bir anlam vardır. Her zaman başka bir anlama gelebilen kelimeler vardır. Eşanlamlı sözcükler kitapçığına bakarsanız aynı kelimenin birçok farklı karşılıkları olabileceğini görürsünüz. Kur&#8217;an Arapçadır, ‘Biz bunu Arapça indirdik&#8217; buyruluyor. Bu Arapça Kur&#8217;an&#8217;dır. Bu yüzden Kur&#8217;an Arabidir ve bir de Kur&#8217;an meali vardır. Meal Kur&#8217;an diye isimlendirilemez.</p>
<p> Bu çok önemlidir. İncil&#8217;in birçok farklı yorumu vardır. Yeni Amerikan versiyonuna bakarsanız, ve sonra King James&#8217;e bakın, tamamen farklıdır, bazen mana tamamen değişir. Dolayısıyla neyi takip ediyorsunuz ve ne anlama geldiğine kim karar veriyor? Açıkça Kur&#8217;an&#8217;ın birçok yorumu vardır ama eğer 15 farklı ilmi tamamladıysanız -Ibn Cuzai&#8217;ye göre 12- Kur&#8217;an&#8217;a hakim olabilir ve ancak ondan sonra yoruma kalkışabilirsiniz. Bu ilimleri tamamladığınızda, yorumunuz Arap diliyle uyumluysa ve Hz.Peygamberin (SAV) söyledikleriyle çelişmiyorsa, bu kabul edilebilir bir mealdir. Yani Kur&#8217;an farklı yorumlanabilir, hep öyle olmuştur ve olmaya devam edecektir. Kur&#8217;an&#8217;ın ilk zamanlarda Farsça&#8217;ya çevrildiğinden bahsediyor ki doğrudur ama notlarda satır arası olmuş, aslında bunlar halk için yapılmamış, kurallar için yapılmıştır, yani Kur&#8217;an&#8217;ın yorumu halka verilmemiştir. Katolik Kilisesi de aynı fikri takip etmiştir. İncil&#8217;I Latin dilinde tutmuşlar ve Luteryanlık ve Protestanlığa kadar lisanlarına çevirmemişlerdir,  çünkü İncili okumadan once farklı ilimlere hakim olmak gerektiğini, aksi taktirde yanlış yorumlamaların olabileceğini düşünmüşlerdir. Ve sonra Kur&#8217;an&#8217;ın 7 katman anlamından bahsediliyor. ‘Kur&#8217;an 7 farklı harfte indirilmiştir&#8217; hadisine atıfta bulunuyor. Bunun ne anlama geldiğine dair tartışma var ama bir hadiste Hz.Peygamber (SAV) buyurmuşlardır ki ‘herbir ayetin iç, dış ve öte anlamları vardır&#8217;. Sadece dış, zahiri manalarını kabul ederseniz ezoterist olursunuz. Sünni Müslümanlar daima Kur&#8217;an&#8217;ın hem batıni, hem de zahiri olduğunu ve hiçbirinin reddedilemeyeceğini düşünmüşlerdir. Kur&#8217;an avama, sıradan insanlara da havassa, sofistike insanlara da, felsefecilere de krallara da köylülere de çobanlara da hitap eden inanılmaz bir medeniyet yaratmıştır. Bu Kur&#8217;an&#8217;ın en güçlü ve çekici özelliklerinden biridir. Her kademeye seslenir ve ortak bir temelde hepsini buluşturur. Kur&#8217;an 100 yıl içinde Çin&#8217;den İspanya&#8217;ya farklı diller konuşan coğrafyalara -dili Arapça olmasına karşın- hitap edebilmiştir.  Çünkü onların sadece kulaklarına ve dillerine değil kalplerine ve akıllarına hitap etmiştir. Çünkü insanoğlunun paylaştığı en temel anlamdan bahsetmektedir ve Kur&#8217;an bu yüzden evrenseldir.</p>
<p> Diğer gelenekleri okuduğunuzda farkedeceğiniz şeylerden biri şudur ki, kutsal metinlerinde coğrafya ile ilgili birçok bilgi vardır, ormanda yaşamakla ilgili mesela, İslam&#8217;da ise, Kur&#8217;an&#8217;a baktığınızda okyanus üzerinde seyahat eden adama seslenir, halbuki Araplar okyanusta gezmemişlerdir, okyanusun ortasında dev dalgalar içindeki gemicilere seslenir. Ayrıca çölde gezen adama seslenir. Dağlarda seyahat eden, yaşayan, tarımla uğraşanlara, çobanlara seslenir. Tüccarlara seslenir, ticaret yapan insanlara seslenir, elle iş yapan insanlara seslenir, herkes kendini Kur&#8217;an&#8217;da bulur ve Kur&#8217;an herkesle konuşur.</p>
<p> İslam&#8217;ın birleştirici etmenlerinden biri hepimizi Arapçaya davet etmesidir, dolayısıyla Hristiyanlar mesela Kore dilinde, Japonya, Lehçe, Sanskritçe ayinler yaparlar ama Müslümanların ibadetleri, tek dildedir ve hepimiz onu paylaşırız. Yani hangi camiye gitseniz, aynı Kur&#8217;an&#8217;ın okunduğunu duyarsınız, farklı bir Kur&#8217;an duymazsınız ve bu bizleri birleştiren bir faktördür. Kur&#8217;an hakim olarak yeni Ahit kadar olsa da ittifakla Eski Ahitten de Yeni Ahitten de çok farklıdır. Bu kitapların ikisi de birçok farklı insan tarafından toplanmış derleme kitaplardır, Kur&#8217;an ise tek bir insana verilmiştir ve bu konuda ittifak vardır. Her ne kadar Patrician Crone gibi Kur&#8217;an&#8217;ın Hz.Peygamber (SAV)&#8217;in vefatından sonra bir kurul tarafından toplandığını ve onların eklemek istediklerini eklediklerini, çıkarmak istediklerini çıkardıklarını söylemeye kalkışanlar olduysa da. Bu aylık Atlantic Dergisiydi, birkaç sayı çıkardı. Bu teoriler Oryantalist geleneği araştıran oryantalistler tarafından dahi reddedildi ve Patricia Crone bir derece çark etti. Üç-dört yıl önce söylediklerini artık söylemiyor. Doğu sahilinde ders veriyor, aslında SOAS&#8217;deydi. Aynı şeyleri söylemiyor çünkü Oryantalist topluluktan çok tepki aldı. Bu fikirler gayr-i Müslim İslam akademisyenleri tarafından bile kabul görmüyor.</p>
<p> Nicholson, Arberry&#8217;ye Arap edebiyatı tarihini öğrettiği kitabında der ki, itiraf etmeliyiz ki Kur&#8217;an kesinlikle Peygamberden nakledilen sözlerdir. Müslümanların ve özelde Arapların geniş hafızalarını bilenler bilir ki bu kitap ezberle nakledilmiştir. Size bir örnek vereceğim. Muhammad Hasan El Dudu buraya geldi ve burada bir ders de verdi. Kendisi fotoğraf hafızasına sahiptir ve birçok hadis kitabını ezbere bilir. Buhari&#8217;yi kalbiyle ezberlemiştir.  Bende Buhari&#8217;nin el yazma bir nüshası var, alıp baktı ve ilk sayfada iki hata buldu ve bana gösterdi. Bu yüzden müslüman geleneğinde güven insanadır, sadece kitaplara değil ve insanlar bunu anlamıyor. İnsanlar güçlü hafızalara sahip olmak için uğraşmışlardır, buna önem vermişlerdir ve hafızalarını bilgiyi muhafaza için adamışlardır. Ezberler metnin kendisinden çok daha güvenilirdir. Katipler hata yapar ama Hafız yapmaz. Hata yapabilir ama hatasını anlar, eğer gerçek hafızsa. Bu yüzdendir ki hiçbir gerçek Hafız onu düzeltene ihtiyaç duymaz. Onu tek başına bırakın kendi başına çalışır. Hepimiz bunu gördük, teravihte güçlü bir hafızın arkasında namaz kılmış olanlar bilir. Hafız, Kur&#8217;an&#8217;I kalbiyle hıfzedendir.</p>
<p> En kısa sure 10 kelimedir ve en uzunu 6000&#8242;in üzerindedir. Bunların herbirine ayet denir ve anlamı işarettir. Bununla ilgili detaylara giriyorlar. Kur&#8217;an ile İncil arasındaki ilginç farklılıklardan biri Kur&#8217;an&#8217;ın Allah&#8217;tan bahsetmesidir. Şimdi Kur&#8217;an&#8217;ın bu geleneklerden farklılaştığını duymak bazılarına sürpriz gelebilir ama incili okursanız, İncil Tanrıdan çok da bahsetmez. Tarihten, kabilelerden, insanların problemlerinden, ailelerden, birçok şeyden bahseder ama İncilin bölümlerinde birkaç sayfadan başka tanrıdan bahsedildiğini göremezsiniz. Kur&#8217;an&#8217;da ise bahsedilen konudan bağımsız olarak hepsi Allah&#8217;a bağlanır ve bunun yollarından biri yüce isimlerinin kullanılmasıdır. Ayetler, O&#8217;nun merhametli, Kerim, Her şeye gücü yeten olduğu şeklinde biter. Kur&#8217;an daima her konuyu en önemli konu olan Allah&#8217;a getirir ve bu yüzden kırmızı yazılmış Kur&#8217;an&#8217;a bakarsanız farkedersiniz ki herbir sayfada Allah&#8217;ın adı vardır. Kırmızı yazılı İncil&#8217;e bakarsanız İncil&#8217;in Tanrıdan bahsetmediğini görmek size şaşırtıcı gelebilir. İncil&#8217;I eleştirmek için değil, iki kitap arasındaki bu bariz farkı ortaya koymak adına söylüyorum.</p>
<p> Burada bahsettiği konulardan biri de şu: Ana dili Arapça olanlar Kur&#8217;an&#8217;la bir mülkiyet ilişkisi kuruyorlar, bir diğer deyişle ‘o benimdir ve başkasının değildir, özellikle Araplarındır&#8217; şeklinde. ‘Eğer Arapça bilmiyorsanız, Araplar sizing kur&#8217;an&#8217;I anlayamayacağınızı düşünür&#8217; diyor. Şahsen bunun doğru olduğuna inanmıyorum. Arap olmayan birçok insan var, Arapçayı bilmiyorlar ama birçok Arap&#8217;tan daha fazla hayatlarını Kur&#8217;an&#8217;a gore yönlendiriyorlar. Güney Asyalı insanlar biliyorum anne babalarını Kur&#8217;an okurken ağlarken gören ama okuduklarının ne anlama geldiğini dahi bilmiyorlar ama biliyorlar ki bu Allah&#8217;ın sözü ve bu onları etkiliyor çünkü Allah&#8217;ın vahyini okuyorlar. Meşhur hikayedir bir acem kur&#8217;an&#8217;I duyup ağlamaya başlıyor ve bir Arap ona ‘sen Acemsin ve nasıl Kur&#8217;an&#8217;I duymakla ağlarsın?&#8217; diye soruyor. O da cevap veriyor: Benim dilim Acemdir ama kalbim Arabidir. Kalp, aklın anlayamayacağı şeyleri anlar. Bu da önemlidir. Genel kural şudur ki İslami dünya görüşünde temeli olmayan bir kişi, Kur&#8217;an&#8217;ın mealini okursa önyargılarını onaylar ve bu maalesef çok doğrudur. Kur&#8217;an&#8217;a önyargılarınızla giderseniz aradığınızın ta kendisini bulursunuz, bunu biliyorum, yapıyorlar ve işte ortada. Arıyorlar ve aradıklarını buluyorlar; siz bir şey arıyorsanız başka şeylere kör kesilirsiniz , yani Kur&#8217;an&#8217;a önyargılarınızı onaylatabilirsiniz. Kur&#8217;an&#8217;ın size konuşmasına izin vermezsiniz. İşte bu yüzden Kur&#8217;an ‘bu muttaki insanlara bir rehberdir&#8217; der ve sonra der ki ‘bu kitabın içinde şüphe yoktur&#8217;, daha baştan pozisyonunu açıklar. Bu kitap hakkında şüpheniz varsa, size fayda sağlamaz. Allah&#8217;ın bir vahyi olduğuna otomatik olarak inanmazsanız size bir faydası olmaz. Otomatik olarak Allah&#8217;ın vahyi olmadığına şartlanmışsanız o perspektifle okumaya başlarsınız. Ama ona gidip bilmek istiyorum bu ‘Allah&#8217;ın vahyi midir?&#8217; diye giderseniz, şüphe değil ama bir şey bilmiyorsunuz ve basitçe kendiniz görmek istiyorsunuz, şüphecilikle objektiflik farklıdır ve bu yolları seçtiğinizde tamamen farklı deneyimler yaşarsınız.</p>
<p> Bir diğer konu kur&#8217;an ve Kur&#8217;an&#8217;ın dünya görüşünün Arap diliyle kesinlikle bağlantılı olmasıdır. Arapça Semitik bir dildir, Hz.Musa ve Hz.İsa&#8217;nın (AS) konuştuğu dildir. Onlar da Semitik diller konuşmuşlardır. Aramice ve İbranice kök yapı olarak Arapça&#8217;ya çok benzer. İbrani alimleri İbrani dilini yorumlamak için Arapça sözlükleri kullanmak durumunda kaldıklarını ifade etmişlerdir. Çünkü Hahamlar Arami dilindeki eski ahit tefsirleriyle uzun uzadıya uğraşmayı yasaklamışlardır. Sözel gelenekleri vardır ve yazıya dönüştürmekle ve sözlükle uğraşmazlar. Araplar sözlük yazmaya hemen 8.yüzyılda başlamışlardır. Bu ilk sözlük İngilizce sözlükten farklı olarak son derece sofistikedir. Biz ilk sözlüğümüzü 16.yüzyılda yaptık ve kötü bir sözlüktü. Araplar isenİslam&#8217;dan hemen 100 sene sonra son derece sofistike sözlükler yazıyorlardı. Arapçayla ilgili bir diğer konu onun şiirle korunmuş olmasıdır. Hz.Ayşe sadece tek bir şiirden 12,000 mısra ezbere biliyordu. Bu abartı değil çünkü ben şahsen 12,000 mısradan fazla ezbere bilen insanlar gördüm ve bunun abartı olmadığını biliyorum.</p>
<p> Sonra Kur&#8217;an&#8217;dan bahsediyor kitap. 114 kısımdan oluşuyor. Sürekliliği olmayan bir kitap ve bu Batılı insanlar için bir handikap. Çünkü Yaratılışla başlayan ve tarihle devam eden kitaplara alışmışlar. Kur&#8217;an&#8217;ı okursunuz ve o yaratılışla başlamaz. Allah&#8217;ın başlamak istediğiyle başlar. Eli Lam Mim&#8217;le başlar. Bunun anlamını kimse bilmez ve bence bu Kur&#8217;an&#8217;ın Allah kelamı olduğunun en büyük delillerinden biridir. Çünkü kimse bunu düşünemez, anlamını kimsenin bilmediği harflerle başlamayı. Her bilenden daha iyi bilen olduğunu göstermek için. Kitaba alçakgönüllü yaklaşmalısınız çünkü size diyor ki ‘siz her şeyi bilmiyorsunuz. Çok az şey biliyorsunuz&#8217; ve bunu hatırlamak önemli.</p>
<p> 20.sayfanın altında Peygamber (SAV)&#8217;in intiharı düşündüğü şeklinde görüşler bulunduğunu söylüyor. Bu doğru değil, intiharı düşünmedi. Çok endişeliydi ve bu da peygamberliğin delilidir çünkü yalancı peygamberler sizi Tanrı tarafından gönderildiğine ikna etmeye çalışır, fakat Hz.Peygamber (SAV)&#8217;in ilk karşılığı ‘bana neler oluyor?&#8217; olmuştur. Bu eşi tarafından onaylandığında ve Varaka, eşinin kuzeni, tarafından, neler bittiği anlaşıldı ama başta çok endişeliydi ve derin bir şok içindeydi. Bunu kabullenecek cesareti başlangıçta yoktu, ama kelimenin bu anlamıyla gönülsüz değildi. Şaşırmıştı ve sorumluluğuyla ilgili endişeliydi. Bunu Kur&#8217;an&#8217;da görebilirsiniz. Der ki ‘vahyi ezberlemeye çalışma&#8217; çünkü unutacağından veya tamamını alamayacağından korkuyordu ve kendini büyük bir borç yükünün altında hissediyordu.</p>
<p> Hz. Peygamber (SAV) Arap Yarımadasında doğmuştu. Putperest bir ortamda doğmuştu. En baştan putperestliği reddetmişti. Putları sevmemişti, putlara yemin etmemişti, putlar önünde eğilmemişti. Allah&#8217;ın birliğine veya tevhide karşı doğal bir eğilimi vardı. Arap yarımadasında Haniflik diye bir gelenek vardı, Arapça&#8217;da hanif ‘doğal olarak Tanrı&#8217;ya yönelen&#8217; demektir. Bu insanlar Tanrının bir olduğunu biliyorlardı, onlar kendilerini Hz.İbrahim&#8217;in dinine inananlar olarak görüyorlardı. Yahudi ve Hristiyanlığı benimsemediler ama Tanrının tekliğine inandılar. Bu şekilde birkaç kişi vardı ama çok da yoktu. Parmakla sayılamayacak kadar çoktu ama çok büyük bir önem verilmiyordu bu dine. Hz.Peygamber (SAV) bu geleneğe yöneldi ama 40 yaşına kadar vahy almadı ve sonra gerçek rüyalar görmeye başladı. Tepeye çıkar, insanlardan kendini soyutlar ve putperestliğin kirletici ortamından kendini uzak tutardı. Bu kendi başına olduğu vakitlerden birinde vahiy geldi. Arap kabileleri kendilerini, ve bizler de Arapların Hz.İsmail&#8217;in soyundan geldiğine inanırız. Hz.İsmail, Hz.İbrahim&#8217;in oğludur. Hz.İsmail ilk çocuğudur. Hz.Hacer&#8217;in oğludur ve İncil&#8217;e gore büyük bir milletin babasıdır. Tevrat böyle diyor. Martin Lings diyor ki Tevrat kutsal kitaptır, uydurulmuş değildir ve Tanrı dindışı bir şeye büyüklük atfetmez. Bir diğer deyişle, büyük bir milletin babası olacak, bunun anlamı Tanrıya boyun eğen büyük bir millet olacak, bir ümmet olacak demektir. Birçok insan bunu bilmez, ama Minmodes, Nihamidies, Tevrat&#8217;ın birçok büyük yorumcusunun resmi yahudi öğretisi, Hz.Peygamber (SAV)&#8217;in ilahi vahy almış olduğu şeklindedir. Onlar bunun Allah&#8217;tan olduğuna inanmışlardır ama bize gelmemiştir diye düşünmektedirler. Bu durumun Hz.Zekeriya&#8217;nın kehaneti olduğuna inanırlar. Bunu Orta Doğu politikasından etkilenmemiş Yahudi teoloji kitaplarında bulabilirsiniz. Yahudiler, Hz.Zekeriya&#8217;nın ‘Yahudilere öğretilen Doğu ve Batı&#8217;ya yayılacaktır&#8217; sözünü bu öğretinin Hristiyanlık ile Batı&#8217;ya ve İslam ile Doğu&#8217;ya yayılması olduğu şeklinde yorumlarlar. Hristiyanların dininin yarım olduğunu, diğer deyişle anlayışlarının teslis ile gölgelenmiş olduğunu, ama Müslümanlar&#8217;ın Tanrı&#8217;nın birliği konusunda tam anlayışa sahip olduklarını ve onların Mesih&#8217;in gelmesi için dünyayı hazırlamak için daha iyi bir pozisyona sahip olduklarını düşünürler . </p>
<p> Bazı büyük hahamların düşüncesi İslam&#8217;ın Allah&#8217;ın takdir ettiği bir araç olduğu ve Mesih&#8217;in gelmesi için dünyayı hazırlamanın bir yolu olduğu şeklindedir. Bizler Mesihin Hz.İsa olduğuna inanırız, Hristiyanlar da öyle inanır ama böyle bir pozisyon olması da hayli ilginç. Hz.Peygamber (SAV), Hz.İsmail&#8217;in soyundandı, 40 yaşında vahiy geldi, önce bunu gizli tuttu ve bir noktada Allah ona çıkıp insanlara dini tebliğ etmesini söyledi ve O da emredileni yaptı. Arapların buna verdiği karşılık ‘bunlar eskilerin hikayeleridir&#8217; demek oldu, Bir diğer deyişle bunlar peri masallarıdır&#8230; Günümüzde de yaklaşımın bununla benzeşmesi ve Kur&#8217;an&#8217;ın bu çeşit bir karşılık bulması hayli ilginçtir.</p>
<p> Bahsettikleri konulardan biri de Neml suresinde de bulunan ‘bu bizden öncekilere de yapılan bir tehditti (27:68) -yani Yahudiler ve Hristiyanlardan bahsediyor- ‘bunlar geçmişlerin masallarından ibarettir&#8217;. Araplar mesajı böyle reddederler. Hz.Peygamber (SAV) için dönüm noktası hicrettir. Ona gönderilen bir delegenin ricası üzerine 13 yıllık baskının ardından hicret edip, Yesrib&#8217;e gitmiştir. Evs ve Hazrec, bu şehir Yesrib ismiyle anılmadan birkaç jenerasyon önce bu şehre göç etmiş iki Yemen kabilesidir. Burası hurmalıkların olduğu bir tarım şehridir ve birbirleriyle savaşmaktadırlar, sürekli savaşıyorlardı. Kabile arası kavgalar vardı ve bundan çok yorulmuşlardı, bu vahşeti bitirmek istiyorlardı. Orada yaşayan ve ticaretle uğraşan ama aynı zamanda hurmalıkları da olan bir Yahudi toplumu vardı. Medine&#8217;de piyasayı kontrol altında bulunduruyorlardı ve Araplara sürekli son Peygamberden bahsediyorlardı. Bu şehirde ortaya çıkacağını ve tüm putları temizleyeceğini ve dini yenileyeceğini. Bu Yahudiler gelecek olanın Yahudi bir Peygamber olmasını umuyorlardı. Hz.Peygamber (SAV) çıktığında birbirlerine ‘belki de bu, Yahudilerin hakkında bahsettiği kişidir&#8217; dediler ve gidip kendileri görmek istediler. Gidip gördüler ve Müslüman oldular. Sonra Hz.Peygamber (SAV) oraya göç etti, ve göç edenlerle Medine insanları arasında inanılmaz bir kardeşlik bağı oluştu. Hicret İslam&#8217;ın genişlemesinin ve şehirleşmesinin başlangıcıdır, müslüman takviminin ilk yılıdır. Bir bakıma müslümanlar için zamanın başlangıcıdır.</p>
<p> Üç ana kaynağımız var: </p>
<ul type="disc">
<li>Kur&#8217;an, ki, vahiy olduğuna inanırız, Allah Peygamberine (SAV) Cibril vasıtasıyla indirmiştir.</li>
<li>Peygamber vasıyasıyla (SAV) gelen vahiy. Buna hadis denir. Bunun anlamı Peygamber ilhamla konuşur (SAV). Tanrı&#8217;nın ilhaıyla konuşur. Kendi tutkusuyla konuşmaz, bu ona gelen bir vahiydir. Hadisleri dahi vahiydir. Böyle inanırız, hadisler içinde gereksiz, fazla hiçbir söz bulamazsınız. Tüm hadislerin Müslümanların hayatı için anlamları ve etkileri vardır. Hadisler üç ana kategoriye ayrılabilir:  </li>
<li> 
<ol type="1">
<li>Ahad, tek kişi tarafından rivayet edilmiş olanlardır, Bunlar diğerlerinden daha az güçlüdür.</li>
<li>Mütevatir, çok kişi tarafından aktarılmış hadis demektir. Bunlar Peygamber (SAV)&#8217;den gelmedir ve mutlak inanç olarak Kur&#8217;an ile aynı statüye sahiptir, bunları reddedemezsiniz. Buna örnek olarak Peygamber (SAV) savaşta kadınların ve çocukların öldürülmesini yasaklamıştır. Bu birçok kişi tarafından rivayet edilmiştir. Bununla ilgili o kadar çok rivayet vardır ki yanlış olmasına imkan yoktur. Bu yüzden alimler üzerinde ittifak etmişlerdir.</li>
<li>Hadis-I Kudsi Allah&#8217;ın vahyidir ama Hz. Peygamber (SAV) bunu hadis olarak aktarmıştır. Kur&#8217;an&#8217;la aynı konumda değildir, namazda okunamaz ama onun doğrudan Allah&#8217;tan geldiğine inanırız. Bunun bir örneği şudur: Peygamberimiz (SAV) diyor ki, Allah diyor ki, ‘İnsanoğlunun her bir ameli kendisi içindir, sadece oruç müstesna. O Benim içindir.&#8217; Çünkü Allah gerçekte tek yemeyen ve içmeyendir.  Dolayısıyla oruç tuttuğunda bir eylemde bulunuyorsun, ve bu Uluhiyete en yakın şey çünkü sadece Allah yemez ve içmez, biz hepimiz yemek içmek zorundayız. Bu bir yorum, başka bir çok yorum var.</li>
</ol>
</li>
</ul>
<p> Kur&#8217;an&#8217;ın sonsuz olduğuna ve yaratılmamış olduğuna inanırız. Bu Kur&#8217;an&#8217;ın manası demektir, diğer bir deyişle kitaptaki harfler, kelimeler değil. Bizler, bu iki kapak arasındaki Kur&#8217;an&#8217;ın Allah&#8217;ın yaratılmamış sözü olduğuna inanırız. Bunu diyebiliriz ama bunu söylediğimizde bunlar harfler ve mürekkep anlamında değildir. Kelimelerin taşıdığı anlamlardır.</p>
<p> 24.sayfada Hz.Ali hakkında, görüşünü bildirmediğinden bahsedilmiş. Şia görüşünü veriyorlar. Bu Sünni görüşü değildir. Bizler İmam Ali&#8217;nin Ebu Bekir&#8217;e biat ettiğine inanırız ki, ve burada onu söylüyor, ve Şia bunu itiraf eder. Hz.Ebu Bekr&#8217;in raşit halife olduğuna ve Hz.Ebu Bekr&#8217;in Hz.Ali&#8217;den faziletli olduğuna inanırız. Sahih Buhari&#8217;de bir hadiste Hz.Ali açıkça Hz.Ebu Bekr&#8217;in kendisinden faziletli olduğunu ve Hz.Ömer&#8217;in de öyle olduğunu söyler.</p>
<p> Müslümanlar birçok farklı dinle birlikte yaşamışlardır. Dinlere baskı kurmamışlardır. Dört durumda bu baskı olmuştur ama alimler buna karşı çıkmışlardır. Bunlar kendi politik avantajları için durumları maniple eden, kısa görüşlü hükümdarlar tarafından yapılmış ve büyük problemlere sebep olmuş olaylardır. Ama genel olarak Müslümanlar&#8217;ın diğer dinlere düşmanca davranmadıklarını söyleyebiliriz, Kiliselerini, Sinegoglarını ve Tapınaklarını bozmamışlardır, bunlara Zerdüştler, Hindular ve Budistler dahildir. Afganistan, Müslümanlar oraya gitmeden once derin bir Budist geleneğe sahipti. Aslında Bugh Buda mantığının merkeziydi ve bu mantıkçılar Müslüman oldu. İslam teolojisine Yunan mantığında olmayan bazı Budist mantık formülasyonları tanıttı. Yunan mantığında ne a, ne de b senaryosu yoktur, Budist mantığında vardır. Geleneksel İslam teolojisinde ne a, ne de b&#8217;nin olmadığı durumlar vardır. Bunun Budist mantıkçıların etkisiyle ortaya çıktığını düşünüyorum. Aslında ben bir makale yazdım ‘Budistler İslam&#8217;a nasıl yardım etti&#8217; diye ve bu konuyla ilgiliydi ama iyi bir eleştiri süzgecinden geçirmeden yayınlamamaya karar verdim.</p>
<p> Bir diğer önemli konu şudur ki genellikle Müslüman hükümdarlar insanların müslüman olmalarını istememişlerdir. Müslüman olmalarını istemeyişinin sebebi gelir kaybına uğramaları ve ayrıca İslam&#8217;ın eşitlikçi yanıyla uğraşmak durumunda kalmalarıdır ve bu bir gerçektir. Buna inanmıyorsanız, İslam&#8217;ın romantik ütopik bir versiyonuna sahipseniz, bilin ki bu fantezidir. Tek yapacağınız tarih okumaktır. Müslümanlar tarihlerinde son derece dürüsttür. Müslüman olmak için Arap kabilesine girmeniz gerekirdi ve bunu bitiren Beni Ümeyye zamanında Ömer bin Abdülaziz oldu. Ondan once Arap kabilesinden olmanız gerekiyordu. Bir mevlaydınız ve bu düşük bir pozisyondu. Irak&#8217;ta bir hareket var, ismi Şuhubiye, anlamı insanların hareketi veya halk hareketi ve bunlar Arap olmayanlar, bıkmışlar ve buna karşı ayaklanmışlar. Yani öncelerde problemler vardı. Etnik problemler vardı, kabile sorunları, bunlar insanlığın problemleridir. Ulema bunlarla hep mücadele etmiştir. Bu ülkede 100 yıl once Hahamlar ve Rahipler anlaşmalar yazıp siyahların köleliğinin incile gore uygun olduğunu belirtmişlerdi. Bunu bulabilirsiniz, size garanti ederim, kölelikle ilgili kitaplara bakın. Müslümanlar bunu hiçbir zaman yapmadılar, ulemanın metinsel olarak baskıyı meşru gördüğü bir tarihimiz yok. Böyle bir şey mevcut değil. Tam tersi, bunlara şiddetle karşı çıkmışlardır. Jahil, siyahların beyazlara tercih edilmesinin sebeplerini yazmış kitabında, kendisi de siyah bir adamdır ve kitabında bunu kanıtlamaya çalışır. Tarihsel olarak baktığınızda birçok siyah büyük insan vardır. İbn-ül Cevzi&#8217;nin Tenvir el Gubiş adında bir kitabı var, ‘etiyopyadaki siyah insanların erdemleriyle ilgili karanlıkların giderilmesi&#8217;. Bu Irak&#8217;lı imam tüm kitabını siyah insanların erdemlerini göstermeye ayırmış ve kitapta bahsettiği şeylerden biri, İsrailoğullarının siyahların Ham&#8217;ın lanetlenmiş soyundan olduğuna dair görüşünün hiçbir kaynağa dayanmadığını ve Kur&#8217;an&#8217;ın bunu reddettiğini göstermektir. Sonra der ki ‘siyahların kara derili olmasının sebebi şudur ki, Güney yarımkürede uzun sure yaşadıkları için koruyucu bir deri oluşmuşlardır. Bugün insanlığın ulaştığı bilimsel bir analizi bize yüzyıllar öncesinden sunuyor.</p>
<p> </p>
<p style="padding-left: 30px;">… Bu konuda okumak için…</p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/filistin_israil.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Yahudi oldukları için mi zalimler?</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/filistin_israil.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-9555" title="israil_siyonizm_zulum" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/israil_siyonizm_zulum-194x300.jpg" alt="" width="133" height="190" /></span></a>İsrail bir çok bakımdan Türkiye’ye benzeyen bir ülke. Paranoyak bir ulus-devlet. <strong><em>“Yoktan var edilmiş bir millet”</em></strong> dört tarafı <strong><em>“düşmanla çevrili”</em></strong> kutsal bir vatanda yaşıyor. Terör tehlikesine karşı ülkenin güvenliği için(?) haklar ve özgürlükler çiğneniyor. Devlet eliyle düşman üretiliyor! </p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;">Gidemeyenlerin ülkesi oluyor İsrail… Kendi zulmü altında ezilen, korku içinde yaşayan, dünyasıyla beraber Ahiret’ini de kaybetmiş olan <strong>İsrailli</strong> zannederim <strong>Filistinliden</strong> bile daha zavallı bir durumda bu yüzden. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/filistin_israil.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></a></strong>.</p>
<p style="padding-left: 30px;"> </p>
<p style="padding-left: 30px;"> </p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </span></a></strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><strong><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">A</span><span style="color: #0000ff;">merika Tedavi Edilebilir mi?</span></a></span></strong></p>
<div style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7855" title="20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt-203x300.jpg" alt="" width="115" height="166" /></span></a> <span style="color: #000000;">Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız? </span></span></div>
<div style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> <span>Bayrak y</span><span>akmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz.</span><span> </span><span>ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.</span></span></span></div>
<div style="text-align: justify; padding-left: 30px;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> </span><span style="color: #000000;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></a></span></span></div>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/01/21/islam%e2%80%99in-vizyonu-hamza-yusuf/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/01/21/islam%e2%80%99in-vizyonu-hamza-yusuf/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Liberal Totalitarizm(5): Dünya Vatandaşı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/09/08/liberal-totalitarizm5dunya-vatandasi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/09/08/liberal-totalitarizm5dunya-vatandasi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Sep 2011 23:16:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Hannah Arendt]]></category>

