<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Batı</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/bati/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Kriz çıkarma özgürlüğü</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/31/kriz-cikarma-ozgurlugu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/31/kriz-cikarma-ozgurlugu/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2012 21:34:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>

		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Kriz Çıkarma Özgürlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Liberal Totalitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21267</guid>
		<description><![CDATA[
ABD&#8217;de emlâk krizi patlamadan önce Goldman Sachs müşterilerini bu sektöre girmeleri için teşvik ediyordu. Fakat aynı Goldman Sachs &#8220;Abacus&#8221; adlı bir finansal ürün kanalıyla emlâk sektörünün çöküşüne oynamaktaydı. Bir başka deyişle emlâk sektörünün çökeceğini bile bile müşterilerini yatırım yapmaya itti. Hatta bu firmanın devasa büyüklüğü ve spekülatif &#8220;karizması&#8221; dikkate alınırsa çöküşe oynamasının krizi DOĞRUDAN tetiklediği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ekonomik_kriz.jpg"><img class="size-full wp-image-21268 aligncenter" title="ekonomik_kriz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/ekonomik_kriz.jpg" alt="" width="385" height="288" /></a></p>
<p>ABD&#8217;de emlâk krizi patlamadan önce Goldman Sachs müşterilerini bu sektöre girmeleri için teşvik ediyordu. Fakat aynı Goldman Sachs &#8220;Abacus&#8221; adlı bir finansal ürün kanalıyla <strong>emlâk sektörünün çöküşüne oynamaktaydı</strong>. Bir başka deyişle emlâk sektörünün çökeceğini bile bile müşterilerini yatırım yapmaya itti. Hatta bu firmanın devasa büyüklüğü ve spekülatif &#8220;karizması&#8221; dikkate alınırsa çöküşe oynamasının krizi DOĞRUDAN tetiklediği söylenebilir.(1)</p>
<p> Dev firma sahtekârlıkla suçlandı. 15 temmuz 2010&#8242;da ufak bir ceza ödeyerek yöneticilerini akladı. Ceza miktarı 550 milyon dolarcıktı yani firmanın iki veya üç haftalık kârı kadar. Bu kadar ufak bir para 2009&#8242;da dağıttığı primlerin 50&#8242;de biri bile etmiyordu!</p>
<p>Goldman Sachs böyle yapıyordu çünkü para kazandırabildiği müşterilerinden aldığı ücretten çok daha fazlasını işlemlerden alıyordu. Yani küçük oyuncular kazansa da kaybetse de Piyasa&#8217;nın dalgalanmasıydı onlara kâr ettiren. Haliyle <strong>yatırımcıların <span style="text-decoration: underline;">panik</span> ile <span style="text-decoration: underline;">aşırı iyimserlik</span> hali arasında gidip gelmesi gerekiyordu</strong>. Bu korku/coşku halini sürdürme gücü de onların elindeydi. Yani finansal bilgiyi üretirken bu bilgiyle başkalarının servetlerini de yöneten, bu servetin yatırıldığı Piyasa&#8217;da bizzat kendi adına da oynayan hep aynı aktördü: Goldman Sachs. Elbette bu durum kanunlara aykırı idi. 1930 krizinden bu yana finansal eşkiyalığın önüne geçen bir sürü yasa yapmıştı ABD. (Örneğin <a href="http://www.archive.org/details/FullTextTheGlass-steagallActA.k.a.TheBankingActOf1933">Glass-Steagall Act)</a> Ama Goldman Sachs <a href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=&amp;esrc=s&amp;frm=1&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CCYQFjAA&amp;url=http://www.derindusunce.org/2012/01/10/usa-demokrasi-mi-oligarsi-mi-goldman-sachs/&amp;ei=t-Z2T66fIOmc0QWms6ioDQ&amp;usg=AFQjCNGe945URFfA8pZGvcC6ITxVqPEKYA&amp;sig2">Amerikan oligarşisi içine yerleştirdiği kurmayları sayesinde</a> Adalet&#8217;in de üzerine çıkmıştı artık; her türlü devlet denetiminden denetiminden kurtulmuştu. (Hâlen de bu durum sürmekte)</p>
<p>Özetle ciğer kediye emanet edilmişti. Kedi ciğeri korursa kazanacak, yerse daha çok kazanacaktı. <strong>Obur kedi Goldman Sachs ciğeri sahibiyle beraber yuttu!</strong></p>
<p><strong>Goldman Sachs </strong>kazandı. Peki kim kaybetti? <a href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=&amp;esrc=s&amp;frm=1&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CCYQFjAA&amp;url=http://www.derindusunce.org/2012/03/31/cocuklari-sokaga-atma-ozgurlugu/&amp;ei=FmJ3T83UCcm38QOE3oDSDQ&amp;usg=AFQjCNGeBprWGPyRLkLCusyuY6WKE0xePQ&amp;sig2=HoKwP3c1eq">Ev borcunu ödemediği için sokağa atılanlar</a> <strong>kaybetti</strong>. Goldman Sachs&#8217;a güvenip Emlâk borsasına <span id="more-21267"></span>yatırım yapanlar <strong>kaybetti</strong>. &#8220;Subprime&#8221; denilen riskli emlâklarda başlayan kriz bütün Amerikan emlâk sektörünü sardı. Bu alandaki işçiler, taşeron firmalar <strong>kaybetti</strong>. Panik havası borsadaki saydam olMAyan bileşik ürünler yüzünden diğer sektörlere yayıldı. (ki bu da ayrı bir suçtu) Bütün Amerikan halkı <strong>kaybetti</strong>. Kriz diğer gelişmiş ülkelere yayıldı. <strong>Çünkü bu ülkelerin bankaları da ahlâksızlık yapıyorlardı</strong>. Ulus-devletler onlara ceza vermek yerine finansal eşkiyalığı yasallaştırdılar. Neticede  &#8220;subprime&#8221; kelimesini hayatında duymamış, Goldman Sachs&#8217;ın ne olduğunu bile bilmeyen sıradan Avrupalılar da <strong>kaybetti</strong>. ABD ve Avrupa&#8217;da yatırımlarla birlikte istihdam geriledi, çalışanlar <strong>kaybetti</strong>. Bu ülkelere mal satan Türkiye gibi ülkeler dış ticaret sebebiyle dolaylı olarak etkilendiler ve potansiyel kazançtan <strong>kaybettiler</strong>.</p>
<p> Krize sebep olan bankacıları kurtarmak için Atlantik&#8217;in her iki yakasında 700-800 milyar dolar harcandı. Çünkü ulus-devletler bankaların batmasını göze alamazlardı. Peki bu kurtarma parası kimin cebinden çıktı? Vatandaşların ödediği vergilerden. Böylece gelecek on yılların yol, köprü, okul, hastahane parası, yaşlıların emeklilikleri de Goldman Sachs ve saz arkadaşlarına kurban edilmiş oldu. Yukarıda <strong>&#8220;&#8230; kaybetti&#8221;</strong> diye andığımız gruplar bu yolla ikinci bir kez daha feci şekilde soyulmuş oldular.</p>
<p>Temiz iş değil mi? Sanırım insanlık tarihinin en büyük soygununa tanık olduk.  <strong><em>&#8220;Gel yazı tura oynayalım&#8221; </em></strong>diyor Goldman Sachs. <strong><em>&#8220;Yazı gelirse ben kazanacağım, tura gelirse sen kaybedeceksin!&#8221;</em></strong></p>
<p>Tabi insanların rızkıyla bu kadar çok oynayınca sonuçların ekonomiyle sınırlı kalması imkânsızdı. Maddî güçlerinden yoksun bırakılan küçük yatırımcılar, işini kaybeden insanlar ve fakirleşen ulus devletler yeni bir dünyaya zemin hazırlamaktalar: Piyasa&#8217;nın demokrasiyi ezdiği bir düzen (=kaos) kuruluyor. Ulus-devletler direnemiyorlar. Zira bir çok gelişmiş ülkede finans, ekonomi, hazine bakanlıkları Goldman Sachs&#8217;ın ortaklarının ve/veya eski müdürlerinin elinde. (Bkz. <a title="Permanent Link to YAKINDA: Avrupa? İşgal altında bir ülke gibi!" href="http://www.derindusunce.org/2011/12/21/yakinda-avrupa-isgal-altinda-bir-ulke-gibi/">Avrupa? İşgal altında bir ülke gibi!</a>) Liberal düşünür Hayek&#8217;in Şili&#8217;li bir gazeteciye söylediği şu sözleri hatırlayalım:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> &#8221;Şahsen liberal bir diktatörü liberal olmayan demokratik bir hükümete tercih ederim&#8221; (<strong><em>&#8220;Personally I prefer a liberal dictator to democratic government lacking liberalism.&#8221;</em></strong>)</p>
<p> Artık bu teorik tercih ete kemiğe büründü, cisimleşti, sadece dünya ekonomisine değil dünya siyasetine de şekil vermekte. Sayın Piyasa&#8217;nın ulus-devletlere baskısı halkların oyu kadar, hatta bazen daha fazla. Biz Avrupa&#8217;da yaşayanlar <strong><em>&#8220;Piyasa şu kanunu sevdi, filan başbakanı sevmedi&#8221;</em></strong> gibi manşetlere alışmaya başladık. Gelecek onyıllarda ABD ve Avrupa&#8217;da demokrasinin gerilemesi ihtimal dahilinde. Halkın gücü Piyasa&#8217;ya devrediliyor. Çünkü bazı liberallerin zannettiği gibi liberalizm demokrasinin ön koşulu/müttefiği değil. Tersine, <strong>liberalizm demokrasinin bir alternatifi</strong>. Liberalizm ideoloji haline geldikçe, doktrin maksimum noktaya yaklaştıkça yoluna çıkan engelleri silip süpüren bir tsunamiye benziyor. Demokrasi (halkın gücü) ile Piyasa&#8217;nın gücü çekişme haline giriyor. Aslında bu yeni bir durum ya da bir sır değil. Eskiden beri liberal düşünürlerin açıkça savunduğu ideolojik bir duruş:</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;&#8230;<em>Maksadımız asla demokrasiyi fetiş hale getirmek değildir&#8230; Demokrasi esas itibariyle, dâhili sulhu ve ferdi hürriyeti korumak için bir </em><strong><em>vasıta,</em></strong><em> faydalı bir </em><strong><em>usuldür</em></strong><em>. Bir vasıta olarak da, </em><strong><em>asla hatadan salim değildir.</em></strong><em> Unutmayalım ki, mutlakıyetçi bir idare altında bazı demokrasilerdekinden daha fazla fikir ve kültür hürriyeti bulunduğu vakidir. ( Hayek, <a href="http://www.derindusunce.org/2011/10/13/hayek%25E2%2580%2599in-kolelik-yolu%25E2%2580%2599nda-otostop%25E2%2580%25A6/">Kölelik Yolu</a>, sf. 114)</em></p>
<p>Aslında bu noktada iki farklı özgürlük fikrinin çatışmasına tanık oluyoruz. Liberallerin özgürlüğü ile demokratların özgürlüğü arasında büyük bir uçurum var. Liberaller &#8220;özgürlük&#8221; deyince mülkiyet hakkı,  alıp satma, yatırım yapma gibi ekonomik özgürlükleri anlıyorlar. Bu uğurda diğer özgürlükleri harcamaya hazırlar:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Piyasa&#8217;nın iç dengelerine ve özel mülkiyete saygı bireyi bağlayan yegâne kural olmalıdır. Piyasa&#8217;nın vatandaşlarca yapılacak kanunlarla düzenlendiği <strong>demokrasi bireysel özgürlükler için bir tehlikedir.</strong>&#8220;( Hayek , Law, Legistlation and Liberty, 1973)</em></p>
<p>Hayek&#8217;in teoride savunduğu ideoloji artık günlük hayatımızın bir parçası. <a href="http://www.derindusunce.org/2011/11/09/yunanistan-kumar-masasinda-utulurken/">Şimdi Yunanistan ütülüyor</a>. Ama yalnız değil. <a href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=&amp;esrc=s&amp;frm=1&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CCcQFjAA&amp;url=http://www.derindusunce.org/2011/11/21/avrupa-muz-cumhuriyeti%25E2%2580%2599nde-darbe-mevsimi/&amp;ei=CMh1T_anKoj98QOf2uHgDQ&amp;usg=AFQjCNFoHWWqE4FWd_hlO6QQeB7">İtalya&#8217;da bir piyasa darbesi yapıldı</a>. Portekiz, İspanya, İrlanda sırada. İzlanda&#8217;nın durumu da parlak değil. Goldman Sachs gibi obur kedilerin hem ciğeri hem de sahibini yediği bu asırda ekonomik faaliyetlerin kanun üzeri görülmesi sanırım daha da netleşiyor örneklerden sonra. Kendini &#8220;uygar&#8221; ilân etmiş olan Batı ciddî bir yer sartıntısı geçiriyor. İnsan hakları, Tabiatın korunması, Adalet, vatan sevgisi gibi Amerikan dolarına çevrilemeyen değerler yok sayılıyor. Bunların yerini satın alma <span style="text-decoration: underline;">hakkı</span>, sahip olma <span style="text-decoration: underline;">hakkı</span> ve satma <span style="text-decoration: underline;">hakkı</span> gibi değerler alıyor. Batı zihniyet değiştiriyor:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;Avrupalı siyasetçiler yakın zamana kadar Çin&#8217;i de eleştirebiliyorlardı. Meselâ işkenceleri, <a href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=&amp;esrc=s&amp;frm=1&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CDQQFjAA&amp;url=http://www.derindusunce.org/2011/10/05/ticari-bir-mal-olarak-%25E2%2580%259Cadalet%25E2%2580%259D/&amp;ei=JHF3T-msO6iu0QXGvpyfDQ&amp;usg=AFQjCNGHl5KI_CBXWO4Anih" target="_blank">işçi sömürüsünü</a>, Tibet&#8217;in işgalini&#8230; Ancak Avrupa ekonomisi fonlar ve IMF kanalıyla Çin&#8217;e bağımlı hale gelirken/getirilirken bazı taşların da yerinden oynayacağı muhakkak. İnsan hakları ve tabiat gibi &#8220;alınıp satılmaz&#8221; varlıkları koruyan kanunlar da artık bir tür piyasada arz-talep dalgalanmalarına maruz kalacak. <strong>Hukuk&#8217;a ikame edilen Piyasa günlük hayatımızı doğrudan etkileyecek.</strong><strong> [...]</strong>Zira &#8220;AB&#8217;yi krizden kurtarma&#8221; operasyonu basit bir ticarî çıkar ilişkisi içinde değerlendirmek hata olur. Miktarların yüksekliği ister istemez &#8220;yapısal&#8221; bazı neticelere gebe. Açalım: Fransız ve Alman <a href="http://www.lemonde.fr/europe/article/2011/10/27/l-europe-sollicite-l-aide-des-pays-emergents_1594284_3214.html">uzmanlara göre</a></em><em> halen AB&#8217;nin kamu borcunun 500 milyar avroluk bir bölümü zaten Çin&#8217;den alınmış. Dış ticaret fazlası sayesinde Çin&#8217;in elinde biriken 3200 milyar dolar ise esas olarak Amerikan doları. ABD&#8217;ye güveni giderek azalan Pekin bütün yumurtaları aynı sepete koymaktan bıktı ve fazla alternatifi de yok. 2010 yılında AB&#8217;nin GSMH&#8217;sının 12.268 milyar avro olduğunu dikkate alırsak Çin&#8217;den gelen bu desteğin(?) ne derecede &#8220;yapısal&#8221; sonuçlar doğurabileceği daha net anlaşılabilir sanıyorum.&#8221;</em> (<a href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=&amp;esrc=s&amp;frm=1&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CCcQFjAA&amp;url=http://www.derindusunce.org/2011/10/28/surdurulebilir-serefsizlik-cin-ve-%25E2%2580%259Cyeni%25E2%2580%259D-avrupa/&amp;ei=GmZ3T92UAtSQ8gPrnOnMDQ&amp;usg=AFQjCN">Sürdürülebilir Şerefsizlik: Çin ve Avrupa</a>)</p>
<p> <strong>Sonuç</strong></p>
<p>Ne Hayek ne de Goldman Sachs gibi firmaları &#8220;şeytan&#8221; ilân etmek istemiyorum. Sanırım Batı&#8217;nın en büyük düşmanı batılı insan modeli oldu. Kendini özel hayatına hapseden, lüks tüketime, konfora odaklanan batılı insan politikadan uzaklaştı. Bu refah toplumunun bireyleri diğer insanların dertlerine duyarsızlaştı. <a href="https://www.google.com/search?hl=en&amp;q=tocqueville+site:derindusunce.org">Alexis de Tocqueville</a>&#8216;in iki asır önce öngördüğü gibi yeni bir totaliter rejime zemin oldu bu duyarsızlık. (Bkz. <a href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=&amp;esrc=s&amp;frm=1&amp;source=web&amp;cd=2&amp;ved=0CDgQFjAB&amp;url=http://www.derindusunce.org/2010/06/05/dikkat-kitap-liberalizmin-kara-kitabi/&amp;ei=dG53T4_iOOHF0QXz85WqDQ&amp;usg=AFQjCNHRmGVdTaElhLK6Y4VxgWTqlCE2cw&amp;sig2=C65k">Liberalizmin Kara Kitabı</a>) Hitler&#8217;in üstün ırk(!) modeli, Stalin&#8217;in, Mao&#8217;nun komünist partizanları vardı. Tektipleştirilmişti insanlar; korkuyla, polis baskısıyla vicdanları susturulmuştu. Robot gibilerdi. Batı&#8217;nın refah toplumunda ise insan &#8220;tüketici&#8221; kalıbında eritildi. Bir isteme makinesi haline getirildi.</p>
<p>Reklâm afişlerini, film ve sloganlarını biraz inceleyenler 1930&#8242;ların totaliter propagandasıyla bizim reklâmlarımız arasındaki ürkütücü benzerliği görebilir. Bolluk içinde yaşanmakta olan bu baskı korkarım kelimelerin kaybı ile başladı. Adına ne dersek diyelim, özgür irade, hürriyet, özgürlük&#8230; İnsan’ı hayvandan ve makinelerden ayıran yegâne vasıf kayboldu. Zira <a href="http://www.google.fr/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CCIQFjAA&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2F2010%2F10%2F05%2Fhayvan-serbesttir-insan-ozgurdur%2F&amp;ei=uRKMTov1CMmnhAfTtZmbDQ&amp;usg=AFQjCNFu8nfUFaLoZMqvQwnfcpOvAztz2g&amp;sig2=DHdQjPXWeOzCbfwazJq4WQ">hayvan serbesttir (liberty) ama insan özgürdür (freedom)</a>.  Bu kelime zihinlerimizde hakiki mânâsından koptu, hayvanî bir özellik olan serbestlik ile İnsan&#8217;a has olan Özgürlük&#8217;ü birbirine karıştırdık:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong><em>&#8220;&#8230;</em></strong><strong><em>Özgürlük</em></strong><em> kavramını zenginlerin alıp satma serbestliğine, tilkinin kümesteki &#8220;özgürlüğüne&#8221; eşitledi liberaller. Ama bu hayvanî özgürlükten başka bir de insanî özgürlük var. Gözden kaçırmayalim derim.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Özgürlük serbestlik değildir. Maddî çıkarlarımıza uygun olsa bile bazı şeyleri sırf &#8220;yanlış olduğu için&#8221; yapmayı reddedebilmektir özgürlük. Vicdanın sesini duyup patrona, topluma, devlete kafa tutabilmektir. İşkence yapması emredilen bir polis amirine ve kanunlara direnebilirse özgürdür.  Çünkü &#8220;teknik&#8221; olarak mümkün olan şeyi yapmakta serbestiz, en az hayvanlar kadar. Devlet evlerimizi, telefonlarımızı dinlemekte serbest. Biz çevreyi kirletmekte serbestiz. Silah üreten firmaların hisse senetlerini satın alıp savaşlara ortak olmakta serbestiz.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bir insan için özgürlük canının her istediğini yapmak değil daha &#8220;yüce&#8221; değerler uğruna &#8220;alçak&#8221; değerlerden vaz geçebilmek olmalıdır. Soljenitsin&#8217;in deyimiyle </em><em><strong>&#8220;başkalarının mutluluğu için kendi arzularına sınır koymak&#8230;&#8221;</strong></em><em> Mutlaka çok büyük fedakârlıklar aramaya gerek yok&#8230;&#8221; </em>(<a href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;rct=j&amp;q=&amp;esrc=s&amp;frm=1&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CDQQFjAA&amp;url=http://www.derindusunce.org/2011/10/05/ticari-bir-mal-olarak-%25E2%2580%259Cadalet%25E2%2580%259D/&amp;ei=JHF3T-msO6iu0QXGvpyfDQ&amp;usg=AFQjCNGHl5KI_CBXWO4Anih">Ticarî bir mal olarak &#8220;Adalet&#8217;</a>)  </p>
<p> </p>
<p> <strong>Dipnotlar</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;"> <strong>1°</strong> Sermaya piyasalarında büyük aktörlerin yatırım kararları ve/veya tahminleri sadece &#8220;bilgi&#8221; değildir. Kendini gerçekleştiren birer kehânettir. Meselâ Georges Soros&#8217;un Fransız frangına karşı spekülasyon yaptığı, bu yolla tek başına Fransa&#8217;da enflasyonu körüklediği yılları hatırlayın. Bir merkez bankası müdürünün sözleri  ya da en büyük sanayicilerin iyimser/karamsar tahminleri de böyledir.</p>
<p> </p>
<p>… Bu konuda e-kitap …</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><strong>Liberalizm Demokrasiyi Susturunca</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-18938" title="liberalizm_demokrasi_kitap" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasi_kitap-203x300.jpg" alt="" width="133" height="191" /></a>Halkın iradesi liberalizm ile çatışırsa ne olur? 2008′de başlayan ekonomik kriz sürmekte. Eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetlerine ayrılan bütçeler kırpılırken batan bankaları kurtarmak için yüz milyarlarca dolar harcanıyor. Alın terinin finans kurumlarına peşkeş çekilmesini istemeyenler protesto ediyor. Ama <strong>batılı devletler polis copuyla finans sektörünü savunmaktalar.</strong> Ne oldu? Bütün nüfusun binde birini bile temsil etmeyen bankacıların çıkarları geri kalan %99.99′un önüne nasıl geçti? Alıp satma, üretip tüketme özgürlüğü nasıl oldu da halkı finans sektörünün kölesi yaptı? <strong>Mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımı uğruna halkın iradesi çiğnenebilir mi? </strong>Okuyacağınız kitap demokrasi ile  liberalizmin savaşı üzerinedir. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/10/liberalizm_demokrasiyi_susturunca.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p style="text-align: justify;">Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Liberalizmin Kara Kitabı</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="123" height="173" /></span></strong></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/kapitalizm_kara_sevdam.pdf" target="_blank">Ey Kapitalizm! Kara Sevdam! / Charles Allen Scarboro</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/kapitalizm_kara_sevdam.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-21167" title="kapitalizm_kara_sevdam" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/kapitalizm_kara_sevdam-161x300.jpg" alt="" width="148" height="255" /></a>Ne gariptir ki Türkiye’de hemen her kesimden insanı kolaylıkla birleştirebilen bir slogan var: <strong><em>“Kapitalizme Hayır!”</em></strong><em>.</em> İslâmcı, komünist, ülkücü, Kemalist… Yürüyüşler yapıyorlar. Seminerler düzenliyorlar. <strong><em>“Küresel sermayeye geçit yok!” </em></strong>. İşçilerin sömürülmesinden Afrika’daki açlığa, ortadoğudaki petrol savaşlarından dünyanın kirlenmesine kadar her taşın altından çıkan bir düşman bu. İyi ile kötü arasında bir çizgi çekmek, kötüleri “öteki tarafta” bırakmak… O kadar kolay mı?</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>“Ah keşke her şey o kadar basit olsaydı. Bütün kötülükleri içi kararmış birileri yapsaydı ve bütün mesele onları bulup yok etmekten ibaret olsaydı. Ne var ki </em><strong><em>İyi</em></strong><em> ile </em><strong><em>Kötü</em></strong><em> arasındaki çizgi her insanın kalbinden geçiyor. Kim kendi kalbinin bir parçasını yok etmek ister?” </em><em>(Soljenitsin)</em></p>
<p>Okuyacağınız bu kitap insanların para ile, tüketim ile kurdukları ilişkiye ışık tutuyor. Charles Allen Scarboro’nun Karl Marx ve Max Weber’in fikirlerinden de isitifade ederek hazırladığı özgün bir çalışma. Scarboro İstanbul’da yaşayan bir Amerikalı. Akademik birikiminin yanı sıra kapitalizmin anavatanından gelmesi, <strong>“içimizde yaşayan bir öteki”</strong> olması bu kitaba ayrı bir lezzet katıyor.  <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/kapitalizm_kara_sevdam.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/31/kriz-cikarma-ozgurlugu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/31/kriz-cikarma-ozgurlugu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Liberal Totalitarizm(6): Ceza vermek tedaviden ucuz ise</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/09/19/liberal-totalitarizm6-ceza-vermek-tedaviden-ucuz-ise/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/09/19/liberal-totalitarizm6-ceza-vermek-tedaviden-ucuz-ise/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Sep 2011 18:01:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Fransa]]></category>

		<category><![CDATA[Liberal Totalitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18763</guid>
		<description><![CDATA[Sunuş: Büyük gemilerin batışı küçük sandallarınkine benzemez. Büyük gemiler öyle &#8220;cup&#8221; diye batmazlar. Yana yatar, bazen doğrulur hatta zaman zaman yükselir gibi olurlar, batışları uzun saatler alır. Ama küçük sandal &#8220;kazalarının&#8221; aksine büyük gemilerin felâketlerini geri çevirmek imkânsızdır. Gelecek asırların tarihçileri de Batı demokrasileri için &#8220;sonun başlangıcı&#8221; diyecekler şu  yıllara. Yaklaşık 20 yıldır yaşadığım Fransa&#8217;da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/liberal_totalitarizm_3.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-18764" title="liberal_totalitarizm_3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/liberal_totalitarizm_3-204x300.jpg" alt="" width="204" height="300" /></a>Sunuş:</em></strong><em> Büyük gemilerin batışı küçük sandallarınkine benzemez. Büyük gemiler öyle &#8220;cup&#8221; diye batmazlar. Yana yatar, bazen doğrulur hatta zaman zaman yükselir gibi olurlar, batışları uzun saatler alır. Ama küçük sandal &#8220;kazalarının&#8221; aksine büyük gemilerin felâketlerini geri çevirmek imkânsızdır. Gelecek asırların tarihçileri de Batı demokrasileri için <strong>&#8220;sonun başlangıcı&#8221;</strong> diyecekler şu  yıllara. Yaklaşık 20 yıldır yaşadığım Fransa&#8217;da ilk defa bu batış sürecini &#8220;içeriden&#8221; izlediğime kanaat getirdim. Neden?</em></p>
<p><em> </em><em>Koyu bir liberal ve Amerika hayranı olan Nicolas Sarkozy&#8217;nin cumhurbaşkanı olduğu dönemde Fransa çok şey kaybetti. Tedavî edilmesi çok güç yaralar açıldı &#8220;repüblik&#8221; gemisinin gövdesinde. Toplum algısı, dayanışma ve kolektif projeler yıprandı. İçinden geçmekte olduğumuz ekonomik kriz bu durumu ağırlaştırıyor ama meselenin özü ideolojik: Gerek <a href="http://www.derindusunce.org/category/liberal-totalitarizm/">liberal totalitarizm serisi</a> içinde gerekse <a href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=2&amp;ved=0CCMQFjAB&amp;url=http://www.derindusunce.org/2010/06/05/dikkat-kitap-liberalizmin-kara-kitabi/&amp;ei=qtlzTpyDN8TBhAfW6JXKDA&amp;usg=AFQjCNHRmGVdTaElhLK6Y4VxgWTqlCE2cw&amp;sig2=JLTcV8Kves8kiBWPNjO2Ag">Liberalizmin Kara Kitabı</a>&#8216;nda bahsettiğim bir konu vardı: <strong>Gösterge fetişizmi</strong>. Liberalizmin genlerindeki bu bozukluk bitmek tükenmek bilmeyen bir güvenlik talebiyle bir araya gelince devletler en temel, en meşru işlevlerini dahi yerine getiremez oluyorlar. Bu bitmek bilmez güvenlik talebinin demokrasi üzerine yaptığı yıkıcı etkiyi  daha önce </em><a title="Permanent Link to Liberal Totalitarizm(4): Ayı yavrusunu severken öldürür" href="http://www.derindusunce.org/2011/08/29/liberal-totalitarizm4-ayi-yavrusunu-severken-oldurur/">Ayı yavrusunu severken öldürür</a> <em>i</em><em>simli makalede anlatmıştım.</em></p>
<p><em> </em><em>Bu bölümde bir isyan mektubu sunuyorum. Müellifi <strong>Daniel Zagury</strong>, Bois-de-Bondy Psikiyatri Merkezinde doktor ve mahkemeler nezdinde uzman. Özet çevirisini <a href="http://www.lemonde.fr/idees/article/2011/03/21/la-loi-sur-la-psychiatrie-est-l-indice-d-un-etat-qui-prefere-punir-que-guerir_1496307_3232.html">yaptığım makalenin orijinali</a> <strong>Le Monde</strong> gazetesinde yayınlandı. Bu satırların arasından sızan hissiyatın duyulmasını isterim. Akıl hastalarına ya da Fransa&#8217;ya odaklanmadan, bu yıkımı mümkün kılan zihniyeti anlamaya çalışın, demokrasiyi bitiren ideolojik problemi görün. Fransa gibi bir demokrasinin bile  liberal baskılar karşısında zayıflayabiliyor; <strong>&#8220;güvenlik göstergelerini iyileştirmek&#8221;</strong> için bir ulus-devletin hukuku kurban edebiliyor. (MY)</em></p>
<p> </p>
<h2>Tedavi yerine cezayı tercih eden bir devlet!</h2>
<p><strong><em>Dr. Daniel Zagury</em></strong></p>
<p><a href="http://www.assemblee-nationale.fr/13/dossiers/soins_psychiatriques.asp">&#8220;Psikiyatrik tedavi gören kişilerin hakları&#8221; isimli kanun</a> 6 temmuz 2011&#8242;de Fransız Resmî Gazetesinde yayınlandı ve meslekî dernekler haklı olarak isyan ettiler. Psikiyatrik güvenlik sicilinden tutun da psikiyatrik gözaltına kadar ne ararsanız var. Doktorlar kanun metninin sağlık odaklı değil &#8220;aşırı güvenlikçi&#8221; olduğunu söylüyorlar. Ama gerçekte durum daha da kötü: &#8220;Giriş&#8221; sağlık odaklı, &#8220;çıkışta&#8221; ise güvenlik öncelikli. Bu kanun hastahanelerin yükünü arttıracak ve şiddet uygulama ihtimali olan hastaların acil ihtiyaçları giderilemeyecek. Projedeki hedeflere ulaşmak için gerekli imkânların verilMEmiş olması ve kanun yapıcının bunu bilmiyormuş gibi yapması eleştirildi. Bunlar gerçek ama itirazlar gayet safça: Sanki kanun yapıcının amacı uygulanacak bir kanun yapmakmış gibi. Uzun zamandır kanunlar uygulanmak çin değil jandarma-devlet&#8217;in gücünü göstermek için yapılıyor.<span id="more-18763"></span></p>
<p>Kısaca söylersek, bu kanunun zeminini anlamak için isyan etmeyi bırakmak ve paradigma değişimlerine bakmak gerek. Görünüşte birbirinden farklı gözüken olayların arasındaki ilişki nedir? Çalışma hayatında çekilen sıkıntılar ve artan intiharlar, polislerin, öğretmenlerin, araştırmacıların, hakimlerin ve doktorların yakınmaları, sistematik olarak her meselede bir günah keçisi aranması&#8230;</p>
<p>Sosyal-devlet ile jandarma-devleti birbirine rakip görmek ve birincinin modasının geçtiğini savunma alışkanlığı var. Fakat sosyal-devletin yok olması, bireylerin <strong><em>&#8220;kendi hallerine terk edilmesi&#8221;</em></strong> başka şey, jandarma-devlet tarafından sürekli suçlanmak başka. Neden böyle oldu? Politikacılarımız garip bir denklemi çözmek durumundalar: Devletin imkânlarının azaltılmasını savunan lobilerin baskısı ve bu azaltmadan doğacak kötü sonuçların besleyeceği seçmen öfkesi.</p>
<p><strong>Teslim edelim ki « gayrı meşru » çözümler mevcut ve bunlar yalandan ibaret değil.</strong> Psikiyatri kliniğinde &#8220;sapıklık&#8221; tarifi için kullandığımız kriterleri andırıyor bu çözümler: Yalanlama, kamplaşma, en zayıfların içinden kurban seçme, değer yargılarını ters çevirme: Zayıfları, hastaları &#8220;tehlike&#8221; olarak gösterme, daha çok yalan ve göz boyama ile eski yalanları unutturma. (Devletin uygulan-<strong>mamış</strong> kanunları unutturacak şekilde uygulan-<strong>amaz</strong> kanunlar yapması gibi)</p>
<p>Netice olarak halkla iç içe çalışan insanlar suçlanıyor ve kötülüğün kaynağı olarak gösteriliyor. Birlikte çalışmak isteyen, geleceğe dönük ortak projeleri olan, bu uğurda risk alanlar halkın önünde &#8220;suçlu - düzen bozan&#8221; ilân ediliyor. Polisler, öğretmenler, araştırmacılar, hakimler ve doktorlar kendilerini tanıyacaklardır.</p>
<p>Ama Fransa&#8217;da neyin değiştiğini daha iyi anlamak için zihinlerimizdeki değişimi çözmek gerek. Çünkü &#8220;sapık&#8221; politika bu zihniyet farkına dayanıyor: Bugün sorunlar karşısında artık temel soru <strong><em>&#8220;Ne yapmalı?&#8221;</em></strong> değil <strong><em>&#8220;suçu kime yıkmalı?&#8221;</em></strong> oldu. Birlikte bir şey inşa etmek değil öncelik, aksaklıkların sorumlularını bulmak. Gerçek işi, kollektif çalışmayı prosedürlere, tüzüklere, bireysel göstergelere indirgedik. Kurumsal iletişim bunlar üzerinden yapılıyor. Ama birlikte ülkenin geleceğini inşa ettiğimiz söylenemez.</p>
<p>İkinci bir sarsıntı ise ahlâk ve sorumluluk kavramlarında yaşandı. Artık <strong><em>&#8220;sorumlu&#8221;</em></strong> derken <strong><em>&#8220;suçlu&#8221; </em></strong>anlıyoruz. Michel Foucault&#8217;nun isabetle söylediği gibi öznenin sorumlu (ya da hasta ise muaf) olduğu bir paradigmadan <strong><em>&#8220;tehlikeli / riskli hasta&#8221;</em></strong> algısına geçiyoruz. Hasta ya da değil, korku&#8217;nun yeni sureti bu&#8230; Artık gerçek sorumlu, suçun kaynağındaki insan değil onun hastahaneden çıkmasına müsade eden psikiyatr. Denetimi yapan tarafı aşırı sorumlulukla yüklerken gerçek suçluyu özne olmaktan çıkarmanın sonuçları ağır olacaktır; bunu anlamak için birazcık düşünmek yeterli.</p>
<p>Cumhurbaşkanımızın klasik lafı : Kadercilik yok, bir sorumlu vardır, bedel ödeyecektir, kural bu! Müslümanlar ve Romanlardan sonra sıra delilerde. Güvenlikçi devletin meşru görünebilmesi için gerekli korku akıl hastalarında ete, kemiğe bürünecek artık. Bütün sapıklar bilirler, neticeden emin olmak isteyenler en zayıflara saldırırlar.</p>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/liberal_totalitarizm_4.jpg"><img class="size-full wp-image-18765 aligncenter" title="liberal_totalitarizm_4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/liberal_totalitarizm_4.jpg" alt="" width="350" height="420" /></a></p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu konu ilginizi çekiyorsa…</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong>Liberalizmin Kara Kitabı</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="123" height="173" /></strong></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p style="text-align: justify;">Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/09/19/liberal-totalitarizm6-ceza-vermek-tedaviden-ucuz-ise/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/09/19/liberal-totalitarizm6-ceza-vermek-tedaviden-ucuz-ise/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>YAKINDA: Liberalizm Demokrasiye Düşman olunca</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/09/18/yakinda-liberalizm-demokrasiye-dusman-olunca/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/09/18/yakinda-liberalizm-demokrasiye-dusman-olunca/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Sep 2011 20:22:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Editörden</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Fransa]]></category>

		<category><![CDATA[Liberal Totalitarizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18754</guid>
		<description><![CDATA[ 
&#8220;&#8230;Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy&#8217;nin klasik lafı : &#8220;Kadercilik yok, bir sorumlu vardır, bedel ödeyecektir, kural bu!&#8221;  Müslümanlar ve Romanlardan sonra sıra delilerde. Güvenlikçi devletin meşru görünebilmesi için gerekli korku akıl hastalarında ete-kemiğe bürünecek artık. Bütün sapıklar bilirler, neticeden emin olmak isteyenler en zayıflara saldırırlar. [...] Politikacılarımız garip bir denklemi çözmek durumundalar: Devletin imkânlarının azaltılmasını savunan lobilerin baskısı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/liberal_totalitarizm.jpg"><img class="size-medium wp-image-18755 aligncenter" title="liberal_totalitarizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/liberal_totalitarizm-211x300.jpg" alt="" width="211" height="300" /></a></p>
<blockquote><p><em>&#8220;&#8230;Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy&#8217;nin klasik lafı : &#8220;<strong>Kadercilik yok, bir sorumlu vardır, bedel ödeyecektir, kural bu!&#8221;</strong>  Müslümanlar ve Romanlardan sonra sıra delilerde. Güvenlikçi devletin meşru görünebilmesi için gerekli korku akıl hastalarında ete-kemiğe bürünecek artık. Bütün sapıklar bilirler, neticeden emin olmak isteyenler en zayıflara saldırırlar. [...] Politikacılarımız garip bir denklemi çözmek durumundalar: Devletin imkânlarının azaltılmasını savunan lobilerin baskısı ve bu azaltmadan doğacak kötü sonuçların besleyeceği öfke&#8230;</em></p>
<p>[...]</p>
<p><em>Koyu bir liberal ve Amerika hayranı olan Nicolas Sarkozy&#8217;nin cumhurbaşkanı olduğu dönemde Fransa çok şey kaybetti. Tedavî edilmesi çok güç yaralar açıldı &#8220;repüblik&#8221; gemisinin gövdesinde. Toplum algısı, dayanışma ve kolektif projeler yıprandı. İçinden geçmekte olduğumuz ekonomik kriz bu durumu ağırlaştırıyor ama meselenin özü ideolojik: Gerek <a href="http://www.derindusunce.org/category/liberal-totalitarizm/">liberal totalitarizm serisi</a> içinde gerekse <a href="http://www.google.com/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=2&amp;ved=0CCMQFjAB&amp;url=http://www.derindusunce.org/2010/06/05/dikkat-kitap-liberalizmin-kara-kitabi/&amp;ei=qtlzTpyDN8TBhAfW6JXKDA&amp;usg=AFQjCNHRmGVdTaElhLK6Y4VxgWTqlCE2cw&amp;sig2=JLTcV8Kves8kiBWPNjO2Ag">Liberalizmin Kara Kitabı</a>&#8216;nda bahsettiğim bir konu vardı: <strong>Gösterge fetişizmi</strong>. Liberalizmin genlerindeki bu bozukluk bitmek tükenmek bilmeyen bir güvenlik talebiyle bir araya gelince devletler en temel, en meşru işlevlerini dahi yerine getiremez oluyorlar. </em></p></blockquote>
<p style="text-align: center;"> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/liberal_totalitarizm_2.jpg"><img class="size-full wp-image-18756 aligncenter" title="liberal_totalitarizm_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/09/liberal_totalitarizm_2.jpg" alt="" width="458" height="351" /></a></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>.. Bu konu ilginizi çekiyorsa&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong>Liberalizmin Kara Kitabı</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="123" height="173" /></strong></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p style="text-align: justify;">Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/09/18/yakinda-liberalizm-demokrasiye-dusman-olunca/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/09/18/yakinda-liberalizm-demokrasiye-dusman-olunca/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Liberal Totalitarizm(4): Ayı yavrusunu severken öldürür</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/08/29/liberal-totalitarizm4-ayi-yavrusunu-severken-oldurur/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/08/29/liberal-totalitarizm4-ayi-yavrusunu-severken-oldurur/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Aug 2011 14:00:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[AB]]></category>

