<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>

<channel>
	<title>Derin Düşünce &#187; Aşk</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/category/ask/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 25 May 2012 09:41:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
	<language>en</language>
			<item>
		<title>Aşkın Kitabı : Güvercin Gerdanlığı “Sevgiye ve Sevenlere dair”</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2012/03/12/askin-kitabi-guvercin-gerdanligi-%e2%80%9csevgiye-ve-sevenlere-dair%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2012/03/12/askin-kitabi-guvercin-gerdanligi-%e2%80%9csevgiye-ve-sevenlere-dair%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Mar 2012 21:20:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=21038</guid>
		<description><![CDATA[Güvercin Gerdanlığı[1] 10 ve 11.yy.larda yaşamış, hukuk, hadis, metod, milletler, dinler, tarih, soybilimi, siyaset, ilâhiyat, edebiyat&#8230; alanlarında uğraşmış, 400 eser yazmış olan Endülüslü şair, mezhep imamı, filozof, polemikçi ve hukuk bilgini İbn Hazm&#8217;ın en önemli eserlerinden biridir. İbn Hazm&#8217;ın künyesi Ebû Muhammed, lakabı İbn Hazmdır. Döneminde İbn Hazm ez-Zâhirî olarak ünlenmiştir. 994 yılında Kurtuba sarayında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/guvercin_gerdanligi.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-21039" title="guvercin_gerdanligi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/03/guvercin_gerdanligi.jpg" alt="" width="220" height="338" /></a>Güvercin Gerdanlığı<a name="_ednref1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_edn1">[1]</a> 10 ve 11.yy.larda yaşamış, hukuk, hadis, metod, milletler, dinler, tarih, soybilimi, siyaset, ilâhiyat, edebiyat&#8230; alanlarında uğraşmış, 400 eser yazmış olan Endülüslü şair, mezhep imamı, filozof, polemikçi ve hukuk bilgini İbn Hazm&#8217;ın en önemli eserlerinden biridir. İbn Hazm&#8217;ın künyesi Ebû Muhammed, lakabı İbn Hazmdır. Döneminde İbn Hazm ez-Zâhirî olarak ünlenmiştir. 994 yılında Kurtuba sarayında doğan Hazm, 1064 yılında Ment Lisem köyünde vefat etmiştir.</p>
<p>İbn Hazm&#8217;ın bu eseri İspanyolca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Rusça, Fransızca, Japonca, Felemenkçe ve Kazakça&#8217;ya çevrilmiş; bizde 1979 - 1980 yılları arasında bazı bölümleri Diriliş dergisinde yayınlanmıştır.</p>
<p>Güvercin Gerdanlığı, Klâsik İslâm edebiyatında, boyna geçen ve ölünceye kadar çıkmayan <em>&#8216;aşk zinciri&#8217;</em> anlamına gelen bir semboldür. Birçok şair tarafından kullanılan bu sembol, Hazm&#8217;ın eserinin de adı olmuş ve bu sembolle Hazm, aşkı, aşkın insan üzerindeki etkilerini, kendi deyişiyle arazlarını anlatacağını belli etmiştir.</p>
<p>İbn Hazm&#8217;ın Güvercin Gerdanlığı (Tavku&#8217;l-hamâme fi&#8217;l-ülfe ve&#8217;l-ullâf) adlı eseri, Mahmut Kanık&#8217;ın çevirisi esas alınarak incelenmiştir. Eser, Kanık tarafından iki bölüm olarak hazırlanmış; birinci bölümde Hazm&#8217;ın Güvercin Gerdanlığı eseri verilirken diğer bölümde Endülüs Edebiyatı ve Hazm&#8217;ın hayatına dair bilgiler <span id="more-21038"></span> verilmiştir. İnceleme bu iki bölüm esas alınarak yapılacaktır.</p>
<p>Birinci Bölüm: GÜVERCİN GERDANLIĞI</p>
<p>İbn Hazm, Güvercin Gerdanlığı&#8217;nı giriş bölümünden hemen sonra, alt bölümlerle birlikte, aşkı otuz başlık altında inceler.</p>
<p>On tanesi: Aşkın kaynakları ve belirtilerini işler.</p>
<p>On iki tanesi: Aşkın arazlarını, iyi-kötü yanlarını işler. Yardımsever dost, birlik, sır saklama, sır söyleme, itaat, muhalefet; sonra herhangi bir şeyi sevip artık başka hiçbir şeyi sevmeyecek âşık, arzuların ılımlaştırılması, sadakat, ihanet, bitkinlik, hastalık ve son olarak ölüm.</p>
<p>Altı tanesi: Aşkla içeriden gelen belâlar ve âfetleri işler. Eleştirmeci, gözetleyici, gizli-kötü haberci, kaçınma, ayrılık ve unutma.</p>
<p>İki tanesi: Günahın çirkinliği, iffete dair güzel sözleri işler.</p>
<p>Teknik ve içerik anlamda esere baktığımızda:</p>
<p>Düzyazı, kısa öyküler, kendisine ve başkalarına ait uzun-kısa şiirler karşımıza çıkar. Düzyazılarda secili üslubu seçen şair, şiirlerin büyük çoğunluğunu kendisine ait şiirlerden seçmiştir. Nazım birimi olarak, beyit ve kıtalar; nazım şekli olarak özellikle kaside; ölçü olarak değişik aruz kalıplarını tercih etmiş, bu çeşitlilik şiirlerini monotonluktan kurtarmış; şiirlerinde bolca söz sanatı kullanarak (benzetme, istiare&#8230;) şair yönünün ustalığını ispatlamıştır. Düzyazılarda kendi hayatından, çevresindeki insanlardan kimi de tanık olmasa bile kendisine anlatılan olaylardan örnekler vererek eserini gerçeklikle ilişkilendirmiş, bir nev&#8217;i savunduğu tezi bu açıklamalarla kanıtlamıştır. Gerçek hayata ait kısımlarda olayları yaşayan kişilerin isimlerini vermiş, hatta çok cesur sayılabilecek örnekleri ve yaşantıları anlatmaktan çekinmemiştir.</p>
<p>Güvercin Gerdanlığı&#8217;nın türüne şudur şeklinde teknik bir sınırlandırma yapılması mümkün değildir. Ne öykü ne kasidedir, ne düzyazı ne de şiirdir. Tüm bunların toplamıdır. Hatta içinde ayet, hadis, dinî bilgi, naaslar, siyasi olaylar, dönemin sosyal, kültürel ve edebi yapısı, soyut bilginin tümevarım yöntemiyle incelenmesi, psikolojik tahliller ve mantıkî önermeler&#8230; içerir. Anlatıcı kişi kendisidir ve öznel yargılar eserin birçok yerinde karşımıza çıkar ama bunu destekleyen örnekler, Kuran&#8217;dan, Tevrat&#8217;tan, Eski Yunan&#8217;dan alıntılar, kanıtlar ve içeriklerle.</p>
<p>Eserin yazılış sebebi, Hazm&#8217;ın kıramayacağı kadar değer verdiği ve sözünü emir telâkki ettiği bir dostunun kendisinden &#8220;aşkı, çeşitli anlamlarını, nedenlerini, a&#8217;razlarını, değişikliklerini, onu kuşatan elverişli durumları tasvir eden&#8221;(s:34) bir eseri tamamen gerçeğe bağlı kalarak, dıştan bir şey katmadan kaleme almasını istemesidir. </p>
<p>Eserin teknik anlamdaki kusuru ise, kimi yerlerde şairin konu dışına çıkarak konu bütünlüğünü bozmasıdır. Konu dışına çıktığının farkındadır yazar. Şöyle der bu yerlerden birinde: &#8220;Gerçi bütünüyle konumuzla ilgili değil; önceki paragrafla şu paragraf ne kitabın ne de bölümün çerçevesine giriyor; fakat yukarda belirttiğimiz koşullara uygun bir biçimde yaklaşıyor, der (s:130) ve misafirliğe gittiğinde kendisine kaba davranan ve kendisini önemsemeyen arkadaşının yaptıklarını anlatır. Başka bir yerde de : &#8220;Kuşkusuz bu iki durum, bu bölümün dışına çıkıyor.&#8221;(s:203) der.</p>
<p> </p>
<p>Tekniğindeki en güzel kısımlarsa benzetmelerinin orjinalliği ve güzelliğidir ki burada şair yaratılışının heyecanını, güzele olan aşkınlığını, hassasiyetini mübalağa ve teşbihlerin ardından ortaya çıkarttığını gözlemleriz:</p>
<p>&#8220;Ayrılığın pek yakın olmasından mı korkuyorsun? Binek hayvanlarının adımlarının hızlanışını görmekten yüreğin mi burkuldu ne?&#8230; Ayrılık, üzerimize çökünce, bir ölüm kılavuzudur.&#8221;</p>
<p>&#8220;O gün kısır bir kadının ilk kez bir çocuk dünyaya getirişi gibi, hep karavana atarken ilk kez hedefi vuran ok gibi oldu.&#8221; (s:148)</p>
<p>Mugis Sarayı&#8217;ndaki evleri anlattığı bir düzyazıda: &#8220;Bir zamanlar erinç dolu yerler iken, şimdi artık tanınmayacak bir hâlde, virân olmuş; bir zamanlar aşk ve ülfet yeriyken, şimdi ıssız çöl olmuş; vaktiyle sıra sıra zarif, güzel görüntülü evler iken şimdi korkunç, ürkütücü harabelere dönmüş; önceleri güvence yerleriyken şimdi uğursuz, şom, engebeli dar yollar ve çukurlara dönmüş. Bir zamanlar oralarda, aslan gibi adamlar, ellerinden bin türlü maharet akan heykel kadar güzel bakireler dolaşırken; şimdi kurtların uluduğu yuvalar, şeytanların bağırdığı alanlar, cinlerin çılgınca eğlendiği aralıklar, gulyabanilerin dolaştığı korkulu yerler, vahşi hayvanların barınakları olmuş&#8230; O güzelim salonlar, güzel görüntüleri üzüntü ve kederi dağıtan o güneş gibi parlayan süslü gelin odaları şimdi harabeye dönmüş, tamamen yıkılmış, açık aslan ağzına benziyor&#8230; &#8221; (s:149)     </p>
<p> </p>
<p>Güvercin Gerdanlığı&#8217;ndaki Bölümler:</p>
<p> </p>
<p>Aşkın Mahiyeti</p>
<p> </p>
<p>Önce burada aşk nedir&#8217;e cevap verir Hazm: &#8220;İnsanlar aşkın mahiyeti hakkında tam anlamıyla anlaşamadılar. Üzerinde kafa yordular ve uzun incelemeler yaptılar. Benim düşünceme göre aşk, ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesidir. Bu birleşme onların en yüksek temel öğelerinden meydana gelir&#8230; Beraberlik ve ayrılığın ruhların birleşimi  ve ayrışımıyla ilgili olduğunu biliyoruz.  Her şekil kesinlikle kendine uygun olan şekli çağırır, onu arar bulur. Her şey misli mislinedir. Birbirine yakınlık duygusal bir iştir ve apaçık etkileri vardır. Aramızda karşıtların birbirini ittiğini, benzerlerin birbirlerini çektiğini, hemcinslerin birbiriyle uyum sağladığını bilmeyen yoktur. Niçin aynı durumlar ruhlar için söz konusu olmasın? Oysa onların âlemi saf ve temiz bir alemdir.  Özü ahenkli  bir şekilde yüceliğe dayanır ve kendisini oluşturan ilke onu eğilimlere, yaklaşımlara ve uzaklaşımlara, sevgiye ve nefrete yaraşır hale getirir. Yüce Allah şöyle diyor: &#8220;Sizi bir candan (Adem&#8217;den) yaratan bundan da gönlü kendisine yatıp ısınsın diye eşini yapan O&#8217;dur, Allah&#8217;tır.&#8221; Demek oluyor ki, böylece Allah, Adem&#8217;in eşinde bulacağı ısınmanın nedenini Havva&#8217;nın kendisinden bir parça olmasında kılmıştır. Eğer aşkın nedeni bedenin biçimsel güzelliği olsaydı, daha az güzel olandan bir şeyler geri tepilmiş olurdu kesinlikle. Öyleyse şu sonuca varıyoruz: Pek çok kimse, iç güzelliğe sahip şeyleri ya da varlıkları yeğliyorlar; çünkü ötekilerden bunların üstün olduğunu ve gönlün bunlardan hiç yüz çevirmeyeceğini biliyorlar. Öte yandan, eğer aşkın nedeni huyların âhenkliliğinde olmuş olsaydı; hiç kimse kendisine hoş görünmenin yollarını aramayan ve kendisiyle uyuşmayan kimseleri sevmezdi. Buradan şu sonuca varıyoruz:</p>
<p>Aşk bizzat ruhta oluşan bir şeydir. Kimi zaman olur ki gerçekten aşkın nedeni dışarıdan bir neden olur. Ama o zaman nedeni yitince, aşk da biter ve yiter. Öyleyse siz herhangi bir nedenden dolayı seviliyorsanız, bu neden ortadan yok olunca, sizden kolaylıkla yüz çevrilecek ve artık sevilmeyeceksiniz.&#8221; (s:39/40)</p>
<p>Nedenler yok olunca yok olan sevgi türüne şair, ruhu kucaklayan sevgiyi ve Allah&#8217;a olan sevgiyi dahil etmeden açıklamalarına devam ediyor. Yine bu bölümde aşkta benzeşmelerin çokluğunun sevginin sağlamlığı için gerekliliğinden bahseder. Aşkın dış güzelliğe bağlanmasının nedeni ona göre ruhun kendisinin güzel olması ve güzel olan şeye tutulmasıdır. Burada şöyle der:</p>
<p>&#8220;&#8230;ruh güzel olan her şeye hemen tutulur; güzel ve hoş motiflere karşı bir eğilim gösterir. Güzel bir şey gördüğünde hemencecik ona bağlanır; biçimin ötesinde, kendisiyle uyuşan bir çizgi ayrımsarsa, işte o zaman birleşme meydana gelir. Gerçek aşk da budur zaten. Şayet, görünenin ötesinde kendisiyle uyuşabilen en ufak bir nitelik göremezse, sevgisi bu dış biçimden ileriye geçmez. Sadece bedensel bir arzu olarak kalır.  &#8221; (s:43)</p>
<p>Bu bölümde ayet, hadis, fetva, şiir ve öyküler, Hipokrat&#8217;tan alıntı, Eflatun&#8217;dan bir anekdot, Tevrat&#8217;ın birinci bölümünden bir mesel, bir fizyonomi uzmanının başına gelenler&#8230; açıklamalarına kanıt olarak karşımıza çıkar.</p>
<p>Aşkın mahiyetine ait dikkat çekici tespiti ise aşkın kişi üzerindeki değişimini dile getirmesidir. Bu kısmı daha sonra ayrıntılı olarak ele almak için kısa keser:</p>
<p>&#8220;&#8230;aşk göz açtırmayan bir derttir. Bu derdin ilâcı, acısıyla orantılı olmasıdır. Bu öyle bir hastalıktır ki, hasta zevk alır. Öyle bir acıdır ki dert sahibi arzu eder. Bu derde kim uğrarsa artık iyileşmek istemez. Acı çeken ise, bu acıdan kurtulmayı dilemez. Aşk insana, vaktiyle iğrendiği şeyleri süslü püslü gösterir. Kendisine zor gibi gözüken şeyleri kolay gösterir. Doğuştan olan huyları ve doğal eğilimleri değiştirecek kadar ileri gider.&#8221;(s:45)</p>
<p> </p>
<p>Aşkın Belirtileri</p>
<p> </p>
<p>Aşkın belirtilerini maddelersek şunlarla karşılaşırız:</p>
<ul>
<li>1. Sevgiliyi derinden derine seyre dalmak.</li>
<li>2. Sevdiği nesneden başkasına söyleyemeyecek şeylere sahip olmak.</li>
</ul>
<p>Bu kısımda aşkın belirtilerini açar şair: Sevgilinin sözünü can kulağıyla dinlemek, ileri sürdüğü şeylerden dolayı hayret etmek, bütünüyle saçma sapan konuşsa, yalan söylese bile ona hak vermek, haksız olduğu anlarda dahi onu doğrulamak, büyük haksızlıklar karşısında bile ona tanıklık etmek, ne yaparsa yapsın, ne ederse etsin bütünüyle onu izlemek, sevgilinin bulunduğu yere gitmekte ivedilik etmek, onunla oturmanın yollarını aramak, ona yakın olmaya çalışmak, onu bırakmasını gerektiren her türlü uğraşıdan kurtulmaya çalışmak&#8230;</p>
<ul>
<li>3. O zamana kadar başkalarına vermekten kaçındığı malının tümünü bir anda dağıtmaya başlamak.</li>
<li>4. Sevgiliyle dar yerde buluşmadan haz duymak, geniş ve açık yerde buluşmadan canı sıkılmak.</li>
<li>5. Önemsiz nedenlerden dolayı birbirinden kaçmak, konuşmalarında bilerek ve isteyerek zıtlaşmak. (Bunun sebebini şair, birinin öteki hakkında neler düşündüğünü öğrenmeye çalışma olarak belirtmiştir.)</li>
<li>6. Sevdiğinin adını kendi kendine tekrarlamaktan hoşlanmak.</li>
<li>7. İştahla yemek yerken sevgilisinin hatırına gelmesiyle iştahtan kesilmek, yemek yiyememek.</li>
<li>8. Yalnızlığı sevmek, inzivaya çekilmenin yollarını aramak, zayıflamak.</li>
<li>9. Uykusuzluk çekmek.</li>
<li>10. Sevgiliyle karşılaşmayı umduğu bir anda beklenmedik engel çıkmasından korkmak ve iki sevgilinin birbirine karşı yakınmaları sonucu ortaya çıkan durumun yarattığı kaygıyı yaşamak.</li>
<li>11. Sevgili kendisinden yüz çevirdiğinde büyük bir sıkıntı yaşamak.</li>
<li>12. Sevgilinin ailesine, yakınlarına ve çevresine bazen kendi ailesinden fazla ilgi ve yakınlık duymak.</li>
<li>13. Gözyaşı dökmek.</li>
<li>14. Sevgiliye olan ilgi; önemli-önemsiz hiçbir şeyi gözden kaçırmamak, onun bütün hareketlerini izlemek.</li>
</ul>
<p> </p>
<p>Düşünde Sevenler</p>
<p> </p>
<p>Bu bölüm şairin aşkın nedenlerini bahsettiği bölümdür. Bu nedenlerden en şaşılacak olanı sevgiliyi rüyada görerek âşık olmaktır.</p>
<p> </p>
<p>Basit Bir Tasvir Üzerine Âşık Olanlar</p>
<p> </p>
<p>Bu kısım da âşık olmanın tuhaf usûlleri arasında sayılır. Çünkü kişi burada sevdiği nesneyi görmeden, basit bir anlatım, mektup ya da aracı kişiyle âşık olur. Şair şöyle der bu durumu açarak:</p>
<p>&#8220;&#8230;zihni görmediği bir varlığın tutkusuyla meşgul olan bir kişi, düşünceleriyle baş başa kaldığında, kafasında hayâlinden doğan bir biçimi ve gönlünde beliren bir nesneyi canlandıracaktır. Düşüncelerinden başka bir şey tasarlayamaz. Hayali durmadan oraya yönelir. Şayet bir gün gerçekten sevdiği nesneyi görecek olursa, o zaman iki durum ortaya çıkabilir: aşkı ya artar, çoğalır ya da büsbütün yok olur.&#8221; (s:57)</p>
<p> </p>
<p>Bir Bakışta Âşık Olanlar</p>
<p> </p>
<p>Çoğu kez aşk kalbe sade bir bakış üzerine yerleşir diyen şair bunun iki görünümde oluştuğunu söyler. Biri -ki çoğunlukla olan budur- sevgilinin kim olduğunu, adının ne olduğunu, nerede oturduğunu bilmeden âşık olmadır; diğeri kişinin adını sanını, soyunu sopunu ve nerde oturduğunu bilerek âşık olmadır.</p>
<p>Ancak tek bakışla âşık olmak şaire göre kıt sabırlılığın kanıtıdır; bu durum o kişinin çabuk unutulacağının habercisi, sevgide kararsızlığın ve oynaklığın belirtisidir. Çünkü &#8220;büyüme, gelişme ne kadar hızlı ise yok oluş, bitiş de o kadar çabuk&#8221;(s:61) olacaktır. Şair bir sonraki bölümde bu tarz aşka inanamadığını ve bunun bedensel arzularla karıştığını düşündüğünü; ancak cinsel arzunun ötesine geçilir ve manevi bir birleşme meydana gelirse bunun aşk olarak değerlendirilebileceğini söyler.</p>
<p> </p>
<p>Uzun Görüşmeler Sonucu Sevenler</p>
<p> </p>
<p>Şairin en çok desteklediği ve kendi içinde olduğu durumun da bu olduğunu belirttiği aşk hâlidir. Bu sevgi; uzun konuşmalar, sık sık görüşmeler ve zamanla elde edilen sıcak ilgiden sonra gerçekleşen bir sevgidir. Zorlukla elde edildiği için elden çıkması da kolay olmayacaktır.</p>
<p>Bu kısımda dinî kitaplardan edindiği şu bilgiyi vererek aşkla bir kişiye derinden bağlanan insan karakterini açıklar:</p>
<p>&#8220;Azîz ve Celîl Allah ruha, Hz. Adem henüz balçık iken, Adem&#8217;in cesedi içerisine girmesini buyurdu. Ama ruh bundan ürktü, tedirgin oldu, yıkıldı âdeta. O zaman Allah ona, ‘Oraya zorla gir ve oradan zorlukla çık!&#8217;dedi&#8230; Bu türden insanlar gördüm. Kendilerinde bir tutkunun olduğunu hissedince, ya da herhangi bir dış güzelliğe eğilim gösterdiklerinde edindikleri zevke göre böyle bir tutkunun doğabileceğini sezince, hemen tüm ilişkilerini kesiyorlar. Hissettikleri duygunun daha fazla büyümemesi için artık sık sık görüşmekten kaçınıyorlar. Çünkü kendilerine egemen olamayacaklarından ve kaçınılmaz bir durumun içine düşeceklerinden korkuyorlar.  Bu açıkça kanıtlıyor ki aşk, böyle karakteri olan kişilerin gönlüne çıkmamacasına girer, oraya yapışır kalır. Benzeri kişiler birbirine tutulduklarında, ne pahasına olursa olsun ona sonsuza değin bağlı kalırlar.&#8221; (s: 62)</p>