		<category><![CDATA[Liberal Totalitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18623</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: Okuyacağınız bu kısa metin Hannah Arendt&#8216;in Men in Dark Times adlı çalışmasından alınmış, &#8220;Dünya vatandaşı&#8221; kavramı üzerine düşüncelerinden oluşuyor. Arendt batının siyaset felsefesi alanında yetiştirdiği en güçlü düşünürlerden biri şüphesiz. Ancak &#8220;sadece&#8221; filozof olmakla yetinmemiş, insanlığın büyük felaketini yani faşizmi, komünizmi, nazizmi derinlemesine tahlil etmiş. Farklı &#8220;renklerde&#8221; olsa da bütün totaliter rejimleri mümkün kılan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/arendt_liberal_totalitarizm.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-18625" title="arendt_liberal_totalitarizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/arendt_liberal_totalitarizm.jpg" alt="" width="200" height="240" /></a>Sunuş:</em></strong><em> Okuyacağınız bu kısa metin </em><em><strong>Hannah Arendt</strong></em><em>&#8216;in <a href="http://www.amazon.com/Men-Dark-Times-Hannah-Arendt/dp/0156588900#_">Men in Dark Times</a> adlı çalışmasından alınmış, &#8220;Dünya vatandaşı&#8221; kavramı üzerine düşüncelerinden oluşuyor. Arendt batının siyaset felsefesi alanında yetiştirdiği en güçlü düşünürlerden biri şüphesiz. Ancak &#8220;sadece&#8221; filozof olmakla yetinmemiş, insanlığın büyük felaketini yani faşizmi, komünizmi, nazizmi <strong>derin</strong>lemesine tahlil etmiş. Farklı &#8220;renklerde&#8221; olsa da bütün totaliter rejimleri mümkün kılan ögeleri çözümleyen 3 ciltlik &#8220;<a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=5410&amp;sa=77556446">totalitarizmin kökenleri</a>&#8221; adlı eseri dünya çapında haklı bir üne sahip, belirtmekte fayda var.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Çok değil, insan ömrü kadar bir zaman önce Hitler ve Stalin gibi liderlerin peşinden sürüklenen milyonlarca insan birbirini öldürdü uygar(!) batıda. Avrupa&#8217;nın şehirleri, tarihi eserleri, fabrikaları ve tarlaları yok edildi ve batının insanlığı atom bombasıyla dibi buldu. Bu akıl almaz yıkımın fikrî ve vicdanî zeminini sorgularken Arendt&#8217;in yaptığı saptamalar bizi korkutuyor; ister istemez soğuk terler döküyoruz. Zira insanları İnsanlık&#8217;tan çıkaran, bu utanca olanak tanıyan &#8220;<strong>derin</strong>&#8221; bir mekanizma yine sahnede: Teknolojinin ve küresel ticaretin vardığı nokta insanları hem birleştiriyor hem de tek-leştiriyor, homojenleştiriyor. Bir başka deyişle dünyayı ele geçirmiş bir diktatör yok ama tıpkı totaliter rejimlerdeki gibi giderek tektipleşen bir yaşam sürüyoruz. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Aşağıda sunduğumuz metin oldukça kısa, 1,5 sayfa. Ancak fikren yoğun. Ele alınan konu kapsamında Kant, Tocqueville, Marx, Heidegger ve Jaspers&#8217;in Hannah Arendt&#8217;i etkilediğini hatırlamakta fayda var. Daha önce yayına giren  <a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank">Derin MAЯҖ</a> ve <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a>&#8216;ndan istifade etmiş olanlar bu metni çok daha büyük bir kolaylıkla okuyacaklardır. (MY)</em></p>
<p><strong>Dünya Vatandaşı (<em><a href="http://www.amazon.com/Men-Dark-Times-Hannah-Arendt/dp/0156588900#_">Men in Dark Times</a>&#8216;tan, 1968, New York</em>)</strong></p>
<p>Hiç kimse kendi ülkesinin vatandaşı olduğu gibi dünya vatandaşı olamaz. <strong><em>&#8220;Tarihin kaynağı ve anlamı&#8221;</em></strong> isimli eserinde Jaspers ortak bir dünya düzeninin ve evrensel bir egemenliğin muhtemel neticelerini irdeliyor. Böylesi merkezî bir iktidarın hangi rejimle yönetileceği o kadar da önemli değil. Bütün dünyayı yönetme kavramı, bütün [meşru] şiddet imkânlarının monopolünü elinde tutan bir iktidar, onu denetleyecek, sınırlayacak başka iktidarların olMAması tam bir totalitarizm kâbusu. Daha da ötesinde bildiğimiz şekliyle politik hayatın da sonu demek olur bu.</p>
<p> Politik kavramlar çoğulculuk ve karşılıklı dengeleme, sınırlama üzerine oturur. İktidarların kuvvetleri hem kendi vatandaşlarınca hem de<span id="more-18623"></span> [ulusal] sınırlarla belirlenir. Felsefe dünyayı insanlığın vatanı gibi tasavvur edebilir, yazılı olmayan, herkes için geçerli bir kanunla tanımlı&#8230; Politika ise insanlarla uğraşır, farklı ülkelerden gelen, farklı tarihlerin mirasçıları olan insanlardır bunlar. Politikanın ilkeleri gerçek hayata tekabül eder; sınırlama getirir, korur, hudut teşkil eder, had bildirir. Özgürlük bir tasavvur değil gerçeğin ta kendisidir, yaşayan politikadır.</p>
<p> Bütün dünyaya hakim olacak bir düzenin kurulması dünya vatandaşlığının önkoşulu değil her türlü vatandaşlığın sonu olabilir ancak. Dünya politikasının doruğu değil sonudur bu. Ama ulus-devletlere ya da Roma imparatorluğuna benzeyen bir merkezî yapıyı reddetmek şu anki dertlerimize deva değil.</p>
<p> Bizden önceki kuşaklar için bir ideal, soyut bir kavram olan &#8220;insanoğlu&#8221; bizim için gerçeğin kendisidir ve bizden bir cevap beklemektedir. Kant&#8217;ın öngördüğü gibi Avrupa kendi yasalarını [ahlâk ve hukuk anlayışını] bütün dünyaya dayattı. Ama bunun doğurduğu küreselleşme ve homojenleşme evrensel bir barış getirmedi. İnsanoğlu bugünkü gerçekliğini ne hümanist düşlere ne felsefî arayışlara ve ne de politik olaylara borçlu. Bugünkü <strong>bir</strong>-leşme, <strong>AYNI</strong>-laşma neredeyse tamamen Batı&#8217;nın teknik ilerlemesinin bir sonucu. Batı ahlâk ve hukuk anlayışını dünyaya yaymaya başladığı sırada bu ilkelere inanmayı terk ediyordu aslında. Dünyayı birleştiren teknik ilerleme ile birlikte Batı dünyaya başka şeyler de yaydı: Ulus-devletin diğer iktidar şekilleri üzerine zaferi, metafizik ve maneviyatın terk edilişini de yaygınlaştırdı. Sadece Batı&#8217;nın tarihine ait olan iç dinamiklerin eski inanç ve gelenekleri yıkması asırlar sürdü. Aynı iç dinamikler sadece bir kaç on yılda bu kez dışarıdan etki ederek dünyanın geri kalan kısmındaki inanç ve gelenekleri yıktılar.</p>
<p> İnsanlık tarihinde bir ilk bu: Bütün dünya halkları ortak bir <strong>ŞİMDİ</strong>‘nin içinde yaşıyorlar. Ehemmiyeti ne olursa olsun, bir ülkede meydana gelen bir hadise diğer ülkelerin halkları tarafından da biliniyor. Her ülke diğer bütün ülkelerle <strong>KOMŞU</strong> oldu adeta. Ama bu <strong>KOMŞU</strong>-luk ve bu <strong>ŞİMDİ</strong>-lik ortak bir geçmişe dayanmıyor ve kesinlikle ortak bir gelecek garantisi de vermiyor. İnsanları böylesine <strong>BİR</strong>-leştiren, (=homojenleştiren)  teknoloji dünyanın yok olmasına yol açabilir. Küresel iletişim tekniklerinin küresel yıkım teknikleriyle birlikte ilerliyor. [...] Küresel bir nükleer savaşın yeryüzündeki insan varlığına son verebilme kapasitesi insanlığı <strong>BİR</strong>-leştiren en güçlü sembol haline geldi. Bu bağlamda insanlığın birliği ancak yıkım ve tüketimde:  Bu birlik küresel yıkımı engelleyecek uluslararası antlaşmalardan değil sadece biraz daha az <strong>BİR</strong>-leşmiş bir dünya özleminden müteşekkil.</p>
<p>Dünyanın yok edilmesine dayanan bu &#8220;negatif&#8221; dayanışmanın pozitif bir anlam kazanması için politik sorumluluk içinde yaşanması gerekir. Ulusal politikaya bakışımız gereği vatandaşlar adına ülkenin yaptığı herşeyden sorumluyuz. Bu bakış omuzlarımıza tahammül edilmesi imkânsız olan bir <strong>küresel sorumluluk</strong> koyuyor. Bu kadar büyük bir yükün altına girmektense insanlar şu üç yolu seçeceklerdir:</p>
<ol type="1">
<li>Dünyanın sorunlarına karşı umursamazlık, politikadan kaçarcasına uzaklaşmak,</li>
<li>&#8220;Önce vatanım, önce halkım&#8221; diyen ulusalcı ve etnik merkezci bir bencillik,</li>
<li>Her türlü otoriteyi, politik ve kolektif yapıyı reddeden sürekli bir isyan hali.</li>
</ol>
<p> Aydınlanma&#8217;nın hümanist idealizmi bize faydası olmayan bir kavram. Hatta tersine, ortak bir geçmiş olmadan ortak bir <strong>şimdiki zamandır</strong> bize bu yolla sunulan. [...] Eğer insanoğlu&#8217;nun geleceğini aramızdaki nefret ve korkudan daha sağlam bir şeyin üzerine inşa etmek istiyorsak bir özeleştiri ve &#8220;ötekini&#8221; anlama, kendini diğerlerinin yerine koyarak düşünme süreci başlamalıdır. Bu sürecin önkoşulları ise :</p>
<ul>
<li>Federal bir politik yapılanmayı merkezî otoriteye tercih etmek,</li>
<li>Gelenekleri ve tarihi [kimliği] terk etmeden bunların &#8220;evrensel&#8221; olduğu iddiasından vaz geçmek. [...]</li>
</ul>
<p> İnsanlığın bugünkü durumunda gerçek tehlike homojenleşme, <strong>bir</strong>-leşmedir. ortak iletişim teknikleri ve şiddet yoluyla bütün ulusal gelenekler, toplumları özgün ve farklı yapan ögeler kaybolmaktadır. Bu homojenleşme bütün halkların birbirini daha iyi anlaması için bir fırsat gibi görünebilir. Oysa bu süreç neticesinde insan öyle yüzeyselleşecektir ki tanınmaz hale gelecektir. Basit bir yüzeyselleşmenin de ötesinde bugün tahmin dahi edemeyeceğimiz bir ortak noktada birleşecektir insanlar.</p>
<p> Teknoloji ve kitlesel iletişim araçları vasıtasıyla başlayan bir-leşme, TEK-leşme, homojenleşme sürecinin ulusal kimlikleri, yöresel farklılık ve inançları ortadan kaldıracak. Bu silip süpürme ve insanlığın yüzeyselleşmesinin, teknik ilerlemenin tek başına bizi yıkabileceğini idrak etmek kolay değil. Çünkü insanlar Hakikat&#8217;in kendisi ile Hakikat&#8217;in ifadesini birbirinden ayrı olarak tahayyül ediyorlar. İnsanlar Hakikat&#8217;i düşünmenin ve konuşmanın bizzat varoluşçu bir tecrübe olduğunun farkında değiller.</p>
<p>Evrensel bir totalitarizmin vatandaşı olarak yaşayan, bir tür süper Esperanto dilinde konuşan ve düşünen insanlar en az bir hermafrodit kadar acayip yaratıklar olacaktır. İnsanlığın barış içinde yaşayacağı bir dünya TEK bir din, TEK bir felsefe, TEK bir politik görüşten oluşamaz. Sürekli iletişimi, karşılıklı anlayışı gerekli kılan çokluk ve farklılıkların hem örttüğü hem de izhar ettiği bir beraberlik olabilir bu.</p>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/arendt_liberal_totalitarizm_1.jpg"><img class="size-full wp-image-18627 aligncenter" title="arendt_liberal_totalitarizm_1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/arendt_liberal_totalitarizm_1.jpg" alt="" width="350" height="361" /></a></p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p> </p>
<div id="post-18478" class="post">
<div class="entry">
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-18312" title="marx-kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/marx-kapak.bmp" alt="" width="128" height="191" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank">Derin <strong>MAЯҖ</strong></a></strong></p>
<p>Etrafınızda “ben solcuyum” diyen kaç kişi var? Birgün Ya da Cumhuriyet Gazetesi, Türk Solu Dergisi okuyan? Yürüyüşlerde Marx, Lenin, Deniz Gezmiş ve Atatürk posterlerini yanyana taşıyan kişileri tanıyor musunuz? İşçi sendikalarında aktif rol oynayan dostlarınız var mı? Bu insanlar hasretle beklediğimiz sol muhalefeti kuramadılar bir türlü. Neden? </p>
<p> Marxist ve Marxçı (Marx’a dair ama marxist olmayan) miras ile yüzleşmedi Türk solcuları. Oysa Marx anlaşılmadan hiç bir sol projenin anlaşılmasına da imkân yok.  Leninist, Stalinist, Maoist… Hatta Kuzey Avrupa’nın sosyal demokrat modellerini de çözemezsiniz. Marx’ın bıraktığı yerden devam edenleri anlamak için de gerekli bu okuma; dünya soluna bugünkü şeklini veren düşünürleri anlamak için: Rosa Luxemburg, Ernst Thälmann, Georg Lukács, Max Adler, Karl Renner, Otto Bauer, Walter Benjamin, Jürgen Habermas,… <a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong>Liberalizmin Kara Kitabı</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="123" height="173" /></strong></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
</div>
</div>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/09/08/liberal-totalitarizm5dunya-vatandasi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/09/08/liberal-totalitarizm5dunya-vatandasi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Gandhi’nin Saklı Sesi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/05/18/gandhi%e2%80%99nin-sakli-sesi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/05/18/gandhi%e2%80%99nin-sakli-sesi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 May 2011 10:38:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emre Paksoy</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Sivil itaatsizlik]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[şiddet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=16219</guid>
		<description><![CDATA[Gandhi ve &#8220;sivil itaatsizlik&#8221; kavramı son dönem siyasi gelişmelerimizin müdavim unsurları haline geldi&#8230; Kemal KILIÇDAROĞLU  &#8220;siyasi açılımını&#8221; Gandhi kimliği üzerinden yapmaya çabalarken, BDP ve PKK ise &#8220;sivil itaatsizlik&#8221; başlattıklarını iddia ediyorlar&#8230; Ülkemizin her daim maruz kaldığı kavramların sloganlardan öte gidememesi sendromunu yine yaşamaktayız kısacası&#8230; Böyle bir zamanda Mahatma Gandhi ve fikirleri hakkında tartışmaya açık bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/gandhi1.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-16221" title="gandhi1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/gandhi1.jpg" alt="" width="225" height="257" /></a>Gandhi ve &#8220;sivil itaatsizlik&#8221; kavramı son dönem siyasi gelişmelerimizin müdavim unsurları haline geldi&#8230; Kemal KILIÇDAROĞLU  &#8220;siyasi açılımını&#8221; Gandhi kimliği üzerinden yapmaya çabalarken, BDP ve PKK ise &#8220;sivil itaatsizlik&#8221; başlattıklarını iddia ediyorlar&#8230; Ülkemizin her daim maruz kaldığı kavramların sloganlardan öte gidememesi sendromunu yine yaşamaktayız kısacası&#8230; Böyle bir zamanda Mahatma Gandhi ve fikirleri hakkında tartışmaya açık bir makaleyi beğeninize sunmak istedim&#8230; (EP) </em></p>
<p><strong><em>(Bu makale </em></strong><a href="http://www.newyorker.com/magazine/bios/pankaj_mishra/search?contributorName=pankaj%20mishra"><strong><em>Pankaj Mishra</em></strong></a><strong><em> tarafından kaleme alınan ve </em></strong><a href="http://www.newyorker.com/"><strong><em>www.newyorker.com</em></strong></a><strong><em>  adresinde yayınlanan &#8220;</em></strong><strong><em>The Inner Voice</em></strong><strong><em>&#8221; isimli makalenin serbest çevirisidir.)</em></strong></p>
<p>Mahatma Gandhi şiddet içermeyen politikaların 20. yy&#8217;daki en meşhur savunucusuydu. Ancak kendisi aynı zamanda en görkemli siyasi başarısızlığın da sahibi miydi?.. Bu ihtimal onun yoğun ve esnek cazibesi nedeniyle genellikle göz ardı edilir. Even Glenn Beck&#8217;e göre, Gandhi örneği Martin Luther King, Jr. Nelson Mandela, Dalay Lama ve Aung San Suu Kyi gibi dünya çapında saygı değer birçok figür için ilham kaynağı oldu. Mark Zuckerbeg&#8217;den daha ziyade, Gandhi&#8217;nin direniş teknikleri Kahire&#8217;de Hüsnü Mübarek&#8217;e karşı düzenlenen gösterilerde <span id="more-16219"></span>tamamen benimsendi. Bu gösteriler tüm dünya medyasının gözlerini kamaştıran ve şiddet içermeyen geniş katılımlı gösteriler olarak tarihe geçti.</p>
<p>Ancak Hintli lider en önemli amacını gerçekleştirmekte başarısız oldu. Ömrü boyunca geniş bir kesim tarafından da sevilmedi&#8230; Gandhi sadece sömürgeci düzene karşı değildi. Aynı zamanda dünyanın en ücra köşesine Batılı emperyalistler tarafından yayılan modern sanayileşmiş topluma da karşıydı. Fakat Gandhi, Kral Lear gibi, dünyayı tekrar düzenleme konusunda limitlerini görmek için kendisini sonuna kadar zorladı.</p>
<p>Ancak Gandhi&#8217;nin siyasi ve politik hareketlerin geniş alanı üzerindeki etkisi ile böyle bir Shakespear trajedisi bağdaştırılabilir mi?.. Diğer taraftan neden Gandhi&#8217;nin örnekleri hala ahlâkî gücünü arttırmaya devam ediyor?..</p>
<p>20. yüzyılın başlarında Güney Afrika&#8217;da yaşayan bir genç olan Gandhi ahlâkî inançlara dayalı bir siyasi hareket modeli olan <em>&#8220;satyagraha&#8221;</em>yı geliştirdi. Bu dönem içerisinde Güney Afrika&#8217;da küçük Hintli azınlık ırkçı ayrımcılığa da maruz kalmaktaydı. Fakat Güney Afrika&#8217;daki ırkçılığa dayalı hiyerarşik yapı yüz yıl daha bozulmadan devam etti. 1915 yılında Hindistan&#8217;a döndüğü zaman Hindistan&#8217;da dokunulamaz olan sosyal yapı ile mücadele etme yollarını araştırdı. Fakat onun bu çabaları sembolik bir anlamdan öteye geçemedi. Hatta kendisini düşük gelirli Hindular bile desteklemedi. Gandhi&#8217;nin ideali küçük çaplı köy endüstrisi ile çevresel ve sürdürülebilir bir yaşam tarzı idi. Onun müridi ve daha sonra Hindistan Başbakanı olan Jawaharlal Nehru ise bunun yerine Gandhi&#8217;nin kabul etmeyeceği yöntemleri tercih etti. Bu yöntemler geleneksel ulus inşasının bir parçası olan hızlı endüstrileşme ve şehirleşmenin yanı sıra 1,2 milyarlık Hindistan nüfusunun Batı tarzı tüketici toplum haline getirilmesiydi. 1930&#8242;ların ortalarına doğru Gandhi büyük ölçüde siyasetten uzaklaştı. Kendisini Hintli köylülerin ruhsal ve sosyal gelişmesine adamak için resmen Kongre Partisi&#8217;nden ayrıldı. 2. Dünya Savaşı&#8217;nda tükenmiş olan İngilizler ise bağımsızlık gelene kadar bu köylüleri Hintli değerlerinden koparma konusunda ümitsizliğe kapılmışlardı.</p>
<p>İngilizlerin Hindistan&#8217;dan acele ve düşüncesizce geri çekilmesi 20. yüz yılın en büyük fiyaskolarından birisine neden oldu&#8230; İngilizlere ait Hindistan&#8217;ın Hindu ve Müslüman çoğunluğu 1947 Ağustos&#8217;unda Pakistan&#8217;a dâhil oldu. Yaşanan kardeş katliamları Hindistan ve Pakistan&#8217;ı yıkıcı savaşlara ve orduların birbirilerini zayıflatma çabalarına mahkûm etti. Bu dönem içerisinde milyonlarca Hindu ve Müslüman katledildi.  Bu Gandhi için azap verici bir durumdu. Gandhi&#8217;ye göre sömürgeden kurtulmak merhamet ve adalet değerlerini benimsemeden insanların özgür olması anlamına geliyorsa böyle kurtuluş hiçbir anlam ifade etmiyordu. Bu nedenle Gandhi son büyük protestosunda da kaynaklarını Pakistan ile paylaşmayı reddeden Hindistan&#8217;a yönelik bir açlık grevi düzenledi. Bu zaman dilimi içerisinde Gandhi öleceğini sezmişti.  Kendisine tahsis edilen tüm polis korumalarını reddetti. 1948 Haziran&#8217;ında da  <em>&#8220;böyle mantıksız düşüncelerin bağımsız bir Hindistan&#8217;ın askerî gücüne ve zindeliğine zarar vereceği&#8221;</em> düşüncesiyle vatansever bir Hindu tarafından suikasta kurban gitti. Gandhi&#8217;nin düşünceleri küreselleşen dünyanın engin tecrübeleri ile daha da kökleşti.</p>
<p>Gandhi, 1869 yılında sakin bir Hindistan kasabasında dünyaya gelmişti. Dünyaya geldiği coğrafya acıklı bir halde maddi yönden Batı&#8217;ya bağımlı haldeydi. Yine aynı derecede entelektüel mana da Batı&#8217;ya yönelmişti. Askeri güç sahibi Avrupalılar milyonlarca Asyalı işçiyi daha uzak sömürgelere taşımaktaydılar. Bu şekilde ham maddelerin ve malların Asya ekonomisinden alınıp işlenmiş ürün halinde yerel pazarlara aktarılmasına çabalıyorlardı. Diğer taraftan kendilerinin Asyalılara göre ahlâkî yönden üstün olduklarına ikna olmuşlardı. Böylece Asya üzerinde sosyal ve kültürel reformlar yapılması için çalışmalar yapıyorlardı. En liberal örnek John Stuart Mill bile <em>&#8220;Hintliler&#8217;in Batı&#8217;ının önerdiği demokrasi, ekonomik özgürlük ve bilim gibi güzel değerleri benimsemeleri için ilk başta İngiliz vesayeti altında yetişmeleri gerektiğini&#8221;</em> öne sürüyordu. Bu düşünceler neticesinde birçok Asyalı dinlerini, ailelerini ve geleneklerini de barındıran çok eski köylerini ve kasabalarını terk etmeye zorlandılar. Bu terk edişlerinin sebebi güçlü beyaz adamın küçük ulus devletler kurma, kâr güdüsü ve daha çok silahlanarak dünyayı şekillendirme yönündeki iştahlı çabasından başka bir şey değildi.</p>
<p>Kırsal ortamından koparılan ve kendisine Batı tarzı eğitim verilen Gandhi de ilk başlarda bir İngiliz&#8217;den daha İngiliz olmak için çabalıyordu. Londra&#8217;da hukuk eğitimi aldı. 1891 yılında Hindistan&#8217;a geri döndü. İlk başlarda avukat olarak iş kurmak için çabaladı. Daha sonrasında öğretmen olmak için uğraştı. Fakat bu dönemi takiben yaklaşık on yıl içinde yaşamış olduğu ırkçı aşağılamalar kendisinin gerçek dünyada hangi konumda olduğunu anlamasını sağladı.  1893 yılında Hintli bir ticaret firmasında çalışmak üzere Güney Afrika&#8217;ya taşınmıştı. Bu dönem içerisinde batı modernitesinin araçlarının gerçekleştirdiği dramatik dönüşümü keşfetti. Bunun en iyi örnekleri gazetelerin yayınlanması, vapurların, demiryollarının ve silahların üretilmesi idi. Asya ve Afrika&#8217;da geniş bir nüfus uluslararası kapitalist ekonominin taleplerini gerçekleştiren çarka dâhil edilmişti. Gandhi Batı&#8217;nın geleneklerini ve yaşam biçimlerini dünya çapında yok eden ahlâkî ve psikolojik etkileri ile Batı kültürünün, siyaseti ve ekonomik kurallarının hükümranlığını keşfetmiş oldu.</p>
<p>Kendisi yalnız değildi. 20. yüzyılın başlarında modern Çinli ve Müslüman aydınlar Batı&#8217;nın evrensel Aydınlanmacı fikirlerini adaletsiz ırkçı bir hiyerarşik düzen için ahlâkî bir maske olarak görüyorlardı.  Bu nedenle hasarları düzeltilmiş güçlü ve saygın bir Konfüçyanizm&#8217;e ve İslam&#8217;a dönüş içerisindeydiler <em>(İnancını yitirmiş olan bu Konfüçyanist ve İslamcılar daha sonra komünizmin ve radikalizmin uzlaşmaz çizgilerine savruldular.). </em>Bununla beraber Gandhi&#8217;nin yaptığı eleştiriler ise dikkat çekici biçimde orijinaldi. O bu görüşlerini 1909 Kasım&#8217;ında dokuz gün içinde hararetle yazdığı Hind Swaraj isimli kitabında bir araya getirdi. Gandhi Marks&#8217;tan, Herbert Spencer&#8217;dan, Rus nihilistlerden, İtalya ve İrlanda&#8217;daki nasyonalistlerden etkilenerek Hindistan&#8217;da devrim gerçekleştirmeye çalışan emsallerinden farklı düşünüyordu. Gandhi suikastının entelektüel ataları kabul edilen Hindu nasyonalistler de Hinduizm temelli birleşik bir Hindistan&#8217;ı savunuyorlardı. Gandhi&#8217;ye göre bu nasyonalistler ülkeye İngiliz vesayeti yerine bunun benzer bir türünü getirmeyi amaçlamaktaydılar.</p>
<p>Gandhi&#8217;nin modern medeniyet hakkındaki fikirleri daha da ileriydi.  Ona göre, insan emeğini güce ve para kaynağına çeviren endüstriyel devrim, makinenin insan üzerinde üstünlük kurması, dinin ve ahlâkî değerlerin göz ardı edilmesi anlamına geliyordu. Gandhi&#8217;nin gördüğü kadarıyla Batı&#8217;nın siyaset felsefesi dünya endüstriyel kapitalizmi tarafından itirazsız onaylanmıştı. İngilizlere ait olan bu liberalizmin kuralları ekonomik gelişmelerin meydana getireceği endişeleri dikkate alsaydı, Hindistanlılar için belki de fayda sağlayabilirdi. Birçok Hintli tarafından da bu görüş kabul etmişti. Diğer taraftan medeniyeti sadece kendilerine ait bir değer olarak gören Avrupalılar Hindistan&#8217;ın sabır, basitlik, incelik, öte dünya inancı gibi geleneksel görüşlerini hor görüyorlardı. Gandhi hiçbir zaman Batı modernizminin bu önyargılarını bozmak konusundaki çabalarına son vermedi.  Hintli köylü kıyafetini giydi ve modern entelektüel ve siyasi işaretlerini taşıyan her şeyi reddetti. Onun vurguladığı doğru medeniyet maddî rahatlık, bedenen iyi olma ya da gelişmiş sanat ve mimariden ziyade ahlâkî yönden kendini tanıma ve ruhen güçlü olma anlamına geliyordu. Gandhi ağır silahlarla donatılmış merkezi ulus devlet yerine kendine yetebilen kırsal toplumu; büyük fabrikalar yerine küçük işletmeleri; makineler yerine el işçiliğini tercih etmişti. Aynı zamanda siyasi muhaliflerine empati yapmaları ve İngilizlere yönelik uygulanan şiddetten vazgeçmeleri için &#8220;satyagrahis&#8221;i teşvik ediyordu. Medeniyetin, İngilizlerin ya da her ne olursa olsun insan açgözlülüğü ve şiddetinin çok eskilerden beri var olan kurbanları için modern dünyanın ekonomisi, siyaseti ve biliminde şimdiye kadar görülmemiş ahlâkî yaptırımlar önerdi. Satyagraha belki de Hintlileri endüstriyel medeniyetin kötülüklerinin ne olduğunu fark etmelerini sağlayabilirdi. Düşmanlarının Gandhi&#8217;nin eylemlerine yönelik düşmanca yorumları Gandhi&#8217;nin hayatı boyunca devam etti. Müslümanlar Gandhi&#8217;yi Hindu &#8220;Raj<a name="_ednref1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn1">[i]</a>&#8220;&#8216;ın habercisi olmakla suçladılar. Diğer taraftan Hindu nasyonalistler kendi argümanlarına yeteri kadar destek vermemekle suçladılar. Sol görüşlü Hindu&#8217;lar ise onun büyük Hintli iş adamları tarafından sınıflar arası çatışma çıkarmak maksadıyla satın alındığını iddia ettiler. Gandhi hakkında Avrupa&#8217;da konuşan çoğu kimse ise ona korku ve endişe ile yaklaşıyordu. Winston Churchill Gandhi&#8217;nin <em>&#8220;ayaklarını ve ellerini Delhi&#8217;nin kapısında yere koymasını ve kendisinin üzerinde Hindistan valisinin oturduğu bir kocaman bir fil tarafından orada çiğnenmesini&#8221; </em>istediğini belirtiyordu. Gandhi&#8217;nin Güney Afrika&#8217;da bulunduğu dönem içerisinde güvenilir bir hükümet raporu <em>&#8220;onun vicdanının, olaylara ahlâkî ve entelektüel yaklaşımının sıradan düşüncelere göre şaşırtıcı derecede farklı</em>&#8221; olduğunu ifade ediyordu. Hükümet kadar İngiliz basını da Hindistan&#8217;da var olan anti-sömürgeci hareketlere küçümseyici bir gözle bakıyordu.</p>
<p>Gandhi kendisine ait olan ve yüz sayıya ulaşan &#8220;Collected Works&#8221; isimli eserleriyle modern dönemin en üretken düşünürlerinden birisi&#8230; Aynı zamanda hala yeri doldurulamayan evrensel boyutta bir düşünür&#8230; Onun Güney Afrika&#8217;daki en yakın arkadaşları Almanya ve İngiltere&#8217;den göç eden Yahudi entelektüellerdi. İngiliz centilmen olmak için harcadığı boşuna çabaların ardından Rus bir din bilimcinin tavsiyeleri sayesinde Hindu bir filozof olma yolundaki adımlarını attı. Yeni Ahit, Ruskin, Thoraeu, G.K. Chesterton ve Tolstoy (romancı olmalarından ziyade tartışılan Hıristiyanlar)&#8217;dan olduğu kadar Bhagavat Gita<a name="_ednref2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn2">[ii]</a>&#8216;dan da beslendi. Bu eserler sayesinde şiddet içermeyen kıssalar ile verdiği mücadelenin haklılığını tekrar yorumladı.</p>