		<category><![CDATA[Amerika]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Liberal Totalitarizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18502</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Kusursuz bir demokraside yaşıyoruz. Herkes istediğini yapmakta özgür. Ama insan, tabiatı gereği özgürlüklerini kötüye kullanır yani ötekilerin özgürlüklerini çiğner. Özgürlük için en büyük tehdit yine özgürlüktür. Peki özgürlüğü kendisinden korumak için ne yapmalıyız? Herkesin güvenliğini sağlamalıyız. Güvenlik demek korumak demektir. Korumak demek gözetlemek demektir. Gözetle(n)mek özgürlüktür. Korumak sınır koymaktır. Sınırla(n)mak özgürlüktür.&#8221; (Jean-Christophe Rufin, Globalia)
 Avrupalılar demokrasi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/korku_liberal_totalitarizm.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-18504" title="korku_liberal_totalitarizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/korku_liberal_totalitarizm.jpg" alt="" width="236" height="314" /></a>&#8220;Kusursuz bir demokraside yaşıyoruz. Herkes istediğini yapmakta özgür. Ama insan, tabiatı gereği özgürlüklerini kötüye kullanır yani ötekilerin özgürlüklerini çiğner. Özgürlük için en büyük tehdit yine özgürlüktür. Peki özgürlüğü kendisinden korumak için ne yapmalıyız? Herkesin güvenliğini sağlamalıyız. Güvenlik demek korumak demektir. Korumak demek gözetlemek demektir. Gözetle(n)mek özgürlüktür. Korumak sınır koymaktır. Sınırla(n)mak özgürlüktür.&#8221;</em> (<a href="http://www.evene.fr/livres/livre/jean-christophe-rufin-globalia-10211.php">Jean-Christophe Rufin, Globalia</a>)</p>
<p> Avrupalılar demokrasi ve insan hakları konusunda bir çok iyi işe imza attılar ama kibirliler. Özeleştiri yapmadıkları için çok büyük bir tehlikenin farkında değiller. Nedir?</p>
<p> Vatandaşların bitmek tükenmek bilmeyen güvenlik talebi sebebiyle özgürlüklerin etrafındaki duvarlar gittikçe yükseliyor ve kalınlaşıyor Avrupa&#8217;da. <strong>Özgürlükleri korumak için özgürlüklerden fedakârlık edilmesine gittikçe alışıyoruz.</strong> Kendi kendini besleyen kısır bir döngünün içindeyiz: Yedikçe acıkan, içtikçe susayan bir yaratık gibi. Fikrî bir devrim olmaz ise gelecek onyıllarda duvarların kalınlığından dolayı içinde boşluk kalmayan bir eve dönecek Avrupa.</p>
<p> Örnek? 11 Eylül saldırısından sonra İngiltere&#8217;nin çıkardığı terörle mücadele yasalarına bakın. Fransa&#8217;da (<a href="http://www.conseil-constitutionnel.fr/conseil-constitutionnel/francais/les-decisions/acces-par-date/decisions-depuis-1959/2008/2008-562-dc/decision-n-2008-562-dc-du-21-fevrier-2008.12318.html">Rétention de sûreté</a>) ve Almanya&#8217;da (<strong><em>Sicherungsverwahrung</em></strong>) cezası bittikten sonra bile <strong><em>&#8220;potansiyel tehlike arz etmesi&#8221;</em></strong> sebebiyle salıverilmeyen mahkûmlar, Fransa&#8217;da çocuk yuvalarında küçük yaramazların fişlenmesine kadar uzanan abuk subuk güvenlik yasaları ve son on yıldır sürekli sertleşen ceza kanunu, Hollanda, Norveç, Avusturya&#8217;da yükselen ırkçılık ve islamofobi, Fransa&#8217;daki çarşaf yasağı&#8230; Ama devletin <strong><em>&#8220;güvenlik üretmesi&#8221;</em></strong> talebi saldırıların engellenmesi ile sınırlı değil. Deli dana hastalığı, kuş gribi, domuz gribi, İspanyol hıyarındaki  ekoli bakterisi derken <strong><em>gıda güvenliği</em></strong> etrafında yükselen mevzuat duvarları tarımı, küçük esnafı boğmakta. Görünmez düşmanlara karşı duyulan korku <strong>GERÇEK</strong> tehlikelerin <strong>GERÇEK</strong> sonuçlarıyla orantılı değil:<span id="more-18502"></span></p>
<ul>
<li>Yüz binlerce insanın ölümüne sebep olan AIDS hastalığı,</li>
<li>Fransa&#8217;nın şampiyon olduğu trafik kazaları,</li>
<li>İskandinavya ve ingiltere&#8217;nin korkulu rüyası olan aşırı alkol tüketimi,</li>
<li>Bütün Avrupa&#8217;nın belâsı sigara bağımlılığı</li>
</ul>
<p>kesinlikle bu görünmez düşmanlar kadar korkutmuyor. Avrupa&#8217;da <strong>GERÇEK</strong> olan tek şey psikoz. Korkularımız var ve vasat bir Avrupalı için &#8220;iyi devlet&#8221; demek daha kalın, daha yüksek duvarlar demek. Avrupa hükümetlerinin <strong><em>&#8220;güvenlik&#8221;</em></strong> <strong><em>adına hukuktan ödün vermesi</em></strong> halkı o kadar rahatsız etmiyor. Tocqueville&#8217;in <a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=455685">Amerika&#8217;da Demokrasi</a>  adlı kitabını yazarken 150 yıl önce öngördüğü o toplum sanki oluşuyor  :</p>
<p style="padding-left: 30px;">&#8220;<em>Birbirine benzeyen, &#8220;eşit&#8221; insanlar görüyorum küçük ve sıradan hazlar peşinde, hiç dinlenmeden kendi etraflarında dönüyorlar. İçlerini, ruhlarını dolduruyorlar bu hazlar ile.Her biri ötekilerle arasına bir mesafe koymuş, onların başına gelen şeylere kayıtsız, yabancı gibi. Çocukları ve yakın arkadaşları onun için bütün insanlığı teşkil ediyor. Kendi ülkesinin vatandaşları? Hemen yanındalar ama onları görmüyor. Dokunuyor ama neredeyse hissetmiyor. Sadece benliği var ve benliği için var.</em>&#8220;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/korku_3-liberal_totalitarizm.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-18506" title="korku_3-liberal_totalitarizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/korku_3-liberal_totalitarizm.jpg" alt="" width="235" height="165" /></a> Artık mevcut tehditlerin bertaraf edilmesi yetmiyor. Geleceği, kaderimizi kontrol etmesini bekliyoruz devletten.  Neden? Alıp satma, yiyip içme özgürlüğümüzü muhafaza etmesi için! Ayağımıza altın prangalar vuruyoruz ama hemen herkes mutlu. Şikayet eden, alarm ziline basan üç beş aydın ise &#8220;paranoyak&#8221; damgası yiyor. Tabi ABD&#8217;nin durumu da çok parlak değil. Onlar da kelimelerini ve akıllarını kaybediyorlar gittikçe: ABD tarihinde beyaz adamın özgürlüklerini EN FAZLA sınırlayan yasanın adı &#8220;Vatansever Yasa!&#8221; (Patriot Act) Savaşı &#8220;Önleyici Savaş&#8221; diyorlar, &#8220;Homeland security&#8221; adına sürekli iç düşman üretiyorlar&#8230; <strong>Amerikalılar hiç bu kadar çok para harcamamışlardı güvenlik için ve hiç bu kadar çok korkmamışlardı.</strong> Gerçek hayattan koparak sanal bir gerçekliğe(!) kayıyorlar giderek.</p>
<p> Bir komplo mu bu? İsviçre&#8217;nin lüks otellerinde şişman adamlar puro içerek hakkımızda planlar mı yapıyorlar? Sanmıyorum. Hatta tam tersi, merkezî bir kontrolü olmayan acayip bir güvenlik makinesinin varlığını hissediyorum sadece. Bizim korkularımız ve açgözlülüğümüzle beslenen, dağı<strong>T</strong>ık (=distributed) bir makine, dinamik bir network. <strong>&#8220;</strong><a href="http://www.derindusunce.org/2011/08/03/liberal-totalitarizm2adolf-hitler-reloaded/"><strong>Adolf</strong> <strong>Hitler Reloaded</strong></a><strong>&#8220;</strong> başlıklı bölümde şöyle demiştim:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> <em>&#8220;1930 model devletler halkı </em><strong><em>BİR-leştirmek</em></strong><em>, tektipleştirmek için korkular ve nefretler icad etmişlerdi: Bolşevizm korkusu, Bölünme korkusu, Yahudi korkusu, Ermeni nefreti, Kürt nefreti, Burjuva nefreti&#8230; 1980&#8242;lerden itibaren dünyaya hakim olmaya başlayan </em><a href="http://www.derindusunce.org/category/liberal-totalitarizm/">liberal totalitarizm</a><em> ise tersini yaptı, <strong>TEHDİT</strong> yerine <strong>FAYDA</strong>&#8216;da birleştirdi bizi: Refah, zenginlik, lüks ve güvenlik. Zahirî güzelliklerine rağmen bu hedefler de bizi aynı noktaya götürüyor: </em><em>Bir kez daha <strong>BİR-leşmek</strong> = </em><em>Bütün insanlarda ortak olana indirgenmek&#8230; Yani nefsanî arzu ve korkularda </em><em>BİR-leştik bir kez daha, AYNI-laştık. Bir farkla: Eskiden &#8220;ulusal&#8221; bazda olan totaliter sistem artık küresel.&#8221;</em></p>
<p><strong> </strong><strong>Devlet-Birey ilişkisi yeniden düzenleniyor</strong></p>
<p>İnsanlar birer isteme makinesi haline gelirken devletler de birer verme makinesi oldular. Ama <strong><em>müşterileşen vatandaşın</em></strong> yol açtığı Piyasalaşma ortamında <strong><em>ulus-devlet</em></strong> çok rahat bir konumda değil. Birbiriyle ilgisiz gözükse de farklı alanlardaki korkuların önemli &#8220;yapısal-zihinsel&#8221; değişikliklere işaret ettiğini düşünüyorum ve tabi doymak bilmeyen güvenlik talebinin:</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/korku_3a-liberal_totalitarizm.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-18507" title="korku_3a-liberal_totalitarizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/korku_3a-liberal_totalitarizm.jpg" alt="" width="210" height="240" /></a> <strong>Devlet açısından</strong></p>
<p>Batılı ulus-devletler ciddi bir meşruluk krizi yaşıyor. Vatandaşların (=müşterilerin) hâlâ devlete ihtiyacı olduğunu ispat etmek istercesine gösterge fetişizmi içinde kendini halka &#8220;satıyor&#8221;. Sözgelimi Fransa&#8217;da hükümet bir yandan tutuklama ve gözaltı sayısındaki artışı endişe verici buluyor, diğer yandan polislerin başarısını tutuklama ve gözaltı sayısıyla ölçüyor. Bu yolla tehlike göstergelerinin turuncuya sonra kırmızıya geçmesi güvelik talebini arttırıyor. Korkulardan beslenen, <strong><em>&#8220;müşteriyi&#8221;</em></strong> (=vatandaşı) korkutarak talebi arttıran bir Korku-Güvenlik piyasası devletin altını oyuyor yavaşça:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221;</em><em>Mesele devletin <strong>MEŞRULUK</strong> meselesi. Ama detaya girmeden önce kendinize şunu sorun: Neden Devlet&#8217;in otoritesini, size göre &#8220;üstünlüğünü&#8221; meşru buluyorsunuz? Yolunuzu kesen birine &#8220;hırsız&#8221; diyorsunuz da vergi toplayana &#8220;memur&#8221; diyorsunuz meselâ?</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Geçmişte Tanrı ile bağımızı kuran bir meşru kral/sultan vardı. Hükümdarın adaleti ilâhî adaletin tecellisiydi. Kant ve Hegel bile bu ufku geç(e)mediler. 19cu ve 20ci yüzyılda <strong>ilâhî rasyonalite</strong> yerine <strong>dünyevî rasyonalite</strong> geçti. Ortak ihtiyaçlarımızı karşılamak için kurduğumuz dev bir imece oldu Devlet. Yol, köprü, vb yapardı, okulları, hastahaneleri idare ederdi, vs. En önemli işlevlerinden biri de güvenlikti. Tehdit ve fırsatların <strong>ULUSAL</strong> olduğu son iki asırda kolektif çarenin yani Devlet&#8217;in de <strong>ULUSAL</strong> olması normaldi. (Bkz. </em><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf">Türkiye&#8217;nin ulus-devlet sorunu</a><em>)</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Bugün tehditler ulusal değil küresel. Terör, çevre kirliliği, finansal krizler&#8230; Küresel sorunlara kim cevap verebilir? Küresel bir hükümet mi yoksa ulusal hükümetleri birleştiren organizasyonlar mı? G7, G20 tarzı toplantıların ne kadar (y)etkisiz, Birleşmiş Milletler&#8217;in ne kadar beceriksiz, ne kadar uyuşuk olduğunu gören insanlık bu müsamerelerden umudunu çoktan kesti. Alternatif çözüm şimdilik yok. Ama ulus-devletler var olma sebeplerini kaybettiler: <strong>MEŞRULUK</strong>.&#8221;</em> (<a title="Permanent Link to Liberal Totalitarizm(3): Özgür ol! Bu bir emirdir!" href="http://www.derindusunce.org/2011/08/27/liberal-totalitarizm4-ozgur-ol-bu-bir-emirdir/">Özgür ol! Bu bir emirdir!</a>)</p>
<p><strong>Birey açısından</strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/korku_2b_liberal_totalitarizm.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-18509" title="korku_2b_liberal_totalitarizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/korku_2b_liberal_totalitarizm.jpg" alt="" width="191" height="144" /></a>Her geçen gün biraz daha fazla güvenlik &#8220;tüketen&#8221; vatandaş (=müşteri) açısından da durum pek net değil. Neden?</p>
<p> Somut ve devlet tarafından bertaraf edilmesi gereken gerçek SORUNLAR objektiftir. Ölçülebilirler: Sınırdan içeri giren terörist sayısı, hastalanan insan sayısı&#8230; Bunlar devletin görev çerçevesine giren objektif korkulardır. Ama bunlarla karıştırıl<strong>MA</strong>ması gereken, manevî hayatın parçası olan sübjektif korkular da vardır. Hayat&#8217;ın, İnsan&#8217;ın varlık şartı olan, Hakikat&#8217;e dair korkular elbette ulusdevletin görev çerçevesi çinde olamaz.  Ölüm korkusu, Kıyamet&#8230; Bunlar dünyevî bir yapı olan devletin işi değildir. (Bkz. Korku Matkabı bahsi, <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf">Derin İnsan kitabı</a>)</p>
<p> Liberal-totalitarizmin en belirgin özelliklerinden biri bu iki korku arasında meydana gelen karışıklık. Piyasa&#8217;nın bize dayattığı güvenlik modelinde bugün güvende olmak yetmiyor, yarın, haftaya ve gelecek yıllarda da güvende olmayı istememiz emrediliyor! <strong>Kaza ve Kader&#8217;e talip bir güvenlik piyasası ile karşı karşıyayız</strong>.<strong> </strong>Batılı insan<strong> </strong>Ölüm&#8217;e ve Kıyamet&#8217;e çare bulmasını istiyor Devlet&#8217;ten. Tabi zahiren bir hedef saptırma var ya da bir maskeli balo: Ölüm demiyor da <strong><em>&#8220;salatalıktaki bakteri&#8221;</em></strong> ya da <strong><em>&#8220;domuz gribi&#8221;</em></strong> diyor. Ama her gün ilan edilen ölü sayısı göstergesi sıranın bir gün &#8220;BANA&#8221; geleceğini hissettiriyor. Aynı şekilde &#8220;küresel ısınma&#8221; veya &#8220;terörist saldırılar&#8221; dünyanın sonu gibi sunuluyor. Medya baskısı altındaki batılı insan bu sorunlarla arasına mesafe koyup düşünemiyor. Bunlar birer rumuz, birer bahane oldu Ölüm&#8217;ü ve Kıyamet&#8217;i saklayan.</p>
<p> Birey&#8217;den başka hiç bir şey olmayan Birey&#8217;in, Müşteri-Vatandaş algısının doğurduğu bir çarpıklık bu kanaatimce. Tocquevillein yazdığı <a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=455685">Amerika&#8217;da Demokrasi</a> kitabında <strong>Birey&#8217;in politik hayat dışına itilmesi</strong> konusunda ip uçları var:</p>
<ul>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/korku_5_liberal_totalitarizm.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-18511" title="korku_5_liberal_totalitarizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/korku_5_liberal_totalitarizm-202x300.jpg" alt="" width="202" height="300" /></a> &#8221;&#8230;<em>Birey kendi ataletini meşru göstermek için toplumun ve devletin önemini abartır,</em></li>
<li><em>İnsanlar birbirlerine eşitlendikçe tek tek bireyler küçük ve önemsiz görünürler. Daha doğrusu ötekilere benzeyen her vatandaş kalabalıkta kaybolur, bir tek Halk&#8217;ın muhteşem imajıdır görünen,</em></li>
<li><em>Bireyleşme sonucunda insanların politik bağları zayıflar, sosyo-politik alanı terk ederler, kollektif meseleler <strong>görünen ve daim olan yegâne temsilciye</strong> terk edilir yani Devlet&#8217;e.</em></li>
<li><em>Bireylerin huzur ve güvenliği önemsenen tek politik dava haline gelir çünkü dıger bütün kollektif davalar terk edilmiştir. Bu zihniyet sahibi bireyler devletin baskısını daha kolay kabul eder ve güvenlikle ilgili yetkilerinin artmasını doğal karşılar. Güvenlik talebi körleşmiştir yani fiatı ne olursa olsun birey özgürlüklerini feda etmeye hazırdır.</em></li>
<li><em>Halkın sınırsız güvenlik talebi ve politikadan el çekmesi meydanı boş bırakır ve bu devletin totaliterleşmesi için uygun bir zemindir.</em></li>
<li><em>Zannediyorum ki demokratik toplumları tehdit eden baskı rejimi daha önce hiç görmediğimiz bir rejim olacak. Adlandırmakta zorluk çekiyorum, despotizm ya da tiranlık anlam itibariyle kâfi değil.</em></li>
<li><em>Bu yeni baskı rejimi bireylerin bencilliklerinin kötü bir sonucu olacak&#8230;&#8221;</em></li>
</ul>
<p> <strong>Liberalizmin anti-demokratik yönü</strong></p>
<p>Yakın geçmişte Etyen Mahçupyan ile Atilla Yayla&#8217;nın enerji dolu bir tartışmasını izledik. Mahçupyan&#8217;ın aksine Yayla liberalizmin demokrasiyle çeliş<strong>ME</strong>diğini savundu. Oysa liberalizmin en önemli misyonerlerinden <strong>Friedrich A. Hayek &#8220;</strong><em>Law, Legislation and Liberty&#8221;</em> adlı çalışmasında Piyasa&#8217;nın demokrasiye düşman olduğunu açıkça ortaya koyuyor:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Piyasa&#8217;nın iç dengelerine ve özel mülkiyete saygı bireyi bağlayan yegâne kural olmalıdır. Piyasa&#8217;nın vatandaşlarca yapılacak kanunlarla düzenlendiği demokrasi bireysel özgürlükler için bir tehlikedir.&#8221;</em></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/korku_6_liberal_totalitarizm.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-18512" title="korku_6_liberal_totalitarizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/korku_6_liberal_totalitarizm.jpg" alt="" width="225" height="217" /></a>Açıkça görülüyor ki Hayek&#8217;in ağzında &#8220;özgürlük&#8221; alıp satma özgürlüğünden başka bir şey değildir. Halkın oylarıyla seçilmiş bir meclisin fakirleri, sakat ve yaşlıları da temsil etmesi, bunların hakkını muhafaza için kanunlar yapması, Piyasa&#8217;yı dizginlemesi ise kâbus gibi bir şey Hayek&#8217;e göre. <a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf">Derin Marx kitabında</a> uzun uzun açıkladığımız gibi liberaller bu yaklaşımla <strong>GERÇEK HAYATTAN KOPARAK</strong> kendilerine <strong>YENİ BİR GERÇEKLİK</strong> inşa ediyorlar. Bu bakımdan Nazi Almanyası veya Stalin Rusyasi ile büyük bir benzerlik arz ediyorlar. Meselenin özü bir &#8220;-izm&#8221; yani bir ideoloji haline gelen liberal-<strong>İZM</strong>. Cemil Meriç&#8217;in tabiriyle akıllara, vicdanlara  giydirilmiş yeni bir deli gömleği bu.</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221; [...] </em><em>genel olarak vergilerin azaltılması, özelleştirme, devletin küçültülmesi, sermaye, mal ve hizmetlerin serbestliği gibi uygulamalar liberal politikaların birer parçası. Akıllıca ve adaletten ödün vermeden uygulandıklarında bu politikalara karşı ol<strong>MA</strong>dığımı da belirteyim bu arada. Ama hangi adalet? Adaletin, hakların, ahlâkın referansı ne olacak? [liberallere göre] Piyasa tabi ki! Avusturya Ekolü&#8217;nün ünlü ismi Ludwig Von Mises&#8217;ten dinleyelim:</em></p>
<p style="padding-left: 60px;">&#8220;Halk yığınları, oy veren, demokrasilerde hakim olan şu milyonlar bilmeliler ki sahte doktrinlere alet oluyorlar. Sadece Piyasa üzerine kurulu bir toplum onlara arzuladıkları refahı verebilir. Ama halkı ikna etmek için önce elitleri, aydınları ve iş adamlarını ikna etmek gerek.&#8221; (12 haziran 1943′te Leonard Read&#8217;a<strong>*</strong> yazdığı mektuptan)</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Hukuk devleti, demokrasi, vicdan gibi kavramların karşısına satın alma gücü ile orantılı bir tüketici egemenliği koyuyor liberal doktrin. Liberal politika başka şey, liberal dogmalar, fetişizmler başka.&#8221;</em> (<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf">Liberalizmin Kara Kitabı</a>, <strong><em>&#8220;Liberalizm Ahlaksızdır&#8221;</em></strong> adlı bölüm)</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Yeme-içme, üretme ve tüketme serbestliği insanların ve toplumların siyasî özgürlüklerini sınırlayacak noktaya geldi. Bir başka deyişle insanların haz almak ve bu hazzı MUHAFAZA için harcadıkları enerji bürokrasi ve piyasa kanalıyla toplanıyor, yoğunlaşıyor. Bu yoğunlaşma giderek artan bir hızda gerçekleşiyor. <a href="http://www.derindusunce.org/img/marx.pdf">Derin Marx kitabında</a> bahsettiğimiz &#8220;kirpi sendromu&#8221; sebebiyle biriken bu pislik (= arzular + korkular) yine biz insanların vicdanları icabı kabul etmeyeceği neticeler doğuruyor. (<strong><em>&#8220;İnsan&#8217;ı devirmek için kökünden sökmek gerekir&#8221;)</em> </strong></p>
<p>Bazen bürokrasi kanalıyla ulus-devletler, bazen de piyasa kanalıyla büyük firmalar, bankalar korkunç işler yapabiliyor. Biz insanlar neticeyi gördüğümüzde çok şaşırıyor ve üzülüyoruz. <strong><em>&#8220;Bu kadar korkunç bir şeyi kim yaptı?&#8221;</em></strong> diyerek arkasında gizli örgütler, komplolar arıyoruz. Oysa demirden bir geminin yavaş yavaş paslanıp çürümesi gibi insanlık gemisi de tek tek her bir insanın &#8220;minnacık&#8221; kötülükleri, gafleti, unutkanlığı, iştahı, korku ve vehimleri sebebiyle paslanıyor. Büyük bir delik aramak boşuna. Gemimizde milyarlarca küçük delik var. Ama deliklerin toplamı oldukça büyük.</p>
<p> </p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>(*) <em>Leonard Read</em></strong><em> ünlü Think Tank FEE’nin (</em><a href="http://fee.org/"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Foundation for Economic Education</em></strong></span></a><em>) kurucusu. FEE liberteryen. Leonard Read, Ludwig von Mises’den ciddi biçimde etkilenmiş, servetinin önemli bir kısmını bu yolda harcamış. <strong>“Ben kurşun kalem” (I, pencil)</strong> adlı denemesinin </em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf"><em>Liberalizmin Kara Kitabı</em></a><em>&#8216;nda videosunu sunduğumuz Milton Friedman’a ilham kaynağı olması, Friedman’ın da bu kitaba önsöz yazmış olması dikkat çekicidir. <strong>Mises-Read-Friedman</strong> zinciri ile bir kez daha görüyoruz ki <strong>Piyasa Fetişizmi liberal ahlâkın sabitlerindendir.</strong> <strong>Piyasa’nın ahlâk/iyilik/erdem üretme kapasitesine iman etmek</strong> bu “inancın” amentüsü olmuştur. <strong> </strong>Read’in 30 civarındaki kitabı FEE’nin sitesinden indirilebilir.</em></p>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/korku_2_liberal_totalitarizm.jpg"><img class="size-full wp-image-18513 aligncenter" title="korku_2_liberal_totalitarizm" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/korku_2_liberal_totalitarizm.jpg" alt="" width="319" height="400" /></a></p>
<p> </p>
<p><strong>Tavsiye okuma: </strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">(Çoğu eserin Türkçe ve diğer dillerde asılları veya tercümeleri mevcut, yazar isminden aratabilirsiniz)</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">İngilizce </span></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Friedrich A. Hayek</strong></p>
<p style="padding-left: 60px;"><a href="http://www.amazon.com/Law-Legislation-Liberty-Rules-Order/dp/0226320863/ref=sr_1_1?s=books&amp;ie=UTF8&amp;qid=1314607546&amp;sr=1-1">Law, Legislation and Liberty, Volume 1: Rules and Order</a></p>
<p style="padding-left: 60px;"><a href="http://www.amazon.com/Law-Legislation-Liberty-Mirage-Justice/dp/0226320839/ref=sr_1_3?s=books&amp;ie=UTF8&amp;qid=1314607546&amp;sr=1-3">Law, Legislation and Liberty, Volume 2: The Mirage of Social Justice</a></p>
<p style="padding-left: 60px;"><a href="http://www.amazon.com/Law-Legislation-Liberty-Political-People/dp/0226320901/ref=sr_1_2?s=books&amp;ie=UTF8&amp;qid=1314607546&amp;sr=1-2">Law, Legislation and Liberty, Volume 3: The Political Order of a Free People</a></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Naomi Klein</strong>, <a href="http://www.amazon.com/Shock-Doctrine-Rise-Disaster-Capitalism/dp/0312427999/ref=sr_1_1?s=books&amp;ie=UTF8&amp;qid=1312545642&amp;sr=1-1">The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism</a></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Wendy Brown</strong>, <a href="http://www.amazon.com/Walled-States-Waning-Sovereignty-Wendy/dp/1935408089/ref=ntt_at_ep_dpt_2">Walled States, Waning Sovereignty</a></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Noam Chomsky</strong>, <a href="http://books.zcommunications.org/chomsky/ni/ni-contents.html">Necessary Illusions</a>, (ücretsiz, eserin tamamı)</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Fransızca</span></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Ignacio Ramonet</strong>, <a href="http://livre.fnac.com/a1345074/Ignacio-Ramonet-Propagandes-silencieuses">Propagandes silencieuses</a></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Jean-Christophe Rufin</strong>, <a href="http://www.evene.fr/livres/livre/jean-christophe-rufin-globalia-10211.php">Globalia</a></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Philippe Breton</strong>, <a href="http://www.amazon.fr/parole-manipul%C3%A9e-Philippe-Breton/dp/2707144193">La parole manipulée</a></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Karl Polanyi</strong>, <a href="http://www.amazon.fr/Grande-Transformation-origines-politiques-%C3%A9conomiques/dp/2070124746">La grande transformation, aux origines politiques et économiques de notre temps</a></p>
<p style="padding-left: 30px;"><strong>Friedrich A. Hayek</strong>, <a href="http://www.amazon.fr/Droit-l%C3%A9gislation-libert%C3%A9-formulation-principes/dp/2130564968">Droit, législation et liberté</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/08/29/liberal-totalitarizm4-ayi-yavrusunu-severken-oldurur/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/08/29/liberal-totalitarizm4-ayi-yavrusunu-severken-oldurur/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İslamofobi ve internet</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/08/05/islamofobi-ve-internet/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/08/05/islamofobi-ve-internet/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Aug 2011 11:43:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Katrin Baskiotis</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[medya]]></category>

		<category><![CDATA[İslamofobi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=18225</guid>
		<description><![CDATA[Sol&#8217;un İslamofobi&#8217;yi ciddiye alması lazım. Her taşın altında Müslümanları bulan kaçıklarla dalga geçmek kolay. Fakat İslam karşıtı hissiyat, hızla aşırı sağın 20. asrın başındaki anti-Semitizmle yapısal benzerlik taşıyan önemli bir dayanağı haline geliyor. [...]  Sağcı popülizm güçleniyor, çünkü köşeye sıkıştıklarını düşünenlere hitap ediyor. Kemer sıkma ve ekonomik kriz ikliminde birçok insan kendini güvende hissetmiyor, zaten hissetmemeliler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/islamofobi.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-18226" title="islamofobi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/islamofobi.jpg" alt="" width="189" height="278" /></a>Sol&#8217;un İslamofobi&#8217;yi ciddiye alması lazım. Her taşın altında Müslümanları bulan kaçıklarla dalga geçmek kolay. Fakat İslam karşıtı hissiyat, hızla aşırı sağın 20. asrın başındaki anti-Semitizmle yapısal benzerlik taşıyan önemli bir dayanağı haline geliyor. [...]  Sağcı popülizm güçleniyor, çünkü köşeye sıkıştıklarını düşünenlere hitap ediyor. Kemer sıkma ve ekonomik kriz ikliminde birçok insan kendini güvende hissetmiyor, zaten hissetmemeliler de&#8230; İslamofobikler, iş kayıpları ve toplumsal çözülmeye dair gerçek güvensizliklerini, halifeden gelen hayali tehditlere kanalize ediyor.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında aşırı sağın büyümesi, ‘sol&#8217;un sadece internette değil, gerçek dünyada da başarısızlığın daimi hatırlatıcısı görevi görüyor. Eğer çözümler ortaya koymazsak, kendi çözümünü ortaya koyan bir Anders Breivik daima olacaktır.  <a href="http://www.timeturk.com/tr/2011/08/05/islamofobi-ve-internet.html">TAMAMI</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/08/05/islamofobi-ve-internet/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/08/05/islamofobi-ve-internet/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Libya: Kâfirin silahıyla mücahid olunur mu?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/22/libya-kafirin-silahiyla-mucahid-olunur-mu/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/22/libya-kafirin-silahiyla-mucahid-olunur-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Apr 2011 13:46:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Amerikan Saldırganlığı]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Cihad]]></category>

		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>

		<category><![CDATA[Libya]]></category>

		<category><![CDATA[NATO]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15850</guid>
		<description><![CDATA[
 