<p> </p>
<p>Birini Sevdikten Sonra, Artık Asla Başka Birini Sevmeyenler</p>
<p> </p>
<p>Bir kişiyi sevdikten sonra, unutma, ayrılık, ilgilerin kesilmesi veya farklı bir nedenden dolayı ilişkisi bitse de kaybolmuş sevgilisinin özlemiyle yaşayan, ölene değin bu hâli sürdüren insanlardır. Hatta bu hâl, diğer ilişkilerinde de etkili olur ve kadın olsun erkek olsun, herkesi sevgilisindeki o beğendiği özellikle yargılamaya kadar ilerler. Kısa boylu birini seven bir tanıdığının uzun boyluları güzel saymaması; genişçe ağızlı bir kıza tutulan birinin ağzı küçük olan kadınları çirkin bulması; küçüklüğünde sarışın bir kızı seven kendisinin sarışınları sevmesi&#8230; gibi.</p>
<p> </p>
<p>Sözle İma Etme</p>
<p> </p>
<p>Biriyle dostluk kurmanın ya da birbirini sevenlerin duygularını ifâde etmek için kullanacakları ilk yöntem ima etmektir. İma; şiir söyleme, benzetme ve istiareler yapma, dizenin anlamını esnetme, bilmece sorarak ya da nükteler yaparak gerçekleştirilir. Sözle imanın diğer çeşidi de -ancak sevgi ortaya çıktıktan sonra, sevgililer arasında- diğerlerinin anlayamayacağı, farklı anlamlar çıkarabileceği sadece sevgililerin gerçek anlamları bilebileceği imalardır.</p>
<p> </p>
<p>Göz İşaretleri</p>
<p> </p>
<p>Göz işaretleri de imadır ve ancak sevgililer arasındaki karşılıklı anlayış ve onaylayış belirginleştikten sonra gerçekleşir. Göz işaretleri birçok sonuca neden olabilirler. Bunlar: Ayrılık ya da birleşme, sözleşme ya da birbirlerine diş bileme, bencilleşme ya da cömertleşme, emir ya da yasaklama, güldürme ya da ağlatma, soru ya da cevap&#8230; ancak göz işaretleri sevgililer arasında anlam taşıdığı için işaretler kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Şair birkaç bakışı tanımlamış. Bunlardan birkaçı: Kaşları çatmak, yasaklama; uzun uzun bakmak, acı çekmek ve umutsuzluk; göz kapağını indirmek, o işi onaylamak&#8230;</p>
<p>Bu kısımda gözün algılama gücü, göz-ayna ilişkisi, göz-duyma ve koklama duyularının karşılaştırması da yapılmış, burada ünlü fizyonomi bilgini Pelemon(tez) ve Ebu İshak en-Nazm&#8217;ın öğrencisi Salih&#8217;in görüşleri(anti-tez) dile getirilerek kendi düşüncelerini açıklamıştır.</p>
<p> </p>
<p>Mektuplaşma</p>
<p> </p>
<p>Sevgililer tek sevgide karar kılınca mektuplaşmaya başlarlar ama mektuplaşma pek çok yıkıma da neden olabilir; yıkım, skandal gibi.</p>
<p>Bu mektupların en güzeli nükteli olandır ve mektubun sevgiliye varması ve okunması, âşık için büyük bir zevktir hele de mektubuna cevap gelirse bu, sevgiliyle buluşma gibi bir neşe kaynağıdır.</p>
<p> </p>
<p>Aracı</p>
<p> </p>
<p>Sevgililer arasında güven oluştuktan sonra aracı gönderme işi başlar ve alıcı sevginin yaşaması ya da ölmesi, âşıkların onurunu koruması ya da şereflerini iki paralık etmesi gibi bir duruma neden olabileceğinden dikkatle seçilmelidir. Bu yüzden aracı, bu işte ehil, kurnaz, işi tam olarak yerine getirecek düzeyde kabiliyetli, sır saklayan, ölçülü, ağzı sıkı, sadık, ahde vefalı, alçakgönüllü, güzel sözlü&#8230; olmalıdır. Aynı zamanda aracı, dikkat çekmeyecek ve saygınlığı olan yüksek düzeyde biri olmalıdır. Genellikle bu görev; kadın doktorlar, kan alıcılar, bohçacılar, tellâllar, berberler, ölümlerde ağlayan kadınlar, şarkıcılar, falcılar, öğrenciler, hizmetçiler, örgücüler, dokumacılar&#8230; kısaca işi gereği insanlara kolayca yaklaşabilecek insanlara verilir.</p>
<p> </p>
<p>Sır Saklama</p>
<p> </p>
<p>Sır saklama, ağzı sıkı olma âşığın özelliklerinden biridir. Aşkını açık etmemeye, onu dile dökmemeye çalışsa da âşık hareketlerinden ve gözlerinden onu açık eder. Ağzı sıkı olmanın nedeni toplum gözünde küçük görülmemek ve işsiz güçsüz, eli boş dolaşanlardan biri olarak görülmemek içindir. Oysa şair, bu hareketi doğru bulmaz ve kişinin haramlardan kaçındığı ve bilerek büyük bir günah işlemediği sürece aşka kendini kaptırmasının doğal olduğunu söyler. Sır saklama sadece bu durumda ortaya çıkmaz, bazen nedeni âşığın sevgiliyi koruması, onu güç durumlardan kurtarmasıdır. O zaman bu sır, yiğitlik ve aşkına bağlılık simgesidir. Bazen de aşırı hayâ sır saklama nedenidir. Bir başka durumsa, sevgilisi kendisinden uzaklaşan âşığın bunu saklamasıdır.</p>
<p> </p>
<p>Sır Söyleme</p>
<p> </p>
<p>Sırların söylendiği durumlar da vardır. Bunlar:</p>
<ul>
<li>1. Sırrını açığa vuranın kendisini âşıklık süsü vermek ve kendisini öyle kabul ettirmek istemesidir. Bu kabul edilemez bir aldatmaca ve çirkin bir küstahlıktır. Âşık, sahte bir âşıktır.</li>
<li>2. Aşkın açığa vurulması, çoğu kez aşkın hayâya galebe çalması, aşkını ilan etme gereksinimidir. Bu noktada ağırbaşlılık yok olur ve insan kendisine hâkim olamaz. Bu aşkın son kertesidir. Ancak skandallara neden olma, değerden düşme ve insanların diline düşme sonucu vardır.</li>
<li>3. Âşık sevgilisinin kendini aldattığı inancına vardığında, kendisinden bıkıp usandığını ya da kendisine karşı bir soğukluk duyduğunu anladığında sırrını açıklar ki bu, öç almadır ve büyük bir utanmazlık, en kaba rezillik, en kötü akılsızlık, şuursuzluktur.</li>
<li>4. Sır, bazen herkese yayılan bir konuşma ya da dedikodu yüzünden de açığa çıkabilir. Bu durum da aslında âşığın işini kolaylaştırır ve onun içten içe sevinmesine neden olur.</li>
</ul>
<p> </p>
<p>İtaat</p>
<p> </p>
<p>Sevenin sevgilisine boyun eğmesidir itaat. Karakterini, şahsiyetini sevgilisinin karakterine zorla bağlar ve karakterlerinde değişime neden olur. Hırçın, söz anlamaz, dikkafalı, inatçı, gururlu&#8230; kişilerin huylarının yumuşatır, kibirlilerin alçakgönüllü olmalarına yol açar. Âşık, sevgilinin eziyetlerine, sitemlerine, işkencelerine katlanır. Bunlar âşığın onurunu kırmaz, bu boyun eğiştir. </p>
<p>Kendi yaşadığı bir öyküyü anlatır burada:</p>
<p>Kayravanlı Ebû Abdullah Muhammed b. Küleyb çenesi düşük birisiydi; çeşitli konularda sorular sormaya çok meraklıydı. O zamanlar ben Kurtuba&#8217;da oturuyordum. Çeşitli konularda sohbet ediyorduk; aşktan söz ederken bana, &#8220;Eğer sevdiğim kişi benimle karşılaşmaktan iğreniyor ve benden kaçıyorsa, ne yapmalıyım ?&#8221; diye sordu. Ben de şöyle dedim: &#8220;Seninle karşılaşmaktan tiksinirse bile, sevgilinle karşılaşmayı deneyerek gönlünü yatıştırıp sevindirmeye zorlamalısın kendini.&#8221;</p>
<p> &#8221;Ben aynısını düşünmüyorum.&#8221;dedi, &#8220;tam tersine onun aşkını kendi aşkıma, onun arzusunu kendi arzuma tercih ederim. Kendim için, öleceğimi bilsem bile, sabrederim, sabredeceğim de.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bense&#8221; dedim, &#8220;ancak kendi nefsim için severim onu ve sevgilinin suretinden canımın hoşlanması için, haz alması için severim. Ben kendi mantığıma uyarım; kendi ilkelerime göre davranırım&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;İşte&#8221; dedi, &#8220;tam bir mantık zulmü. Ölümden daha güçlü olan şey bize ölümü göze aldıran şeydir; candan daha kıymetli olan, canın kendisi için feda edildiği şeydir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Eğer canını feda ettiysen, onu istediğinden dolayı değil, fakat gerektiği için.&#8221; dedim. &#8220;Eğer başka türlü yapabilseydin, onu feda etmezdin. Kendi isteğinle sevgilinle karşılaşmaktan kaçındığını kabul edecek olursak o zaman kınanacak biri olursun; çünkü canına haksızlık etmiş ve bizzat kendi elinle onu öldürmüş olursun ?&#8221; O zaman bana şöyle dedi:</p>
<p> &#8221;Sen kıyasçı bir adamsın dedi. Aşkta kıyasa yer yoktur.&#8221;</p>
<p> &#8221;Bu durumda âşığın başı büyük bir derttedir&#8221; dedim.</p>
<p> &#8221;Aşktan daha büyük dert var mı ki ?&#8221; dedi. (s:88-89)</p>
<p> </p>
<p>Bu kısımda sadece itaat&#8217;in ne olduğu değil, Hazm&#8217;ın kişiliği de yansır cümleleri ardından. Derece derece ispatını güçlendiren, soru-cevap yoluyla karşısındakine görüşünü ispat eden, mantığı güçlü, aşka dair hâllerde bile düşüncenin, sorgulamanın, analizin satırlarından sızdığı bir felsefeci olarak karşımıza çıkar. Öyle güçlü bir analizcidir ki eleştirel bakışının ardındaki neden budur. Olay ve olguları akıl süzgecinden geçirir, onları daha önceki bilgileriyle ve tecrübeleriyle analiz eder ve ardından bir senteze ulaşır ve bunu sonuna kadar savunur Hazm.</p>
<p> </p>
<p>Muhâlefet</p>
<p> </p>
<p>Âşığın kafasına göre hareket edip, sevgiliye istediği her şeyi yaptırması ve sevgili kızsa, sinirlense bile kendi arzularını yerine getirmesi, üzüntü, tasa ve kaygılardan uzaklaşmasıdır.</p>
<p> </p>
<p>Eleştirmeci</p>
<p> </p>
<p>Aşkın engellerinden biridir ve çeşitli şekillerde görülebilir. Bunları sıralarsak:</p>
<ul>
<li>1. Samimi dosttur; isteklendiren, sakındıran, nefsi frenleyen kişidir.</li>
<li>2. Âşığı durmadan azarlayan ve kınayanlar.</li>
</ul>
<p> </p>
<p>Yardımsever Dost</p>
<p> </p>
<p>Aşkta en çok arzu edilebilecek şeylerden biri, kişinin her şeyi onunla paylaştığı dosttur ki bu dostun özelliklerinden birkaçı şunlardır: Samimi, hoş sözlü, itibarlı, konuşması dokunaklı, keskin zekalı, bilgili, az muhalefet eden, yardımsever, sabırlı, ahlâkı övülen, güzel huylu, kin tutmayan, cömert, sır tutan, güvenilir, ihânet etmeyen, olgun, vefalı, inancı sağlam, dostunun acılarını dindiren&#8230;</p>
<p>Dost âşığın dertlerini dindiren olmak zorundadır çünkü &#8220;&#8230;acılar kalpte birikip düğümlenince, kalbi sıkıştırır. Eğer birine diliyle bir şeyler söyleyip acılarını dindirmezse, pek fazla gecikmez üzüntüden mahvolur, umutsuzluktan ölür gider.&#8221;.  Bu noktada yardımseverlikte en ileri olanlar şaire göre, kadınlardır. Sır saklamada kadınlar erkeklerden daha üstündürler. Hele de yaşlılar, gençlerden daha titizdir bu noktada, şefkatlidirler, çünkü gençlerde görülebilecek kıskançlık onlarda olmaz.</p>
<p> </p>
<p>Gözetleyici</p>
<p> </p>
<p>Aşkın afetlerinden biridir. Gözetleyiciler de eleştiriciler gibi çeşit çeşittir:</p>
<ul>
<li>1. Kasıtsız olarak âşığın sevgiliyle birlikte olduğu anlarda orada bulunanlardır, sevgilileri tedirgin etseler de tez ortadan kaybolurlar.</li>
<li>2. Âşıkların meselesinden kuşkulanıp bundan emin olmak için âşıkların her hareketini gözetleyen kişilerdir ki, tehlikeli tiplerdir.</li>
<li>3. Yalnızca sevgiliyi gözetleyenler ki bunların da gönüllerine girilirse çok iyi destekçi olurlar ve aşkın bekçiliğini yaparlar.</li>
<li>4. Vaktiyle başından aşk macerası geçiren ve zarar uğrayan gözetçiler. Bunlar da sevgiliyi korumak adına daha büyük sorunlara neden olurlar.</li>
</ul>
<p> </p>
<p>Jurnalci</p>
<p> </p>
<p>Aşkın afetlerinden biridir ve iki tipi vardır: Birincisi, sevgililer arasında bozuşma olmasını isteyen; ikincisi ise, sevgililer arasında kopukluk oluşturup, sevgiliyi ele geçirmeyi amaçlayandır. Jurnalciler asılsız yalanlarla arayı bozmaya çalışırlar. Aşıkların sırlarını etrafa yaydığını, âşığın birden fazla sevgilisi olduğunu, sevenin sevgisinin gerçek olmadığını&#8230; etrafa yayarlar. Bu bölümde yazar nasihat verir: &#8220;Kiminle istersen arkadaş ol, ama şu üç kişiden sakın: Aptal, çünkü faydalı olayım derken sana zarar verir; kararsız, senin uzun ve sağlam dostluğun nedeniyle kendisine tam güvendiğin anda, seni ortada bırakır; ve yalancı, çünkü, senin aklının ucundan bile geçmeyecek bir tarzda, senin aleyhinde bulunacak, sana kıyacaktır; oysa sen ona en ufak güvensizlik belirtisi göstermezsin.&#8221; (s:99)</p>
<p>Yazar, bu kısmın ardından yalan hakkında detaylı bilgi verir, gene bu bölümü ayet, hadis, nakil, öykü ve şiirlerle destekler. Bir şiirinde şunu der:</p>
<p>&#8220;Serabı görünce matarasındaki suyu yere döken kişi gibi olma; böylece bomboş ve uçsuz bucaksız çölde başına belâ açarsın.&#8221; (s:102)</p>
<p> </p>
<p>Kavuşma</p>
<p> </p>
<p>Aşkın görünümlerinden biri olan kavuşma, büyük bir zevk, çok tatlı bir dönem, şafaktan doğan mutluluk, diriliş, yüce bir varoluş, sürekli sevinç hâli, Allah&#8217;ın büyük bir bağışıdır. Dünyanın hiçbir tadı, kavuşmanın bıraktığı etkiyi veremez. Özellikle de kavuşma uzun sürmüş ve zor gerçekleşmişse. Bu kısımdaki şiirler gerçekten göz alıcıdır.</p>
<p>&#8220;Kaç kez pervâne gibi aşk ateşinin çevresinde dönüp dolaştım; öyle ki sonunda o küçük kelebek gibi o ateşin içine düştüm.&#8221; (s:113)</p>
<p> </p>
<p>Kaçınma</p>
<p> </p>
<p>Aşkın afetlerinden biridir ve bunun da türleri vardır. İlki, bir gözetleyicinin varlığından dolayı çekinmedir. İkincisi, nazlanmadan ötürü ortaya çıkan kaçınmadır. Üçüncüsü, âşığın herhangi bir suçundan meydana gelen kaçınmadır. Eğer kınama ve kaçınma yan yana gelirse ve ciddiyse, bu, ayrılma bahanesi ve kopukluk belirtisidir.  Dördüncüsü, jurnalciler nedeniyle ortaya çıkan kaçınmadır. Beşincisi, usanmadan doğan bezginlik ve bıkkınlıktan ötürü ortaya çıkan kaçınmadır. Bu kısımda ayrıca, sevmede hızlı olan, fakat sevdiklerine ve nefret ettiklerine tahammül etmeye sabırsız insanlardan bahseder. Bu tarz insanlardan uzak durmalı ve gönlü o insanla oyalamamalıdır. Altıncısı, âşığın ortaya çıkardığı kaçınmadır. Âşık sevgilisinde bir soğukluk sezer ve onun yanından hiç ayrılmayan can sıkıcı birini görürse köşeye çekilir, kalbi kırılır ve ondan kaçınır. Son olarak da, kinden dolayı meydana gelen kaçınma. Başa geldiğinde sevdiğinin sevdiği şeylere yönelerek, onun hoşlanacağı şeyleri yaparak durum düzeltilmelidir. Ancak, bunun değerini bilmeyecek biriyse, karşılık beklememelidir. Çünkü sizin güzel davranışlarınız onun gözüne çirkin gelecektir. Bu durumda da en iyisi o kişiyi unutmaya çalışmaktır.</p>
<p>Kasidesinde kaçınmanın yol açtığı ayrılık için şöyle der:</p>
<p>&#8220;Bu saat sana veda etme saati mi, bu saat kıyamet saati mi?</p>
<p>Bu gece senden ayrılışımın gecesi mi, bu gece diriliş gecesi mi?&#8221; (s:126)</p>
<p> </p>
<p>Vefa</p>
<p> </p>
<p>İnsanın aslının temiz, soyunun iyi olduğunu gösteren bir delil, güzel huy ve erdemli davranışlardan biridir. İnsandan insana değişen bir niteliktir. İnsanın niteliği için:</p>
<p>&#8220;İnsanın ne olduğunu ancak edimleri öğretir bize; gözümüzle, hakkında başka bilgiler araştırmamıza gerek kalmaz&#8230; Hiç zakkum ağacının üzüm verdiği ya da bal arılarının kovanlarına, acı balözü biriktirdikleri görülmüş müdür?&#8221; (s:128) şiirini söyler.</p>
<p>Vefa, bağlılık demektir ve bunun birinci derecesi, insanın önce kendisine bağlı olana içten bağlı olmasıdır. Bundan ancak soyu kötü, ahlâkı bozuk ve hayırdan yoksun olan kişiler uzaktır. İkinci derecesi, size hainlik edene vefakâr olmaktır. Ama bu sevgili için değil, âşık için söz konusudur. Hainliğe aynıyla karşılık vermek ayıp değilse de vefalı olmanın değeri daha yüksektir. Çünkü vefa, güçlülerin, dayanıklıların, emin akıllıların, güzel ahlâklıların, temiz niyetli kişilerin dayanabileceği bir durumdur. Vefanın en yüksek aşaması, elden geldiğince dostluk bağını koparmamaya çalışmaktır. Eğer umutsuzluk belirmiş, hınç ağır basmışsa, o kişiden kurtulmak gerekir. Hıncın giderilmesi için, geçmişin anısı anımsanmalı, geçmişe hayıflanmamalı, olup biteni ve zamanın dolduğunu unutmamak gerekir.</p>
<p>&#8220;Gizlenmesi gereken bir sırrı gizlemek o kadar önemli değil; asıl önemli olan birinin açığa vurduğunu gizlemektir.&#8221; der şiiriyle.</p>
<p>Vefanın üçüncü derecesi, tüm umutlar yittiğinde, sevgili ölse ya da dünyadan beklenmedik bir felâketle göçse bile vefakâr olmaktır.</p>
<p>Unutmamalıdır, vefa âşığın zorunluluğudur, sevgili âşığı reddetmekte ya da kabul etmekte özgürdür. Reddedildiği hâlde sevgili için uğraşmaya devam etmenin vefayla ilgisi yoktur.</p>
<p> </p>
<p>İhanet</p>
<p> </p>
<p>Vefa nasıl iyi niyetin, soylu davranışın göstergesiyse, ihanet de tam tersi kınanacak ve tiksinilecek bir sıfattır. Daha çok sevgililerde görülür. İhanet edene karşılık ihanet kınanmaz, onunki ihanet sayılmaz. Sevgiliye ait sırları söylemek de ihanet kabul edilir.</p>
<p> </p>
<p>Ayrılık</p>
<p> </p>
<p>Her birleşen bir gün ayrılır, her yaklaşan bir gün uzaklaşır. Bu, Allah&#8217;ın kanunlarından biridir.  Öyle büyük bir felakettir ki, kardeşi ölümdür. Çeşitleri vardır: İlki geçici ayrılıktır, sevgilinin dönüşüyle âşığın derdi biter. İkincisi, âşığın sevgilisini görmeyi yasaklayanın neden olduğu ayrılıktır. Üçüncüsü, dedikoducuların dedikodusundan kaçınmak amacıyla sevgilinin istediği ayrılıktır. Dördüncüsü, birtakım nedenlerden dolayı sevenin kendiliğinden sürüklendiği ayrılıktır. Beşincisi, yolculuğun veya evlerin uzak olmasının neden olduğu ayrılıktır.</p>
<p>Bu bölümde vedalaşmadan da bahsedilir. İki türlüdür:  Birincisi, sadece bakışlarla ve göz işaretleriyle vedalaşılır. İkincisinde ise kucaklaşma ve birbirine sarılma mümkündür.</p>