<p>Samimi bir Hindu olduğu bilinmesine rağmen, Gandhi tapınakları nadiren ziyaret ederdi. Dinî gelenek ve ritüelleri de genellikle reddederdi. Başını çektiği hareketin takipçileri tarafından &#8220;Gandhizm&#8221; olarak ifade edilmesini tümüyle reddediyordu. Aslında &#8220;izm&#8221;li tüm ideolojilerin yok olması gerektiğini ifade ediyordu.  Kendisi modern anti-emperyalist bir dil kullanmasına rağmen anayasal demokrasiye, komünizme, endüstriyelleşmeye ve Asyalı, Hintli anti-emperyalistlerin kendilerini güçlendirmek için kullandıkları hiçbir argümanı desteklemedi. Bunun yerine ruhun gücüne, saklı sese, duaya ve zihnin saflığı ve temizliği gibi &#8220;eski boş inançları&#8221; tercih etti. Ki bu inançlar tepki toplamasına ve suikasta uğramasına sebep olmuştu.</p>
<p>Gandhi&#8217;nin topluma ayak uydurmayan (non-conformist) yöntemleri seküler düşünceye sahip gözlemciler tarafından korku ile karşılandı. Bu yöntemler kendisinden uzaklaşılmasına neden oldu. George Orwell, Gandhi&#8217;nin <em>&#8220;insan karşıtı (anti-human) ve gerici amaçları&#8221;</em> için <em>&#8220;estetik bir tiksinme&#8221;</em> olduğu itirafında bulundu. <em>&#8220;Gandhi&#8217;nin öğretileri her şeyin ölçüsünün insan olduğu şeklindeki bir inanışla benzeştirilemez.&#8221;</em> diyerek doğru bir uyarıda da bulunmuştu Orwell.</p>
<p>Dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta sağ görüşlü İngiliz tarihçi Andrew Roberts Gandhi&#8217;yi cinsel yönden tuhaf birisi olduğunu iddia etmesiydi. Roberts&#8217;ın tamamen hatalı olmadığı nokta ise Gandhi&#8217;nin <em>&#8220;siyasi yönden yetersiz ve aşırı şekilde geçici heveslerine düşkün birisi olduğu&#8221;</em> konusu idi. Gandhi, Avrupalı Yahudilere Hitlere karşı şiddet içermeyen bir direnişte bulunmalarını tavsiye etmişti. Bunun üzerine III. Reich&#8217;i komik bir biçimde yanlış anlamakla suçlanmıştı.</p>
<p>Diğer taraftan Gandhi birçok davranışında oldukça bencil bir tavır sergilemekteydi. Gandhi kendisinin dinî sebeplerle evlenememe konusundaki yeminini karısına zorla kabul ettirmiş, öncesinde ise karısına danışmamıştı. Bunun yanında İngiliz tarihçi Judith Brown karısının iddialarını açık bir şekilde abartarak vermekte: <em>&#8220;insan hayatı, onun amaçları, kapasitesi ve toplum içinde kadının ve erkeğin doğası, işbirliği ve şiddet sorunu hakkında birçok radikal düşünceye sahip olan herhangi birisi Gandhi&#8217;nin daha önceden zaten bu fikirlere sahip olduğunu ve bunlarla uğraştığını görecektir.&#8221;</em></p>
<p>Gandhi&#8217;nin ismi artık oldukça sık bir biçimde birçok çatışma bölgesinde kullanılmakta. Zaman zaman bir Filistinli ya da İsrailli&#8217;nin Gandhi&#8217;nin fikirlerine ilgi ve arzu duyması onun şiddet içermeyen politikalarının ahlâkî üstünlüğünün kanıtı olarak kabul ediliyor. Gandhi bizim bağımsız dünyamızdaki birçok hastalığı ileri görüşlü olarak tanımlanabilecek yöntemlerle teşhis etti. Onun ekolojik çevre konusundaki görüşleri onun <em>&#8220;Dünya her insanın mutlu olacağı kadar imkâna sahip, fakat her insanın açgözlülüğünü karşılamak için yeterli değil.&#8221;</em> sözüyle özetlenebilir. Onun bu görüşleri ve organik tarıma teşvik etmesi artık herhangi birisinin güçlükle özel taşıta sahip olması veya dünya nüfusunun sadece bir kısmının düzenli olarak et tüketebilmesi kadar enteresan gelmiyor.  Almanya&#8217;da giderek popülaritesi yükselen Yeşiller Partisi&#8217;nin kurucularından Petra Kelly de, Gandhi&#8217;nin şu an için bayağı bir düşünce olarak görülen çevreye duyarlı topluma sahip olma düşüncesi hakkında olumlu düşünüyor. Gandhi&#8217;nin fikirlerinin <em>&#8220;kendi isimlerinin şiddetle birlikte anılma riskinin azaltılmasında&#8221;</em> faydalı olacağına inanmakta.</p>
<p>Bununla birlikte, Gandhi&#8217;nin siyasete en büyük katkısı, onun teori ve pratiklerinin yüksek motivasyona sahip, disiplinli topluluklar meydana getirmesi. Bu noktada onun ruhanî inanışları çok önem arz ediyordu. Özellikle, demokrasi ya da diktatörlük, kapitalist ya da sosyalist herhangi bir rejim altında yaşayan insanlar her zaman bir vicdanın özgürlüğüne, daha derinlerde ahlâkî seçim yapabilme yetisine ömürlerinin her anında sahiptirler. Gandhi&#8217;nin kendi gücünün farkında olan bireylerin işbirliği içinde hareket etmeleri düşüncesi her zaman tasvip edilmekte. Bu düşünce ahlâkî manada &#8220;gerçek ve sürekli güç&#8221; sahibi bireylerin sayısının şaşırtıcı çokluğuna dünya medyasının dikkatini çekebilir. Son olarak Arap isyanları da bunu doğrulamış durumda. Bu durum Hannan Arendt&#8217;in 1968 Prag Baharı hakkında yazdığı analizle benzerlik teşkil eder: Baskıcı bir rejim ya da hükümet terörü kullandığı müddetçe ya da baskıcı düzene tamamen teslim olunmadıkça ne böyle bir düzen meydana getirilebilir ne de böyle bir düzen baskı kurabilir.</p>
<p>Gandhi, başını çektiği siyasi hareketi sonu önceden belli bir yol olarak görmedi. Eskiden üyesi olduğu Kongre Partisi&#8217;ne yeni bir yönetim sınıfı oluşturmak yerine Hindistan&#8217;ın bağımsızlığını sağladıktan sonra kendisini feshetmesi tavsiyesinde bulundu. Gandhi siyasetin profesyonel siyasetçilere, teknokratlara ve hükümet politikalarını şekillendiren ve kamuoyunu etkileyen gazetecilere bırakılacak kadar önemli olduğunu hissetmişti. O &#8220;halk&#8221; ve &#8220;hemşerilik&#8221; argümanların kullanıldığı seçim taktikleri ve siyaset yöntemlerinden uzak durdu. Onun için çalışmak ile kadın ve erkeğin kan, ten birlikteliği ile birbirine bağlı olması <em>(mutlu bir kadın-erkek ilişkisini kastediyor (ç.n)</em> dünyada var olmanın en mutlu yollarıydı. Bu yüzden siyasi ve sosyal hareketler kendi içlerinde sonları barındırmaktaydılar.</p>
<p>Akeel Bilgrami, Gandhi&#8217;yi Lenin ve Frantz Fanon&#8217;dan daha büyük &#8220;anti-emperyalist teorisyen&#8221; olarak tanımlıyor. Bu doğru olabilir, çünkü Gandhi, diğerlerinden farklı olarak, sadece Batı emperyalistlerini hedef almadı. Kapitalizmin yeni pazarlar ve Asya ve Afrika&#8217;da yeni kaynaklar için sonu gelmeyen açlığını da suçlamadı. Onun görüşüne göre, insanların ve kaynakların organize bir biçimde sömürülmesi tüm endüstriyel medeniyete has bir özellikti. Yine o Japonya gibi güçsüz olma pahasına bu düzenin Asya&#8217;daki gönüllü taklitçilerini de bu eleştirilerinden ayrı tutmadı. Gandhi yine Mao&#8217;nun Batı&#8217;nın sanayileşmesini yakalamak için başlattığı ve yaklaşık üç dört milyon insanın hayatına mal olan <em>&#8220;Büyük Atılım Hareketi (Great Leap Forward)&#8221;</em>  gibi hareketleri de onaylamıyordu. Eğer Hindistan sanayileşirse bunun diğer uluslar için bir hakaret, dünya için bir tehdit olabileceğine ikna olmuştu.</p>
<p>Bilgrami&#8217;ye göre Gandhi bilimsel bir dünyanın, dinî bir dünya üzerinde kazanacağı zaferin doğayı kutsallıktan yoksun bırakacağını düşünüyordu. İnsafsızca ve sistematik bir biçimde madenciliğin, ormanların yok edilmesinin, tarım ticaretinin doğayı yağmaya tabi bırakacağını sezmişti.  Gandhi&#8217;ye göre, insanlığın modern bakış açısı çerçevesinde <em>&#8220;kazançlar ve faydalar&#8221;</em> terimleriyle tanımlanması <em>&#8220;dünyanın kendi bünyesinde ahlâkî ve kuralcı (normative) taleplerin hiçbir etkinliğinin bulunmadığı&#8221;</em> şeklinde algılanmasına neden olmaktaydı. Yine aynı şekilde bu tanımlama Batı&#8217;nın ve Doğu&#8217;nun <em>&#8220;kavramsal esaret (cognitive enslavement)&#8221;</em> yönüyle benzeşmesinin de sebebini teşkil ediyordu. Gandhi için gerçek bir anti-emperyalizm milyonlarca Hintliyi <em>&#8220;çökmüş ve faydacı modernitenin&#8221;</em> demir kafesi içine sokmayan siyasi ve ekonomik bir yapının tasarlanmasında yatmakta.</p>
<p>Gandhi&#8217;nin fikirlerinin sahip olduğunu düşünebileceğimiz küstahça bir radikalizm onun isminin ortaya çıkardığı evrensel tatlılık içinde kaybolmuştu.  Onun birçok argümanının çılgınca bağırıp çağıran bir Liddute<a name="_ednref3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn3">[iii]</a>&#8216;ınki ile benzer olduğu görülebilir. Mesela onun günümüz avukat ve doktorlarını daha açgözlü ve sorumsuz olmakla suçlaması buna bir örnek teşkil eder. Fakat bunlar gerçekte doğrunun özünü yansıtmaz&#8230; Yüzyıl sonra biz Gandhi&#8217;nin fikirlerini daha iyi kavramış olacağız&#8230; Bir avukatın kâr güdüsünün insanları bir araya getirmekten ziyade daha fazla ayrışmaya neden olduğunu fark edeceğiz&#8230; Modern ilaç sanayinin kârlı işlerinin hastalığını gerçek nedenlerini göz ardı ederken hastalığın semptomlarını tedavi etmeye çalıştığını görmüş olacağız&#8230;</p>
<p>Yazar David Macdonald Gandhi&#8217;yi kesinlikle sevdiğini söylüyor. Çünkü Gandhi liberal gelişimin demiryolları vb. ıvır zıvırlarına karşı saygı duymuyordu. Yine demokrasi ve faşizm ile ilgili de bir söylemi yoktu. Ona göre, Gandhi <em>&#8220;dünyada bir maskeye sahip olmayan ve insan olarak ön plana çıkan son politik liderdi.&#8221;</em> Macdonald Gandhi&#8217;nin ölümünün ardından şu övgü dolu sözler yazmıştı : <em>&#8220;insanî ölçüde son lider.&#8221;</em> Ancak Gandhi&#8217;nin birçok toplumun kurtuluşunu hedefleyen rasyonel ve seküler ideolojileri (liberal kapitalizm, nasyonalizm, sosyalizm) reddetmesi bizim onun eşsiz bir dünya görüşüne sahip olduğunu düşünmemiz konusunda bizi zora sokuyor.</p>
<p>Ruhani düşüncelere sahip bilge bir düşünür figürü olarak dini inançlarının da ortaya koyduğu üzere, Gandhi modern toplumun ahlâki sorumluluklarını ve görevlerini dile getirmesi konusundan uzak kaldı. Otoriteye ait bu tarz geleneksel görüşler günümüzde ideolojiler, mevcut kurumlar ile bilimin ve ticaretin seküler dünya görüşleri tarafından ortadan kaldırılmış durumda. Bu alan göreceli olarak Simone Weil, Reinhold Niebuhr ve Czeslaw Milosz gibi marjinal dinî yazarlara ahlâksız (immoral) ve karışık toplumlarda ahlâklı (moral) kadın ve erkeğin bir arada varlığının zorluğuna değinilmesi için bırakılmış vaziyette. </p>
<p>Gandhi tarihin en şiddet dolu yüzyılının ortalarında ahlâkî bir yaşamın yolunu çizmeye çabaladı&#8230; Şimdi görülüyor ki kendisi karşı-kültür geleneği içerisinde en seçkin figür olarak yerini almış durumda. Diğer taraftan eğer onun mesajlarının bazı bölümleri doğruyu işaret ediyorsa, bu bizim onun sosyal yaşamımız ile ilgili endişelerini paylaşmamız sebebiyledir.   </p>
<p> </p>
<p> </p>
<hr size="1" /><a name="_edn1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref1"><em><strong>[i]</strong></em></a><em> <strong>Raj:</strong> Hindu dilinde olumsuz anlamda &#8220;Krallık&#8221; manasına gelir.(ç.n)</em></p>
<p><a name="_edn2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref2"><em><strong>[ii]</strong></em></a><em> <strong>Bhagavat Gita:</strong> Hinduizm&#8217;de kutsal bir kitap. (ç.n)</em></p>
<p><a name="_edn3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref3"><em><strong>[iii]</strong></em></a><em> </em><strong><em>Liddute:</em></strong><em>Sanayileşme, otomasyon ve benzeri yeni teknolojilere karşı muhalif tavır sergileyen bir akım.(ç.n) Bkz: </em><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Luddite"><em>http://en.wikipedia.org/wiki/Luddite</em></a><em></em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/05/18/gandhi%e2%80%99nin-sakli-sesi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/05/18/gandhi%e2%80%99nin-sakli-sesi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İsrail: Bir Adam, Bir Plan</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/04/israil-bir-adam-bir-plan/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/04/israil-bir-adam-bir-plan/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Apr 2011 15:00:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emre Paksoy</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Filistin]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[baris]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İsrail]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15501</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: Tüm dünyada gözlerin Arap dünyasına çevrildiği bir zamanda bu bölgenin en önemli aktörü olan İsrail&#8217;i görmemek olmazdı&#8230; Tunus&#8217;ta ilk olayların başlaması ve Mısır&#8217;a sıçramasından sonra herkes İsrail&#8217;in tavrının ne olacağını bekliyordu. Ancak beklentilerin aksine -göründüğü kadarıyla- İsrail aktif bir tavır al(a)madı bu dönem içerisinde&#8230; İşte bir Amerikalının gözünden son dönem yaşanan gelişmeler ve İsrail [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/netanyahu.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15503" title="netanyahu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/netanyahu.jpg" alt="" width="216" height="297" /></a>Sunuş: </em></strong><em>Tüm dünyada gözlerin Arap dünyasına çevrildiği bir zamanda bu bölgenin en önemli aktörü olan İsrail&#8217;i görmemek olmazdı&#8230; Tunus&#8217;ta ilk olayların başlaması ve Mısır&#8217;a sıçramasından sonra herkes İsrail&#8217;in tavrının ne olacağını bekliyordu. Ancak beklentilerin aksine -göründüğü kadarıyla- İsrail aktif bir tavır al(a)madı bu dönem içerisinde&#8230; İşte bir Amerikalının gözünden son dönem yaşanan gelişmeler ve İsrail hakkında, özellikle Netanyahu özelinde dikkat çekici olduğunu düşündüğüm bir yazı&#8230; Buyurun&#8230; (E.P.)</em></p>
<p><strong><em>(Bu makale David Remnick tarafından kaleme alınan ve </em></strong><a href="http://www.newyorker.com/"><strong><em>www.newyorker.com</em></strong></a><strong><em>  adresinde yayınlanan &#8220;</em></strong><strong><em>A Man, A Plan</em></strong><strong><em>&#8221; isimli makalenin serbest çevirisidir.)</em></strong></p>
<p>Politikada psikobiyografi genellikle işe yaramaz bir yöntem olarak kabul edilir. Bazen ideolojilerin ve davranışların insanda kalıtımsal olduğu düşünülse de bile bu görüş kolay kolay değişmez. Yıllar önce Amerikalı ve İsrailli yorumcular İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu&#8217;nun, aynı zamanda İspanya tarihi araştırmacısı olan babası Benzion&#8217;un Filistin topraklarının işgal edilmesi yönündeki aşırı sağ revizyonist görüşlerini, aynı Nixon&#8217;ın Çin&#8217;le ilgili görüşlerini bir kenara koyduğu gibi, bırakacağını beklemişlerdi. Yine Nixon&#8217;ın yıllarca devam eden Soğuk Savaş ideolojisini ve komünist avını bir tarafa bırakması gibi, Netanyahu da kendisinin ve partisinin geçmişini, yerlerinden edilmiş insanların acılarına son vermek ve İsrail&#8217;in ahlakî duruşunu tekrar kazanması için geride bırakabilirdi.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/israil.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15504" title="israil" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/israil.jpg" alt="" width="238" height="390" /></a>Ancak bu oyun bir aldanma ile sonuçlandı.  Netanyahu&#8217;nun sahip olduğu inatçı ideolojik miras böyle derin bir değişime engel oldu. Netanyahu ile 1990&#8242;ların sonuna doğru olan ilk başbakanlık döneminde Kudüs&#8217;teki ofisinde bir araya geldim. Buluşmada bana kibarca babasının 1956&#8242;da İsrail&#8217;in Sina&#8217;yı ele geçirmesinden hemen sonra David Ben Gurion ile nasıl karşılaştığını anlattı. Ben Gurion, Sina&#8217;ya bin yıl boyunca İsrail&#8217;in sahip olacağına dair yemin ediyordu. Fakat Benzion O&#8217;nun yanıldığı düşünüyordu. &#8220;<em>Neden?</em>&#8220;diye sordu Gurion. &#8220;<em>Çünkü Birleşik Devletler seni buna zorlayacak</em>.&#8221; dedi baba Netanyahu.</p>
<p>&#8220;<em>Ne yazık ki O haklıydı.</em>&#8221; dedi oğlu. &#8220;<em>Bu bir İsrail Başbakanı&#8217;nın ilk ve son kez bir Amerikan diktasına yenilgisi oldu.</em>&#8221; diye devam etti. İsrail&#8217;in en sağlam ve yardımsever müttefikine yönelik kalıcı hale gelen ihtiyatlı davranış hali Netanyahu&#8217;ya geçen kalıtımsal ideolojilerin sadece bir parçasıydı. İsrail&#8217;e yaptığım bu gezi içerisinde 101 yaşına gelmiş olan Benzion da beni evinde bir öğle yemeğine davet etmişti. Artık daha fazla gerici ve saldırgan konuşmalar duyacağımı <span id="more-15501"></span>beklemiyordum. Ancak Arapları, İsrailli liberalleri, sol görüşe yakın ılımlı muhafazakâr Amerikalıları küçük gören o tavırları ürperticiydi. Bu keskin ideolojiler İsrailli bir komando olan ve 1976&#8242;da Entebbe&#8217;de olağanüstü bir rehine kurtarma operasyonunda hayatını kaybeden Benzion&#8217;un bir diğer oğlu Yoni nedeniyle daha da derinleşmişti. Benjamin Netanyahu da kitaplarında, konuşmalarında, hareketlerinde ve her şeyde kendisini babasının oğlu olarak kanıtlamaya çalışıyordu.</p>
<p>Şimdi ise anti-demokratik ve Avigdor Lieberman gibi faşist bakanları barındıran koalisyon hükümetini yönettiği ikinci döneminde Washington&#8217;un ve bir barış antlaşması yapmaya ihtiyaç duyduklarını itiraf edip gönüllü olduklarını gösteren Filistin liderleri Mahmud Abbas ve Salam Fayyad&#8217;ın taleplerini inatla görmezden geliyor. Arap dünyasında bir devrimin yaşandığı bu dönemde Netanyahu savunmacı bir tavırla kendisinin de içerisinde bulunduğu değişim şartlarını algılamakta gönülsüz duruyor.</p>
<p>Yasadışı, insanlık dışı ve Yahudi değerleri ile bağdaşmayan Filistin topraklarının işgali üzerinden kırk yıl geçti. Netanyahu ise bir duvarın arkasında güvenli bir şekilde yoluna devam edebileceğini düşünüyor. Yine Netanyahu geçen ayın sonlarına doğru Almanya&#8217;nın BM&#8217;de Yahudi yerleşim yerleri ile ilgili olarak kınama kararına destek verdiği için duyduğu memnuniyetsizliği göstermek için Alman Şansölyesi Angela Merkel&#8217;e seslenmişti.  İsrail&#8217;de yayın yapan Haaretz Gazetesi&#8217;ndeki bir makaleye göre ise, bir Alman haber kaynağı bu tepkiye karşın Merkel&#8217;in öfkesini zor bastırdığını ifade etti. Merkel <em>&#8220;Nasıl cesaret edebiliyorsunuz?&#8221;</em> demişti. <em>&#8220;Asıl bizi hayal kırıklığına uğratan sizsiniz. Barışa yönelik bir adım dahi atmadınız.&#8221;</em> Yerleşim yerleri ile ilgili BM kararını ise yine Birleşik Devletler veto etti, ancak BM yönetimindeki kaynaklara göre görüşmeler yoğun tartışmalara sahne oldu.</p>
<p>Netanyahu ise Merkel&#8217;e önümüzdeki birkaç hafta içerisinde Batı Şeria&#8217;nın diğer yarısı üzerinde kurulacak olan geçici bir Filistin Devleti&#8217;ne destek veren bir konuşma yapmayı düşündüğünü ifade etmiş. Eğer Netanyahu&#8217;nun gerçekten böyle bir planı var ise bunun Filistinliler tarafından kabul edilemez olacağını kendisi de biliyor. Bu kendini beğenmişlik ve diplomatik yaratıcılıktan yoksunluk sayesinde Netanyahu Batı Şeria&#8217;daki ilerleyici gücünü kaybetmekte ve adım adım İsrail&#8217;i daha derin bir izolasyonun içine doğru sürüklemekte.</p>
<p>Artık Barack Obama için de açık ve net bir şekilde konuşma zamanı geldi. Eskiden yaptığı gibi sadece yerleşim yerleri konusuna yoğunlaşması yeterli değil. Bunun yerine konuyu daha kapsayıcı bir şekilde ele almalı. İşte bu sebeple ABD yönetimi yetkilileri ABD&#8217;nin Orta Doğu&#8217;da &#8220;doğruyu bulması&#8221; konusunu gündeme getiriyorlar. Bununla anlatılmak istenen ise Mısır, Tunus, Libya ve Bahreyn gibi ülkelerdeki demokratik unsurlara verilecek destek. Filistin ve İsrail için de aynı durum geçerli. Artık ABD&#8217;nin Netanyahu&#8217;nun bir şeyler yapması yönündeki eskiden gelen istekli alışkanlığını devam ettirmesi Amerikan&#8217;ın bölgedeki nüfuzu ve çıkarlarını terk etmesi anlamına geliyor.</p>
<p>Eğer ABD yönetimi kapsamlı bir barış planı ortaya konması hususunda isteksiz davranırsa, bu durum böyle bir planı meydana getirmenin zorluğu sebebiyle değildir. Kaçınılmaz olarak, iki devletli çözümü kapsayan parametreler 2001 yılında Taba&#8217;da gündeme gelmişti. Yine benzer biçimde Ehud Barak ve Mahmud Abbas sayesinde 2008&#8242;de de gündeme getirilmişti. Ancak burada asıl problem hem ABD, hem de İsrail&#8217;in iç politikalarında yaşadıkları kaygıdan kaynaklanıyor.</p>
<p>Yıllardır AIPAC, The Anti-Defamation League ve diğer sağ eğilimli Yahudi kuruluşları Kongre üyelerine ve Başkan&#8217;a karşı sahip oldukları parasal imkânları ve oy kaygılarını kullanarak ABD&#8217;nin politikaları üzerinde önemli bir rol oynuyorlar. Bu unsuru göz önünde bulunduran özellikle Demokrat Başkanlar bu lobi gruplarıyla doğrudan görüşmeleri gerektiğinin farkındalar. Bu sayede, Obama Yahudi oylarının yaklaşık yüzde yetmişini aldı. Ki eğer İsrail-Arap mücadelesinde uluslararası görüşleri organize etmeye çalışsa ve şu anki bulunduğu pozisyonun aksi yönünde konuşsa bu oyların bir kısmını kaybedebilirdi. Bununla birlikte, yönetimde bulunan bazı tecrübeli isimler bu politik tutumlarını içselleştirmiş durumdalar ve daha ötesini düşünemiyorlar. Mesela beş başkan ile birlikte çalışmış olan Dennis Ross hala bu konuyla alakalı marjinal düşüncelere sahip olabiliyor.</p>
<p>Obama&#8217;nın düşünceleri ise öyle çok gizemli değil. O&#8217;nun politik yuvasının Chicago&#8217;nun güney kıyısında bulunan, hem Filistinlilerin yaşadığı acıları ve trajedilerini hem de 2. Dünya Savaşı sonrası bir İsrail Devleti kurulmasının gerekliliğini kavrayabildiği ve liberal Siyonist ve Filistinli akademisyenleri tanıdığı bir yer olan Hyde Park olduğu biliniyor.</p>
<p>Ancak Obama bu konuyla ilgili olarak bazı hatalar yaptı. Bu hatalardan birisi 2009 yılında Kahire&#8217;de yapmış olduğu tarihi konuşmanın ve arkasından Kudüs&#8217;e yaptığı ziyaretin devamını getirmemesiydi. Eğer bu sorun İsrail&#8217;in iç politikası haline getirilirse, Obama kendisini muğlak bir pozisyonda bulacaktır. Diğer taraftan sağ görüşlü İsrailliler için Obama&#8217;nın ırkı ve daha da önemlisi orta ismi <em>(Barack Hüseyin Obama ismini kastediyor. ç.n.) </em>sürekli bir şüphenin oluşmasına neden oluyor. İsrail&#8217;e yönelik gündemde barış planının da bulunduğu bir gezinin düzenlenmesi hem uluslararası desteğin kazanılmasında hem de Amerikan çıkarlarının izah edilmesinde faydalı olabilir. Filistin sorunu sadece İsrail&#8217;in iç sorunu değildir, uluslar arası bir sorundur.</p>
<p>Obama&#8217;nın ortaya koyacağı böyle bir planın önemi Netanyahu&#8217;nun kabul etmesine bağlı değildir. Güçsüz olan ve kendi içlerinde sorunlarla boğuşan Filistinli liderler de bu plana hemen sahip çıkmayabilirler. Tam tersine, Birleşik Devletler için önemli olan bu planın &#8220;Büyük İsrail&#8221; tarafından desteği ile ayakta duramayacağını, yazar Bernard Avishai&#8217;nin söylediği gibi İsrail&#8217;in izole edilmesinin ortaya koyacağı müthiş kaybı anlayan ve Filistin Devleti&#8217;nin ahlakî gerekliliğini kabul eden &#8220;Küresel İsrail&#8221; tarafından desteklenmesi gerektiğini anlatmalıdır. Hatta Obama İsrail&#8217;in güvenliğini vurguladığı gibi, ciddi bir ilerleme kaydedecek antlaşma olmadan durumun daha da kötüleşebileceğini, şiddetin tekrardan artabileceği gerçeğini de vurgulamak zorundadır.</p>
<p>İsrail tarihinin mitlerinden bir tanesi de 1967 Arap-İsrail Savaşı&#8217;nda ortaya çıkan ve birkaç sol görüşlü entelektüel tarafından dillendirilen Filistin topraklarının işgalinin uzatılmasının ahlakî ve siyasi bir felakete sebep olacağıdır. Ama savaş sonrası toplanan meclis kayıtları gerçeğin bunun tam tersi olduğunu gösteriyor. O dönem ki Adalet Bakanı Yaakov Shimson Shapira&#8217;nın ifadeleri şu şekilde: <em>&#8220;Tüm dünyada sömürgeleştirme politikasının sona erdiği bir zamanda ağırlıklı olarak Arapların yaşadığı bir bölgeyi elde etmeyi düşünebilir miyiz? Yine bu durumda kendi savunma ve dış politikamızı kontrol edebilir miyiz? &#8230; Bunu kim kabul edecek ki?&#8221;</em></p>
<p>Kesinlikle hiç kimse&#8230; Eğer Amerika İsrail için faydalı bir müttefik olacaksa, bu İsrail&#8217;in açıklığına bağlıdır. Ve yine bu İsrail ve dünyanın Filistin halkına bir ulus borcu olması kadar önemlidir.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çekiyorsa &#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">A</span><span style="color: #0000ff;">merika Tedavi Edilebilir mi?</span></a></span></strong></p>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7855" title="20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt-203x300.jpg" alt="" width="115" height="166" /></span></a> <span style="color: #000000;">Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız? </span></span><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> <span>Bayrak y</span><span>akmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz.</span><span> </span><span>ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.</span></span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> </span><span style="color: #000000;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></a></span></span></div>
<div style="text-align: justify;"> </div>
<div style="text-align: justify;"> </div>
<div style="text-align: justify;"> </div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/filistin_israil.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Yahudi oldukları için mi zalimler?</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/filistin_israil.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-9555" title="israil_siyonizm_zulum" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/israil_siyonizm_zulum-194x300.jpg" alt="" width="133" height="190" /></span></a>İsrail bir çok bakımdan Türkiye’ye benzeyen bir ülke. Paranoyak bir ulus-devlet. <strong><em>“Yoktan var edilmiş bir millet”</em></strong> dört tarafı <strong><em>“düşmanla çevrili”</em></strong> kutsal bir vatanda yaşıyor. Terör tehlikesine karşı ülkenin güvenliği için(?) haklar ve özgürlükler çiğneniyor. Devlet eliyle düşman üretiliyor! </p>
<p style="text-align: justify;">Gidemeyenlerin ülkesi oluyor İsrail… Kendi zulmü altında ezilen, korku içinde yaşayan, dünyasıyla beraber Ahiret’ini de kaybetmiş olan <strong>İsrailli</strong> zannederim <strong>Filistinliden</strong> bile daha zavallı bir durumda bu yüzden. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/filistin_israil.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></a></strong>.</p>