Kâfirin(*) silahıyla mücahid olunmaz. Ama Hollywood filmlerine figüran olunur. Yönetmen abi &#8220;kamera stooop!&#8221; diye seslenince durulur. Ya da BlackWaters, Beni Tal, SAIC, Secopex, Meteoric Tactical Solutions gibi firmaların masasında meze olunur. Neden?
Sovyet Rusya 1979 sonunda Afganistan&#8217;ı işgal ettiğinde 9 yaşındaydım. &#8220;Koskoca&#8221; bir dev küçücük bir Müslüman ülkenin üzerine çullanıyordu. Üstelik kötü adamlar &#8220;gomonist&#8221; idi. &#8220;Bizimkiler&#8221; ise [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/savas.jpg"></a></p>
<p> <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/savas.jpg"><img class="size-full wp-image-15851 aligncenter" title="savas" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/savas.jpg" alt="" width="485" height="251" /></a></p>
<p>Kâfirin(*) silahıyla mücahid olunmaz. Ama Hollywood filmlerine figüran olunur. Yönetmen abi <strong>&#8220;kamera stooop!&#8221;</strong> diye seslenince durulur. Ya da BlackWaters, Beni Tal, SAIC, Secopex, Meteoric Tactical Solutions gibi firmaların masasında meze olunur. Neden?<span id="more-15850"></span></p>
<p>Sovyet Rusya 1979 sonunda Afganistan&#8217;ı işgal ettiğinde 9 yaşındaydım. &#8220;Koskoca&#8221; bir dev küçücük bir Müslüman ülkenin üzerine çullanıyordu. Üstelik kötü adamlar &#8220;gomonist&#8221; idi. &#8220;Bizimkiler&#8221; ise Müslüman. Savaşın adı &#8220;Cihad&#8221; oldu, savaşanlar &#8220;mücahid&#8221;, ölenler &#8220;şehid&#8221;&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/stinger.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15862" title="stinger" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/stinger.jpg" alt="" width="209" height="164" /></a>Oysa Ruslar saldırmadan önce Afganlar birbirleriyle savaşıyorlardı. Müslümanlar din kardeşlerinin kanını döküyordu. 9 yıl süren işgal sırasında birleştiler ama eski kuyruk acılarını unutmadılar. Afgan direnişi büyük ölçüde Amerikan desteği ile örgütlendi. Tabi Müslüman ülkelerden de yardım geliyordu ama nihaî öge Amerikan malı <strong>stinger</strong> füzeleri oldu. Bunlar tek bir askerin kullanabileceği kadar hafif ve basit roketlerdi. Özellikle Sovyet helikopterlerini düşürmek için kullanıldılar. ABD firmaları Afganistan&#8217;da silahlarını test ettiler, ABD ordusu ise çeşitli asimetrik savaş taktiklerini.</p>
<p>Sanıldığının aksine Afganistan&#8217;ın geleceği hiç bir zaman Afganların elinde olmadı. &#8220;Mücahid&#8221; Afganlar elbette tek tek bakılırsa samimi idiler. Vatanlarını savunmak için savaştılar ve öldüler. Ama gerçekte soğuk savaş masasına meze oldular. &#8220;<strong><em>Mücahidler</em></strong>&#8221; ABD&#8217;nin müsade ettiği kadar güçlü idiler. Gerçek amaç Afganların mutluluğu ve bu ülkenin gelişmesi değildi. Komünist Rusya&#8217;yı diplomatik olarak zayıflatmak ve ekonomik çöküşünü hızlandırmaktı.</p>
<p>Öyle de oldu. Savaş Afgan güçlerin zaferiyle değil 15 şubat 1980&#8242;da Gorbaçov&#8217;un emriyle bitti. ABD Afganları kullanarak Sovyetlerin savaşma kapasitesini ve azmini asgarî seviyeye indirmişti.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/agfanistan_2.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15865" title="agfanistan_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/agfanistan_2.jpg" alt="" width="257" height="181" /></a>Neden bir Afgan zaferi değildi bu? Çünkü asimetrik savaşta mutlak zafer olmaz. Ortak bir siyasi irade varsa asimetrik savaş bir araç olabilir ancak. Savaş diplomatik bir araçtır, politikanın hizmetindedir. Türkiye gibi siyasetin düzenli olarak ordu tarafından gasp edildiği ülkelerde yaşayanların bunu anlaması zor olabilir. Çünkü <strong>&#8220;halkın ordusu&#8221;</strong> yerine <strong>&#8220;ordunun halkı&#8221;</strong> zihniyeti geçerli iken halk ordunun elinde mühimmat olur, harcanır. Ordu halkına hesap vermez. Devletin, halkın ve haliyle hukukun üstündedir. (Bkz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/10/kendi_ulkesini_isgal_eden_ordu.pdf"><strong>Kendi ülkesini işgal eden ordu</strong></a></strong> isimli kitap)</p>
<p>Asimetrik savaş ve gayrı nizamî harp konusunun teknik yönlerini <a href="http://www.derindusunce.org/2007/09/16/pkk-ters-giden-nedir-bundan-sonra-nereye/">PKK&#8230; Ters giden nedir? Bundan sonra nereye?</a> isimli makalemizde işlediğimizden burada detaylandırmaya gerek görmüyorum. Ancak Afganistan&#8217;ın 2011&#8242;deki haline baktığımızda ABD yardımlarının bu ülkeye barış ve huzur getirmediği aşikâr. Ruslar çekilince Afganlar geçmişten gelen kuyruk acılarını hatırladılar ve kabile kavgalarına, kan/soy/ırk davalarına geri döndüler. Ne var ki bu kavgalar eskisinden çok daha kanlı, çok daha yıkıcı olmaya başladı. Zira Ruslardan ve ABD&#8217;den kalan silah ve mühimmat &#8220;mücahidlerin&#8221; elindeydi. Dünün &#8220;<strong><em>mücahidleri</em></strong>&#8221; bugünün &#8220;<strong><em>müntekimleri</em></strong>&#8221; haline geldiler. Politik çekişmeler, ticarî rekabet, arazî, miras meseleleri, kız kaçırma, namus vb anlaşmazlıklar roketatarla, el bombasıyla çözümlendi(!)&#8230; tabi yeni kurbanlar, yeni ölümler ve yeni intikamlar üreterek.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/afganistan.jpg"><img class="size-medium wp-image-15863  aligncenter" title="afganistan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/afganistan-300x220.jpg" alt="" width="300" height="220" /></a></p>
<p>Müslümanlar içlerinde yaşadıkları dünyayı okuyabiliyorlar mı? Bundan o kadar emin değilim. Uluslararası meselelere baktıkları zaman penceresi çok dar. Dün-Bugün-Yarın&#8230; Amerika&#8217;ya kafa tutan(?) Saddam&#8217;ın ve Kaddafi&#8217;nin isimleri Türkiye&#8217;de doğan erkek çocuklara verildi meselâ. Bosna&#8217;da &#8220;kurtarıcı&#8221; Clinton&#8217;un ismini taşıyan sokak ve meydanlar vardı. Libya&#8217;ya karşı ilk saldırıları başlatan Sarkozy&#8217;yi takdir eden yazılar gördüm hem Türkiye basınında hem de Arap gazetelerinde. Oysa aynı Sarkozy&#8217;nin adamları değil miydi Tunus&#8217;lu Ben Ali&#8217;ye silah gönderirken suç üstü yakalanan?</p>
<p>Müslüman aydınların çoğunluğunda Savaş = Cihad gibi bir saplantı var. Hemen soruyorlar, &#8220;kimdir kötü? Bizimkiler nerede? Kimin tarafını tutalım?&#8221; Bu ancak kovboy filmi seyrederken olur ya da futbol maçı. Gerçek savaşların ilk kaybı masumiyettir.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/korucu.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-15867" title="korucu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/korucu.jpg" alt="" width="189" height="257" /></a>Türkiye&#8217;nin PKK terörüne karşı verdiği mücadelede taraflardan birinin masum olduğunu iddia edebilir misiniz? Askerleri bile bile ölüme gönderen subayları, askerî hapishanelerde yapılan işkenceleri, gelişigüzel tutuklamaları, polisin orantısız şiddetini göz ardı ederek &#8220;bizimkiler cici, ötekiler kaka&#8221; diyebilir misiniz?</p>
<p>Libya&#8217;da Kaddafi&#8217;ye direnen &#8220;isyancıların&#8221; silahlandırılması da bu bağlamda çok yanlış okundu. Türkiye&#8217;de korucular yüzünden yaşanan sorunları hatırınıza getirin. Bakkalı, çobanı, kaportacıyı silahlandırmanın yol açtığı sorunları:</p>
<ul>
<li>Korucu olmayı reddeden köylülere yapılan eziyetleri,</li>
<li>Eğitimsiz korucuların birbirlerini ve kendilerini kazayla yaralaması, öldürmesi,</li>
<li>Ellerindeki silahların bir kısmını PKK&#8217;ya vermeleri, bazen satmaları,</li>
<li>Bazı korucuların düpedüz eşkıyalığa soyunması, mafyalaşması&#8230;</li>
</ul>
<p>Şu bir gerçek ki dünya beyaz ve siyah şapkalar  giymiş iyi ve kötü kovboylardan oluşmuyor. Çok farklı koşullarda gerçekleşmiş olsa da Afgan tecrübesi ile Türkiye&#8217;deki koruculuk sistemi benzerlikler arz ediyor. Benzeri girişimler Güney Amerika&#8217;da özellikle Kolombiya&#8217;da yaşandı. Uyuşturucu mafyasıyla mücadele edebilmek için halka silah dağıttı yönetim. Hemen arkasından tecavüzler, adam kaçırmalar, soygunlar arttı. Çünkü sefaletin ve zulmün altında yıllarca ezilmiş, yüreği intikam duygusuyla dolu bir insan topluluğuna silah dağıtarak onları &#8220;mücahid&#8221; yapamazsınız.</p>
<p>Irak&#8217;ta ve Afganistan&#8217;da Müslümanları ağır bombardıman ve işkenceler altında inim inim inleten ABD, Fransız ve İngiliz kuvvetleri Libya&#8217;da <strong>&#8220;cici adam&#8221;</strong> şapkalarını taktılar ve &#8220;kahraman libyalı direnişçileri&#8221; silahlandırıyorlar. Gariplik şu ki her gün onlarca Iraklı ve Afgan bebek bu askerlerce yanlışlıkla(?) öldürülüyor. Ardından <strong>&#8220;pardon, <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Collateral_damage">collateral dammage</a> yaptık&#8221;</strong> diyen bu askerlerin hükümetleri ailelere 50 sterlin ödeyerek kayıpları tazmin(!) ediyor. Aynı hükümetler nasıl oluyor da <strong><em>&#8220;Kaddafi&#8217;yi vuramıyoruz, sivilleri kalkan olarak kullanıyor&#8221;</em></strong> diye mazeret üretebiliyor?</p>
<p>Cezayir&#8217;i işgal ettiğinde tarlaları ve hayvanları yakarak, bir milyondan fazla insanı açlıktan öldüren Fransa, Libya&#8217;yı işgal ettiğinde ülkeyi kasıp kavuran İtalya nasıl oluyor da bugün Libya halkının huzur ve barış içinde yaşaması için kendi askerlerini ve parasını feda ediyor? Ya Guantanamo&#8217;nun, Abu Graib&#8217;in ABD&#8217;si?</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya_11.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15864" title="libya_11" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya_11.jpg" alt="" width="225" height="224" /></a>Ancak Libya&#8217;da o kadar çok petrol yok ve mesele petrol hırsızlığı ile açıklanabilecek kadar basit değil. Büyük resmi görmek için Batılı ülkelerdeki yöneticilerin, özellikle de Sarkozy&#8217;nin etrafını saran askerî danışmanlara daha yakından bakmak gerek. Yoksa dünkü bakkalın, taksi şoförünün eline silah vermekle asker yapılamayacağını Batı da biliyor. Kabile savaşlarıyla yırtılan bir Libya&#8217;da siyasî irade kurulamayacağını da&#8230;</p>
<p>Bugün Kaddafi gerçekte olduğundan çok daha güçlü gösterilerek Saddamlaştırılıyor. Libya ise Iraklaştırılma yolunda. Özetle Libya halkına yardıma koşan(!) Batılı güçlerin tek bir sorusu var:</p>
<p><strong>Libya&#8217;da halkı silahlandırsak da mı öldürsek yoksa silahlandırMAsak damı öldürsek?</strong></p>
<p><strong></strong> </p>
<p><em>(*) Silah üretenler şu veya bu dine tabi oldukları için değil tersine insan kanından dolar ve avro ürettikleri, iyiliği örttükleri için &#8220;kâfir&#8221; diyorum bunlara.</em></p>
<p> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya_1.jpg"><img class="size-full wp-image-15852 aligncenter" title="libya_1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya_1.jpg" alt="" width="480" height="338" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya-2.jpg"><img class="size-full wp-image-15853 aligncenter" title="libya-2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya-2.jpg" alt="" width="475" height="456" /></a></p>
<p style="text-align: center;"> </p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya-3.jpg"><img class="size-full wp-image-15855 aligncenter" title="libya-3" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya-3.jpg" alt="" width="475" height="499" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya-4.jpg"><img class="size-full wp-image-15856 aligncenter" title="libya-4" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya-4.jpg" alt="" width="480" height="348" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya_5.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-15857" title="libya_5" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya_5.jpg" alt="" width="475" height="310" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya-6.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-15858" title="libya-6" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya-6.jpg" alt="" width="475" height="480" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya7.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-15859" title="libya7" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya7.jpg" alt="" width="481" height="409" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya-8.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-15860" title="libya-8" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya-8.jpg" alt="" width="475" height="326" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya-10.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-15861" title="libya-10" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/libya-10.jpg" alt="" width="480" height="454" /></a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank">A<span style="color: #0000ff;">merika Tedavi Edilebilir mi?</span></a></span></strong></p>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7855" title="20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091222_derin_dusunce_org_amerikan_saldirganligi_pt-203x300.jpg" alt="" width="115" height="166" /></span></a> <span style="color: #000000;">Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız? </span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> <span>Bayrak y</span><span>akmanın ve Amerikan/İsrail mallarını protesto etmenin dışında bir şeyler yapmak gerektiğini düşünenler için yapılmış bu çalışmayı ilginize sunuyoruz.</span><span> </span><span>ABD desteği son bulmadan Ortadoğu’nun psikopatı İsrail’in saldırganlığı bitmeyecek ve Ortadoğu’ya huzur gelmeyecek gibi görünüyor. Vietnam’da ve Latin Amerika’da yaşanan katliamlar Ortadoğu’da devam ediyor.</span></span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><span style="color: #000000;"> </span><span style="color: #000000;"> <a href="http://www.derindusunce.org/img/abd_tedavi_edilebilir_mi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></span></span></div>
<div style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"></span></div>
<p style="text-align: justify;"> <span style="color: #0000ff;"><strong>M<span><span><span>ü</span>slüman’ın Zaman’la imtihanı </span></span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman.jpg"></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #3366ff;"><img class="alignleft size-medium wp-image-7624" title="20091210_derin_dusunce_org_musluman" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091210_derin_dusunce_org_musluman-203x300.jpg" alt="" width="114" height="155" /></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sunuş</strong>: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî  tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı <strong><em>Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar </em></strong>bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve <strong><em>en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin</em></strong> bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? <a href="http://www.derindusunce.org/img/musluman_zaman.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><strong><em>Müslüman’ın Zaman’la imtihanı</em></strong> </span></a>adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-14898" title="islamcilik_kitap_k" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/02/islamcilik_kitap_k.jpg" alt="" width="118" height="183" /></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"> İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında </a></strong></p>
<p>Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. <strong>İ</strong><strong>yi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. </strong>21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/Islamcilik-devrim-demokrasi.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/04/savas.jpg"></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/22/libya-kafirin-silahiyla-mucahid-olunur-mu/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/22/libya-kafirin-silahiyla-mucahid-olunur-mu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kendine Oryantalist Bakmak</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/31/kendine-oryantalist-bakmak/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/31/kendine-oryantalist-bakmak/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 31 Mar 2011 19:56:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Doğu]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15460</guid>
		<description><![CDATA[Kendine oryantalist bakmak ve bunun farkında olmamak sosyal hastalığının yaşandığı bir dönemdeyiz. Beğenilerimiz, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler, seçimlerimiz ve tercihlerimiz&#8230; ile. Artık yabancılaşma, kendine yönelik, yaşadığın topluma değil, buna eklenen yalnızlaşma ise farkındalığımızın ortadan kalkmasının en önemli nedeni. Yalnızlaşma derken yalnızlıktan bahsettiğim zannedilmesin. Arada büyük bir fark var ki bu konuya girmeyeceğim burada.
Yalnızlaşma, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/kirik_ayna.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9198" title="kirik_ayna" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/kirik_ayna-286x300.jpg" alt="" width="193" height="200" /></a>Kendine oryantalist bakmak ve bunun farkında olmamak sosyal hastalığının yaşandığı bir dönemdeyiz. Beğenilerimiz, okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler, seçimlerimiz ve tercihlerimiz&#8230; ile. Artık yabancılaşma, kendine yönelik, yaşadığın topluma değil, buna eklenen yalnızlaşma ise farkındalığımızın ortadan kalkmasının en önemli nedeni. Yalnızlaşma derken yalnızlıktan bahsettiğim zannedilmesin. Arada büyük bir fark var ki bu konuya girmeyeceğim burada.</p>
<p>Yalnızlaşma, kendini yaşadığın ortamdan/her değerden soyutlamanın diğer adı. Yabancılaşma ise içinde yer aldığın zaman ve mekanın değerinin anlamını kaybetmesi, ona farklı bir gözle bakmak, yeni anlam yüklemek demek. Bunun kendine oryantalist bakmakla ilgisi ise, soyutlandığın/uzaklaştığın değerleri ve yeni anlam/lar yüklediğin kavramları kendi değil, Batı&#8217;nın değerleriyle anlamlandırmadan ileri geliyor olması. İyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı, sevgiyi/aşkı ve nefreti<span id="more-15460"></span>, beğeniyi ve tersini&#8230; artık kendi nazarımızla değerlendiremiyoruz. Batılı bir felsefeci/fikir adamı/yazar/sanatçı/yönetmen&#8230; dediyse/kabul ettiyse/gösterdiyse doğrudur deyip, sorgulamıyoruz ve yeni ilahlar yaratıyoruz. Sonra bu ilahların ardına düşüp, onlar adına kavgalar ediyoruz. Kelimelere, cümlelere, ifade edilene, onun yaslandığı dünyaya, o dünyadaki kabulüne dair bir şey bilmeden onu kendimize adapte ediyoruz. Oysa formu değiştirerek bile kendimize uyarladığımızda, onun gözüyle hayata baktığımızda, farkında olmayarak kendimize de aynı gözle bakmaya başlıyoruz. Yaklaşık 19.yy.dan beri bilmediğimiz bir dünyanın kavramları ve yaşamıyla uyarlamalar yapıyoruz. Kavramın hangi dünyanın göstergesi olduğunu, neyi kabul ettiğini ya da neyi reddettiğini bilmeden/önemsemeden, aynı kavramla dünyalar kuruyor ve dünyalar yıkıyoruz. Oysa ne dünyalar aynı ne de o dünyaya yüklenen anlamlar. Hatta çoğu kavramda fikir birliğine varamadığımız için, aynı kavram üzerinden bambaşka şeyler söylüyor, ifade ediyor, tartışıyor, kızıyor ve diğerini ötekileştiriyoruz. Kendin üretmediğin ve kendi kelimelerini konuşmadığın için başkalarının sözünü söylemeye devam ediyoruz, içinde sana ait tek bir kelime, fikir olmadan. Alıntılar yapıp, ne dediğine, hangi dünyanın içinden çıktığına bakmadan doğru kabul ettiğimiz üzerinden kendi hayatımızı inşa ediyoruz. Al sana yabancılaşmış kendin.</p>
<p>Bunun bir üst basamağı ise -edebiyattan psikolojiye geçmiş ve bir hastalığa isim olmuş- bir sendromun mağduru olmak anlamına geliyor. Bovarizm sendromu. &#8220;Jules de Gautier 1892′de Madame Bovary&#8217;den hareketle yazdığı denemelerinde Bovarizmi bir içsel telkin eksikliği, kişinin ‘dış çevrenin telkinine boyun eğmesi&#8217; olarak tanımlar. Zamanla bir edebiyat terimine dönüşen Bovarizm, kişinin (yazarın ya da kahramanın) kendini başkasının yerine koymasını, bir başka deyişle gerçek dışı, sahte bir kendiliğe sığınma eğilimini belirt&#8221;<a name="_ednref1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn1">[1]</a>mektedir. Bunun gerçek hayattaki karşılığı ise kısaca, inşa edilen yeni gerçeklikle, kendi dışında bir kendi inşasıdır. Ancak unutulmamalı ki, kurgu/fiction/hayali olan her yapı, gerçekliğin içinde -ya da hakikat diyeyim-, örtüşmeyecek ve bundan kaynaklanan ikilik yaşamak zorunda bırakacaktır insanı. Bir yerde yaşanan kırılma sizi tamamen altüst edecektir, çünkü yıkılan ve onun yerine inşa edilen yeni &#8216;kendi&#8217;, sizi iki kere uzaklaştırmıştır hayatınızdan/kendinizden. Birincisi yıkılan kendi, diğeri de yıkılanın üzerine inşa edilen yeni/yabancı/kurgu kendi. Geri dönülebilecek bir kendi olmadığında-yalnızlaşma ve yabancılaşma ile-, bir kez daha yeni bir kendi inşa etme zorunluluğu ortaya çıkacaktır. Oryantalist bakmaya devam edildikçe de her kavram, hayata dair algı, seçim&#8230; asla istenilen/gerçek size ulaşma şansı vermeyecek, hatta sizi kendinizin çok uzağına itecektir. Büyük bir yıkım yaşanmak zorunda kalacaktır insan. Tıpkı yeniden inşa edebilmek için, Batı&#8217;yı, onun değerlerini, dogmalarını önce yıkmak ve yerine yenisini koymak zorunda kalan Batılı düşünürler gibi. Burada örnek olarak Aydınlanma, Rönesans, modernizm, postmodernizm sırayla verilebilir, ki Batı&#8217;da yaşanan bu süreç, aslında ‘babadan nefret&#8217; diye kısaca belirtebileceğimiz,  Harold Bloom&#8217;um ortaya koyduğu Anxiety of Influence(Etkilenme Endişesi)&#8217;ın yansıması olarak normal karşılanabilecekken, aynı kavram bizde eğreti durmaktadır. Bu kavramın bize uyarlanabilmesi için, baba figürü&#8217;nün yerine Batı&#8217;yı koymamız gerektiği sonucu çıkar çünkü. Oysa medeniyet inşasını yaşamış bir kültür olarak, baba figürünün yerine Batı&#8217;yı koymak, 19.yy. öncesi kendimizi inkâr etmek anlamı taşıyacaktır, yani babasız olmak. Köksüzlük ve sonradan eklemlenmeyi içselleştirmemiz demektir bu. Kısaca, oryantalist bakışın, kendi bakışımız haline dönmesi, kendini ötekine göre konumlama, değerlendirme, küçümseyerek bakma&#8230; anlamına.</p>
<p>Konuya dönersek, insan bu yeni kurgusal yapıyı yıkmak zorunda kalır bir yerde/ bir anda. Yabancılaşmayı, yalnızlaşmayı ve diğerinin gözüyle kendine baktığını yakalamadıkça da yıkım ve yapım, asla yapılabilecek/başarılabilecek bir edim değildir. Kendini tanımak için, önce hangi kavramlarla düşündüğümüzü, seçimleri neye dayanarak yaptığımızı&#8230; tahlil etmek zorundayız. Burada sakın tek kitaplı olmaktan bahsettiğimi düşünmeyin. Tek kitabın adamı olmamalı insan; ama okumak, okunanı kopyalamak, sorgulamadan uyarlamak da olmamalı. Okumak; sorgulamak, eleştirel bakabilmek, içine girdiğin dünyanın öncülünü ve ardılını bilmek, onun anlam dünyasını ve bu dünyanın kendi dünyana uyumlu olup olmadığını görerek onunla kendi kalenin surlarını sağlamlaştırmak ve yanlış olanı daha iyi görebilmek olmalı ya da doğru olanı.</p>
<p> </p>
<p>Tüm bu süreçte, asıl önemli olansa, kendine oryantalist baktığını yakalayabilmektir. Sakın, ben öyle bakmıyorum, demeyin; içinize iyice bakın, kendinize oryantalist baktığınızı mutlaka yakalarsınız. Nasıl mı? İyi bakın, kimin değerleriyle düşünüyor, seçimler yapıyor, değerlendirmelerde bulunuyorsunuz, kime göre müzik dinliyor, film izliyorsunuz, kimin kitabını okumak size daha çok puan kazandırıyor, kimden bahsedince insanlar size bilgili diye bakıyor, hangi kavramları sarf edince özgür kabul ediliyorsunuz, kimden alıntılar yapınca bilimsel tespit yapmış oluyorsunuz, hangi kelimeleri söyleyince modern kabul ediliyorsunuz?</p>
<p>Bu kadar örnek yeterli mi? Kendine oryantalist bakmayan var mı?</p>
<p>Burada aklıma Şems&#8217;in âlimlere, şu şunu dedi, bu bunu dedi diye yaptıkları bir sohbette, kızarak, sen ne diyorsun onu söylesene, demesi geldi.</p>
<p>Artık, kendi fikirlerini söylemenin zamanı gelmedi mi?</p>
<p> </p>
<p> </p>
<hr size="1" /><a name="_edn1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref1">[1]</a> Gürbilek Nurdan, Kör Ayna, Kayıp Şark, Metis yayınları, İstanbul, 2004,s.21.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/31/kendine-oryantalist-bakmak/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/31/kendine-oryantalist-bakmak/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Somali: Korsan mı, balıkçı mı?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/02/somali-korsan-mi-balikci-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/02/somali-korsan-mi-balikci-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Mar 2011 21:01:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emre Paksoy</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Somali]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[Çeviri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15003</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;&#8230;Somalili&#8217;lerin bizim nükleer atıklarımız içerisinde kürek çekmesini ve biz onların balıklarını Paris&#8217;te, Roma&#8217;da ve Londra&#8217;da restoranlarda yemek için kapışırken onların sakince sahilde beklemelerini mi umuyoruz?  Biz bu suçlar için harekete geçmedik, fakat balıkçılardan birkaçı dünyanın petrolünün %20&#8217;si için transit koridor olan deniz yolu trafiğini aksatarak tepki verdikleri zaman hareketlendik&#8230;&#8221;
  (Bu makale Jeffrey St. Clair tarafından www.voltairenet.org [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 30px;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/somali-korsan.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-15004" title="somali-korsan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/somali-korsan.jpg" alt="" width="200" height="319" /></a>&#8220;&#8230;Somalili&#8217;lerin bizim nükleer atıklarımız içerisinde kürek çekmesini ve biz onların balıklarını Paris&#8217;te, Roma&#8217;da ve Londra&#8217;da restoranlarda yemek için kapışırken onların sakince sahilde beklemelerini mi umuyoruz?  Biz bu suçlar için harekete geçmedik, fakat balıkçılardan birkaçı dünyanın petrolünün %20&#8217;si için transit koridor olan deniz yolu trafiğini aksatarak tepki verdikleri zaman hareketlendik&#8230;&#8221;</em></p>
<p><em> </em><strong><em> (Bu makale Jeffrey St. Clair tarafından </em></strong><a href="http://www.voltairenet.org/"><strong><em>www.voltairenet.org</em></strong></a><strong><em> adresinde yayınlanan &#8220;Somalia: &#8220;pirates&#8221; or struggling fishermen?&#8221; isimli makalenin serbest çevirisidir.)</em></strong></p>
<p><em>Medya,  Somali&#8217;de rehinelerin bulunduğu kötü şartlar üzerine odaklanmış durumda. Ancak Somali&#8217;li  &#8220;korsanların&#8221; yaşam şartlarına baktığımızda durum daha da farklı&#8230; Bu &#8220;korsanların&#8221; Batılı devletler tarafından kıyı sularının yağmalanmasına ve zehirli atıklarla kirletilmesine karşı mücadele eden balıkçılar olduğu görülüyor&#8230; &#8220;The Censured Project&#8221; tarafından ‘Top 25 of 2010&#8242;da listelenen bu makaleye göre, &#8220;korsanlık&#8221;, medyada yazıldığı gibi Somali&#8217;de devam etmekte olan siyasi kaosun sadece tek bir yönü değil. Bunun yanında Birleşmiş Milletler tehlikeli sular üzerindeki antlaşması altındaki zorunluluklarını da uzun süredir ihmal etmekte. </em></p>
<p>Uluslararası toplum, 18 yıl önce Somali hükümetinin devrilmesinden beri dünyanın dört bir tarafından Somali sularını yasak avlanma ve zehirli atıklarını dökmek için gelenlere karşı korumak yerine, Somalili balıkçı korsanların kınanmasına ve müdahale edilmesine karar verdi.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/somali-korsan-2.jpg"><img class="size-full wp-image-15006 aligncenter" title="somali-korsan-2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/somali-korsan-2.jpg" alt="" width="499" height="279" /></a></p>
<p>1991&#8242;de Somali hükümeti düştüğü zaman yabancı güçler ülkenin gıda kaynaklarını yağmalamak ve korumasız denizlerini nükleer ve diğer zehirli atıklar için boşaltma alanı olarak kullanmaya başlamak için bir fırsat ele geçirdiler.</p>
<p>Açık Deniz Görev Gücü (HSTF)&#8217;ne göre, Somali&#8217;nin kendi sularını ve balık alanlarını koruma ve kontrol gücünden yoksun olmasının verdiği avantajla 2005 yılında bir sezonda 800&#8242;ün üzerinde balıkçı gemisi Somali sularına girdi. Bu kontrolsüz, düzensiz ve yasadışı gemiler tahmini yıllık 450 milyon dolarlık deniz ürününü Somali denizlerinde avlıyorlar.  Bu şekilde, dünyanın en fakir halklarından birisinin paha biçilemez protein kaynaklarını çalmakta <span id="more-15003"></span>ve yasal olarak faaliyet gösteren balıkçıların geçim kaynaklarını kurutuyorlar. Yasadışı balıkçılık gibi zehirli atıkların dökülmesi ile ilgili iddialar da 1990&#8242;ların başlarından beri mevcuttu. Ancak 2004 yılında ülkeyi tsunami vurması ile birlikte bu iddiaları doğrulayan somut kanıtlar da ortaya çıktı<a name="_ednref1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn1">[1]</a>. Birleşmiş Milletler tsunaminin paslanmış zehirli atık konteynerlerini Kuzey Somali&#8217;deki Puntland kıyılarına vurduğunu rapor etmişti.</p>
<p>UNEP sözcüsü Nic Nuttal bu konteynırların dalgaların gücü ile kırılıp açılması hakkında El Cezire televizyonuna konuşmuştu.  Nuttal&#8217;a göre, bu konteynırlar 10 yıldan fazla süredir devam etmekte olan korkunç bir faaliyeti ifşa etmişti: <em>&#8220;Somali 1990&#8242;ların başından beri tehlikeli atıkların boşaltıldığı bir alan olarak kullanılmaya başlandı ve bu durum iç savaş döneminde de devam etti. Atıklar çok çeşitli&#8230; Radyoaktif uranyum atıkları var&#8230; Kadmiyum, civa gibi ağır metal artıkları var&#8230; Ayrıca endüstriyel atıklar olarak adlandırabileceğiniz hastane atıkları ve kimyasal atıklar da mevcut&#8230;&#8221;</em></p>
<p>Nuttal ayrıca konteynırlar kıyılara vurduğundan beri yüzlerce bölge sakininde ağız ve mide kanaması, deri enfeksiyonu ve diğer tür rahatsızlık şikâyetleri ile hastalandıklarını ifade etti. Yine Nuttal&#8217;a göre, Somali&#8217;de en fazla korku veren olay nükleer atıkların boşaltılması&#8230; Nükleer atıklar Somalililer&#8217;i ve okyanusun tamamını yok etmekte.</p>
<p>BM Somali sözcüsü Ahmedou Ould-Abdallah göre ise, şirketler Somali hükümeti ya da askeri yetkililerine atıkların boşaltılması için para vererek 18 yıldır süren Somali&#8217;deki iç savaşın körüklenmesine yardım ediyorlar. Ould-Abdallah: <em>&#8220;Hükümet kontrolü yok ve ahlâklı az sayıda insan var&#8230; Evet, yüksek makamlarda bulunanlar satın alınmış ancak, Geçici Federal Hükümet&#8217;in kırılganlığı nedeniyle bazı şirketler artık yetkililere bile sormuyor, basitçe gelip atıklarını bırakıyorlar ve gidiyorlar.&#8221;</em></p>
<p>1992 yılında Avrupa Birliği ülkeleri ve diğer 168 ülke &#8220;Tehlikeli Atıkların Sınıraşan Hareketlerinin ve Kullanımının Kontrolünü Düzenleyen Basel Antlaşması&#8221;nı imzaladı.  Antlaşma ülkeler arasında iki taraflı görüşmeler olmadan ticaret antlaşması yapılmasını ve mutabakat imzalanmasını yasakladı.  Bu antlaşma aynı zamanda gemilerin bir savaş bölgesine tehlikeli atık bırakmalarını da yasakladı.</p>
<p>Sürpriz bir şekilde, BM kendi kararlarını göz ardı etti. Somali deniz kaynaklarının yağmalanması ve zehirli atıkların boşaltılmasına yönelik harekete geçilmesi için Somali tarafından ve uluslararası alanda yapılan başvuruları görmezden geldi. Şiddet de, aynı şekilde bölgedeki denizcilik otoriteleri tarafından uzunca süre görmezden gelindi.</p>
<p><strong><em>Bu sayede bizim &#8220;korsan&#8221; diye adlandırdığımız insanlar ortaya çıktı. </em></strong><strong><em></em></strong></p>
<p>Herkesin kabul edeceği üzere, bu insanlar atık bırakanları ve yasak avlanmaları caydırmak maksadıyla sürat botlarını alarak denize açılan sıradan Somalili balıkçılardı. En azından onlardan &#8220;vergi&#8221; almaya çalışıyorlardı. Kendilerini Somali&#8217;nin Gönüllü Kıyı Koruyucuları olarak adlandırıyorlardı.</p>
<p>Korsan liderlerinden biri olan Sugule Ali de amaçlarının yasadışı avlanmanın ve sularının kirletilmesini durdurmak olduğunu ifade etmekte: <em>&#8220;Biz kendimizi deniz haydutları olarak görmüyoruz. Asıl haydutlar kıyılarımızda yasadışı balık avlayan, atık bırakan ve silah taşıyanlar.&#8221; </em></p>
<p>Johann Hari ise Huffington Post Gazetesi&#8217;nde, rehin alma eylemleri her ne kadar haklı görülmese de, &#8220;korsanlar&#8221;ın yerel nüfus içerisinde belirtilen sebepler nedeniyle büyük desteğe sahip olduğunu ifade ediyor. Yine Somali kaynaklı bağımsız bir haber sitesi olan WardherNews<a name="_ednref2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn2">[2]</a> de Somalili&#8217;lerin ne düşündüğü hakkında sahip olduğumuz en iyi araştırmayı yapmış durumda. Araştırmanın sonucuna göre halkın %70&#8242;i <em>&#8220;ülkenin deniz sahasını savunmanın bir şekli olarak korsanlık faaliyetlerini güçlü bir şekilde desteklediklerini&#8221;</em> ifade ediyorlar<a name="_ednref3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn3">[3]</a>.</p>
<p>BM ise Somali insanlarını ve sularını uluslararası ihlalden korumak yerine bu ihlalcilere Somalili korsanlara yönelik savaşı sürdürmesi için yetki ve cesaret vererek saldırgan bir çözüme başvuruyor.</p>
<p>BM Güvenlik Konseyi&#8217;nin <em>&#8220;denizcilik faaliyetlerinin güvenliği için Somali açık denizlerinde yürütülen korsanlık faaliyetlerine karşı mücadelede aktif olarak yer alması için devletlere çağrıda&#8221;</em> bulunduğu Haziran 2008&#8242;deki 1816 numaralı ve Ekim 2008&#8242;deki 1838 numaralı önergeleri kabul edildi. Konuyla ilgili hem NATO hem de AB aynı şeyleri söylediler. Rusya, Japonya, Hindistan, Malezya, Mısır ve Yemen ile birlikte birçok ülke de yine bu mücadelenin içine dâhil oldu.</p>
<p>Yıllardır dünya denizlerinde korsanlıkla mücadeleye yönelik BM önergeleri uygulamaya geçmede başarısız oldu. Çünkü devletler bu önergelerin kendi bağımsızlık ve güvenliklerini tehlikeye sokacağını hissettiler. Devletler kendi sularındaki kontrolü bırakma konusunda gönülsüzler. Bazı Batı Afrika, Karayip ve Güney Amerika ülkelerinde karşı çıkılan 1816 ve 1838 numaralı önergeler Somali&#8217;ye göre şekillendirilerek uygulamaya konuldu. Somali ise bağımsızlığını koruyacak talepleri yeteri kadar güçlü bir şekilde BM&#8217;de temsil edemedi. Neticesinde Somali kamuoyunun yasak avlanma ve tehlikeli atıkların bırakılması yönünde bir ifade içermeyen taslak önergeye karşı çıkması görmezden gelindi.</p>
<p>Hari soruyor, <em>&#8220;Somalili&#8217;lerin bizim nükleer atıklarımız içerisinde kürek çekmesini ve biz onların balıklarını Paris&#8217;te, Roma&#8217;da ve Londra&#8217;da restoranlarda yemek için kapışırken onların sakince sahilde beklemelerini mi umuyoruz?  Biz bu suçlar için harekete geçmedik, fakat balıkçılardan birkaçı dünyanın petrolünün %20&#8217;si için transit koridor olan deniz yolu trafiğini aksatarak tepki verdikleri zaman hareketlendik.</em> <em>Gerçekten korsanlık faaliyetleri ile uğraşacaksak, Somalili&#8217;lerin suçlarını kökünden sökmek için silahlı botlar göndermeden önce sorunun asıl kökenini- bizim suçlarımızı- sona erdirmemiz gerekir.&#8221;</em></p>
<p><strong><em>Mohamed Abshir Waldo (WardheerNews)</em></strong></p>
<p>Birçok yönü bulunan korsanlık krizinde <em>&#8220;Somali&#8217;de İki Korsan: Neden Dünya Diğerini Gözardı Ediyor?&#8221;</em> başlıklı makalemi yazdığım 2008&#8242;in Kasım ayından beri bir azalma olmadı<a name="_ednref4" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn4">[4]</a>. Yasadışı avlanma, atık bırakma ve korsanlık aynı şevkle devam ediyor.  Yasak avlanmaya yönelik tepki olarak korsanlığa başlayan Somalili balıkçılar Aden Körfezi ve Hint Okyanusu&#8217;ndaki tüm gemilere yönelik şiddetlerini arttırdılar.</p>
<p>Uluslararası tepkiler, yabancı hükümetler, uluslararası kuruluşlar ve medya Somalili&#8217;lerin canavarlaştığı konusunda birlik oldular. Bu balıkçıları (hiçbir gemici zarar görmemesine rağmen) gemileri yağmalayan ve gemicileri dehşete düşürenler olarak tanımladılar. Atık bırakan ve yasadışı avlanan korsanlara ise medya diğerlerine nazaran daha az değindi.</p>
<p>Birçoğu NATO ve AB üyesi olan 10&#8242;un üzerinde Asya, Arap ve Avrupa ülkelerinden 40&#8242;tan fazla savaş gemisinin meydana getirdiği dünya filosuna ait deniz kuvvetleri Somalili balıkçı korsanlara yönelik avlarını onların gerçekte neden Somali sularında normal balıkçılık yapmadıkları ya da korsanlık yaptıklarını sorgulamadan yoğunlaştırdılar. Somali İçin Uluslararası Temas Grubu (ICGS)&#8217;nun New York, Londra, Kahire ve Roma&#8217;daki çeşitli toplantıları da devam ediyor. Bu toplantılarda Somalili korsan balıkçıların canavarlaşması ve korsanlık meselesinin yargılandığı BM ve ICGS forumlarının yapıldığı ülkelerden gelen gemiler tarafından atık bırakılması ve yasadışı avlanmanın tek bir bahsi yapılmadan daha fazla cezaî yaptırımlara başvurulması ele alınmakta.</p>
<p>30 Mayıs 2009&#8242;da Kahire&#8217;de düzenlenen ICGS Korsanlıkla mücadele toplantısında Somalili balıkçı korsanların cezalandırılması yönünde yapılan çağrı da en fazla sesi çıkan ülkelerden ikisi Mısır ve İtalya&#8217;ydı. ICGS toplantısının Roma&#8217;da yapıldığı gün (10 Haziran 2009) tamamen balık yüklü Mısırlı iki balıkçı teknesi ile zehirli ya da nükleer atık içerdiğinden şüphelenilen büyük tankerleri çekmekte olan bir İtalyan mavnası Somali&#8217;nin bir kıyı kasabası olan Las Khorey&#8217;deki yerel halk tarafından yakalandı.   Bu yerel halk uluslararası uzmanların bu olayı araştırması için çağrıda bulundular. Şimdiye kadar Las Khorey&#8217;deki topluluğun davetine uluslararası toplumdan herhangi bir cevap gelmedi.</p>
<p>Şunu da belirtmek gerekir ki, hem yasadışı avlanma hem de zehirli atıkların bırakılması diğer Afrika ülkelerinde de yaşanıyor. Mesela Fildişi Sahilleri uluslararası zehirli atık bırakılmasının en büyük mağduru durumunda.</p>
<p>Kısacası Somali&#8217;de ki bu korsanlık eylemleri gerçekte bir çaresizlik eylemi&#8230; Korsanlık yapanlar ise aslında diğerleri&#8230;</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<hr size="1" /> </p>
<p><a name="_edn1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref1">[1]</a> Al Jazeera English, 11 Ekim 2008, &#8220;Toxic Waste Behind Somali Piracy&#8221;, Najad Abdullahi</p>
<p><a name="_edn2" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref2">[2]</a> <a href="http://wardheernews.com/Editorial/e">http://wardheernews.com/Editorial/e</a>..</p>
<p><a name="_edn3" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref3">[3]</a> Huffington Post, 4 Ocak 2009 &#8220;You are being lied to about pirates&#8221; Johann Hari</p>
<p><a name="_edn4" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref4">[4]</a> WardheerNews, 8 Ocak 2009, &#8220;The Two Piracies in Somalia: Why the World Ignores the other&#8221; Mohamed Abshir Waldo.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/02/somali-korsan-mi-balikci-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/02/somali-korsan-mi-balikci-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Batı düşmanı olmadan&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/02/02/bati-dusmani-olmadan/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/02/02/bati-dusmani-olmadan/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 Feb 2011 10:16:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sevinç Gül</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14653</guid>
		<description><![CDATA[Yıldız Ramazanoğlu 
&#8220;&#8230;Alaine Touraine Paris&#8217;te Habertürk&#8217;ten Kürşad Oğuz&#8217;a verdiği söyleşide benim sorguladığım esas şey şudur diyor: &#8220;Şu anda en kaygı verici olan şey, bütün tarihimiz boyunca (sadece Batılılar değil), toplumsal çıkarlar da dahil olmak üzere her şeyin üzerinde bir şey olduğu -din, millet, devlet, toplumsal mücadele, sınıf çatışması, sınıfların/sömürgelerin özgürleşmesi- düşüncesiyle yaşadık. Yani, her şeyin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span class="Mainpage"><em><strong><a href="http://www.ozgundurus.com/Yazar/Yildiz-Ramazanoglu/Peygamberimizin-cocuk-arkadaslari.php" target="_blank"><img class="alignright size-medium wp-image-4769" title="20090512_derin_dusunce_org_islam_tasavvuf_ibn_arabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/05/20090512_derin_dusunce_org_islam_tasavvuf_ibn_arabi-173x300.jpg" alt="" width="173" height="300" />Yıldız Ramazanoğlu </a></strong></em></span></p>
<p><em>&#8220;&#8230;Alaine Touraine Paris&#8217;te Habertürk&#8217;ten Kürşad Oğuz&#8217;a verdiği söyleşide benim sorguladığım esas şey şudur diyor: <strong>&#8220;Şu anda en kaygı verici olan şey, bütün tarihimiz boyunca (sadece Batılılar değil), toplumsal çıkarlar da dahil olmak üzere her şeyin üzerinde bir şey olduğu -din, millet, devlet, toplumsal mücadele, sınıf çatışması, sınıfların/sömürgelerin özgürleşmesi- düşüncesiyle yaşadık. Yani, her şeyin üzerinde yer alan bir şey vardı. Daha basitleştirerek söylemek gerekirse, her zaman için &#8220;iyi&#8221;nin ve &#8220;kötü&#8221;nün bir tanımı; toplumsal&#8217;ın üzerinde olan ve toplumsala hükmeden bir ölçüt vardı. Bu ortadan kalktı&#8221; </strong>Bu tespit sadece ona ait değil. Baudrillard, Arendt, Foucault ve daha nice düşünürler kaygıyla izliyordu gelişmeleri ve teşhir ediyordu. Modernliğin insanı getirip bıraktığı nokta en çok kendini tam olarak gerçekleştirebildiği Batı&#8217;da tartışmaya açılmış durumda. İnsan vahiyden çok uzaklara düşmenin, yalnızlığın, ıssızlığın ve ilerleme adlı cazgırlığın pençesinde. Modern yaklaşımlar ayıklanamayan kimi geleneksel tortuları yerinden etti evet, din adına ortaya konan adaletsizlikleri teşhir etti, çok da iyi oldu böylesi, fakat züccaciye dükkânına giren bir fil misali iyi doğru ve güzel olanı da alıp götürdü. Bütün bu insani tecrübelerden yararlanarak Batı düşmanı olmadan, Batı&#8217;ya kapılıp gitmeden ve Batı&#8217;yı da içine alıp hiçbir insan tekini dışarıda bırakmayacak şekilde, ortak kurtuluşu örgütlemenin zamanı geldi&#8230;.&#8221;</em> <a href="http://www.ozgundurus.com/Yazar/Yildiz-Ramazanoglu/Peygamberimizin-cocuk-arkadaslari.php" target="_blank">TAMAMI</a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/02/02/bati-dusmani-olmadan/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/02/02/bati-dusmani-olmadan/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bilim ve Yanılgı (Taha Akyol)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/01/09/bilim-ve-yanilgi-taha-akyol/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/01/09/bilim-ve-yanilgi-taha-akyol/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 09 Jan 2011 13:40:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=14258</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Dr. İSKENDER ÖKSÜZ - Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi 
Akyol&#8217;la ikinci baskısını yapan Bilim ve Yanılgı kitabı hakkında telefonda konuşuyorduk. Eklerine, yeniden yazılan kısımlarına bakarak isterseniz yeni kitabı da diyebilirsiniz. &#8220;Kırk yıldır düşündüklerin&#8221; dedim. O da, &#8220;meth mi ediyorsun, zem mi?&#8221; diye sordu&#8230; Sonra konuşma bir başka mecraya geçti ve sorusunun cevabını alamadı.
Paradigma trenleri 
Aslında kastettiğim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.stargazete.com/acikgorus/taha-akyol-un-opus-magnum-u-haber-317289.htm" target="_blank"><strong><img class="alignright size-full wp-image-14259" title="bilim-yanilgi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/bilim-yanilgi.jpg" alt="" width="143" height="287" />Prof. Dr. İSKENDER ÖKSÜZ -</strong> </a><strong><a href="http://www.stargazete.com/acikgorus/taha-akyol-un-opus-magnum-u-haber-317289.htm" target="_blank">Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi</a> </strong></p>
<p>Akyol&#8217;la ikinci baskısını yapan Bilim ve Yanılgı kitabı hakkında telefonda konuşuyorduk. Eklerine, yeniden yazılan kısımlarına bakarak isterseniz yeni kitabı da diyebilirsiniz. &#8220;Kırk yıldır düşündüklerin&#8221; dedim. O da, &#8220;meth mi ediyorsun, zem mi?&#8221; diye sordu&#8230; Sonra konuşma bir başka mecraya geçti ve sorusunun cevabını alamadı.</p>
<p><strong>Paradigma trenleri </strong></p>
<p>Aslında kastettiğim bir sevgi sözü idi&#8230; Taha Akyol&#8217;un dünyaya bakışı pek değişmedi. Temel değerler milliyetçi ve muhafazakâr. Bunlara dayanarak dünyayı çözümler ama bu bakış bilim gözlüğüyledir. Çözümleme, bilim metoduyladır. Yoksa tanımayanların yazdığı gibi &#8220;bir zamanlar neredeydi, şimdi nerede&#8221; veya &#8220;bir zamanlar milliyetçi ve muhafazakâr iken şimdi çağın modası liberal&#8221; falan değildir. Temel bir değişiklik hissedenler, kendilerine dikkat etsinler; belki kendi yerleri değişmiştir. Sizin vagonunuz hareket halindeyse yanınızdaki trenlerin yürüdüğünü sanabilirsiniz.<span id="more-14258"></span></p>
<p>Bilim ve yanılgı&#8230; Bu başlık altında neler yazabilirsiniz? Bilimin nasıl çalıştığını ve hadi bilim-deccali veya anti-bilim düşüncelerinin nasıl yanıldığını yazabilirsiniz. Hani Karl Popper&#8217;in yaptığı gibi. Veya, Yunan, İslam, Batı medeniyetlerinde bilimin yükselişini ve çöküşünü; veya Türkiye&#8217;nin yakın tarihindeki bilenleri ve yanılanları yazabilirsiniz. Bugüne gelip bizdeki bilim, üniversite ve eğitim konularını inceleyebilirsiniz. Nihayet bugünü, şu anı, elinize sosyoloji ve ekonomi merceklerini alıp inceleyebilirsiniz. Bu saydıklarımın hepsini birden yaparsanız, dört yüz sayfadan iki forma eksik bir cildi Türk düşünce evrenine hediye edersiniz; Taha Akyol bunu yapmış.</p>
<p>Yazarların &#8220;opus magnum&#8221;u denilen, &#8220;en önemli- en büyük eser&#8221;leri vardır. Hani Karl Popper&#8217;in &#8220;Açık Toplum ve Düşmanları&#8221;, Tolstoy&#8217;un &#8220;Harp ve Sulh&#8221;u gibi. &#8220;Bilim ve Yanılgı&#8221; da Akyol&#8217;un opus magnumu olmaya aday. Belki &#8220;Ama Hangi Atatürk?&#8221; buna rakip. Veya bundan sonra yazacağı, henüz proje halindeki kitabı. Sır vereyim: Bilgiye dayanmıyorum ama yazarların ilerde yazacakları bir en büyük kitapları hep vardır.</p>
<p>Bilim ve Yanılgı, Doğu&#8217;nun çöküşü, Batı&#8217;nın yükselişi ve yirmi birinci asırda doğunun yeniden yükselişi söylemi ile başlıyor. Bir önceki devirde, Doğu&#8217;nun Batı&#8217;ya en uzun direnen burcu olan Türkiye, bu yeni dönüşte nerededir? Bu söylem ve bu soru, bütün kitabın fon melodisi gibi. Bazen öne çıkıyor ama duyulmazken de siz onu hissediyorsunuz. Şüphe yok ki iki asırdır Türk aydınının temel meselesi bu sorudur. Bunu açıkça sormak, boğayı boynuzlarından yakalamaktır.</p>
<p>İlk ara başlık, &#8220;Bilimin yükseliş ve düşüşleri&#8221;. Akyol&#8217;un- ve tabiî Türk okuyucusunun- asıl problemi, İslam medeniyetindeki zihniyet. Önce yükselen, insanlığın birikimini alıp onun üstüne kendi katkılarını inşa eden ve ışığıyla geri kalmış Batı&#8217;yı da aydınlatan İslâm medeniyetinin güneşi.  Sonra sönüş. Nihayet, doğuşuna ebelik yaptığı Batı bilimi karşısında mağlubiyet. Niçin, niçin, niçin? Akyol tek sebebe abone değil. Ama yükselişle bilimin de yükseldiği, çöküşle bilimin de çöktüğü görülüyor. Yükselişte dinamik, ticarete ve işe dönük bir toplum yükseliyor; çöküşte bunlar hep birlikte sönüyor. Yükselişte askerî ve siyasî güç artıyor, denizlere hâkim olunuyor. Düşüşte bunlar hep beraber azalıyor. Denizler kaybediliyor. Hangileri sebep, hangileri sonuç? Acaba vakıaları illâ, şu sebeptir, şu sonuç diye sınıflandırmak zorunda mıyız?</p>
<p><strong>Post-modern falcılık</strong></p>
<p>İkinci ara başlık, &#8220;Bilim ve bilmek&#8221;. Bu bölümde Popperlar, Kuhnlar karşınızda. Bilim felsefesine giriyorsunuz. Felsefe ile aranız iyiyse keyifle okuyacaksınız. Yok felsefe size matematikten daha yalçın geliyorsa yine keyifle okuyacaksınız. Sahi, belki Akyol bir &#8220;Kim korkar felsefeden&#8221; kitabı yazmalı.</p>
<p>Sonra, &#8220;Bilim ve ‘bilenler&#8217;&#8221; bölümüne geliyoruz. Bunun alt başlıklarında iki defa post-modern falcı Toffler&#8217;in adını görünce, &#8220;Eyvah&#8221; dedim, &#8220;acaba Akyol&#8217;u da mı kaybettik?&#8221;. Hani şu &#8220;Kültür Şoku&#8221; ile başlayıp &#8220;Üçüncü Dalga&#8221; ile şoklarını sürdüren fütürist Toffler. Fena yanılmışım. Karşıma dört dörtlük bir Toffler tenkidi çıktı. Daha doğrusu Toffler&#8217;e, &#8220;siz şöyle buyurun&#8221; diyen bir yerine oturtma. </p>
<p>ABD&#8217;de bolca rastlanan bir yazar türü vardır. Onların görevi &#8220;şok&#8221; yaratmak ve şu mesajı vermektir: &#8220;Ben yepyeni bir keşif yaptım. Bakın dünya, sizin bildiğiniz dünya değil. Dünya tek ray üzerinde benim belirlediğim yöne gidiyor. Alt-üst olacak. Altta kalmamak için beni okumanız, beni dinlemeniz lâzımdır! &#8221; Bu kazancı, &#8220;en çok satan&#8221; kitaplarında ve daha da önemlisi paralı konferanslarından çıkar. Bunların bilime nisbeti, arabeskin klasik müziğe nisbeti gibidir. Dinleyicileri de genellikle bilim adamları değil, iş hayatından sıkılıp bir az ferahlamak isteyen şirket üst yöneticileridir. Tofflerler (Tom Friedmanlar, Tom Petersler, Troutlar, Godinler) eğlencelidir, güzel beyin egzersizleridir; hani &#8220;düşünce gıdasıdır&#8221;.  Peki, onlarla derdimiz ne? Derdimiz şu ki, bizim eski Marksist yeni Liberaller, eski dinlerinden yenisine geçerken bu tipler sayesinde &#8220;Dünya tek ray üzerinde benim belirlediğim yöne gidiyor&#8221; rahatlıklarını kaybetmediler. Düşünce mekanizması aynı kaldı. Sadece dünyanın &#8220;mutlaka gideceği&#8221; yer değişti. Bunlardan biri bunun için &#8220;bilim değişti&#8221; diyordu. Yani Markist bilim yerine şimdi Toflerist bilim gelmişti. Hele bu değişimi de diyalektik materyalizmle açıklamaya kalkmaları o kadar keyifli ki!</p>
<p>Akyol soruyor, &#8220;‘Her şey&#8217;ci düşünme biçimi ve psikolojisi devam ediyorsa, Marksizm&#8217;den sözüm ona liberalizme ‘dönmüş&#8217; olmak, gerçekten ‘değişim&#8217; midir?!&#8221; Bunların ulus devlet karşıtlığı için de bir sorusu var: &#8220;Peki ama ‘üçüncü dalga&#8217;nın, yani ‘bilgi toplumu&#8217;nun hangi nedensellikleri, hangi determinantları Misak-ı Millî&#8217;yi geride bırakmış ve Türk devletinin temellerini çöpe atmıştır?!&#8221; Her iki alıntıdaki soru-ünlem de Akyol&#8217;undur.</p>
<p>Ben de kendimi liberal hissediyorum. Şu historisist liberalleri gerçeklerinden ayırmak için bir isim bulmak lâzım. &#8220;Pseudo-Liberal&#8221; veya &#8220;Post-Marksist Liberal&#8221; ifadelerini teklif ediyorum. Ne dersiniz?</p>
<p><strong>Anadolu Kaplanları&#8217;na övgü</strong></p>
<p>&#8220;Bilim ve ‘bilenler&#8217;&#8221; Ali Fuat Başgil, Mehmet Ali Aybar ve Şerif Mardin bölümleriyle bitiyor.</p>
<p>Bilim ürünse üniversite onun fabrikasıdır. Bu yüzden dördüncü bölüm, &#8220;Bilim ve üniversite&#8221;. İşin ciddiyeti belli olmuştur. Biz neredeyiz? İlk 500&#8230; İlk 1000. Yayın sayısı, atıf sayısı&#8230;</p>
<p>Nihayet son bölüme, &#8220;Bilim ve kalkınma&#8221;ya geliyoruz. Aslında bütün kitap bilim ve kalkınma değil miydi? Tabi öyleydi. Öyle olmak zorundaydı da. Bu son bölüm, başlangıç gibi bin küsur yıla değil, bugüne odaklı.  &#8220;Neden buradayız; ya bundan sonrası?&#8221; temalı senfoni, nihayet sonuca gidiyor. Beethoven Dokuz&#8217;un korali gibi. Neş&#8217;eye değil de Anadolu Kaplanları&#8217;na övgü. Parlak bir gelecek mümkün. Ama garanti değil. Tarihin önüne geçilmez tek raylı gidişi bizi ne felakete, ne nurlu ufuklara taşır. Yok öyle tek ray! Nereye gideceksek kendimiz gideceğiz. Hani biz yüzümüzü bir yöne dönmeden Allah bizi o yöne döndürmez ya! Ama bu kendimiz gidişte Anadolu Kaplanları başrolde görünüyor.</p>
<p>iskenderoksuz@gmail.com</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/01/09/bilim-ve-yanilgi-taha-akyol/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/01/09/bilim-ve-yanilgi-taha-akyol/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İslam dünyası özgüvenini kaybettiği için bilime büyük katkı yapamıyor&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/05/24/islam-dunyasi-ozguvenini-kaybettigi-icin-bilime-buyuk-katki-yapamiyor/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/05/24/islam-dunyasi-ozguvenini-kaybettigi-icin-bilime-buyuk-katki-yapamiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 24 May 2010 20:00:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ahmet Cem Özen</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9914</guid>
		<description><![CDATA[Röportaj: Kerim Balcı, Şeyma Akkoyunlu 
Zaman&#8217;a konuşan ünlü İranlı düşünür ve akademisyen Seyyid Hüseyin Nasr, İslam üniversitesi denilen üniversitelerin çoğunun İslami olmadıklarını ve bu üniversitelerin Batılı bir dünya görüşü çerçevesinde çalıştıklarını söyledi. Nasr, &#8220;Başarıları Batı bilim geleneğinin başarısıdır.&#8221; dedi. 
 