<p>Altıncısı, iki sevgili arasında meydana gelen darılmalardan ötürü ayrılmadır ve en elem verici olanıdır ayrılığın. Son ayrılık ise, ölümden kaynaklanan ayrılıktır ki bu, tam anlamıyla ayrılıktır. Buradan sonra yazar kaçınma ile ayrılığı karşılaştırır ve bu kısımda birbirinden güzel benzetme ve betimlemelerle konuyu detaylıca işler.</p>
<p> </p>
<p>Kanaat</p>
<p> </p>
<p>Âşığın aşkına yakalanışı ve aşkın etkisinde kalışı oranında kanaatin dereceleri ortaya çıkar. İlki, ziyarettir. İkincisi, sevgilinin eşyalarıyla sevinme ve ona razı olmadır. Üçüncüsü, sevgiliyi düşte görmek ya da hayâlinin selamıyla yetinmektir. Dördüncüsü, sevgilinin yaşadığı yeri izleme ya da uzaktaysa yaşadığı yerden gelen biriyle karşılaşmak da kanaattir. Şairlerin kanaat anlayışı ise, niyetlerini şiirleriyle dile dökmektir. Bu, dil üstünlüğüne dayandığı için ve çoğunlukla şairler dillerinin güzelliğini ispatlamak için şiirlerini uzatırlar ki, bu, doğru değildir. Burada kendi şiirlerini över, onlardan daha güzelini söylemek imkânsızdır, diyerek şiirlerindeki kavrayışın doruk noktasına ulaştığını ispatlamak için örnek verir ve şiirini açıklar. Altıncısı, kıskançlığın dahi ortadan kalktığı ve sevgiliyi başkalarıyla paylaşmaya rıza gösteren kanaattir ve kanaatin en çirkinidir.</p>
<p> </p>
<p>Vücuddan Düşme</p>
<p> </p>
<p>Bir ayrılık ya da bir nedenden dolayı aşkını gizli tutmak zorunda kalan âşık hastalığa tutulur ve yatağa düşer. Âşık eriyip tükenir, rengi sararır, aklı başından gider, zihni karışır. Aşk saplantı hâline gelirse, melankolik mizaç baskın çıkarsa, bu artık aşk değil, akıl bozukluğudur. Tek tedavi, sevgiliye kavuşmaktır.</p>
<p> </p>
<p>Teselli</p>
<p> </p>
<p>Her sevginin sonu ya ölümdür ya da yerine konabilecek bir tesellidir. Teselli iki türlüdür: Doğal teselli (umut) ve yapmacık teselli (sabır gösterme).  Sabır göstermekle unutmak aynı şey değildir. Unutma, insanın yaratılışı, ilgisi, kabul ve reddi, aşkın kalp üzerindeki etkisinin azlığı ve çokluğu ile ilgilidir. Bıkkınlık, değişiklik isteği, başka biri için ilgisini koparma(ihanet), sevgilisini unutma ayıplanacak durumlardır. Burada üçü sevenden kaynaklanan, bıkkınlık, değişiklik isteme duygusu ve hayâ; dördü ise sevgiliden kaynaklanan, sürekli kaçınma, nefret, cefa ve ihanettir. Sekizinci ise Allah&#8217;tan gelen ölüm, ayrılık ya da sürekli ayrılığın nedeni olan umutsuzluktur.</p>
<p> </p>
<p>Ölüm</p>
<p> </p>
<p>Aşk insanı inceltir, onu duygusallaştırır, acıma üste çıkar ve bu, ölüme neden olur. Özellikle ölüm, kavuşulması imkânsız aşklarda karşımıza çıkar. Ölüm, sevgiliye kavuşmak için bir yoldur.</p>
<p> </p>
<p>Günahın Çirkinliği</p>
<p> </p>
<p>Allah insana iki karşıt mizaç vermiştir, biri iyilik önerir sadece iyi ve güzele yöneltir; diğeri sadece şehevi duyguları ister ve insanı yıkıma sürükler. Bu iki duygu sürekli olarak birbiriyle çarpışır, eğer akıl nefsi yenerse, ona üstün gelirse insan ayakta kalır, Allah&#8217;ın nuruyla aydınlanır; nefs akla egemen olursa, ileri görüşlülük, uzak görürlülük ölür, iyi ile kötü arasındaki fark ayırt edilemez. İnsan tehlikeli durumlara, derin uçurumlara, gayya kuyularına düşer, yok olur. İnsan diline, midesine ve cinsel organına dikkat etmelidir. Birbirlerinin yanında kadın ve erkekler davranışlarını değiştirir, ziynetlerini göstermeye çalışır, lüzumsuz söz ve hareketler yapar. Bu yüzden gözler harama bakmaktan korunmalıdır. Şeytana uyan çoğu nefis, zühd ve takva giysisini çıkarıp çapkın olmuş, dizginleri İblis&#8217;e bırakmıştır. Bu kısımda takvayı, emirlere uymayı, günahlardan sakınmayı uzun uzun nasihatlerle anlatır yazar.</p>
<p> </p>
<p>İffet</p>
<p> </p>
<p>Aşkta gözetilmesi gereken en önemli şey iffettir. Cinsel eğilimlerde kendini tutma, günahları bırakma ve fuhuştan sakınma, Allah&#8217;a asi olmama, O&#8217;nun emir ve yasaklarına uymadır iffet. İnsan nefsini frenlemeli, helal yoldan ayrılmamalı, bunun için aşkı bahane etmemelidir.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>İkinci Bölüm: ENDÜLÜS EDEBİYATI ve İBN HAZM</p>
<p>Bu bölümde Endülüs Edebiyatı başlığı altında; Endülüs edebiyatının kuruluşu, şiiri, şiir tarzı ve şairleri hakkında bilgi verilmiştir. İbn Hazm ve Edebi Kişiliği başlığı altında da ailesi, doğumu, hayatı, edebi kişiliği, aşk anlayışı ve aşkları, eserleri, dönemin siyasal hareketleri ve dönemin bilimsel ve düşünsel hareketleri verilmiştir.</p>
<p>Endülüs edebiyatındaki (9.yy. - 14.yy.) şairler şunlardır: İbn Abdi Rabbih, İbn Hanî el-Endülüsî, İbn Hamdis, İbn Zeydun, İbn Kuzman, İbn Hazm, İbn Hafâce el-Endülüsî, Ebû ishâk İbrahim İbn Sehl, Ebû Hayyân el-Ceylânî, Lisânüddin bin el-Hatib </p>
<p>Endülüs edebiyatında Klâsik şiir tarzı, muvaşşaha, zecel kullanılmıştır. Muvaşşaha ve zecel, Kastilya halk şiirindeki villancico denilen türü doğurmuş, yeni yıl ilahi ve türkülerinde de kullanılmıştır.</p>
<p>İbn Hazm, 994 yılında Kurtuba sarayında doğmuştur. Ergenlik çağına kadar bu sarayda kalan Hazm, iyi bir eğitim görmüş, siyasi nedenlerden dolayı Kurtuba&#8217;yı terk edip Elmeriye&#8217;ye gitmiş, burada kaldığı dört yılın ardından Emeviler&#8217;e olan yakınlığı yüzünden hapse atılmış, birkaç ay sonra da sürgüne gönderilmiştir. Hasan el-Kasra&#8217;dan sonra Valensiya&#8217;ya gitmiş, burada IV. Abdurrahman&#8217;ın hizmetine girmiş, 1018&#8242;de siyasi mücadelelerin ardından yeniden hapse düşmüş, bir süre sonra hapisten çıkarılmıştır. Altı sene sonra Kurtuba&#8217;ya dönmüş, 1023-1024&#8242;te yedi haftalık süren bir vezirlik yapmış, tekrar hapse düşmüştür. 1027&#8242;de Şatibe&#8217;ye giden Hazm, Tavku&#8217;l Hamâme&#8217;sini burada yazmış, kendisini ilme vererek tamamen siyasetten uzaklaşmıştır. Hukuk ve ilâhiyatla uğraşan Hazm, Zâhirî ekolünün üstadı olmuş, mizacı ve bilginlere karşı koyma arzusu birçok düşman kazanmasına neden olmuş, kaleminin keskinliği onun, &#8220;Haccac&#8217;ın kılıcı, İbn Hazm&#8217;ın dili&#8221; sözü ile şöhret bulmasına neden olmuştur. Zahiriyye mezhebinin yayılması ve açıklanması için eserler kaleme almış; hukuk, hadis, metod, milletler, dinler, tarih, soybilimi, edebiyat alanlarında seksen bin yapraklı dört yüz cilt eser vermiştir. Düşmanlarının çok olması, eserlerinin gözlerinin önünde yakılmasına neden olmuş ama o, bundan yılmamış ve şunları söylemiştir:</p>
<p>&#8220;Kağıtları yaksanız bile, onların içeriklerini yakamayacaksınız; çünkü onlar benim kalbimdedir.</p>
<p>Ayaklarım nereye yönelse, onlar da benimle gelir; benimle biner, benimle iner, benimle kabre girer.&#8221; (s:257)</p>
<p>Şiirlerini bir divanda toplamış, genellikle kaside şeklinde yazmıştır. Şiirlerinde, tezat, benzetme, istiare, ima vb. tüm sanatları ustalıkla kullanmıştır. Secili üslûbu dikkati çeken yönüdür. Doğaçlama şiir söyleyebilen Hazm, imge ve çarpıcı tasavvurlarla coşkun bir şiir anlayışına sahiptir. Şiirlerinde derin bilgisi göze çarpar ve özellikle Kuran ve hadisler onun şiirlerinin temel aldığı iki kaynak olarak karşımıza çıkarlar.</p>
<p>Hazm, sevgide üç mertebeden bahsetmiş; bunu Tabiî sevgi (avamın sevgisi, bedenî sevgi), Rûhânî sevgi (sevilenin rızasını gözeten, sevilene benzemeyi esas alan sevgi), İlâhî sevgi (Allah&#8217;ın kullarına, kulların da Allah&#8217;a olan sevgisi) olarak tasnif etmiştir.</p>
<p>İbn Hazm, 1064 yılında Ment Lisem köyünde, ailesinin kır evinde 16 Ağustos&#8217;ta vefat etmiştir</p>
<p>Eserlerinden bazıları şunlardır:</p>
<p>Kitabü&#8217;l-fasl fi&#8217;l-milel ve ve&#8217;l-avhâi ve&#8217;n-nihâl(İslam hakkında mütâlaalar); Kitabü&#8217;l-ahlâk ve&#8217;s-siyer fî müdâvâti&#8217;n-nüfus(ahlâk); Risâle fî fadli&#8217;l-Endülüs(Endülüs edebiyatı); Kitabü&#8217;l-muhalla fi&#8217;l fıkh (Zâhiri meshebine göre fıkh bilgileri); Et-Takrîb fî hudûdi&#8217;l-kelâm(kelâm ve mantık)&#8230;</p>
<p> </p>
<p> Güvercin Gerdanlığı sadece aşka bakışı değil (mecazi-hakikî) dönemini sosyal, kültürel, siyasî ve edebî yönlerden yansıtması, kadın erkek ilişkileri hakkında bilgi vermesi, farklı dalları bir araya getirmesi, Endülüs&#8217;ün geçmişle dönemindeki hayatla kurduğu ilişkiyi yansıtması açısından da önemli bir eserdir. Türk edebiyatının ilk yazılı İslâmî ürünlerinin verildiği dönemde, Hazm&#8217;ın çok yönlü bu eseri, medeniyet kültürü oluşturmuş bir dönemin ispatı anlamına da gelmektedir. Bu dönemde, sadece Hazm&#8217;ın dört yüz eseri olması bile, bunu açıkça göstermektedir. Dönemin siyasî karışıklıklarına, yönetim kavgalarına rağmen, bilim ve edebiyatın kesintisiz devam ettiği 10. ve 11.yy. Endülüs&#8217;ünü her yönden tanımak ve aşka ve kadın&#8217;a bakışını; Hazm&#8217;ın heyecanlı, polemikçi, mantığı esas alan, sanata düşkün, eleştirel&#8230; yanlarını da öğrenebilmek için Güvercin Gerdanlığı mutlaka okunması gereken bir eserdir. </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>   </p>
<p> </p>
<p> </p>
<hr size="1" /> </p>
<p><a name="_edn1" href="http://www.derindusunce.org/wp-includes/js/tinymce/plugins/paste/blank.htm#_ednref1">[1]</a> Güvercin gerdanlığı, İbn Hazm, çev: Mahmut Kanık, İnsan Yayınları, İstanbul, 17.baskı,2011.</p>
<p> </p>
<p>… E-kitap okumak için…</p>
<p><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan kitap 3</span></a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignright size-full wp-image-20626" title="ktk3_kapak" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2012/02/ktk3_kapak.jpg" alt="" width="142" height="191" /></span></a>Heinrich Böll, Sadık Yalsızuçanlar, Jean-Paul Sartre, Leyla İpekçi, Samuel Beckett, Peyami Safa, Immanuel Wallerstein, Marilyn Monroe veya Baudelaire… İnsanları birleştiren, zaman ve mekân engellerini ortadan kaldıran bir eylem yazmak… ve tabi okumak. Farklı ülkelerde yaşamış, farklı kaygılarla yazmış olsalar da bütün yazarlar bir iz bırakmak, günü gelince başka insanlarca okunmak isterler. Evet… Yazmak vermektir. Kitap tanıtan kitaplarımızın üçüncüsünü ilginize sunuyoruz. <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_3.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></a> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-18278" title="kitap_tanitan_kitap_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/08/kitap_tanitan_kitap_2.jpg" alt="" width="126" height="184" /><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 2</span></strong><span style="color: #0066cc;"> </span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap tanıtan Kitapların birincisi</span></a> kadar sevildi, o kadar çok ilgi gördü ki ikincisini yayınlamak için sabırsızlanıyorduk. Yeniden 44 kitap tanıtımıyla geliyoruz karşınıza: Dostoyevski, Sezai Karakoç, Yıldız Ramazanoğlu, Jean Paul Sartre, Amin Maalouf, Taha Akyol, Hasan Cemal, Ali Şeriati, William C. Chittick, Alain Touraine, Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri… Farklı asırlar, farklı coğrafyalar, farklı konularla dergi tadında bir kitap… Ortak olan tek şey İnsan belki de? İnsan’ın iç dünyasındaki saklı hazineleri paylaşma muradı…<a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_2.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;">Kitap Tanıtan Kitap 1</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-full wp-image-13292" title="kitap-tanitan-kitap2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/11/kitap-tanitan-kitap2.jpg" alt="" width="106" height="152" /></span></a>Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… <strong>Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. </strong>Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… <a href="http://www.derindusunce.org/img/kitap_tanitan_kitap_1.pdf" target="_blank"><strong><span style="color: #0066cc;">Buradan indirebilirsiniz.</span></strong></a> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2012/03/12/askin-kitabi-guvercin-gerdanligi-%e2%80%9csevgiye-ve-sevenlere-dair%e2%80%9d/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2012/03/12/askin-kitabi-guvercin-gerdanligi-%e2%80%9csevgiye-ve-sevenlere-dair%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Aşk Vakti</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/06/09/ask-vakti/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/06/09/ask-vakti/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Jun 2011 11:00:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[Öykü]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=17083</guid>
		<description><![CDATA[Yıllar ve yıllar önce, bundan hayli zaman önce ve zamanların birinde, bir şehir varmış. Adı Çok Kapılı Şehir olan şehrin çok kapısı varmış; her biri kendi görevini eda eden. Şehrin ileri gelenleri ayrı kapıdan, askerleri ayrı kapıdan, ahalisi ayrı kapıdan, alimleri ayrı kapıdan, misafiri ayrı kapıdan, her bir meslek grubu ayrı ayrı kapılardan girer ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/09/20080919_derin_dusunce_ask_narciss2.jpg" alt="" width="133" height="225" />Yıllar ve yıllar önce, bundan hayli zaman önce ve zamanların birinde, bir şehir varmış. Adı Çok Kapılı Şehir olan şehrin çok kapısı varmış; her biri kendi görevini eda eden. Şehrin ileri gelenleri ayrı kapıdan, askerleri ayrı kapıdan, ahalisi ayrı kapıdan, alimleri ayrı kapıdan, misafiri ayrı kapıdan, her bir meslek grubu ayrı ayrı kapılardan girer ve çıkarlarmış. Şehir bu ya, şehrin bir de kimsenin bilmediği, bilenin unuttuğu, iki kişinin kullandığı bir kapısı daha varmış. Sırra Kadem Kapısı. Orayı bir tek şehrin güzeller güzeli on yedisine yeni adım atmış prensesi ve şehrin her sırrının aslını bilen Şifacı&#8217;sı kullanırmış. Prenses elbiselerini değiştirip köylü kıyafetleri giyerek süzülürmüş o kapıdan dışarı, şehri Tek Kapılı Şehir&#8217;le birleştiren ormanda gezer, akşam etmeden sessizce yine Sırra Kadem Kapısından içeri süzülürmüş. Kimsenin bilmediğini sadece prensesle Şifacı bilirmiş. Aralarındaki anlaşma sözlere dökülmese de, gözlerle imzalanmış, sır ikisinin gözlerinde mühürlü kalmışmış.</p>
<p>Şehri diğer şehre bağlayan ormanda gezerken prenses, köylü kıyafetleriyle, ormanda bir avcıya denk gelmiş, avcının elinde ok ile yay, karşısında dereden suyunu içen ceylana hedeflenmiş.</p>
<p>Dayanamamış prenses, &#8220;Yapma!&#8221; demiş aceleyle, kayıvermiş elinden <span id="more-17083"></span>oku avcının ve vurulmuş ceylan kaçmaya fırsat bulamadan tam yüreğinden. Yaralı ceylanın gözlerindeki perde, kapatmaktan çok açmaya yakın bellediği, açılsa da son bir ümitle, kapanıvermiş ardından. Yapma, sesinden irkilen avcı ise dönüvermiş merakla sesin geldiği yöne. Döner dönmez de prensesin gözlerine takılı kalmış gözleri, gökyüzünü ışıtan dolunay gibi parlıyormuş karşısında büyü gibi dikilen gözlerin sahibi. Prenses de ayıramamış gözlerini avcıdan, avcının ellerine takılıvermiş gözleri, bembeyaz, bir sanatçıya yarışan biçimli ellere bakmış şaşkın, bu ellerde iğreti duruyormuş ok ile yay. Sonra avcıya yönelmiş gözleri, orada takılı kalmış uzun uzun, söz sır olup saklanmış yüreğinin derinliklerine. Yüreğinin yerini hatırlayıp da diyememiş iki kelam.</p>
<p>Sonra bir yağmur başlamış inceden ve düşüvermiş ceylanın kanlı kalbinin tam ortasına, düşüvermiş avcının ok ve yay tutan elinin işaret parmağına, düşüvermiş prensesin sağ kaşının tam üzerinde olan beninin ortasına, uyanıvermişler aynı anda, aynı kelamla.</p>
<p>&#8220;Kimsiniz siz?&#8221;</p>
<p>Kelamı yine sükut takip etmiş, sonra söz hakkı prensese geçmiş.</p>
<p>&#8220;Vurmamalısınız.&#8221; demiş.</p>
<p>&#8220;Vurmayacağım bir daha.&#8221; demiş avcı. Ok ile yayını kırıvermiş orada.</p>
<p>&#8220;Gitmeliyim.&#8221; demiş prenses artan yağmur tanelerine bakarak.</p>
<p>&#8220;Kalın biraz daha, lüften. Gitmeyin hemen.&#8221;demiş avcı.</p>
<p>Prenses gitmek için geri döndüğünde avcı aceleyle seslenmiş arkasından:</p>
<p>&#8220;Yarın öyleyse, yarın.&#8221;</p>
<p>Prenses geri bakarak sormuş, &#8220;Yarın hangi vakitte?&#8221;</p>
<p>&#8220;Aşk vaktinde&#8221; demiş avcı. &#8220;Aşk vaktinde.&#8221;</p>
<p>O gece iki yüreğe de dar gelmiş şehir, uyku şehri esir ederken onları özgür kılmış, yorgunluktan gözleri kapanırken iki aşığın, uyku sonunda ikisini de mağlup etmiş. Uyuyup da bir tereddütle beklerken bedenleri, bir şey uyandırmış ikisini, pencereden güneş arz-ı endam ederken üzerlerine, anlamışlar ki vakit, aşkın vaktidir&#8230; Aşk vaktidir. Koşarak ormana giderken ayakları, vakit geç olur korkusu yaşıyormuş aceleci ruhları, sanki bir şeyleri kaçırıyorlarmış gibi soluk soluğa varmışlar derenin kenarına. İlk avcı gelmiş buluşma noktasına, görememiş aşkı olması gereken yerde.</p>
<p>Oturuvermiş olduğu yere, nefes alamamış bir vakit, vakitsiz kalmış nefesi, nefessiz kalmış vakti, geçmemiş. Gelmeyecek diye ıstırapla başını eğdiğinde bir çıtırtı duymuş, sesin geldiği yöne baktığında aşkı karşısında bulmuş.</p>
<p>&#8220;Geldin!&#8221;demiş heyecanla.</p>