<p> </p>
<p></span></span></div>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/04/israil-bir-adam-bir-plan/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/04/israil-bir-adam-bir-plan/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Libya: ABD ve AB, NATO Müdahalesini Haklı Çıkarmak İçin İç Savaşı Teşvik mi Ediyor?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/18/libya-abd-ve-ab-nato-mudahalesini-hakli-cikarmak-icin-ic-savasi-tesvik-mi-ediyor/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/18/libya-abd-ve-ab-nato-mudahalesini-hakli-cikarmak-icin-ic-savasi-tesvik-mi-ediyor/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Mar 2011 10:12:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emre Paksoy</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Amerikan Saldırganlığı]]></category>

		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>

		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Libya]]></category>

		<category><![CDATA[NATO]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15220</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: Libya hakkında ezber bozan bir makale&#8230; Libya&#8217;yı bilen birisi tarafından hazırlanmış, ülkenin iç siyasi yapısını da göz önüne alan ve Libya&#8217;nın Mısır ve Tunus&#8217;tan farklı yönlerine işaret eden bir yazı&#8230; 
Arap dünyasında yaşanan siyasi çalkantılar Tunus ve Mısır derken, Libya&#8217;ya ve en son Bahreyn&#8217;e sıçradı. Şüphesiz tüm bu gelişmeler bizi de yakından ilgilendiriyor. Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/libya_2.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15222" title="libya_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/libya_2.jpg" alt="" width="232" height="285" /></a>Sunuş:</em></strong><em> Libya hakkında ezber bozan bir makale&#8230; Libya&#8217;yı bilen birisi tarafından hazırlanmış, ülkenin iç siyasi yapısını da göz önüne alan ve Libya&#8217;nın Mısır ve Tunus&#8217;tan farklı yönlerine işaret eden bir yazı&#8230; </em></p>
<p><em>Arap dünyasında yaşanan siyasi çalkantılar Tunus ve Mısır derken, Libya&#8217;ya ve en son Bahreyn&#8217;e sıçradı. Şüphesiz tüm bu gelişmeler bizi de yakından ilgilendiriyor. Bu ilginin birkaç sebebi var&#8230; İlk olarak, bu olayların yaşandığı İslam âleminin bir parçasıyız. İkinci olarak, tarihi, coğrafi ve siyasi ilişkilerimiz bizim bu topraklara kayıtsız kalmamızı engelliyor. Son olarak ise, ne yazık ki, benzer isyanların Türkiye&#8217;de çıkacağı gibi söylemlerle bu olaylar da iç siyasete malzeme yapılmakta&#8230;</em></p>
<p><em>Her ne olursa olsun, Kuzey Afrika ve Ortadoğu&#8217;da yaşanan ve tarihi addedebileceğimiz bu gelişmelerin doğru okunması önemli bence&#8230; Bu nedenle Libya ile ilgili aşağıdaki analizi sizinle paylaşmak istedim&#8230; Konu bütünlüğünü bozmamak için kimi &#8220;tazeliğini yitirmiş&#8221; bilgilere de dokunmadım.  (EP)</em></p>
<p><em>(Bu makale Mahdi Darius Nazemroaya tarafından kaleme alınan </em><a href="http://www.voltairenet.org/"><em>www.voltairenet.org</em></a><em> adresinde yayınlanan <strong>&#8220;</strong></em><strong><em>Libya: Are the US and EU Pushing for Civil War to Justify NATO Intervention?</em></strong><strong><em> </em></strong><strong><em>&#8220;</em></strong><em> isimli makalenin serbest çevirisidir.)</em></p>
<p><strong>Libya&#8217;nın &#8220;Jamahiriya<a name="_ftnref1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ftn1"><strong>[*]</strong></a>&#8220;sında Bir şeyler Kokuşmuş Durumda</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/libya1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15223" title="libya1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/libya1-300x218.jpg" alt="" width="300" height="218" /></a>Libya&#8217;nın &#8220;Jamahiriya&#8221;sında birşeyler kokuşmuş durumda ve Muammer Kaddafi&#8217;nin baskıcı bir diktatör olduğu konusunda hiç kimsenin şüphesi yok. Kaddafi 42 yıldır Libya&#8217;nın -sözde- &#8220;önderi&#8221; olarak diktatörlüğünü sürdürüyor. Ancak görünüyor ki ülkede tansiyon yükselmekte ve devrimin flamaları sallanmaya başladı.  Yine bu duruma İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague&#8217;nun Kaddafi&#8217;nin Venezulla&#8217;ya gittiği yönündeki iddiaları da eklenmiş oldu<a name="_ednref1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn1">[1]</a>. Bu iddialar Kaddafi ve rejimine karşı olan isyanın elektriğini de arttırmış oldu.</p>
<p>Şu an gündemde olan üç diktatörden, Tunus&#8217;ta Bin Ali, Mısır&#8217;da Mübarek ve Libya&#8217;da Kaddafi, arasında Kaddafi&#8217;nin durumu diğerlerinden oldukça farklı. Libya lideri, diğerleri gibi ABD ve AB&#8217;ye alenen bağımlı olan birisi değil ve Mısır ve Tunus&#8217;un aksine, Libya&#8217;nın hem AB hem de ABD arasındaki ilişkileri geçici uzlaşmalara dayalı. Daha açık ifade etmek gerekirse Kaddafi, Mübarek ve Bin Ali gibi &#8220;yönetilen bir diktatör&#8221; değil, bağımsız bir Arap diktatörü.</p>
<p>Diktatörlüğe karşı olunabilir, ancak aynı şekilde yabancıların da vesayetine karşı olmak gerekir. Bu nedenle ABD ve AB&#8217;nin Libya&#8217;ya olan bakış açısı dikkatle incelenmeli. ABD ve AB&#8217;nin menfaatleri açısından baktığımız zaman Tunus ve Mısır&#8217;da statükonun yerli yerinde durması gerekir. Ancak Libya&#8217;daysa tam tersine ABD ve AB&#8217;nin amaçlarına aykırı olan bir sistem<span id="more-15220"></span> kurulmuş durumda.</p>
<p>ABD ve AB ise şimdi Libya&#8217;da eskisinden daha güçlü bir pozisyon almak için Kaddafi ve rejimine yönelik yürütülen devrimden yararlanma amacında. İsyanı desteklemek için ülkenin güney sınırından silahlar sokulmakta. Diğer yandan Libya&#8217;nın istikrarsızlığı Kuzey Afrika, Batı Afrika ve Küresel Enerji rezervlerini de etkileyecek gibi gözüküyor.</p>
<p><strong>Albay Kaddafi Hakkında</strong></p>
<p>Kaddafi&#8217;nin ortaya çıkışı Libya devrimini gerçekleştiren bir grup askeri yetkili arasında yüzbaşı olarak yer almasıyla başladı. Bu devrim 1969 yılında Libya&#8217;nın genç kralı<strong> </strong>İdris<strong> </strong>El-Sanusi&#8217;ye yönelik gerçekleştirilmişti. Bu dönem içerisinde Libya, ABD ve Batı Avrupa&#8217;nın menfaatlerine karşın oldukça uysal bir yapıya sahipti.</p>
<p>Kaddafi&#8217;nin ilk başlarda herhangi bir devlet ya da hükümette etkin bir konumu bulunmamasına rağmen 1969 darbesinden beri Libya&#8217;da var olan ayrıcalık, yolsuzluk ve ahbaplık kültüründen yoğun bir biçimde beslenerek günümüzdeki haline geldi. Yine bu duruma arka planındaki &#8220;kişiliğe tapınma&#8221; duygusunu da ekleyerek kendisini Libya için zorunlu olduğunu göstermeye çabaladı. Kısacası, bu adam sürekli olarak ihtişam rüyaları gören ve bir kahraman ve lider olarak övülen bir megalomanyak olarak karşımızda durmakta.</p>
<p>Kaddafi kendisini kalabalıklara, özellikle Araplar ve Afrikalılar için, bir kahraman olarak sunmak adına her şeyi yapmakta. Onun Çad&#8217;daki askeri maceraları da tarihte böyle bir iz bırakmasında ve Çad&#8217;ı bölerek yandaş bir devlet meydana getirmesi de bu durumu güçlendiriyor. Kaddafi&#8217;nin &#8220;Yeşil Kitabı&#8221;&#8216; politik ve siyasi alanda muhteşem bir yapıt olarak zorla sunulmakta ve saygı gösterilmekte. Birçok entelektüel kitabın övülmesi için ya zorlanıyor ya da kendilerine rüşvet veriliyor.</p>
<p>Yıllar boyunca Kaddafi kendisini halkın içinden romantik bir figür şeklinde göstermeye çabaladı. Buna örnek olarak çadırda yaşaması gösterilebilir. Yaptığı her şeyi kendisini ön plana çıkarmak amacıyla yaptı. Suudi Kralı Abdullah gibi diğer Arap diktatörleri azarlaması da gazetelerde manşet oldu ve Arap halkları tarafından takdirle karşılandı. Yurtdışı seyahatlerinde dikkatleri üzerine toplamak için çevresinde hep kadın korumalar bulundurdu. Daha da ötesi, Libya haricinde İslam hakkında konuşma yaparken kendisini Müslümanların lideri olarak sundu.</p>
<p>Libya Kaddafi&#8217;nin emirleri altındaki bir hükümet tarafından yönetilmekte. Devlet görevlileri ve vatandaşlar üzerinde oluşturulan korku ve itaat  (cronyism) sözde rejimi ayakta tutmak için anahtar kavramlar.  Ülkede Libyalılar olsun yabancı vatandaşlar olsun ya öldürülmekte ya da 40 yılı aşkın süreler boyunca &#8220;kaybolmakta&#8221;. Libya-Lübnan ilişkilerinin gerilmesine neden olan  &#8220;Amal Hareketi&#8221; kurucusu Lübnan&#8217;lı Musa El-Sadr&#8217;ın olayı bunlar arasında en ünlü olanı.  Aynı zamanda Kaddafi rejiminin devlet görevlileri arasında bir rüşvet hiyerarşisi oluşması gibi olumsuz bir etkisi de mevcut. Herkes, Libya halkının zararına olsa bile, kendi menfaatini gözetmekte.</p>
<p><strong>Kaddafi Rejmi İçerisindeki Fraksiyonlar ve Gerilimler</strong></p>
<p>Kaddafi rejiminin doğası gereği, Trablus&#8217;ta rejimin kendi içyapısı içerisinde gerilimler mevcut. Bunlardan bir tanesi Kaddafi&#8217;nin oğlu Saif Al-İslam Kaddafi ile Kaddafi&#8217;nin çevresinde bulunan eski bakanlar arasında yaşanıyor. Libyalı bakanlar genellikle Sail Al-İslam ile eski bakanlar arasında hizipleşmiş durumdalar. </p>
<p>Bunun yanında Kaddafi&#8217;nin kendisi ile oğulları arasında da bir gerilim yaşanmakta. 1999 yılında şu an ulusal güvenlik danışmanı konumunda bulunan Kaddafi&#8217;nin oğlu Mutasssım Kaddafi,  Muammer Kaddafi yurtdışında bulunduğu bir esnada babasını devirmeye çalışmıştı. Mutassım Kaddafi aynı zamanda parasının ve zamanının çoğunu Avrupa&#8217;da ya da yurtdışında harcayan bir &#8220;play-boy&#8221; olmasıyla da ünlü. Bunun yanında bir diğer oğlu Khames Kaddafi ise, &#8220;Khames Milisleri&#8221; olarak adlandırılan ordunun başında. Khames Kaddafi de her zaman diğer kardeşlerinin başarısına karşın onlarla çekişebilecek birisi olarak düşünülüyor.</p>
<p>Libya&#8217;da Kaddafi&#8217;nin gidişin ardından halefleri arasında yaşanabilecek kaosla ilgili olarak her zaman bir korku mevcut. Yıllar boyunca Kaddafi Libya&#8217;da ailesi haricinde kendisine yönelik muhalif olabilecek herhangi kişi ya da grupların güç toplamasına izin vermedi.</p>
<p><strong>Libya&#8217;da Bağlılık ve Kusur Sorunu</strong></p>
<p>Şüphesiz Libya&#8217;da Kaddafi ve ailesine duyulan bağlılık zayıf durumda. Düzeni ayakta tutan daha çok Kaddafi&#8217;ye karşı duyulan korku. Libya hükümetinin ve askerinin yaymış olduğu korkunun seviyesi yine ülkede yaşanan yozlaşmışlıkla da aynı seviyede. Ama artık korkunun üzerinden örtü açılmış durumda. Libya&#8217;nın her tarafında resmi kurumlardan, kasabalardan ve askeri birliklerden Kaddafi rejimine karşı başlayan başkaldırının açıklamaları ve bildirileri duyulmakta.</p>
<p>Libya Hava Kuvvetleri Komutanı Aref Sharif de Kaddafi&#8217;yi terk etti. İçişleri Bakanı olan ve Libya&#8217;da yürütülen özel operasyonlarla yetkili Abdul Fatah Al-Yunis de istifa ettiğini duyurdu. Yunis&#8217;in Kaddafi&#8217;den sonra &#8220;iki numara&#8221; olduğu ve rejimde ikinci derecede suçlu olduğu ifade ediliyor ancak bu gerçeği yansıtmıyor. Gerçekte Libya İç İstihbaratı&#8217;nın başında bulunan ve Kaddafi ile ailevi ilişkisi bulunan Abdullah Sanusi Trablus&#8217;taki yapının &#8220;iki numaralı&#8221; ismi.</p>
<p>Bunun yanında iki Libya savaş uçağı pilotunun Malta&#8217;ya kaçtığı ve Libya Deniz Kuvvetleri&#8217;nin Bingazi&#8217;ye saldırmayı reddettiği duyuruldu. Hatalar kartopu gibi Libya askeri ve hükümeti üzerine yuvarlanıyor. Ancak son durumu analiz edebilmek için üzerinde durmak gerek.</p>
<p><strong>Libya Muhalefeti</strong></p>
<p>Bu noktada Libya&#8217;da muhalefetin kim olduğunu sormalıyız. Libya&#8217;da muhalefet tek bir parçadan meydana gelmiyor, ancak gruplar için ortak nokta, muhalif olunanın Kaddafi ve ailesi olduğu. Muhalif grup içerisinde &#8220;bir diktatöre karşı muhalefet ve direniş hareketi&#8221; ile &#8220;sadece muhalefet hareketi&#8221; olarak iki ayrı sınıfın var olduğunu söyleyebiliriz. Şu haliyle halk ile Kaddafi ve ailesine derin bir nefret besleyen yozlaşmış Libya bürokrasi bu muhalif hareket içerisinde aynı kamptalar, ancak her ikisi de ayrı sınıfları teşkil ediyorlar.</p>
<p>Muhalefeti oluşturan bu yapı, ülke dışından ya da Libya rejimini kendi içerisinden bazı unsurların yönlendirmesiyle birlikte organize olarak bir araya gelmedi ve sistematik bir yapıya sahip değil. Halk tarafından oluşturulan muhalif hareket de yine kendiliğinden olarak ortaya çıktı. Ancak muhalefet ve devrim, sosyal paylaşım siteleri, uluslar arası haber kanalları ve diğer Arap ülkelerinde yaşanan olaylar sayesinde Libya&#8217;nın dışından yönlendirildi ve desteklendi<a name="_ednref2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn2">[2]</a>.</p>
<p>Ülke içerisindeki muhalefetin liderleri ise Libya&#8217;da rejimin kendi içerisinden çıktı. Kaddafi rejimine isyan eden yine sistemin yozlaşmış bürokratları aslında halkın gerçek savunucuları değiller. Bu muhalif unsurlar diktatörlüğe isyan etmiyorlar, onlar gerçekte Kaddafi ve ailesine isyan ediyorlar. Aslında bu durum Kaddafi&#8217;ye karşı isyan eden bazı bürokratların kendilerini korumak adına, diğerlerinin ise gelecekte alabilecekleri pozisyonları güçlendirmek adına isyana katıldıkları şeklinde değerlendirilebilir. Kahire&#8217;de Arap Ligi&#8217;nde Libya delegesi olarak görev yapan Abdel Moneim Al-Honi bu duruma örnek gösterilebilir. Al-Honi Kaddafi&#8217;ye isyan ettiğini duyurdu. Ancak bunun yanında kendisinin 1969 yılında Kaddafi ile birlikte darbede yer alan grubun bir üyesi olduğunu ve 1975 yılında gücü eline almak için başarısız bir darbe girişiminde bulunduğunu da not etmemiz gerekir. Kendisi 1975&#8242;teki olay sonrasında Libya&#8217;dan kaçmış ve ancak 1990 yılında Kaddafi&#8217;den özür dilemesi sonucu ülkesine dönebilmişti. Buradaki tüm niyet Kaddafi sonrası ülkede kurulması planlanan yapıda yer alabilmek. İşte bu istifalar:</p>
<ul>
<li>Libya&#8217;nın Hindistan Büyükelçisi Ali Al-Essawi BBC&#8217;ye yaptığı açıklamada görevini bıraktığını ve hükümetin göstericilere karşı şiddet uygulamasına karşı olduğunu bildirmişti. Al-Essawi, Kaddafi&#8217;nin devrilmesi sonucu kurulacak alternatif hükümette bakan olarak yer alacak önemli bir figür olduğu ifade edilmişti.</li>
<li> Görevinden ayrılan ikinci diplomat olan Arap Ligi Libya Daimi Temsilcisi Abdel Moneim Al-Honi de Kahire&#8217;de ülkesinde gerçekleşen devrime katılmak için görevinden ayrıldığını ifade etmişti. Al-Honi, <em>&#8220;Göstericilere uygulanan baskı ve şiddeti protesto etmek için görevimden ayrılıyor ve devrimin saflarına katılıyorum.&#8221;</em> demişti.</li>
<li> İkinci Sekreter Hüseyin Sadık Al-Musrati Çin&#8217;de El-Cezire&#8217;yle yaptığı görüşmede istifa ettiğini belirtti ve ülkede yaşanan isyana ordunun da destek vermesi çağrısında bulundu<a name="_ednref3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn3">[3]</a>.</li>
</ul>
<p> Al-Yunis ve Sharif gibi bu bürokratlar da rejimin içerisinde bulunan şahıslar, ancak onlar sadece diplomat değil aynı zamanda eski bakanlar. Bu tür devrim figürleri yabancı güçlerle de anlaşma yapabilme potansiyeline sahip.</p>
<p><strong>Libya&#8217;daki Oyuna Dâhil Olan Dış Güçler  </strong></p>
<p>ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya hükümetleri Kaddafi&#8217;nin bir diktatör olduğunu çok iyi biliyor. Ancak Trablus ile kârlı anlaşmalar yapmak dışında başka bir şey yaptıkları yok. Medya Libya&#8217;da yaşanan şiddet olaylarını ele aldığı zaman aynı zamanda burada kullanılan silahların da nereden geldiğini de sorması gerekir. Bu silahların ABD ve AB tarafından Libya&#8217;ya satıldığına dikkatle bakılmalı. Bu da onların demokrasiyi yayma programlarının bir parçası mı?..</p>
<p> Libya ve ABD arasında tekrar yakınlaşma başladığından beri her iki ülkenin ordusu da daha yakın ilişkiler geliştirmeye başladı. ABD ve Libya, aralarında askeri ilişkilere sahip ve bu tekrar yakınlaşma sonrası Trablus ABD&#8217;den silah almak için oldukça istekli davranıyor<a name="_ednref4" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn4">[4]</a>. Pentagon sözcüsü Yarbay Hibner 2009 yılında yaptığı açıklamada mevcut olan bu ilişkiyi en iyi şekilde açıkladı: <em>&#8220;ABD, Libya&#8217;nın bölgede her iki ülkenin de çıkarlarına hizmet edecek şekilde askeri kapasitesini arttırması için gerekli savunma ekipmanları konusundaki taleplerini yerine değerlendirecektir<a name="_ednref5" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn5"><strong>[5]</strong></a>.&#8221;</em> Burada dikkat çekici nokta ABD&#8217;nin çıkarlarına vurgu yapılması. Bu da demektir ki, ABD Libya&#8217;yı sadece kendi çıkarları çerçevesinde silahlandıracak.</p>
<p> Libya&#8217;da bir gece boyunca yaşanan olaylara baktığımız zaman ABD&#8217;nin tüm yeni silahlarının Libya&#8217;da mevcut olduğunu görüyoruz. Amerikan yapımı F-16&#8242;lar, Apache helikopterleri ve kara araçları Libya içerisinde Kaddafi tarafından göstericilere karşı kullanılmakta<a name="_ednref6" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn6">[6]</a>.  Eğer doğrulanabilirse bu durum konuyu ifşa etmesi açısından oldukça dikkat çekici. ABD silahlarının Libya ordusunda bulunduğu yönünde herhangi bir resmi bilgi de mevcut değil. F-16&#8242;ların aksine, Libya ordusunun kullanmakta olduğu savaş uçakları genellikle Fransız yapımı Mirages ya da Rus yapımı MİG&#8217;lerdir.</p>
<p> Silvio Berlusconi ve İtalyan hükümeti de Kaddafi rejiminin güçlü destekçilerinden. Gelen bir bilgiye göre Libya Hava Kuvvetleri içerisinde İtalyan pilotları da kullanılmakta<a name="_ednref7" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn7">[7]</a>. Yine aynı zamanda Çad, Sudan, Nijer ve Nijerya&#8217;dan gelen paralı askerler de göstericilere karşı kullanılıyor. Bu iddialar yine Libya&#8217;dan gönderilen video kayıtları ile de doğrulanmış durumda. Libya rejimi aynı zamanda Amerikalı ve Avrupalı güvenlik firmaları (paralı askerler) ile de anlaşma yapmayı planlıyor<a name="_ednref8" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn8">[8]</a>.</p>
<p> <strong>El Cezire&#8217;nin Politikası</strong></p>
<p><strong> </strong>Libya hükümeti internet ve telefon hatlarını kesti ve böylece enformasyon savaşını da uygulamaya koymuş oldu. Bu olay çerçevesinde, El Cezire de her ne kadar dünyanın en profesyonel haber ağlarından birisi olsa da onu da doğal bir aktör olarak değerlendirmemek gerekir. El Cezire de otokratik bir yönetim olan Katar Emiri ve Katar hükümeti tarafından destekleniyor. Libya ile ilgili yapılan haber ve röportajlarda da önyargılı ve eğilimli davranıyor. Buna kanıt olarak da Bahreyn ve Katar liderleri arasındaki bağlar nedeniyle Bahreyn ile ilgili haberlerde daha ılımlı davranıyorlar.</p>
<p> El Cezire&#8221;nin Libya jetlerinin Trablus&#8217;ta göstericileri bombaladığı yönündeki haberleri sorgulanması ve teyit edilmesi gereken türde haberler<a name="_ednref9" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn9">[9]</a>. Bunun yanında Libya jetlerinin caddelerdeki göstericileri vurduğu yönündeki haberler ise doğrulanamadı. Diğer iddialar ile ilgili görüntüler mevcut iken bu iddia ile ilgili bir görüntü ortaya çıkmadı.</p>
<p> Libya konusunda önyargılı olan sadece El Cezire değil. Suudi medyası da Libya&#8217;da yaşanan olaylarla ilgili olarak ön plana çıkıyor. Asharq Al-Awsat ABD&#8217;nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika&#8217;daki çıkarları ile sıkı ilişki içerisinde olan bir gazete. Bu gazetenin genel yayın yönetmeni şu an Arap Ligi&#8217;nde Libya ile ilgili alınan kararları desteklerken acaba neden Mısır, Tunus, Bahreyn ve Yemen ile ilgili böyle bir adım atmadı?</p>
<p><strong>Libya&#8217;da Yabancı Güçlerin Rolü</strong></p>
<p>Kaddafi ve oğulları Libya&#8217;yı kendi malları gibi kullanmaktalar. Ülkenin zenginliklerini ve doğal kaynaklarını kendiler ve bürokratlar arasında peşkeş çekiyorlar. Kaddafi&#8217;nin oğullarından birisinin Amerikalı sanatçı Beyonce&#8217;un özel bir konser vermesi için bir milyon dolardan fazla para ödediği bilinmekte<a name="_ednref10" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn10">[10]</a>.</p>
<p> Yabancı şirketlerin, ABD&#8217;nin ve AB&#8217;nin Libya&#8217;ya bakışı da göz ardı edilmemeli. Yine yabancı hükümetlerin ve şirketlerin Libya&#8217;daki rolünün sorgulanması da önem arz ediyor. İtalyan pilotların ve ABD&#8217;den yeni alınan silahların Libya&#8217;da görev alması ile ilgili olarak ABD ve İtalyan hükümetlerinin de sorgulanması gerekir. Şu net olarak görülmektedir ki, demokrasi sadece ABD ve AB çıkarlarına boyun eğmeyen ve hizmet etmeyen diktatörlüklere karşı bir uygun bir bahane olarak kullanılmakta. 21 Nisan 2009&#8242;da Hillary Cilnton ve Obama hükümetinin Mutassım Kaddafi&#8217;yi kollarını açarak karşılaması ABD hükümetinin demokrasiden ne algıladıklarını da göstermesi bakımından dikkat çekici. Bu buluşmada Hillary Clinton&#8217;ın ifadeleri açıkça şu şekildeydi: <em>&#8220;Devlet Bakanı Sayın Kaddafi&#8217;ye hoş geldin demekten mutluluk duyuyorum. Biz Birleşmiş Milletler ve Libya arasındaki ilişkiye değer vermekteyiz. Yine iki ülke olarak işbirliğimizi derinleştirmek ve genişletmek için birçok fırsata sahibiz ve bu ilişkilerin kurulması için can atıyoruz. Bu yüzden Sayın Bakan tekrar hoş geldiniz<a name="_ednref11" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn11"><strong>[11]</strong></a>.&#8221;</em></p>
<p> ABD ve AB&#8217;nin tek istedikleri Libya&#8217;daki kazançlarını arttırabilmek. Bu yüzden iç savaş Brüksel ve Washington&#8217;un şu an akıllarından geçen tek şey olarak görünüyor.</p>
<p><strong>Libya&#8217;nın Balkanizasyonu ve İç Savaşa İtilmesi</strong></p>
<p>Kaddafi&#8217;nin oğlu Saif Al-İslam televizyona verdiği bir demeçte Taliban benzeri bir yapının ülkesini ele geçirmesine karşı meydan okudu. Aynı zamanda bir iç savaş ve kıyamet senaryosu için uyarıda da bulundu. Bu çaba Kaddafi&#8217;nin ülkede gücü tekrar ele geçirme çabası ancak yine bu çaba Libya&#8217;yı bir iç savaşa doğru götürmekte. Üst düzey askeri yetkililerden olan Mahdi Al-Arab da Kaddafi&#8217;ye karşı olduğunu duyurdu<a name="_ednref12" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn12">[12]</a>. Al-Arab aynı zamanda Libya&#8217;nın iç savaşa sürüklenmemesini istediğini de belirterek konumunu da belirlemiş oldu<a name="_ednref13" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn13">[13]</a>. Bunun sebebi, bulunduğu şehir olan Zawarah halkının isyana katılıp yakınında bulunan Trablus&#8217;a yürüyerek zarar görmemesiydi<a name="_ednref14" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn14">[14]</a>.  </p>
<p> Libya&#8217;nın gitmekte olduğu iç savaş iki noktadan besleniyor. Birincisi Kaddafi rejiminin doğasındaki korku ve baskı, ikincisi ise Libya&#8217;nın bölünmesi ve güçsüzleşmesi için dışarıdan duyulan arzular.</p>
<p> Paranoyak bir otokrat olan Kaddafi Libya&#8217;yı sürekli bölünmeye karşı korumaya çalıştı. Yıllar boyu Kaddafi&#8217;nin oğullarının kendi aralarında bir iç savaş başlatacağı ya da diğer üst düzey bürokratların Kaddafi gittiği zaman gücü ele geçirmeye çalışacakları şeklinde bir korku vardı. Dini, etnik ya da kabile temelli bir iç savaş ise aslında büyük bir tehdit değil. Kabileler ya da dini gruplar bir arada yaşayabilirler. Asıl iç savaş kıvılcımını çıkarabilecek olanlar ise rejimin unsurları. İç savaş tehditi rejimin kendi içerisinde rakip gruplar arasından çıkmakta.<strong></strong></p>
<p><strong> </strong>Devrim bayrakları Libya içerisinde dalgalanıyor. Arap dünyasında yaşanan kaos Washington&#8217;da, Tel Aviv&#8217;de Londra&#8217;da ve NATO karargahlarında bir çok stratejik çerçeve içerisinde faydalı olarak görünüyor. Eğer Libya iç savaşa düşerse ya da küçük devletçiklere bölünürse (balkanizasyon) ABD ve AB uzun vadede bu durumdan faydalanacak ve ciddi jeopolitik kazanımlar elde edecektir.</p>
<p> Libya&#8217;da yaşanan olaylar nedeniyle Kuzey Afrika&#8217;daki tüm komşu devletlerin düzeni bozulabilir. Batı Afrika da aynı şekilde Libya ve Çad&#8217;dan başlayan ve Nijer, Cezayir ve Sudan&#8217;a uzanan kabile sınırları yüzünden kaosa sürüklenme ihtimaline sahip. Bu durum Avrupa, küresel enerji piyasası üzerinde de dikkat çekici bir etkiye neden olabilir. Ki zaten Libya&#8217;da yaşanan olaylar Kuzey Kutup dairesi ve çevresinde bulunan enerji kaynaklarının kullanımının önünü açmaya başlıyor<a name="_ednref15" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn15">[15]</a>.</p>
<p><strong>Kaddafi&#8217;nin Sonu Ne Olacak?</strong></p>
<p>Büyük olasılıkla Mübarek ya da Bin Ali kadar dışarıdan desteğe sahip olacak kadar şanslı olmayacak. Kaddafi&#8217;nin iltica edecek bir ülke<strong> </strong>bulması da<strong> </strong>o<strong> </strong>kadar kolay değil. İstikrarsız ve dengesiz tavırları yüzünden diğer ülkeler Kaddafi&#8217;yi bir yük olarak değerlendiriyorlar.</p>
<p> Arap diktatörler tarafından muhtemel iltica yeri olarak görülen Suudi Arabistan da Libya ile aralarındaki kötü ilişkiler nedeniyle büyük olasılıkla Kaddafi&#8217;nin iltica talebini kabul etmeyecektir. Yine Kaddafi Lübnan tarafından da bir soruşturma nedeniyle aranır durumda. Kısacası Kaddafi&#8217;nin Körfez Bölgesi&#8217;ndeki Arap liderleri ve petrol şeyhleri ile ilişikleri gergin ve olumsuz. Bu yüzden Körfez Bölgesi&#8217;nden herhangi bir yere ilticası kabul görmeyecektir.</p>
<p> Genellikle Arap hükümetleri Kaddafi&#8217;yi ağırlamaktan çekineceklerdir. Kaddafi kendisini insanlığın lideri gibi göstermeye çalışıyor ve aynı zamanda birçok Arap diktatörünü aşağılıyor. Bunun yanında şunu da eklememiz gerekir ki Kaddafi Arap Ligi toplantılarında Filistin ve Irak hakkında yaptığı konuşmalar nedeniyle de diğer Arap diktatörlerden daha popüler ve daha samimi bir portre çiziyor.</p>
<p> Kaddafi yine ABD, Kanada, Türkiye, İran, Japonya, Çin, İsrail, Hindistan, Avusturalya, Yeni Zelanda ve Güney Kore&#8217;ye iltica edemeyecektir. Latin Amerika, Avrupa ve eski Sovyet devletleri de büyük olasılıkla Kaddafi&#8217;nin iltica başvurusunu kabul etmeyecektir. Afrika&#8217;da Sahra Çölü altında bulunan devletler Kaddafi&#8217;nin iltica etme ihtimali en yüksek olan devletler olarak görünüyor.</p>