Nasr&#8217;a göre Müslüman eğitim müesseseleri Batı bilimini herhangi bir içselleştirme gayretine girişmeksizin kopyalamaya devam ettiği sürece Müslüman geleneği [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/arabicanatomydrawing1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9917" title="arabicanatomydrawing1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/arabicanatomydrawing1-203x300.jpg" alt="" width="203" height="300" /></a><a href="http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=987464&amp;title=islam-dunyasi-ozguvenini-kaybettigi-icin-bilime-buyuk-katki-yapamiyor&amp;haberSayfa=0" target="_blank">Röportaj: Kerim Balcı, Şeyma Akkoyunlu </a></p>
<p>Zaman&#8217;a konuşan ünlü İranlı düşünür ve akademisyen Seyyid Hüseyin Nasr, İslam üniversitesi denilen üniversitelerin çoğunun İslami olmadıklarını ve bu üniversitelerin Batılı bir dünya görüşü çerçevesinde çalıştıklarını söyledi. Nasr, &#8220;Başarıları Batı bilim geleneğinin başarısıdır.&#8221; dedi. <br />
 <br />
Nasr&#8217;a göre Müslüman eğitim müesseseleri Batı bilimini herhangi bir içselleştirme gayretine girişmeksizin kopyalamaya devam ettiği sürece Müslüman geleneği de tahrip edilmeye devam edecek. Yine de Profesör Nasr, büsbütün ümitsiz değil. İslam ülkelerinde yepyeni bir Müslüman entelektüeller ve bilim adamları kuşağının yetişmekte olduğunu gözlemleyen Nasr, &#8220;Bunlar Derrida, Heidegger, modern astrofizik veya benzer bir konuda yazarken bile Müslüman geleneği perspektifiyle yazmaya çalışıyorlar.&#8221; şeklinde konuşuyor. Profesör Nasr, özellikle Türkiye ve İran&#8217;daki entelektüel üretkenlikten memnun. Bu arada Batı felsefesinin de bir çıkmaz sokağa girmiş olduğunu <span id="more-9914"></span>söylüyor. Seyyid Hüseyin Nasr, Medeniyetler İttifakı çerçevesinde yapılan İstanbul konferanslarının üçüncüsünde konuşmak üzere İstanbul&#8217;a gelmişti. Zaman, gelenekçi sınıfın önde gelen bir temsilcisi olan Nasr&#8217;a İslam geleneği, Doğu ve Batı&#8217;da entelektüel üretkenlik ve bilgiyle bilginin üretildiği sosyo-kültürel ortam arasındaki ilişki konularında sorular sordu.</p>
<p>İslam&#8217;ın Kalbi adlı eserinizin sunuş yazısında bütün çalışmalarınızı &#8220;geleneği korumak&#8221; için yazdığınızı söylüyorsunuz. Sizin için gelenek ne demek? Neden bu kadar önemli bu geleneğin korunması?</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/041.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9919" title="041" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/041-238x300.jpg" alt="" width="238" height="300" /></a>Gelenek kelimesi âdetler, huylar ve tarihsel aktarım gibi bir dizi anlamda kullanılır ama benim için gelenek, insanlığa vahiy yoluyla verilen kutsal kaynaklı bir gerçekliktir. Bu öğretinin, bu kutsal direktifin korunması ve uygulanmasıyla bizim geleneğimiz ortaya çıkmıştır. Aynı şey Batı medeniyeti için de geçerlidir. Hıristiyan medeniyeti Hazreti İsa&#8217;nın gelişiyle kurulmuştur. Bu geliş, Hıristiyan geleneğinin başlangıcıdır. Bu gelenek bütün çeşitleriyle kutsal Hıristiyan mimarisi, teolojisi, etiği ve farklı sosyal yapılarını ortaya çıkarmıştır. İslam&#8217;da ise Kur&#8217;an vahyi vardır. Bu da İslam geleneğinin başlangıç noktasıdır ve bundan sanatıyla, sosyal yapısıyla, kanunlarıyla bütün bir İslam medeniyeti doğmuştur. Bu geleneği korumak önemlidir; çünkü Allah&#8217;tan gelmektedir ve gerçek hakikat odur.</p>
<p>Yani tarihselcilerin kutsal metinlerin kültürel bağlamın ürünü olduğu yönündeki tezlerini desteklemiyorsunuz&#8230;</p>
<p>Biz o tezi tümden reddediyoruz. Allah mesajını gönderdiği insanların diliyle konuşmuştur her zaman, ama vahyin sosyolojik açıklaması kabul edilemez. Böylesi bir fikir tamamen gelenek karşıtıdır. 14 asırdır bütün Müslümanlar Kur&#8217;an&#8217;ın Allah&#8217;tan geldiğine ve İslam öncesi Arap toplumunun veya Mekke&#8217;nin bir ürünü olmadığına inanırlar.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/9925_138251341959_110176341959_3156082_3838800_n1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9920" title="9925_138251341959_110176341959_3156082_3838800_n1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/9925_138251341959_110176341959_3156082_3838800_n1-242x300.jpg" alt="" width="242" height="300" /></a>Peki vahyin Kur&#8217;an&#8217;ın Allah&#8217;tan Hazreti Peygamber&#8217;in kalp ve zihnine indirilişi ile bu indirilenin Hazreti Peygamber tarafından anlaşılış keyfiyeti arasında bir ayrım yapıyor musunuz? Bazıları bu ikincisinin tarihsel olduğunu iddia ediyor.</p>
<p>Hayır, Hazreti Peygamber, Allah tarafından seçilmiştir ve hatalara karşı korunmuştur. Cebrail de onu hatalardan alıkoymakla sorumluydu. Peygamber&#8217;in Kur&#8217;an&#8217;ı anlayış keyfiyeti, bizim Kur&#8217;an&#8217;ı doğru anlamamızın garantisidir.</p>
<p>İslam dünyasında eğitim malzemesi anlamında Batı yazımına bağımlılık var. Siz geleneği korumaktan bahsediyorsunuz ama eğer en önemli konularda bile yabancı bir geleneğe bağımlı kalıyorsak bunu nasıl sağlayacağız?</p>
<p>Eğer böyle devam edersek sağlayamayız. Açıkçası bu, zaten iki asırdır büyük oranda yok etmiş olduğumuz medeniyetimizin tümden tahribiyle sonuçlanacaktır. Eğitim, çok ama çok anahtar bir konu. Batılılar İslam dünyasını sömürgeleştirmeye başladıklarında Akdeniz&#8217;de deniz kuvvetlerini kullandılar. Sonra Kuzey Afrika&#8217;da kara kuvvetlerini devreye soktular. Ama her ikisini de İslam dünyasını eğitim yoluyla kontrol altına alma çabası takip etti. Tabii doğa bilimlerinde Müslümanlardan çok daha iyi durumdaydılar ve Müslümanlar bu kontrolü kabullendiler. Kısa zamanda Batı eğitim sistemi İslam dünyasında yaygınlaştı. Evet, Batı bilimlerini öğretmeliydik ama Batılı bir perspektifle değil. Kendi eğitim sistemimizi yeni baştan inşa etmeliydik. Bakın ilahiyat bilimleri bile çoğu yerde Batı&#8217;nın zayıf yöntemlerini takip ediyor. Zayıf yöntemler diyorum, zira Batılı teoloji varlığını devam ettiremeyecek kadar zayıf bir teolojidir.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/story_science_and_islam_manuscript1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9921" title="story_science_and_islam_manuscript1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/story_science_and_islam_manuscript1-216x300.jpg" alt="" width="216" height="300" /></a>Üniversite ne kadar evrensel bir kavram? İslami bir üniversiteden bahsedebilir miyiz mesela?</p>
<p>Her türlü bilgi ile o bilginin bilgi olarak kabul edildiği dünya görüşü arasında her zaman bir ilişki olmuştur. Bu konu şüphe götürmez. Modern dönem öncesi bütün medeniyetlerde dünya görüşü din tarafından şekillendirilmişti. Bu, bütün medeniyetler için, Hint, Çin ve İslam medeniyetleri için doğrudur. Batı etkisi dünyada yayılıp durduğundan kendisini dinden bağımsız olarak gören Batılı dünya görüşü de yayıldı. Ama orijininde Hıristiyan dünya görüşünden bağımsız değildi Batı medeniyeti. 17. yüzyılda icat edilen seküler paradigma da hakikatin doğası hakkındaki görüşleri açısından aslında bir yalancı dindi. Muğlak bilgi yoktur. Bilgi her zaman bir dünya görüşü çerçevesinde, hakikatin doğasına hususi bir bakış çerçevesinde var olur. <br />
 <br />
&#8220;İslami bir üniversite olabilir mi?&#8221; demiştik. Böyle bir üniversite var mı yeryüzünde?</p>
<p>1970&#8242;te Mekke&#8217;de ilk Dünya İslam Kongresi düzenlendiğinde bu gündeme gelmiş ve bunu takiben Malezya, Nijerya, Pakistan ve diğer bazı yerlerde İslam üniversiteleri açılmıştı. Bunlara İslam üniversitesi deniyor ama gerçekte İslami değiller. Evet şeriat, Arapça ve İslam tarihi gibi konuları öğretiyorlar ama diğer bilim alanları öğretime entegre edilmiş değil. Başka yerlerde eski medreselerin modernizasyonu yoluna gidildi. Örneğin Ezher Üniversitesi. Buralarda da üniversite İslami olabiliyor ama mesela tıp fakültesi olmuyor. Tıp fakültesinde İslam tıbbı öğretilmiyor. Mimari fakültesinde Müslüman mimarlar yetişmiyor. Bunlar Batı mimarisini Müslüman bir isimle kopyalıyorlar. Mimarın ismi John yerine Ahmed oluyor. Ama yine de bir İslami üniversite mümkündür.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/lunar_eclipse_al_biruni1.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-9922" title="lunar_eclipse_al_biruni1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/lunar_eclipse_al_biruni1-300x211.jpg" alt="" width="300" height="211" /></a>Bunun için gerekli olan İslami, felsefi dünya görüşü nasıl diriltilecek?</p>
<p>Bütün önemli entelektüel dönüşümlerin çoğunluk değil azınlık tarafından başlatıldığına inanıyorum. Modern bilimsel dünya görüşü ortaya çıktığında, yani Galile döneminde, Avrupa&#8217;da onu anlayan ve kabul eden insan sayısı 20&#8242;den fazla değildi. Dediğim gibi, dönüşüm her zaman azınlık tarafından gerçekleştirilir.</p>
<p>İslam dünyasında bu değişimi sırtlanabilecek entelektüeller yetişiyor mu?</p>
<p>Kesinlikle! Elli yıl önce İslam dünyasında sadece iki tip entelektüel bulunurdu. Birincisi geleneksel ulema, yani Arapça, kelam ve İslam fıkhı konularının büyük alimleriydi. İkincisi ise tamamen Batılılaşmış entelektüellerdi ama Allah, Batı bilimsel düşüncesinde yoktur. Ama elli yıl sonra bugün Türkiye, Malezya, Endonezya, İran ve Pakistan gibi ülkelerde genç entelektüeller ortaya çıktı. Bunlar Derrida veya Heidegger hakkında yazarken bile İslam geleneği perspektifinden konuşmaya çalışıyorlar. Bu, çok çok iyi bir işaret. Elli yıl önce bu yoktu. Bu açıdan gelecek hakkında çok ümitliyim. Bütün hayatımı bu kuşağın yetişmesine adadım ve inşallah bir şeyler olacak.</p>
<p>Ama İslam dünyasında hâlâ daha bir entelektüel kısırlık var. Öyle değil mi?</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/otosurahi11.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-9923" title="otosurahi11" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/otosurahi11-207x300.jpg" alt="" width="207" height="300" /></a>Ben böyle görmüyorum meseleyi. İşte İran&#8217;da önde gelen bazı bilim adamları fizik ve nükleer bilim alanında bir sürü şeyler başardılar. İslam&#8217;ın Batı bilimine çok da büyük bir katkı sağlayamamış olmasının sebebi kültüreldir. Bilimsel bir problem değil yani. Biz özgüvenimizi, kendi kendimize güvenimizi kaybettik ve sadece Batı&#8217;yı kopya etmeye çalıştık. Mükemmel Türk veya Arap kalp cerrahları var Amerika&#8217;da. Ama bu başarıları kendi medeniyetine mal etme ayrı bir şeydir. Bu da özgüven yokluğundan dolayı olmadı.</p>
<p>Batı&#8217;nın durumu nasıl? Felsefeciler noktasından bakıldığında Batı da bir tür felç geçiriyor gibi&#8230;</p>
<p>Batı bugün çok ama çok ciddi bir entelektüel kriz geçiriyor. İnsanların bunun farkında olmamasının sebebi, teknolojinin ve Batı askerî kudretinin gücü. Tam da Roma İmparatorluğu&#8217;nun son dönemlerini andırıyor. O zaman da Roma lejyonlarları Libya&#8217;yı kontrolleri altında tutabildiği müddetçe yanlış giden bir şey yokmuş gibi görülüyordu. Şimdi çok benzer bir durum yaşanıyor. Batı felsefesi artık bir çıkmaz sokakta. Heidegger bile, &#8220;Batı felsefesi benimle bitmiştir.&#8221; demişti. Bir felsefi kriz var ve onun da yol açtığı dinî bir kriz var. Bunların da dışında bir çevre krizi var ki Batı yaşam tarzını, dünya görüşünü değiştirmediği müddetçe çözülemeyecek bir kriz bu. Bunu da yapmaya hazır değiller. Sürekli kozmetik çözümler üretiyorlar. Meksika Körfezi&#8217;nde yaşananlara bakın. Bu, insanlık tarihinin büyük bir trajedisi. Ama kimse bu konuda konuşmak istemiyor. Evet, Batı büyük bir kriz yaşıyor ve bu aşamada Batı&#8217;yı körü körüne taklit etmeye çalışmak bir intihar olur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/main_science_and_islam_art1.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-9925" title="main_science_and_islam_art1" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/main_science_and_islam_art1.jpg" alt="" width="460" height="460" /></a></p>
<p>Peki Batı bu duruma nasıl geldi?</p>
<p>Kur&#8217;anî terminolojiyi kullanmak gerekirse Batı&#8217;nın toplumsal liderleri ahiretlerini dünyalarına feda ettiler de ondan oldu bu. Büyük Alman şair Goethe, Faust&#8217;unda bu durumdan bahseder. Faust, güç ve teknolojiye sahip olmak için şeytanla anlaşır ve ruhunu şeytana satar. Aynen onun gibi maddi kazanımlar ve insanın dünyevi refahı için her şey feda edildi. Ama insanın manevi ihtiyaçları da vardır.</p>
<p>Batı demokrasisi için de mana buudu eksik deniyor. Demokrasiyi manevi ihtiyaçlarımızı da karşılayabilecek bir şekilde geliştirmek mümkün mü peki?</p>
<p>Öncelikle demokrasi bir metot, bir değerler sistemi değil. Daha fazla insanın katılımını sağlamaya çalışan bir yönetim metodu. Ama bakın Osmanlı dünyasına. İstanbul&#8217;da çok güçlü sultanlar bulunuyordu ve pek çok insan Osmanlı&#8217;da demokrasi olmadığını iddia etmiştir. Ama köylerde muhtarları kim seçiyordu? Bunlar bütün Anadolu&#8217;yu yönetiyorlardı. Topkapı Sarayı&#8217;ndaki sultan atamıyordu bunları. Yerel halk seçiyordu. Yani o zamanlarda İslam toplumunda ciddi bir iç demokrasi vardı. Buna bakarak daha makro düzeyde bir İslami demokrasi modeli geliştirebiliriz ve bunu yaparken manevi değerlerimizi de kurban etmemiz gerekmez. Ama Müslümanların bunun üzerinde çalışması lazım ve kabul etmeliyiz ki politika alanındaki durumumuz içler acısı.</p>
<p>Son 200 yılda İslam dünyasında idari güç sürekli olarak arttı, azalmadı. Basamak basamak çoğaldı. Sonuç olarak bütün müesseselerimiz yıkıldı. Şimdi dönüp Batı geleneği ile bina edilmiş modelleri kullanmaya çalışıyoruz. Bunlar da her zaman işe yaramıyorlar; çünkü farklı bir medeniyetin ürettiği kurumlar bunlar. Bizim ihtiyacımız olan sadece uyarlama değil, aynı zamanda orijinalite. Demokrasi Batı&#8217;da da ideal bir durumda değil. Batı&#8217;da para bireyden çok daha güçlü. Bunu Amerika&#8217;da görüyoruz. Eğer milyoner değilseniz partinin adayı olmak için başvuruda bile bulunamazsınız.</p>
<p>Son bir soru: Orijinal ve yenilikçi fikirlerin yeşermesi için özgürlük ortamının olması gerektiği söylenir. Türkiye&#8217;deki özgürlük ve demokrasi ortamını bu anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?</p>
<p>Öncelikle şu &#8220;yenilikçi fikirler&#8221; meselesine değinmek isterim. &#8220;Doğru&#8221; kelimesine ne oldu? Bu konuda doğruluk nerede? Her yenilikçi fikir iyi fikir değildir. Siyaseten Karl Marx&#8217;ın gayet de yenilikçi olan fikirlerinin aynı zamanda iyi olduklarını söyleyemeyiz. Marx&#8217;ın ölümünden sonraki bir yüzyıl boyunca on binlerce insanın ölümüne sebep oldu bu fikirler. Yani asıl kriter doğruluk olmalı. Her toplumda fikirlerin test edildikleri ve sadece doğru fikirlerin hayatta kalabildiği bir ambiyans olmalıdır. Altın çağında İslam medeniyeti böyle bir ambiyans oluşturabilmişti. Aksi olsaydı o muhteşem filozofları yetiştiremezdi. İnsanlar birbirleriyle Allah&#8217;ın birliği dışında her konuda tartışabiliyorlardı. Tevhid her şeyin üstünde bir şemsiye gibiydi. Onun içinde net bir tartışma özgürlüğü vardı. Ama bunu kaybettik artık. Son asırda modernizmin yükselişiyle birlikte daha da kısıtlayıcı bir durum ortaya çıktı. Özgürlük adına o İslami ambiyans atmosferi tümden yıkıldı. İnsanlar özgürdüler ama sadece Batılı fikirleri ifade etmekte özgürdüler. Yoksa hapse atılıyorlardı.</p>
<p>Bugün Türkiye&#8217;deki atmosfer oldukça iyi durumda. İdeal olduğunu söyleyemem ama eğer entelektüel üretkenlik alanında iki ülke sayacaksak bunlar Türkiye ve İran&#8217;dır. Bütün bilimsel gelişmelerin kalbi olan saf felsefe diğer İslam ülkelerinden daha fazla bu iki ülkede üretiliyor. Ben Türkiye ve İran&#8217;ın entelektüel konulara ciddi olarak eğilen kitapları en fazla basan iki ülke olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/05/24/islam-dunyasi-ozguvenini-kaybettigi-icin-bilime-buyuk-katki-yapamiyor/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/05/24/islam-dunyasi-ozguvenini-kaybettigi-icin-bilime-buyuk-katki-yapamiyor/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Terakkinin ‘nasıl’ı ‘niçin&#8217;i</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/05/22/terakkinin-%e2%80%98nasil%e2%80%99i-%e2%80%98nicini/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/05/22/terakkinin-%e2%80%98nasil%e2%80%99i-%e2%80%98nicini/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 May 2010 18:16:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Aisha Benghazi</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Muhafazakarlık]]></category>

		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>

		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9899</guid>
		<description><![CDATA[Batı&#8217;yı Batı yapan ne makine, ne gemi, ne de matbaadır, makineyi, gemiyi, matbaayı ihtiyaç haline getiren toplum yapısıdır, siyasî yapıdır. 
Bilim, eğitim, teknoloji kurumları bu toplum yapısının ihtiyacı, talebi, zorlaması ve çekmesiyle kurulmuştur. Bazı akıllı liderlerin ittirmesiyle değil. 
 