<p>&#8220;Buradasın.&#8221;demiş prenses sevinçle.</p>
<p>Günler günleri kovalarken ve iki gence evlilik için devamlı birileri söylenip o birileri kabul edilmeyen diğerlerine katıldığı zamanlar yaşanırken, Çok Kapılı Şehir&#8217;le Tek Kapılı Şehir arasında bir anlaşmazlık baş göstermiş. Çok Kapılı Şehir silahlanırken alevler saçarak, Tek Kapılı Şehir&#8217;in kralı bir mesaj iletmiş diğer krala:</p>
<p>&#8220;Evlendirirsek çocuklarımızı, iki şehir eskisi gibi kardeş olarak yaşar hatta kan bağı ikimizi de güçlü kılar.&#8221;diye.</p>
<p>Mantıklı bulmuş Çok Kapılı Şehir&#8217;in kralı bu teklifi. Kabul ettiğini bildiren bir mektup yollamış diğer krala, gelin demiş, bir hafta sonra.</p>
<p>Haber ulaştığında prensesin kulaklarına kabul etmem nidalarıyla sarayı çınlatmış, ağlamış, sinirlenmiş, küsmüş ama babasını ikna edememiş.</p>
<p>Sevgiliyle buluştuğunda dere kenarında, sevgilisinin de bir derdinin olduğunu fark etmiş. Konuşmuşlar uzun uzadıya. İkisi de gerçekleri anlatmadıklarından en başta diyememişler evlenmek istemiyorum ama zorundayım diye, biri ben Çok Kapılı Şehir&#8217;in Prensesi&#8217;yim diyememiş, diğeri Tek Kapılı Şehir&#8217;in Prensi&#8217;yim diyememiş. Söylememişler gerçeği ama yemin üzere yemin vermişler birbirlerine, evlenmektense ölmeyi, sensiz yaşamaktansa yaşamamayı tercih ederim, diye. Sözü avcı köylü güzeline; köylü güzeli de avcıya vermiş; söz, söz üzere. Ayrılmışlar onca sözün ağırlığıyla birbirlerinden, üç gün sonra buluşup yabancı bir şehre birlikte kaçmak üzere.</p>
<p>Ertesi gün prenses Tek Kapılı Şehir&#8217;in prensinin geldiğini öğrendiğinde, prensin kendisini Gül Bahçesi&#8217;nde beklediğini duyduğunda dünyası başına yıkılmış. Gitse sevdiğine ihanet, gitmese şehrine. Koca bir şehri aşkı için ateşlere atmak&#8230; Kendi aşkında alevler içinde kavrulmak&#8230; Yürüyüvermiş Gül Bahçesi&#8217;ne. En azından gider, gerçeği söyler ve aman dilenirim diye düşünmüş prensten.</p>
<p>Prenses, Gül Bahçesi&#8217;nin Kuzey Kapısı&#8217;ndan içeri süzülmüş, sessiz.</p>
<p>Prens, Gül Bahçesi&#8217;nin Güney Kapısı&#8217;ndan içeri girmiş, ümitsiz.</p>
<p>Ortaya geldiklerinde kalkmamış başlar yukarı.</p>
<p>Prenses, &#8220;Lütfen anlayış gösterin, sevdiğim biri var, bağışlayın beni.&#8221;deyivermiş pat diye. Ses tanıdık gelmiş Prens&#8217;e. Başını kaldırdığında aşkını görmüş karşısında, ama ormanda köylü kıyafetleriyle aşık olduğu cananının ne işi varmış ki burada?</p>
<p>Ses çıkmayınca başını kaldırmış Prenses. Aşkını görmüş karşısında, ama ormanda avcı kıyafetleriyle görüp aşık olduğu canının ne işi olabilirmiş ki burada?</p>
<p>Gerçekler süzülürken Gül Bahçesi&#8217;nin dört bir yanından sevenlerin yüreğine, dikenleri batmaya başlamış güllerin ellerine.</p>
<p><em>Avcı değildi, köylü değildi, görüşmeyecekti, görüşürse ölecekti, kaçacaktı&#8230; </em></p>
<p>Sözler batmaya başlamıştı yüreğin duvarlarına. Yağmur başlamıştı sessizce. İlk damla kırmızı bir gülün en üst dalının son yaprağının ucuna düşmüştü, ucundan da yere. İkinci damla prensesin sol gözünün sağ tarafına düşmüştü, oradan da yanağına, üçüncü damla prensin dudağına düşmüştü, dudağından içine doğru.</p>
<p>İlk söz, son sözdü, &#8220;Neden?&#8221;</p>
<p>Arada, telaşla anlatılan öykü devam ederken son hızla, yağmur diner gibi olmuştu bir an için, öykünün sonunda, yaşanılan öykünün yalan olduğu ortaya çıkınca yeniden hızlanmıştı yağmur hem de bardaktan boşanırcasına, tozu dumana katarak, tozu çamura dönüştürerek, damlaları toprağa yedirerek&#8230;</p>
<p>Kelimeler tükendiğinde aşk imtihanını veremeyen prensle prenses, tam da aradıklarını bulduklarına inandıklarında, avcı-köylü ya da prens-prenses&#8230; her halükârda alın yazılarının birbirlerine yazıldığını anladıklarında, avcıyla köylünün aşkı, savaşı kazanmış.</p>
<p>Ve &#8220;Neden?&#8221; demiş her ikisine, &#8220;Neden?&#8221;</p>
<p>Cevapsız kalmıştı aşkın aşıklara sorusu. İhanete açık değildi aşk, yalana açık değildi, verilen sözlerin tutulmamasına açık değildi.</p>
<p>Kaybeden prensle prensesin aşkı oluvermişti bir anda. Aşk, yağmur sularından toprağa karışırken ihanetle bellenen toprakta bir filiz büyümüştü güvensizlik üzere gübrelenen.</p>
<p>Başını eğip uzaklaşırken Prens Batı, Prenses Doğu kapısından çıkmıştı, Doğu kapısından çıkanın içinde bir ümit vardı belki diye de Batı Kapısı&#8217;ndan çıkanda sadece ihanetin suçluluğu kalmıştı. Evlilik iptal edilirken sebepsiz, iki şehir arasındaki savaş da bitivermişti. Krallar çocuklarının derdine düşüvermişti bir anda. Birdenbire içine kapanıp da aşk sınavını veremeyerek dünyadan uzaklaşan çocuklarının derdine.</p>
<p>Zaman&#8230; Prensesi yataklara&#8230;</p>
<p>Zaman&#8230; Prensi uzaklara&#8230; atıvermişti.</p>
<p>Zaman&#8230; Zamanı dert edivermişti&#8230;</p>
<p>Zamanlar kovaladıkça birbirini, hastalık, divanelik&#8230; unutulur sanılıp da yanılınca insanlar, hekimler, hekimbaşılar&#8230; Şifacı&#8217;ya iki mektup geldi biri bir kraldan, biri diğer kraldan. Şifacı bilmesine biliyordu da gerçekleri, aşkına ihanet eden aşıkın ihanet ettiği aşkla yüzleşmesinin ilacını bilmiyordu henüz. Sırra Kadem Kapısı&#8217;na giderek kapının üzerindeki yazılara göz gezdirdi. Sonra geri döndü üzgün, zorladı prensle prensesi, evlendirdi bin bir güçlükle, mutlu olmaları için tütsü üzere tütsü yaktı, dua üzere dua etti, adak üzerine adak adadı, büyü üzerine büyü yaptı. Belki avcıyla köylünün aşkını kurtarabilirim diye, ancak prensle prenses bir daha kavuşamadı onların aşkına.</p>
<p>Aşkın, ihanet sınırı yoktu çünkü, aşkın yalan sınırı yoktu, aşkın güvensizlik sınırı yoktu, bir ya da fazla, tek ya da çok. Bu kapıdan bir kez girince, bu şehirde sayı yoktu&#8230;</p>
<p>Kapının üzerinde yazanları söyledi sonunda prensle prensese:</p>
<p>Bu kapıdan bir kez girilir Ey Aşık.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/06/09/ask-vakti/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/06/09/ask-vakti/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Baran, Mecid Mecidi (2001)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/05/27/baran-mecid-mecidi-2001/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/05/27/baran-mecid-mecidi-2001/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 May 2011 12:39:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=16524</guid>
		<description><![CDATA[Yalnız yaşayan Allah&#8217;a komşu olur&#8230; Ayrılık öyle bir ateştir ki alevi yürek yakar. 
Şimdi aşk zamanıdır&#8230; Bıyıklar yeni terlemiş, kan deli deli akmakta, yerinde duramayıp her şeye ve herkese burnunu sokmakta, biraz huysuz, biraz delişmen, biraz çenesi düşük, biraz kinci, biraz inatçıdır&#8230; Hepsinin toplamı, gençtir işte ve zaman ‘aşk&#8217; zamanıdır, aşk-ı baran altında ıslanma zamanıdır.
Sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/baran_mecid_mecidi.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-16525" title="baran_mecid_mecidi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/05/baran_mecid_mecidi.jpg" alt="" width="188" height="268" /></a>Yalnız yaşayan Allah&#8217;a komşu olur&#8230; Ayrılık öyle bir ateştir ki alevi yürek yakar. </em></p>
<p>Şimdi aşk zamanıdır&#8230; Bıyıklar yeni terlemiş, kan deli deli akmakta, yerinde duramayıp her şeye ve herkese burnunu sokmakta, biraz huysuz, biraz delişmen, biraz çenesi düşük, biraz kinci, biraz inatçıdır&#8230; Hepsinin toplamı, gençtir işte ve zaman ‘aşk&#8217; zamanıdır, aşk-ı baran altında ıslanma zamanıdır.</p>
<p>Sonra baran gelir, rahmetin kapılarını açar ve sır ayan olur gencin gözlerine, gözlerinden yüreğine&#8230; Baran ile gelen aşk olur, Rahmet olur Latif&#8217;in yüreği/ne. Aynalar çıkar ortaya, bakışlar değişir, aşkla dolanın siması güzelleşir, aşk sureti ve dâhi sireti güzelleştirir. Durduk yere tebessüm eder insan neden yokken ve aslında neden varken ve o neden aşikârken ama aşikâr olan henüz yürek hanesinin sınırlarında misafir ediliyorken. Yollar gözlenir, öyle de güzeldir ki beklenen anlar. İnsan hâlden hâle girer. Farklıdır herkesten. Onda mantık aranmaz artık, mantık ve akıl terk-i diyar eylemiştir haneyi, hanede başkası oturmaktadır çünkü.  Kelimelere ihtiyacı yoktur aşkın, kelimelere. Onun dili ayrıdır. Lâl eder insanı o, sır eder yürekte sevileni, kelimeye dökmez onu, dökemez onu.  Aşkın kelimesi tektir, o da sevgilinin adıdır. Ondan gayrısı, israf-ı kelâmdır. Görülen hep sevgilidir, duyulan, hissedilen&#8230; Dünya şarkısını söyler, aşığın payına sessizlik düşer<span id="more-16524"></span>; o sessizliğin içindedir âşık olunan. Sonra sevgiliyi gözünden sakınmaya başlar âşık. Korkar onu kaybetmekten. İlk ayrılık gelir, karlar altındadır dünya, soğuktur, sessizdir, soluk almaz hiçbir şey&#8230; Sevgiliyi aramaya çıkınca yüreğin dili konuşur:</p>
<p><em>Ayrılık öyle bir ateştir ki alevi yürek yakar.</em></p>
<p>Aşk, yürek hanesinin sınırlarını aşmıştır artık&#8230; Sevgili o kadar yakın ama o kadar da uzaktır ki. Sonra cananın yüzü görülür ama o yüz, dertlidir. Dert, âşığın derdi olur; derdin dermanı için yaşlar akar gözlerden. Yeter ki sevgili iyi olsun. Yeter ki onun yüzü gülsün. Yeter ki o huzurlu olsun. Yeter ki&#8230; Âşığın bildiği tek şey o&#8217;dur, her şey o&#8217;dur: Sevgili. Sevgili&#8230; Ona feda edilir, feda edilebilecek ne varsa. Ona ait seslere kulak kesilir, ondan başka anlamı olan kelimelere kulak tıkanır, ondan bahsetmeyen kelimeler anlamını yitirir. Madem her şey sevgilidir, öyleyse onun için kendini de feda etmelidir. Varlığını yok etmelidir. Her şey feda edildiğinde aşkta sıra, ayrılığındır. Asıl ayrılığın&#8230; Ayrılık mı aşkı büyütür, aşk mı ayrılığı bilinmez de, aşkta bir şekilde sıra, ayrılığa gelir.  </p>
<p>Baran gider, baran gelir; giden iz bırakır, gelen izleri siler. İzler silinse de hayatın içinde, sevgiliye dair; aşığın izleğinde sevgiliye dair her şey imgeye dönüşür. Artık o, uçuşan bir perdenin ardındadır, verilemeyen bir hediyedir, havuzun içindeki kırmızı balıktır, yerde bir ayak izidir, kavuşturan ve ayıran yağmurdur&#8230; Sevgili gitse de, kalan gene sevgilidir. Aşığın payına hep, tek başına yaşamak düşer sevdayı. Kendinden vazgeçen, kendinde kimi görür?</p>
<p>Baran İranlı yönetmen Mecid Mecidi&#8217;nin 2001 yapımı filmi. 1979&#8242;da Sovyetler Birliği&#8217;nin Afganistan&#8217;ı işgâl etmesi, 10 yıllık işgâlin ardından başlayan iç savaş, Taliban rejimi ve 3 yıllık kuraklık sonucu Afganistan&#8217;dan İran&#8217;a göç eden ve olumsuz şartlarda çalışan Afganlı göçmenleri fonuna yerleştiren, bu sosyal sorunu Latif ve Baran aşkı ile kompoze edip aktaran bir film. Filmin mekânı bir inşaat alanı ve Afganlı göçmenlerin yaşadığı köy. Filmin konusu; babası dördüncü kattan düştüğü için erkek kılığında babasının yerine çalışan Rahmet&#8217;in/Baran&#8217;ın, Latif&#8217;in işini alması sonucu, Latif&#8217;in işi elinden alındığı için önce kin beslese de, Rahmet&#8217;in sırrı ortaya çıktığında duygularının kinden aşka kayması ve aşk&#8217;ın, sosyal bir tema etrafında ilmek ilmek dokunmasıdır.</p>
<p>Filmde, aşkın her safhası öyle güzel anlatılmış ve buna sosyal bir sorun o kadar dozunda yerleştirilmiş ki, film realist-duygusal çizgide tam orta noktada durmakta; bu da filmin en başarılı yönlerinden biri. İlginç olansa, aşk anlatılırken, aşka dair tek bir kelimenin bile kullanılmamış olması. Latif&#8217;in ayakkabısını tamir ettirdiği sahnede, ayakkabı ustasının söylediği tek cümle dışında ki o da aşkın ayrılığından bahseder ve siz bu sahnede bir şekilde bu konuşmanın yapılacağını hissedersiniz.</p>
<p>Filmde şiir gibi dediğiniz sahneler ardı sıra akıp gidiyor: İlk ayrılıktaki karlar, sevgiliyi arayıştaki yollar, derede akıp giden yemin, ayrılık günü havuz kenarındaki çaresizlik, uçuşan perde, küçücük bir objenin filmin merkezine yerleşmesi, sevgilinin ayak izi ve yağmur&#8230; Baran ve baran&#8230;</p>
<p>Mecidi sinemasının en güzel yönü, insanı anlatırken, ne yaşarsa yaşasın insan, insana dair güzel hallerin, umudun, -insanın hatasını bile anlatsa- vicdanın göstergelerini taşıyor ve bunu anlatıyor olması. Sinema anlayışı Mecidi&#8217;yi sınırlı bir alana hapsediyor gibi görünse de, Mecidi, o çizgide kendisine sınırsız kapılar açmış bir yönetmen. Hiçbir şeyi şeyleştirmeden/nesneleştirmeden, yargılamadan, genellemeden, insana yönelen kamerasıyla insanı ve onu, ‘İnsan&#8217; yapan yönleri anlatan tarzı/üslûbu/seçimi Mecidi&#8217;yi farklı kılıyor.</p>
<p>Erdebilli Latif&#8217;i ve Afganlı Göçmen Rahmet/Baran&#8217;ı izlediğinizi düşünüyorsanız sadece, yanılıyorsunuz; çünkü Latif ve Baran&#8217;la açılan kapıdan/kameradan aşkı, hayatı, insanı, dürüstlüğü, merhameti, paylaşmayı, fakirliği, göçmenliği, hüznü&#8230; anlatır Mecidi ve aşkı merkeze alarak, nasıl aşk merkeziyse hayatın, sebebiyse, bu merkezden hayatı seyrettirir, hayatı ve onun farklı yönlerini&#8230;</p>
<p>Fajr Film Festivali ve Montreal Film Festivali&#8217;nden birçok ödül almış bir film Baran ve henüz izlemedinizse, mutlaka izleyin.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/05/27/baran-mecid-mecidi-2001/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/05/27/baran-mecid-mecidi-2001/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bir öpücük&#8230;</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/05/10/bir-opucuk/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/05/10/bir-opucuk/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 May 2011 07:34:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>

		<category><![CDATA[Video]]></category>

		<category><![CDATA[baris]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan Müzikleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=16088</guid>
		<description><![CDATA[
Share on Facebook]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><iframe width="250" height="217" src="http://www.youtube.com/embed/Iw_qU3Hh3hc" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/05/10/bir-opucuk/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/05/10/bir-opucuk/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Körlerin gördüğü, gözlerin görmediği ateş</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/04/19/korlerin-gordugu-gozlerin-gormedigi-ates/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/04/19/korlerin-gordugu-gozlerin-gormedigi-ates/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 Apr 2011 15:00:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>

		<category><![CDATA[Görmek]]></category>

		<category><![CDATA[Göz]]></category>

		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Kâinat]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15808</guid>
		<description><![CDATA[90&#8242;lı senelerin başıydı sanırım. Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nde kızlar yurdunun kapısında bir arkadaşımı bekliyorum. Benimle birlikte bir kaç kişi daha var bekleyen. Gözlerimiz merdivenlerde&#8230;  Son derecede şık kıyafetiyle özel bir geceye hazırlandığı belli olan genç bir kız beliriyor. Saçları da yapılı ama sol tarafı tuhaf şekilde, dağınık duruyor. Garip, ürkek adımlarla ilerleyip bize yüzünü döndüğünde elindeki beyaz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/iman-kitabi.gif"><img class="alignright size-full wp-image-9300" title="iman-kitabi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/04/iman-kitabi.gif" alt="" width="240" height="320" /></a>90&#8242;lı senelerin başıydı sanırım. Boğaziçi Üniversitesi&#8217;nde kızlar yurdunun kapısında bir arkadaşımı bekliyorum. Benimle birlikte bir kaç kişi daha var bekleyen. Gözlerimiz merdivenlerde&#8230;  Son derecede şık kıyafetiyle özel bir geceye hazırlandığı belli olan genç bir kız beliriyor. Saçları da yapılı ama sol tarafı tuhaf şekilde, dağınık duruyor. Garip, ürkek adımlarla ilerleyip bize yüzünü döndüğünde elindeki beyaz bastonu fark ediyorum, görmeyen insanların kullandığı o ince, plastik baston. Kör kız aynaya bakamadığı için bütün çabasına rağmen saçları &#8220;kusursuz&#8221; olamamış. Üzülüyorum.</p>
<p>Benimle birlikte bekleyen erkeklerden biri öne atılıyor, hızla basamakları çıkıp genç kıza sarılıyor. Mahremiyetlerine ortak olmak ne kadar rahatsız ediciyse oğlanın çaktırmadan kızın saçlarını düzeltmesi de o kadar güzel. Yüzlerinde büyük bir aşkla birbirlerine bakıyorlar. Kızın kör olması Aşk&#8217;ını görmesine mâni değil&#8230;</p>
<p style="text-align: center;">*             *             *</p>
<p>Bu hafta çok özel bir kitaptan bahsetmek istiyorum: <a href="http://www.onurkitap.com/index.php?do=catalog/product&amp;pid=1327">Kitabul - Muhabbe Ve&#8217;ş Şevk Ve&#8217;l Üns Ve&#8217;r Rıza</a>, <span id="more-15808"></span>müellifi Gazâlî Hazretleri.</p>