<p> Kaddafi&#8217;nin görüşleri oldukça sığ ve gücü elinde tutma konusunda da çok kararlı. İç savaş ihtimali Libya&#8217;nın ufkunda hayalet gibi beliriyor. Kaddafi&#8217;nin barış içinde Libya&#8217;yı terk etmesi olası görünmüyor ve Birleşik Devletler ve müttefikleri bu olasılığı hesapta tutuyor. 23-24 Şubat tarihlerinde Kaddafi ülkenin üç büyük kabilesinin (Werfala, Tarhouna ve Wershfana) reisleri ile bir araya geldi ve onların desteğini güvence altına aldı<a name="_ednref16" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn16">[16]</a>. Kendi kabilesi de Kaddafi&#8217;yi desteklemekte. Yine Madarha ve Awlad Slieman kabileleri de Kaddafi&#8217;yi destekleyecek gibi gözüküyor<a name="_ednref17" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn17">[17]</a>.     <strong> </strong></p>
<p><strong> </strong><strong>ABD ve AB&#8217;nin Libya Üzerinde Kontrol Sağlaması ve NATO&#8217;nun Müdahalede Bulunmasına Yönelik Tehditler </strong></p>
<p><strong> </strong>Libya yıllar boyu Pentagon politikalarına zıt bir pozisyonda bulunmuştu. NATO&#8217;da üst düzey görevlerde yer almış emekli komutan olan Wesley Clark&#8217;a göre Libya Taliban tarafından kontrol edilen Afganistan&#8217;ın işgal edilmesinden sonra sıradaki ülkeydi.  Bu listede Irak, Somali, Sudan, Lübnan, Suriye ve son olarak İran bulunuyordu. Clark&#8217;ın ifadesiyle:</p>
<p> <em>&#8220;Birkaç hafta sonra onu (Pentagon&#8217;da üst düzey bir komutandan bahsediyor) gördüğüm zaman Afganistan&#8217;ı bombalamaktaydık. ‘Irak&#8217;la hala savaşacak mıyız?&#8217; diye sordum. ‘Bundan daha kötüsü de var.&#8217; dedi ve masasının çekmecesine ulaşıp bazı belgeler çıkardı. ‘Az önce yukarıdan(Savunma Bakanlığı&#8217;ndan bahsediyordu.)aldım bunları&#8217;. Bu belgeler 5 yıl içerisinde 7 ülkeye müdahale edeceğimizi söylüyor. Bunlar Irak&#8217;la başlıyor ve sonra Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan&#8217;la devam ediyor ve İran ile son buluyor<a name="_ednref18" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn18"><strong>[18]</strong></a>.&#8221;</em></p>
<p> Doğrudan ya da dolaylı olarak bu listede bulunan tüm ülkelere müdahale edilmiş ve tüm ülkeler ABD ve müttefiklerine karşı teslim olmuş durumdalar. Bunun tek istisnaları İran ve müttefiki Suriye.  Lübnan&#8217;da da bazı kazanımlar elde ettiler, ancak Hariri&#8217;nin başını çektiği 14 Mart Koalisyonu&#8217;nun dağılmasıyla bu kazanımlarını bir noktada kaybetti.</p>
<p> Libya 2001 yılında Washington ile gizli görüşmeler yapmaya başladı. Bu görüşmeler 2003 yılında İngiliz ve ABD askerlerinin Bağdat&#8217;a girmesiyle resmi olarak gerçekleşmeye başladı. ABD ve müttefikleri her zaman Libya&#8217;nın enerji sektörü ve geniş zenginlikleri üzerindeki etkilerini arttırmaya çabaladılar. Bir iç savaş da bunun için en iyi imkânı sağlayacaktır.</p>
<p><strong>Libyalılar İnsani Müdahale Bahanesinin Farkında Olmalılar</strong></p>
<p>Libyalılar savunmalarını üst düzeyde tutmalı. Çünkü ABD ve AB alenî bir biçimde her iki tarafı da desteklemekte. ABD Kaddafi&#8217;yi askeri donanımlarla desteklerken, diğer taraftan muhalefete de destek veriyor. Eğer Batılı hükümetler demokrasi konusunda endişelilerse Libya ile özellikle enerji sektöründe ticari ilişkilerini kesmeliler.</p>
<p> Hem ABD hem de Brüksel&#8217;de bulunan güçler muhalif güçlerin yanında yer alabilirlerdi. Ancak onlar Kaddafi&#8217;yi desteklediler. Fakat Bin Ali ya da Mübarek&#8217;te olduğu Kaddafi&#8217;nin rejimini kontrol altına alamadılar. Libya çok daha farklı bir hikâyeye sahip. Washington ve Brüksel&#8217;in amacı ya Libya&#8217;da rejimin değişmesi ya da iç savaş için kontrolünü daha da güçlendirmek olacak. &#8220;Kaddafi&#8217;ye karşı muhalif hareketler&#8221; güçlü, ancak &#8220;toplumsal bir muhalif hareket&#8221; yeteri kadar güçlü değil. Bunların her ikisi de farklı şeyler.  Diğer taraftan yozlaşmış bürokratları içerisinde barındıran Kaddafi&#8217;ye karşı var olan mevcut muhalefetin doğası gereği demokrasi de garanti altında değil.</p>
<p> Şimdi Yugoslavya ve Irak&#8217;ta olduğu gibi Libya&#8217;ya da &#8220;insani müdahalenin&#8221; konuşulduğu bir zamanı yaşıyoruz. NATO&#8217;nun askeri müdahalesi olarak Libya hava sahasının uçuşa kapatılması da dile getiriliyor. Eğer bunlar gerçekleşirse, Libya 2003 sonrası Irak gibi tüm varlıklar yabancı şirketler tarafından yağmalanan ve özelleştirilen bir ülke haline gelebilir.</p>
<p> Bugün Libya ve geri kalan Arap dünyasında Ömer Muhtar ve Selahaddin&#8217;in ruhu hala yaşamakta. Kaddafi ve oğullarından kurtulmak bir nihai çözüm değil. Libya&#8217;daki yozlaşmış sistem ve yozlaşmış siyasi kültürün de alaşağı edilmesi gerekir. Aynı zamanda yabancı vesayetinin Libya&#8217;da kök salmasına izin verilmemelidir. Eğer Libyalılar harekete geçer ve hareketlerine sadık olurlar ise böyle bir senaryo ile baş edebilirler.</p>
<p> <strong>  </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p> </p>
<hr size="1" /> </p>
<p><a name="_ftn1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ftnref1">[*]</a> Jamahiriya: Libya&#8217;da Kaddafi tarafından kurulmuş bulunan rejime verilen isim. (Çev. not)</p>
<p> </p>
<hr size="1" /> </p>
<p><a name="_edn1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref1">[1]</a> &#8220;Hague: Kaddafi&#8217;nin Venezulla&#8217;ya gittiğine dair bazı bilgiler var.&#8221; Reuters, 21 Şubat 2011-03-11</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref2">[2]</a> Bir yerlerden 1969 darbesi öncisi Libya bayrakları çıkarıldı. Pek tüm bu bayraklar nereden geldi?</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref3">[3]</a>&#8221; Libyalı üç diplomat istifa etti.&#8221; The Hindu, 22 Şubat 2011</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn4" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref4">[4]</a> James Wolf, &#8220;ABD silahları Libya&#8217;ya satılıyor&#8221;. Reuters, 6 Mart 2009</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn5" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref5">[5]</a> A.g.m</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn6" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref6">[6]</a> Bilgiler Libya&#8217;dan elde edildi ancak şimdilik doğrulanmadı.</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn7" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref7">[7]</a> A.g.m</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn8" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref8">[8]</a> A.g.m</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn9" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref9">[9]</a> A.g.m; &#8220;Bu durum için iki açıklamam var:. Birincisi Libya&#8217;da hükümet ajanları bilerek El Cezire&#8217;ye yanlış bilgiler vermekteler. Bu bilgilere jetlerin caddelerde göstericileri vurduğu bilgisi de dahil. Kaddafi bu şekilde El Cezire&#8217;nin itibarını düşürmeyi amaçlıyor. İkincisi ise açıkça yanlış bilgilendirme yapıyor. Ne olursa olsun her iki durumda da caddelerde göstericiler jetler tarafından henüz vurulmadı.</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn10" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref10">[10]</a> Marine Hyde, &#8220;Beyonce ve Kaddafi&#8217;nin oğlu için 2 milyon dolarlık şarkı&#8221;, The Guardian(UK) 8 Ocak 2010; Konser verilen Hannibal Kaddafi değil Mutassım Kaddafi idi(haberde yanlışlık var). Bu haber güvenilir değil, ayrıca İngiltere ve Batı Avrupa medyası tarafından verilen böyle haberler genellikle hayali bir maceranın tasvir edilmesi şeklinde verilir. Tabii ki, böyle olaylarda yabancı kuruluşların da rolü var.</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn11" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref11">[11]</a> ABD Dışişleri Bakanlığı, &#8220;Libya Ulusal Güvenlik Danışmanı Dr. Mutassım Kaddafi ile Yapılan Toplantı Öncesi Açıklamalar &#8220;, 21 Nisan 2009</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn12" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref12">[12]</a> Bilgiler Libya&#8217;dan elde edildi ancak şimdilik doğrulanmadı.</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn13" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref13">[13]</a> A.g.m</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn14" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref14">[14]</a> A.g.m</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn15" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref15">[15]</a> David Ljungren, &#8220;Libya Kargaşası dikkatleri Antarktika Petrolüne Çekti: Grönland&#8221; akt. Robert Wilson, Reuters, 23 Ocak 2011</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn16" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref16">[16]</a> Bilgiler Libya&#8217;dan elde edildi ancak şimdilik doğrulanmadı. Bana Kaddafi&#8217;nin onlara gerekli reformların yapılacağı ve bir sene görevi bırakacağı sözü verdiği iletildi. Ayrıca oğullarından hiçbirinin yönetimi devralmayacağını ifade ettiği bilgisini de aldım.</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn17" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref17">[17]</a> A.g.m</p>
<p> </p>
<p><a name="_edn18" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref18">[18]</a> Emekli Generel Wesley Clark, &#8220;92. Cadde Özel Görüşmesi&#8221;, Amy Goodman tarafından yapılan görüşme, Democracy Now, 2 Mart 2007</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çekiyorsa &#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">A</span><span style="color: #0000ff;">merika Tedavi Edilebilir mi?</span></a></span></strong></p>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7855" title="20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt-203x300.jpg" alt="" width="115" height="166" /></span></a> <span style="color: #000000;">Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız? </span></span><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> <span>Bayrak y</span><span>akmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz.</span><span> </span><span>ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.</span></span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> </span><span style="color: #000000;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirin.</span></a></span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"></span> </div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"></span> </div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"></span> </div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/filistin_israil.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Yahudi oldukları için mi zalimler?</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/filistin_israil.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-9555" title="israil_siyonizm_zulum" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/israil_siyonizm_zulum-194x300.jpg" alt="" width="133" height="190" /></span></a>İsrail bir çok bakımdan Türkiye’ye benzeyen bir ülke. Paranoyak bir ulus-devlet. <strong><em>“Yoktan var edilmiş bir millet”</em></strong> dört tarafı <strong><em>“düşmanla çevrili”</em></strong> kutsal bir vatanda yaşıyor. Terör tehlikesine karşı ülkenin güvenliği için(?) haklar ve özgürlükler çiğneniyor. Devlet eliyle düşman üretiliyor! </p>
<p style="text-align: justify;">Gidemeyenlerin ülkesi oluyor İsrail… Kendi zulmü altında ezilen, korku içinde yaşayan, dünyasıyla beraber Ahiret’ini de kaybetmiş olan <strong>İsrailli</strong> zannederim <strong>Filistinliden</strong> bile daha zavallı bir durumda bu yüzden. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/filistin_israil.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz</span></a></strong>.</p>
<p></span></span></div>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/18/libya-abd-ve-ab-nato-mudahalesini-hakli-cikarmak-icin-ic-savasi-tesvik-mi-ediyor/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/18/libya-abd-ve-ab-nato-mudahalesini-hakli-cikarmak-icin-ic-savasi-tesvik-mi-ediyor/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Somali: Korsan mı, balıkçı mı?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/02/somali-korsan-mi-balikci-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/02/somali-korsan-mi-balikci-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Mar 2011 21:01:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emre Paksoy</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Somali]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15003</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;Somalili&#8217;lerin bizim nükleer atıklarımız içerisinde kürek çekmesini ve biz onların balıklarını Paris&#8217;te, Roma&#8217;da ve Londra&#8217;da restoranlarda yemek için kapışırken onların sakince sahilde beklemelerini mi umuyoruz?  Biz bu suçlar için harekete geçmedik, fakat balıkçılardan birkaçı dünyanın petrolünün %20&#8217;si için transit koridor olan deniz yolu trafiğini aksatarak tepki verdikleri zaman hareketlendik&#8230;&#8221;
  (Bu makale Jeffrey St. Clair tarafından www.voltairenet.org [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/somali-korsan.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15004" title="somali-korsan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/somali-korsan.jpg" alt="" width="200" height="319" /></a>&#8220;&#8230;Somalili&#8217;lerin bizim nükleer atıklarımız içerisinde kürek çekmesini ve biz onların balıklarını Paris&#8217;te, Roma&#8217;da ve Londra&#8217;da restoranlarda yemek için kapışırken onların sakince sahilde beklemelerini mi umuyoruz?  Biz bu suçlar için harekete geçmedik, fakat balıkçılardan birkaçı dünyanın petrolünün %20&#8217;si için transit koridor olan deniz yolu trafiğini aksatarak tepki verdikleri zaman hareketlendik&#8230;&#8221;</em></p>
<p><em> </em><strong><em> (Bu makale Jeffrey St. Clair tarafından </em></strong><a href="http://www.voltairenet.org/"><strong><em>www.voltairenet.org</em></strong></a><strong><em> adresinde yayınlanan &#8220;Somalia: &#8220;pirates&#8221; or struggling fishermen?&#8221; isimli makalenin serbest çevirisidir.)</em></strong></p>
<p><em>Medya,  Somali&#8217;de rehinelerin bulunduğu kötü şartlar üzerine odaklanmış durumda. Ancak Somali&#8217;li  &#8220;korsanların&#8221; yaşam şartlarına baktığımızda durum daha da farklı&#8230; Bu &#8220;korsanların&#8221; Batılı devletler tarafından kıyı sularının yağmalanmasına ve zehirli atıklarla kirletilmesine karşı mücadele eden balıkçılar olduğu görülüyor&#8230; &#8220;The Censured Project&#8221; tarafından ‘Top 25 of 2010&#8242;da listelenen bu makaleye göre, &#8220;korsanlık&#8221;, medyada yazıldığı gibi Somali&#8217;de devam etmekte olan siyasi kaosun sadece tek bir yönü değil. Bunun yanında Birleşmiş Milletler tehlikeli sular üzerindeki antlaşması altındaki zorunluluklarını da uzun süredir ihmal etmekte. </em></p>
<p>Uluslararası toplum, 18 yıl önce Somali hükümetinin devrilmesinden beri dünyanın dört bir tarafından Somali sularını yasak avlanma ve zehirli atıklarını dökmek için gelenlere karşı korumak yerine, Somalili balıkçı korsanların kınanmasına ve müdahale edilmesine karar verdi.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/somali-korsan-2.jpg"><img class="size-full wp-image-15006 aligncenter" title="somali-korsan-2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/somali-korsan-2.jpg" alt="" width="499" height="279" /></a></p>
<p>1991&#8242;de Somali hükümeti düştüğü zaman yabancı güçler ülkenin gıda kaynaklarını yağmalamak ve korumasız denizlerini nükleer ve diğer zehirli atıklar için boşaltma alanı olarak kullanmaya başlamak için bir fırsat ele geçirdiler.</p>
<p>Açık Deniz Görev Gücü (HSTF)&#8217;ne göre, Somali&#8217;nin kendi sularını ve balık alanlarını koruma ve kontrol gücünden yoksun olmasının verdiği avantajla 2005 yılında bir sezonda 800&#8242;ün üzerinde balıkçı gemisi Somali sularına girdi. Bu kontrolsüz, düzensiz ve yasadışı gemiler tahmini yıllık 450 milyon dolarlık deniz ürününü Somali denizlerinde avlıyorlar.  Bu şekilde, dünyanın en fakir halklarından birisinin paha biçilemez protein kaynaklarını çalmakta <span id="more-15003"></span>ve yasal olarak faaliyet gösteren balıkçıların geçim kaynaklarını kurutuyorlar. Yasadışı balıkçılık gibi zehirli atıkların dökülmesi ile ilgili iddialar da 1990&#8242;ların başlarından beri mevcuttu. Ancak 2004 yılında ülkeyi tsunami vurması ile birlikte bu iddiaları doğrulayan somut kanıtlar da ortaya çıktı<a name="_ednref1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn1">[1]</a>. Birleşmiş Milletler tsunaminin paslanmış zehirli atık konteynerlerini Kuzey Somali&#8217;deki Puntland kıyılarına vurduğunu rapor etmişti.</p>
<p>UNEP sözcüsü Nic Nuttal bu konteynırların dalgaların gücü ile kırılıp açılması hakkında El Cezire televizyonuna konuşmuştu.  Nuttal&#8217;a göre, bu konteynırlar 10 yıldan fazla süredir devam etmekte olan korkunç bir faaliyeti ifşa etmişti: <em>&#8220;Somali 1990&#8242;ların başından beri tehlikeli atıkların boşaltıldığı bir alan olarak kullanılmaya başlandı ve bu durum iç savaş döneminde de devam etti. Atıklar çok çeşitli&#8230; Radyoaktif uranyum atıkları var&#8230; Kadmiyum, civa gibi ağır metal artıkları var&#8230; Ayrıca endüstriyel atıklar olarak adlandırabileceğiniz hastane atıkları ve kimyasal atıklar da mevcut&#8230;&#8221;</em></p>
<p>Nuttal ayrıca konteynırlar kıyılara vurduğundan beri yüzlerce bölge sakininde ağız ve mide kanaması, deri enfeksiyonu ve diğer tür rahatsızlık şikâyetleri ile hastalandıklarını ifade etti. Yine Nuttal&#8217;a göre, Somali&#8217;de en fazla korku veren olay nükleer atıkların boşaltılması&#8230; Nükleer atıklar Somalililer&#8217;i ve okyanusun tamamını yok etmekte.</p>
<p>BM Somali sözcüsü Ahmedou Ould-Abdallah göre ise, şirketler Somali hükümeti ya da askeri yetkililerine atıkların boşaltılması için para vererek 18 yıldır süren Somali&#8217;deki iç savaşın körüklenmesine yardım ediyorlar. Ould-Abdallah: <em>&#8220;Hükümet kontrolü yok ve ahlâklı az sayıda insan var&#8230; Evet, yüksek makamlarda bulunanlar satın alınmış ancak, Geçici Federal Hükümet&#8217;in kırılganlığı nedeniyle bazı şirketler artık yetkililere bile sormuyor, basitçe gelip atıklarını bırakıyorlar ve gidiyorlar.&#8221;</em></p>
<p>1992 yılında Avrupa Birliği ülkeleri ve diğer 168 ülke &#8220;Tehlikeli Atıkların Sınıraşan Hareketlerinin ve Kullanımının Kontrolünü Düzenleyen Basel Antlaşması&#8221;nı imzaladı.  Antlaşma ülkeler arasında iki taraflı görüşmeler olmadan ticaret antlaşması yapılmasını ve mutabakat imzalanmasını yasakladı.  Bu antlaşma aynı zamanda gemilerin bir savaş bölgesine tehlikeli atık bırakmalarını da yasakladı.</p>
<p>Sürpriz bir şekilde, BM kendi kararlarını göz ardı etti. Somali deniz kaynaklarının yağmalanması ve zehirli atıkların boşaltılmasına yönelik harekete geçilmesi için Somali tarafından ve uluslararası alanda yapılan başvuruları görmezden geldi. Şiddet de, aynı şekilde bölgedeki denizcilik otoriteleri tarafından uzunca süre görmezden gelindi.</p>
<p><strong><em>Bu sayede bizim &#8220;korsan&#8221; diye adlandırdığımız insanlar ortaya çıktı. </em></strong><strong><em></em></strong></p>
<p>Herkesin kabul edeceği üzere, bu insanlar atık bırakanları ve yasak avlanmaları caydırmak maksadıyla sürat botlarını alarak denize açılan sıradan Somalili balıkçılardı. En azından onlardan &#8220;vergi&#8221; almaya çalışıyorlardı. Kendilerini Somali&#8217;nin Gönüllü Kıyı Koruyucuları olarak adlandırıyorlardı.</p>
<p>Korsan liderlerinden biri olan Sugule Ali de amaçlarının yasadışı avlanmanın ve sularının kirletilmesini durdurmak olduğunu ifade etmekte: <em>&#8220;Biz kendimizi deniz haydutları olarak görmüyoruz. Asıl haydutlar kıyılarımızda yasadışı balık avlayan, atık bırakan ve silah taşıyanlar.&#8221; </em></p>
<p>Johann Hari ise Huffington Post Gazetesi&#8217;nde, rehin alma eylemleri her ne kadar haklı görülmese de, &#8220;korsanlar&#8221;ın yerel nüfus içerisinde belirtilen sebepler nedeniyle büyük desteğe sahip olduğunu ifade ediyor. Yine Somali kaynaklı bağımsız bir haber sitesi olan WardherNews<a name="_ednref2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn2">[2]</a> de Somalili&#8217;lerin ne düşündüğü hakkında sahip olduğumuz en iyi araştırmayı yapmış durumda. Araştırmanın sonucuna göre halkın %70&#8242;i <em>&#8220;ülkenin deniz sahasını savunmanın bir şekli olarak korsanlık faaliyetlerini güçlü bir şekilde desteklediklerini&#8221;</em> ifade ediyorlar<a name="_ednref3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn3">[3]</a>.</p>
<p>BM ise Somali insanlarını ve sularını uluslararası ihlalden korumak yerine bu ihlalcilere Somalili korsanlara yönelik savaşı sürdürmesi için yetki ve cesaret vererek saldırgan bir çözüme başvuruyor.</p>
<p>BM Güvenlik Konseyi&#8217;nin <em>&#8220;denizcilik faaliyetlerinin güvenliği için Somali açık denizlerinde yürütülen korsanlık faaliyetlerine karşı mücadelede aktif olarak yer alması için devletlere çağrıda&#8221;</em> bulunduğu Haziran 2008&#8242;deki 1816 numaralı ve Ekim 2008&#8242;deki 1838 numaralı önergeleri kabul edildi. Konuyla ilgili hem NATO hem de AB aynı şeyleri söylediler. Rusya, Japonya, Hindistan, Malezya, Mısır ve Yemen ile birlikte birçok ülke de yine bu mücadelenin içine dâhil oldu.</p>
<p>Yıllardır dünya denizlerinde korsanlıkla mücadeleye yönelik BM önergeleri uygulamaya geçmede başarısız oldu. Çünkü devletler bu önergelerin kendi bağımsızlık ve güvenliklerini tehlikeye sokacağını hissettiler. Devletler kendi sularındaki kontrolü bırakma konusunda gönülsüzler. Bazı Batı Afrika, Karayip ve Güney Amerika ülkelerinde karşı çıkılan 1816 ve 1838 numaralı önergeler Somali&#8217;ye göre şekillendirilerek uygulamaya konuldu. Somali ise bağımsızlığını koruyacak talepleri yeteri kadar güçlü bir şekilde BM&#8217;de temsil edemedi. Neticesinde Somali kamuoyunun yasak avlanma ve tehlikeli atıkların bırakılması yönünde bir ifade içermeyen taslak önergeye karşı çıkması görmezden gelindi.</p>
<p>Hari soruyor, <em>&#8220;Somalili&#8217;lerin bizim nükleer atıklarımız içerisinde kürek çekmesini ve biz onların balıklarını Paris&#8217;te, Roma&#8217;da ve Londra&#8217;da restoranlarda yemek için kapışırken onların sakince sahilde beklemelerini mi umuyoruz?  Biz bu suçlar için harekete geçmedik, fakat balıkçılardan birkaçı dünyanın petrolünün %20&#8217;si için transit koridor olan deniz yolu trafiğini aksatarak tepki verdikleri zaman hareketlendik.</em> <em>Gerçekten korsanlık faaliyetleri ile uğraşacaksak, Somalili&#8217;lerin suçlarını kökünden sökmek için silahlı botlar göndermeden önce sorunun asıl kökenini- bizim suçlarımızı- sona erdirmemiz gerekir.&#8221;</em></p>
<p><strong><em>Mohamed Abshir Waldo (WardheerNews)</em></strong></p>
<p>Birçok yönü bulunan korsanlık krizinde <em>&#8220;Somali&#8217;de İki Korsan: Neden Dünya Diğerini Gözardı Ediyor?&#8221;</em> başlıklı makalemi yazdığım 2008&#8242;in Kasım ayından beri bir azalma olmadı<a name="_ednref4" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn4">[4]</a>. Yasadışı avlanma, atık bırakma ve korsanlık aynı şevkle devam ediyor.  Yasak avlanmaya yönelik tepki olarak korsanlığa başlayan Somalili balıkçılar Aden Körfezi ve Hint Okyanusu&#8217;ndaki tüm gemilere yönelik şiddetlerini arttırdılar.</p>
<p>Uluslararası tepkiler, yabancı hükümetler, uluslararası kuruluşlar ve medya Somalili&#8217;lerin canavarlaştığı konusunda birlik oldular. Bu balıkçıları (hiçbir gemici zarar görmemesine rağmen) gemileri yağmalayan ve gemicileri dehşete düşürenler olarak tanımladılar. Atık bırakan ve yasadışı avlanan korsanlara ise medya diğerlerine nazaran daha az değindi.</p>
<p>Birçoğu NATO ve AB üyesi olan 10&#8242;un üzerinde Asya, Arap ve Avrupa ülkelerinden 40&#8242;tan fazla savaş gemisinin meydana getirdiği dünya filosuna ait deniz kuvvetleri Somalili balıkçı korsanlara yönelik avlarını onların gerçekte neden Somali sularında normal balıkçılık yapmadıkları ya da korsanlık yaptıklarını sorgulamadan yoğunlaştırdılar. Somali İçin Uluslararası Temas Grubu (ICGS)&#8217;nun New York, Londra, Kahire ve Roma&#8217;daki çeşitli toplantıları da devam ediyor. Bu toplantılarda Somalili korsan balıkçıların canavarlaşması ve korsanlık meselesinin yargılandığı BM ve ICGS forumlarının yapıldığı ülkelerden gelen gemiler tarafından atık bırakılması ve yasadışı avlanmanın tek bir bahsi yapılmadan daha fazla cezaî yaptırımlara başvurulması ele alınmakta.</p>
<p>30 Mayıs 2009&#8242;da Kahire&#8217;de düzenlenen ICGS Korsanlıkla mücadele toplantısında Somalili balıkçı korsanların cezalandırılması yönünde yapılan çağrı da en fazla sesi çıkan ülkelerden ikisi Mısır ve İtalya&#8217;ydı. ICGS toplantısının Roma&#8217;da yapıldığı gün (10 Haziran 2009) tamamen balık yüklü Mısırlı iki balıkçı teknesi ile zehirli ya da nükleer atık içerdiğinden şüphelenilen büyük tankerleri çekmekte olan bir İtalyan mavnası Somali&#8217;nin bir kıyı kasabası olan Las Khorey&#8217;deki yerel halk tarafından yakalandı.   Bu yerel halk uluslararası uzmanların bu olayı araştırması için çağrıda bulundular. Şimdiye kadar Las Khorey&#8217;deki topluluğun davetine uluslararası toplumdan herhangi bir cevap gelmedi.</p>
<p>Şunu da belirtmek gerekir ki, hem yasadışı avlanma hem de zehirli atıkların bırakılması diğer Afrika ülkelerinde de yaşanıyor. Mesela Fildişi Sahilleri uluslararası zehirli atık bırakılmasının en büyük mağduru durumunda.</p>
<p>Kısacası Somali&#8217;de ki bu korsanlık eylemleri gerçekte bir çaresizlik eylemi&#8230; Korsanlık yapanlar ise aslında diğerleri&#8230;</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<hr size="1" /> </p>
<p><a name="_edn1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref1">[1]</a> Al Jazeera English, 11 Ekim 2008, &#8220;Toxic Waste Behind Somali Piracy&#8221;, Najad Abdullahi</p>