İskender Öksüz
Prof. Dr. Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi 
İleri ülkelerde kediler az ve semiz, geri ülkelerde bol ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/ilereme_teknoloji.gif"><img class="alignright size-full wp-image-9900" title="ilereme_teknoloji" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/ilereme_teknoloji.gif" alt="" width="210" height="320" /></a>Batı&#8217;yı Batı yapan ne makine, ne gemi, ne de matbaadır, makineyi, gemiyi, matbaayı ihtiyaç haline getiren toplum yapısıdır, siyasî yapıdır. </strong></p>
<p><strong></strong><strong>Bilim, eğitim, teknoloji kurumları bu toplum yapısının ihtiyacı, talebi, zorlaması ve çekmesiyle kurulmuştur. Bazı akıllı liderlerin ittirmesiyle değil. </strong></p>
<p> </p>
<p><strong><a href="http://www.stargazete.com/acikgorus/terakkinin-nasil-i-nicin-i-haber-262580.htm" target="_blank">İskender Öksüz</a></strong></p>
<p><strong>Prof. Dr. Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi </strong></p>
<p>İleri ülkelerde kediler az ve semiz, geri ülkelerde bol ve cılızdır. İleri ülkelerde köpekler kedilerden fazladır&#8230; İleri ülkelerde bıyıklı erkek sayısı az, geri ülkelerde çoktur&#8230; İleri ülkelerde bakire genç kız sayısı az, geri ülkelerde fazladır.&#8221; O halde yapmamız gereken bellidir: &#8220;Kedilerin bir kısmı öldürülmeli, hayatta kalanlar beslenmelidir. Halkın köpek beslemesi teşvik edilmelidir. Bıyık bırakmak yasaklanmalıdır&#8230;&#8221; </p>
<p>Bu teklifler tanınmış psikoloğumuz<span id="more-9899"></span> Doğan Cüceloğlu&#8217;nun 1971 tarihli bir makalesinde yer alıyordu. Cüceloğlu tekliflerinde gayet tabiî ciddî değildi. Saçmaya ulaşma metodu ile hocası Mümtaz Turhan&#8217;ın &#8220;Kültür Değişmeleri&#8221; ve &#8220;Garplılaşmanın Neresindeyiz?&#8221; eserlerindeki tezi, o kadar kitap okumaya vakti olmayan &#8220;aydınlar&#8221;a anlatmaya çalışıyordu: Topluma ait unsurlar, özellikle kültür unsurları, çoğu zaman sebep-sonuç ilişkisi anlaşılmadan taklide çalışılır. Ve acemi reformistler, sık sık, sonuçları sebep sanıp onları taklid eder. Neticede sadece başarısız olsalar neyse&#8230; Hem başarısız olunur, hem de sağlam sebeplere dayanan, fakat taklitleri uğruna vazgeçilen yerli unsurlar ebediyen kaybedilir. Daha iyiye değil, daha kötüye gidilmiştir.</p>
<p>Maalesef yanlış taklitler her zaman bıyıklar ve kediler gibi bir bakışta anlaşılmıyor. Daha yakın zamanda ünlü bir yazarımız, yakınıyordu: &#8220;Niçin bizde de Hollanda gibi bol yel değirmeni yoktur? Niçin birkaç sahil kenti hâriç Türkler yel değirmeni yapmamışlardı.&#8221; Farketmiyordu ki, yel değirmeninin verimli olduğu yerler sahillerdir ve değirmenler ülkesi Hollanda&#8217;nın tamamı sahildir. Bugün de Türkiye&#8217;de rüzgar enerjisi yatırımları o eski &#8220;birkaç sahil şehri&#8221;ne, meselâ Alaçatı&#8217;ya, meselâ Bandırma&#8217;ya yapılmaktadır.</p>
<p><strong>II. Mahmut&#8217;tan miras</strong></p>
<p>1960 ve 70&#8242;lerde, Devlet Tiyatroları&#8217;nın afişlerinin niçin diğer reklamlar gibi duvarlarda, reklam panolarında değil de şehrin ortasına dikilen silindirik kulecikler üzerinde teşhir edildiğini merak ederdim. Sonra Paris&#8217;e ilk gidişimde anladım. Orada da afişler silindirik kulelerin üzerine yapıştırılıyordu. Bir küçük fark vardı. Paris&#8217;te şehrin göbeğindeki bu silindirler aslında umumî tuvaletlerdi ve önce bu tuvaletler yapılmış, sonra birileri afişleri bunların üzerindeki boş alana yapıştırmıştı. Devlet Tiyatroları da helâların dış görünümünü aynen taklid etmişti. İçini bilmeden. Batılılaşma çabalarımıza mükemmel bir örnek!</p>
<p>Metot, taklit ise, en kolay görünüp taklit edilenler ‘sert&#8217; unsurlardır. Elle tutulan, gözle görülen şeylerdir. Otorite kabul edilen toplumlarda fabrika varsa fabrikadır. Mühendislikse mühendisliktir. Tıpsa, tıptır. Ekonomi, hukuk, yönetim bilimi, sosyoloji, psikoloji gözle görülüp elle tutulmadığı için ihmal edilir. Fabrikayı, hastaneyi, mahkemeyi, okulu aynen inşa edenler bazen kaynak ülkeden ‘nasıl yapılır?&#8217; bilgisini de alıp uygularlar. Bu bilginin adını bile değiştirmek risklidir. Onun için buna aynen aslındaki gibi, ‘know-how&#8217; denir. Fakat bir yumuşak unsur vardır ki kolay kolay transfer edilmez: ‘Niçin yapılır?&#8217; bilgisi. Zaten hiçbir mühendislik kuruluşu size ‘know-why&#8217; (niçin yapılır) bilgisi vermeye kalkmaz.</p>
<p> İlk sanayi teşebbüslerimizde bunları hazin şekilde görebiliyoruz. II. Mahmut, Batı&#8217;daki sanayi kuruluşlarının şirketler halinde teşkilâtlandıklarını tesbit eder. O halde yapılacak şey, bizim zenaatkârları, esnafı birleştirip şirketleştirmektir. Mümtaz Turhan anlatır: &#8220;&#8230;Bu maksatla Sultanahmet Meydanı&#8217;nda bir sergi binası inşa edilmiş; bir taraftan sanayi erbabının birleşerek şirketler kurmaları, müşterek teşebbüslere geçmeleri teşvik edilmiş, diğer taraftan devlet sermayesiyle yeni fabrikalar tesisine başlanmıştır&#8230; (Ancak bu şirket ve tesisler verimli olamayarak kapanmıştır.).Abdülmecit devrinde sermayesiyle kurulan fabrikaların da mühim bir kısmı yine aynı sebeplerden ötürü bir müddet sonra kapanmış, diğer kısmı hazine için büyük bir yük teşkil etmek, daima zararına işlemek suretiyle faaliyetlerine devam edebilmiştir. Bunlardan ancak cüz&#8217;i bir kısmı müsait şartlar altında zamanımıza kadar gelebilmiştir.&#8221;</p>
<p><strong>‘Niçin&#8217;ini bilmeden&#8230;</strong></p>
<p>‘Know-how&#8217; buraya kadar gidebilir. Batı&#8217;daki şirketleri kimler kurmaktadır? Niçin bizde o insanlar bunu yapmıyor? Bu şirketlerin kurulduğu ülkelerde hukukî ortam nedir? Özel teşebbüs nasıl karşılanmaktadır? Devlette memur olmak mı, yoksa imâl ettiği ürün veya hizmetle kâr etmek mi tercih edilmektedir? Özel teşebbüs mensuplarına zenaat erbabına bizdeki gibi ‘herif&#8217; mi denmektedir, yoksa İngiltere&#8217;deki gibi ‘esquire&#8217; mı? Niçin? Niçin? Niçin? Bu niçinlere cevap bulmadan nasılı taklid etmenin sonu hüsrandı.</p>
<p>Sosyal, ekonomik ve hukukî şartlar elverişli hâle gelince know-how&#8217;a dayanan alanlarda başarılar görülmeye başlandı. Fakat aynı başarı gözle görülüp elle tutulmayan alanlarda gösterilemedi. İlber Ortaylı&#8217;dan dinleyelim: &#8220;Türk inkılâbı, teknik eğitime daha eskiden başladığı için olsa gerek, mühendislik konusunda nihaî başarıya ulaşmıştır. Bugün Türkiye mühendislik ülkelerinden birisidir, çok yakında da tababet, hekimlik ülkelerinden birisi haline gelecektir. Fakat Türk inkılâbı; hukukçuluk, hukukşinaslık dalında yeterince parlak, başarılı bir icraat gösterememiştir ve bugüne kadar hukuk inkılâbımız tamamlanmamıştır. Gerçi bunu hukukçulara söylediğiniz zaman reddederler; ama benzer dallarda da böyle bir eksiklik söz konusudur, bunlardan biri de Türk inkılâbının, Türk toplumunun değişmesinin edebiyat sahasında kendini ifade edememesidir. Dahası, Türk inkılâbı içtimaî ilimler ve tarih sahasında kendisini tamamlayamamıştır. Türkiye finans sahasında birtakım uzmanlar yetiştirmiş olabilir ama bu demek değildir ki, Türk inkılâbı iktisat ilmi sahasında kendini tamamlamıştır. O sahada da tamamlamamıştır.&#8221; Hukuk know-how&#8217;ı, yönetim know-how&#8217;ı, edebiyat ve tarih know-how&#8217;ı transfer edilememekte, satın alınamamaktadır. Hele sonuncular, doğrudan milleti, millî kimliği belirleyen; yoklukları kimliği yok eden unsurlardır ve bunlardaki zayıflık bugün en büyük meselemiz olarak karşımızdadır.</p>
<p>Ortaylı bir başka yerde, 19. asırda Avrupa hastanelerini gezen Türk hekimlerinin Avrupalıları şaşırttığını anlatır. Çok daha bilgisiz mutetabbipler bekleyen Avrupalılar, kendileri gibi bilgili hekimlerle karşılaşınca şaşırmışlardır. &#8220;Belki&#8221; diyor Ortaylı, &#8220;hastaneler buradaki kadar temiz ve teşkilâtlı değildi ama o hekimler, tıpkı Avrupa&#8217;daki meslektaşları kadar tıp biliyorlardı.&#8221; Peki niçin hastaneler oradakiler kadar temiz ve teşkilâtlı değildi? Daha acısı, niçin hâlâ çoğu, birkaç özel hastane dışında, oradakiler kadar temiz ve teşkilâtlı değil? Çünkü tıp elle tutulur, gözle görülür, ‘sert&#8217; bir unsurdur ve bunun transferi için ‘nasıl bilgisi&#8217; yeter. Fakat bir hastanenin yönetimi ‘yönetim bilimi&#8217;nin işidir ve bu, bir ‘yumuşak unsur&#8217;dur. Nasıl kadar, niçin bilgisi de ister.</p>
<p>Sert unsurlara bakıp batının dünyaya hâkim oluşunda matbaayı, ateşli silahları, deniz aşırı keşifleri ‘sebep&#8217;ler arasında saymak âdettir. Halbuki bunların hepsi, batıda değil, doğuda, en doğuda, Çin&#8217;de keşfedilmiştir. Matbaa, Çin&#8217;de 9. asırdan beri kullanılmaktaydı. Barut çok eskilere dayanan bir Çin buluşudur. Ama ancak, özel günlerde İmparatoru ve maiyetini eğlendirmek için havai fişek yapımında kullanılıyordu. Matbaa, devlet memuriyetine giriş sınav sorularının basımında işe yarıyordu. Çin&#8217;de, Yongle İmparator&#8217;un emriyle 1403&#8242;te, yani Kolomb&#8217;dan yaklaşık 90 yıl önce 317 dev gemi ve 27 bin mürettebatla dünya keşfine çıkıldı.</p>
<p>Fakat Çin&#8217;in sosyal ve siyasî dokusunda insanların icad  ettikleri veya keşfettikleri ile zengin olmaları akla hayale gelmezdi. Mucitler, olsa olsa saray tarafından takdir edilip, maaşa bağlanmayı ümid ederlerdi. Keşif gemileri, o zamanki adıyla &#8220;hazine gemileri&#8221; de imparatorun ve saraydaki bir hizbin projesiydi. İmparator öldü, hizip kaybetti ve gemiler yasaklandı. Öyle yasaklandı ki, bunlara ait kayıtların bir kısmı bile yok edildi. Doksan yıl sonra Kristof Kolomb adlı bir İtalyan, birçok müteşebbisten ortaklık payı toplayacak, kendi cebinden de katkıda bulunacak ve sermayenin diğer yarısını Granada surlarının yıkıldığı günlerde Aragon Kraliçesi İzabella&#8217;dan, alıp- ve Batı Hindi&#8217;ye yapılacak bütün seferlerin gelirlerinin yüzde onunu da müteşebbis payı olarak kendisinde kalacağına dair kontratı da cebine koyup- yola çıkacaktı.</p>
<p><strong>Batı&#8217;yı Batı yapan ne?</strong></p>
<p>Batı&#8217;yı Batı yapan ne makine, ne gemi, ne de matbaadır. Makineyi, gemiyi, matbaayı ihtiyaç haline getiren toplum yapısıdır, siyasî yapıdır. Bunları yapanlara,  kullananlara ve bütün topluma refah ve itibar sunan toplum yapısıdır. Bilim, eğitim, teknoloji kurumları bu toplum yapısının ihtiyacı, talebi, zorlaması ve çekmesiyle kurulmuştur. Bazı akıllı liderlerin ittirmesiyle değil. Biz önce makineyi, gemiyi gördük. Biraz daha yakından bakınca okulları, araştırmaları ve eğitimi fark ettik. Akıllı liderlerimiz de bunların tıpkısının bizde de kurulmasını sağladılar. Fakat bunları süren, ihtiyaç haline getiren toplum yapısı, siyasî yapı, hukuk ortamı ve &#8220;piyasa&#8221; en son fark ettiğimiz veya hiç fark etmediğimiz kök sebeplerdi. &#8220;Niçin&#8221;ler bunlardı. Niçinler bilmeden nasılları kopyalamak aynı sonuçları vermedi.</p>
<p><strong>Bilgi değil malumat çağı</strong></p>
<p>Bugün II. Mahmut döneminden de 20. asırdan da daha iyi bir noktadayız. Özellikle global rekabet içinde mücadele eden özel sektör kuruluşlarının bir kısmı, ‘garp&#8217;taki rakiplerinin ‘nasıl yapılır?&#8217; bilgisi kadar ‘niçin yapılır?&#8217; bilgisini de ele geçirme yolundadır. Fakat madalyonun öteki yüzü de var: Özellikle devlette, fakat özel sektörün çoğunda da henüz yönetim bilimine ulaşabilmiş değiliz. Birçok kurumumuz en yenisi 1960-70&#8242;lerde kalmış ‘stratejik yönetim&#8217;, ‘hedeflere göre yönetim&#8217; kavramlarının ötesine geçememiş. Teknik bilgi ve tecübe yönetim için yeterli sanıyoruz. Kaliteyi, yönetimi kontrol sanıyoruz. Pazarlamayı satıcılık sanıyoruz. 1985&#8242;te başlayan yönetim devrimini büyük çapta atladık. Eğitimde malumatı bilgi sanıyoruz. İkisini bir birinden ayıran nüans dilimizden kayboldu. Evet bu çağa sandığınız gibi ‘bilgi çağı&#8217; demiyorlar. Malumat çağı diyorlar. Malumatı bilgi haline getirmek eğitimin asıl işidir. Bunun yerine biz gençlerimize malumat doldurup çoktan seçmeli malumat sınavlarıyla boşaltıyoruz. Edebiyat ve tarih gibi ‘yumuşak&#8217; konularda durum vahim. Malumatı bilgi haline getirdikten sonra bilgeliğe yürüyebilmek ancak bu alanlarla gerçekleşir. Ve hâlâ para kazanmak için siyasete, iktidar için de ticarete girilmesi gerektiğini sananlar sağlıklı bir toplum için çok ama çok fazla. Hazine gemileri çağında, Çin&#8217;deki memuriyet ve saraya yanaşma aşkı daha ahlâklıydı şüphesiz.</p>
<p>iskenderoksuz@gmail.com</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/05/22/terakkinin-%e2%80%98nasil%e2%80%99i-%e2%80%98nicini/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/05/22/terakkinin-%e2%80%98nasil%e2%80%99i-%e2%80%98nicini/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bir ‘Zihin Durdurucu’ Olarak ‘Ilımlı İslam’</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/04/06/bir-%e2%80%98zihin-durdurucu%e2%80%99-olarak-%e2%80%98ilimli-islam%e2%80%99/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/04/06/bir-%e2%80%98zihin-durdurucu%e2%80%99-olarak-%e2%80%98ilimli-islam%e2%80%99/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Apr 2010 20:00:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İslamofobi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9333</guid>
		<description><![CDATA[[4 Nisan 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Frenkçe&#8217;de &#8220;mind stopper&#8221; diye bir laf var. Türkçe&#8217;ye çevirirsek &#8220;zihin durdurucu&#8221; demek. Kasıt, insanın zihnini çalıştırıp yeni fikirlere ulaşmasına engel olan, ona &#8220;bu noktadan fazlasını düşünme, orada dur&#8221; diyen duvarlar. Ne kadar çok zihin durdurucunuz varsa, o kadar çok hapsediyorsunuz aklınızı.
Türkiye&#8217;de en bol zihin durdurucu kanımca koyu Kemalistlerde var. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090926_derin_dusunce_org_irkci_yalan.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-6598" title="20090926_derin_dusunce_org_irkci_yalan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/09/20090926_derin_dusunce_org_irkci_yalan-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>[4 Nisan 2010 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/bir-zihin-durdurucu-olarak-ilimli-islam--253585.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>
<p>Frenkçe&#8217;de &#8220;mind stopper&#8221; diye bir laf var. Türkçe&#8217;ye çevirirsek &#8220;zihin durdurucu&#8221; demek. Kasıt, insanın zihnini çalıştırıp yeni fikirlere ulaşmasına engel olan, ona &#8220;bu noktadan fazlasını düşünme, orada dur&#8221; diyen duvarlar. Ne kadar çok zihin durdurucunuz varsa, o kadar çok hapsediyorsunuz aklınızı.</p>
<p>Türkiye&#8217;de en bol zihin durdurucu kanımca koyu <span id="more-9333"></span>Kemalistlerde var. Sadece &#8220;Atatürk ilke ve devrimlerini&#8221; temel alan bir zihniyet inşa etmiş durumdalar ve bunun dışında kalan her türlü siyasi ve felsefi anlayışı peşinen reddediyorlar. &#8220;Atatürk kendi devrinde öyle düşündü, ama sonra dünya çok değişti&#8221; gibi &#8220;tarihselci&#8221; bir yoruma dahi açık değiller. Aksine, bugünün sorularına cevap bulmak için dönüp dönüp 1930&#8242;lara bakıyorlar.</p>
<p>Kemalist zihin durdurucular, yeni fikirleri sadece reddetmekle kalmıyor, suçluyor da. Yani farklı düşünenler sadece &#8220;yanlış yolda&#8221; değil aynı zamanda &#8220;kötü niyetli&#8221;. Hepsi ya hain, ya satılmış. Ya &#8220;Sorosçu&#8221;, ya &#8220;CIAci&#8221;, yahut da &#8220;ılımlı İslamcı&#8221;&#8230;</p>
<p>İşin tuhaf tarafı, bu son öcünün, yani &#8220;ılımlı İslam&#8221;ın, siyasi yelpazenin tam aksi tarafında, yani İslami/muhafazakar kesimde de pek bir tutması.</p>
<p>Batı dünyasının sert, saldırgan hatta terörist Müslümanlar görmektense ılımlı, uzlaşmacı ve barışçı tipler görmeyi tercih edeceğine kuşku yok. (Bizim &#8220;Haçlı zihniyeti&#8221;ne sahip Hıristiyanlar yahut işgalci Siyonist Yahudiler yerine, bunların daha &#8220;ılımlı&#8221; versiyonlarını görmeyi tercih edeceğimiz gibi.)</p>
<p>Ama Batı&#8217;nın ne düşündüğü ve ne yaptığı ayrı bir sorun, Müslüman dünyanın ihtiyaç duyduğu &#8220;tecdid&#8221; (yani yenilenme) apayrı.</p>
<p>Bu yenilenme ihtiyacını reddebilir miyiz? Bugün İslam dünyasında dev sorunlar yok mu? Bunların bir kısmı sömürgecilikten ve dikta rejimlerinden, ama diğer kısmı da zamanla dinin içine girmiş geleneklerden, yahut Ortaçağ şartlarına göre yapılmış dini yorumların aynen korunmasından kaynaklanmıyor mu?</p>
<p> <br />
<strong> Dinden çıkan öldürülsün mü?</strong></p>
<p>Bakın, bir örnek vereyim: Klasik Sünni fıkhında &#8220;ben Müslümanlıktan çıktım, başka dine geçtim&#8221; diyene idam cezası verilir. Kur&#8217;an&#8217;da hiç bir dayanağı olmayan bu uygulama, aslında ilk dönemin siyasi şartlarının ürünüdür. Müslümanlıktan çıkmak, &#8220;savaşta düşmana katılmak&#8221; anlamına geldiği için, olay &#8220;siyasi isyan&#8221; gibi değerlendirilmiştir.</p>
<p>Peki &#8220;din özgürlüğü&#8221;nü tanıyan modern dünyada aynı anlayış sürdürülebilir mi?</p>
<p>Sürdürenler var. Dört sene önce Afganistan&#8217;da Abdurrahman adlı bir adama Hıristiyan olduğu için idam cezası verdiler. İnfazdan evvel Batı dünyası ayağa kalktı, Afgan hükümeti cezayı rafa kaldırdı, adam da apar topar İtalya&#8217;ya kaçıp canını kurtardı.</p>
<p>Ne diyelim şimdi biz bu durumda? &#8220;Emperyalist Batı&#8217;nın ılımlı İslam dayatmasına boyun eğmeyeceğiz&#8221; diye dinden dönenin idamını mı savunalım? İslam&#8217;ın &#8220;girmesi serbest, çıkması yasak&#8221; bir din olduğunu mu ilan edelim?</p>
<p>O zaman sormazlar mı adama, &#8220;Hıristiyanlar da Avrupa&#8217;da İslam&#8217;a geçenleri öldürsün öyleyse, kabul ediyor musunuz&#8221; diye?</p>
<p>Ya da &#8220;aman aman, bu mevzuları hiç açmayalım, ne gerek var ortalığı bulandırmaya&#8221; mı diyelim? (&#8221;Mardin konferansı&#8221;dan sonra buna çıkan şeyler söylendi.)</p>
<p>Oysa ortalık zaten &#8220;bulanık&#8221;. Sizin açmak istemediğiniz netameli konular dünyada medya manşetlerinden ve konferans gündemlerinden düşmüyor ki. Belki siz görmüyorsunuz, bakmadığınız için.</p>
<p>Uzun lafı kısası, bu &#8220;ılımlı İslam&#8221; paranoyası, Müslümanlar arasında yeni fikirlere izin vermeyen, bunları dile getirenleri de &#8220;satılmışlık&#8221;la suçlayan bir &#8220;zihin durdurucu&#8221;ya dönüşmüş durumda.</p>
<p>Ve bunu yapanlar, aslında &#8220;Batı karşıtlığı&#8221; üzerinden Batı&#8217;ya göre konumlanmış durumdalar ki, bu &#8220;bağımlılık&#8221; halinin hiç farkında değiller&#8230;</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/04/06/bir-%e2%80%98zihin-durdurucu%e2%80%99-olarak-%e2%80%98ilimli-islam%e2%80%99/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/04/06/bir-%e2%80%98zihin-durdurucu%e2%80%99-olarak-%e2%80%98ilimli-islam%e2%80%99/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bilim ve Teknoloji Neden Avrupa&#8217;da Gelişti?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/03/10/bilim-ve-teknoloji-neden-avrupada-gelisti/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/03/10/bilim-ve-teknoloji-neden-avrupada-gelisti/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Mar 2010 16:00:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[Tarih]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=9002</guid>
		<description><![CDATA[İnsanoğlunun başına gelen hadiseler, insani irade (cüz&#8217;i irade) ve ilahi irade olarak iki faktör altında zuhur bulur. Bir başka değişle kaderin ortak payı altında geçekleşir bütün olaylar. Bu, milletler ve devletler tarihi için de böyledir. Olayların akışı içinde, bu iki faktör birbirinden ayrılmaz bir bütündür. İlk faktör (cüz&#8217;i irade) insanoğlunun elindedir ve özgürce seçme hakkına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/0014.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-9005" title="0014" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/0014.gif" alt="" width="176" height="219" /></a>İnsanoğlunun başına gelen hadiseler, insani irade (cüz&#8217;i irade) ve ilahi irade olarak iki faktör altında zuhur bulur. Bir başka değişle kaderin ortak payı altında geçekleşir bütün olaylar. Bu, milletler ve devletler tarihi için de böyledir. Olayların akışı içinde, bu iki faktör birbirinden ayrılmaz bir bütündür. İlk faktör (cüz&#8217;i irade) insanoğlunun elindedir ve özgürce seçme hakkına sahip olduğu için de sorumludur. Bu sebeple hadiseleri önce &#8220;Sebepler&#8221;, sonra &#8220;Kader&#8221; zaviyesinden bakmak durumundayız.</p>
<p>Zira; bizler çalışmakla mükellefiz ve neticeyi Allah yaratır diye düşünüyorum&#8230;. </p>
<p>Bu yazı dizisinde Bilim ve teknolojinin batıda ileri gitmesini önce beşeri sebepler altında sonrada &#8220;Kader Fetvası&#8221; altında ele almayı düşünüyorum&#8230;.     </p>
<p><strong>Bilim ve Tekniğin Batıda Gelişmesinin Beşeri Sebepleri :</strong> </p>
<p><strong>İtikadi ve Zihni Değişim:</strong> </p>
<p>Tarihte irfan ve mana menşe&#8217;li hareketler, fışkırdıkları ortama zıt tutumlar şeklinde ortaya çıkmışlardır. Örneğin Çin&#8217;de lüksün eğlencenin ve doymazlığın hüküm sürdüğü yerde Taoizm, insanları dünyadan ve siyasetten yüz çevirmeye çağırmıştır. Bir başka örnek; Firavun&#8217;un zulmü altında inleyen ve iliklerine kadar köleleştirilen İsrail halkı, Musa aleyhisselamın <span id="more-9002"></span>getirdiği ilahi hakikatlerle daha çok dünyaya, yasalara ve içtimaya yönelik vaziyet almışlardır. Ancak bu vaziyet, dini kaideleri unutturucu ve dini dünyaya alet etme noktasına vardırılınca, Hz İsa Aleyhisselam dinin manevi ve ruhi yönü üzerinde yoğunlaşmıştır. Bundan dolayı ilk hiristiyanlar Romanın zulmü altında korkusuzca savaşıyor ve şehit olma arzusuyla direniyorlardı. Kendilerini Roma vatandaşı olarak değil, İlahi Sultanlığın vatandaşı olarak görüyorlardı&#8230; </p>
<p>Zamanla Romanın maddeci yaklaşımıyla aşırı maneviyatçı bir hüviyete bürünen hiristiyanlık tabiat ve insanı Allah&#8217;tan alıkoyan perde gibi gördüğünden, insanı ve bilgiyi küçümser pozisyon almıştır. Bu sefer kendisi, insanlığa ve bilime set vuran bir tutum içine girmiştir. Öte yandan hiristiyanlık, İran ve Asya&#8217;yı etkisi altına alan Mitraizm ve Maniheizm dinlerinden de etkilenmiş ve bütünüyle &#8220;gnostik ve teosofik &#8221; bir yapı kazanmıştır. Roma hukukuyla da izdivaç eden hiristiyanlık zamanla, bilgiyi insanı ve zihni faaliyetleri ve düşünceyi yasaklayan hüviyete büründü.  </p>
<p>Dünyanın bir yanında bunlar olurken, diğer yanda hızla yayılan İslam dini vardı. Yayılırken bir taraftan İran, Hind ve Ön Asya dinleriyle diğer yandan tercümeler neticesinde eski Yunan düşüncesiyle tanışan İslam&#8217;ın bünyesinde Aristo menşe&#8217;li &#8220;Meşşai Felsefe Akımı&#8221; ortaya çıkıyordu. İbn-i Bacce, Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi filozoflarca temsil edilen mantığa meyilli düşünce hareketine karşı bilhassa Gazali Hazretlerinin verdiği mücadele hedefine ulaşır. İslam dünyasında Gazzali&#8217;den aldığı güçle Tasavvufi hareketler ivme kazanırken, bunun karşısında Aristoculuk, Yunan epikürizmi, hedonizmi, Roma naturalizmi hem Arapçadan tercümeler hem de Endülüs yoluyla ve Haçlı seferleri vasıtasıyla Avrupa&#8217;ya geçiyordu&#8230;Ve batı yeni bir uyanışın eşiğindeydi. Bu uyanış İslamla geçilen temaslar neticesinde değişik boyutlar kazanıyor ve Saint Marti&#8217;nîn ifadesiyle: <strong><em>&#8220;Doğu&#8217;dan fışkıran kaynak , bütün varlık susuzluklarını gidersin diye ırmak ırmak  Batıya akıyor, ve kökü Asya&#8217;da olan ağacın meyveleri olgunlaştıkça Batıya dökülüyordu.&#8221;</em></strong> Batılı bu meyvelerden, bir yandan bilimi geliştirmek suretiyle müspet manada faydalanırken, diğer yandan Yunan&#8217;ın metaryalist, natüralist ve hedonist yanlarını da alarak tam bir dünya insanı olmak suretiyle suistimal yoluna girmekten kendini alamamıştır.  </p>
<p>Bu uyanış kendini önce dilde ve edebiyatta gösterir. Daha sonra fizik bilimlerine doğru yöneliş başlar. Francis Bacon&#8217;un tabiriyle <strong><em>&#8220;İnsana tabiat üstünde bir güç ve görüş veren &#8220;</em></strong> bu yeni bilim anlayışı tabiatı incelemede duyuları ve deneyleri ön plana çıkarır. <strong>Ancak ilmi devrimler, manevi tahribatları da beraberinde getirir.</strong> </p>
<p>Bu manevi zihni dönüşüm kendini en belirgin resim ve heykel sanatında gösterir olur. Tam da heykel sanatının bu dönemde ortaya  çıkması basit bir vakıa değildir. Bu dönem aslında insanın ruhi çöküntüsünü, ferdiyetçilik kokan anarşi, erotizm ve zevk düşkünlüğünü de resmediyor olması oldukça düşündürücü&#8230; </p>
<p>Bu yeni zihin yapısı, haklı ve doğal olarak elbette elinde bulunan (tahrif edilmiş) kutsal metinlere de inanmayı güç hale getiriyordu. Bir misalle : </p>
<ul><strong><em>Ve Rab Allah adamı aldı, baksın ve onu korusun diye Aden bahçesine koydu. Ve Rab Allah emredip dedi: &#8220;Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye; fakat iyiliği ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin&#8230;&#8221; </em></strong></ul>
<ul><strong><em>Ve Rab Allah dedi; &#8220;İşte adam iyiyi ve kötülüğü  bilmekle bizden biri gibi oldu; ve şimdi elini uzatmasın ve hayat ağacından almasın, yemesin ve ebediyen yaşamasın&#8221; diye böylece Rab Allah  onu Aden bahçesinden, kendisinin içinden alındığı toprağı işlemek için çıkardı&#8230;</em></strong> </ul>
<p>Şüphesiz Kitabı Mukaddeste yer alan ve ilk değerlendirmede Allah&#8217;ın insanı bilmekten men ettiği ve adeta onu kıskandığı imajı uyandırıyor bu ifadeler. Rönesans insanına elbette ters gelecekti bu öğreti. <strong>İyiliği ve kötülüğü bilmek suretiyle kendisi gibi olacak ve ebedi hayatı kazanacak diye insanı cenneten kovan bu tanrı, Rönesans insanının kafasında hemen Yunan tanrılarıyla aynileşiveriyordu. Dolayısıyla Rönesans insanı, insanlık adına ve hayrına kutsal ateşi tanrılardan çalantanrı soylu Promete olmak arzusundaydı.</strong> <strong>Onlar için, bu öğretinin de vermiş olduğu haklı isyanla, insan olmak tanrıya karşı gelmek demekti. </strong>Sonra bu Tanrının gönderdiği (sanılan) kitapların yazdıkları (bunlar şüphesiz tahrif edilmişlerdir) insan aklının buluşlarıyla bir bir yalanlanmıyor muydu?</p>
<p><strong>O halde, bütün bu safsatalara inanmanın (Hristiyanlıktan başka din bilmedikleri ve İslam&#8217;a da bir yandan içten içe hayranlık ve kıskançlık duygularıyla birlikte, karşısında yüzyıllarca yenik ve ezik olmanın getirdiği kompleksle baktıkları için) herhangi bir dine inanıp bağlanmanın gereği yoktu. İnsana ve tabiata yönelmek dine karşı çıkmayı gerektiriyordu.</strong> Dinden özgürleşme mantalitesinin tohumu burada atılmış ve arena Din-Bilim kavgasına bırakılmıştır.</p>
<p>Bu etki günümüze kadar gelmiş,  ülkemizi de sarmış ve kendi içimizden de, bu zihniyetle beslenen garip bir entelektüel aydınlanmacılarımızı ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Ancak; bu zihniyet temsilcilerinin başka bir tabirle kendi içimizdeki (sözde) aydınlarımızın, kendilerini cumhuriyetçi olarak da tarif eden bu zavallı ansiklopedist ve bilimperestlerin anlayamadıkları bir nokta vardı;</p>
<p><strong>  &#8220;Bu kavga bizim kavgamız değildi&#8230;&#8221; </strong> <br />
 <br />
 </p>
<p><strong>Hakimiyet Kavgası  ve Hakikat Arayışı</strong> </p>
<p>Rönesans dönemi aydınlarının  çoğunluğu dinsiz değillerdi. Onların kavgaları Katolik kilisesinin temsil ettiği din anlayışına ve kiliseye karşı idi. Çünkü kilise neredeyse bütün Avrupa&#8217;da teokratik bir hakimiyet kurmuştu. Hz. İsa&#8217;nın bedenini temsil ettiği ve Ruhul Kudüs&#8217;le desteklendiği iddia edilen kilise yönetimi ve onun başındaki papa yanılmazlığa sahipti ve her bir papanın görüşleri birbirine zıt dahi olsa mutlak doğruları temsil ediyordu. (Bakınız. <a href="http://www.derindusunce.org/2009/12/10/din-ve-vicdan-ozgurlugu-ii/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Din ve Vicdan Özgürlüğü II</span></a>) </p>
<p>Bir yandan kilisenin bu tavrı, diğer yandan İslam dünyasındaki ilmi hareketler, batıdaki aydınları uyanışa sevk ediyor, aynı zamanda kilise hakimiyetine karşı çatışmalar doğuruyordu. Birkaç asır sürecek  bu çatışmalar hem bilimin gelişmesinde hem de zamanla dine karşı bir tavır alınmasında önemli bir faktör olacaktı. </p>
<p><strong>İhtiyaç, Coğrafi Keşifler ve Sömürgecilik    </strong> </p>
<p>O dönem Avrupa sosyal yapısına baktığımızda, bir yandan Engizisyon mahkemeleriyle Kilise baskısı ve suistimalleri öte yandan acımasız derebeylerin ve kralların zalim idaresi altında Avrupa insanının bunaldığını görüyoruz. Üç yanı denizlerle çevrili Avrupa toprağı, üzerindeki nüfusa dar geliyordu adeta ve toplum huzura ve refaha açtı denilebilir. Avrupa&#8217;nın bu yapısı ihtiyaçları da beraberinde getirdi.  <strong>Zira ihtiyaç, sanatın ve ilmin hocasıdır aynı zamanda dua hükmündedir.</strong>  </p>
<p>İşte Avrupa&#8217;nın toprak darlığı, bunun yanında deniz ve nehirlerin yani tabii ulaşım yollarının bolluğu sebebiyle içeride ve dışarıda fazla temas imkanına sahip olan Avrupalı; temaslar neticesinde de edindiği çeşitli fikirler ve sahip olduğu rekabet hissi ve yine içerideki baskı ve zulümlerin tazyikiyle bir yandan kabiliyetlerini inkişaf ettirirken, diğer yandan değişik sebepler altında denizaşırı yolculuklara çıkıyordu. (Bakınız: <a href="http://www.derindusunce.org/2009/09/24/kesifler-cagi-ve-uyuyan-osmanli/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Coğrafi Keşifler ve Uyuyan Osmanlı</span></a>) Şartlar ve ihtiyaçlar Avrupalıyı adeta bu yolculuğa mecbur ediyordu denilebilir. </p>
<p>Tesadüfen buluna Amerika kıtasından gelen altın gümüşler; bir yandan kıtaya göçlerin artışını bir yandan da maddecilik ruhunu körüklüyordu.  </p>
<p>Kendi ülkesinin zulümleri ve baskısından kaçan Avrupalının, gittiği yerlerde adaletli davranması beklenirdi ancak koca bir hayal kırıklığı yanı sıra soykırım, katliam, sömürü ve vahşet düzenidir geriye kalan&#8230;(Bakınız: <a href="http://www.derindusunce.org/2009/05/29/sanayisiz-osmanli/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Sanayisiz Osmanlı</span></a>)  </p>
<p>Evet Sanayisiz Osmanlı yazısında şöyle demiştik;</p>
<ul><em>Bir kere sanayileşebilmek, büyük sermayeler gerektiren bir süreç. Bu sermaye doğal yollarla elde edilemez. Özellikle, dönemin Avrupa devletlerine bakarsanız, normal şartlarda  iki yüz yılda elde edilebilecek ekonomik gelişimi ve sermayeyi, kurdukları sömürü düzenleriyle yirmi yıl gibi kısa bir sürede tamamladıklarını göreceksiniz. Bu hıza ayak uydurmak gerekirse, (içerde ve/veya dışarda) bir </em><strong><em>haydutluk düzeni </em></strong><em>ve</em><strong><em> </em></strong><em>bir </em><strong><em>vahşet düzeni</em></strong><em> kurmanız kaçınılmazdır. Sömürü ve yeniden sömürüyü gerektiren, yeniden kendini var eden zülüm döngüsü kurmanız gerekir ki bu, ne Osmanlının kurucu kodlarıyla ne de insanlık değerleriyle bağdaşan bir durumdu</em><em>.    </em></ul>
<p>Meselenin bir başka boyutu şudur ki; aslında &#8220;Sanayi Devrimi&#8221; bütün Avrupa&#8217;da aynı anda olmuş bitmiş bir olgu değildi. Plassey savaşından sonra koca Hind alt kıtasını işgal eden İngilizler, Bengal hazinelerini Londra&#8217;ya taşırlar. Çoğu yazarlar, Sanayi İnkılabının; Plassey savaşında sonra Bengal kömürlerinin Londra&#8217;ya taşınıp buharlı geminin bulunuşuyla başladığını kabul ederler. Oysa Fransa&#8217;da sanayileşme hamlesi ağır aksak ilerlemiştir. Dahası Fransa&#8217;nın hamlesi daha çok İngilizleri taklit üzere şekillenmiştir. Daha çok İngiltere&#8217;den makine alımı şeklinde gerçekleşmiştir. (Fransızlar, bizim yerimizde olsa sanırım bu sürece batılılaşma süreci derlerdi) </p>
<p>Öte yandan sanayileşme sadece üretim artışıyla değerlendirilemez ya da daha doğrusu değerlendirilmemeli diye düşünüyorum. <strong>Biraz da önemli olan, üretim artışının hangi bedeller karşılığında başarıldığı değil midir? Yani neler götürmüştür o toplumdan ? Neye mal olmuştur ? Bunların da değerlendirmeye alınması gerekmez mi?</strong> </p>
<p>Basit bir örnekle duruma açıklık getirmeye çalışalım: </p>
<p>Sanayi Devrimi yıllarında İngiltere&#8217;de uyuşturucu kullanımı neden yaygındır hiç düşündünüz mü? Fabrikalarda geçen uzun gecelerde çalışan anneler, sevgili bebeklerini uyutmak için afyon bitkisi kullanıyorlardı da ondan. Evet yanlış duymadınız, çocuklar daha kundaktayken uyuşturucuya alışıyorlardı.</p>
<p>Peki bu çocukların, ilerleyen yaşlarında kanlarına karışan bu zehirden kurtulmaları sizce mümkün olabilmiş midir?      </p>
<p><strong>Weber Tezi olarak Protestanlık</strong> </p>
<p>Alman düşünür Weber, batıdaki teknolojik gelişimleri, Calvinizm temelli Protestanlık anlayışı ve ahlakıyla da izah eder. Weber&#8217;e göre Protestanlık inancında tam bir kadercilik anlayışı hakimdir. Seçilmişler önceden bellidir ve kul ne yaparsa yapsın kaderini değiştiremez ve hatta cennetlik ya da cehennemlik olma vasfını dahi değiştiremez. <strong></strong> </p>
<p>Peki böyle bir anlayış, insanları  ve toplumları nasıl olur da çalışmaya itebilirdi? Madem her şey baştan bellidir ve kulun elinden bir şey gelmezdi, o halde İnsanları top yekun çalışmaya ve üretmeye iten güç ne olacaktır? </p>
<p>Evet Protestanlıkta insanın Tanrı karşısında hür iradesi yoktur ve seçilmişler baştan bellidir ancak <strong>&#8220;seçilmişliğin göstergesi; durup dinlenmeden çalışmak, şüphe ve güçsüzlük duygusunu yenmek için sürekli faal olmak, ayrıca birlikte hareket etmektir. Kazanmak, çalışmak, başarmak ve birlikte hareket etmek Tanrını sevgili kulu olmak demektir.&#8221; </strong> </p>
<p>Zenginlere karşı orta sınıfın kini Protestanlığa geçişi hızlandırıyor ve bu insanların da sürekli çalışmaya ve biriktirmeye azmediyor olmaları,  zincirleme olarak da çalışmak kazanmayı, kazanmak tüketimi, tüketim ihtiyaçları, ihtiyaçlar da tekrar çalışmayı kamçılamıştır denilebilir. Bu daire içinde bilim ve teknoloji de kendine bir gelişim yolu bulacak ve yatağını kuracaktır.  </p>
<p>Weber&#8217;in tezi buraya kadar makul olsa da (burası dahi eleştiriye açık ve oldukça malul bir tez), daha sonra ortaya öyle bir tez atacaktır ki; doğuda ve batıda çok tartışmalara sebep olacak ve kendi aydınlarımızı da menfi etkileyecektir.</p>
<p>Protestanlığı, bilime ve gelişmeye motor gibi takdim eden Weber, İslamı da gelişmeye ve bilime engel ilan etmiş ve hararetli bir tartışmanın fitilini yakmıştır.</p>
<p>Bu tez ülkemizi de sarıp sarmalamış olacak ki, modernliği tek çare görüp, İslam temelli bir geleneği terk etme ve  bir halkın kültür ve medeniyetinin değiştirilmesi esası üzerine bir dizi önlemler almaya kadar varmıştır. Ancak insanların dış görünüşlerine yönelik takıntılarla yaşayan köhne bir kültür devrimciliğidir aslında bütün yapılanlar&#8230; Aslında bizlere okul sıralarında &#8220;Asr-ı Saadet Dönemi&#8221; gibi lanse edilen, Cumhuriyetin Sözde Altın Çağı&#8217;nda gösterebildiğimiz bütün tepki <strong><em>Batı&#8217;nın hakimiyetine karşı, şeklen ve görüntü itibarıyla batıya benzeme refleksi</em></strong> olabilmiştir. Kimileri bu dönemi daha da cilalayıp, Aydınlanma Çağı olarak da lanse ederler&#8230; <em></em> </p>
<p>İslâm&#8217;ın temel prensiplerinden, bilimden, kul hakkından uzaklaşmanın getirdiği belaların ilacını &#8220;düşmana benzemek&#8221; yolunda aramışız ne yazık ki!</p>
<p>Yanlış teşhis, yanlış tedavi&#8230;Sonuç:<strong> Virüse bulaşmış, virüsten korunamayan, hasta ancak yaşamaya devam eden, kararsız bir ülke&#8230;Kalıcı olan ve tabiat haline gelen kültürel bir şizofreni ile ülkesini ve halkını  malul eden bir oligarşik ve vesayetçi bir zihniyet&#8230;</strong> </p>
<p>Tarihçi Mustafa Armağan ise; &#8220;Bilim de geri mi kaldık ?&#8221; sorusunu yönelterek konuyla ilgili ilginç açılımlar yapıyor ve şöyle diyor: </p>
<ul>&#8220;Bir<em> kere 17.yüzyıl ve sonrasında Avrupa&#8217;da vuku bulan bilimsel ve teknolojik devrimi normal bir bilimsel etkinlik çerçevesinde değerlendiremeyiz. (Burada ‘normal bilim&#8217; derken Thomas Kuhn&#8217;un kastettiği anlamda bir paradigmanın, yani bilimsel çerçevenin içinde yapılan bilimi kastediyorum.) Bu ‘olağanüstü&#8217; bir bilimdir ve normal bilimdeki faaliyetler olağanüstü dönemle ölçülemez. Ya neyle kıyaslamak lazım onu? İnsanlık tarihindeki büyük bilimsel patlamaların yaşandığı diğer çağlarla elbette. Olsa olsa MÖ 5. yüzyılın Atina&#8217;sıyla, MS 10. yüzyılın Bağdat&#8217;ıyla kıyaslanabilir. Dikkat ederseniz Yunan ve İslam mucizeleri deniliyor bunlara, yani olağanüstü dönemler&#8230; <br />
 <br />
Böylesi dönemlerin sayısı insanlık tarihinde çok fazla değil. Yani Yunanistan&#8217;da gerçekleşen çiçeklenme, yüzyıllar süren Afrika-Asya kültürel trafiğinin, her şeyden önce de Fenike medeniyetinin eseriydi. Çünkü insanlığın yüzlerce yıllık birikimi, mağma gibi kendisine patlayacağı bir delik arar ve sonunda uygun bir yer bulunca yeryüzüne çıkar. Bu ‘mucize&#8217;lerin Atina veya Bağdat&#8217;ta ortaya çıkmaları, tarihin akışını kendi yönlerine çevirmesini bilen yöneticilerin eseriydi. Hodgson gibi tarihçilerin uzun vadeli dünya tarihi perspektifinden bakıldığında ‘Batı uygarlığı&#8217;nın Avrupa&#8217;da ortaya çıkması da aslî değil, arızî bir durumdu. Yani bu enerji, bir şekilde kendisine uygun bir yol bulacaktı. En uygun çıkış yolu ise Avrupa&#8217;da hazırlanmıştı. Orada çıktı. Başka bir yerde de ortaya çıkabilirdi ama şartlar elvermedi. Dolayısıyla modern bilimlerdeki patlamayı, Osmanlı veya herhangi bir ‘normal&#8217; faaliyetini sürdüren paradigmayla değil, süper lig ile 2. lig arasındaki fark gibi, Yunan veya İslam bilimleriyle kıyaslamamız gerekir</em><strong><em>. Çünkü bunlar, birçok medeniyetin ortak olarak katkıda bulunduğu ama bir  yerde ortaya çıkan bilimsel lavlardır. Malum, lav dağını seçemez. Dağdır lavı seçen. Ne zaman dağ olursak lavımızı içimizde buluruz.</em>&#8220;</strong> </ul>
<p align="justify"><strong>İslam Medeniyetinin Tesiri </strong> </p>
<p>Hemen şunu belirtmeliyim ki Rönesans aydınları, bildiğimizin aksine ilerici değil, &#8220;<strong>gericidirler&#8221;</strong> ve hatta &#8220;<strong>irticacıdırlar</strong>&#8220;. (80-90 yıldır topluma irtica korkuları empoze eden zihniyete küpe olsun) </p>
<p>Rönesans uzmanlarından Peter Burke, dikkatimizi Rönesans&#8217;ın Latin ve Yunan kaynaklarına yani binlerce yıl öncesine bir &#8220;geri dönüş&#8221;, hatta antik kültürün taklit edilmesi hareketi olduğu noktasına çeker. Dahası Rönesans aynı zamanda İslam Medeniyeti ile temasa geçişin adıdır. Bir başka değişle, Avrupa&#8217;nın bitkisel hayattan uyanışa geçişi Arap-İslam kültürü ve dinamizmi sayesinde gerçekleşecekti.    </p>
<p>Avrupa&#8217;da &#8220;Bilimsel Devrim&#8221; yalanı da zihinlerimize kazınmıştır kazınmasına da, nedense söz konusu Bilimsel devrim Müslüman alimlerden çalınan bilgilerle yapıldığı meselesi ise örtbas edilir.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/17/osmanlinin-yikilisinda-tekke-ve-zaviyelerin-rolu-var-miydi/" target="_blank"><strong><span style="text-decoration: underline;">Osmanlının Yıkılışında Tekke ve Zaviyelerin Rolü Var mıydı?</span></strong></a><strong> </strong>adlı makalemizde aynen şunları şöylemiştik:</p>
<p><strong><em>İslam büyükleri öyle kitaplar yazmışlar, öyle eserler ortaya koymuşlardır ki, kendilerinden sonra Avrupa&#8217;nın üniversitelerinde asırlarca okutulmuştur. Avrupalı büyük ölçüde rönesans ve sanayi devrimini bu eserlere borçludur. Dünyaya hakimiyetini, bu eserlerden istifade de bulmuştur. Özellikle tıp alanında İbni Sina, Razi ve Zehravi gibi bilginlerin eserleri, Batının ilmi yapılanmasının oluşmasında büyük etkenleri olmuştur.</em></strong></p>
<p>     <strong><em>İbni Sina, tam sekiz asır, Zehravi tam bin sene Batıda otorite kabul edildi.  </em></strong></p>
<ul><em>Bunlardan her biri kendi sahasında ilmi araştırmaları ve buluşlarıyla başı  çekiyordu. Kimisi  astronomiyi geliştiriyor, kimisi fizik kuralları koyuyor, kimisi de matematikte yedi kat integral  problemleri çözüyordu. </em><strong><em>Kimisi de dünyanın çevresini ölçmeye çalışıyor ve dünyanın güneş etrafında döndüğünü tespit ediyordu ki Galileo ve Copernik&#8217;in yedi göbek dedesi henüz mevcut değildi. Batı ve dünya vahşetler içinde yüzerken, bizim aydınlık dünyamızda hidrolik sistemlerle çalışan araçlardan, saatlere, oradan da ilkel robotlara kadar, son asırlarda tanıyabildiğimiz teknolojik eserler, o dönem adi eserler olarak teşhir ediliyordu.   </em></strong></ul>
<ul><em>Diyarbakırlı  Ebul-İz El Cezeri, 800 sene önce hidrolik sistemle çalışan pek çok otomatik eser ortaya koymuştu. </em><strong><em>Ta o zamanlar biz yaptığımız robot atlara hareket verirken, Batı dünyası saatin işleme keyfiyetinden uzak &#8220;Acaba içinde cin mi var ?&#8221; diyordu. </em></strong></ul>
<p>Evet Avrupa İslam Medeniyetine çok şey borçludur&#8230;</p>
<p>Yukarıdaki örnekleri az ve yetersiz bulanlar için örneklerimi çoğaltmak isterim&#8230; </p>
<p>Mesela modern kimyanın kurucusu Cabir İbn Hayyan&#8217;dır. Buharlaştırma, süzme, tasfiye etme, damıtma billurlaştırma Cabir&#8217;in geliştirdiği metotlardır. Mesela Alembik&#8217;i icat eden Müslümanlardır. Optik, büyütücü mercekler, pek çok cismin özgül ağırlığının tespiti, denge ve ağırlık hep Müslümanların eserleridir. &#8220;Sıfır&#8221; ve &#8220;Pi&#8221; sayılarını bulan, dört işlemi tam olarak ortaya koyan Müslümanlardır. (Romen rakamında sıfır olmadığını hatırlatırım). Cebir tamamen Müslümanların icadıdır. Logaritma, trigonometri yine Müslümanların icadıdır. Sekantı, Tanjantı, kotenjantı sinüs ve kosinüsü bulanlar da Müslümanlardır&#8230;</p>
<p>Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün.       </p>
<p><strong>Evet gerici olmak bence güzeldir&#8230;</strong> </p>
<p>Not: Derin Düşünce Grubu üyeleri ve yorumcuları ile yaptığımız tartışmalar bu yazı için bilgi ve ilham kaynağı olmuştur.<br />
 </p>
<p><strong>KAYNAK:</strong></p>
<p>1. İslam Bilim İnsan Ve Tarih (Ali Ünal)</p>
<p>2. Avrupa&#8217;nın 50 Büyük Yalanı  (Mustafa Armağan)</p>
<p>3. İnsanlığın Son Adası (Mustafa Armağan)</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/03/10/bilim-ve-teknoloji-neden-avrupada-gelisti/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/03/10/bilim-ve-teknoloji-neden-avrupada-gelisti/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Avatar&#8217;ın Gizledikleri</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/01/08/avatarin-gizledikleri/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/01/08/avatarin-gizledikleri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Jan 2010 10:42:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eg</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<category><![CDATA[Toplum]]></category>