<p>Aşk&#8230; Kâinat&#8217;ın sırlarını içinde saklayan tek bir hece&#8230; İdrak ettikçe derinliği ve letafeti artan bir bilmece:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;</em><em>- Baba, Aşk&#8217;ı da ALLAH mı yarattı?</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>- Evet kızım.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>- O Aşk&#8217;ı yaratmasaydı biz birbirimizi sevemezdik değil mi?</em><em>&#8220;</em> (<a title="Permanent Link to Yeni Başlayanlar İçin Mesnevî" href="http://www.derindusunce.org/2010/03/22/yeni-baslayanlar-icin-mesnevi/">Yeni Başlayanlar İçin Mesnevî</a>&#8216;den)<em></em></p>
<p>Eşyayı ve birbirimizi sevebilmemiz bir Hakikat&#8217;in tecellisi ise, perdede gördüğüm bir gölge oyunu ise, zahiri aşkların kaynağı olan baş harfi büyük yazılmak üzere <strong>A</strong>şk nedir? <strong>A</strong>şk&#8217;ın Hakikat&#8217;ine âgâh olmak, mahiyetine akıl erdirmek mümkün müdür?</p>
<p> Bu mümkünse bile nesnel (=objektif) bir biçimde olmayacağı kanaatindeyim. Neden?</p>
<p> <strong><em>&#8220;Her anma töreni bir unutmadır&#8221;</em></strong> diyordu İngiliz tarihçisi. Gerçekten de meselâ ülkeme, halkıma duyduğum yürek dolusu o sevgi rap-rap yürüyen askerlere, borazan seslerine, bayraklara, nutuklara hapsedilince ne kalıyor geriye? Artık şampuanlaşan, ürünleşen, politik bir aygıt değil mi benim vatan sevgim? Her millî bayramda AYNI. Herkes için AYNI. Bütün erkeklerin AYNI kadına aşık olduğu bir dünya gibi! Ne kadar da Aşk-sız! Cazibe var, beğeni var ama&#8230; Aşk yok. Eğer Aşk&#8217;ımı başkasına tarif edersem ya da sebebini sorgularsam yok oluyor, mahvoluyor, kahroluyor&#8230; Kanatlarına dokunulmuş bir kelebek gibi uçamıyor artık:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>« - Karına neden aşıksın? </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>- Sarı saçları var, boyu uzun, ayrıca çok zeki ve tahsilli. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>- Daha uzun, daha sarışın, daha zeki bir kadın bulursan boşanacak mısın? </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Elbette ilk soru yanlıştı, aşkın <strong>objektif bir sebebi olsaydı</strong> herkes aynı kişilere aşık olurdu. </em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8230;&#8221;</em> (bkz. <a title="Permanent Link to Zina da böyle bir şey işte..." href="http://www.derindusunce.org/2009/12/02/zina-da-boyle-bir-sey-iste%e2%80%a6/">Zina da böyle bir şey işte&#8230;</a>)</p>
<p>Nesnel, herkes için aynı olan kalıplara sokuldukça İslâm da yemek tarifi ile trafik kuralı arası bir &#8220;şey&#8221; oluyor: <strong><em>&#8220;Bir kaşık unu al, yarım limonun suyunu sık, iki yumurta kır, &#8230; Seni Cennet&#8217;e sokmak benden, gerisine karışma!&#8221;</em></strong></p>
<p>Herkes için aynı olan, ISO 9000 standartlarında bir din artık kalp ile bütün bağları kopmuş bir dindir. Dünyevîdir. Sonu önceden söylenmiş, kötü anlatılmış fıkra gibi, <strong>H</strong>ayretsiz, <strong>M</strong>ânâsız bir din. Kalple ilgisi kalmayan ve artık İslâm olmayan bu dinin abdesti serinletir sıcak yaz günlerinde, namazı sırt ağrılarına iyi gelir, orucu ise gastrit ve ülsere karşı birebir!</p>
<p>Senai Demirci çok <a href="http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&amp;makaleid=2747">güzel anlatıyor</a> nesnel ile öznel arasındaki farkı:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Bir insan &#8220;Ben günahkârım&#8221; derken, kendi iç dünyasının gerçekliği üzerinden kendini bağlayan bir bildirimde bulunur. Onun kendi sübjektif algısında &#8220;günah&#8221; diye algıladığı sizin &#8220;günah&#8221; diye algıladığınızla eşleşmiyor olabilir. Onun &#8220;ben günahkârım&#8221; deyişi ile sizin &#8220;ben günahkârım&#8221; deyişi aynı nesnel gerçeği ifade etmez. O halde, bu cümleyi &#8220;o günahkârdır&#8221; diye tercüme edemezsiniz; çünkü onun günah diye kastettiğini ancak o bilir, o anlar. &#8220;Bana bildirildi&#8230;&#8221; cümlesi de ancak &#8220;ben&#8221; öznesiyle nakledilmelidir. Söz sahibinin iç gerçekliğiyle ilgilidir.&#8221;</em><em></em></p>
<p>Nesnel, objektif inançlara(!) ısınamadıysam bu yüzdendir.  <strong><em>&#8220;İslâmcı geldi hanııım! İslâmlarım var, her eve lâzım&#8221;&#8230; </em></strong>Ben bunu istemiyorum. Bir din istiyorum ben, o dinde &#8220;Ben&#8221; kalmasın, hani var ya, ilk defa bir kıza aşık olduğumda nasıl çarpmıştı yüreğim! Öyle çarpsın. Dudaklarım kurusun, içim yansın. Sevdiğim&#8217;den başka bir şey düşünmek mümkün olmasın. SMS gelmiş bir cep telefonu gibi titresin kalbim. Hayır! Richter ölçeğinde bile olmayan bir deprem istiyorum. Yıkılsın dağlar, göller birer şelale olup aksın gözlerimden! &#8220;Ben&#8221; yıkılsın. Yemeden, içmeden kesileyim. O&#8217;nsuz yaşamın bir anlamı kalmasın. Görenler <strong><em>&#8220;Aşık mısın oğlum? Ne bu hal?&#8221;</em></strong> desin. Ama benim Aşk&#8217;ım yine de benzemesin kimsenin aşkına. Mahrem olsun:</p>
<p style="padding-left: 30px;"> &#8221;<em>Allah&#8217;a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yollar vardır.</em>&#8220;<em> </em>(<a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/">Suzannur Başarslan</a>&#8216;ın harika yazısı <a title="Permanent Link to Bab Aziz / Nacer Khemir" href="http://www.derindusunce.org/2011/02/22/bab-aziz-nacer-khemir/">Bab Aziz / Nacer Khemir</a>)</p>
<p>İslâm&#8217;ı Aşk&#8217;sız düşünmeyi reddediyorum. Nasıl İman&#8217;ı Akıl&#8217;sız düşünmeyi reddediyorsam, <a href="http://www.google.fr/url?sa=t&amp;source=web&amp;cd=1&amp;ved=0CBgQFjAA&amp;url=http%3A%2F%2Fwww.derindusunce.org%2F2010%2F04%2F05%2Fakil-vahiy-uyumu-ve-iman-kitabi-%25E2%2580%2593-gazali-hazretleri%2F&amp;ei=d1ytTcDvGc21hAfM9JGmDA&amp;usg=AFQjCNGFLtCY943qhdkY7pTikvkfIEpFpQ&amp;sig2=">aklımı iman çengeline asmayı reddediyorsam</a> öyle de Aşk&#8217;ı taleb ediyorum. Netice ALLAH&#8217;tan. Yanlış kapılardan kral gibi geçmektense doğru kapının önünde dilenci olmayı yeğliyorum.</p>
<p>Bu perspektiften bakmak için, akıl ermez işlere akıl erdirmek için yazılmış bir kitap <a href="http://www.onurkitap.com/index.php?do=catalog/product&amp;pid=1327">Kitabul - Muhabbe Ve&#8217;ş Şevk Ve&#8217;l Üns Ve&#8217;r Rıza</a>. &#8220;Bakmak&#8221; diyorum ya&#8230; Gerçekten de görmek (=anlamak) için bakmak gerek&#8230; Ama nasıl? Hatırlayacaksınız <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong>Derin İnsan</strong> </a></strong>, <strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a> </strong><strong>ve <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank">Zaman Nedir?</a> </strong>kitaplarında ısrarla üzerinde durduğum bir kavram var, Et-Göz ve İnsan-Göz:</p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>&#8220;Satranç müsabakalarını izlediyseniz bilirsiniz, ikili kronometreler vardır, bir oyuncu düşünürken sadece onun &#8220;oyun zamanı tükenir&#8221;. Hamlesini yapar yapmaz bir düğmeye basar ve öteki oyuncunun kronometresi dönmeye başlar.İnsanın da bu türlü birbirini dışlayan iki farklı &#8220;bakış&#8221; sahibi olabileceğini düşünüyorum. Meselâ <a title="Permanent Link to Fahişelik, şehitlik ve özgürlük" href="http://www.derindusunce.org/2009/07/28/fahiselik-sehitlik-ve-ozgurluk/">Fahişelik, şehitlik ve özgürlük</a> yazısında belirttiğim gibi bir insan-fahişe gördüğümüz zaman erkek-gözlerimiz çekici bir dişi-kadın, insan gözlerimiz ise &#8220;ekmek kavgası veren&#8221; bir anne-insan görebilir. Buna dayanarak bedensel ihtiyaç ve arzularımıza (hayvanî yanımıza) göre hareket eden bir çift gözümüz olduğu gibi her şeyi &#8220;İnsan&#8221; penceresinden gören ikinci bir çift gözümüz olduğu sonucunu çıkarıyorum. Tıpkı satranç saati gibi <strong>hayvanî-gözlerimizi(3)</strong> kapatabildiğimiz ölçüde insanî gözlerimiz açılıyor. Fakat <strong>hayvanî-gözlerimizi</strong> kapatmak o kadar kolay değil. Çünkü sadece yeme, içme gibi arzular değil daha &#8220;soylu&#8221; kaygılar da doğanın güzelliğine odaklanmamıza engel olabilir. Bunu yaşanmış bir örnekle açmak istiyorum:</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>  Kızlarımı çocuk parkına götürmüştüm. Tam kitabıma dalmak üzerediydim ki </em><em><strong>&#8220;baba arı var&#8221;</strong></em><em> dediklerini duydum. Gerçekten de bir arı etraflarında hızla dönüyordu. Kızlarımı yavaşça uzaklaştırdım oradan. Yerime döndüm. Sonra oturduğum banka yakın bir dala bir arının konduğunu gördüm. Arı kendi halinde yaprağın üzerinde duruyordu. Ona yaklaşmamı umursamadı. Arıyı dikkatle gözlemeye başladım. Siyah sarı halkalarını, kanatlarını, antenlerini dikkatle süzdüm. Bir süre önce kızlarım için tehlike arz eden ve uçan siyah nokta şimdi neredeyse şirin görünmeye başlamıştı gözüme. Bizim için bir tehlike ya da fayda ifade ettiği müddetçe ne doğayı ne de diğer insanları göremiyoruz. Arı? Çocuklarımı sokabilir. Elma? Yiyebilirim. Polis? Ceza kesebilir. Patronum? Zam yapabilir ya da işten atabilir&#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em>Dikkat ederseniz bir çok insan gözlerini süpermarketlerde fiyat &#8220;okuyan&#8221; barkod okuyucusu gibi kullanıyor. Diğer insanları birbirlerinden ayırd etmemize yarayacak yanlarını görüyoruz sadece. Bıyık, gözlük, giysiler, saç şekli&#8230; Bıyığını kesmiş bir tanıdığa yabancı gibi bakmamız acaba ne kadar masum? Peki eşini bir para kazanma makinesi ya da çocuk doğurabilen bir hizmetçi olarak gören insanların körlüğü ve mutsuzluğu da <strong>hayvanî-gözlerini</strong> fazla açmış olmaktan kaynaklanmıyor mu? Düşünmek lâzım üzerinde&#8230;</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> Doğaya ve cansız cisimlere de böyle bakıyoruz çoğu kez. Susamışsak görüyoruz suyu. </em><em><strong>&#8220;Hayvanları çok severim, ızgara lüfere ve fırında kuzuya bayılırım&#8221;</strong></em><em> diyen mizahçı geliyor aklıma. Hafızamız bile böyle işlemiyor mu? En çok zevk aldığımız ve korktuğumuz şeyleri hatırlıyoruz. Hafızamız herşeyi eksiksiz kaydeden bir tutanak değil. Hayatta kalma gayretimiz sonucu bize madden faydalı/zararlı olabilecek şeyleri hatırlıyoruz çoğu kez ve bu da bir tür körlük teşkil ediyor kanaatimce. Kendi hayatımızı seçici şekilde hatırlıyoruz.</em></p>
<p style="padding-left: 30px;"><em> &#8221;Güzel&#8221; kelimesi bu sebeple faydalı şeyler için yani yanlış kullanılıyor çoğu kez: Güzel bir kadın (=çekici), güzel bir yemek (=lezzetli)&#8230; Oysa zekâ duvarını delebilecek hakiki güzellik faydanın bittiği yerde başlıyor.&#8221;</em>( <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf">Derin İnsan</a> kitabı, <strong><em>Güzellik Matkabı</em></strong> bahsi)</p>
<p>Gerçekten de <a href="http://www.onurkitap.com/index.php?do=catalog/product&amp;pid=1327">Kitabul - Muhabbe Ve&#8217;ş Şevk Ve&#8217;l Üns Ve&#8217;r Rıza</a> bu iki gözün varlığını idrak edebilmek için çok « faydalı » bir tefekkür kitabı. Yine bu sebeple yukarıdaki alıntıya tekabül eden satırları aşağıya aktarmak istiyorum. Neredeyse kelimesi kelimesine karşılık gelen kısımları koyulttum.</p>
<p>Daha sonra kitabın baş tarafından bazı alıntılar sundum. Eğer bütün bunlar sizde okuma arzusu uyandırabilirse ne mutlu bana.</p>
<p><strong><em>Sf. 58 &#8220;Ahiret&#8217;teki faziletin dünyadaki Marifet&#8217;e üstünlüğü&#8221;</em></strong></p>
<p>İdrâk olunanlar, hayal edilen suretler, renkli cisimler, hayvanlar ve bitkilerden müteşekkil istekler gibi hayale dahil olan kısımlarla Allah&#8217;ın zatı, ilim, kudret ve irade gibi hayale dahil olmayan kısımlara bölünür. Kim bir insanı görür. Sonra gözünü kapatırsa onun suretini zihninde sanki ona bakıyormuş gibi görür. Fakat gözünü açıp gördüğünde aralarındaki farkı idrâk eder. Bu ayrılık iki suretin arasında ihtilâfa dönüşmez. Çünkü görülen suret, hayal edilen surete uygundur. [...]</p>
<p>Dördüncüsü: Teşviş edici mâniler ve kalbi meşgul eden elemlerin kemâlidir. Bu bakımdan sıhhatli, meşguliyetsiz ve sadece mâşuka bakmak için hazırlanan bir kimsenin zevk alması; korkan, ürken veya elem duyan hasta veya kalbi herhangi bir şey ile meşgul olan bir kimsenin zevk alması gibi değildir. <strong>Bu bakımdan aşkı zayıf olan bir aşığın uzaktan ince bir perdenin arkasından mâşukasının yüzüne baktığını düşün, öyle ki bu perdenin, o suretin hakikatinin inkişafına mâni olduğunu ve bakanın üzerine akreblerin, eşek arılarının toplanıp eziyet verdiklerini, ısırdıklarını ve kalbini meşgul ettiklerini düşün. Aşığın da bu durumda sevgilisine baktığını düşün, kişi bu halde mâşukunu müşahede etmekten ibaret olan az da olsa bir zevkten uzak değildir. </strong></p>
<p><strong>Eğer ani olarak o perdenin yırtılmasına vesile olan bir hal doğar, ışık çoğalır, eziyet veren akreb ve arılar uzaklaşır, kişi sapasağlam, kalbi meşgul olmaksızın kalır, kuvvetli şehvet ve ifrat derecedeki aşk onu derecelerin en yücesine vardıracak şekilde ona hâkim olursa, bu takdirde bu kişinin zevkinin nasıl kat kat artacağını bir düşün! </strong>Öyle bir raddeye varır ki birinci zevkin bu zevke nisbeten hiçbir önemi kalmaz, işte bunun gibi, Allah&#8217;ın cemâline bakmak zevkinin, marifet lezzetine olan nisbetini anla! İncecik perde beden misali ve bedenle meşgul olmaktır. Akreb ve arılar insanın üzerine musallat olan açlık, susuzluk, öfke, üzüntü, gam, şehvetin zâfiyetinden meydana gelen şehvetlerin misalidir. Sevgi, nefsin dünyadaki kusurunun en yüce cemaate olan şevkten eksik kalmasının ve esfel-i sâfilîn&#8217;e iltifat etmesinin misalidir. Bu da çocuğun riyaset zevkini hissetmekten habersiz olup kuş ile oynamaya iltifat etmesinden ibaret olan kusurunun benzeridir. Ârif kişi, her ne kadar dünyadaki marifeti kuvvet bulsa da şaşırtıcı mânilerden kurtulamaz. Hiçbir zaman bunlardan kurtulması da düşünülemez.</p>
<p>Bazen bu mâniler bazı hallerde zayıflar, devam etmezler. Şüphe yoktur ki marifetin cemâlinden aklı şaşkına çeviren birşey görünür. Onun zevki o kadar büyüktür ki neredeyse kalp onun azametinden ötürü paramparça olacak raddeye gelir. Fakat bu durum çakan şimşek gibi gelir-ge-çer. Çok az devam eder. Meşguliyetler, düşünceler ve kalbine gelen şeylerden onu şaşırtan, ilk durumunu bulandıran bir hâl meydana gelir. Bu ise, bu fâni hayatta daimî bir zarurettir. Bu bakımdan bu lezzet, ölüme kadar böyle karışık olur. Hoş hayat ise ancak ölümden sonradır. Hayat ancak ahiret hayatıdır:</p>
<p>Bu dünya hayatı eğlence ve oyundan başka birşey değildir. Ahiret yurdu, işte asıl hayat odur, bilselerdi.(Ankebut/64)</p>
<p>Kim bu mertebeye varmışsa o, Allah ile mülakatı sever. Dolayısıyla ölümü sever. Ölümden tiksinmez. Ancak marifette kemâle ermeyi daha fazla bekleyen bir kimse ölmeyi istemez. Çünkü marifet tohum gibidir, marifet denizinin sahili yoktur. Bu bakımdan Allah&#8217;ın celâlinin hakikatini idrak etmek muhaldir. Allah&#8217;ın sıfat ve fiillerinin ve memleketinin esrarının hakkındaki marifet artıp kuvvet buldukça ahiretteki nimet çoğalır. Nitekim tohum çoğalıp güzelleştikçe ekinin de çoğalıp güzelleştiği gibi&#8230; Bu tohumun tahsil imkânı ancak dünyada vardır. Bu ancak kalp toprağına ekilir. Biçmek de ancak ahirette olur.</p>
<p> <strong><em>(sf. 6, &#8220;Mukaddime&#8221; bölümü) </em></strong></p>
<p>Bilmiş ol ki ALLAH için muhabbet makamların sonu ve derecelerin en üstünüdür. Muhabbet makamına yükseldikten sonraki her makam muhabbetin eserlerinden ve onun tâbilerindendir. Bunlar da şevk, üns, rıza ve bunun benzeri makamlardır. Muhabbetten evvelki her makam da muhabbetin mukaddimelerinden bir mukaddimedir. Tevbe, sabır, zühd ve benzeri makamlar gibi.</p>
<p>Ender bulunan üst makamlar olmakla beraber akıl bunların varlığını kabul eder ve kalp bunlara inanır. ALLAH sevgisine gelince buna inananlar pek azdır. Hatta bazı alimler imkânını bile inkâr etmişler ve &#8220;ALLAH sevgisi demek O&#8217;na ibadet etmek demektir. Gerçek anlamda muhabbet ve sevgi ALLAH hakkında muhaldir. Sevgi ancak cinsler ve emsaller arasında olur&#8221; derler. <strong><em></em></strong></p>
<p><strong><em>(sf. 14, &#8220;Muhabbetin Hakikat&#8217;i&#8221;)</em></strong></p>
<p>Beş duyu ile elde edilen zevkte hayvanlar insanlara ortaktır. Eğer sevgiyi beş duyuya bağlar ve &#8220;ALLAH beş duyu ile bilinmez, tasavvur edildiği için de sevilmez&#8221; dersen o vakit altıncı kaybetmekle insanın özelliğini de kaybetmiş ve insanı hayvan derekesine düşürmüş olursun. İnsan akıl, nûr, kalb veya hangi ifade ile olursa olsun hayvandan ayrılır. İnsanı hayvanat derekesine indirmek çok yanlıştır. Çünkü batınî basiret zahirî basardan yani baştaki gözden çok daha kuvvetlidir. Aklın mânâlardan anladığı güzellik gözün gördüğü suretlerden anladığı güzelliklerden çok daha büyüktür. Buna göre beş duyu ile idrak edilmekten çok üstün olan ve kalb ile idrak edilen ilâhî ve şerefli şeylerin zevki daha büyük olur. [...] ALLAH sevgisini ancak insanlık derecesinden hayvanlık derekesine düşen ve beş duyudan başka bir şey bilmeyenler idrak edebilirler.</p>