<p><a name="_edn2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref2">[2]</a> <a href="http://wardheernews.com/Editorial/e">http://wardheernews.com/Editorial/e</a>..</p>
<p><a name="_edn3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref3">[3]</a> Huffington Post, 4 Ocak 2009 &#8220;You are being lied to about pirates&#8221; Johann Hari</p>
<p><a name="_edn4" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref4">[4]</a> WardheerNews, 8 Ocak 2009, &#8220;The Two Piracies in Somalia: Why the World Ignores the other&#8221; Mohamed Abshir Waldo.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/02/somali-korsan-mi-balikci-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/02/somali-korsan-mi-balikci-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Zaman’ın Işığında Hareket Kavramı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/15/zaman%e2%80%99in-isiginda-hareket-kavrami/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/15/zaman%e2%80%99in-isiginda-hareket-kavrami/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 15 Jan 2011 21:30:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[Zaman Nedir?]]></category>

		<category><![CDATA[bilimcilik]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14377</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230; Zaman kavramı Bilim&#8217;in kapsamı içinde midir? Şöyle düşünelim: Kâinat&#8217;taki bütün cisimlerin hareketleri iki ya da üç kez hızlanmış olsa fizik ve matematik formüllerimizde hiç bir değişiklik yapmamız gerekmez.  Şuurumuz bu değişikliği niteliksel olarak hissedecektir ama şuur dışında hiç bir yerde görünmeyecektir hissedilen. Çünkü periyodik olarak gözlediğimiz şeylerin birbirleriyle kesişmesi yani olayların tekabüliyeti aynı kalacaktır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/sehir-1-yavas.gif"><img class="alignright size-medium wp-image-14379" title="sehir-1-yavas" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/sehir-1-yavas.gif" alt="" width="200" height="150" /></a>&#8220;&#8230; Zaman kavramı Bilim&#8217;in kapsamı içinde midir? Şöyle düşünelim: Kâinat&#8217;taki bütün cisimlerin hareketleri iki ya da üç kez hızlanmış olsa fizik ve matematik formüllerimizde hiç bir değişiklik yapmamız gerekmez.  Şuurumuz bu değişikliği niteliksel olarak hissedecektir ama şuur dışında hiç bir yerde görünmeyecektir hissedilen. Çünkü periyodik olarak gözlediğimiz şeylerin birbirleriyle kesişmesi yani olayların tekabüliyeti aynı kalacaktır. Zaten gök olayları, mesela bir güneş tutulması önceden bildirildiğinde bilim adamları buna benzer bir &#8220;hızlandırma&#8221; yaparlar. Bilim açısından bir anlamı olmayan Süre&#8217;nin büyüklüğünü sıfıra indirirler; bir şuurun gerçekte aylar, yıllar boyu yaşaması gerekeni saniyelere sıkıştırırlar.[...] Netice olarak Mekanik&#8217;in gözüyle Zaman tekabüliyetlerden, kesişimlerden ibarettir; Hareket ise hareketsizlikten!&#8230;&#8221;</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/sehir-1-cok-cok-hizli.gif"><img class="alignright size-full wp-image-14380" title="sehir-1-cok-cok-hizli" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/sehir-1-cok-cok-hizli.gif" alt="" width="200" height="150" /></a> <strong>Sunuş:</strong> Okuyacağınız çeviri Henri Bergson&#8217;un 1888&#8242;de kaleme aldığı doktora tezi <em><strong>Essai sur Les Données Immédiates de la Conscience</strong></em>&#8216;tan alındı. İnsan&#8217;ın şuuru, Zaman&#8217;ı hissedişi ve Hareket kavramı konusundaki bu metinden gerektiği gibi istifade edebilmek için <a href="http://www.derindusunce.org/category/zaman/">Zaman Nedir?</a> kategorisinde daha önce yayınladığımız &#8220;<a title="Permanent Link to Varlık bir harftir, sen onun anlamısın" href="http://www.derindusunce.org/2010/09/24/varlik-bir-harftir-sen-onun-anlamisin-zaman-isiginda-ben%e2%80%99lik-meselesi/">Varlık bir harftir, sen onun anlamısın</a>&#8221; isimli makaleyi okumakta büyük fayda var.</p>
<p><strong>Tercüme Notu: </strong>Tercüme yaparken çoğu kez ya şekle ya da mânâya ihanet etmek gerekir. Bir İtalyan deyişinde isabetle söylenildiği gibi <strong>&#8220;tercüme etmek hainliktir&#8221;</strong>. Düşünce yazılarında bu &#8220;ihanet&#8221; daha da büyür. Bergson&#8217;un bu metnini tercüme ederken mânâya sadık kalmak uğruna çok serbest bir çeviri yaptım. Bergson Nobel Edebiyat Ödülü&#8217;ne layık görülmüş bir matematikçi ve filozoftur. Yazdığı metinlerde felsefî derinliğin yanı sıra kâh romantik aşk şarkılarını kâh gurbet türkülerini hatırlatan bir güzellik, bir tatlı hüzün <span id="more-14377"></span>vardır. Berrak bir Fransızcada yazılmış olmasına rağmen bir çok satırı Türkçeye uyarlamak için yeniden yazmak kaçınılmaz oldu. Ara başlıklar da bana ait. Orijinal metnin çok güzel kelime oyunları, benzetmeler içerdiğini söylemeden geçemeyeceğim. (MY)</p>
<p><strong> </strong><strong>Zaman ve Mekân&#8217;ın kesişim noktasında ne var? (Henri Bergson)</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket-zaman-bilim.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14382" title="hareket-zaman-bilim" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket-zaman-bilim.jpg" alt="" width="170" height="257" /></a> Sarkaçlı bir saatin kadranında akrep ve yelkovanı izlediğimde, sarkacın salınımlarına tekabül eden bir harekete bakıyorum. Genel kanının aksine süreyi ölçmüyorum; tekabüliyetleri yani <strong>&#8220;yolların kesişmelerini&#8221;</strong> sayıyorum ki bu ikisi aynı şey değil.</p>
<p> Benim dışımdaki mekânda saat kollarının ve sarkacın sadece tek bir konumu var çünkü geçmiş konumlardan bir iz yok. İçimde şuurumun, nefsimin değişik halleri birbirine karışmakta ve gerçek mânâda yaşanan süreyi oluşturmakta. Ben bu mânâda yaşadığım içindir ki sarkacın şu anki hali ile aynı anda &#8220;geçmiş&#8221; adını verdiğim salınımlarını zihnimde temsil ediyorum.</p>
<p> Gelin bu salınımları düşünmekte olan Ben&#8217;i silelim. Tek bir konum kalır elimizde, süre, yaşam yok olur. Ya da sarkacı ve salınımlarını yok sayalım. Elde kalan Ben&#8217;in öznel yaşantısı kalır ki tekdüze, homojen bir biçimde temsil edilemez, sayılarla, ölçme ile, dış dünya ile ilgisi kalmaz.</p>
<p> Gördüğünüz gibi bizim Ben&#8217;imizde bir süreklilik, bir süre, bir yaşam var. Bu süre parçalardan oluşmuyor, birbirinden kesin sınırlarla ayrılan, ipe dizilmiş boncuklar gibi bağımsız değil.</p>
<p> Ben&#8217;in dışında ise Mekân&#8217;daki cisimler gibi birbirine karışmayan &#8220;anlar&#8221;  var ki bu kutucukların, bölmelerin bir sürekliliği yok. &#8220;Birbirine karışmayan&#8221; diyorum çünkü şimdi var olan salınım bir önceki ile kesinlikle karışmıyor çünkü yenisi varken eskisi yok. &#8220;Süreklilik yok&#8221; diyorum çünkü süreklilik sadece şuurlu biçimde salınımları gözleyen, hafızasına kaydeden biri için vardır. Yani salınımları zihnen birbirine ekleyerek hatırlayan biri için. Bu &#8220;ekleme&#8221; işi ise ancak hayalî bir mekânda yapılabilir. Ne sarkacın salındığı mekân ne de gerçek sürenin hissedildiği şuura ait olmayan, tâlî bir mekân söz konusu. Bölünme, kutulanma olmadan yaşadığımız gerçek süre ile bu kutulanma arasında fizikçilerin &#8220;osmos&#8221; dedikleri türden bir alış-veriş meydana geliyor. Kesafet bakımından daha yoğun olan Madde&#8217;den Mânâ&#8217;ya, Mekân&#8217;dan Zaman&#8217;a &#8220;akıveren&#8221; bir şeyler aklımızı aldatıyor sanki.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket_zaman.jpg"><img class="size-full wp-image-14384 aligncenter" title="hareket_zaman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket_zaman.jpg" alt="" width="496" height="101" /></a></p>
<p> Bizim şuurlu yaşantımıza dair duygularımız, sevinç ve üzüntülerimiz aslında birbirine karışarak yaşansa da hissedilmenin en güçlü olduğu ya da başladığı/bittiği anlara tekabül eden salınımları var sarkacın. Bu tekabüliyet sebebiyle gerçek hayatımızın BÖLÜNEMEZ renkleri, çalkantıları arasında da sarkaç salınımları gibi kesin ayrımlar görüyoruz. Sarkacın kesin biçimde bölüp ayırdığı kutucuklar içine hapsediliyor yaşam süremiz. Kelimelerin mânâyı kristalleştirip hapsetmesi gibi saat kolları, takvim yaprakları da gerçek hayatı sabit, objektif simgelere hapsediyor. Zaman&#8217;ı mekânlaştırıyoruz.</p>
<p> Tekdüze, homojen bir iç-Zaman fikri buradan geliyor. İç  dünyamızda ve şuur altımızda birbirine karışarak akan zaman akıntılarını adeta mekândaki cisimler gibi vehmediyoruz. Sarkacın salınımlarından biri oluşurken diğeri kaybolduğundan bu varlık-yokluk süreci kendimizi algılama şeklimizi doğrudan etkiliyor. Gözlerimiz üzerinden şuurumuz da Mekân ile terbiye oluyor ama aynı zamanda şuurumuz tabiatına aykırı bir yönde eğilip bükülüyor.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/zaman_muzik_hareket.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14385" title="zaman_muzik_hareket" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/zaman_muzik_hareket.jpg" alt="" width="227" height="416" /></a> <strong>H</strong>a<strong>F</strong>ı<strong>Z</strong>amız salınımları MuHaFaZa etmekle kalmıyor, onları organize ediyor, sıralıyor. Kısaca sarkacın salınımlarını &#8220;depolamak&#8221; için 4cü bir boyut ta<strong>S</strong>a<strong>VV</strong>u<strong>R</strong> ediyoruz. Ama bu 4cü boyut Zaman değil Mekân&#8217;a dair. Bu boyut sayesinde aynı yerde oluşmasına rağmen salınımlar sonsuza kadar <strong><em>&#8220;üst üste konabiliyor&#8221;</em></strong>. Mekân&#8217;ın değişik hallerini tekdüze biçimde sıraladığımız için de bu tekdüze, homojen &#8220;zaman&#8221; Hakikî Zaman&#8217;ın yerini alıyor. Oysa sadece sanal bir zaman söz konusu. Faydalı. Ama bu VAR sanılan, SANAL zaman özünde zihinsel bir inşaattan ibaret ve tabiatı gereği Zaman&#8217;a değil Mekân&#8217;a dair.</p>
<p> Sanal ile Gerçek arasındaki ayrımı net bir biçimde yapmaya kalkarsak?</p>
<p> Süresiz, yaşamsız gerçek bir Mekân var. Olaylar Hakikat&#8217;in birer yansıması olarak görünüp kayboluyor bu Mekân içinde. Bu görünüp kaybolmalar şuurumuzun, nefsimizin değişik hallerine tekabül ediyor. Bundan başka gerçek bir süre var. &#8220;Anları&#8221; hem tekdüze değil hem de birbirine geçmiş ama her biri dış dünyanın bir haliyle yaklaşık olarak eşlenebilir. Tekabüliyet derken bunu kasdediyoruz. İşte bu yaklaşık eşleşme dolayısıyla gerçek sürenin, yaşamımızın &#8220;anları&#8221; birbirinden SANAL olarak ayrılıyor.</p>
<p> Bahsettiğimiz bu iki gerçeğin (Mekân ve Yaşam) karşılaştırılması neticesinde sürenin temsilî bir ifadesi doğuyor ki aslında Mekân&#8217;dan elde edilmiş bir temsil bu. Yani bizim Zaman&#8217;a dair algımız Zaman&#8217;ın gerçeğine değil iki gerçeklik arasında kurduğumuz ilişkiye dayanıyor. Bu ilişkiyi Zaman ve Mekân&#8217;ın kesişim noktası olarak da görebiliriz.</p>
<p> <strong>Hareket Kavramı</strong></p>
<p> Buraya kadar sunduğumuz tahlil yöntemini şimdi Hareket&#8217;e uygulayalım. Hareket görünüşte homojen bir sürenin simgesi gibidir ama tahlil neticesinde benzeri bir ayrışmaya tanık olacağız.</p>
<p> Genellikle Hareket&#8217;in Mekân içinde vuku bulduğunu söyleriz. Homojen hareketin bölünebilir olduğu iddia edildiğinde hareket eden cismin güzergâhı yani mekânı anlaşılır. Yani güzergâh ile söz konusu hareketin kendisi birbirine karıştırılmış ya da bir tutulmuş olur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/suur_hareket_zaman.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-14386" title="suur_hareket_zaman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/suur_hareket_zaman.jpg" alt="" width="186" height="274" /></a> Elbette hareketli cismin ilerleyen konumları bir yer kaplar boşlukta. Ama bir konumdan diğerine geçişi yani süreyi gerçekten kaplayandır Hareket&#8217;in kendisi. Bu anlamda Hareket sadece şuurlu bir izleyici için vardır ve Mekân&#8217;a dair değildir. Hareket bir <strong>ŞEY</strong> değil bir süreçtir: Bir noktadan diğerine <strong>GEÇİŞ</strong> olan Hareket zihinsel bir sentez, psişik bir süreçtir ve bu süreç Mekân&#8217;da yer kaplamaz. Mekân&#8217;da sadece cisimler, mekân parçaları bulunabilir. Mekân parçalarından birini hareketli olarak kabul edersek mekânsal anlamda elde edeceğimiz sadece bir konum olacaktır. Eğer şuurumuz konum dışında bir şey algılıyorsa bu peşpeşe gelen konumları hatırladığını ve bir sentez yaptığını gösterir.</p>
<p> Peki şuurumuz bu sentezi nasıl yapıyor? Bunun tek yolu hatırlanan konumları tekdüze, homojen bir ortamda, sanal bir mekânda yeniden birleştirmek olacaktır. Aksi takdirde gözlenen hareketi bir hareket olarak &#8220;görmek&#8221; için yeniden ve yeniden sonsuza kadar sentezler yapmak gerekli. Netice olarak hareketi görmemiz ve anlamamız ancak hafıza ile olur. Nasıl ki bir melodiyi duymak için önceki notaların bellekte tutulması gerekiyorsa aynı biçimde konumların zihnen muhafaza edilmesi gerekir.</p>
<p>İşte bu sebeple Hareket&#8217;in peşpeşe gelen konumlardan ibaret  olduğunu iddia etmek gerçekte Hareket&#8217;ten hareketliliği çekip çıkarmak anlamına gelir. [...] Özetle Hareket kavramına bakarken ayırd edilmesi gereken iki nokta var: Güzergâhın içinde bulunduğu mekân ve bu yolu geçmek için gerçekleştirilen eylem. Peşpeşe gelen konumlar ve bu konumların sentezi.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/zaman_nedir_hareket.jpg"></a> Bunlardan birincisi <strong>NİCELİK</strong>, homojen bir miktar. İkincisi sadece şuurumuzda gerçeklik bulan bir <strong>NİTELİK</strong>, bir kalite. Bir kez daha &#8220;osmos&#8221; benzeri bir durum ile karşılaşıyoruz. Nitelik-sel bir hareketlilik hissi ile bu hareket sayesinde katedilen,sayısal, nicelik türü, miktar-sal, mekânsal bir yolun temsil edilmesi, simgesel ifadesi. Bu ikisi birbirinin yerini alıyor.</p>
<p> Hareket olgusuna katedilen yolun bölünebilirliğini atfediyoruz ki aslında eylemler değil şeyler, cisimler bölünebilir sadece. Bu şekilde dinamik, eylemsel bir kavram olan hareket ile statik, mekânsal şeyler olan cisim, güzergâh, yol gibi kavramları aynı şekilde düşünmeye zorluyoruz aklımızı. Bu zorlama Tabiat&#8217;a aykırı olduğundan bizi yanılgıya götürüyor.</p>
<p> <a title="Elealı Zeno" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Eleal%C4%B1_Zeno">Elealı Zeno</a>&#8216;nun önerdiği Akhilleus<em> </em>ve kaplumbağa paradoksu(!) bu kavram karmaşasının en güzel örneklerinden. Hatırlatmak gerekirse :</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Yunan kahramanı Akhilleus&#8217;un kaplumbağa ile bir yarış yaptığını hayal edelim. Çok iyi bir koşucu olduğu için Akhilleus kaplumbağa&#8217;nın belirli bir mesafe, örneğin yüz metre, ileriden başlamasına izin verir. Eğer her ikisinin de sabit hızlarda koştuğunu düşünürsek (biri sabit yüksek bir hızda, diğer sabit düşük bir hızda), belirli bir süre sonra Akhilleus yüz metre koştuğunda, kaplumbağanın başladığı yere gelmiş olacaktır; bu süre boyunca kaplumbağa da küçük de olsa belirli bir mesafe ‘koşmuştur&#8217;, örneğin 1 metre. Akhilleus bir süre sonra bu mesafeyi de tamamladığında, o süre zarfında kaplumbağa yine küçük de olsa bir mesafe ilerlemiş olacaktır ve bu böyle devam edecektir. Böylece, Akhilleus ne zaman kaplumbağanın varmış olduğu bir noktaya varsa, daha hâlâ gitmesi gereken bir mesafe kalmış olacaktır. Bu nedenle Zeno Akhilleus&#8217;un kaplumbağayı hiçbir zaman geçemeyeceğini söylemiştir.&#8221; (</em><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Zeno%27nun_paradokslar%C4%B1"><em>Türkçe kaynak</em></a><em>)</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket_zaman_paradoks.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-14388" title="hareket_zaman_paradoks" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket_zaman_paradoks.gif" alt="" width="266" height="104" /></a></p>
<p> Pratikte kaplumbağayı geçen Akhilleus&#8217;un teoride geri kalması elbette matematik ya da fizik kanunlarının yetersizliğinden kaynaklanmıyor. Bu tutarsızlığı bir paradoks olarak sunan Elealılar iki şeyi birbiri ile karıştırıyorlar. Mekân ve Eylem. Mekân&#8217;ın parçaları sonsuza kadar bölünebilir, meselâ bir çizgi üzerindeki iki noktanın arası. Oysa Eylem, burada Akhilleus&#8217;un adımları, mekân gibi homojen kabul edip bölmeye kalktığınızda anlamını yitirir. Paradoks gibi görünen bu sorudaki kavramsal hata Akhilleus&#8217;un adımlarını homojen, mekânsal, sonsuza kadar bölünebilir kabul etmek ve bu adımları parçaladıktan sonra kaplumbağa adımlarıyla yeniden sentezlemeye kalkmaktır. Gerçekte bir paradoks yok ama farklı tabiatlara tabi iki gerçekliği aynı potada eritmeye kalkışan insanların içlerine düştükleri bir kavram karmaşası var.</p>
<p> <strong>Hız kavramı</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/zaman_nedir_hareket.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14387" title="zaman_nedir_hareket" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/zaman_nedir_hareket-222x300.jpg" alt="" width="222" height="300" /></a> Hareketin hızını ölçmek aslında bir tekabüliyeti saptamaktan ibarettir. Hesaplara, formüllere bu hızı dahil etmek demek müstakbel tekabüliyetleri öngörmek için kolay bir yoldur. Bu şekilde Akhilleus&#8217;un ve kaplumbağanın belli bir anda bulunacağı konumları ya da yollarının kesişeceği yerleri hesaplamakla ilgilendiği müddetçe Matematik&#8217;in konuşması meşrudur. Ama iki kesişme arasında olanı, bir eylemi, bir hareketi sentezleme yoluyla yeniden inşa etmeye kalktığında Matematik haddini aşmış olur. Zaten gerçek harekete yaklaşmak istedikçe kesişme sayısını sürekli arttırma ihtiyacı doğması da matematikçiyi uyandırmalıdır bu konuda. Matematikçi sabit şeyleri sentezleyerek eyleme, harekete ulaşamaz. Üstelik bu örneklemeyi sonsuza doğru arttırsanız da bu mümkün değildir. Çünkü Mekân&#8217;ın <strong>SABİT</strong> parçalarıyla Zaman&#8217;ı <strong>DİNAMİZMİNİ</strong> sentezleyemezsiniz. <em>[Parçalayıcı Zekâ kavramı için </em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong><em>Derin Göz</em></strong></a><em> kitabında <strong>Kuşların Sırrı</strong> isimli bölüme bakılabilir.]</em></p>
<p> Özetle Hareket&#8217;in dahilinde statik olan, homojen, tekdüze, bölünebilir tek bir şey vardır, o da güzergâhtır, yoldur, tabiat itibariyle Mekân&#8217;a dairdir. İşte tam da bu sebeple bilim Hareket&#8217;i konu aldığında öncelikle içindeki en dinamik ögeyi yani Zaman&#8217;ı elemek ister. Zaman kavramı bilim için bir sorundur. [Bkz. <a title="Permanent Link to Fizikçilerin Zaman'ı" href="http://www.derindusunce.org/2010/09/06/fizikcilerin-zamani/">Fizikçilerin Zaman'ı </a>]. Bunu anlamak için mekanik ya da astronomide Zaman&#8217;ın &#8220;kullanılışına&#8221; bakmak yeterli.</p>
<p> Mekanik kitapları daha baştan Süre&#8217;yi tarif etMEyeceklerini, sadece sürelerin eşitliği ilkesini temel alacaklarını beyan ederler. Buna göre: <strong><em>&#8220;iki zaman aralığının eşit olması için birbirinin aynı olan iki cismin, aynı koşullar altında ve aynı etkiler karşısında aynı mesafeyi katetmesi gerekir.&#8221;</em></strong></p>
<p>Bir başka deyişle hareketin başladığı anı not edeceğiz yani dış dünyadaki, Mekân&#8217;daki bir değişiklik ile iç dünyamızdaki hareket algısının kesiştiği tekabüliyeti. Sonra aynı şekilde hareketin bitişi olan yeni bir <strong>DIŞ-İÇ</strong> kesişimini. Sonra katedilen yolu ölçeceğiz ki zaten ölçülebilir olan tek şey de budur. Yani Süre ya da Zaman değil Mekanik&#8217;in kapsamında olan, Mekân ve tekabüliyetler, kesişimler.</p>
<p> Bir olayın belirli bir T zamanı sonunda ortaya çıkacağını söylemek şuurumuzun o olay meydana gelene kadar belli bir sayıda tekabüliyete şahid olacak demek.[...] Şöyle düşünelim, Kâinat&#8217;ın bütün hareketleri iki ya da üç kez hızlanmış olsalar fizik ve matematik formüllerimizde hiç bir değişiklik yapmamız gerekmez.  Şuurumuz bu değişikliği niteliksel olarak hissedecektir ama şuur dışında hiç bir yerde görünmeyecektir hissedilen. Çünkü periyodik olarak gözlediğimiz şeylerin birbirleriyle kesişmesi yani olayların tekabüliyeti aynı kalacaktır.</p>
<p> Zaten gök olayları, mesela bir güneş tutulması önceden bildirildiğinde bilim adamları buna benzer bir &#8220;hızlandırma&#8221; yaparlar. Bilim açısından bir anlamı olmayan Süre&#8217;nin büyüklüğünü sıfıra indirirler; bir şuurun gerçekte aylar, yıllar boyu yaşaması gerekeni saniyelere sıkıştırırlar.[...] Netice olarak Mekanik&#8217;in gözüyle Zaman tekabüliyetlerden, kesişimlerden ibarettir; Hareket ise hareketsizlikten!</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket_dans_zaman_nedir.jpg"><img class="size-full wp-image-14389 aligncenter" title="hareket_dans_zaman_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/hareket_dans_zaman_nedir.jpg" alt="" width="499" height="374" /></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/15/zaman%e2%80%99in-isiginda-hareket-kavrami/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/15/zaman%e2%80%99in-isiginda-hareket-kavrami/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Fizikçilerin Zaman&#8217;ı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/09/06/fizikcilerin-zamani/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/09/06/fizikcilerin-zamani/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 15:00:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>

		<category><![CDATA[Zaman Nedir?]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=11133</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Mümkün olsa, Zaman&#8217;da yolculuk iki farklı Zaman&#8217;ın varlığını zorunlu kılar: &#8220;Üzerinde&#8221; seyahat edilen, dış Zaman ve yolcunun zamanı, iç Zaman&#8230;Fizikçiler için ortak ve evrensel bir zaman kavramı (şimdilik) yok&#8230;&#8220;
Sunuş: Etienne Klein 1958 doğumlu bir Fransız fizikçisi. Ayrıca Bilim Felsefesi üzerine doktora yapmış. Enerji, savunma ve bilgi teknolojileri alanında araştırma yapan CEA adlı kamu kurumunda araştırma [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/zaman_nedir_fizik_1.gif"><img class="size-full wp-image-11137 alignleft" title="zaman_nedir_fizik_1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/08/zaman_nedir_fizik_1.gif" alt="" width="200" height="200" /></a>&#8220;Mümkün olsa, Zaman&#8217;da yolculuk iki farklı Zaman&#8217;ın varlığını zorunlu kılar: &#8220;Üzerinde&#8221; seyahat edilen, dış Zaman ve yolcunun zamanı, iç Zaman&#8230;Fizikçiler için ortak ve evrensel bir zaman kavramı (şimdilik) yok</strong>&#8230;<strong>&#8220;</strong></em></p>
<p><strong><em>Sunuş:</em></strong><em> Etienne Klein</em> <em>1958 doğumlu bir Fransız fizikçisi. Ayrıca Bilim Felsefesi üzerine doktora yapmış. Enerji, savunma ve bilgi teknolojileri alanında araştırma yapan </em><a href="http://www.cea.fr/"><em>CEA</em></a><em> adlı kamu kurumunda araştırma müdürü. Şu an nanoteknoloji, lazerler, Güneş, nötronlar üzerine çalışmalar yapan Madde/Malzeme Bilimleri Laboratuarı </em><a href="http://iramis.cea.fr/spec/Phocea/Vie_des_labos/Ast/ast_groupe.php?id_groupe=748"><em>LARSIM</em></a><em>&#8216;i yönetiyor. </em><a href="http://public.web.cern.ch/public/fr/LHC/LHC-fr.html"><em>CERN&#8217;deki parçacık hızlandırıcının</em></a><em> tasarımına katkıda bulunmuş. Kuantum fiziği ve parçacık fiziği dersleri vermiş. (</em><a href="http://www.arte.tv/fr/Paroles-de-chercheur/1131406.html"><em>Kendisini tanımak için buradan videolar izlenebilir</em></a><em>). Okuyacağınız bu makale Klein&#8217;in üniversite derslerinden ve halka açık konferanslarından derlenmiş notların dilimize çevirisidir.&#8221;Çevirenin  Notu&#8221; mânâsında ç.n. ifadesi koydum ve açıklamalar yaptım. Dilimizde olmayan bazı vurguları ifade etmek için büyük harf ve koyu yazı( <strong>bold</strong>) kullandım.</em></p>
<p><em>Fransızca kullanan okurlarımız Fizik&#8217;te Zaman kavramı üzerine verilmiş şu konferansı da izleyebilirler:</em></p>
<p><em>Bölümler: </em><a href="http://www.dailymotion.com/video/x3onk4_que-savons-nous-du-temps-y-partie-1_tech"><em>1</em></a><em>, </em><a href="http://www.dailymotion.com/video/x3oowl_que-savons-nous-du-temps-y-partie-2_tech"><em>2</em></a><em>, </em><a href="http://www.dailymotion.com/video/x3oq1v_que-savons-nous-du-temps-y-partie-3_tech"><em>3</em></a><em>, </em><a href="http://www.dailymotion.com/video/x3oqnj_que-savons-nous-du-temps-y-partie-4_tech"><em>4</em></a><em>.</em></p>
<p><strong>Fizikçilerin Zaman&#8217;ı </strong><em><strong>(</strong>Etienne Klein, <strong>çeviren:</strong> Mehmet Yılmaz</em><strong>)</strong></p>
<p>Tanıdık görünüşüne rağmen Zaman kavramı bir sürü çelişkinin, fikrî çıkmaz sokağın kaynağıdır ve bu çelişkiler biz Zaman&#8217;ı anlamaya çalıştıkça artar adeta. Aziz Agustinus&#8217;tan beri bilinen ilk açmaz &#8220;zaman&#8221; kelimesinin ifade etmesi geren şey hakkında hiç bir şey söyle<strong>ME</strong>mesidir. İlk bakışta &#8220;zaman&#8221; kelimesi <strong>bilinebilecek bir nesneyi</strong> ve <strong>dumanı üstünde bir tecrübeyi</strong> anlatır. Ama içeriğini kavramak, ihata etmek istediğinizde ellerinizin arasından kayıp gider, sisler içinde kaybolur. Elbette Zaman&#8217;ı tarif etmeye çalışabiliriz:<span id="more-11133"></span></p>
<ol>
<li>Hiç bir şey olmadığı sırada olan/geçen şeydir,</li>
<li>Olayların birbirini takip sürecidir,</li>
<li>Gelmekte olan gelecektir,</li>
<li>Her şeyin bir anda olup bitMEmesi için doğanın icad ettiği bir kolaylıktır.</li>
</ol>
<p>Ama bu tanımlar bile Zaman&#8217;ı içerir veya Zaman&#8217;ın halihazırda var olduğu kabulünden hareketle yapılmıştır. Bu sebeple yukarıdaki tanımların birer metafor olduğunu ve Zaman&#8217;ı bütün olarak tarif edemediklerini de söylemek gerekir.</p>
<p>Kanaatimce bu çaresizlikten bizi kurtarabilecek tek kişi Ludwig Wittgenstein olabilir: (ç.n. mealen)</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Kelimelerin anlamları bizim dışımızda ve bizden bağımsız bir güç tarafından verilmez ki onların gerçek anlamları üzerine bilimsel araştırmalar yapılabilsin. Bir kelimenin anlamı ona kullanan kişinin verdiği anlamdır&#8221;. </em></p>