		<category><![CDATA[avatar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=8118</guid>
		<description><![CDATA[Pahalı  yapımların tüccar yönetmeni James Cameron&#8217;un son filmi &#8220;Avatar&#8221; birkaç açıdan ülkemizde coşkuyla karşılandı. Batıdan başka kültür dünyası  tanımayan, doğuyu da batının anlattığı  kadarıyla bilen bildik yazar ve sinema eleştirmenleri tarafından, film, ABD&#8217;yi &#8220;hardcore&#8221; eleştirme cesaretini gösterdiği iddiasıyla yere göğe konulamadı. Dindar diye bilinen kimi yazarlar tarafındansa, &#8220;Fil Sûresi&#8221; örnek gösterilerek, gözünü kan ve para bürümüş batılı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/201010_derin_dusunce_org_avatar.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-8120" title="201010_derin_dusunce_org_avatar" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/201010_derin_dusunce_org_avatar.jpg" alt="" width="221" height="294" /></a>Pahalı  yapımların tüccar yönetmeni James Cameron&#8217;un son filmi &#8220;Avatar&#8221; birkaç açıdan ülkemizde coşkuyla karşılandı. Batıdan başka kültür dünyası  tanımayan, doğuyu da batının anlattığı  kadarıyla bilen bildik yazar ve sinema eleştirmenleri tarafından, film, ABD&#8217;yi &#8220;hardcore&#8221; eleştirme cesaretini gösterdiği iddiasıyla yere göğe konulamadı. Dindar diye bilinen kimi yazarlar tarafındansa, &#8220;Fil Sûresi&#8221; örnek gösterilerek, gözünü kan ve para bürümüş batılı beyaz adama, tanrının tokadını vurduran bir film olarak kutsandı Avatar. Hatta film, kimi gazetelerde sinemanın dinle, tasavvufla ilişkisinde bir milat olarak değer gördü.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki, filmle ilgili hakikat böyle midir? Avatar bize Batı  hakkında<span id="more-8118"></span>, Doğu hakkında ne söyler? Daha da önemlisi söylediklerini nasıl söyler? Avatar&#8217;ı büyük bir coşkuyla karşılayan kesimin tam tersi şekilde, ben, filmi bildik Hollywood sömürülerinden yeni bir tanesi olarak değerlendiriyorum. Bu sömürünün gerçekleşme biçimiyle, Batının Doğuya ait &#8220;ezelî hikmet&#8221; geleneklerini sömürme biçimi arasındaki benzerlik filmi ele almamızın çıkış noktası olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Batıdaki new age akımları, Hinduizm, Budizm, Taoizm gibi dinleri ve İslam tasavvufunun kimi büyük mutasavvıflarının yazdıklarını, özünden, ezelî hikmet geleneğinden soyarak nasıl tanrısız bir mistisizmin sportif faaliyeti haline getirerek bozunuma uğratıyorsa; filmin, dinsel geleneklerin mistik yorumlarına yaptığı da budur. Tersine döndürülen ve en önemli yerinde kesilen bir varlık zinciri ile aslında tüm yolların tanrıya çıktığı bir gelenek, tüm yolların doğanın içinde kaybolduğu ve tanrının bizzat doğa haline dönüştüğü panteist bir paganizme döndürülüyor. Na&#8217;vi halkı ile ormanın ve ormanda yaşayan her canlının ilişkisi, bu tür bir paganizmin dışavurumu olarak yansıyor sinema perdesine.</p>
<p style="text-align: justify;">Hollywood&#8217;un mistik geleneklerle ilk defa bu tür bir ilişki kurmadığını bilenler için, Avatar tipi filmlerde, bu tür unsurların, büyük oranda sömürü ve fantezi amaçlı kullanıldığını tahmin etmek pek de zor değildir. Zira Hollywood filmlerinin mistisizmi ele alış biçimi, bir taraftan bin bir gece hikâyelerine benzer bir fantezi ortamı yaratıp izleyiciyi kendine bağlama, diğer taraftan da dinlerin modern toplum için en &#8220;tehlikeli&#8221; yönlerini kırpıp onları ehlileştirilmiş bir uyuşturucu olarak yeniden kullanıma sokma amacı taşır. Form ile özün birbirinin içine geçen ve birbiriyle ayrılmaz bir bağ içinde olduğu bir mistisizm değil; formun, içindeki özle irtibatını yitirdiği ve tek başına ortalıkta kalakaldığı, öylece kalakaldığı için de başka bir öze hizmet ettiği bir mistisizmdir söz konusu olan. Avatar&#8217;da bu yeni öz, new age dinlerin hemen tümünde görünen pagan unsurlar taşır.</p>
<p style="text-align: justify;">Avatar, aslında animasyon filmlerin büyük yönetmeni Miyazaki&#8217;nin filmlerinin dejenere edilmiş  bir versiyonu olarak dikkat çekiyor. Miyazaki&#8217;nin, vakıf olduğu gelenek bilgisi sebebiyle her filminde derinleştirdiği bakışı, Cameron&#8217;da basit bir çocuk masalı haline dönüşmüş halde. Bu noktada filmin biçimi ile anlatmak istediği şey arasındaki hayati bağı göz ardı etmemek gerekli. Na&#8217;vilerin ve onların yaşadıkları ormanın, büyük çoğunluğu bilgisayar ortamında yaratılmış görüntüleri ile Batı insanının Doğunun mistik geleneklerine bakışı arasındaki ilişkiyi çözümlemek önem kazanıyor. Dinsel veya mistik gelenekler, ancak ayağı yerden keserse, bir sos haline getirilip parlak renkler kuşanırsa, bir fantezi diyarından haber verirse &#8220;ezildikleri zaman üzülmek gereken &#8221; unsurlar olarak dikkat kazanma hakkı kazanırlar. Eğer gerçekseniz, fantastik bir dünyaya, parlak, bambaşka ve Batı insanına şehvetini karşılayacak imkânı sağlayacak bir hayata sahip değilseniz, yeterince &#8220;egzotik&#8221; de değilsiniz demektir. Egzotikleştirme, özellikle Hollywood sinemasının uyuşturma ve çarpıtma mekanizmalarından en önemlisi olarak, Avatar&#8217;da da en önemli unsur olarak dikkat çekiyor. Eğer Na&#8217;vilerin yaşadığı orman, cennet misali bir yer olmasaydı, insanın hayal gücünü zorlayan (çoğu da Miyazaki&#8217;den aparma) güzelliklerin olduğu o ormanda yaşayanlar Na&#8217;viler gibi kendi halinde yaşayan iddiasız varlıklar olmasalardı, muhtemelen sempati ve empati mekanizması bu derece işlemeyecekti.  </p>
<p style="text-align: justify;">Filmin, ABD&#8217;nin bugün dünyada yaptıklarını en sert şekilde eleştirdiğini düşünenlere, Na&#8217;vilerin direnişini başlatanların da, Pandora gezegenine gelen beyaz adamların içindeki &#8220;bilim adamı&#8221; sınıfı olduğunu hatırlatmakta yarar görüyorum. Afganistan&#8217;ı, Vietnam&#8217;ı &#8220;kurtaran&#8221; Rambo&#8217;nun yaptıklarından çok farkı olmayan bu tutumun ülkemizdeki kimi yazar-çizer tarafından bu derece sorgusuz sualsiz kabul görmesini doğrusu hayretle karşılıyorum. Sorun yapının kendisinde değil, sistemin içindeki hırslı bir takım liderlerdedir; Bush yerine Obama&#8217;yı getirirsiniz, öte tarafa da birkaç Rambo salar işi çözersiniz. Böylece dünya da, Pandora da güllük gülistanlık bir yer haline dönüşüverir!</p>
<p style="text-align: justify;">Avatar&#8217;da, mistik geleneklerdeki varlık hiyerarşisi ile veya İslam tasavvufunda, &#8220;ayân-ı sabite&#8221; kavramı ile ilişkilendirilebilecek bazı bölümler var. Jake ile avatarı arasındaki ilişki böyle bir ilişki. Ama bu ilişkide &#8220;ayân-ı sabite&#8221;nin kontrolünün beyaz adam elinde (bir başka yaratılan) olduğunu gözden kaçırmayalım. Artık tüm varlıkların yaratıcısı olan ve ancak hiyerarşinin tepesinde O olunca anlam kazanan bir varlık âlemi yok, her varlığın birbiriyle ilişkide olduğu ama bunların üst uzamlarının da kendi içinde bulunduğu bir doğa-varlık ilişkisi vardır. Bazı yazarların, Na&#8217;vilerin kutsal yeri yok olmak üzereyken, işgalcilerin devasa canlılar tarafından yok edilmesini Fil Sûresi&#8217;nde Kâbe&#8217;yi yıkmak isteyenlerin başına gelenlere benzetmesi dikkate değer bir benzetmedir. Ancak, ben bu benzetmenin bir tanrıyı imlemediğini ve birbirleriyle sıra dışı ilişkileri olan varlıkların olduğu bir dünyanın kendini koruması olduğunu düşünüyorum. Bu da &#8220;makbul mistisizmin&#8221; tüm unsurlarının korunması demektir. Maji, büyü, pagan ayinler ve bunlar gibi birçok fantastik unsurun egzotikleştirdiği ve bu yüzden empatimize mazhar olan Pandora ile egzotize edilebilmek şöyle dursun, bir an önce tüm inançlarıyla silinmesi gereken mesela bir Filistin&#8217;i, mesela bir Irak&#8217;ı, bir Afganistan&#8217;ı benzeştirmek olsa olsa Hollywood mekanizmasını hiç bilmemek demektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hollywood&#8217;un özel efekt bombardımanlı ve artık tamamen bilgisayarlarda üretilen devasa bütçeli bu tip filmleri, gerçeklikle ilişki kurulmak amaçlı olması bir yana, sinematografisinin bütün öğeleriyle gerçeklikten tamamen koparak fantastik bir dünyaya adım atmanın araçlarıdırlar. Din, mistisizm ancak bir makyaj olarak kalmayı garanti ediyor ve iyi bir seyirci kitlesi vaat ediyorsa uygun dozlarda &#8220;light versiyonlarıyla&#8221; kullanıma sokulur. Zira dinin &#8220;hard&#8221; versiyonları ancak terör filmlerinde ABD&#8217;nin teröre karşı mücadelesinin haklandırma mekanizması olarak işlev görürler.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki light versiyon da olsa, paganizm çağrıştırmalı da olsa mistik bir dinleri olan barışçı bir halkı yok etmeye gitmiş  &#8220;beyaz adamın&#8221; gaddarlığını  ortaya koyması açısından hiç mi takdir edilecek yönü yoktur Avatar&#8217;ın? Güzel görüntülü bir çizgi film izleme keyfi vermesi harici, evet hiç yoktur! Zira Avatar, bilinçaltımıza, &#8220;beyaz adam&#8221;a direnme &#8220;hakkı olan&#8221; insan versiyonunu kazıtmasıyla; işgali ve şiddeti tekil bir sapıklığa ve hırsa indirgemesiyle; dinin ve mistisizmin makbul şekilleri üzerine yaptığı bir imaj çalışmasıyla hiç de masum bir pozisyonda durmuyor. Bırakın yazının başında filmi coşkuyla karşılayan kimi yazarların iddialarını karşılamayı, o iddiaların tam da tersinin dayatıldığı bir film olarak Avatar Hollywood&#8217;un sıradan fantezi filmlerinden birisi olmanın ötesinde olumlu bir anlam atfedilmeyi hak etmiyor bence.</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a> </p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/01/08/avatarin-gizledikleri/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/01/08/avatarin-gizledikleri/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İslam Geleneği Müslümanlara Yeter de Artar mı?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/01/07/islam-gelenegi-muslumanlara-yeter-de-artar-mi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/01/07/islam-gelenegi-muslumanlara-yeter-de-artar-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 07 Jan 2010 10:31:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=8100</guid>
		<description><![CDATA[[6 Ocak 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Türkiye&#8217;deki İslami çevrelerde eskiden beridir tutan bir söylem var. İnsan hakları, demokrasi, piyasa ekonomisi, özgürlükler gibi &#8220;Batılı&#8221; kavramlar gündeme gelince, &#8220;bizim böyle ithal fikirlere ihtiyacımız yok, İslam bize yeter&#8221; deniyor. Ve konu hemen kapanıyor.
Son dönemde bazı saygıdeğer Müslüman aydınlar bu anlayışı yeniden savunuyorlar. Mesela, &#8220;ne liberalizm ne Marksizm, ne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090202_derin_dusunce_org_islami_yorumlamak.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3333" title="20090202_derin_dusunce_org_islami_yorumlamak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090202_derin_dusunce_org_islami_yorumlamak-224x300.jpg" alt="" width="224" height="300" /></a>[6 Ocak 2009 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/islam-gelenegi-muslumanlara-yeter-de-artar-mi-236335.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;deki İslami çevrelerde eskiden beridir tutan bir söylem var. İnsan hakları, demokrasi, piyasa ekonomisi, özgürlükler gibi &#8220;Batılı&#8221; kavramlar gündeme gelince, &#8220;bizim böyle ithal fikirlere ihtiyacımız yok, İslam bize yeter&#8221; deniyor. Ve konu hemen kapanıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Son dönemde bazı saygıdeğer Müslüman aydınlar bu anlayışı yeniden savunuyorlar. Mesela, &#8220;ne liberalizm ne Marksizm, ne muhafazakârlık yaramıza merhem olamaz. Sıhhatli bir değişimi İslam&#8217;ın kaynaklarında aramalıyız&#8221; gibi argümanlar okuyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yaklaşım oldukça &#8220;İslami&#8221; durduğu için, mütedeyyin bir Müslüman&#8217;a cazip gelmesi kaçınılmaz. Ama bu cazibe yanıltıcı da olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mesela ben size şöyle desem ne düşünürsünüz:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Ne metro, ne otoban ne de havayolu yaramıza merhem olmaz. Sağlıklı bir ulaşım sistemini İslam&#8217;ın kaynaklarında aramalıyız.&#8221;<span id="more-8100"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Herhalde saçmaladığımı düşünürsünüz. Çünkü açıktır ki, İslam&#8217;ın Müslümanlara va&#8217;z ettiği bir &#8220;ulaşım sistemi&#8221; yoktur. Sözünü ettiğim araçların önce Batı&#8217;da ve Batı toplumlarının ihtiyaçlarına göre icad edilmiş olması da, Müslümanlar tarafından alınıp kullanılmalarına engel değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki İslam&#8217;ın Müslümanlara va&#8217;z ettiği bir &#8220;ulaşım sistemi&#8221; yoktur da &#8220;siyasal sistem&#8221; var mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;">O da yoktur. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de adalet, güvenlik, hakka riayet gibi &#8220;siyasi ilkeler&#8221; vardır elbette, ama Peygamber&#8217;in ardından bunların nasıl hayata geçirileceğini belirleyen bir devlet tarifi yoktur. Zaten o nedenle de ilk Müslümanlar bu ilkeleri hayata geçirebilmek için kendi devirlerinin şartlarına göre sistemler kurmuşlardır. Vahye değil beşeri kararlara dayanan &#8220;Hilafet&#8221; kurumu böyle doğmuş, Mâverdî gibi alimlerin siyaset teorileri böyle gelişmiştir. O dönemde dünyanın hiç bir yerinde &#8220;parlamenter demokrasi&#8221; olmadığı, her yerde tekil hükümdarlar bulunduğu için, &#8220;İslami siyaset teorisi&#8221; de bu şartlara göre şekillenmiş, &#8220;hükümdarın faziletli olması&#8221; ve şeriat tarafından dizginlenmesini vurgulamıştır.<br />
<strong>‘Batılı sistemler&#8217; bizi bozar mı?</strong>
</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer şimdi siz geçmiş Müslümanların kendi şartlarına göre oluşturdukları bu anlayışları bizzat İslam&#8217;ın kendisi sayar ve &#8220;bundan başka bir şeye ihtiyacımız yok&#8221; der iseniz, kendinizi tarihe hapsetmiş olursunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">Mesela karşınıza &#8220;demokrasi&#8221; diye bir şey çıkar, bunu kafir Batı&#8217;nın icad ettiği &#8220;tağuti&#8221; (şeytani) bir sistem sayarsınız. Nitekim öyle diyen İslamcılar var.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer demokrasiyi kabul ediyorsanız, onun içinde rekabet eden ve modern devletin nasıl organize edilmesi gerektiği konusunda farklı görüşler öne süren liberalizm, sosyalizm, muhafazakârlık gibi ideolojileri de kabul edebilirsiniz. Bunların &#8220;Batı kaynaklı&#8221; olması, İslam&#8217;a aykırı ve Müslümanlara yararsız oldukları anlamına gelmez. Onüç asır önceki Müslümanlar da Bizans&#8217;ın veya Sasaniler&#8217;in devlet ve hukuk sistemlerini adapte edip kullanmışlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ha, Batılılar bazen kendi menfaatlerine göre &#8220;siyasi projeler&#8221; üretip Müslümanlara dayatmazlar mı? Dayatırlar. Buna dikkat etmek gerekir. Ama Batı&#8217;nın bize telkin ettiği her şeyi peşinen reddetmek de bağnazlıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mesela Avrupalılar bize onyıllardır &#8220;vatandaşlarınıza işkence yapmayın, insan haklarına saygı gösterin&#8221; diyorlar. Fena mı?</p>
<p style="text-align: justify;">Buna karşı &#8220;böyle ithal fikirlere ihtiyacımız yok&#8221; mu diyelim? Hakan Albayrak&#8217;ın geçenlerde Yeni Şafak&#8217;ta isabetle dile getirip eleştirdiği &#8220;İslam dünyasının işkence utancı&#8221;na ne diyeceğiz o zaman?</p>
<p style="text-align: justify;">Sonsöz: İslam, din olarak tabii ki Müslümanlara yeter. Ama konu siyaset, ekonomi, bilim, sanat veya felsefe olunca, Müslümanlar her medeniyetin kazanımlarından istifade etmelidir.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/01/07/islam-gelenegi-muslumanlara-yeter-de-artar-mi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/01/07/islam-gelenegi-muslumanlara-yeter-de-artar-mi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Milliyetçiliğin Anatomisi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/07/20/milliyetciligin-anatomisi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/07/20/milliyetciligin-anatomisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 21:19:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yusuf Mehmet Bahadır</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>

		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Derin Mevzu]]></category>

		<category><![CDATA[Irkçılık]]></category>

		<category><![CDATA[Materyalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[Ulusalcılık]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[İç hastalıklar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=5801</guid>
		<description><![CDATA[Bir önceki yazımızda, batıdan doğup topraklarımıza ve tüm İslam topraklarına yayılan ve şeytani bir bakış açısı olan ırkçılığın batıdaki teorik geri planına değinilmişti. Bunun yanında, müspet ve menfi milliyetçilik kavramları üzerinde durulmuştu. Konuyla ilgili söyleyeceklerim henüz bitmemiş olsa da, özellikle müspet milliyetçilik kavramı yoğun eleştiriler almıştı. Evet öğretici olmaları sebebiyle yapıcı eleştirileri sevdiğimi belirtmeliyim.  
Bir önceki yazıda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090720_derin_dusunce_org_milliyetcilik_irkcilik_2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-5804" title="20090720_derin_dusunce_org_milliyetcilik_irkcilik_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/07/20090720_derin_dusunce_org_milliyetcilik_irkcilik_2-212x300.jpg" alt="" width="212" height="300" /></a>Bir önceki yazımızda, batıdan doğup topraklarımıza ve tüm İslam topraklarına yayılan ve şeytani bir bakış açısı olan <a href="http://www.derindusunce.org/2009/07/05/turk-milliyetciligi-irkci-midir/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">ırkçılığın batıdaki teorik geri planı</span></a>na değinilmişti. Bunun yanında, müspet ve menfi <a href="http://www.google.de/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=3&amp;ved=0CCkQFjAC&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2Fcategory%2Fmilliyetcilik%2F&amp;ei=IPHUTfeePI2WhQeB2eTeCw&amp;usg=AFQjCNGXEwEH74KY16Q6zkV4qUNABNIAQQ&amp;sig2=d_SDSSCEI5S0FKKpJNv8MQ" target="_blank">milliyetçilik </a>kavramları üzerinde durulmuştu. Konuyla ilgili söyleyeceklerim henüz bitmemiş olsa da, özellikle müspet milliyetçilik kavramı yoğun eleştiriler almıştı. Evet öğretici olmaları sebebiyle yapıcı eleştirileri sevdiğimi belirtmeliyim.  </p>
<p>Bir önceki yazıda şöyle bir ifade kullanmıştım;</p>
<p><strong><em>&#8220;Maalesef insanımızın çoğu müspet milliyetçilik fikrinin kapısından girip &#8220;menfi milliyetçilik&#8221; fikrine kayabiliyorlar ve çoğu kez bunun farkına dahi varamıyorlar&#8221; </em></strong></p>
<p>Buna mukabil yazılarını ve yorumlarını  çok beğendiğim Sayın Enver Gülşen Bey,</p>
<p><strong><em>&#8220;Bunda şaşıracak birşey yok Mehmet kardeşim. Müspet milliyetçilik kapısı zaten her zaman oraya (menfi milliyetçilik durağına) çıkar. Ben müspeti ya da menfisi olsun milliyetçiliği bir kaydırağa benzetirim. ona binip aşağı kaymaya başladığınız andan itibaren <span id="more-5801"></span>kendinizi faşizme toslayıncaya kadar durduramazsınız. Eninde sonunda faşizmde noktalanır milliyetçilik çünkü.&#8221;</em></strong></p>
<p>şeklinde müthiş bir yorum yaptı. Evet benzetmesi de yorumu da çok güzeldi.   </p>
<p>Üstad Bediüzzaman&#8217;ın <strong>&#8220;<em>Her</em> <em>günahta, küfre giden bir yol vardır</em></strong><sup><strong>(1)</strong></sup><strong>&#8220;</strong> sözleri aklıma geldi. Enver Bey&#8217;in yorumundan ve Bediüzzaman&#8217;ın sözlerinden hareketle; </p>
<p><strong>İster müspet ister menfi milliyetçilik olsun, her milliyetçilik akımından, ırkçılığa ve faşizme giden bir yol vardır </strong>sonucunu çıkarmak zor olmasa gerek. Nasıl ki, günahlar alışkanlık hale getirilirse kalp kararır ve kalpte imanın yerini küfür alırsa, milliyetçilik de sürekli alınır ve alışkanlık hale getirilirse, eninde sonunda yerini faşizm ve ırkçılığa bırakır düşüncesindeyim. Kısaca eleştirilerden, kendi adıma çıkardığım öğretilerden ve sonuçlardan biri de bu idi. </p>
<p>Bu yazıda milliyetçilik fikrinin doğuşundan bahsedeceğiz. Bu sefer teorik geri planlara ya da Fransız ihtilaline gitmeyeceğiz. Bu başka bir yazı konusu olabilir.</p>
<p>Farklı bir perspektiften, farklı  bir bakış açısı sunmak istiyorum öncelikle. </p>
<p><strong>Farklı  Bir Bakış Açısı Önerisi </strong></p>
<p>Milliyetçilik fikrinin ortaya çıkışı ile bireyin doğuşu arasında çok yakın bir ilişki söz konusudur.  Bireyin önceki bağlantılarından sıyrılıp otonomisini (özerkliklerini) kazanması, birleştirici ve bağlayıcı bir güç olan dinin arenadan çekilmesiyle mümkün olmuştur. Kozmozun merkezinde artık tanrı değil, bireyin bulunması yeni paradigmaları da beraberinde getirmektedir. İşte bu yazıda sıkça vurgulanacak olan iki farklı paradigmayı, kısaca şu şekilde örneklemek mümkün.      <strong>  </strong></p>
<p>Güneşin olduğu her ortamda, şeffaf olan her şeyin üzerinde güneşin cilveleri vardır. Aslında her obje, güneşten aldığı ışığı kabiliyetleri oranında yansıtıp, ayna vazifesi görmektedir ve bu objelerin her biri kendilerini, güneşe olan bağlantısıyla tanımlamaktadır. Yansıtma kabiliyetleri ve büyüklükleri de farklı olan bu aynaların (objelerin) &#8220;ışığın kaynağı olma&#8221; iddiaları yoktur. Yansıtıcı olmak noktasında herkes bir olduğu gibi, her objenin güneş olmaya uzaklık noktasında da yine herkes birdir. Hiçbir objenin otonomisi yoktur. Müstakil olmaya imkan yoktur. Herkes güneşe muhataptır ve ışığını güneşten almaktadır. Bütün bu iç içelik her şeyi birleştirmektedir ve her şey ışıksızlık ortak paydasında toplanmıştır. Bu modelde güneş, bir üst belirleyici olarak sınırları kendisi belirler. Işığın miktarını ve sınırları güneş çizer. Haklar alınmaz verilir. Güneşin ışıttığı aynalar arasında herhangi bir sınıfsal çatışma söz konusu değildir. Aynalar arasında egemenlik iddiası yoktur. Bu modelde güneşin varlığı tanınmakta ve sınırlar öylece belirlenmektedir. </p>
<p>Ancak ikinci modelde; evrende güneş  yoktur. Biri güneş yok dediği için ve varsayımsal olarak güneş tablodan çıkarıldığı için, birinci modelde ayna olarak tanımlanan bireyler asalet kazanmışlardır. Artık ayna değil fener olmuşlardır. Güneş sanki parçalanmış ve parçaları yeryüzüne inmiştir. Gökte güneş yoktur ama yerde ışıklar vardır. Sözgelimi bundan böyle &#8220;ay&#8221; ayna olmaktan çıkmış verdiği ışığın kaynağı olmuştur.  Bütün aynalar otonomilerini kazanarak müstakilleşmişlerdir. Bunda böyle herkesin ışığı kendindendir. Herkesin rengi, kapasitesi farklı olduğu için bir katmanlaşma, sınıfsallaşma ve farklılaşma süreci başlamıştır. Işığı az olanlar çok olanlar; rengi mavi ya da sarı olanlar; mat olanlar, parlak olanlar vs&#8230;Güneşin böylesi bir  parçalanma sürecine girmesi için, ayna olarak tabir edilen objelerin sadece birinin asalet kazanması yeterli olacaktır.      </p>
<p>Bir olan güneşin parçalanıp yeryüzüne indirilmesinde en anlamlı örneği eski yunan çok tanrıcılığında görmek mümkündür. Tek tanrı yoktur ama tanrılar vardır. Güneşin yeryüzünde yapmış olduğu her bir müdahalenin kendisi bizzat tanrılaşmıştır. Evreni oluşturan ışık kaynakları, güneş gibi birleştirici bağdan yoksun oldukları için yabancılaşma sürecine de girmişlerdir. Önceki modele güneşin belirlediği sınırları, artık muhatapların her biri kendi eliyle sınırlarını belirleyecektir. Ortaya çıkan sınırlar bir gerilim neticesinde ortaya çıktığından çatışmalar da başlayacaktır. Zira yunan çok tanrıcılığında tanrılar kavga ederler. Görüldüğü gibi bağlam tamamen değişmiş, yabancılaşma, sınıfsallaşama ve çatışmalar başlamıştır ikinci modelde. (Bakınız Risale-i Nur, Manayı İsmi, Manayı Harfi Meselesi) </p>
<p><strong>Önce Birey Doğdu </strong></p>
<p>İlk insan Adem (s.a) sadece bir insandı. Ne bir milliyeti ne de devleti vardı. Dolayısıyla Hz.Adem&#8217; in vatan ve millet anlayışı, günümüz ulus devletlerinde yaşayan insanların anlayışından farklı olması beklenen bir durumdur. İnsanoğlu sayısı milyarları bulan yeryüzündeki macerasına Adem ve Havva ile başlamıştı. İnsanlar çoğaldıkça işler de bölünecekti. Bir işbölümü kaçınılmazdı. Zira insan tek başına yeterli değildi. İnsan kendi başına var olamaz; onun eklemlenmeye ihtiyacı vardı; çünkü biliyoruz ki insan, bu şekilde yaratılmamıştı. Zaten hiç kimse Robinson Crussoe yalanına inanmamıştı. İnsanoğlunun sınırsız ihtiyaçları ve sınırlı gücü ve birbirine muhtaçlığı, acizliğini belgeliyordu adeta. İnsanlar aciz oldukları için bir arada yaşıyordu. İşte dinin egemen olduğu yıllarda, gerek bu acziyetin farkındalığı olsun gerekse insanın kendinden üstün olan bir Yaratıcıya sığınma ihtiyacı olsun kişinin benlik iddiasını ortadan kaldıracaktı ve henüz birey daha doğmamıştı.  </p>
<p>Bu bağlamda bir yaratıcıya mensup olmak noktasında, bütün kainatın bir anlam kazandığını  ve her parçanın ancak bir bütün içinde varolduğunu görmekteyiz. Tanrı etrafında merkezileşme ve bütünleşme söz konusudur. Her şey Tanrıya bağlıdır ve anlamını ondan almaktadır.   </p>
<p>Ne var ki, modern zamanlara geldiğimizde &#8220;Tanrı öldü&#8221;rülür. Herşeyi bağlayan ve birleştiren Tanrıyı, insanlar dünyalarından çıkarır. <strong>Bundan böyle yolları vahiy güneşi değil, akıl feneri aydınlatacaktır. Ve tanrı öldüğü gün, aslında birey doğmuştur.</strong> Bütün bir kozmoz parçalanmaya başlamıştır. Rönesans ve Aydınlanma ile birlikte kozmoz içindeki her bir parçacık artık asalet kazanmışlardır. Müstakil olmuşlardır. İlanı İstiklaliyet etmişlerdir.  </p>
<p>Bundan sonrasını &#8221;Avrupa&#8217;yı Düşünmek&#8221; adlı eserinden, Edgar Morin&#8217;den dinleyelim. </p>
<p><em>&#8220;</em><strong><em>Diğerlerinden ayrılan her alan özerkleşmeye başlayacak ve bu kez, daha önce her şeyin temeli sayılan Tanrı yitirilince de özerkleşen her alan temelini kendi kendisinde arayacak, orada bulduğunu sanacaktır. Örneğin akıl temelini mantıksal tutarlılığında, eleştirilerinin yerindeliğinde, dünyayı açıklamaktaki yeterliliğinde arayacaktır. Doğa, onu, en üstün belirleyicilik yasasına uyan kendi yasalarında bulacaktır. Bilim ise onu deneylerinin yadsınması olanaksız kanıtlarına yaslayacaktır. İnsan, onu kendi aklında ve teknik ustalığında arayacaktır. Hümanizma da onu nesneler dünyasındaki tek özne olan insanda bulacaktır. Bu durum, imanı temelini kendinden başka hiçbir yerde arayamayacak duruma getirir. Aynı süreç içerisinde siyaset de başlı başına bir alan olarak özerkleşir: Devlet, temelini artık kendi çıkarında (devlet çıkarı), toplum kendi kendisinde (Hobbes&#8217;ın Leviathan&#8217;ı istediği her yasayı yapma ve bozma gücüne sahiptir.) ve nihayet ulus da kendi egemenliğinde bulmaktadır</em></strong><sup><strong>(2)</strong></sup><em>&#8221; </em></p>
<p>Avrupa karşıtı bir Avrupa&#8217;lının tasvir ettiği bu bağlam aslında kozmozdaki tüm parçacıkların  özerklik kazanmasıydı. Bundan böyle yeni uygarlık doğmuştur. Bu uygarlık modernliği ve sorunsallığı beraberinde getirdi. Çünkü Aydınlanma her şeyi sorunsallaştırmıştır. Zira Edgar Morin&#8217;e göre <em>&#8220;Modern Avrupa kültürü Ortaçağ gerçekliğinin yadsınmasının kızıdır ve bu yadsımayı önüne çıkan her düşünceye, her sisteme, her teoriye uygulamaktan vazgeçmemiştir </em><sup><strong>(3)</strong></sup><em>.&#8221;</em>  </p>
<p>Yine Morin&#8217;e göre; <em>&#8220;Avrupa kültürünün ilk ve son karakter sorunsallaştırmadır. Bir kez daha hatırlatalım: Rönesans, genelleşmiş bir sorunsallaştırmanın başlangıcıdır: Tanrıyı, kozmosu, doğayı, insanı yeniden sorgular </em><sup><strong>(4)</strong></sup><em>.&#8221; </em></p>
<p>Aslında Tanrıyı, kozmozu, doğayı  ve insanı yeniden sorgulamakta bir sıkıntı yok. Ne var ki Avrupa&#8217;nın yapmış bu sorgulama aklı selimle yapılmış yada bir ipotek altında kalmaksızın yapılan sorgulama da değildi. Başlangıçta aydınlanma teokrasiye, kilisenin hâkimiyetine ve ruhban sınıfına karşı bir başkaldırı olarak ortaya çıkmış, Ancak insanın aklı, kökünden koparıldığı için, bir başka deyişle kendini tanrılaştırdığı için, insan nefsinin heva ve hevesine eklemlenmiştir. Papaza, kiliseye haklı olarak kızılmıştır. Ancak kiliseye gidip gitmeme konusunda, bu kızgınlığın gölgesinde karar verilmiştir. Bediüzzaman bu durumu şu sözüyle özetler;  </p>
<p><em>&#8220;Hürriyet tenkid vermiş, gururundan dalalet çıkmıştır</em><sup><strong> (5)</strong></sup><em>&#8220; </em></p>
<p>Edgar Morin ise, Bediüzzamanı  destekler mahiyette şöyle der: &#8220;<strong><em>filozoflar, bir yandan efsaneleri ve boş inançları yıkan eleştirel bir etkinlikte bulunurken, bir yandan da çağdaş toplumların ideolojilerini ve efsanelerini geliştirmektedirler. Aydınlanma çağının filozofları aklın kendisini efsaneleştirmiş ve tanrılaştırmışlardır. </em></strong><sup><strong>(6)</strong></sup><em>&#8220;</em>  </p>
<p>Evet bu kaçınılmaz bir sonuçtu. <strong>Zira insan Tanrısız yaşayabilir ancak Tanrılaştırmadan yaşayamaz. Tanrı öldüyse, yaşasın Tanrılar denmek zorundaydı.</strong> Nietzsche&#8217;nin tanrıyı öldürme çabası boşa çıkacaktı.  </p>
<p><em>&#8220;</em><strong><em>Ne var ki, bu akıl tam da aydınlattığını sandığı noktada kördü. Yanlış, hurafe ve yutturmacadan başka bir şey olmamakla suçladığı efsanelerle dinleri her tür özden ve iç tutarlılıktan yoksun bıraktığı için kördü. Öbür efsanelere karşı kör oluşu, onun kendi efsanelerini, özellikle Akla Dayalı Düzen efsanesini üretmesine yol açacaktı. Akıl kendini gerçeğin kendisi sandığı için, kendi kendini tanrılaştıracak ve kendi kendini tanrılaştırdığı için de sonunda delirecekti</em></strong><em>.</em><sup><strong> (7)</strong></sup><em>&#8221; </em>Tanrı öldü diyen Nietzsche&#8217;ydi ve Nietzsche delirmişti.</p>
<p>Nitekim <strong>Aydınlanma, hakikati bireyin kendisine indirgedi ve onu izafileştirdi; böylece Hakikat kendisi olmaktan çıktı, kişilere göre değişen gerçekliklere dönüştü.</strong></p>
<p>Yine de bütün bir uygarlığın hedefi bireyi tekrar yaratmaktı. Bunun için vahiy-felsefe ikiliğinin felsefe kulvarında gidilecek ilk adres belliydi. Batılılar, Hıristiyan bakış açısını bir kenara bıraktıklarında, kendilerine yeni bir referans çerçevesi aradılar, bunu da Greklerde buldular. Rönasansın ilk işi eski Yunan&#8217;a gitmekti<sup><strong> (8)</strong></sup>. Grekler &#8220;<strong>hikmeti</strong>&#8221; kaybedince, insanı salt akla ve idrake indirgediler. Ve Hümanizma Protagoras&#8217;ın ünlü <em>&#8220;insan her şeyin ölçüsüdür.&#8221;</em> sözünü yeniden keşfetmişti<sup><strong> (9)</strong></sup>.  Hümanizma artık Tanrıyı kozmosun merkezinden alıyor ve yerine insanı koyuyordu. &#8220;Ancak insan her değerin temeli olarak kabul edilip kendi kaderini eline alma görevini üstlenince ve ardından da evren üzerinde kendi egemenliğini kurmaya başlayınca, Hıristiyanlıkla Hümanizma arasında bir çatışkı doğar. Bundan böyle Hümanizma bir Kopernik devrimi gerçekleştirecek ve insanı ahlakın ve düşünsel bakımdan dünyanın merkezine koyup onu evrenin tek öznesi yaparak Hıristiyanlığı parçalayacaktır.<sup><strong> (10)</strong></sup>&#8221;</p>
<p>Ve insan gemiye yükünü atmak ya da gemiyi sırtına almak noktasındaki yol ayırımında tercihini yapmıştır. Güneşin öldüğü gün, yeryüzündeki yansımaları güneşçiklere dönüşmüş ve tek bir çekim merkezinden, yansımalar adedince çekim merkezleri oluşmuştur. Bencillikler doğmuş ve tabakalaşmalar başlamıştır. En kötüsü insanlar tabiata egemen olmaya ve sömürmeye başlamışlardır Bu uğurda da kavga etmeye ve mücadeleye girişmişlerdir. Modern bilim de bunu söylüyordu zaten.</p>
<p>Artık insan tanrının söylediklerini değil, kendi söylediklerine dikkat kesilecekti. &#8220;Önceleri doğrulanmasını  tanrı da arayan Akıl, yavaş yavaş kendini bütün inançların doğrulayıcısı olarak ortaya koyar ve nihayet XVIII. yüzyılda imana köktenci biçimde karşı çıkar.<sup><strong> (11)</strong></sup>&#8221;</p>
<p>Bu süreç yine Edgar Morine göre şöyle cereyan eder : <em>&#8220;Yunan kozmolojisi, Doğa (Physis) ile Logos üzerinde odaklaşırken Hıristiyan kozmolojisi Tanrıda odaklaşır. Böylece Yunan kaynaklarına geri dönülmesi akılcı akımla ittifak kuran doğacı bir akım yaratır ve ikisi birlikte Yahudi-Hıristiyan dünya görüşüyle çatışkı (antinomi) ilişkisine girerler </em><sup><strong>(12)</strong></sup><em>&#8220;  </em>Ancak sonuç bir hayli beklenmedik bir şekilde gelmektedir:<em> &#8220;Görüldüğü gibi hümanizma çok farklı, ancak hepsi laik ve hepsi evrenselleşme eğiliminde olan düşünce akımlarının beslendiği kaynaktır. Bu laik evrenselliğin temeli insandır. Ancak, insanın temelini insanda arayarak her tür efsaneye ve dine son verdiğini sanan hümanizma da aslında kendi efsanesini gerçek anlamda doğaüstü bir yaratık olan özne-insan efsanesini ve kendi dinini, Hıristiyanlıkta olduğu gibi insan cinsini, bireyi ve insanlığı özleri bakımından birbirlerine kenetleyen (Hümanizmadan kaynaklanan ideolojiler sonradan bunları ayıracaklardır) bir Teslise dayanan dini yaratır. Ama, bu efsane ve din gizlice dönüştürdükleri düşünceleri laik bir cilânın ardında gizlediklerinden, mü&#8217;minleri bunların birer efsane ve din olduklarının farkına varmazlar.</em><sup><strong> (13)</strong></sup><em>&#8221; </em></p>
<p>Dinin toplumsal hayattan çekilmesiyle  atomize olan her alan bundan böyle kendisinden olmayana yabancılaşacak ve düşman olacaktır. İnsan otonomisini kazanınca tanrılık iddiasında bulunacak ve tabiata egemenlik kurma kavgası güdecektir.<em> </em>&#8220;<em>Rönesanstan itibaren yapılan sayısız spekülasyonlar insan-doğa-evren ilişkisini tanımlamaya çalışırlar. Daha sonra felsefi hümanizma, Hıristiyan imanıyla ilişkisini kesmesine rağmen insana doğaüstü bir konum vermeyi sürdürür. Ve evrenin tek öznesi haline gelen insana neredeyse tanrısal bir görev olan evrenin efendisi olma görevini yükler. Ancak felsefenin ve doğa bilimlerinin gelişmeleri sonucunda insanın bu konumunu koruması güçleşecek ve XIX. yüzyılda Evrim Teorisinin kesin desteğinden yararlanan doğacılık, insanın yaratılışını ve evrendeki yerini, doğrudan bu evrene göre tanımlamaya çalışacaktır </em><sup><strong>(14)</strong></sup><em>.</em>&#8220; </p>
<p>Bundan böyle her şey kendi adına ve kendisi için vardır. Bu manzara özünde çatışmayı resmeder. <strong>Çünkü yeni uygarlık tüm dünya milletlerine evrensel tek din olarak bencilliği önermektedir. Bencillik ise çatışmayı doğurmaktadır. Esasen çatışma; insanın içinde olan bir olgu değil, insanın bakış açısından hayatına sirayet eden bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Ancak sosyal çatışmalar-ulusal savaşlar veya sınıf mücadeleleri-Darwinizmin sosyalleştirilmesiyle birlikte gündeme gelir. Zira Darwinizm öğretisi ile güç varolmanın biricik kriteri olmaya başlar ve en güçlü olanlar varolmaya devam edebilecektir. Herkes doğal seleksiyonun acımasız eleğinden, başkalarını eleyerek kurtulmaya çalışır. Yabancılaşma sonuçta düşmanlığı ve sonu gelmeyen bir çatışmayı doğurur.</strong></p>
<p>Birey, Tanrının ölümü  sonrası atomizasyonun, son ve en büyük parçacığı olarak artık yeryüzüne hükmetmeye başlamıştır. Aslında gerek insan icin gerek tabiat için, kısaca tüm varlık için felaketler ve parçalanmalar bu sebeple başlamış olur.</p>
<p>Bediüzzaman o dönemde neden siyasete karışmadığını anlatırken <em>&#8220;gaddar medeniyetten neş&#8217;et eden hodgâmlık ve asabiyet-i unsuriye&#8221;den </em><sup><strong>(15)</strong></sup> sözeder. Ancak hodgamlık (bencillik) ve asabiyet-i unsuriyenin (milliyetçilik) bir arada zikredilmiş olması bir tesadüf değildir; ciddi bir akrabalığa işaret etmektedir.</p>
<p>Modern dünyanın paradigmaları yeni bir paradigmadır. Bu değere göre insanlar artık bireylere, toplumlar da uluslara dönüşmüşlerdir.Tüm bu yenilikler atomizasyon sonucudur ve yabancılaşmanın eseridir. Karl Marksın üzerinde çokça durduğu yabancılaşmanın  kapitalizmin bir sonucu olarak görmek meselenin köklerine inememekle eşdeğerdir. <strong>Esas mesele Tanri ile kozmoz arasındaki bağlantının koparılmasıdır.</strong></p>
<p>Bediüzzaman&#8217;da bu doğrultuda görüşlerini şöyle belirtir ;</p>
<p>&#8220;<em>İmân, bütün eşya arasında hakiki bir uhuvveti (kardeşliği), irtibatı(bağlantıyı), ittisali (yakınlığı) ve ittihad (birlik) rabıtalarını te&#8217;sis eder. Küfür ise, burudet (münasebetteki soğukluk) gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi (yabancı) nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki: Mü&#8217;minin ruhunda adavet (düşmanlık), kin, vahşet yoktur. En büyük düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adavet olduğu gibi, nefsini iltizam(tarafgirlik) ve nefsine itimadı(güveni) vardır. </em><sup><strong>(16)</strong></sup>&#8220; </p>
<p><strong>-Sonuç  olarak ;</strong></p>
<p>Bireyin önceki bağlantılarından sıyrılıp otonomisini (özerkliklerini) kazanması, güneşin tablodan çıkarılması yani tanrının öldürülmesi neticesinde gerçekleşir. Böylece parçalanma ve atomizasyon süreci başlamış olur. Bu süreç maddi olmayan her şeyi de kainatın (dolayısıyla varlığın) dışına taşımasını gerektirmiştir.          Kainat, Kayyum<sup><strong> (17)</strong></sup> Yaratıcısından özekleştirilip tabiata; ara aşamalarsa &#8220;sebeplere&#8221; dönüşmüştür. Ateizm tesadüf değildir. Birey özerkleşme sonrası &#8220;kim olduğu ve nereden geldiği&#8221; sorularına dair &#8220;ezelden beri&#8221; cevabını verecektir. Egzistansiyalizm&#8217;in (varoluşçuluk felsefesi) bütün anlamsızlığına rağmen, böylesi bir bağlam içinde tek kaçınılmaz cevap olduğunu hatırlamak gerekir. <strong>Yere inen güneş misalı yaratıcının yani tanrının ezeliyeti, ezeli olarak hükmettiği mahluklarının  kendilerine kaymıştır. </strong></p>
<p><strong>Yaşadığı  bu parçalanmayla atomizasyon olmuş  modern insan artık hayatının anlamını  yitirecek, yabancılaşmaya ve onun neticesinde de saldırganlaşmaya ve kendinden olmayana da düşmanlık etmeye başlayacaktır. Modern insan yitirdiği aidiyetlerden sonra her şeye yabancı ve düşmandır. O yüzden de özerkleşir özerkleşmez, ilk işi &#8220;tabiata hakim olmayı&#8221; denemek olacaktır. </strong></p>
<p><strong>Aslında bütün bu dönüşümler, dizginlerinden boşanan bir insanın sağa sola yalpalamasından başka bir şey değildi. Ya da ipinden kurtulmuş  bir sandalın, başka bir tabirle özerkleşmiş  sandalın, bundan böyle rüzgar ne taraftan eserse hedefsiz bir şekilde okyanusta yol alması ve okyanusta tek başına kalmasıydı ya da bir kayaya çarpıp parçalanması ve felaketini hazırlamasıydı.</strong></p>
<p><strong>Bencillik kapitalizmle kurumsallaşacak, onun dehşeti karşısında sosyalizm onu istihaleye tabi tutacaktı. Nitekim yaşanan felaketler karşısında adeta boğulan insan, karşısına çıkan ilk akıma, yılan da olsa sarılacaktı. Nitekim denize düşüp boğulmaya başlayan modern insan, yılana sarıldı. Ama maalesef sosyalizm, kapitalizmi istihale ederken aynı zamanda onu aklamış olacaktı. Sosyalizmin kapitalizme karşılık önerdiği şeyin kapitalizmden nicelik olarak farkı olsa da nitelik olarak hiçbir farkı yoktu. Niteliksel bir fark yok derken kastettiğim şey her iki tarafın da güçlü olanın kazanacağına olan inancı ve Sosyal Darwinizme olan teslimiyetleridir. Bununla birlikte hayat bir mücadele yahut yaşamak direnmek olduğu için değil, insanlar öyle olduğuna inandıkları için bu uygarlık mücadeleyle yoğrulmuştur. Eğer Tanrı yoksa mutlaka, ama mutlaka tanrılar vardır. Ve tanrılar mutlaka, ama mutlaka kavga ederler. Kainatı bir mücadele meydanına çeviren, Tanrıyla (vahiyle) bağlantısını koparmış bakış açısının kainata sürdüğü boyadır. </strong></p>
<p>Bunun yanında yazın başında belirttiğimiz ilk model ya da felsefe  öğretisinin paradigmasında insan önce birey olmuş, bireyselleşen insan kendini tanrılaştırmış, toplumlarda uluslaşarak aynı şekilde kendine tapmaya başlamışlardır.</p>
<p>Aslında İslam, bir Hızır gibi böyle bir zamanda Batı&#8217;nın imdadına yetişme konumundaydı. Ne var ki sanayi şoku, belki batılı kitlelerden çok, bizim zavallı  aydınlarımızı çarpmıştı. Binbir bunalım içinde batı&#8217;nın sanayi devrimi büyüsüne kapılan (kendi toplumuna yabancılaşmış) sınıf, artık İslam&#8217;a inanmıyorlardı ki, onu Batı&#8217;nın sorunlarına çare olarak takdim edebilsin! Zaten o esnada <a href="http://www.derindusunce.org/2009/02/17/osmanlinin-yikilisinda-tekke-ve-zaviyelerin-rolu-var-miydi/" target="_blank"><span style="text-decoration: underline;">Tekke ve zaviyeler</span></a> de görevlerini yerine getiremiyordu.</p>
<p>İhtimal, 7-8 asır İslam&#8217;a cephe almış bir Batı, belki İslam&#8217;ın diriltici nefesiyle dirilmeyi hak etmemişti ve Allah Batı&#8217;ya böyle bir dirilişi o an için nasip etmemişti. Kim bilir belki de bu diriliş şimdilerde gerçekleşir.</p>
<p><strong>Gelecek Yazı  : Ulus Devlete Doğru (Ulus Devletin Anatomisi)</strong></p>
<p><strong>Teşekkür : </strong>Sayın<strong> </strong>Mücahit Bilici&#8217;nin ve Sayın Ali Bulaç&#8217;ın makaleleri, Sayın Mehmet Yılmaz Bey&#8217;in teşvik ve destekleri, Derin Düşünce Grubu üyeleri ve yorumcuları ile yaptığımız tartışmalar bu yazı için bilgi ve ilham kaynağı olmuştur.  </p>
<p><strong>Dipnotlar :</strong></p>
<p>1. Bediüzzaman&#8217;ın ifadesiyle, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, iman nurunu çıkarıncaya kadar katılaştırmaktadır. Günahların özelliğinde, özellikle devam ederse, orada küfür tohumu bulunur. Günaha devam eden kişide alışkanlık başlar ve o günaha karşı ülfet peyda eder. İşlediği günahlar sıradan bir hareket halini alır. Sonra o günaha âşık ve müptelâ olur. Günahı severek ve isteyerek işlemeye başlar. Zamanla günahın arkasına düşerek geri dönülemeyecek bir yola girer. Günahı günah olarak görmemeye başlar. Sonra o günahın azabı gerektirmediğini temenniye başlar. Bu durum böylece devam ettikçe günahı inkâr eder ve o kimsede küfür tohumu yeşillenir. Bir süre sonra etrafa dal-budak salmaya başlar. Bir gün gelir ki, günah iyice şişer, kalbde imana yer kalmaz. Kalbde küfür yerleşir, iman çıkar. En sonunda kişinin işlediği günahlar, günahları kaydeden meleklerin, azabın ve cehennemin ve hatta Allah&#8217;ın inkârına kadar sebep olur.</p>
<p>2. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 91.</p>
<p>3. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 144.</p>
<p>4. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 145.</p>
<p>5. Said Nursî, Sözler, s. 681.</p>
<p>6. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 127.</p>
<p>7. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 109.</p>
<p>8. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 95.</p>
<p>9. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 98.</p>
<p>10. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 98.</p>
<p>11. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı Düşünmek, s. 93.</p>
<p>12. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 93.</p>
<p>13. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 100.</p>
<p>14. Edgar Morin, Avrupa&#8217;yı  Düşünmek, s. 94.</p>
<p>15. Said Nursî, Şualar, Sözler Yay., s. 11.</p>
<p>16. Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s. 62.</p>
<p>17. Kayyûm, yarattıklarının işini çeviren, her işleneni bilen, evveli olmayan demektir</p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?</strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-8579" title="turk_milliyetciligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/turk_milliyetciligi-204x300.gif" alt="" width="133" height="204" /></a></p>
<p> <strong>İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? </strong>Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “<strong>ötekine</strong>” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “<strong>zayıf</strong>” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turk_milliyetciligi.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Türkiye bölünür mü?</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><img class="size-medium wp-image-8409  alignleft" title="tr_bolunurmu" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/tr_bolunurmu-195x300.jpg" alt="" width="128" height="195" /></a>“Bebek katili! Vatan haini!…”</em> PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız.  <strong>“Kürtler ve Türkler kardeştir”</strong> diyenlerin kaçı <strong>“sen benim karde<em>ş</em>imsin”</strong>  demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*)  İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/turkiye_bolunur_mu.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirin.</strong></a></p>
<p> </p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>T<span style="color: #0000ff;">ürkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu</span></strong></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"></a><a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-full wp-image-7896" title="20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091225_derin_dusunce_org_ulus_devlet_pt.jpg" alt="" width="125" height="183" /></a>Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini <strong>hukuk</strong> yerine <strong>ırkımıza</strong> ya da <strong>inançlarımıza</strong> göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları <strong>“ne mutlu Türk’üm”</strong> demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, <strong>bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… </strong>Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın <strong>ulus-devlet</strong> modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor.  Ne mutlu “insanım” diyene! <a href="http://www.derindusunce.org/img/ulus-devlet.pdf" target="_blank"><strong>Kitabı buradan indirin</strong></a>.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/07/20/milliyetciligin-anatomisi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/07/20/milliyetciligin-anatomisi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Kutsal Bir Bilim İhtiyacı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/04/06/kutsal-bir-bilim-ihtiyaci/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/04/06/kutsal-bir-bilim-ihtiyaci/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2009 08:39:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eg</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Bilim]]></category>