<p><strong><em>(sf. 14-15, &#8220;Muhabbetin sebepleri&#8221;)</em></strong></p>
<p>Her dirinin ilk sevdiği şey zatıdır. Kişinin kendi nefsini sevmesinin mânâsı, tabiatında varlığının devamına bir meyl olduğu gibi yokluğuna da bir nefret vardır; zira tabii olarak sevilen, sevene uygun olandır. Acaba insana nefsinden ve varlığının devamından daha uyan birşey var mıdır? Acaba insana, nefsinin yokluğundan daha ters birşey var mıdır? işte bunun için insan varlığının devamını sever. Ölümden ve öldürmekten nefret eder. Bunu sadece ölümden sonraki korku ve azabdan değil, ölümünün zorluklarından sakındığı için de değil, elemsiz, aniden öldürülse, sevapsız ve ikapsız öldürülse yine ölümden nefret eder. Ölümü ve katıksız yokluğu sevmez. Ancak bazen hayatta bulunan dehşetli bir elemden ötürü kişi ne zaman bir bela ile mübtelâ olursa onun isteği o belanın yok olması olur. Eğer yokluğu severse, yokluk olduğu için sevmez. O yoklukta belanın da yok olması söz-konusudur. Bu bakımdan helâk ve yokluk nefret edilen bir şeydir. Varlığın devamı sevimli olunca, varlığın kemâli de sevimli olur; zira eksiklik, kemâli engeller ve yok eder. Eksiklik, yok olan miktar nisbetinde yoktur. Eksiklik, kemâle nisbeten helâktır. Helâk ve yokluk, sıfatlarda ve vücudun kemâlinde nefret edilen bir şeydir. Nitekim zatın esasında da nefret edildiği gibi&#8230; Varlık esasının de-vamının güzel olduğu gibi, kemâl sıfatının varlığı da güzeldir.</p>
<p><strong>Sf. 21, Muhabbetin sebep ve kısımları</strong></p>
<p>Hayallerin ve hislerin darlığında hapsolan bir kimse, çoğu kez zanneder ki güzelliğin mânâsı ancak yaratılmış azaların ve şeklin birbirine uygun olması, rengin güzelliği, beyazlığın kırmızı ile karışması, boyun uzunluğu ve bunlardan başka insan şahsının güzelliğine sıfat olarak verilen niteliklerden ibarettir; zira yaratılış üzerinde galebe çalan güzellik bakma güzelliğidir. Onların iltifatlarının çoğu şahısların suretlerinedir. Bu bakımdan zannedilir ki görülmeyen, hayal edilmeyen, şekli olmayan, bir rengi bulunmayanın güzelliği tasavvur olunamaz. Güzelliği tasavvur olunmadığından onu idrâk etmekte lezzet yoktur. Bu bakımdan mahbub olamaz. Bu çok açık bir yanlışlıktır; zira güzellik sadece gözle idrâk edilenlere bağlı değildir. Yaratılışta azaların uygunluğuna, beyazlığa kırmızının karışmasına bağlı değildir.</p>
<p>Çünkü &#8216;bu güzel bir hattır&#8217;, &#8216;şu güzel bir sestir&#8217;, &#8216;şu da güzel bir attır&#8217;, &#8216;şu güzel bir elbisedir&#8217;, &#8216;şu güzel bir kaptır&#8217; deriz. Bu bakımdan ses ve hattın güzelliği ve diğer eşyaların güzelliği, eğer güzellik sadece iddia edildiği gibi surette ise ne demektir ve hangi mânâya gelir? Malumdur ki göz, güzel hatta bakmakla zevk alır. Kulak, güzel sesleri dinlemekle zevk alır ve idrâk olunanlardan hiçbir şey yoktur ki güzel ve çirkin diye ayrılmasın! Acaba bütün bu eşyalar arasında ortak olan güzelliğin mânâsı nedir? [...]</p>
<p><strong>Herşeyin cemâli, o şey için mümkün olan ve kendisine uygun bulunan kemâlinin hazır bulunmasındandır</strong>. Durum bu olduğunda o şeyin mümkün olan bütün kemâl cephelerinin hazır bulunduğunda, o, güzelliğin zirvesinde sayılır. Eğer hazır olan onun bir kısmı ise, hazır olan nisbetinde onun güzelliği vardır. Bu bakımdan güzel at, o attır ki bir ata uygun olan şekil, renk, koşmak, hücum etmek, geri çekilmek imkânlarının hepsi kendi-sinde bir araya gelmiştir. Güzel hat, kendisinde hatta uygun olan harflerin mütenasip olan, tertibi müstakil ve intizamı güzel olan her bir unsurun bir araya geldiği hattır.</p>
<p>Herşeyin bir kemâli vardır. Ona uygundur. Bazen onun zıddı da başkasına uygun gelir. Bu bakımdan her şeyin kemâli, güzelliği, kendisine uygun olanın kemâlindedir. O halde atın güzelliğini meydana getiren şey, insanın güzelliğini meydana getirmez. Sesin güzelliğini sağlayan şey ile hat güzel olmaz. Elbiselerin güzelliğini sağlayan şey ile kaplar güzel olmaz. Diğer eşyalar da böyledir. Eğer şöyle dersen: Bu şeyler, her ne kadar sesler ve tatlılar gibi hepsi gözle idrâk edilmiyorsa da duyular tarafından idrâk edilmekten kurtulamazlar. Bu bakımdan bunlar duyularla hissedilenlerdir. Hissedilenlerin güzelliği ise inkâr edilmez. Onların güzelliklerinin idrâki vasıtasıyla lezzetin husulü da inkâr edilmez. Bu ancak duyularla idrâk olunmayan şeylerden başkasında inkâr edilir.</p>
<p>Güzellik duyularla idrâk edilmeyen şeylerde mevcuttur; zira denilir ki: &#8216;Şu güzel bir yaratılış, şu güzel bir ilim, şu güzel bir sî-rettir. Şunlar güzel ahlâklardır&#8217;. Oysa güzel ahlâklardan ilim, akıl, iffet, erkeklik, takvâ, kerem, mürüvvet ve diğer hayırlı haslet-ler kastolunur. Bu sıfatların hiç biri beş duyu ile idrâk olunmaz. Ancak bâtınî basiretin nûruyla idrâk edilir. Bu güzel hasletlerin hepsi mahbubdur. Bunlarla sıfatlı bulunan kimse de sıfatlarını tanıyan kimsenin nezdinde tabii olarak mahbubdur. Bunun ve durumun böyle olmasının alâmeti (şudur): Tabiatlar peygamberleri, sahabîleri sevmek üzere yaratılmıştır. Oysa tabiatlar onları görmemiştir.</p>
<p>Meselâ İmam-ı Şâfiî&#8217;yi seven bir kimse onu niçin sever? Oysa hiçbir zaman onun suretini görmemiştir. Eğer onu görseydi, belki de İmam-ı Şâfiî&#8217;nin zâhiri görünüşünü beğenmezdi. Bu bakımdan kendisini son derecede sevmeye teşvik eden güzellik, İmam-ı Şâfiî&#8217;nin zahirî güzelliği değil, iç suretinin güzelliğidir; zira İmam-ı Şâfiî&#8217;nin zahirî sureti toprakla beraber toprak olmuştur. Kişi ancak onu din, takvâ, bol ilim, dinin ince noktalarını kapsamak gibi şeriat ilmini ifade etmesinden meydana gelen iç sıfatlarından dolayı sever. Bu hayırları âlemde neşrettiğinden dolayı sever. Onlar ise güzel şeylerdir. Güzellikler ancak basiret nûruyla bilinir. Duyular onları idrâk etmekten âcizdir.</p>
<p>[...] O sıfatların bekasıyla sevgi bâki kalmıştır. Oysa bütün suretler zeval bulmuştur! [...] Bu bakımdan bütün hayır işleri bu iki vasıf üzerinde ayrılır. Bunlar da his ile idrâk edilmez. Onlar bedene dair olup da bölünmeyi kabul etmeyenlerdir. Durum bu ise güzellik, bir insanın gidişatında mevcuttur.</p>
<p>[...]  yeryüzünün bazı bölgelerinde bir kısım sultanların adalet ve doğruluklarına, hayırlı insan olduklarına dair hikâyeler anlatıldığından o sultanın sevgisi, sevenlere bir faydasının dokunma ümidi olmadığı halde, kalplere galebe çalar.</p>
<p><strong>Öyleyse insan sevgisi sadece insana iyilik yapana karşı değildir. Esasında sevilen iyiliktir. Her ne kadar onun iyiliği sevene ulaşmamış olsa bile yine de iyilik yaptığından dolayı sevilir. Çünkü her güzellik sevilir.</strong> Suret ise zâhir ve bâtın olmak üzere iki kısımdır. Hüsn ve cemâl bunların ikisini de kapsamaktadır. Zâhir suretler zahirî gözle idrâk olunur. Bâtın suretler ise, bâtını basiret ile sezilirler, Bu bakımdan bâtın basiretinden mahrum olan bir kimse idrâkten de yoksundur ve bu yönden lezzet almaz, sevmez ve buna meyil de etmez bir yaratılıştadır. Kimde bâtınî basiret, görünen duyulardan daha galip ise, onun bâtinî mânâları sevmesi zâhirî mânâları sevmesinden daha fazladır, Bu bakımdan duvara nakşedilen bir sureti zâhirî güzelliğinden dolayı seven ile iç güzelliğinden dolayı peygamberlerden birini seven arasında büyük fark vardır.</p>
<p><strong>Sf. 60, &#8220;Allah Sevgisini Takviye Eden Sebepler&#8221;</strong></p>
<p>Ahirette hâl bakımından insanların en mesûdu, en fazla Allah&#8217;ı sevenidir; zira ahiretin mânâsı, Allah&#8217;ın huzuruna varmak, O&#8217;nunla mülâki olmanın saadetini elde etmek demektir.</p>
<p>Muhib (aşık) uzun zaman şevkiyle kıvrandığı mahbubunun huzuruna vardığında bulanmaksızın, hasım ve rakibi olmaksızın, sona ermesinden korkmaksızın, O&#8217;nun cemâlini ebedî bir şekilde müşahede etme imkânı bulunduğundan ötürü en büyük bir nimete mazhar olur. Ancak şu var ki bu nimet sevgi kuvvetinin oranında verilir.</p>
<p>Bu bakımdan muhabbet arttıkça zevk de artar. Kul, Allah&#8217;ın sevgisini ancak dünyada kazanır. Sevginin aslında hiçbir mü&#8217;min ayrılmaz. Çünkü marifetin aslından ayrılmış değildir. Sevginin kuvveti, kalbi aşk diye adlandırılan istihtar raddesine vardıracak şekilde istila etmesi ise, bundan birçok kimseler ayrılır. Bu ancak iki sebepten dolayı elde edilir:</p>
<p>I. Onlardan biri, dünyanın meşgalelerini kesmektir. Allah&#8217;tan başkasının sevgisini kalpten çıkarmaktır; zira kalp, mesela kendisinden su boşaltmayınca sirkeye yer vermeyen bir kap gibidir:</p>
<p>Allah bir adamın göğsünde iki kalp yaratmamıştır. (Ahzab/4)</p>
<p>Sevginin kemâli, kalbinin tamamıyla Allah&#8217;ı sevmesindedir. Allah&#8217;tan başkasına iltifat ettikçe, onun kalbinin bir köşesi gayr ile meşguldür. Bu bakımdan Allah&#8217;tan başka şeylerle meşgul olduğu nisbette Allah&#8217;ın sevgisi kalpten eksilir. Kapta kalan su nisbetinde, kaba dökülen sirke eksilir. Bu tecride şu ayetle işaret vardır:</p>
<p>&#8216;Allah&#8217; de! Sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar.(En&#8217;âm/91)</p>
<p>Rabbimiz Allah&#8217;tır&#8217; deyip sonra doğru olanlar, onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.(Ahkaf/13)</p>
<p>Belki o, senin Lâ ilâhe illallah sözünün mânâsıdır. Yani mâbud ve mahbub, O&#8217;ndan başkası yok! Bu bakımdan her sevilen mutlaka mâbuddur. O halde kul bağlanandır. Mâbud ise kendisine bağlanılandır. Her seven, sevdiğiyle bağlanmıştır.</p>
<p>Arzusunu tanrı edinen kimseyi gördün mü? (Furkan/43)</p>
<p>Yeryüzünde tapınılan şeylerin en iğrenci nefsin arzusudur.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><strong>D</strong><span style="color: #0000ff;"><strong>erin İnsan</strong><span> </span></span></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8239" title="derin_insan" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/derin_insan-174x300.jpg" alt="" width="126" height="230" /></a> <em>“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek  düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?”</em> (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)</p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><strong>“Ben” kimdir?</strong> İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan,  Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. <span style="color: #0066cc;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_insan.pdf" target="_blank">Buradan indirebilirsiniz.</a></span> </p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="145" height="206" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank">Zaman Nedir?</a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank"><img class="alignright size-full wp-image-14532" title="kapak_zaman_nedir" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/01/kapak_zaman_nedir.gif" alt="" width="120" height="160" /></a>“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ”</em>  diyordu <strong>Aziz Augustinus</strong>. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. <a href="http://www.netkitap.com/kitap-sozdizimi-ve-anlambilim-abdulkahir-el-curcani-litera-yayincilik.htm"><strong>Delâilü’l-İ’câz</strong></a>, <strong>Mesnevî</strong>, <a href="http://www.dunyakitap.com/kitap/felsefenin-temel-ilkeleri-2-baski-p413866.html"><strong>Makasıt-ül Felasife</strong> </a>, <strong>Telhis-u Kitab’in Nefs</strong> ve <strong>Fütuhat-ı Mekiyye</strong> gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. <a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_zaman.pdf" target="_blank">Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.</a></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/04/19/korlerin-gordugu-gozlerin-gormedigi-ates/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/04/19/korlerin-gordugu-gozlerin-gormedigi-ates/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Roman Günlüğü; “Bela”</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/24/bir-roman-gunlugu-%e2%80%9cbela%e2%80%9d/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/24/bir-roman-gunlugu-%e2%80%9cbela%e2%80%9d/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 24 Mar 2011 07:30:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Konuk Yazar</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>

		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[roman]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15277</guid>
		<description><![CDATA[Meral Yarıcı 
&#8220;Bir nehrin kıyısında takılı kalmışım. Hissettiklerime bakılırsa, ‘varsın olsun&#8217; diyememişim, var&#8217;amamışım, var&#8217;olamamışım, varamamış ama yok olmayı da göze alamadığımdan, ‘var&#8217;da takılı kalmışım. &#8221; Sy.9
Tutkuyla bağlı olduğum romanlar var, bir de bu romanların yazarları. Hayatımda en önemli yerde duran yazarlarım var, yeni keşiflerimde herkesten sakınmak için çaba sarf ettiğim. Bu yüzden hep, çok az [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://blog.merush.com/bir-roman-gunlugu-bela?utm_source=feedburner&amp;utm_medium=feed&amp;utm_campaign=Feed%3A+merush+%28Merush+Hanim%29&amp;utm_content=FaceBook" target="_blank"><img class="alignright" src="http://blog.merush.com/wp-content/uploads/2011/03/bela_suzannur_basarslan.jpg" alt="" width="200" height="263" />Meral Yarıcı </a></strong></p>
<p style="text-align: left; padding-left: 60px;"><em>&#8220;Bir nehrin kıyısında takılı kalmışım. Hissettiklerime bakılırsa, ‘varsın olsun&#8217; diyememişim, var&#8217;amamışım, var&#8217;olamamışım, varamamış ama yok olmayı da göze alamadığımdan, ‘var&#8217;da takılı kalmışım. &#8221; Sy.9</em></p>
<p>Tutkuyla bağlı olduğum romanlar var, bir de bu romanların yazarları. Hayatımda en önemli yerde duran yazarlarım var, yeni keşiflerimde herkesten sakınmak için çaba sarf ettiğim. Bu yüzden hep, çok az bilinen, bilenler tarafından da köşe bucak saklanan bir yazar olma hayalim var. Bazen bir roman sadece ismi ile dikkatimi çekebilmiş, kimi zamanda son derece basit düşünüp kapağı için elime almışımdır.</p>
<p>Bu kez, işin rengi bambaşka.<br />
İlk kez bir romana henüz elime geçmeden tutku ile bağlandım, yazarından mütevellit muhakkak.</p>
<p>Aylardır beklediğim an, elimin altında roman. Hem de çok beklediğimi bilen bir güzel insan <span id="more-15277"></span>tarafından özenle gönderilmiş. Bir de süs ekleyivermiş sol üst köşesine, güzel dost. <a href="http://friendfeed.com/2kisilik" target="_blank">*</a></p>
<p>İsmini okuyorum önce, sağ üst köşede; <strong>Suzan Nur Başarslan</strong>.  &#8220;Nur&#8221; gibi, apaydınlık hislere kapılıyorum. Ardından, <strong>Bela</strong>. Henüz bir satırını dahi okumadan işliyor içime, torpilin hiç sırası değil diyor eleştirel yanım. Ama akşama daha çok var. O halde kitap falının tam sırası!</p>
<p>&#8220;Tüm kelimeleri topla, kün&#8217;e gelir dayanır, kün&#8217;ün anlattığından fazlasını anlatmaz. Kün gelir Bela&#8217;ya dayanır. Bela, hem rızadır, hem kelime.<br />
&#8230;<br />
Kelimelere, kelimelerin söylediğine, kelimelerle söylediğine rıza göster, gösteremiyorsan söyleme. Kelimeyle kuruldu dünya, kelimeyle yıkılacak. Kur&#8217;an ve yık!andır kelime. Kuran ve yıkan. Kuramıyorsan, yıkmayacaksın&#8221; Sy.23</p>
<p>Asılı kalıyorum kuytusunda kelimenin. Kelime, Bela, Kün, hiç olmadığı kadar aydınlanıyor zihnimde. Satırlar arasından en güzel kelimeleri seçebildiğimi düşünüyorum, elim kolum titrek. Sabırsızım, bir sayfa daha açıyor ellerim. Faucault Sarkacı&#8217;ndan Belbo karşılıyor beni, <em>&#8220;İnsan niçin roman yazar? Tarihi yeniden yazmak için. Sonradan gerçekleşen tarihi.&#8221;</em></p>
<p>Bunu neden yazdığını düşünüyorum. Sonra, bu romanı neyin anısı olarak kaleme aldığını. Yazar ile bütünleşiyor, karşıma alıyorum O&#8217;nu. &#8220;Sen&#8221; diyorum O&#8217;na ilk kez, sizli bizli halleri bırakıyorum bir kenara. Yeni tanıştığım bir yazar olarak göremiyor, ansızın daha bağlanıyorum sana. Oysa yazarından bağımsız olarak okuyacak, tüm objektifliğimle inceleyecektim, ne çabuk büyüsüne kapıldım kelimelerin, iki fal ile nasıl girdim o büyülü dünyaya.</p>
<p>Akşam huzursuz bir kalabalık  karşılıyor beni evde, bir an evvel geceyi beklemekten başka çarem yok. İlk dört bölümü tam üç kez okuyorum. Korkmuştum, beşinci bölümün hemen başında &#8220;ölüm&#8221; duruyordu çünkü. Korkarım ölümden, soğurum ansızın. Yazının ölüme değdiği o anda dördüncü kere başa almayarak uykuya uğurluyorum kendimi. Ölüm&#8217;ün o en kısa haline.</p>
<p><em>&#8220;Ölüm bazen burnunun dibinde insanın ve insan, bazen burnunun dibini göremeyecek kadar kördür.&#8221; Sy.27</em></p>
<p>Ertesi sabah güne erken merhaba dedim. Erken uyanılan sabahlarım şiire açılır, özlediğim bir şiirle selam yollarım şairine. Sabahın selamına kıymet verir, Günaydın&#8217;ımı eksik etmem bu yüzden sevdiğim kalplerden. Gözlerimin o sabah şiire değil, Bela&#8217;ya açılmasının bir anlamı olmalı. Bela&#8217;nın &#8220;kabul etmek&#8221; anlamına. Hızlıca geçiyorum o sabah ölümü. Kıyısından geçerken bile ürperti doluyum. Acıdığını hissediyorum kalbimin. Bunu sana söylesem o dost kalbinle beni rahatlatacağını bilirdim. Kelimelerin koştu geldi imdadıma o sabah o acıyı hissederken, elin değdi omzuma.</p>