<p>Demek ki kelimelerin anlamları onları kullanma şeklimizden başka bir şey değil. Bir kelimenin &#8220;arkasında&#8221; kesin bir gerçeklik olduğundan emin olamayız. Bir kelimenin gerçek anlamını  ya da sakladığı anlamları sorgulamak yersizdir.</p>
<p>İşte bu sebeple fizikçiler Zaman&#8217;ı tam olarak tarif etmeye muktedir ola<strong>MA</strong>dılar ama onu kullanışlı bir kavram yaptılar. Genellikle Zaman üzerine tefekkür ederken konumuzun ne tür bir nesne olduğunu bilmiyoruz. Zaman nasıl bir nesnedir?</p>
<ul>
<li>1) Doğal olarak var olan bir nesne?</li>
<li>2) Doğal süreçlerin bir veçhesi?</li>
<li>3) Kültürel bir nesne?</li>
<li>4) Dilimizde bir isim olduğu için mi bir nesne olduğuna inanıyoruz?</li>
<li>5) Saatler gerçekte neyi gösteriyor?</li>
<li>6) Zaman&#8217;ı &#8220;ölçebildiğimiz&#8221; için midir ki günlük dilde Zaman bir nesne gibi algılanıyor?</li>
<li>7) Zaman algımız ve bu konudaki fikirlerimiz Zaman&#8217;ın Hakikat&#8217;i ile ne kadar örtüşüyor?</li>
<li> <img src='http://www.derindusunce.org/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> Fikrî bir nesne olarak Zaman her bir insanın özel olarak inşa ettiği bir algı değil mi?</li>
<li>9) Zaman&#8217;ın Mekân üzerinde bıraktığı izler dışında da bir belirtisi var mı? (Erozyon, düzenli kalp atışı&#8230;)</li>
</ul>
<p>İkinci bir zorluk da diğer nesnelerin aksine Zaman ile aramıza mesafe koymanın imkânsızlığından kaynaklanıyor. Onu ölçebiliyoruz ama gözlemleyemiyoruz çünkü Zaman&#8217;ın etkisi altındayız. Çaresiz bir şekilde Zaman&#8217;ın içindeyiz.</p>
<p>Üçüncü zorluk kaynağı Zaman&#8217;ın 5 duyumuzla algılanabilecek bir &#8220;madde&#8221; olMAması. Brüt haliyle algılanması imkânsız. Aylarca mağaralarda veya askerî sığınaklarda kalan insanlar dış kaynaklı mihenk taşlarından uzakta olunca Zaman algısını kaybettiler. Biyolojik saatleri onlara yetmedi.</p>
<p>Son olarak Zaman&#8217;ın paradoksu hatta yok oluşu var. <strong><em>Geçmiş</em></strong> artık yok, <strong><em>Gelecek</em></strong> henüz gelmedi, <strong><em>Şimdi</em></strong> ise başladığı anda bitmeye, yok olmaya doğru yönelmiş. <strong>YOK</strong>-luğa bu denli yakın duran Zaman&#8217;ın <strong>VAR</strong>-lığını nasıl tasavvur edebiliriz? Wittgenstein&#8217;ın dediği gibi:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;<strong>Şimdi</strong> geçmiş olduğunda nereye gidiyor? Nerede <strong>Geçmiş</strong>? İşte felsefenin en büyük zafiyeti!&#8221;</em>.</p>
<p>Marcel Conche Zaman ve Kader adlı eserinde şöyle diyordu:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221;Zaman sadece yalanlanmış olarak gösteriyor kendini&#8221;. </em></p>
<p>Ama Zaman&#8217;ın bir hiç olduğunu söylersek bütün insanlık tecrübesini de yalanlamamız icab eder. Böyle bir hipotezin sonuçlarına katlanmaya hazır mıyız? Meselâ takvimler, saatler aracılığıyla Zaman&#8217;ın üzerimizde kurduğu baskıyı yok saymaya kimin gücü yetebilir? Evet, Zaman&#8217;ın <strong>VAR</strong>-lığını tasavvur edemediğimiz gibi <strong>YOK</strong>-luğunu da düşünemeyiz.</p>
<p>Bizce en az iki çeşit zaman vardır: Fizik zaman (saatlerin zamanı) ve öznel zaman (bilinç zamanı). Birincisi, en azından teorik olarak bize bağlı değil, homojen ve kronometre ile ölçülebilir. İkincisi bizim içimizde, bize bağlı ve tekdüze bir biçimde akmıyor. Akışkanlığı o kadar değişken ki geçişi hissedilen süre bile bir kişiden diğerine farklı olabiliyor. Görünen o ki aynı zamanda iki farklı kişi yok. Yapılan anketlere göre hissettiğimiz sürenin uzunluğu yaşanan olayların yoğunluğuna ve insanın yaşına göre değişiyor. Psikolojik zamanımız özünde esnek bir zaman.</p>
<p>Fizik ve psikolojik bu iki zamanın daha basit, ek bir zamanda birleştirilebilmesi imkânsız görünüyor. Dünya zamanıyla nefsin (ç.n. orijinal metinde <strong><em>l&#8217;âme</em></strong> - &#8220;ruh&#8221; olarak da çevirilebilir.) zamanını birbirine endeksleme çabası başarısızlığa mahkûm. Bu mahkumiyet &#8220;<strong><em>Şimdi</em></strong>&#8221; kavramının iki farklı anlamında bile sezilebilir:</p>
<ul>
<li>1) Noktasal bir an,sonsuz bir geçmiş ile sonsuz gelecek arasında, uzunluğu olmayan bir kesme hattı, bir sınır.</li>
<li>2) Yaşayan bir &#8220;<strong><em>Şimdi</em></strong>&#8220;, daha yeni geçmiş bir <strong><em>Geçmiş</em></strong> ve hemen gelmek üzere olan bir <strong><em>Gelecek</em></strong> ile dopdolu, anlamı, belli bir &#8220;kalınlığı&#8221; olan bir <strong><em>Şimdi</em></strong>.</li>
</ul>
<p>Hiç bir hissimiz bize noktasal anların birleşip anlamlı bir Süre&#8217;ye dönüşmesinin simyası hakkında ip ucu vermiyor. Anların geçişini hissetmiyoruz. Bu çatışmayı en güzel anlatan belki de hayatın kısa, aşkların geçici ve ölümün kesin olduğunu söyleyen o ünlü halk şiiri.</p>
<p>Hangi disiplinden olursa olsun bütün bilim adamları zaman ile bir sorun yaşıyorlar. Ben özellikle fizikten bahsetmek istiyorum. Zaman ve Fizik bilimini bağlamak garip görünebilir. Çünkü Fizik Bilimi itiraf etmese de Zaman&#8217;ı devreden çıkarmaya çalışır. Zaman değişkendir, istikrarsız, uçucu&#8230; Oysa Fizik değişimden münezzeh ilişkileri ifade etme peşindedir. Doğa üzerine neredeyse tanrısal bir gözlem noktasına erişme arzusu sebebiyle Fizik Değişmez&#8217;i, Mutlak&#8217;ı arar. Ama uygulamada hep Zaman engeliyle karşılaşır.</p>
<p>Zaman&#8217;ı bir nehrin akışına benzeten yaygın metaforu ele alalım. Akma, takip etme, süre ve geri döndürüleMEZ olma gibi kavramları çağırıştırır. Bu simgeler fizikçilerin temel sorgulamalarının konusudur. Bir akma/akış var mı? Zaman&#8217;ın akışı esnek mi? Klasik fizik bu konuda görelilik ile aynı yanıtı vermez. Süre midir söz konusu olan? Kâinat&#8217;ın tarihi, yapısı ve geleceği ile uğraşan kozmologlar Zaman&#8217;ın bir başlangıcı ve bir sonu olup olmadığını bilmek isterler.</p>
<p>Evet, bir nehir gibi akar zaman geçmişten geleceğe doğru. Ama bu geri çevirilmezlik Zaman&#8217;ın bir karakteri değil onun dünyasallaşmış halidir. (ç.n. <em>Orijinal metinde <strong>&#8220;</strong></em><strong><em>il est la temporalité même du temps</em></strong><strong><em>&#8220;</em></strong><em> Yani zamandan ve mekândan münezzeh bir Mutlak Zaman&#8217;ın dünyevi tecellisidir</em>.) Peki ya Zaman&#8217;ın içinde olan fiziksel olaylar? Geri çevirilebilirler mi? Fizik kanunlarının ters yönde işlemesi meselesi hakkında ne diyebiliriz?</p>
<p>Zaman Fizik&#8217;te<strong><em> </em></strong><strong><em>t</em></strong><strong><em> </em></strong>simgesiyle &#8220;ete bürünür&#8221;. Yani tek boyutludur, tek bir sayı tarihi belirtmek için yeter. Artı veya eksi ile yönü de değiştirilebilir. Fizikteki bu kullanım <strong>TEK BİR ZAMAN OLDUĞUNU</strong> ve <strong>ZAMAN&#8217;IN SÜREKLİLİĞİNİ</strong> peşinen kabul eder. Aslında bu kabul bizim hislerimiz içinde en sağlam olanına dayanır. Olaylar bazen aynı anda meydana gelebilir ama hiç bir zaman bir boşluk yoktur. <strong>Yani Zaman&#8217;ın geçmediği bir zaman yoktur.</strong> Mekân&#8217;ın aksine Zaman&#8217;ın topolojisi çok fakirdir. İki ihtimal var, ya düz bir çizgi ya da bir çember. Bir başka deyişle ya çizgisel, lineer bir zaman ya da bir çevrim, döngüsel zaman.</p>
<p>Döngüsel Zaman modeli bir çok mitolojik anlatıda vardır ama sebep-sonuç ilkesine uymadığı için Fizik Bilimi tarafından terk edilmiştir. Bu ilkeye göre sebeplerin sonuçlardan önce gelmesi zorunludur. Haliyle Zaman sıralı bir yapıya sahip olmalıdır ki bir noktanın diğerine göre önde/arkada olduğunu söyleyebilelim. <strong>Dairesel zaman kavramı ise zihnimizin ihtiyaç duyduğu sebep-sonuç zincirini &#8220;bozar&#8221;. </strong></p>
<p>Zaman&#8217;ı temsil eden parametre açık veya gizli olarak bütün fizik formüllerinde vardır. Bu tabi &#8220;nahoş&#8221; bir durum zira daha önce de söylediğimiz gibi Fizik Bilimi Zaman&#8217;dan kurtulmaya çalışır. Zaman&#8217;dan bağımsız, &#8220;mutlak&#8221; gerçekleri ifade etmek ister. Bu meseleye çare bulmak için &#8220;Tarih&#8221; kavramı üzerinde düşünmek gerekir. Tarih dünyanın Zaman içinde değişime uğradığını varsayar. Oysa Fizikçinin aradığı ve Zaman&#8217;dan bağımsız olan kanunlar değişmezliği peşinen kabul ederler. Peki dünya bir sistem olarak mı görülmelidir yoksa bir tarih/hikâye olarak mı?</p>
<p>Bu bağlamda fizikçiler Yunan felsefesinin iki zıt ekseni arasında bölünmüşlerdir. Bir yanda Parmenides, Varlık&#8217;ın ve Mutlak Değişmezlik&#8217;in düşünürü. Diğer yanda Heraklitos, hareketin, dönüşümün filozofu.</p>
<p>Çağlar boyu süren bu tartışma iki grubu sürekli karşı karşıya getirdi:</p>
<ol>
<li>Newton ve Einstein gibi Fizik&#8217;ten Zaman&#8217;ı tamamen silmek isteyenler,</li>
<li>Geri çevirilmezlik olgusunun Fizik&#8217;in her seviyesinde mevcut olduğuna inanan Fizikçiler.</li>
</ol>
<p><strong>Temel soru şu: Fizik Bilimi ne için vardır? Zaman&#8217;dan bağımsız, Mutlak&#8217;ı tarif etmek için mi vardır yoksa değişimlerin, dönüşümlerin kanunlarını keşfetmek için mi?</strong></p>
<p>Tabi bu noktada şu soruyu da sormak gerek : Her fizik formülünde bir zamana raslamamızın sebebi nedir? Zaman&#8217;ın evrensel oluşu mu yoksa farklı şeylerin bir isim/kavram arkasında toplanması mı? Termodinamik zaman ile mekanik zaman aynı mıdır? Ya kozmolojik zaman?</p>
<p>Geri çevirilmezlik olgusu ışığında bu konuya eğilelim şimdi: Geçmiş bize yazılmış, sabitlenmiş gibi geliyor. Tabi ki hatırlayabiliyoruz ama geçmişi hissedemiyoruz. Gelecek ise bütün arzularımıza rağmen belirsiz. Gerçek ile bir bağı yok, çok sayıda ihtimal var. Günlük hayatta geçmiş ile gelecek arasında bir simetri yok.</p>
<p>Peki ya fiziksel olayların Geri çevirilebilirliği? Onlara göre de geçmiş ve gelecek arasında farklar var mı? Belki sizi şaşırtacak ama &#8220;zamanın oku&#8221; (ç.n. = <em>Zaman&#8217;ın akışı</em>, <strong><em>fr. fleche du temps, ing. arrow of time, timeline</em></strong>) adı verilen bu mesele henüz çözülmedi. Hatta son bilimsel gelişmeler hem soruyu hem de muhtemel cevapları daha da karmaşık bir hale getirdi. Zaman&#8217;ın teorideki yeri sürekli değişiyor.</p>
<p>Başlangıçta fizikçiler Zaman&#8217;ı tıpkı Mekân gibi olayların &#8220;içinde&#8221; olup bittiği doğal bir çerçeve gibi düşünmüştü. Daha sonraları yine Fizik&#8217;in ihtiyaçlarına cevap vermek için bakış açısı tam tersine çevrildi. Özellikle de Einstein&#8217;in rölativite teorisi ve kozmoloji doğurdu bu ihtiyaçları. Bu yeni bakış açısına göre Zaman ve Mekân artık fizikî olayları içeren bir çerçeve ya da onların şekli değildi. Tersine fizikî olaylar onları tanımlıyor ve belirliyordu.</p>
<p>Zaman&#8217;ın ölçülebilen temel fiziksel bir büyüklük olarak görülmesi ilk defa Galileo Galilei ile başladı. Ölçülebilir ve temel fiziksel formülleri birbirine bağlayabilir, sıralayabilirdi. O döneme kadar Zaman daha çok sosyal olayların bir parçasıydı. Sayılarla, formüllerle bu şekilde iç içe geçmesi nispeten yeniydi. Galileo Galilei eğik düzlemler kullanarak cisimlerin düşmesini inceliyordu. Katedilen uzaklık olarak Mekân yerine Zaman kullanıldığı takdirde düşen cisimlerin çok basit bir kurala tabi olduğunu fark etti. Kazanılan hız düşme süresine orantılı olarak artıyordu.Modern dinamik doğmuştu.</p>
<p>Mekanik Zaman&#8217;ın tanımını ilk defa Newton <strong><em>Principia</em></strong> adlı kitabında verdi: Newton&#8217;a göre Zaman homojen bir biçimde akıyordu. Evrensel bir Mutlak idi. Cisimlerin uzay içindeki hareketleri peş peşe gelen anlardaki konumları olarak tarif edildi. Güzergâh (ç.n. = <strong><em>trajectoire</em></strong>) hesaplamalarında Zaman dinamiğin dışında bir parametre olarak görünür. Geçmişten geleceğe doğru akan, homojen, mutlak&#8230; Fakat ne gariptir ki Newton&#8217;un formüllerini kullanarak hem geçmişe hem de geleceğe doğru &#8220;gitmek&#8221; mümkündür. Çünkü Zaman&#8217;ın [formül içindeki] yönünü değiştirseniz dinamiğin temel kanunları bozulmaz.</p>
<p>Bu matematiksel yönteme göre geçmişten geleceğe yönelik her değişim ve dönüşüm tersinin de varlığını peşinen kabul eder. Yani tabiat her yaptığının tam tersini aynı süreç ile yapabilir. Newton&#8217;un üzerinde çalıştığı fizikî olaylar (sürtünme ihmal edilirse) gerçekten de ters çevirilebilir. Newtoncu Zaman ne yaratır ne de yok eder. Sadece olup biten şeylere bir tempo tutar ve güzergâhları işaretler. Vasıfsız, pütürsüz, bütün anların birbirinin aynı olduğu bir zaman.</p>
<p>Kant daha sonraları bu Zaman-Mekân çerçevesiyle çerçeve içindeki olayların ayrıştırılmasından istifade edecektir. Kant&#8217;a göre Zaman-Mekân insan algısına göre a priori şekillerdir ve tecellîlerin anlaşılması imkânını koşullandırır. (<em>ç.n. tecellîler kelimesi fr. <strong>phénomènes</strong>&#8216;in çevirisidir. Bilimsel anlamda &#8220;fizikî olay&#8221; olarak da çevirilebilirdi ama kanaatimizce burada Kant&#8217;ın <strong>Saf Aklın Eleştirisi</strong> adlı eserindeki <strong>fenomen-numen</strong> eksenine referans yapılıyor</em>)</p>
<p>Newtoncu kanunların geri çevirilebilirliği 19cu asırda tam bir skandal olarak değerlendirildi. Özellikle Ludwig Boltzmann, Willard Gibbs, Ernst Zermelo, Joseph Loschmidt, ve daha sonraları Ilya Prigogine. İlk bakışta fiziksel olayların bir film gibi geriye sarılması insana saçma gelmez belki. Ama 19cu yüzyıl başında Sadi Carnot ısının mekanik enerjiye dönüşümünün tek yönlü (Sıcaktan soğuğa doğru) olduğunu ispat etti. 1824&#8242;te yayınlanan <strong>&#8220;Ateşin hareket ettirici gücü üzerine düşünceler&#8221;</strong> (<em>Réflexions sur la puissance motrice du feu</em>) isimli çalışması termodinamiğin ikinci ilkesinin bir taslağını içerir ki son hali 1865&#8242;te Rudolph Clausius tarafından verilmiştir.</p>
<p>Öncelikle her fizikî sistem için entropi adlı bir büyüklüğün varlığını kabul edilir. Entropi sistemin durumu tarafından belirlenir ve &#8220;düzensizlik-dağınıklık&#8221; derecesini temsil eder. Termodinamiğin ikinci ilkesi entropi miktarının etraftan soyutlanmış bir sistemde (fiziksel olaylar neticesinde) sadece artabileceğini söyler.</p>
<p>Meselâ bir küp şekerin ve şekersiz bir kahvenin toplam entropisi şekerli bir kahveninkinden azdır. Şeker mutlaka eriyecektir ve kahve soğusa bile şeker bir daha eski küp şeklini ve beyazlığını bulamayacaktır. Termodinamiğin ikinci ilkesi olayların geri çevrilemez olduğu yönündeki önsezimizi doğrular gibi&#8230;</p>
<p>Ama her zaman olaylara biraz daha yakından bakmak gerekir. Fizik kanunları içinde bazıları &#8220;temel kanunlardır&#8221;. Çünkü bunlar maddenin en temel &#8220;davranışları&#8221; ile ilgilidir, her şeyi açıklarlar. Bu kanunlara mikroskopik denir zira en basit yapı taşlarının, atomların ve moleküllerin kanunlarıdırlar. Önemli bir saptama yapmak gerekirse bu seviyedeki bütün formüller ters çevirilebilir. Bir parçacığın güzergâhı hem geçmişte hem de gelecekte aynı biçimde, sadece zaman değişkenini ters çevirerek hesaplanır.</p>
<p>Ama bu mikroskopik kanunların yanında maddenin davranışını daha genel olarak veren formüller vardır. &#8220;Makroskopik&#8221; denen bu formüller büyüklük olarak bize yakın olan fizikî olayların modelidirler. Ve geri çevrilemezler.Meselâ 1811&#8242;de Joseph Fourier tarafından ifade edilen sıcaklık formülü ters çevrilemez. Sıcaklık tek bir yönde yayılır, sıcaktan soğuğa. Tersi doğru değildir.</p>
<p>Eğer bir hareket veya dönüşüm sadece ve sadece daha küçük hareketlerin birleşmesi ise makroskopik formüller mikroskopik eşitliklerden yola çıkarak hesaplanabilmeli değil mi? Gelin görün ki mikroskopik eşitlikler Zaman&#8217;a göre ters çevirilebilir iken Makroskopik olanlar değil. Zincirin iki ucunu birleştirecek halka ne olabilir?</p>
<p>Entropi denen şeyin varlığını nasıl kabul edebiliriz? Mikroskopik seviyede sistemin evirilişi Zaman&#8217;a göre simetrik iken nasıl oluyor da makroskopik seviyede iken sistemin evirilişi dissimetrik (simetriyi bozucu) bir fonksiyona tabi olabiliyor?</p>
<p>Bu sorgulamayı daha derinlere götürmek isteyen Ludwig Boltzmann Newtoncu mekanik ile termodinamiğin ikinci ilkesi arasında bir bağlantı bulmak istedi. Çok sayıda parçacığın davranışını eksiksiz olarak formüllere dahil etme imkânı olmadığından Boltzmann istatistikten istifade etti ve kesin güzergâh hesaplamalarının yerine ihtimallere yöneldi.</p>
<p>1872&#8242;de gaz moleküllerinin konum ve hızlarının fonksiyonu olarak hesaplanacak matematiksel bir büyüklük ihdas edilebileceğini keşfetti. Çok şaşırtıcı bir keşifti bu zira çarpışan moleküllerin etkisiyle söz konusu büyüklük bir &#8220;denge&#8221; noktasına doğru evriliyordu. Şayet gaz denge halindeyse sabit kalıyordu&#8230; <strong>sanki Zaman geçmiyormuş gibi</strong>. Bir başka deyişle (işaret farkı dikkate alınmazsa) entropiye benzeyen bir büyüklüğü keşfetmisti Ludwig Boltzmann.</p>
<p>Böylece parçacıkların dinamiklerini hesaplamaya yarayan ters çevirilebilir formüller istatistik olarak birleştirildiğinde ters çevirilemez makroskopik eşitliklere varılabiliyordu. Buna bakarak Boltzmann <strong>ters çevirilemezlik</strong> olgusunu zayıf olasılıklı makro-durumdan daha yüksek olasılıklı makro-duruma evirilmenin bir sonucu olarak yorumladı.</p>
<p>İzole bir sistemin entropisinin artması moleküler bazda daha muhtemel durumlara evirilmeyi ifade eder. Termodinamik Zaman&#8217;ın oku (ç.n. = <em>Zaman&#8217;ın akışı</em>) &#8220;düzenli&#8221; halden &#8220;düzensiz&#8221; hale, dağılmaya, bozulmaya gitmekten ibarettir.</p>
<p><strong>Ters çevirilemezlik</strong> adeta mucizevî bir biçimde hesaplamalar neticesinde çıkar ortaya. Ama bu hesaplar <strong>ters çevirilemezlik</strong> olgusunu makroskopik sistemlere özgü istatistik bir gerçeklik olarak yorumlar. Haliyle büyük bir serbestlik söz konusudur. Mikroskopik seviyede fizikî olaylar hâlâ <strong>ters çevirilebilir</strong>. Sonuç olarak gözlenen/saptanan bir durumdur (ç.n. <strong><em>fait</em></strong>, ing. <strong><em>fact</em></strong>) ama bir ilke değildir.</p>
<p>Tabi bu noktaya vardığınızda &#8220;Zaman bir aldanma, bir illüzyondur&#8221; demeye ramak kalmıştır. Albert Einstein dostu Michele Besso&#8217;nun ölümünün ardından ailesine yazdığı mektupta şöyle der: <strong><em>&#8220;Bizim gibi koyu fizikçiler için geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki fark bir illüzyondur&#8230; çok inatçı bir illüzyon olsa bile&#8221; </em></strong><em>(21 Mart 1955). </em>Einstein&#8217;ın zaman konusundaki duruşu elbette hep bu kadar net ve katı olmadı. Belki bu mektupta sadece acılı aileyi teselli etmek istemişti ama yine de <strong>ters çevirilemezlik</strong> olgusunu ortadan kaldırmak umudu içindeydi. Ancak bu şekilde Fizik Zaman&#8217;sız bir geometri olabilirdi.</p>
<p>Diğer yandan kimi fizikçiler <strong>ters çevirilemezlik</strong> olgusunun bizim bilmediğimiz &#8220;ince ayrıntılardan&#8221; veya insanî öznelliğimizden (ç.n. orijinal metinde <strong><em>subjectivité humaine</em></strong>) kaynaklandığını kabullenmek istemediler. Çok temel bir şeyin gözlerden kaçtığını düşündüler. Ilya Prigogine bunlardan biriydi. Fransız matematikçi ve düşünür Henri Bergson&#8217;un <strong><em>&#8220;Zaman bir icattır ya da hiç bir şey değildir&#8221;</em></strong> şeklindeki sözünden fazlasıyla etkilendiğini itiraf ediyordu Prigogine. (Bergson, Evolution créatrice (1916), PUF, 1970, sf. 341) Ona göre makroskopik seviyedeki <strong>ters çevirilemezlik</strong> özünde mikroskopik seviyedeki rastlantısal bir vasfın ifadesiydi. Bir bakış açısı değil doğanın ayrılmaz bir parçasıydı. Prigogine&#8217;e göre:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;İstatistiksel tanımlama <strong>ters çevirilemezlik</strong> süreçler ve entropinin artışı gibi sonuçlar doğuruyor ama bu tanımlama bizim cehaletimizle veya kendimizi merkez almamızla beslenmiyor. Dinamik süreçlerin doğasının bir sonucu&#8221; (La Fin des certitudes, 1996, sf. 126.)</em></p>
<p>Böylece Prigogine <strong><em>&#8220;</em></strong><strong><em>Zaman&#8217;ın akışı yoktur ama makro seviye bu illüzyon oluşur&#8221;</em></strong> demek yerine <strong><em>&#8220;</em></strong><strong><em>Zaman&#8217;ın akışı vardır ama makro seviye bunun YOK olduğu illüzyonu oluşur&#8221;</em></strong> demiş oluyordu. Bu konuda fikirlerin zıtlaşması sürmektedir. Özellikle de klasik fiziğin inşa ettiği o güzel teorilerin ayan beyan taşıdığı ama hiç kâle almadığı <strong>ters çevirilemezlik</strong> olgusu tam bir muammadır. Üstelik klasik fiziğin yalnız olmayışı tartışmaları daha da renklendirmekte ve karıştırmaktadır. Modern fizik veya özel rölativite, genel görelilik, kuantum mekaniği, alanlar teorisi, kozmoloji&#8230; Kısaca birbirini tamamlayan bazen de yalanlayan nice teoriler, kavramlar ve bakış açıları. Şimdi bütün bu manzaraya biraz düzen vermeye çalışalım&#8230; En azından Zaman konusunda.</p>
<p>Öncelikle Einstein Maxwell&#8217;in elektromanyetizmasını mekaniğin rölativite ilkesiyle bağdaştırmaya çalıştı. Çareyi Zaman ve Mekân&#8217;ın yeniden tarif edilmesinde buldu. Bugüne kadar birbirinden ayrı olarak düşünülen Uzay&#8217;ı ve Zaman&#8217;ı birleştirdi, Uzay-Zaman kavramını ihdas etti. Eğer uzayda galileci referansı (ç.n. fr. <strong><em>référentiel galiléen</em></strong>, ing. <strong><em>Inertial frame of reference</em></strong>) değiştirirseniz Zaman kısmen Uzay&#8217;a dönüşür.</p>
<ul>
<li><strong>Felsefî bir sonuç:</strong> Zaman Newtoncu kimliğini kaybeder, Mekân&#8217;ın dışında kalamaz ve dinamiğe bağımlı hale gelir.</li>
<li><strong>Uygulamadaki sonuç:</strong> Saatler uzayda hızla hareket ettiklerinde ritimlerini yavaşlatırlar. Zaman&#8217;ın esnekliğini ölçen bu yavaşlama <strong>muonlar</strong> gibi parçacıklarda düzenli olarak gözlenir. Muonlar ağır elektronlardır. Atmosferin yüksek katmanlarında kozmik ışıma neticesinde oluşur veya yapay olarak parçacık çarpışmalarıyla elde edilir. Yaşam süreleri 2.2 mikro saniyedir.</li>
</ul>
<p>Görelilik teorisinin söylediği ve deneylerin tasdik ettiği bir saptama vardır: Muonların yaşam süresinin gerçekten parçacığın ortaya çıktığı ve yok olduğu anlar arasında geçen zamana tekabül etmesi parçacığın HAREKETSİZ olması halinde mümkündür. Aksi takdirde ne kadar hızlı giderse o kadar uzun yaşar (= uzayda yol alır). Işığın boşluktaki hızına yakın bir süratle yol alırsa ömrü 2.2 mikro saniyeden çok daha uzun olabilir.</p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>(ç.n. Aşağıya(1) dipnot olarak rölativite/görelilik kuramı hakkında bir fikir vermesi amacıyla Türkçe </em><em><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Genel_g%C3%B6relilik_kuram%C4%B1">Vikipedia</a></em><em>&#8216;dan uzun bir alıntı koydum. Detaylı biçimde bu konuyu anlamak isteyen okurlarımız şu web sayfalarındaki </em><em><a href="http://www.tubitak.gov.tr/"><strong>TÜBİTAK</strong></a></em><em> tarafından hazırlanmış hareketli ve sesli sunumlara erişebilirler </em><em><a href="http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/GorelilikCD-1/index.html"><strong>Özel Görelilik</strong></a><a href="http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/GorelilikCD-1/index.html"><strong> - CD-1</strong></a><a href="http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/GorelilikCD-1/index.html"><strong> </strong></a></em><strong><em>, </em></strong><em><a href="http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/GorelilikCD-2/index.html" target="_blank"><strong>Genel Görelilik -CD-2</strong></a></em><strong><em> </em></strong><em>)</em></p>
<p>Rölativite teorisi Zaman hakkında daha bir çok kavramın değiştirilmesine mecbur eder bizi. Özellikle aynı anda meydana gelme, eşzamanlılık (fr. <strong><em>simultanéité</em></strong>) mutlak olmaktan çıkar. Bir gözlemci için gelecekte olan olaylar bir diğeri için geçmişte ve hatta bir üçüncü için şu an olmakta olabilir.</p>
<p>Bir başka deyişle bana göre olmakta olan olaylar hareket halinde bir gözlemci için henüz olmamış veya geçmişte kalmış olabilir. Artık kelimeler birden fazla anlam ile yükleniyor zira hareket halinde ne kadar gözlemci varsa o kadar temel saat vardır. Bütün saatlerin aynı saati göstermesini sağlayamayız. Bunu yapsak bile bir kaç saniye sonra farklı zamanları göstermeye başlayacaklardır. Her bir gözlemci kendi saati dışındakilerin yavaşladığını düşünecektir. Zaman&#8217;ın ortak bir referansının olmadığı bir nokta burası. Ama sebep-sonuç ilkesi muhafaza ediliyor. Eğer bir gözlemci için A olayı B olayından evvel olduysa (meselâ A&#8217;dan B&#8217;ye ışıklı bir işaret yollandı ise) bütün gözlemciler için bu böyledir. Geçmiş ve Gelecek belli bir mutlakiyeti muhafaza ediyor yine de.</p>
<p>Zaman&#8217;ın referansını değiştirerek Zaman&#8217;ın geçiş ritmini değiştirebiliyoruz ama ters çeviremiyoruz. Bunun için ışık hızından daha yüksek bir hızla hareket etmek gerekir ama görelilik teorisi bunun imkânsız olduğunu söyler. (<strong>Mümkün olsa, Zaman&#8217;da yolculuk iki farklı Zaman&#8217;ın varlığını zorunlu kılar: &#8220;Üzerinde&#8221; seyahat edilen, dış Zaman ve yolcunun zamanı, iç Zaman.</strong>)</p>
<p>Simdi biraz da kütlesel çekimden bahsedelim. Einstein&#8217;ın genel görelilik teorisine göre kütle çekimi uzayın maddî olarak içerdiği şeylerin birbirlerine uyguladıkları bir kuvvet değil. Bu kuvvet Uzay-Zaman&#8217;ın &#8220;geometrik&#8221; bir vasfı.</p>
<p>Bu kuvvetin bu şekilde Uzay-Zaman&#8217;a dahil oluşu onun eğilip bükülmesine sebep oluyor. Bu « Eğri Uzay » bünyesinde Uzay, Zaman ve Madde garip özellikler arz ediyorlar. Einstein&#8217;ın formüllerine göre enerjinin ve kütlenin yoğunluğu Uzay-Zaman&#8217;ı şekillendiriyor ve bu şekillenme uzaydaki cisimlerin dinamiklerini, güzergâhlarını etkiliyor. Bu koşullarda hem gözlemcilerin hızı hem de kütle Zaman&#8217;ın geçiş hızını etkiliyor. Bir başka deyişle Zaman gözlemlenen fiziksel olaylardan etkileniyor.</p>
<p>Kozmologların statik bir Uzay-Zaman görüşünü savunmaları beklenebilir bu noktada ama gerçekte durum tam da tersi. Bugün fizikçilerin neredeyse tamamı parçacıklardan oluşan Evren&#8217;in genişlemesi üzerine kurulu Big Bang modelini destekliyor. Ama Newton&#8217;un zamanı gibi&#8221;evrensel&#8221; olmakla beraber kozmologların zamanı aynı Zaman değil. Yine de her hangi bir ivmeye ya da kütle çekimine tabi olmayan gözlemciler saatlerini ayarlayarak Uzay&#8217;ın evrilme zamanını takip edebilirler. Bu &#8220;evrim zamanı&#8221; kozmologlara göre tıpkı Newtoncu zaman gibi tek yönde akıyor.</p>