		<category><![CDATA[Materyalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[don]]></category>

		<category><![CDATA[modernite]]></category>

		<category><![CDATA[postmodern]]></category>

		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=4166</guid>
		<description><![CDATA[Batı bilimi ve teknolojisi, son birkaç yüz yıldır, bu bilime ve teknolojiye kaynaklık eden anlayışın hâkimiyeti sonucu, mümkün olan tek bilim tipi olarak anlaşılmıştır. Bu anlayış monolitik ve monopolist (entegrist) yapısıyla kendisinin dışında kalan her türlü bilim anlayışını sahte bilim (pseudo-science) olarak etiketlemiştir.
Batı bilimi anlayışının doğa ile ilişkisi, doğanın fethedilecek bir nesne olarak algılanması sonucu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/11/20081117_derin_dusunce_org_din_ayri_dunya_ayri.jpg"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-2294" title="20081117_derin_dusunce_org_din_ayri_dunya_ayri" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/11/20081117_derin_dusunce_org_din_ayri_dunya_ayri-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></a>Batı bilimi ve teknolojisi, son birkaç yüz yıldır, bu bilime ve teknolojiye kaynaklık eden anlayışın hâkimiyeti sonucu, mümkün olan tek bilim tipi olarak anlaşılmıştır. Bu anlayış monolitik ve monopolist (entegrist) yapısıyla kendisinin dışında kalan her türlü bilim anlayışını sahte bilim (pseudo-science) olarak etiketlemiştir.</p>
<p>Batı bilimi anlayışının doğa ile ilişkisi, doğanın fethedilecek bir nesne olarak algılanması <span id="more-4166"></span>sonucu ortaya çıkmış bir efendi-köle ilişkisidir. Bu anlayış bir taraftan bilim ve teknolojide büyük &#8220;ilerlemeler&#8221; sağlarken, diğer taraftan bu bilimin, yapısı gereği doğanın kendisinden ve insanın hakîkatinden uzaklaşması sonucunu doğurmuştur. Sadece akıl öncülüğünde fethedilmeye çalışılan doğa ile onu fethetmeye çalışan insanın kaderi birbirinin yazgısını paylaşmış; araçsal hale getirilen aklın bir nevi çılgınlığa ulaşarak kendi kendisini yok ettiği; böylece doğayı, bireyi ve insanlığı tükettiği bir sonuca zemin hazırlamıştır.</p>
<p>Batı biliminin başarısı aynı zamanda onun başarısızlığa uğrama sebebidir. Doğaya mutlak bir hakimiyet isteği, aynı zamanda ona karşı yabancılaşan, doğaya yabancılaşırken kendisine de yabancılaşan bir insan profili yaratmıştır.</p>
<p>Batı bilimi hakimiyet altına almaya çalıştığı bilgiyi parçalayarak ele alır ve her bilgi parçacığını bir uzmanlık alanının iktidarına terk ederek bir uzmanlaşma fetişizmi yaratır. Bu uzmanlaşma eğilimi, parçalayarak ele aldığı doğanın, insanın ve onların bilgisinin birbiriyle zorunlu ilişkisini göz ardı eder. Bu ilişki göz ardı edildiğinde, bir doğa parçasının fethinin, doğanın bir başka tarafını yıkıma uğratması ve bu yıkıma insanlığı da ortak etmesi fark edilmez hale gelir. &#8220;Araçsal akıl&#8221;ın yarattığı bu bilim anlayışı, sırf kendi sınırlarının farkında olmadığı için, bu sınırların ötesinde olana ulaşamayan bir mahiyet oluşturur. Dünyanın ekolojik dengesinin ve doğanın, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar kısa sürede uğradığı bu yıkım, tam da bu anlayışla ilgilidir.</p>
<p>Doğanın ve insanın ontolojik yapısındaki bu zorunlu ilişkisellik, Batı biliminin asla kavrayamadığı şeyi de ifşâ eder mahiyettedir. &#8220;<em>Varlığın her aşağı durumu, gerçekliğini kendisinin üzerinde bulunan ve kendisinden ayrılması imkansız olan durumdan alır</em> (1)&#8221; şeklinde anlaşılması gereken bu ontolojik bağlılık, Batı biliminde birbiriyle ilişkisiz kompartımanlara bölündüğü için, bütüncül ve &#8220;kutsal&#8221; yapının parçalanması şekline dönüşür. Seyyid Hüseyin Nasr&#8217;ın dediği gibi, şayet yeryüzü bugün büyük bir tehlike ile yüzyüze ise, bu, açıkça asırlar boyunca Batı insanının salt bir yeryüzü varlığı olarak kalmayı denemiş olması ve yeryüzü alemini, onu aşkın olan her türlü realiteden kesip ayırması yüzündendir.</p>
<p>Batı bilimi bilginin pratik sonuçlarına ulaşmak ve bu sonuçlardan doğanın fethinde azamî yararlanmak için, doğadaki nesneler arasındaki ilişkiyi yok sayar ya da görmezden gelerek ihmal eder. Newton&#8217;un kütle çekim kuvveti ile ilgili keşfinin analizi bile bu anlamda bir örnek olarak alınabilir. Kütle çekim kuvvetinin tam sonucunun, ancak evrendeki her cismin kütle ve uzaklıklarının o nesneye nispetle bilinmesiyle bilinebileceği bilgisi ihmal edilerek basitleştirilen bilim, bunun sonucunda matematiksel kesinlik uğruna doğanın metafizik ilişkiselliğini ihmal etme yoluna gider.</p>
<p>Batı biliminin hizmetindeki &#8220;bilim insanlarının&#8221; uzmanlık sonucu geldikleri nokta bütüncül bir bakış yerine, parçaladıkları hakikatin sınırlı bilgisinin hakikatin bizzat kendisi sanıldığı bir &#8220;cehalettir&#8221;. Bu cehalet, dayanacak bir irfanî geleneğin olmaması sonucu, kendisini bir iktidar ve zorbalık olarak dayattığı için de, kendi kendisini eleştirme yolları da kapalı bir cehalet demektir aynı zamanda. Yaptığı &#8220;atom bombası&#8221;nın insana ve tüm doğaya verdiği zararla hiç ilgilenmeyen bir fizikçi; genetik araştırmalarında bu bilgiyi kuşatan ve kontrol etmesi gereken bir üst-bilginin farkında olmadığı için, bir fayda karşılığı bin zarar yaratabilen bir biyolog; yaptığı bir cihazın insanlığa ve doğaya getirdiği zararları hiç umursamayan bir mühendis&#8230;işte bütün bunlar Batı bilimi ve teknolojisinin sonuçlarıdır.</p>
<p>Bu açıdan Batı tipi bilim anlayışından &#8220;kutsal bir bilim anlayışına&#8221; geçiş, insanlığın geleceği açısından da hayati önem taşımaktadır. Doğa ile insan arasındaki denge, ancak ve ancak bu ontolojik bilginin kavranması ile tekrar kazanılabilir. Doğaya karşı bitmek tükenmek bilmez bir fethetme isteği yerine; uyum ve ahenk peşinde, doğadaki bütün varlıkların birbiriyle ilişkisinin farkında olan bir tutum, doğanın sömürülmesi sonucu ortaya çıkan yıkımdan kurtuluş için tek çaredir. Yine Nasr&#8217;ın söylediği gibi, bütün &#8220;niceliksel&#8221; tabiat bilimlerinin birbiriyle bütünleşebileceği çok yüksek bir tabiat ilmini araştırmak gereklidir. Bu da Batı biliminin, Doğu bilimi ve irfanıyla uyum sağlaması ile mümkün olabilir. Yani bilginin ve varlığın birbiriyle ilişkisini asla akıldan çıkarmayan, hikmet ile bilginin birbiriyle çift yönlü bir ilişkide olduğu bu tür bir bilimdir ihtiyacımız olan. Doğayı fethetmek yerine onu &#8220;temâşâ&#8221; etmeyi amaçlayan, tefekkür ile bezeli bir bilim! </p>
<p>Bu tip bir kutsal bilim anlayışı, evrenin maddi varlığı ile manevi varlığını cem eden bir &#8220;tevhid&#8221; görüşü ile başarılabilecek bir şeydir. Doğayı fethederek profanlaştıran bilim anlayışına karşı, doğanın, Yaratıcı&#8217;nın &#8220;ayetleri&#8221; olarak görüldüğü bir bilim anlayışı, yıkıma uğratılan doğa ve insanı, tekrar hak ettiği varlık, bilgi ve hikmet düzeyine çıkaracaktır.</p>
<p><em>Not: Yazının başlığı Seyyid Hüseyin Nasr&#8217;ın &#8220;Kutsal Bir Bilim İhtiyacı&#8221; adlı kitabından ilhamla verilmiştir.</em></p>
<ol type="1">
<li><em>Tasavvufî Makaleler - Sufilik Işığında Ekoloji Problemi - Seyyid Hüseyin Nasr </em></li>
</ol>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/04/06/kutsal-bir-bilim-ihtiyaci/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/04/06/kutsal-bir-bilim-ihtiyaci/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Liberaller neden başarısız?</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/19/liberaller-neden-basarisiz/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/19/liberaller-neden-basarisiz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Feb 2009 18:08:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>