<p>&#8220;Uzaklaştıkça acı , daussılaya dönüşüyordu; yakınlaştıkça, göz yaşına.&#8221; Sy.46</p>
<p>Oracıkta bir damla göz yaşım aktı o sabah. Yakınlarındaydım acının, sonraki birkaç gün hiç dinmedi. Herkesten ırak olduğum anlarda aktı, etrafın kalabalıklığı dinmedi günler boyu. Hak değilmiş demek gözyaşı diye kabullendim. Hem yalnız olmak, hem de sığınmak istiyordum birilerine. Kanadım kırılmıştı aşktan. O günlerde yavaş ilerleyen hayat, satırlara da yansıdı, dondurdum kelimeleri.</p>
<p>&#8220;&#8230;. Ve anlıyorsun ki felek-i atlastan  nasibine yalnızlık düşmüş, sana ah, sana bedbaht ve sana ‘sen&#8217; düşmüşsün.&#8221; Sy.50</p>
<p>Henüz ellinci sayfalarda düşüncüklerimle ortaya yüz elli sayfalık bir roman çıkarabilirdim. Öylesine kudret alıyordum kelimelerden. Romanın gidişatından ziyade satırlara ‘giz&#8217;lenmiş o kelimelere gömülüyordum. Aşkın cezası bitmemiş, hapsolmuştum karanlığa. Tek gerçek yine satır arasında duruyor, bu durumun kurtarıcısı benim diyordu adeta.</p>
<p><em>&#8220;Buz kristalleriyle dolu gözlerinin içi, yüreğindeki ateş dahi onları damlaya çevirmiyorsa, buna izin vermiyorsan ya da, gözlerini huzurla kapatamazsın.&#8221; Sy.59</em></p>
<p>Yüreğimdeki ateş oracıkta çoğaldı, tutuşturdu dünyayı. Eriyip de şelaleye dönüştü gözlerimdeki buzlar. Senden o günlerden birinde dua istemiştim, çok konuşmayıp anlatmamıştım. Konuşuyorduk satır arasında çünkü ve sen öyle güzel dinliyor yanıtlıyordun ki beni, aramızda yeşeren bu bağ için minnet kelimesi eksik kalıyordu. Bir yazara bağlanışın en güzel anları. Sefasını sürüyordum, sanki benimdi bir tek satırlar. O an dünyada sanki bir tek benim canım yanıyordu sense yalnızca benim iyiliğim için yazıyordun.</p>
<p>Sevdiğim adam o günlerde sessizliğiyle öldürüyor, kelimelerinde doğuruyordun sense.</p>
<p>&#8220;.. Kalpleri evirip çevirenin ve o kalpte  ne olduğunu sadece kulun ve Yaratıcısının bildiği şeyi bilmek gaybı bildiğini ima etmek anlamına gelir ki gayb Allah&#8217;ındır&#8221; Sy.99</p>
<p>Sessizliğiyle canımı yakan adamı o an affettim. O kalpte ne olduğunun sualine düşmek ne haddimeydi?  Kırmızı, Mavi ve Yeşil&#8217;i anlatmaya koyuldun birden sen. Kırmızı&#8217;yı alt edip Mavi ve Yeşil&#8217;de buluşuyordu iki el. <em>&#8220;Seni seviyorum dedi Mavi. Seni seviyorum dedi Yeşil.&#8221; Sy. 111</em></p>
<p>Pazar sabahı kulaklığımı takıp Karadeniz dağlarına Ege ezgileri fısıldayarak yürüdüm kilometrelerce. Bir fren sesi deldi geçti ezgiyi. Her gün binlece kaza oluyordu ve o an kimbilir kimin canı yanmıştı. Pazar yürüyüşlerim giderek hüzne açılıyor, dağlarına bahar gelen memleketim benim gönlüme Bela&#8217;yı dolduruyordu.<br />
<em>&#8220;Al sana Bela&#8221;</em> dedim içimden. <em>Al sana Bela.</em></p>
<p>Eve girdiğimde İstanbul&#8217;u anlattın bana. Kanadımı kıran aşkın mabedi İstanbul&#8217;du, değil mi? İstanbul&#8217;a ne zaman bu kadar yaklaştım. Kendimden uzaklaştıran da bu değil miydi? Şimdi yanımda olsan İstanbul&#8217;a yakın, benden uzakta duran kalbime gülümseyip alaycı bir ifade ile <em>&#8220;Armut!&#8221;</em> derdin. Ve o <em>&#8220;Armut&#8221;</em> hayatın mucizesini ispatlarcasına 140. sayfada gülümsüyordu bana. Bunu nasıl başarabildiğine mi hayret edeyim yoksa hayatın mucizesini <em>&#8220;Armut!&#8221;</em> kelimesinde aradığıma mı saklayayım o hayreti, bilemedim.</p>
<p>Perşembe gecesi uyku öncesi yine hayret. Sayfa <em>&#8220;Perşembe&#8221;</em> ile başlıyordu. Artık emindim gözlerim değdikçe yazıldığına bu romanın. Tek bir bölüm ile uykuya uğurladım kendimi.</p>
<p>&#8220;<strong>beni öteleme, ne olur</strong><strong><br />
</strong><strong>Affet, sadece affet.</strong>&#8221; Sy. 150</p>
<p>Duam oldu o Perşembe gecesi. <em>&#8220;Hem bak, gözlerimdeki buz kristalleri de eridiğine göre artık gözlerimi huzurla kapatabilirim.&#8221;</em></p>
<p>Sen, çok sevilen dost;</p>
<p>İstanbul&#8217;a yakın, Nursu&#8217;ya kalbinde yer verememiş, Cem&#8217;e hüzünlü, Işık&#8217;ı tüketmiş bana öyle güzel derman oldun ki.  Romanı okuduğum günlerde aşktan kanadım kırık olmasaydı da anlar mıydım bu denli? Bahar geldiğinde gönlüme yeniden okumak üzere kapattım kapağını.</p>
<p>Ben roman anlatmayı bilmem, girerim sahnesine romanların, kendimi anlatırım onların üzerinden. Sakar bir oyuncuyumdur çoğu zaman sahnede, yara bere içerisinde çıkmalarım hep bundandır.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/24/bir-roman-gunlugu-%e2%80%9cbela%e2%80%9d/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/24/bir-roman-gunlugu-%e2%80%9cbela%e2%80%9d/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Gabbeh / Mohsen Makhmalbaf (1996)</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2011/03/18/gabbeh-mohsen-makhmalbaf-1996/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2011/03/18/gabbeh-mohsen-makhmalbaf-1996/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Mar 2011 21:43:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=15225</guid>
		<description><![CDATA[Sevda alıp başını gitmek ister ve tamamlanmak. Geride bıraktıklarına dönüp bakmak istemez, gördüğü sadece görebildiğidir, peşinde olduğu/peşinden gelen&#8230; ve öyküler gizlidir insanın yüreğinde, gözlerinde, kelimelerinde, yüreğinden sızan her şeyde: resimde, şiirde, öyküde, nakışta, kilimde&#8230; Eğer gözleriniz anlamı yakalamakta mahirse, gördüğünüz sadece şey/nesne değildir. Aşar onu muhayyileniz ve o şey&#8217;de gizlenen yüreği renk renk görürsünüz/izlersiniz. Doğu&#8217;da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/gabbeh.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-15226" title="gabbeh" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2011/03/gabbeh-185x300.jpg" alt="" width="185" height="300" /></a>Sevda alıp başını gitmek ister ve tamamlanmak. Geride bıraktıklarına dönüp bakmak istemez, gördüğü sadece görebildiğidir, peşinde olduğu/peşinden gelen&#8230; ve öyküler gizlidir insanın yüreğinde, gözlerinde, kelimelerinde, yüreğinden sızan her şeyde: resimde, şiirde, öyküde, nakışta, kilimde&#8230; Eğer gözleriniz anlamı yakalamakta mahirse, gördüğünüz sadece şey/nesne değildir. Aşar onu muhayyileniz ve o şey&#8217;de gizlenen yüreği renk renk görürsünüz/izlersiniz. Doğu&#8217;da aşklar hep bilinmezliğe gebedir, çoğunlukla da ayrılıkla hem-demdir. Doğu&#8217;da aşk, bu yüzden, söylencelerle vücut bulur. İlmek ilmek yüreklerde dokunur, renk renk yüreklere dokunur. Mavi kavuşma, sarı mutluluk, yeşil bereket, kara ölüm, hüzün, ayrılık&#8230; olur ama bir şekilde dile gelir, bir şekilde.</p>
<p>Mohsen Makhmalbaf&#8217;ın yönetmenliğini yaptığı 1996 yılı İran yapımı bir film, Gabbeh.</p>
<p>Bir kilimin(gabbeh) kişileşerek(Gabbeh Hanım) yaşadığı aşkı anlatması üzerine kuruludur. Olayları yaşayan kişinin yıllar sonraki haliyle bir arada, geçmişine -o an izliyor gibi- bakması ve olayları anlatması filmdeki ilginç buluşlardan biridir. Aynı anda hem yaşanan hem de izlenen bir hikâyedir/masaldır izlediğimiz. Yine, sadece anlatıcı kişinin değil, nesnelerin de hikâyeler arasında geçişler yapması, yaşlı adamın -hiçbir karede <span id="more-15225"></span>yüzünün gösterilmediği/uzak tutulduğu- gençlik halini dillendirmesi, tabiata ait her katmanın hikâyenin tamamlayıcı unsurlarından biri olması, göçebe kültür&#8217;ün ‘aşk&#8217; tem&#8217;inde belirli bir ritimde anlatılırken; keçiden yüne, yünden ipliğe, iplikten tezgâha, tezgâhtan bütüne kavuşana kadar bir kilimin kendi öyküsünün de anlatılması ile farklı hikâyelerin iç içe girdiği bir bütündür bu film.</p>
<p>Yerel kültür ve gelenek yalın bir dille verilirken, kullanılan sembolik dilin anlatımı zenginleştirdiği görülür. Özellikle kadına dair haller, doğum ve ölüm sembollerin arkasından ya da insan dışı canlılarla izleyiciye sunulmuştur.   Bir kadının bedeni kadar, bir çocuğun ölümü de saklanan unsurlardandır bu filmde. Gerçekliğin kırıldığı çoğu yerde, çizgi filmlerde karşılaşılan kimi sahneler karşımıza çıkar(Özellikle tablo gibi sunulan yeşillik, gökyüzü, su&#8217;dan bir elin renkleri&#8230; aldığı sahneler). Kamerayı dondurmak, boyutta oyunlar oynamak, doğal, yalın akışın yerini kimi yerlerde metaforik hatta kimi yerlerde yapay anlatıma bırakmak&#8230; filmdeki dikkat çeken hatta yadırganan yönler.</p>
<p>Rengarenk bir film Gobbah. Makhmalbaf&#8217;ın sinemaya dair renk tercihinin de göstergesi. Yalın gibi duran ama farklı anlatım tarzlarını bir araya getiren ve bunu yaparken, geleneği yeni tekniklerle harmanlamaktan çekinmeyen bir yönetmen Makhmalbaf.</p>
<p>İranlı yönetmenler cidden çok cesurlar. Deneysel denilebilecek teknikleri uygulamaktan çekinmiyorlar. Makhmalbaf&#8217;ın Gabbeh&#8217;i, bunun göstergesi. Şiirler söylenirken, sözlü edebi kültür yansıtılırken, birden gökyüzüne uzanan bir el size bir şeyleri işaret ederek anlattığı hikâyenin gerçekliğini kırabilir; doğallığı yapay bir unsur takip edebilir; sizi hikâyeden koparıp anlatıcı kişinin bugününe döndürebilir; geçmişte söylenen diyalogu bugün söyletebilir; yalın ve doğal anlatım yapayla yer değiştirebilir; bir sembol, gerçekliğin yerini alabilir; hikâyenin ilerlemesi için sizi ve kahramanını, başka bir kahramanın su doldurmasını beklemek zorunda bırakabilir&#8230; Eleştirileri göğüslemek anlamına geliyor bu tarz, başarısız bulunmayı göze almak, klasik sinema dilinin dışına çıkmak. Kaç yönetmen buna cesaret edebilir ki?</p>
<p>Bu filmi beğenir misiniz, fazla değil, eğer istediğiniz, izlediğiniz/alışık olduğunuz tarzda bir şeyler izlemekse. Harika bir film değil, hatta yadırgayacağınız tekniklerle dolu, ama geleneğin, kültürün, aşkın, bunlara dair kodların farklı bir anlatım tarzında karşınıza çıkması sizi şaşırtsa da, sinemanın farklı anlatım dillerini/tekniklerini görmek ve tabiata dair nefis görüntüleri kaçırmak istemiyorsanız, bu filmi izlemelisiniz.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2011/03/18/gabbeh-mohsen-makhmalbaf-1996/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2011/03/18/gabbeh-mohsen-makhmalbaf-1996/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Aşk Şeriatı</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2010/01/15/ask-seriati/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2010/01/15/ask-seriati/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jan 2010 12:01:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mustafa Akyol</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>

		<category><![CDATA[din]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=8285</guid>
		<description><![CDATA[[13 Ocak 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Roman okuyacak vakit bulamamaktan şikayet eder dururum. Onun için Elif Şafak&#8217;ın &#8220;Aşk&#8221; isimli popüler romanını oturup baştan sona okumak bir başarıydı benim içim. Çok beğendim kitabı. Elif Şafak&#8217;ı da takdir ettim.
Kusursuzluk elbette mümkün değil. Dolayısıyla, bazı yazarların işaret ettiği gibi kimi bilgi hataları olabilir romanda. Bazı kısımların biraz fazla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/kalp_atisi.gif"><img class="alignleft size-full wp-image-8286" title="kalp_atisi" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/01/kalp_atisi.gif" alt="" width="186" height="290" /></a>[13 Ocak 2009 tarihli <a href="http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/ask-seriati-237847.htm">Star</a> gazetesinde yayınlandı]</p>
<p>Roman okuyacak vakit bulamamaktan şikayet eder dururum. Onun için Elif Şafak&#8217;ın &#8220;Aşk&#8221; isimli popüler romanını oturup baştan sona okumak bir başarıydı benim içim. Çok beğendim kitabı. Elif Şafak&#8217;ı da takdir ettim.</p>
<p>Kusursuzluk elbette mümkün değil. Dolayısıyla, bazı yazarların işaret ettiği gibi kimi bilgi hataları olabilir romanda. Bazı kısımların biraz fazla &#8220;didaktik&#8221; (öğretici) durduğunu söylemek de mümkün. Ama sonuçta Elif Şafak önemli bir şey başarmış. Mevlana ile Tebrizli Şems arasındaki manevi ruhdaşlığın modern bir Amerikalı kadının hayatını nasıl dönüştürdüğünü anlatırken aslında modern Türklere bir mesaj vermiş:<span id="more-8285"></span></p>
<p>Sizin &#8220;köhne ve geri&#8221; diye kaldırıp attığınız dinin içinde, sürdürdüğünüz o çok &#8220;çağdaş&#8221; ve bir o kadar da sığ hayata ışık verecek erdemler, sırlar ve hikmetler var.</p>
<p>Bence de öyle. Hem de çoğu insanın pek tahmin etmeyeceği, ama Elif Şafak&#8217;ın isabetle altını çizdiği &#8220;aşk&#8221; meselesinde bile.</p>
<p>Evet, bu &#8220;aşk&#8221; mefhumu büyük bir mesele. Tarih boyunca kuşkusuz öyle olmuştu, ama bu bizim modern çağda daha da çetrefilli hale geldi. Hayatın çok daha değişken hale geldiği, insanların &#8220;kısmetim buymuş&#8221; diyerek bir yastıkta kocamak yerine &#8220;ilişki&#8221;den &#8220;ilişki&#8221;ye geçtiği yeni dünyada, aşık olup da kendini birine &#8220;ölesiye&#8221; kaptıranlar, yolun sonunda çoğu kez acıya ve gözyaşına boğuluyor.</p>
<p>Modern şarkıların çoğu zaten bu trajediyle dolu. &#8220;Yaralıyız hepimiz&#8221; diye bitiyor Teoman&#8217;ın bir parçası. Bir diğeri, durumu şöyle özetliyor:</p>
<p>&#8220;Bir kaç uyku hapı, bir kaç kıskançlık krizi; elimizde bunlar var, mutlu olmaya yetmez ki&#8230;&#8221;</p>
<p>Peki ama bu &#8220;yaralılık&#8221; hali kaçınılmaz mı? İnsan olmanın zorunlu sefaleti mi? Yoksa, solcuların pek sevdiği ifadeyle, &#8220;başka bir dünya mümkün&#8221; mü?</p>
<p>Evet, mümkün. Ama &#8220;dışarıda&#8221; değil, &#8220;içeride&#8221;, yani zihnimizde. Sufiler, yani tasavvuf ehli, işte bunu keşfetmiş, hem de bunun bir &#8220;alternatif dünya&#8221; değil, hakikatin ta kendisi olduğuna hükmetmişlerdi.</p>
<p>Bu dünyanın kapısını biraz aralamak isterseniz, önce şu soruyu sorabilirsiniz: İnsanlar en çok kimleri cazip buluyor, kimlere aşık oluyorlar?</p>
<p>Cevabı da muhtemelen şöyle verirsiniz: Güzel, akıllı, samimi, dürüst, karakterli, derinlikli insanlara&#8230;</p>
<p>Ama aslında şöyle demek de mümkün: Güzelliğe, Akla, Samimiyete, Dürüstlüğe, Karaktere, Derinliğe&#8230;</p>
<p>Yani aslında aşık olunan şeyin tek tek &#8220;insanlar&#8221; değil, onlarda yansıyan &#8220;vasıflar&#8221; olduğunu söylemek mümkün. Nitekim bu vasıflar nedeniyle birine sırılsıklam aşık olan birisi, bir zaman sonra benzer vasıfları başkasında bulup ona da aşık olabiliyor. İnsanlar gelip gidiyor, ama vasıflar kalıyor.</p>
<p>Bu gerçeği Eski Yunan düşünürü Eflatun da fark etmiş ve ünlü &#8220;İdealar Teorisi&#8221;ni geliştirmişti. Buna göre dünyada gördüğümüz her maddi varlık, aslında metafizik evrende var olan &#8220;idea&#8221;ların, yani ideal form ve ilkelerin eksik birer kopyasıydı.</p>
<p>İşte, sufiler de varlık alemini böyle anladılar. Biz insanların sevdiği her şeyin, aslında Allah&#8217;a ait olan Sıfatlar olduğunu, bu Sıfatlar&#8217;ın yaratılmışlarda &#8220;tecelli&#8221; ettiğini, yani gözüktüğünü söylediler. Böylece &#8220;Leyla&#8221;yı sevmekle yola çıkıp &#8220;Mevla&#8221;ya varabildiler.</p>
<p>İşte, aşkın bir &#8220;şeriatı&#8221; var ise, bence budur. Bunu içselleştiren, &#8220;Leyla&#8221;ları önemsizleştirmiş olmaz. Ama onları Sıfatların Mutlak Sahibi sanmaktan, dolayısıyla onlara tapınır hale gelmekten de kurtulur. Dahası Sıfatların Mutlak Sahibi&#8217;ne &#8220;tevekkül&#8221; etmenin gücüne kavuşur.</p>
<p>Bir &#8220;ayrılık&#8221; durumunda da, kendini helak eden modern aşıklar gibi kederlere boğulmaktansa, Hz. Eyüb&#8217;ün Eski Ahit&#8217;te dediği gibi der:</p>
<p>&#8220;Rab verdi ve Rab aldı; Rabbin ismi mübarek olsun.&#8221;</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2010/01/15/ask-seriati/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2010/01/15/ask-seriati/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>İşimiz Aşk!</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/12/18/isimiz-ask/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/12/18/isimiz-ask/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2009 10:45:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ayla Chignardet</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>

		<category><![CDATA[Basın günlüğü]]></category>

		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=7790</guid>
		<description><![CDATA[Meryem Irmak (Semazen.Net)
&#8220;Vücud ikliminin sultanısın sen
 Efendim derdimin dermanısın sen
 Bu cism-ü natüvanın canısın sen
 Efendim derdimin dermanısın sen&#8230;&#8221;
                                          

Tasavvuf nedir, ne öğretir? diye sorsalar &#8220;demdir, dem öğretir&#8221; derim, anladığım kadarıyla..