<p>Kozmik zamanın başlangıcına gelince&#8230; Tıpkı Kâinat&#8217;ın başlangıcı gibi bir tür &#8220;ilkel uzayın&#8221; toz bulutları arasında kayboluyor. Bir fizikçi için Big Bang modelini kabul etmek fizik kanunlarını kullanarak geçmişe doğru sonsuza kadar gitmenin (ç.n. orijinal metinde  <em>extrapolation</em>) imkânsız olduğunu da kabul etmek demek.</p>
<p>Böyle bir geriye gidiş mutlaka çıkmaz bir sokağa varır çünkü kuantum fiziği ve genel rölativite mutlaka çatışmaya girer. Kısaca ne Kâinat&#8217;ın ne de Zaman&#8217;ın başlangıcı hakkında hiç bir şey bilmiyoruz. Ne zaman başladığını bilmediğimiz gibi nasıl başladığını da bilmiyoruz.</p>
<p>Kâinat&#8217;ın bir tarihi olduğunu biliyoruz. Ama bu bir başlangıcın olduğu anlamına gelir mi? Bu konuyu sorgulamaya başladığımız anda kendi acziyetimizi görüyoruz. Meselâ Zaman&#8217;dan önce başka bir zaman var mıydı? Değişim olmadan bir zaman tahayyül edebilir miyiz? <strong>Değişimden bahsedebilmemiz için bir şeyin değişmesi gerek ve o şey&#8230; Zaten Kâinat!</strong></p>
<p style="padding-left: 60px;"><em>(ç.n. <strong>Etienne Klein</strong>&#8216;ın Kuantum Mekaniği&#8217;nden bahsetmeye başlayacağı bu bölümde arzu eden okurlarımız bir hazırlık olarak determinizmin tarifi[2] ve determinizm-kuantum ilişkisi hakkında kısa bir hatırlatmayı dipnotlardan okuyabilirler[3]) </em></p>
<p>Kuantum Mekaniği&#8217;nden bahsedelim biraz da. Atomun, özellikle de ışığın etkileşimi söz konusu olduğunda klasik fizik yetersiz kalıyor biliyorsunuz. Bu yetersizlik sebebiyle onun yerine konan Kuantum Fiziği tam bir devrim gerçekleştirdi. Öyle ki bugün Kuantum Fiziği&#8217;nden etkilenmeyen fizik dalı kalmadı.</p>
<p>Kuantik bir sistemin durumunu tarif etmek için, meselâ bir parçacık farz edelim, sistemin dalga fonksiyonu denen matematiksel bir kavram kullanılır. Genellikle bu sistemin fiziksel vasıflarından birinin (konumu, enerjisi,&#8230;) alması muhtemel değerlere tekabül eden terimlerin toplamıdır. Bu sistemin bir garipliği vardır: Bir ölçüm yaptığınızda (meselâ enerjisini ölçmek istediğinizde) dalga fonksiyonunda ani bir değişiklik meydana gelir. Dalga fonksiyonunun &#8220;çökmesi&#8221; denen bu olay bazı paradoksların da kaynağıdır. Bu paradokslar çeşitli yorumlara kapı açmıştır ama fizikçilerin çoğunluğunun kabulüne göre rastgele olduğu iddia edilen bir süreçtir bu. Ölçmeden önceki dalga fonksiyonu ancak bir ihtimal hesabı yapılmasını sağlar. Klasik fizikte kullanıldığı gibi determinist hesaplar yapmak imkânsızdır.</p>
<p>Pekâlâ Kuantik fizik açısından Zaman kavramına nasıl bakabiliriz? Basitleştirecek olursak Schrödinger&#8217;in formülüne odaklanabiliriz. Zira ışık hızına kıyasla &#8220;düşük&#8221; hızlarda kalındığı müddetçe geçerliliğini muhafaza eder. Bu formül dalga fonksiyonunun zaman içindeki evrilişini hesaplamaya yarar. <strong>Ters</strong> <strong>çevirilebilir</strong> ve <strong>determinist</strong> bir formüldür bu. Yani ilk bakışta bu formüldeki zamanın newtoncu zaman olduğu söylenebilir. Ama sistem üzerinde bir ölçme operasyonu gerçekleştirilirse teorik olarak hesaplanan ölçümlerden sadece bir tanesi gerçekleşir. Sanki ölçme işlemi <strong>geri çevirilemez</strong> biçimde sistemin üzerinde bir iz bırakmış gibi sistemin matematiksel tarifi ¨değişir. Ama Schrödinger&#8217;in formülü bu değişikliği vermez. Bu saptama kapsamında Zaman&#8217;ın akışı oldukça tuhaf zira <strong>geri çevirilemezliğin</strong> oluşumuna ölçme eylemi dahil olmuştur.</p>
<p>Gördüğünüz gibi Fizik Bilimi&#8217;nin her bir alanı Zaman&#8217;a ayrı bir kavram atfeder. Bir başka deyişle <strong>fizikçiler için ORTAK ve EVRENSEL bir ZAMAN kavramı (şimdilik) yok</strong>. Ortak bir teori de geliştirilemiyor haliyle. Termodinamik, kozmoloji ve Kuantum Fiziğinde gördüğümüz gibi Zaman akışına benzet küçük okçuklar var ama ANA ZAMAN OKU diyebileceğimiz, bütün fizikçilerin kullanabileceği ortak bir Zaman yok.</p>
<p>Öyle sanıyorum ki bu iki farklı düşünme şekli hem birbirine zıt hem de tamamlayıcı. Yani birincisi Tarih&#8217;e, Zaman&#8217;a dayanan ve ikincisi yani sonsuz bir var oluşa, Zaman&#8217;ın yokluğuna dayanan iki şekli kasdediyorum. Bu iki yol bizim Kâinat&#8217;ı anlayış sürecimizde birbirinden ayrılmaz gibi görünüyor.</p>
<p>Değişikliği açıklamak için sabitlere ihtiyacımız ve süreyi tahayyül edebilmemiz de ancak bazı « değişmezler » üzerinden gerçekleşiyor.</p>
<p>Dünya Zaman&#8217;ı ile nefsimizin Zaman&#8217;ı arasındaki bağlantıya gelince&#8230; Madde&#8217;nin Hayat&#8217;a dikildiği hat üzerinde aramak gerek bunu. Fizikçinin matematikleştirilmiş zamanı yaşanan Zaman&#8217;ı anlatmıyor. Tıpkı yaşamakta, hissetmekte olduğumuz Zaman&#8217;ın Fizik teorilerini tatmin etmemesi gibi.</p>
<p>Şemalarla kavramsallaştırırken Hakikî Zaman&#8217;ın bazı vasıflarını gözden kaçırdı mı fizikçiler? En azından Henri Bergson bu fikri savunuyordu. Fizik Bilimi ve genel olarak lisan ile sınırlanan insan zekâsı Zaman&#8217;ı doğru ifade edemiyordu. Akıp giden Zaman&#8217;ı gözlemlemek yerine kimi rastlantıları not etmekle yetiniyoruz. Zaman&#8217;ı homojen bir boyuta indirgiyoruz. Birbirine eşit, bir kolyenin incileri gibi birbirine karışmayan ve peşpeşe gelen anlar&#8230;</p>
<p>Yine Bergson&#8217;a göre böyle yaptığımız için sürenin gerçek doğası gözümüzden kaçıyor. O doğa ki kendini sürekli yeniden yaratıyor, sürekli bir icad, sürekli bir keşif, kesintisiz yeniliklerin doğması. Fizikçilerin tekrar eden yapayalnız tik-takları gerçek Zaman&#8217;ın ve Gerçek Hayat&#8217;ın hamuru, hammaddesi değil.</p>
<p><strong>Çevirinin dipnotları</strong></p>
<p style="padding-left: 60px;"><strong>1° </strong><em>Genel görelilik kuramı, ivmeli devinim ile kütle çekimi açıklamasını özel göreliliğe birleştiren, genelleyen kuramdır. 1916&#8242;da Einstein tarafından ortaya konmuştur. Genel görelilikten önce, Newton&#8217;un kütle çekim kuramı geçerli kabul ediliyordu. Newton&#8217;un formülleri (yatay atış, dikey atış vb) bugün de duyarlılık gerektirmeyen uygulamalarda geçerlidir. Ancak aya roket göndermek gibi duyarlı işlerde Einstein formülleri kullanılmaktadır. Genel olarak Newton mekaniğinde Kuvvet (F), Görelilik kuramında ise Kütle (M) önemli ve önceliklidir. Genel görelilik ile Einstein şunları ortaya çıkartmıştır:</em></p>
<ul style="padding-left: 60px;">
<li><em>Yerçekimi (kütle çekimi) ve ivmeli devinim birbirinden ayırt edilemez (Eşitlik ilkesi) </em></li>
<li><em>Kütle, içinde bulunduğumuz uzay-zaman&#8217;ı eğip bükmektedir. </em></li>
<li><em>Yerçekimi bir kuvvet değildir, uzay-zaman&#8217;ın geometrik eğriliğinden ortaya çıkar. </em></li>
<li><em>Genel görelilik, kendi zamanı için inanılması güç pek çok öngörülerde bulunmuştur; bunlardan en önemlileri:</em></li>
<li><em>Eğer kütle uzay-zamanı geometrik olarak eğiyorsa, Güneşin çok yakınından geçip gelen uzak yıldızların ışıkları eğrilmiş olmalıdır. Bu eğrilik güneş çektiği için dışbükey değil de uzay-zamanın eğriliğine uygun içbükey olmalıdır. </em></li>
<li><em>Çok çok yoğun kütleler uzay-zamanı öylesine bükebilir ki, uzay-zaman kendi üstüne katlanır ve içine çöker, böylesine yoğun bir kütle görülemez çünkü ışık dahi bu uzay-zaman eğriliğinden, çökmesinden kurtulamaz. </em></li>
<li><em>Kütle uzay-zamanı eğiyorsa bu eğilmeden zaman da etkileniyor (göreceli) olmalıdır. Eğilmiş zaman yavaş akmalıdır. </em></li>
<li><em>Hareketli büyük kütleler etraflarındaki bir kısım uzay-zamanı da sürükleyebiliyor olmalıdır. </em></li>
<li><em>Kütle uzay-zamanı eğiyorsa, kütle yakınındaki eğrilikten ilerleyen ışık, uzağındaki düzgün uzay-zamanda ilerleyenden daha uzun yol almalıdır. </em></li>
<li><em>Yüksek kütleli oluşumların ani hareketleri uzay-zamanda ani değişimlere, eğrilik dalgaları oluşmasına neden olabilir. </em></li>
</ul>
<p style="padding-left: 60px;"><em>Bu öngörülerin hemen hepsi 1916&#8242;dan günümüze dek gözlenebilmiş, defalarca kez denenmiş ve doğru çıkmıştır:</em></p>
<ul style="padding-left: 60px;">
<li><em>1919&#8242;da ilk kez İngiliz bilimciler güneş yakınından gelen ışığın eğri çizdiğini gözlemlediler. Daha sonraları yapılan bütün gözlemler eğriliğin GG&#8217;nin hesapladığı ile oldukça yakın olduğunu gösterdi. </em></li>
<li><em>Evrende hiç ışık vermeyen ve etrafındaki her şeyi içine çekecek kadar yoğun kütle gösteren oluşumların varlığı tespit edildi. Kara delik adı verildi. </em></li>
<li><em>Kütle yakınında ve uzağında çok hassas atom saatleri ile yapılan deneylerin hepsi kütle yakınında zamanın GG&#8217;nin hesaplarına uygun olarak yavaşladığını gösterdi. </em></li>
<li><em>Geçen yıl açıklandığı üzere çok hassas jiroskoplarla donatılmış LEGOS1 ve LEGOS2 uydularının 11 yıl süren ölçümleri dünyanın etrafındaki uzay-zamanı sürüklediğini ortaya koydu. </em></li>
<li><em>Güneşin ardına geçen Viking uzay araçlarından dünyaya gönderilen sinyallerin, olması gerekenden daha uzun sürede dünyaya ulaştığı, yani uzay-zamanın güneş tarafından eğilmesinden etkilendikleri ortaya çıktı. </em></li>
<li><em>1993&#8242;te Hulse ve Taylor, ikiz yıldızların spiral hareketinden uzay-zaman eğrilik dalgalarının oluşumunu gözleyerek nobel kazandılar. </em></li>
<li><em>Kütle, uzayı olduğu kadar zamanı da bükmektedir. Zamanın bükülmesi kütlenin merkezinde geleceği işaret eder şekildedir. Eğer cisme etkiyen bir kuvvet yoksa, cisim kendi geleceğine doğru ilerlemektedir (düşmektedir).</em></li>
</ul>
<p style="padding-left: 60px;"><strong><em>2°</em></strong><em> </em><em>Determinizm evrenin veya olayların ya da bir bilimsel disiplinin alanına giren tüm nesne ve olayların önceden belirlenmiş olduğu, onla­rın öyle olmalarını zorunlu kılan birtakım yasa veya güçlerin etkisiyle meydana geldikleri­ni ileri süren öğretiye verilen addır.Başka bir söyleyişle felsefe bağlamında, ahlâ­kın kapsamına giren seçimler de dahil, bütün olayların Özgür iradeyi ve insanın başka türlü davranabilme imkânını kabul etmeyen birta­kım önceden var olan zorunlu nedenler zinci­rinin zorunlu olarak belirlediğini savunan te­oridir. Buna göre insan iradesinin söz konusu zorunlu nedenler zincirine etkisi olmadığın­dan olayların meydana gelişinde nedenlerin gücü bulunmaktadır. Böylece nedensellik ilke­si determinizmde temel İlke olarak kabul edil­mektedir. Çünkü determinizme göre evrende akli bir yapı ve düzen vardır, dolayısıyla belirli nedenlerin veya durumların bilgisine sahip olunduğunda, o nedenlerin veya durumların ortaya çıkartacağı olayların bilgisini elde et­mek mümkündür. [</em><a href="http://www.enfal.de/sosyalbilimler/d/021.htm"><em>KAYNAK</em></a><em>]</em><em></em></p>
<p style="padding-left: 60px;"><strong><em>3°</em></strong><em> Kuantum kuramı determinizmi yerle bir etmiştir.Temelinde belirsizlik yatan bu kuram her şeyin belirli olduğunu savunan Nedensellik ilkesini bir elektronun yörüngeler arası geçişini belirleyen herhangi bir etki olmadığını ve bu geçişlerin tamamen belirsiz,saptanamaz bir şekilde olduğunu öne sürerek yıkar.Bu kurama göre bir elektronun klasik fizikteki hesaplamalarla aynı anda hem hızının hem de konumunun bulunması mümkün değildir.Bu kanıya ışığın yapısı incelenerek varılmıştır.Işığı oluşturan yapı bir parçacık mıdır? Yoksa bir dalga mıdır? Soruları klasik fiziğin açıklanmasında kullanılan dilin ötesinde bir açıklama gerektirdiği için bu kuramı açıklamak yeni bir dilin oluşmasına bağlıdır.Her iki ihtimalin yani ışığın yapısının hem dalga hem de parçacık olması ihtimali klasik fizikte açıklanamayacak bir durumdur.En son iddia edilen görüş ışığın ne parçacık ne de kendi başına bir dalga olduğudur.Kimya derslerinden alışık olduğumuz tüm maddelerin atomlardan oluşması ve bu atomlarında kendi içlerinde elektron,proton,nötron gibi parçalıklardan meydana gelmelerini Kuantum Fiziği&#8217;nin merceğiyle bakarsak ve incelersek atomların parçalanmasının sonunun olmadığını görebiliriz.Bunu klasik fiziğin mercekleriyle baktığımızda anlamak mümkün değildir. [</em><a href="http://www.enfal.de/sosyalbilimler/d/021.htm"><em>KAYNAK</em></a><em>]</em><em></em></p>
<p> </p>
<p><strong>Etienne Klein&#8217;ın Fransızca Refereansları</strong></p>
<ul>
<li>-Cohen-Tannoudji, G., Spiro, M., Matière-Espace-Temps, Poche Gallimard, 1989.</li>
<li>- Prigogine, I. et Stengers, I., La nouvelle alliance (Gallimard) 1979 ; Entre le temps et l&#8217;éternité (Fayard), 1988.</li>
<li>- de Broglie, L., Physique et microphysique (Albin Michel), 1956.</li>
<li>- Hawking, S., Une brève histoire du temps (Flammarion) 1988.</li>
<li>- Le temps et sa flèche, ouvrage collectif édité par Étienne Klein et Michel Spiro, Collection Champs-Flammarion, 1996.</li>
<li>- Bachelard, G. , L&#8217;intuition de l&#8217;instant, Éditions Stock, 1992.</li>
<li>- Desanti, J.T., Réflexions sur le temps, Grasset, 1992.</li>
<li>- Guitton, J., Justification du temps, Quadrige, PUF, 1993.</li>
<li>- Levinas, E., Le temps et l&#8217;autre, Quadrige, PUF, 1991.</li>
<li>- Bergson, H., Durée et simultanéité, PUF.</li>
<li>- Conche, M., Temps et destin, PUF, 1992.</li>
<li>- Grimaldi, N., Ontologie du temps, PUF, 1993.</li>
<li>- Klein, E., Le temps, Flammarion, collection &#8221; Dominos, 1996.</li>
</ul>
<p><em> </em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/09/06/fizikcilerin-zamani/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/09/06/fizikcilerin-zamani/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kürtajdan önce son durak&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/07/21/kurtajdan-once-son-durak/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/07/21/kurtajdan-once-son-durak/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Jul 2010 14:43:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>

		<category><![CDATA[Kürtaj]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=10616</guid>
		<description><![CDATA[Sevgili evlâtlarım,
Size hakkıyla baba olamadım. Affınızı diliyorum. Bu mektubu yazma sebebim de budur. Mektubum elinize geçecek mi? Birbirinize sarılıp okuyacak mısınız? Yoksa bana ve annenize söverek yırtacak mısınız bu kâğıdı?
Siz ikinizden sonra doğan kardeşlerinize gerektiği gibi sevgi ve merhamet gösterdiğimi umuyorum. Ama ne yazık ki size karşı görevlerimi yerine getiremedim. İnanın çok ama çok pişmanım. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/07/kurtaj.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-10617" title="kurtaj" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/07/kurtaj-300x161.jpg" alt="" width="300" height="161" /></a>Sevgili evlâtlarım,</p>
<p>Size hakkıyla baba olamadım. Affınızı diliyorum. Bu mektubu yazma sebebim de budur. Mektubum elinize geçecek mi? Birbirinize sarılıp okuyacak mısınız? Yoksa bana ve annenize söverek yırtacak mısınız bu kâğıdı?</p>
<p>Siz ikinizden sonra doğan kardeşlerinize gerektiği gibi sevgi ve merhamet gösterdiğimi umuyorum. Ama ne yazık ki size karşı görevlerimi yerine getiremedim. İnanın çok ama çok pişmanım. 20 yıl gecikmeyle olsa da sizin yaralarınızı sarabilmek isterim. <strong>&#8220;Babamız bizi unutmamış&#8221;</strong> diyerek sevinmenizi <span id="more-10616"></span>isterim. Size karşı işlediğim bu suçtan dolayı Tanrı&#8217;nın beni cezalandırması, Cehennem&#8217;e atması  bile şu an hissettiklerim karşısında hafif kalıyor. Eğer zamanı geri alma imkânım olsaydı bir an bile düşünmezdim. Size karşı yaptığım büyük haksızlığı tamir ederdim. Ama artık çok geç.</p>
<p><strong>&#8220;Neden şimdi? Neden 20 yıl bekledin?&#8221;</strong> diye bir soru gelebilir aklınıza. Anlatayım. Köyümüzdeki kilisenin tamiri için Katolik duvar ustası bulamadığımızdan yakındaki bir yerden Cezayirli işçileri getirttik. Müslüman olan bu işçilerden bazısı ile arkadaş olduk. Kiliselerden, camilerden konuşurken bir ara Muhammed Peygamber zamanında yeni Müslüman olan birinin şu sözlerini aktardılar:</p>
<p><strong>&#8220;Babacığım, neden toprak atıyorsun üzerime?&#8221;</strong></p>
<p>Çünkü Araplar o zamanlar kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlermiş. Bunu yapmış olan bir Arap sonradan Müslüman olunca çok pişman olmuş ve ağlayarak anlatmış bunu. Cezayirli işçi bu olayı aktarınca bütün kilise derneği üyeleri <strong>&#8220;Ah! Ne vahşilik!&#8221;</strong> diye haykırdılar. Fakat ben bu olayı duyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Çünkü o vahşi adam hiç olmazsa kızının doğmasını beklemişti. Konuşabilecek kadar yaşamıştı kızı. Oysa ben sizin cinsiyetinizi bile bilmiyorum. Anneniz bana <strong>&#8220;Eyvah! hamileyim!&#8221;</strong> dediği zaman ilk yaptığımız şey kürtaj yapacak bir doktor aramak oldu. Sizin gün ışığı görmenize bile fırsat vermedim. Şimdi bırakın o vahşi Arabı, yoldan geçenleri öldürüp parasını alan bir soyguncu bile benim yanımda daha masum değil midir? Kendi evlâtlarını göz kırpmadan öldüren bir babadan daha adi, daha vahşi, daha canî kim olabilir bu dünyada? Hz İsa&#8217;yı işkence ederek öldürenlerden bile daha fazla Cehennem&#8217;i hak ettiğimi düşünüyorum. Bu sebeple öldüğümde Cennet&#8217;e gelip sizi görmem herhalde mümkün olmayacak. Sizin orada olduğunuzdan eminim çünkü günah işleyecek vaktiniz olmadı. Belki melekler sizi teselli etmiştir. Belki anne ve baba şefkatinden daha güzel bir şefkatle sizi kollarına almış, sevmiş ve öpmüşlerdir.</p>
<p>Sizlerin kadife tenlerini okşamayı hak etmedik biz. İlk gülüşlerinizi, ilk kelimelerinizi duymak mutluluğu bizim gibi evlât katili bir anne-baba için fazla idi. Ama gelin görün ki Tanrı bize yeniden iki evlât verdi. Kız kardeşleriniz sağlıklı ve mutlu bir biçimde büyüyorlar. Onlara sizden hiç bahsetmedik. Çünkü ne kadar cani olduğumuzu da itiraf etmemiz gerekirdi. Bunu yapacak cesareti bulamadık kendimizde. Belki ileride. Ne olur beni affedin. Annenizi affedin. İlk defa hamile kaldığı zaman evli değildik. İkimiz de öğrenciydik. Köy halkının bizi dışlamasından korktuk. Büyük şehirlere gidip üniversite okumak istiyorduk. Kolumuzda bir bebekle bunu yapmak imkânsızdı. İkinci defa hamile kaldığında da aynı durumdaydık. O anki cahilliğimiz öyle bir noktadaydı ki kürtaj ile hamileliğe son verdiğimizi düşündük ama hiç bir zaman bir insan öldürdüğümüzü idrak etmemiştik.</p>
<p>Şimdi diyeceksiniz ki <strong><em>&#8220;değermiydi yine de? Dışlanmak, üniversiteye gitmemek&#8230; Bütün bunlar evlât katili olmak kadar önemli mi?&#8221;</em></strong>. Değil tabi ama biz bunları tartıp ölçecek durumda değildik.</p>
<p>Cezayirli işçinin o gün söylediği o lâf bir çivi gibi çakıldı beynime:<strong> &#8220;Babacığım, neden toprak atıyorsun üzerime?&#8221; </strong>Bu söz uyandırdı beni. Gözümün önüne bir çukur geldi. İçinde iki çocuk haykırıyor, &#8220;babacığım, yapma, öldürme bizi!&#8221;. Kötü, aşağılık, insanlıktan nasibini almamış bir herif kürekle toprak atıyor. Diri diri gömüyor zavallı çocuklarını. İşte o hayvanım ben. Cehennem&#8217;in en derin, en sıcak yerinde yakılmayı hak ettim. Kız kardeşleriniz olmasaydı zannediyorum öldürürdüm kendimi.  Siz ölmüşken benim yaşamam çok anlamsız. Ama hayat böyle.<strong></strong></p>
<p>İkinizin ölümünde de aynı doktora gittik. Kürtaj kanunen yasak olduğu için gizli bir operasyon bu. Doktorlar çok para istiyor. Borç aldım. Hayat kurtarmak için  tahsil görmüş bir doktor insan öldürmek için para alıyor. Ve bir baba kendi çocuklarını öldürmesi için bu doktora gidiyor. Hem de iki kez.</p>
<p>İkinci kürtajdan sonra anneniz <strong><em>&#8220;içimden bir şey koptu&#8221;</em></strong> dedi. Açıklamadı. Ben bir daha çocuk sahibi olamayız diye yorumlamıştım. Öyle olmadı. Korkarım Tanrı ile bağımız koptu ikinci kürtajdan sonra. Tanrı birinci hatamızı affetmek için bir vesile arıyordu. Ama ikinciden sonra o da bizden umudunu kesti. Sanırım kopan buydu içinden.</p>
<p>Her çocuk babasıyla gurur duymak ister. Ne yazık siz benimle övünemeyeceksiniz Cennet&#8217;te. Büyük ihtimal oradakiler sizin durumunuzu biliyorlardır. İstenmeyen çocuklar olarak ölmüş olmanın size ızdırap verdiğini düşündüğüm için ayrıca kederleniyorum. Beni affetmeseniz bile en azından bu durumdan kendinizi sorumlu tutmanızı istemem. Sıkıntınızı, acınızı biraz olsun azaltabilir mi yazdıklarım? Eğer beni affederseniz, bir gece rüyama girip bana sarılmak isterseniz çok mutlu olurum. Ama gelmezseniz anlarım. Öfkelenmekte de haklısınız. Sadece bilin ki gözyaşlarımdan sırılsıklam olan bu kâğıt samimi pişmanlığımın şahididir. Bu göz yaşlarım Cehennem&#8217;in ateşini söndürmese bile sizinkilere karışır belki. Biz bir araya gelemesek de göz yaşlarımız birlikte akar.</p>
<p>Tanrım, bu mektubu evlâtlarıma ulaştır. Onları merhametinle kucakla. Baba ve anne sevgisini unutturacak kadar çok sev onları.</p>
<p>Tanrım, kürtaj yaptırmayı düşünen anne ve babaların ellerine de ulaştır bu mektubu. Belki bir bebeğin ölümüne ve bir babanın katil olmasına engel olabilirim bu şekilde.</p>
<p>Ricardo</p>
<p>Not: Bu mektup 1980&#8242;lerde Sicilya&#8217;daki bir yerel gazetede yayınlandı. (MY)</p>
<p>Tavsiye okuma:</p>
<p><a title="Permanent Link to Kadınsız bir dünyaya doğru…" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/03/07/kadinsiz-bir-dunyaya-dogru/">Kadınsız bir dünyaya doğru…</a></p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çekitiyse&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><strong>K<span style="color: #0000ff;">adınlar… Günümüzün Don Kişotları</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8042" title="20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/20100102_derin_dusunce_kadinlar_donkisot-190x300.jpg" alt="" width="130" height="207" /></a>Suzan Başarslan’ın dediği gibi <strong><em>“kadına dair söylenmesi gereken ne  kadar söz varsa erkeğin söylediği”</em></strong> bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor.  Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kadinlar_don_kisot.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: right;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><span style="color: #0000ff;"><strong>Kadın hakları ve Kemalizm </strong></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-6982" title="20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091025_derin_dusunce_org_kadin_kemalizm-229x300.jpg" alt="" width="121" height="171" /></strong></span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> <strong>“Kemalizm Türk kadınına özgürlük verdi”</strong> gibi sloganlarla düşünmeye daha doğrusu ezberlemeye itildiği için sık sık  şaşırmaya mahkûm bir kuşak bizimki. Tarihi, belgeleri, siyasî söylemleri ve sloganları aklın imtihanına tabi tutan herkes hayretler içinde kalıyor. <strong>“İyi de biz bunu bunca sene nasıl yuttuk?”</strong> diye sormaktan alamıyoruz kendimizi.  Kemalist düşüncenin, çağdaşlığın ve Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçisi <strong><em>“çağdaş Türk kadını’nın sesi”</em></strong> Cumhuriyet Gazetesi’nin başyazarı olan Yunus Nadi kadınların siyasete atılmasına nasıl tepki vermiş meselâ?  <strong>“Havva’nın kızları, Meclis’e girip yılın manto modasını tartışacak” </strong><strong> </strong>Kadınlar Halk Fırkası kapatılınca yerine Türk Kadınlar Birliği kurulmuş. O da kapatılınca Cumhuriyet Gazetesi’nde şu başlık atılmış:  <strong>“Türk Kadınlar Birliği kapatıldı, fesat çıkaran hatun kişilere haddi bildirildi.” </strong>Derin Düşünce Fikir Platformu yakasını resmî tarihten kurtarmak isteyen okurlarına ezber bozan bir kitap öneriyor : <a href="http://www.derindusunce.org/img/kemalizm_kadin.pdf"><strong><span style="color: #0066cc;">Kadın hakları ve Kemalizm ilişkisine alternatif bir bakış</span></strong></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/07/21/kurtajdan-once-son-durak/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/07/21/kurtajdan-once-son-durak/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Türkü öldür, yat dinlen (Uri Avnery)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/06/18/turku-oldur-yat-dinlen/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/06/18/turku-oldur-yat-dinlen/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Jun 2010 11:18:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aisha Benghazi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[siyonizm]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<category><![CDATA[İsrail]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=10262</guid>
		<description><![CDATA[Açık denizde kara sularının dışında gemi donanma tarafından durduruldu. Komandolar gemiye çıktılar. Güvertedeki yüzlerce insan direndi, askerler zor kullandılar. Bazı yolcular öldürüldü, pek çoğu yaralandı. Gemi limana getirildi, yolcular zorla indirildi. Dünya onları rıhtımda yürürken seyretti, erkek, kadın, genç, yaşlı, hepsi perişan vaziyette ve her biri iki askerin arasında.
Geminin ismi ‘Exodus 1947’ydi. Soykırımdan kurtulmuş insanlarla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Açık denizde kara sularının dışında gemi donanma tarafından durduruldu. Komandolar gemiye çıktılar. Güvertedeki yüzlerce insan direndi, askerler zor kullandılar. Bazı yolcular öldürüldü, pek çoğu yaralandı. Gemi limana getirildi, yolcular zorla indirildi. Dünya onları rıhtımda yürürken seyretti, erkek, kadın, genç, yaşlı, hepsi perişan vaziyette ve her biri iki askerin arasında.</p>
<p>Geminin ismi ‘Exodus 1947’ydi. Soykırımdan kurtulmuş insanlarla doluydu ve Britanya ablukasını yarıp Filistin sahillerine ulaşabilmek ümidiyle Fransa’dan yola çıkmıştı. Eğer oraya varabilmelerine izin verilseydi, kıyıya çıkacaklar, yasa dışı mülteci sayıldıkları için Britanya askerleri daha önce yaptıkları gibi onları alıp Kıbrıs’taki tutuklu kamplarına <a href="http://www.koxuz.org/anasayfa/node/6261" target="_blank">DEVAMI KOXUZ&#8217;DA</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/06/18/turku-oldur-yat-dinlen/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/06/18/turku-oldur-yat-dinlen/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