		<category><![CDATA[Devletçilik]]></category>

		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>

		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>

		<category><![CDATA[Ulus-Devlet]]></category>

		<category><![CDATA[vicdan]]></category>

		<category><![CDATA[liberalizmin sorunlari]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3552</guid>
		<description><![CDATA[Dış kaynaklı sorunlar ve iç hastalıklar
 Liboş, sorospu çocuğu, AKP uşağı&#8230; Liberaller kitapları, konferansları, makaleleri ile politik düşünce hayatımızı etkilediler ama kendilerini anlatamadılar &#8220;Büyük Türkiye&#8221;&#8216;ye. Liberal düşünceyi temsil eden insanlar neredeyse bütün cephelerde tıkanıp kalmış vaziyetteler. İsminin içinde &#8220;liberal&#8221; veya &#8220;özgürlükçü&#8221; bulunan siyasî partiler seçimlerde bir varlık gösteremediler, çobanla, bakkalla kucaklaşamadılar.
 Liberal düşünce kuruluşları ve akademisyenler de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090214_derin_dusunce_org_liberaller_neden_basarisiz_2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-3555" title="20090214_derin_dusunce_org_liberaller_neden_basarisiz_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090214_derin_dusunce_org_liberaller_neden_basarisiz_2.jpg" alt="" width="153" height="270" /></a>Dış kaynaklı sorunlar ve iç hastalıklar</strong></p>
<p> Liboş, sorospu çocuğu, AKP uşağı&#8230; Liberaller kitapları, konferansları, makaleleri ile politik düşünce hayatımızı etkilediler ama kendilerini anlatamadılar &#8220;Büyük Türkiye&#8221;&#8216;ye. Liberal düşünceyi temsil eden insanlar neredeyse bütün cephelerde tıkanıp kalmış vaziyetteler. İsminin içinde &#8220;liberal&#8221; veya &#8220;özgürlükçü&#8221; bulunan siyasî partiler seçimlerde bir varlık gösteremediler, çobanla, bakkalla kucaklaşamadılar.</p>
<p> Liberal düşünce kuruluşları ve akademisyenler de fildişi kulelerden dışarı çıkıp onca emek verdikleri çalışmaların sonuçlarını halka yayamadılar.</p>
<p> &#8221;Normal&#8221; gazetelerde liberallerin ağırlığı artmazken Taraf gazetesi&#8217;nin ekonomik zorlukları çıktı ortaya. Kendi medyasını, siyasî ve akademik örgütlenmesini kuramayan, hepsinden önemlisi kendi tabanını oluşturamayan bir siyasî hareket nereye kadar gidebilir? Eninde sonunda diğerleri tarafından yutulmaya ve/veya kullanılmaya mahkum olmayacak mıdır? Nitekim diğer siyasî partilerle beraber AKP içinde de liberallerin seslerinin gitgide kısıldığını, milliyetçilerin ve devletçilerin yükseldiğini görüyoruz.</p>
<p> Türkiye&#8217;nin dertlerine çözüm üretmeye talip olan yerli liberaller treni kaçırmak üzereler. Neden?<span id="more-3552"></span></p>
<p> <strong><span style="text-decoration: underline;">Dış kaynaklı sorunlar</span></strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Kendini anlatma zorluğu</strong></p>
<p>Liberallerin işi dünyanın hiç bir yerinde kolay değil. Bir kere bu kelime ekonomi ile sınırlı sanılıyor. Etnik kavgalardan eşcinselliğe, din ve vicdan özgürlüğünden çevre korumaya kadar her konuda liberal bir duruş olabileceğini insanlara anlatmak çok ama çok zor. Buna ek olarak Türkiye&#8217;de <strong>&#8220;devlet baba&#8221;</strong> dediğimiz vatandaşı çocuklaştıran yaklaşım Avrupa&#8217;da bir çok ülkede hâlâ kabul görüyor. Devlet halkın yerine düşünüp karar veriyor neyin iyi, neyin kötü olduğuna. Hatta halkı biçimlendirme görevini üstleniyor: <a href="http://www.derindusunce.org/2008/11/11/heil-hitler/">Nation building</a> diyor, ulus devlet diyor, devletin milletiyle bölünmez bütünlüğü diyor&#8230; Bunun için liberaller siyasî rakiplerine <strong>solcu</strong> veya <strong>sağcı</strong> değil <strong>konstrüktivist</strong> diyorlar. Yani bir anlamda ulus-devlet inşaatçısı. Güçlü merkezî yapı, tartışılması &#8220;teklif dahi edilemez&#8221; bir ideoloji, &#8220;devletin bekası&#8221; için halkın, bireysel hakların ve özgürlüklerin çiğnenebilmesi, vs, vs.</p>
<p> İdeolojik çekişmeler, seçimler ve iç savaşlar genellikle bu BABA devletin sağcı mı yoksa solcu mu olacağı üzerine. Hemen hemen kimse çıkıp da <strong><em>&#8220;kardeşim, bence devlet bir aygıttır. Buzdolabının, cep telefonunun solcusu, sağcısı, islamcısı olur mu?&#8221;</em></strong> demiyor. Ama liberaller de bu konuyu halka anlatamıyorlar. Tartışmalar akademik çevrelerde hapsoluyor. Birbirinden güzel fikirler seminer salonlarından, konferans bildirilerinden dışarı taşamıyor.</p>
<p> <strong>Konstrüktivist grup ve kurumların büyük gücü</strong></p>
<p>Güçlü merkezî devlet yapısı, yüksek hiyerarşi ve sıkı kontrol gerektiren, çok işçi çalıştıran, devletten destek alan endüstriyel kuruluşlar, geleneksel tarım yapanlar, henüz servisleşmesini bitirmemiş sektörler ve kurumlar bunlar. Millî eğitim, cezaevleri, ordu, sosyal güvenlik mekanizmaları ve daha bir çok &#8220;bürokratik&#8221; yapı liberalizmden nefret ediyor, elbette kendilerince haklı olarak. Liberalizmin güçlendiği her alanda bu odakların güç pastasındaki payları azalacak, bireysel haklar ilerleyecek. Bu sebeple her türlü lobilicilik yapılarak liberallerin önü kesiliyor. Kürtler, Alevîler, başörtülü kızlar, Ermeniler gibi yapay iç düşmanlar oluşturulup sıradan vatandaşın özgürlük talepleri erteleniyor. Küresel krizin faturası <a href="http://www.derindusunce.org/2008/10/27/gercekler-oyle-degil/">gerçek sorumlu olan müdahaleci devlet kurumlarına</a> değil &#8220;fazla&#8221; serbest olduğu iddia edilen piyasaya kesiliyor.</p>
<p> <strong><span style="text-decoration: underline;">İç hastalıklar</span></strong></p>
<p>Liberalizmin, özellikle de Türkiye&#8217;deki şekliyle ortaya çıkan akımın bazı sorunları var. Ama bu sorunlar &#8220;liberal düşünce&#8221; ile aynı hızda yayılıyor. Bu sebeple bunlara &#8220;sorun&#8221; diyerek  dışsallaştırmak yerine &#8220;iç hastalık&#8221; adını vererek doğru bir pozisyona yerleştirmeyi arzu ediyoruz. Zira sorunlar çözümle hallolur. Oysa iç hastalıklar teşhis ve tedavi, bazen de köklü bir dönüşüm gerektirir.</p>
<p> Kanaatimizce Türk liberalleri bu iç hastalıkları halletmiş olsalar tabanlarını genişletebilecekleri için dış sorunların üzerine daha kolay gidebilirler.</p>
<p> <strong>İç hastalık 1: Birey Fetişizmi</strong></p>
<p>Liberal aydınların üzerine yeterince gidemedikleri sorunların başında kendi nefisleri geliyor. Harbî delikanlı gibi özgürlük davasını mı güdecekler yoksa iktidar partisinde veya olmazsa güçlü muhalefet partilerinden birine &#8220;yamanıp&#8221; politik kariyer mi yapacaklar? Benzeri bir soru kendisini &#8220;demokrat&#8221; olarak niteleyen gazeteci ve akademisyenlere hatta aktivistlere de sorulabilir. Tabi Türkiye&#8217;de ne gazetecilik ne de akademisyenlik kolay değil. Köşe başları ulus-devlet inşaatçıları tarafından tutulmuş, kimi sosyalist, kimi nasyonalist ama çoğu nasyonal-sosyalist!</p>
<p> Ne var ki özgürlükten, haktan yana bir davaya hizmet özveri istiyor. İğne ile kuyu kazacak sabır istiyor. Asırlarca süren savaşlar, dağılan bir imparatorluk neticesinde geçmişinden kopan &#8220;piç&#8221; kimlikler, ulus-devletin kuruluşunu takip eden asırlık bir beyin yıkama var ortada. Acaba bizim liberaller travma üstüne travma yaşayan, kuşaklar boyu korku ve nefretle şekillenen bu <strong>cinnet vatana</strong> hizmet etmeğe hazırlar mı hakikaten? Zihniyetlerin değişmesi için çalışmak gerek.  Meyvalarını ancak torunlarının yiyeceği bu ağacı sulamak kanaatimizce bir çok liberalin (ve demokratın) nefsine ağır geliyor.</p>
<p> Bireyi merkez alan bir fikrî temeli güçlendirmek için ne kadar &#8220;kollektivist&#8221; olunabilir? Liberalizm uğruna, cemaatin/cemiyetin refahı için birey kendini feda etmeli midir?</p>
<p> Karınca yuvasına benzemesini isteMEdikleri bir ülke inşa etmek için <strong>işçi karıncalar gibi çalışabilecek mi liberaller?</strong> Yoksa &#8220;her ağacın kurdu özünden olur&#8221; atasözündeki gibi liberalizm de kendini yıkacak olan kanserli hücreyi benliğinde mi taşıyor? Birey fetişizmini!</p>
<p> <strong>İç hastalık 2: Özgürlük Fetişizmi</strong></p>
<p>Bilimin yapamadığı şeyi serbest piyasa veya liberal demokrasi yapabilir mi? <a href="http://www.derindusunce.org/2007/11/07/evrimcilerin-ic-hastaliklari/">Erdem üretmenin pozitif bilimlerin bir fonksiyonu olamayacağını Hiroşima&#8217;da gördük</a>. Aslında daha 1800&#8242;lerin sonunda Hiram Maxim dakikada 500 mermi atabilen makinalı tüfekleri icad ettiğinde mesele çoktan öngörülebilir bir hal almıştı. İnsanlık kendi teknolojik ilerlemesinin altında ezilip kalacaktı. Çünkü teknik ilerlemelerin aksine ahlâkî alanda hiçbir ilerleme gösterilmemişti.</p>
<p> Medeniyeti teknoloji sandı insanlık, bu kelimenin etimolojisini unuttu. Hem bu teknolojiyi üreten batı hem de bu yarışta yaya kalan şark toplumları aynı yanılgıya düştü. Güç kazanmak için gerekli olan teknoloji gibi <strong>&#8220;modernleşmek, çağdaşlaşmak&#8221;</strong> sihirli bir değnek sanıldı.</p>
<p> Yazarlarımızdan <a href="http://www.derindusunce.org/author/ozlemyagiz/">Özlem Yağız</a> ne güzel soruyor, &#8220;<a title="Permanent Link to Vicdan Ne Yana Düşer Usta, Medeniyet Ne Yana?" href="http://www.derindusunce.org/2009/01/28/vicdan-medeniyet-modernlesme/">Vicdan Ne Yana Düşer Usta, Medeniyet Ne Yana?</a>&#8221; diye. <a href="http://www.derindusunce.org/author/envergulsen/">Enver Gülşen</a> ise Gazze&#8217;de akan kana rağmen &#8220;<a title="Permanent Link to Ahlâkî bir Direniş Dilinin İnşası" href="http://www.derindusunce.org/2009/01/28/ahlaki-bir-direnis-dilinin-insasi/">Ahlâkî bir Direniş Dilinin İnşası </a>&#8220;&#8216;nın gereğini hissediyor kalbiyle, zihniyle.</p>
<p> Eline dolu bir silahl verilmiş şımarık çocuğa benzeyen insanlık 1900&#8242;lerde iyice putlaştırdığı Bilim Tanrısı&#8217;na tapmaya devam etti, ediyor. Aydınlanma çağının &#8220;ışığıyla&#8221; gözleri körleşen sadece bilimciler, sağcılar, solcular veya pozitivistler olmadı elbette. Hâlâ devam eden bu körlüğün liberalleri de diğerleri kadar karanlıkta bıraktığını görüyoruz. <strong>Tüketim Tanrısı</strong> ve <strong>Savaş Tanrısı</strong> 21ci yüzyılın yükselen ilahları oldular yine. Özgürce çevre kirletmeye, özgürce savaşmaya, özgürce fakir sömürmeye, çocuklara özgürce fuhuş yaptırmaya liberalizmin cevabı / cevapları neler olacak?</p>
<p> Pedofiliye &#8220;özgürlük&#8221; isteyen Hollandalı <a href="http://www.pnvd.nl/">NVD</a> partisine (<em>Partij voor Naastenliefde, Vrijheid en Diversiteit - Hayırseverlik, Özgürlük ve Farklılık <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Partij_voor_Naastenliefde,_Vrijheid_en_Diversiteit">ing</a> , <a href="http://fr.wikipedia.org/wiki/Partij_voor_Naastenliefde,_Vrijheid_en_Diversiteit">fr</a>, <a href="http://de.wikipedia.org/wiki/Partij_voor_Naastenliefde,_Vrijheid_en_Diversiteit">alm</a></em>) Türk liberalizminin yanıtı ne olabilir? Ne adına hayır denebilir bu bireylere? Onlar ki çocuklara yaklaşımlarına <strong><em>&#8220;saflığa ve temizliğe duyulan en üst düzey sevgi&#8221;</em></strong> olarak tanımlıyan pedofiller&#8230; Ya da kısaca soralım, liberalizm kendi ilkelerini çiğnemeden &#8220;Hayır&#8221; denebilecek midir buna?</p>
<p> Naziler yok etmek için kamplara topladıkları Yahudilere &#8220;ein stück&#8221; diyorlardı, &#8220;bir parça&#8221;. İnsanlığa layık görülmeyene(!) karşı yapılan saldırganlık da suç olmaktan çıkarılıyordu böylece. Bugün <a href="http://www.derindusunce.org/2009/01/20/muslumanin-afyonu-yahudi-nefreti-bolum-i/#comment-24272">Gazze&#8217;lilerin katli için &#8220;fetva&#8221; veren hahamlar</a> da Gazze&#8217;li insanları aynı şekilde &#8220;parça&#8221; statüsüne indiriyorlar. İsrailli çocuklar bombaların üzerine &#8220;komik mesajlar&#8221; yazdıktan sonra askerler onları &#8220;öteki&#8221; çocukların üzerine atıyor.</p>
<p>  İnsana sadece insan olduğu için kıymet veremeyen bir uygarlık ne kadar özgür/liberal olursa olsun fertlerini &#8220;ein stük&#8221; olmaktan kurtaramayacak.   <a title="Permanent Link to Çocukların cinsel istismarı" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/26/cocuklarin-cinsel-istismari/">Çocukların cinsel istismarı </a>adlı makalemizde anlattığımız gibi pedofiller de içinde yaşadığımız tüketim toplumunun ürünleri. TV ekranında cozurdayan sucuklu yumurtayı, lüks otomobil satmak için soyu<strong>L</strong>muş kadınları nasıl &#8220;ein stück&#8221; yapıyorsak pedofiller de çocukları birer zevk aracı, birer &#8220;parça&#8221; olarak görüyorlar.</p>
<p> Biz &#8220;normal&#8221; insanlar çevre kirliliğini, savaşı ve &#8220;normal&#8221; pornoyu kanıksadık ama pedofiliye kızıyoruz. Tek sorun henüz özgürlüğün(!) bu türüne (bu kadarına!) alışamamız olmamızdan kaynaklanıyor.</p>
<p> Liberalleri suskun bulduğumuz bir başka konu ise kürtaj. Henüz doğmamış bir çocuğun yaşama hakkını devlet ya da cemiyet savunmalı mı? Yoksa Fransız feministlerin dediği gibi <strong><em>&#8220;bir kadının vücudu kendine aittir&#8221;</em></strong> mi demek gerekir? Peki henüz doğmamış bir çocuğu öldürmekle yeni doğmuş bir bebeği öldürmek arasındaki çizgi ne kadar kalındır? 5 dakika? 1 saat?</p>
<p> &#8221;<a title="Permanent Link to Kadınsız bir dünyaya doğru..." href="http://www.derindusunce.org/2008/03/07/kadinsiz-bir-dunyaya-dogru/">Kadınsız bir dünyaya doğru&#8230;</a>&#8221; adlı makalemizde aktardığımız gibi Çin ve Hindistan&#8217;da milyonlarca bebek kız oldukları için kürtaja kurban gidiyor. Sebest piyasa sayesinde ucuzlayan ultrason aletlerinin fiatı Hindistan&#8217;da bile her doktorun satın alabileceği bir seviyeye indi. Doktora gidecek parası olmayan kadınlarsa özgürce(!) baytarlara kürtaj yaptırıyor.</p>
<p> Ultrasondan bakan doktor <strong>&#8220;hah bir kız daha&#8221;</strong> diyor ve çekiyor tetiği! Savaş uçağının radarından bakıp hastahaneleri bombalayan pilotlar gibi! Böyle bir katliamın karşısında kürtaj özgürlüğünü(!) savunmak ne kadar mümkün olacak? Şayet karşı çıkacaksak ne adına, hangi değere yaslanarak bu özgürlüğü(!) kısıtlayacağız?</p>
<p> <strong>Teknoloji ve özgürlük burada, iyilik nerede?</strong></p>
<p> Düşüncelerine değer verdiğimiz bir çok liberal dostumuzun ahlâkî kaygıları özgürlük uğruna ikinci plana attıklarına tanık oluyoruz. Özellikle <strong>Türkiye&#8217;deki liberallerin modernizmin etkisiyle din, vicdan ve ahlâk gibi konulara uzak durmaları bizce büyük bir hata.</strong> Oysa Locke, Hume, gibi filozoflardan Pascal Salin, David Friedman, David Schmidtz, Randy Barnett gibi günümüz tartışmalarına yön veren düşünürlere kadar liberalizmin önemli imzaları ahlâk-erdem üzerine değerli çalışmalar yapmışlar. Bunun yanında elbette Türkiye&#8217;nin gelenekleri, sosyal ve dinî referansları var. Bu &#8220;kültürel&#8221; mirasa <strong>rağmen</strong> liberal olmak yerine o miras sayesinde özgürlüğü savunmak mümkün değil midir?</p>
<p> Bu mirası ve zihinsel altyapıyı anlamak, içselleştirmek ve onunla uyumlu somut projeler ortaya koymak belki de Türkiye liberalleri için daha isabetli olacak. Sonunda varacakları yer batı liberalizminden çok uzak olabilir ama en azından ülkenin gerçeklerine aykırı düşmemiş olacaklar&#8230; kanaatimizce.</p>
<p> Türk solunda da gördüğümüz bu ideolojik sadakat aslında hem solcularımızın hem de liberallerimizin ayağında birer demir gülle. <strong>Artık liberal (ya da sol) sayılamayacak bir duruşa gelme korkusuyla halkın dinine ve geleneklerine uzak durmak</strong>, insanlığın vicdan krizini görmezden gelmek bu görüşteki siyasî projeleri frenlemeye devam edecek. Bu konuda Enver Gülşen&#8217;in &#8220;<a title="Permanent Link to Solun Din İle İlişkisinde Bocalamasının Sebepleri" href="http://www.derindusunce.org/2009/01/16/solun-din-ile-iliskisinde-bocalamasinin-sebepleri/">Solun Din İle İlişkisinde Bocalamasının Sebepleri </a>&#8221; adlı makalesi perdeyi bir parça aralamıştı.</p>
<p> Dünyada bir çok şey hızla değişiyor. Neredeyse on yılda bir yenilenen ve bu dünya(lar)da insanın, ödevlerinin, iyinin, kötünün yerini tekrar tekrar tartışmaya açmak doğal bir ihtiyaç. Bir yandan <strong>çok farklı bireysel yaşamların iç içe geçmesi bireysel özgürlükleri ve farka saygıyı siyasetin vazgeçilmez bir parçası yapıyor</strong>. Diğer yandan özgürlük ve farkı savunmak bunlara duyulacak saygının da sınırlarını yeniden çizmeyi zorunlu kılıyor. Sitemizde bu düşünceyle yazılmış bazı yazılar şunlar:</p>
<ol>
<li><a title="Permanent Link to Pornografi Nasıl Sanat Oldu?" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/25/pornografi-nasil-sanat-oldu/">Pornografi Nasıl Sanat Oldu?</a></li>
<li><a title="Permanent Link to Otomobil, İktidar ve Cinsiyet" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/19/otomobil-iktidar-ve-cinsiyet/">Otomobil, İktidar ve Cinsiyet </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Çocukların cinsel istismarı" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/26/cocuklarin-cinsel-istismari/">Çocukların cinsel istismarı </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Çifte Cinayet: Tanrı'nın  Ölümünden İnsanın Ölümüne" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/04/cifte-cinayet-tanri%e2%80%99nin-olumunden-insanin-olumune/">Çifte Cinayet: Tanrı&#8217;nın Ölümünden İnsanın Ölümüne </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Estetik Beden Terörü" href="http://www.derindusunce.org/2008/09/18/estetik-beden-teroru/">Estetik Beden Terörü </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Çevreciliğe anti-modern bir bakış" href="http://www.derindusunce.org/2008/10/15/cevrecilige-anti-modern-bir-bakis/">Çevreciliğe anti-modern bir bakış </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Günah işleme özgürlüğü" href="http://www.derindusunce.org/2008/02/27/gunah-isleme-ozgurlugu/">Günah işleme özgürlüğü</a></li>
</ol>
<p> Piyasa mekanizması (ekonomi dışındaki alanlara uygulandığı durumlar da dahil) devlet müdahalesini bertaraf edebilecek iyi alternatiflerden biri kanaatimizce. Ama piyasa neticede bir &#8220;makina&#8221;. Devlet gibi insanın icad ettiği yapay bir sistem. Devletin veya piyasanın erdem üretmesi, vicdanımızın yükünü hafifletmesi bir ütopya bile değil. <strong>Meselenin bu bakışla ele alınması gerçeğin coğrafyasına aykırı.</strong></p>
<p><strong> </strong><strong>İç hastalık 3: &#8220;Cemaatsel&#8221; hak ve özgürlüklere sırt çevirmek</strong></p>
<p>Hamile olduğunu öğrendiği andan itibaren bir kadının kendine ve geleceğe bakışı değişir. Eşiyle ilişkilerine de yansır bu. Onlar artık cumartesi akşamları gidecekleri iyi bir film arayan iki sevgili değil geleceğe dair projeleri olan bir anne-babadır.</p>
<p> Boyu bir kaç milimetreyi geçmeyen bu küçük insan suya düşen bir mürekkep damlası gibidir. Hem suyun rengini değiştirir hem de kendisi suyun etkisiyle bir mürekkep damlası olmaktan çıkar. İnsan bir topluluğa girdiği andan itibaren çok yönlü bir etkileşim başlar. Bu etkileşimin takibi ya da kontrolü imkânsızdır. Sınıfa gelen yeni bir öğrenci, işe yeni alınan bir memur artık o eski &#8220;ben&#8221; değildir. Girdiği topluluk da o gelmeden önceki topluluk olmayacaktır.</p>
<p> Önemli nokta bu etkileşimin geri çevrilmesinin de imkânsız oluşudur.</p>
<p> Bu bağlamda bir arada barış içinde yaşaması umud edilen insanları bir torbadaki tenis topları gibi göremeyiz. <strong>Toplum hakları ve ödevleri birbirinin özgürlükleriyle sınırlanan bağımsız bireylerden oluşmaz. Hukuksal ya da siyasî çözümleri sadece bireysel modeller üzerine oturtmak ayrı bir hukukî ve siyasî varlık olan toplumun haklarını çiğnemek olur.</strong></p>
<p> Değerli yazarımız <a title="Enver Gülşen tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/envergulsen/">Enver Gülşen</a> bu konuda ek olarak söylemek istediklerimizi zaten dile getirmiş ve çok güzel bir makale yazmıştı: <a href="http://www.derindusunce.org/2008/12/08/kemalizm-demokratlik-ve-liberallik/">Kemalizm, Demokratlık ve Liberallik</a> adında.</p>
<p> Bu sebeple bu hastalığı daha fazla detaylandırmayacağız.</p>
<p> Yine liberalizm ve demokrat zihniyet konularının zengin biçimde ele alındığı <a href="http://www.derinsular.com/pdf/demokratlik-liberalizm.pdf">Mahçupyan-Yayla tartışmas</a>ı DerinSular.Com sitesinden okunabilir. Serdar Kaya&#8217;nın açıklayıcı notlar ve eleştiriler eklediği <a href="http://www.derinsular.com/pdf/demokratlik-liberalizm.pdf">43 sayfalık bu PDF dosyasını</a> incelemekte fayda var.</p>
<p> <strong>İç hastalık 4: Din ile özgürlüğün birbirine olan ihtiyacını görmezden gelmek</strong></p>
<p>İslâm da dahil büyük dinlerin ısrarla üzerinde durdukları ahlâkî kavramların özellikle de iyi ve kötüyü ayırd etmenin bir anlamı olması için insanın <strong>özgür</strong> olması gerekli. <strong>Özgür</strong> iradeye sahip olduğu içindir ki insan yaptıklarından sorumlu tutulabilir. İslam&#8217;ın (ve hemen bütün dinlerin) hakkıyla yaşanabilmesi için devlet herşeyden önce özgürlükleri azamî seviyeye çekmeyi amaçlamalı. Bu ise devletin küçülmesi, yerel idarelerin ve sivil kuruluşların güçlenmesiyle olabilir ancak. Bir başka deyişle dindarların açısından ideal bir devletin en önemli vasıflarından biri hak ve özgürlükleri azamî noktaya çekmek değil midir?</p>
<p> Diğer yandan özgürlüklerin azami noktaya çekilmesi için de insanların ahlâkî referanslara ihtiyaçları var. Bu illâ ki kitapları, ibadethaneleri ve ruhban sınıfıyla kurumsallaşmış bir din olmayabilir. Bir hayat felsefesi veya mistizim de insanların manevi açlığını doyurabilir. Onlara <strong>&#8220;bana yapılmasını istemediğim şeyi başkasına yapmayacağım&#8221;</strong> dedirtebilir.</p>
<p> Böyle bir manevî yapının eksikliği eninde sonunda insanları birer &#8220;para kazanma makinası&#8221; haline getiriyor. <strong>Hayattan aldığı hazzı maksimize etmeye programlanmış</strong> bu robotlar ne yapıp edecekler, başkalarının haklarına tecavüze yeltenecekler. Bu tecavüzlerin gelişen teknoloji &#8220;sayesinde&#8221; daha şiddetli, hızlı ve geniş çaplı olmasını engellemek elbetteki devletten ve/veya AB/BM tarzı uluslararası konstrüktivist kurumlardan beklenen bir görev olacak.</p>
<p> İnsan haklarını savunan ve ulusal sınırları içinde uygulayan Batı ülkelerinin aynı zamanda dünyadaki silahın büyük kısmını üretmeleri ne büyük bir çelişki. Yine aynı devletlerin Tahran&#8217;a nükleer silah konusunda uyguladıkları baskı ile kendi ellerinde bulundurdukları binlerce başlık artık saklanamayan ikiyüzlülüğün yeni bir ispatı.</p>
<p> İşte bu nokta Batı liberalizminin de açmazıdır. Bu çözülmeden Türkiye&#8217;de de liberal bir projenin hayat bulması imkânsız görünüyor. Bir başka deyişle erdem/ahlâk kavramlarını bireye hapsetmek meydanı hedonizme bırakıyor. Hedonizm ise ister zengin olsun ister fakir her topluma şiddet getiriyor. Batı avrupanın kendi içinde 2ci Dünya savaşından beri uygulamaktan kaçındığı şiddet, silah ticareti yoluyla dünyaya yayılıyor. Bugün demokratik ve liberal batı ülkeleri aynı zamanda dünyadaki bir çok soykırımın, diktatörün en büyük desteği durumunda.</p>
<p> Manevî referansların aşındığı özgür(!) toplumlar nefsanî tutkuların kölesi oluyorlar. Dünyevî zevkleri maksimize etmeyi amaç edinen bireyler ve topluluklar &#8220;yok edilme&#8221; korkusu ile diktatörlere ne kolay boyun eğiyorlar. Komünizm korkusunun yerini alan islâmî(!) terör karşısında batı demokrasilerinin çaresizliğini gözlemek yeterli değil mi?</p>
<p> Korkunun demokrasileri nasıl totaliter rejimlere dönüştürebileceğini &#8220;<a href="http://www.derindusunce.org/2007/04/25/onun-adi-asker-cani-neler-ister/">Onun adı asker, canı neler ister?</a>&#8221; adlı yazımızda anlatmıştık. Terör ve çevre kirliliği gibi küresel sorunları çözmeye yeltenen Avrupa Birliği&#8217;nin gittikçe konstrüktivist bir çizgiye oturmasının bir rastlantı olduğu söylenemez elbette. Göz boyamadan öteye geçmeyen Kyoto protokolü de gerçekte Küresel Isınmadan istifade edecek olan devletlerin elini rahatlatan bir uyku ilacı olmadı mı meselâ? (<a href="http://www.derindusunce.org/2007/07/11/kuresel-isinma-cok-iyi-bir-seydir/">Küresel ısınma çok iyi bir şeydir</a>)</p>
<p> Bir başka somut örnek ise 11 Eylül saldırılarından sonra ABD&#8217;de çıkarılan <strong>Patriot Act</strong> adlı kanun: Polisin ve yargının yetkilerini genişleten, bireysel özgürlükleri askıya alan bu kanun Amerikan demokrasisinin kendi ayağına sıktığı bir kurşundan başka bir şey değil.</p>
<p> İster <a title="Permanent Link to Çocukların cinsel istismarı" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/26/cocuklarin-cinsel-istismari/">Çocukların cinsel istismarını </a>ele alalım ister çevre kirliliği veya &#8220;vahşi&#8221; kapitalistlerin suçlarını sonunda aynı noktaya geliyoruz. İyiyi ve kötüyü ayırd etmek, iyiyi seçecek cesareti ve kuvveti kendinde bulmak.</p>
<p> İşte bu bağlamda Türk liberalleri din ile özgürlüğün birbirine olan ihtiyacını özgürlükçü hareketin kalbine yerleştirmeliler. &#8220;Din&#8221; derken elbette dah önce belirttiğimiz geniş anlamı kasdediyoruz. İnsan doğasının manevî açlığını ve bireysel vicdanı.</p>
<p> Bu manevî dayanaktan mahrum kalmış özgür bir güç eninde sonunda zulüme yol açar. Bu &#8220;vahşi&#8221; özgürlüğün bedelini ise hem ülkemizde hem de gezegenimizde her an ödüyoruz. Zaten Türkiye&#8217;de yaşayan insanların büyük çoğunluğunun da vicdansız bir liberalizme destek olabileceğini sanmıyoruz. Liberaller Türkiye&#8217;nin maneviyatından uzak durdukça Türkiye de onların fikirlerine soğuk bakacak. Siyasî manzara da haliyle sağcı konstrüktivistler ile solcu konstrüktivistler arasında paylaşılmaya devam edecek.</p>
<p> Özetle liberal hukukun yüksek bireysel fakat aynı zamanda toplumsal ahlâkı gerektirdiği kanaatindeyiz. İnsanların birbirlerine duydukları saygı devletin müdahalesini geriye itebilir. Tersine <strong>sorunlarını şiddet veya hile yoluyla çözmeye yönelmiş toplumlar güçlü merkezi devletleri ve devletin olmadığı yerlerde mafyalaşmayı kaçınılmaz kılar.</strong> Bu bakımdan erdem, ahlâk, vicdan gibi kavramlar liberalizmin üreteceği sonuçlar değil onun müttefikleridir.</p>
<p> <strong>İç hastalık 5: Konstrüktivizm ve konstrüktivist liberaller!</strong></p>
<p>Liberal düşüncenin tam zıddı olmasına rağmen konstrüktivist fikirlerin adeta bir virüs gibi liberal arkadaşların arasında dolaştığına da tanık oluyoruz. Anadili konuşma veya vicdan özgürlüğünde parlak fikirlerini okuduğumuz insanlar meselâ fuhuş, sübyancılık ya da çevre kirliliği söz konusu olduğunda <strong>&#8220;devlet nerede? bunlara verilen cezalar ağırlaştırılsın, ilgili bakanlıkların bütçeleri arttırılsın&#8221;</strong> diyebiliyorlar. Hatta son küresel krizden sonra &#8220;evet, liberal ekonomi iyidir ama devlet kontrolü lâzım&#8221; açmazına düşenler bile oldu. Oysa devlet de bir piyasa aktörü değil midir neticede? Devletin bir şirketten daha dürüst olmasını garanti edecek mekanizma olmadığına göre &#8220;sihirli değnek&#8221; başka bir yerde saklanmış olmalı!</p>
<p> (Buna karşı çıkacak dostların <strong><em>sovereignty funds</em></strong> konusuna bir göz atmaları yeterli olacaktır.)</p>
<p> Elbette &#8220;suç&#8221; kabul edilen eylemlerin cezalandırılması gerekir. Ama suç/suçlu korkusuyla veya sübyancılık gibi &#8220;iğrenç&#8221; suçlarla mücadele adına özgürlüklerimizden vazgeçmeye hazır mıyız? Bu suçların cezalandırılması kadar hiç işlenmemesini sağlamak üzerine kafa yormak gerekmez mi?</p>
<p> Unutmamak gerekir ki 1600&#8242;lerden 1900&#8242;lere kadar Avrupa&#8217;nın birçok ülkesinde <strong>&#8220;Tanrı yoktur&#8221; </strong>demek ağır bir suçtu. Krala sadakat göstermemek de öyle. Yine Avrupa&#8217;da çalmak bir insanı yaralamaktan daha ağır cezalandırılıyordu. Çünkü insanların çalınacak fazla bir şeyleri yoktu. Bir insanın ineğini veya atını çalmak o insanın bütün ailesini açlığa ve ölüme mahkum etmekti. Oysa bıçaklı kavgalar ve &#8220;ufak&#8221; yaralamalar yaygındı. Bugünkü hakaret veya ağız dalaşı gibi görülüyordu.</p>
<p> Günümüzde ise hırsızlığın bazı türleri &#8220;kabul edilebilir&#8221; çizginin altına indi. Meselâ İnternet üzerinde izinsiz kopyalanan film ve müziğin hesabı dahi tutulamıyor. Yine bugün &#8220;modern&#8221; toplumlarda insanın bedenine, fiziksel bütünlüğüne yönelik suçlar korku ve tiksinti uyandırıyor.</p>
<p> Bugün &#8220;kötü&#8221; algıladığımız eylemleri suç olarak tarif etmek, bunları cezalandırmak ve önlemek için gayret etmeliyiz. Ama insan toplumları dinamik yapılardır. Nasıl 1600&#8242;lerin kanunları bugüne hitab etmezse 1900&#8242;lerin endüstriyel devletlerinin hukuk anlayışı da bize hitab etmez.</p>
<p> Liberal düşünceyi savunan gençlerin &#8220;iğrenç&#8221; suçlar karşısında bile soğuk kanlılıklarını korumaları gerektiğini düşünüyoruz. Fuhuş veya çocuk istismarı gibi suçların insanı metalaştıran, bir mal/hizmet gibi görünmesine yol açan bir tarafı var.</p>
<p> Şu &#8220;imdaaat devlet yetiş&#8221; diye haykırma refleksinden kurtulup önce <strong><em>&#8220;insan neden bir mal/hizmet mertebesine indirgenmiş?&#8221;</em></strong> diye sormak gerekiyor bir liberal olarak.</p>
<p> Neticede dinamik insan topluluklarının hukuk sorunlarının son derecede statik yapılı devletlerce çözümlenebileceğine inanmıyoruz. Suç işlemiş insanları &#8220;hırsız, katil, tecavüzcü&#8221; diyerek hapise atmak yerine &#8220;suç işlemiş insan&#8221; olarak kabul eden bir hukuk anlayışını tesis etmek kanaatimizce daha isabetli olacak. Aksi takdirde endüstri devriminin ve modernleşmenin mirası olan cezaevlerini &#8220;kusurlu&#8221; insanlarla doldurmaya ve onların suçlarına katlanmaya devam edeceğiz. (Bkz. <a title="Permanent Link to Cezaevleri okul olsun !" href="http://www.derindusunce.org/2009/01/14/cezaevleri-okul-olsun/">Cezaevleri okul olsun !</a>)</p>
<p><strong> Sonuç</strong></p>
<p>Liberaller birey ve piyasa gibi liberalizmin temel kavramları da dahil her konuyu özgürce tartışacak cesareti göstermeliler. Liberal düşünürlerden devraldıkları mirası statik bir varlık olarak savunmak yerine içinde yaşadıkları toplumun gerçekleriyle bağdaşacak yeni siyasî modeller kurmalılar.</p>
<p> CHP&#8217;nin içine düstüğü &#8220;halkı adam etme&#8221; yanılgısına düsmeden, tevazu ve özveriyle varacakları yerin adı büyük ihtimalle artık &#8220;liberalizm&#8221; olmayacaktır. Ama siyasî başarı onları liberalizmin dışında bir yerde bekliyor olabilir.</p>
<p> <strong>Tavsiye makaleler</strong></p>
<ul>
<li> <a title="Permanent Link to Çevreciliğe anti-modern bir bakış" href="http://www.derindusunce.org/2008/10/15/cevrecilige-anti-modern-bir-bakis/">Çevreciliğe anti-modern bir bakış </a></li>
<li><a title="Permanent Link to Kapitalizme ahlâk bulaştırılabilir mi?" href="http://www.derindusunce.org/2008/11/04/kapitalizme-ahlak-bulastirilabilir-mi/">Kapitalizme ahlâk bulaştırılabilir mi?</a></li>
<li> <a href="http://www.derindusunce.org/2008/08/11/islam-ve-kapitalizm-uzerine1/">İslam ve Kapitalizm Üzerine(1)</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2008/08/14/islam-ve-kapitalizm-uzerine2/">İslam ve Kapitalizm Üzerine(2)</a></li>
<li> <a href="http://www.derindusunce.org/2008/03/26/dikkat-liberalizm-sevmeyin-kabuklu-yemis-vermeyin-1/">Dikkat Liberalizm! Sevmeyin, Kabuklu yemiş vermeyin! (1)</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2008/03/27/dikkat-liberalizm-sevmeyin-kabuklu-yemis-vermeyin-2/">Dikkat Liberalizm! Sevmeyin, Kabuklu yemiş vermeyin! (2)</a></li>
<li> <a href="http://www.derindusunce.org/2008/01/02/islam-ve-liberalizm-kisa-bir-bakis/">İslam ve Liberalizm: Kısa Bir Bakış</a></li>
<li><a href="http://www.derindusunce.org/2008/01/05/islam-ve-liberalizm/">İslam ve Liberalizm: İkinci bölüm</a></li>
<li> <a href="http://www.derindusunce.org/2007/11/20/vahsi-olan-kapitalizm-degil-devlettir/">Vahşi olan kapitalizm değil devlettir</a></li>
</ul>
<p>&#8230;Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Kara Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-10169" title="liberalizmin_kara_pt" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_pt.jpg" alt="" width="165" height="288" /></a>Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde <strong>liberalizmin tehlikeli yönleri</strong> hatta <strong>YIKICI UNSURLARI</strong> da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek <strong>liberalizmin kusurlarını</strong> ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…</p>
<p>Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/06/liberalizmin_kara_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Liberalizmin Ak Kitabı</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank"><img class="alignleft" title="liberalizmin-ak_kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin-ak_kitabi-221x300.jpg" alt="" width="133" height="221" /></a>1930 model bir ulus-devletin, bir <strong>“devlet babanın”</strong> çocuklarıyız. Son derecede <strong>“Millî”</strong> bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik <strong>“millî”</strong> okullarda. <strong>“Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek”</strong> için eğitildik, eğilip büküldük.</p>
<p>Liberallerin dilinden düşmeyen <strong>“Bireysel haklar ve özgürlükler”</strong> bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de <a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">bu kitapta </a>liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. <strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/03/liberalizmin_ak_kitabi.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/02/19/liberaller-neden-basarisiz/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/19/liberaller-neden-basarisiz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yasaperestlik, kurbanlaş(tır)ma ve Filistin Direnişi</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/yasaperestlik-kurbanlastirma-ve-filistin-direnisi/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/yasaperestlik-kurbanlastirma-ve-filistin-direnisi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Feb 2009 12:03:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>

		<category><![CDATA[Batı]]></category>

		<category><![CDATA[Cihad]]></category>

		<category><![CDATA[Filistin]]></category>

		<category><![CDATA[filistin sorunu]]></category>

		<category><![CDATA[insan haklari]]></category>

		<category><![CDATA[uluslararasi adalet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=3390</guid>
		<description><![CDATA[Konuk Yazar: Hilal Kaplan
Evrensel olarak İnsan Hakları söylemi, tanınabilir bir insan öznesi olduğu varsayımından yola çıkar. Varoluşun merkezinden Tanrı&#8217;yı alıp yerine insanı ikame etmeyi hedefleyen hümanist söylemin tipik bir ürünüdür. Yani ilan ettiği gibi zamanlar ve mekanlar üstü değil aksine içinden çıktığı tarihsel-toplumsal ve dolayısıyla siyasal-ideolojik koşullara bağ(ım)lıdır. Dolayısıyla belli bir söylem düzenine özgü, inşa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090104_derin_dusunce_org_filistin_sorunu_siyonizm2.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-3394" title="20090104_derin_dusunce_org_filistin_sorunu_siyonizm2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090104_derin_dusunce_org_filistin_sorunu_siyonizm2.gif" alt="" /></a>Konuk Yazar:</strong> Hilal Kaplan<a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/02/20090104_derin_dusunce_org_filistin_sorunu_siyonizm.gif"></a></p>
<p>Evrensel olarak İnsan Hakları söylemi, tanınabilir bir insan öznesi olduğu varsayımından yola çıkar. Varoluşun merkezinden Tanrı&#8217;yı alıp yerine insanı ikame etmeyi hedefleyen hümanist söylemin tipik bir ürünüdür. Yani ilan ettiği gibi zamanlar ve mekanlar üstü değil aksine içinden çıktığı tarihsel-toplumsal ve dolayısıyla siyasal-ideolojik koşullara bağ(ım)lıdır. Dolayısıyla belli bir söylem düzenine özgü, inşa edilmiş, tarihsel bir kavramdır. İnsan hakları söylemindeki tüm insanları kapsadığını iddia eden evrensel insan anlayışı aslında muhtelif ‘insan hallerine&#8217; dair öznelliklerin ve bunlara bağlı olan iktidar ilişkileri ile sorumluluk dağılımlarının üstünü örter. Mezkur insan hakları anlayışı aslında ‘daha az insan&#8217; olanların kurbanlıklarını benimsemelerini telkin eden bir tür teselliden ibarettir.<span id="more-3390"></span></p>
<p>Kurban kelimesi, burada hususi bir önem teşkil ediyor zira İnsan Hakları Beyannamesi, insanı temelde aciz bir kurban olarak konumlandırarak başına gelmesi muhtemel ‘kötülük&#8217;lere uğramama hakkı olduğuna dair bir perspektif sunar.</p>
<p>Bu beyanname, hakları çiğnenenlere ‘haklarının çiğnenmeme hakları&#8217; olduğunu beyan ederek asıl faili -hakkı çiğneyeni- görünmez kılmaya ve bu suretle insan denen heyulanın kurbanlığını takdis etmeye yöneliktir.</p>
<p><strong>Ayaklanmayacaksın! </strong></p>
<p><strong> </strong>Daha iyi açıklamak için şunu sormak gerek: İnsanların neden bu kötülüklere maruz kalmama hakkı vardır? El-Cevap: Ayaklanmamaları için! Beyanname&#8217;den okuyalım: ‘İnsanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının esaslı bir zaruret olmasına&#8230;&#8217; Ayaklandığınız andan itibaren bambaşka bir hikaye başlar çünkü, artık kurban-insan değilsinizdir. Görünen o ki, bu grotesk metin yerleşik düzenin tesisi ve teminini daha ‘insancıl&#8217; bir görüntü altında gerçekleştirmek için ortaya çıkarılmıştır.</p>
<p> Dünya&#8217;nın sefaletine dayalı bu düzenin, kurban-insanı merkezileştirip onun acziyetinden beslenerek kendini yeniden ürettiğini göremeyeniniz var mı? Ne yazık ki var. İnsan hakları söyleminin ihtiva ettiği konformist boyutla çok paralel olarak mazlumlara kurban olmalarını vaz eden bir söylem de mevcut. Bunun bir örneğini İsrail sorununa dair geçen haftaki iki köşe yazısıyla veren değerli Markar Esayan özetle ‘şiddetin her türlüsünü, her durumda&#8217; reddetmek gerektiğini, bu yüzden İsrail&#8217;den de Filistin&#8217;den de savaşanların ‘şiddete tapar&#8217; olduğunu öne sürüyor. Ayrıca hepimizin birer ‘öldüren&#8217; ve ‘kurban&#8217; olarak rollerimizin mütemadiyen değiştiğini vurgulayıp, uygulanan şiddetin de ‘öç alma hakkı&#8217; üzerinden meşrulaştırıldığını ekliyor.</p>
<p><strong>Faili meçhul kılmak </strong></p>
<p><strong> </strong>Öncelikle belirtmem gerekir ki, Markar Bey&#8217;in öne sürdüğü hepimizin ‘hem öldüren, hem de kurban&#8217; olduğumuz iddiası biraz önce açıklamaya çalıştığım ‘kurbanın yüceleştirilmesi&#8217; söylemiyle çok paraleldir. ‘Kurban-öldüren&#8217; ikiliğinde kurban ‘iyi&#8217; olanı, öldüren ‘kötü&#8217; olanı temsil eder. Buradan yola çıkarak Markar Bey iyi olanı yani -İsevi bir kendini feda edişi anımsatan- kurban olmayı tercih etmenin ahlaki açıdan doğru bir pozisyon olduğunu iddia ediyor. Bense bu ikiliğe katılmadığımdan meseleyi ‘mazlum-zalim&#8217; ikiliği üzerinden ele almak istiyorum.</p>
<p> </p>
<p>İşe Markar Bey&#8217;in iddiasının çok vahim bir sonucu olduğunu söyleyerek başlamak gerek: <strong>Faili meçhul kılmak</strong>. Her zulmün belli bir faili vardır ve bu belirlenmiş zemin üzerinden adaletin tesis edilmesi için uğraşılır. Fakat mevcut bir zulüm karşısında mazlum ve zalim pozisyonlarının temellendiği zeminin mütemadiyen değiştiğini iddia etmek adaletin tesisine yönelik bütün çabaların önünü keser. Bu manada eğer amaç adaletin tesis edilmesiyse zalimi mazlumdan ayrıştıracak söylemsel mekanizmaları canlı tutmak elzemdir.</p>
<p>Bu bakış açısından bakınca bomba altında yaşam savaşı veren Filistinli ile bombalamayı yakın bir yerden dürbünle seyreyleyen İsrailli eşit derecede zalimdir ve mazlumdur. Mazlumluk da zalimlik de şüphesiz statik kimlikler değiller. Bir insan topluluğu bugün mazlumken yarın zalim olabilir.</p>
<p>Burada önemli olan zulmün yaşandığı ‘an&#8217; içinde mazlum ve zalim kimliklerinin belirlenmesi ve buna göre mazlum olanın yanında etik bir pozisyon alınmasıdır. Buna mukabil, Markar Bey çözüm olarak hem kurban hem de öldüren olduğumuz gerçeği ile yüzleşip af dilemeyi öneriyor. Sanırım bu yine Hıristiyan geleneğinden neşet eden bir tür ‘itiraf et ve af dile&#8217; formülasyonunun mezkur durum için adapte edilmiş halini andırıyor. İtiraf mekanizması önemlidir ama adaletin tesis edilmesi noktasında belki yapılabilecek en son ve zayıf eylemdir. Üstelik itiraf bir ‘af&#8217;la beraber gelir. Yani insanın içindeki o iyi-kötü, mazlum-zalim, kurban-öldüren ikiliği arasındaki gerilimi diri tutmaz.</p>
<p><strong>Adalette af seçeneği </strong></p>
<p><strong> </strong>Oysa insanı hem kendine hem de başkalarına zulmetmekten alıkoyan yegane şey adalet ile arasında kurduğu bu gerilimli ilişkidir. ‘Af olunan&#8217;dan her zaman tekrar zulüm beklemeye hazır olabiliriz. Kolonyalizm tarihi bunun örnekleriyle doludur. Kaldı ki adalete en uzak olan bu ‘af&#8217; seçeneğini öncelikli bir öneri olarak sunmak da insanı aciz olan kurban pozisyonuna zapt eder. Aciz olmak kurbanlığı içinde hiçbir şeyden sorumlu olmamaktır. Halbuki mazlum olmak -kurbanlığın öngördüğü gibi- aciz olmak demek değildir, her zaman adaletli olanı gözetmek şarttır.</p>
<p> Peki, iddia edildiği gibi ‘kurban olmak hakikaten ‘iyi&#8217; olana götürür mü?&#8217; diye sorduğumda, aklıma ilk olarak Yahudi halkını toptan katletmeyi amaç edinmiş Holokost geliyor. Yaklaşık 6 milyon Yahudi&#8217;nin öldürüldüğü toplama kamplarında birkaç istisna dışında Yahudi tutsaklar kelimenin tam anlamıyla kurbandı. İsyan etmediler, kaçmayı denemediler, örgütlenmediler.</p>
<p>Gayet ‘rasyonel&#8217; bir şekilde, verimlilik hesapları eşliğinde sistematik olarak bir halk nerdeyse yok edildi ve mazlumlar kurban oldu. Tüm dünya olan bitene ‘kurban bilgeliğiyle&#8217; yaklaşsaydı dünya üzerinde Yahudi insan kalmayabilirdi.</p>
<p>Çok şükür ki Naziler savaşı kaybetti ama Holokost&#8217;tan türeyen ‘kurban&#8217; söylemi başka zulümlerin meşrulaştırılmasına vesile oldu. Şu anda İsrail&#8217;e birçok Batılı çevrenin sert tepki koyamamasının ardındaki faktör tam da bu ‘kurban&#8217; söylemidir.</p>
<p>Amerikalı Yahudi bir akademisyen olan Norman Finkelstein&#8217;in üniversitesinden istifa etmek zorunda kalmasına sebep olan aşağıdaki sözleri üzerinden ‘kurban&#8217; söyleminin siyasal alandaki korkunç izdüşümüne bir daha bakalım: <em>Dünyanın hem en heybetli ordularından birine ve hem de en tüyler ürpertici insan hakları siciline sahip İsrail, eleştiriye karşı bağışıklık kazanmak için kendisini sürekli bir <strong>kurbanlar devleti</strong></em> olarak takdim etmektedir<em>.&#8217;</em>‘Kurbansallaşan&#8217; söylemler zulme evirilmeye çok müsaittir ve bu açıdan kurbanlık üzerine kurulan siyasal bir söylemden herhangi bir hayır sadır olmasını beklemek daha fazla zulmün yanı başımızdan sessizce geçip gitmesinden başka bir şeye yaramaz.</p>
<p><strong>Kurbanlar devleti </strong></p>
<p> Son olarak en önemsediğim bölüm olan ‘şiddetin her türlüsünü her durumda reddetmek&#8217; önerisine gelelim. Bu öneri aslında bir tür ‘yasa&#8217; ortaya koyuyor ama ilginç bir şekilde ‘her durumda&#8217; dendiği için bu ‘yasa&#8217;nın istisnası yok. İşte tam bu nokta bizi başından beri bahsettiğimiz ‘insanlık&#8217; mevzularının kilit noktası olan adama, Immanuel Kant&#8217;a getiriyor. Zira Kant&#8217;ın teorik tasavvuruna göre de ‘ahlaki yasa&#8217;nın her durumda ve her şekilde uygulanması gereken, saf bir biçimi vardır. Jacques Lacan, ‘<em>Kant avec Sade&#8217; </em>isimli meşhur makalesinde Sadizmin babası Marquis de Sade&#8217;ın ‘gizli bir Kantçı&#8217; olduğundan bahseder. Zira aynı Kant gibi Sade&#8217;ın da uyduğu ‘yasa&#8217;nın (‘Yasayı ihlal et&#8217;) istisnası yoktur. Bu noktadan bakınca görülen, Markar Bey&#8217;in tüm ‘insanlığa&#8217; ama önce Filistinliler&#8217;e önerdiği, istisnası olmayan bir ‘yasa&#8217; olan ‘şiddeti reddet&#8217;, ironik bir biçimde İsrail&#8217;in uyguladığı ve yine istisnası olmayan ‘şiddet uygula&#8217; yasası ile örtüştüğüdür.</p>
<p><strong>‘Yasa&#8217;nın istisnaları </strong></p>
<p><strong> </strong>Aslında böylelikle farklı görünüme sahip olsalar da aynı ahlaki -unutmayalım ki Sade dahil hepimizin bir ahlakı var- düzlemden neşet eden iki söylemle karşı karşıya olduğumuzu keşfediyoruz. Meğer Markar Bey, bize ‘öldüren&#8217; ile empati kurmamayı salık verirken aslında ‘öldüren&#8217;inki ile paralellik arz eden bir ahlaki ilişki öneriyormuş. Bir taraf çocuk, kadın, yaşlı gibi ‘istisnaları&#8217; dikkate almadan ‘yasa&#8217;ya uyup şiddet uygularken, diğer taraf açlık-ilaçsızlıktan ölümü beklese de, tüm sevdiklerinin bombalarla yok edildiğine şahit olmuş olsa da, belki çocuğu gözünün önünde suyla dahi söndürülemeyen fosfor bombaları yüzünden kömüre dönmüş olsa da ‘yasa&#8217;ya uyup şiddet uygulamayacaktır. Yasa öyle diyordur. Kurban, kurban olarak kalacak ve adalet için uğraşmayacaktır. Kurban herhangi bir şey yapmaktan muaftır. Onu yüce kılan budur, aksi takdirde kurban da zalimdir, şiddete tapmaktadır.</p>
<p>  Aşağılamayı tek iletişim biçimi, tabi kılmayı tek varolma biçimi, zulmü ise tek iktidar biçimi olarak görenlere karşı adaleti tesis etmeye çabalamak yerine ölmeyi beklemek mi gerekir? Ya ısrarla ‘önce adalet, sonra barış&#8217; diyen Filistin Direnişi&#8217;ni bir ‘öç alma hareketi&#8217; değilse? Ya onları motive eden şey iki halkın da çocuklarına daha iyi bir gelecek bırakmak ise? Ya -söylemlerinde de anlattıkları gibi- tüm Yahudiler&#8217;in değil ama sınırlarını hala ilan etmeyen işgalci İsrail Devleti&#8217;nin karşısında mücadele ettiklerini düşünüyorlarsa? Görüldüğü gibi ‘yasa&#8217; karşısında tüm bunlar anlamsızdır. Çünkü tüm ‘Ya..&#8217; ile başlayan cümleler birer istisnaya tekabül eder ve ‘yasa&#8217; istisna kabul etmez.</p>
<p><strong>Nihai çözüm mümkün mü? </strong></p>
<p><strong> </strong>Yukarıda aslında ‘yasa&#8217; dediğimiz kavramın gündelik hayata dokunmadıkça nasıl da içi boş bir şey olduğunu vurgulamaya çalıştım. Bu manada şiddet içeren her eylemin kayıtsız şartsız kötü ilan edilmesinin hayatın daimi karmaşıklığını ıskalamaktan ileri geldiğini düşünüyorum. Hiçbir ‘yasa&#8217;nın kendi içinde, kendinden menkul bir anlamı yoktur. ‘Yasa&#8217;yı şekillendiren hayatın ta kendisidir. Örneğin tüm mahkeme sistemi bu yüzden vardır. Mahkemelerin temel işlevi yürürlükte olan kanunları (yasa) önlerine gelen insanlık hallerine (istisnalar) göre değerlendirmek ve yargıya varmaktır. Muhtevadan yoksun ve dolayısıyla sadece bir formdan ibaret olan ‘yasa&#8217;ya uymanın en ‘güzel&#8217; örneklerini Nazi döneminden bulabiliriz.</p>
<p> Hatırlarsanız Nürnberg Mahkemeleri&#8217;nde yargılanan eski Naziler ‘biz sadece emirlere (yasalara) uyuyorduk&#8217; diyerek kendilerini savunmuşlardır. Dolayısıyla, ‘yasaperest&#8217; olmanın kendisi tam da ahlakın, vicdanın, insafın yani kısaca istisnaya yol açabilecek tüm beşeri özelliklerin üstünü çizen bir hususiyete sahiptir. ‘Yasa&#8217; dediğimiz form, içi ancak ‘adalet&#8217;e tekabül eden bir muhteva ile varolduğunda anlamlıdır. Bu minvalde ‘yasa&#8217; ile ‘adalet&#8217; arasında belli bir gerilimin mevcut olması gerekir.</p>
<p>İşte bu yüzden ‘yasaperest&#8217; olmak yerine adaleti tesis etmeyi nihai gaye olarak tayin etmeli ve bunu en başta bir zalim olma potansiyeli taşıyan kendimizde tesis etmeliyiz.</p>
<p>Hülasa, mezkur kurban jargonu ve ‘yasaperestlik&#8217; tam da neo-liberal işgalin tüm dünyadaki mazlumlardan beklediği, insanların yerleşik düzenden hasıl olan tüm zulümlere ‘kendiliklerinden&#8217; teslim olmalarını öngören ideal özne pozisyonudur. Hatta duruma uygun olarak söyleyelim ‘Nihai Çözüm&#8217;dür fakat uygulanması neyse ki ‘insani&#8217; açıdan mümkün değildir.</p>
<p>*<em>Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü yüksek lisans öğrencisi</em></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/02/05/yasaperestlik-kurbanlastirma-ve-filistin-direnisi/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/02/05/yasaperestlik-kurbanlastirma-ve-filistin-direnisi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