 Dem nedir? dendiğinde cevap: &#8220;Andır, şu andır; şimdi bulmak ve bulduğunla OLmaktır.&#8221;
 An kelimesi &#8220;mikro&#8221; ve bendeniz de &#8220;kör&#8221; sıfatında olduğumdan, ânı açacak, makrolaştıracak, baş gözüme gösterecek bir büyüteç kavrama [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091218_derin_dusunce_org_tasavvuf_ask.gif"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091218_derin_dusunce_org_tasavvuf_ask_2.gif"><img class="alignleft size-medium wp-image-7792" title="20091218_derin_dusunce_org_tasavvuf_ask_2" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/12/20091218_derin_dusunce_org_tasavvuf_ask_2.gif" alt="" width="236" height="259" /></a>Meryem Irmak</em></strong> (<a href="http://www.semazen.net/yazar_yazi.php?id=752" target="_blank">Semazen.Net</a>)</p>
<p style="text-align: left;">&#8220;<em>Vücud ikliminin sultanısın sen<br />
 Efendim derdimin dermanısın sen<br />
 Bu cism-ü natüvanın canısın sen<br />
 Efendim derdimin dermanısın sen</em><strong>&#8230;&#8221;</strong></p>
<p>                                          
</p>
<p align="justify">Tasavvuf nedir, ne öğretir? diye sorsalar &#8220;demdir, dem öğretir&#8221; derim, anladığım kadarıyla..</p>
<p align="justify"> Dem nedir? dendiğinde cevap: &#8220;Andır, şu andır; şimdi bulmak ve bulduğunla OLmaktır.&#8221;</p>
<p align="justify"> An kelimesi &#8220;mikro&#8221; ve bendeniz de &#8220;kör&#8221; sıfatında olduğumdan, ânı açacak, makrolaştıracak, baş gözüme gösterecek bir <em>büyüteç</em> kavrama ihtiyacım var:</p>
<p align="justify"> &#8221;Bugün&#8221;</p>
<p align="justify"> Herşeyi küçültüp mikrolara, kuantlara inmek yerine, tersine, körlüğün garipliğiyle herşeyi büyütmeyi seviyorum; bendeniz ancak öyle anlayabiliyorum.. Büyüteçsiz, yani misalsiz, mecazsız, metaforsuz dolaşamıyorum tefekkür denizinde&#8230; Boğuluyorum&#8230; Hem, gönül gözüm <span id="more-7790"></span>kör diye, baş gözümü niye mahrum edeyim görmekten?!</p>
<p align="justify"> Mikro <em>anı</em> görmek için, makro <em>bugüne</em> ihtiyacım var benim! Bunların hâli, dertop duran, &#8220;dem&#8221; olan tohum ile dertopu parçalamış, açılıp saçılmış, zahir olmuş, dal budak salmış ağacın hâli gibi&#8230; Tohum Fark&#8217;a gelmişse, tohum ile ağacın farkı ne?!&#8230;</p>
<p align="justify"> E, var aslında<em> bir</em> fark tabii! Adı üsünde: &#8220;Fark&#8221;. Fark&#8217;a gelince fark&#8217;lı, fark&#8217;tan çıkınca fark&#8217;sız&#8230;</p>
<p align="justify"> Fark&#8217;ı bilmeli zaten insan&#8230; Onun için dünyaya, kesrete, çokluğa, şehadete yani <em>fark</em>&#8216;a gönderilmişiz&#8230;  Marifet kesrette vahdeti bulmak; vahdette vahdeti bulmak veya &#8220;kesreti vahdetleştirmek&#8221; değil!</p>
<p align="justify"> Evet, işe bugunden başlamalıyım ki gerekirse küçülte küçülte, bugünün içinde incele büküle yola koyulayım, sonunda doğrulayım; iplik olup, iğneden geçeyim&#8230;.</p>
<p align="justify"> Öyleyse zorlaştırmamalı, kolaylaştırmalı.. Teorilere batmamalı ve tabii gözünü dört açmalı&#8230; &#8220;Tekrarı yok bunun!&#8221;.. Bir nefes almalı sonra&#8230; Derince bir nefes! Ne demek nefes? &#8220;Hû&#8221; demek! Dem demek, <em>ince ince</em> &#8220;ân&#8221; demek ve <em>kabaca</em> bugün demek!</p>
<p align="justify"> Şimdi demek!</p>
<p align="justify"> Hemen!</p>
<p align="justify"> El an kemâkan!</p>
<p align="center">***</p>
<p align="center">*</p>
<p align="justify"> Peki nasıl OLdu da parçalandı tohum; bir nasıl <em>bin</em> oldu ve <em>bir</em> kaldı?!</p>
<p align="justify"> Bilmem ki nasıl oldu!&#8230;</p>
<p align="justify"> Kimbilir, belki öfkelendi de ân&#8217;sızın isyan etti, gitti&#8230;</p>
<p align="justify"> Aya öfkelenmişim ben,</p>
<p align="justify">İşte böyle kapkaranlık bir gece olmuşum.</p>
<p align="justify">Padişaha kızmışım,</p>
<p align="justify">Çırılçıplak bir yoksul olmuşum.</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">Güzeller sultanı gel demiş,</p>
<p align="justify">Evine çağırmış beni.</p>
<p align="justify">Ben bir yolunu bulmuşum,</p>
<p align="justify">Yola baş kaldırmışım.</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">Sevgilim baş çeker, naz ederse,</p>
<p align="justify">Gamlara atar, kararsız korsa beni,</p>
<p align="justify">Bir kez olsun ah demem, inad için.</p>
<p align="justify">Ah&#8217;a da kızmışım ben.</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">Bir bakarsın altınla aldatırlar beni.</p>
<p align="justify">Bir bakarsın şanla şerefle aldatırlar beni.</p>
<p align="justify">Oysa altın falan istemiş değilim ondan,</p>
<p align="justify">Şanla şerefe hele çoktan boş vermişim.</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">Ben bir demirim,</p>
<p align="justify">Mıknatıstan kaçıyorum.</p>
<p align="justify">Bir saman çöpüyüm ben,</p>
<p align="justify">Mıknatıslara yan çizmişim.</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">Ben öyle bir zerreyim ki,</p>
<p align="justify">Bütün âleme isyan etmişim.</p>
<p align="justify">Havaya, toprağa isyan etmişim,</p>
<p align="justify">Ateşe, suya isyan etmişim.</p>
<p align="justify">Altı yöne isyan etmişim.</p>
<p align="justify">Beş duyuya isyan etmişim.</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">Hava, toprak, ateş, su da neymiş ki,</p>
<p align="justify">Altı yön de neymiş,</p>
<p align="justify">Beş duyu da ne.</p>
<p align="justify">Benim için hiç bir şey umurumda değil.</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">                         <strong>Mevlâna Celaleddin Rûmi (k.s)</strong></p>
<p align="justify">                                                          </p>
<p align="justify"> İnsana zavallı nisyanını hatırlatan bir<em> isyan</em> şiiri&#8230;</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">Yumuşacık&#8230;</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">Ben kimim?</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">Neyim?</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">Burası neresi?</p>
<p align="justify"> </p>
<p align="justify">Siz de kimsiniz?!</p>
<p align="justify"> Nerdeyim ben?</p>
<p align="justify"> Unutmasaydık, ah unutmasaydık nerden geldiğimizi, o zaman bilirdik nerde olduğumuzu ve dahi nereye gittiğimizi! Başı bunca derde salan hep o unutkanlık değil mi?! <em>Eğer edecekse</em>, nisyana etmeli isyan en çok insan! Ve hatırlatan derdine sımsıkı sarılmalı!</p>
<p align="justify"> Hayatta şunu öğrendim, <em>acizane</em>: &#8220;İnsan, <em>asla</em> kepçenin sapını kesmeye kalkmamalı.&#8221;</p>
<p align="justify"> Bunu yapmak, yani <em>kepçenin sapını kusurlu addetmek</em> cehaletimizdendir. &#8220;Böyle de kepçe mi olurmuş? Şu sapları  bir güzel kısaltalım da, tam elimize göre olsunlar, sonra da afiyetle içelim çorbayı&#8230;&#8221; dememek lazımmış! Bize göre aslında kısa saplı olması gereken kepçeler, <em>eğer ki önümüze uzun saplı olarak geldiyse</em>, sapları kesip, kısaltmaya çalışıp da eline uydurmak yerine &#8220;bunlar elime uymadığına göre bunda bir hikmet var!&#8221; demek lazımmış. &#8220;Acaba bana ne öğretiliyor?&#8221; diye düşünmeli. Böylece, uzunluğu <em>lûtûftan</em> bilip, işin sonuna sabreden Hızır&#8217;a talebe olur. Kepçeyi eline uyduran ise karnını yer nimetleriyle doldurup, doyurur; ama gönlünü gök nimetlerinden, yani hikmetten mahrum, aç bırakır. Öyleyse, kepçenin sapını kesmek, <em>bir şeyi düzelttiğini sanmak</em>, bindiği dalı, yani hikmeti kesmektir. Bu, tıpkı, Mesnevi-i Şerifte geçen bir hikâyede &#8220;sana hiç iyi bakmamışlar&#8221; diyerek doğan kuşunun tüylerini, tırnaklarını kesen cahil kadının tutumudur. Cahil kadın güzelim doğan kuşunun tüy ve tırnaklarını kesip de onu &#8220;kuşa çevirerek&#8221; <em>sözüm ona,</em> güzelleştirmiştir. Oysa, uzun tüyleriyle, <em>o haliyle</em>, doğan kuşunun değerini bilmek, güzelliğini görmek için <em>padişah</em> olmak gerek!</p>
<p align="justify"> Öyleyse; selâm, gözü uykulardan uyandıran <em>derd</em>e olsun!</p>
<p align="justify"> Çopur, çamur, ağrı, sızı, kada ve belâ, her istenmeyen ve <em>tabii</em> uzun saplı kepçeler:</p>
<p align="justify"> Merhaba!</p>
<p align="justify"> Merhaba!</p>
<p align="justify"> *Mertebeler</p>
<p align="justify">*Zıtlarla Dostluk</p>
<p align="justify">*Beyin yahut Kalp</p>
<p align="justify">*Bilgi Nasıl Put Olur?!</p>
<p align="justify">*Suyun Halleri</p>
<p align="justify">*Efendinin Hakikati</p>
<p align="justify">*İnsan ve Kainat</p>
<p align="justify">*Derdimin Dermanı Efendim!</p>
<p>  </p>
<p><strong>Müzik: <a href="http://videoizle.video75.com/Z6T2GOPBV-b/vucud-ikliminin-sultani-s/">http://videoizle.video75.com/Z6T2GOPBV-b/vucud-ikliminin-sultani-s/</a> </strong></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/12/18/isimiz-ask/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/12/18/isimiz-ask/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Sessiz Bir Aşk Hikayesi Uzak İhtimal</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/10/14/sessiz-bir-ask-hikayesi-uzak-ihtimal/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/10/14/sessiz-bir-ask-hikayesi-uzak-ihtimal/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Oct 2009 11:16:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eg</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=6876</guid>
		<description><![CDATA[Dünya sinemasında aşkın ele alınış biçimi, tenselliğin ve cinselliğin eksenindedir çoğunlukla. Çünkü aşk, kendimizi bulmak için kaybetmek eğiliminin gösterildiği bir hediye ve insan olmanın daha üst katmanlarına açılmanın bir ilk durağı olarak değil; yakalandığımızda, çok uzun süre esiri olmamamız gerektiği vaaz edilen bir duygusal &#8220;sapma&#8221; olarak değerlendiriliyor. Psikiyatristler, psikologlar, sosyologlar, aşka &#8220;saplanmış&#8221; bir insanın bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091015_derin_dusunce_org_uzak-ihtimal.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-6877" title="20091015_derin_dusunce_org_uzak-ihtimal" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/10/20091015_derin_dusunce_org_uzak-ihtimal.jpg" alt="" width="150" height="220" /></a>Dünya sinemasında aşkın ele alınış biçimi, tenselliğin ve cinselliğin eksenindedir çoğunlukla. Çünkü aşk, kendimizi bulmak için kaybetmek eğiliminin gösterildiği bir hediye ve insan olmanın daha üst katmanlarına açılmanın bir ilk durağı olarak değil; yakalandığımızda, çok uzun süre esiri olmamamız gerektiği vaaz edilen bir duygusal &#8220;sapma&#8221; olarak değerlendiriliyor. Psikiyatristler, psikologlar, sosyologlar, aşka &#8220;saplanmış&#8221; bir insanın bir tür hasta olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyleyip dururlar. Aşk, kendisini bize gösterdiği anlarda, bu söylemlerin karşılık bulduğu aklımızla, &#8220;Ahsen-i takvîm&#8221;i özleyen, talep eden kalbimiz ve ruhumuz arasında yoğun çatışmalar yaşarız.<span id="more-6876"></span></p>
<p>Modern insanı  tanımlamam istenseydi, muhtemelen, aklıyla, kalbi arasında kaldığında aklının tercihlerini öne çıkaran ve kalbinin üstüne aklın örtülerini sımsıkı kapatan insan olarak tanımlardım. Bu tercih, insanın, ruhuna açık olan alanları ve aşkınlığa açılan kapıları elinin tersiyle geri çevirmesi ve salt dünyevi bir varlık olarak kalmak istemesi demektir aynı zamanda.</p>
<p>Fıtraten aşk, insanda gömülü bir şey olarak mevcut olduğu için, ne kadar sakınırsak, ne kadar uzak durmaya çalışırsak çalışalım bir şekilde kendisini göstermeyi becerir. Bu aşamada, büyük bir gerilim altında kalan insan, bu gerilimin üstesinden gelmek için gayri-ihtiyari tepkiler göstermeye başlar. Bu tepkiler, aşkın daha kabul edilebilir ve tahammül edilebilir bir düzeye indirgenmesi yoluyla aşkınlığından soyulması demektir bir anlamda. &#8220;<em>Evlendiğimizde aşk kalmadı ama sevgi, saygı kaldı</em>&#8221; tarzı sözlere çok denk geliriz. Bu tür sözler, aslında, yakan, yok eden ama yok ettiği noktada gerçekten var olmanın kapılarını gösteren ve insanın hayatındaki en değerli deneyim olan aşkın, &#8220;zararsız&#8221; bir noktaya irca edilmesi yoluyla yok edilmesinin dışa vurumudur.</p>
<p>Günümüz sanatı, edebiyatı  ve sineması, aşkı, genellikle - onun çok tehlikeli bir deneyim olduğunun bilinçaltıyla hissedilmesinden midir nedir -   aşkınlığa açılma imkânlarından soyutlayıp, dünyevi ve bitimli olanın eksenine hapsederler. Bitimli olduğunun gösterilmesi, aynı zamanda onu bitimli olanın gösterildiği alanlara kanalize etmek demektir. Tensellik, cinsellik, kıskançlık, aşk cinayetleri yoluyla anlatılmak istenen aşk, daha edinildiği anda kaybedildiği görülen ve insana daha üst boyutlarda verebilecekleri reddedilen bir duygu olarak öne çıkar.</p>
<p>Aşkı  ele aldığı söylenen filmler, genellikle, cinsellikle ilgili yönelimlerin, saplantılı bir kıskançlığın getirdiği şiddet ve cinayetlerle birlikte aşkın dünyevi boyutunun öne çıktığı filmler olarak dikkat çekerler. Bu eğilim, aşkı, mutlak şekilde elde etmek, kavuşmak, birleşmek olarak görür. Aşk, bir unsur olarak, konular içinde bir konu olarak yer edinir kendisine; ama filmin kendisi tepeden tırnağa &#8220;aşk olmaz&#8221; bu tür filmlerde. Belki genelleme olarak görülebilir; ancak bu tür aşk anlayışının daha çok Batı&#8217;ya ait bir anlayış olduğunu düşünüyorum. Doğu ise, edebiyatında, sanatında, müziğinde, aşkı, açtığı kapılar ve nefs kademelerinde yükselme potansiyeli ile birlikte ele alır. Yani Doğu sanatı, aşkı, Batı sanatının yaptığı gibi nefs-i emmare&#8217;ye hitap eden bir unsur olarak değil; nefs-i raziye, nefs-i kâmile mertebelerine ulaştırmayı amaçlayan bir binek olarak görür.</p>
<p>Bütün bu girizgâh, Mahmut Fazıl Coşkun&#8217;un yönettiği  &#8220;Uzak İhtimal&#8221; filmindeki aşk hikâyesinin, benim gözümde nasıl bir anlam taşıdığının daha net açıklanabilmesi amacıyla yazıldı.</p>
<p>Ankara Beypazarı&#8217;ndan, İstanbul&#8217;da Galata Kulesi&#8217;ne yakın bir küçük camiye müezzin olarak atanmış Musa&#8217;yla, Musa&#8217;nın kapı komşusu olan rahibe adayı Clara arasındaki bu sessiz aşk hikâyesi; bunca şatafat, gösteriş ve tensellik dünyasında, aşkın sükût halini göstermesi açısından son derece samimi bir hikâye. Konusu okunduğunda dinler arası diyalog gibi &#8220;büyük&#8221; bir konuyu anlatmayı amaçlayan geveze bir film olduğu izlenimi verebilir. Ancak bu film, büyük hikâyelerin ve politikaların göz ardı ettiği küçücük hikâyelerden bir hikâyeyi ele alıyor.</p>
<p>Senaryosunu Tarık Tufan&#8217;ın yazması benim açımdan, filmi izlemenin birinci gerekçesi oldu. Zira medyada bir şekilde görünür olan insanlar arasında, gerek dünyaya bakış, gerek moderniteye isyanı dile getirme şekli, gerek hayata ve insana belirli bir perspektiften değil çoklu açılardan bakma isteği açısından, kendime en yakın gördüğüm insanlardan bir tanesidir Tarık Tufan. Çağımızda uzman cahilliğin başat görüntü olmasına inat, bilge potansiyeli gösteren bir modern dönem dervişi&#8230;</p>
<p>Film, bütün sadeliğiyle, ancak Robert Bresson filmlerinde görebileceğimiz bir incelikler filmi olarak dikkat çekiyor. Aşk, modern ve postmodern çağlarda ele alındığı şekliyle tensel görünümü ile değil, ruhsal bir imkân olarak ele alınıyor. Bir sanat eserinin ruha açılma potansiyelini ve sözünü ettiğim ruhsal imkânı ancak, eserdeki tensel ve duygusal gönderilerin asgariye indirilmesiyle mümkün olabildiğini düşünen birisi olarak, filmin bu yönde oldukça başarılı olduğunu söyleyebilirim. Vıcık vıcık bir duygusallık değil, sükûnet içinde, ancak ruhların temasıyla dile getirilebilecek olan bir aşk anlatımı söz konusu.</p>
<p>Film, dindarlığı başka insanlara bir propaganda eylemi olarak dayatan değil, kendi hayatındaki incelikleriyle yaşayan mütevazı üç insan etrafında dönüyor aslında. Bu üç karaktere Musa&#8217;nın daha önce İstanbul&#8217;a gelmiş olan bir arkadaşını ve caminin imamını dâhil edebiliriz.</p>
<p>Uzak İhtimal, üç ince ruhun birbiriyle temas ettiği bir hayatın ihtimalleri üzerine kafa yoruyor bir anlamda. Filmdeki diyaloglardan birisi filmin çok çarpıcı bir özeti gibi anlaşılabilir. İmam, Musa&#8217;ya evlenebileceği bir aday olup olmadığını sorar. Musa da &#8220;yok&#8221; der, ama aslında bu var demek gibidir. İmam, kızın dindar olup olmadığını sorar. Musa &#8220;evet&#8221; der. İmam efendi bunun üzerine &#8220;güzel; ehl-i dinden zarar gelmez&#8221; diye memnuniyetini gösterir. Yine birbirinin tıpkısı iki diyalog, Clara&#8217;ya söylenmek istenen iki gerçeğin de &#8220;zamanı değil&#8221; denerek ertelenmesini göstermek amacıyla kullanılıyor. Aragon&#8217;un &#8220;mutlu aşk yoktur&#8221; şiirinde mutluluk ya da aşk, iki ayrı yol olarak sunuluyor. Aşkın daim etmesi için mutluluktan feragat etmek, Musa için, bir şansı uzak ihtimal haline getirmek demek belki de. Aşkı seçmek, herkesin harcı değil, bunun için de &#8220;ehl-i din&#8221; olmak gerek belki de. Andre Gide&#8217;nin &#8220;Dar Kapı&#8221; romanındaki aşk hikâyesi ile Musa ile Clara&#8217;nın aşk hikâyesi bu açıdan büyük paralellikler gösteriyor. Ehl-i din olmak, belki de mutluluğun tuzağına düşmeyip aşkı tercih etmek demektir, kim bilir?</p>
<p>Filmle ilgili yorumlarda muhtemelen en fazla sorulacak soru, Musa&#8217;nın, Clara&#8217;ya neden aşkını söyleyemediği sorusu olacaktır. Ancak ben, bu sorunun yersiz ve anlamsız bir soru olduğunu düşünüyorum. Zira zaten bilinenin ve görünenin dil ile söylendiğinde değerinden çok şey kaybedeceğini -&#8221;ehl-i din&#8221; olmaları sebebiyle belki - hisseden iki insan söz konusu. Modern hayatın, fıtrattan gelen saflıklarını bozmayı beceremediği insandır çünkü ehl-i din olan! Ya da o fıtrat saflığını amaçlayan insan&#8230;</p>
<p>Filmin dinler arası  diyalog olarak anlaşılabilecek bir konu seçerek, bu yolla izleyici çekmek istediği düşünülebilir. Ancak yönetmen bu tuzağa hiç düşmemiş. Dinler arası diyalogun kocaman sözleri değil, her yerde, herkesin başına gelebilecek, ama herkesin aynı şekilde yaşamayı beceremeyeceği bir aşk hikâyesinin anlatıldığı Uzak İhtimal, gerçekten insan ruhunun aşkınlaşma potansiyeline de bütün hüznüyle dokunuyor. Birbirlerini çekerek çukura düşüren değil, birbirlerini, acıyla da olsa yukarıya çeken iki âşık insanın hikâyesi bu, aynen Dar Kapı&#8217;da olduğu gibi&#8230; İnsan ruhunun, gölgesinde kaldığı büyük laflar, propagandalar yok bu filmde.</p>
<p>Filmi fragmanlardan oluşan bir bütün olarak gördüğümü söyleyebilirim. Bu fragman yapısı, filmin biçimiyle ilgili bir başka özelliğini ortaya koyuyor. Özellikle amaçlanıp amaçlanmadığını bilemem; ancak bu tip bir anlatımın, aşkın hafızada kalış biçimiyle çok ilişkili olduğunu düşünüyorum. Zira aşk, âşık olan kişinin hayalinde ve hafızasında, hep, küçücük ama kendi içinde hayati önem taşıyan fragmanlara dönüşür bir süre sonra. Bu anlamda film, bilinçli ya da bilinçsiz, gerçekten âşık olmuş bir insanın hatıralarından ve hayallerinden oluşturulmuş gibi görünüyor. Uzak İhtimal ile Bresson filmleri arasında bu açıdan da bir benzerlik kurulabileceğini düşünüyorum.</p>
<p>Sinematografi, filmin, ruh hâline, sadeliğine, sükûnetine ve fragmansal yapısına uygun kurulmaya çalışılmış. Bu anlamda Uzak İhtimal filminin tutarlı bir biçimi olduğunu söyleyebilirim. Ancak, özellikle kameranın odaklanmadaki kimi problemleriyle, alan derinliği oluşturulmaya çalışılan planlardaki fluluğun, teknik bir eksiklik, imkânsızlık ya da hatadan kaynaklı mı, yoksa bilinçli olarak seçilmiş bir anlatım yöntemi mi olduğuna karar veremedim.</p>
<p>Musa rolünde Nadir Sarıbacak ve Clara rolünde Görkem Yeltan, Bresson oyuncuları  gibi sade, gösterişsiz ama derinlikli bir oyunculuk sergilemişler.</p>
<p>Bir ilk film olarak, aşkı ele alışında modern anlayışlardan uzak duran sükûneti ve sadeliği ile oldukça güzel bir film Uzak İhtimal. Belki bu yüzden hataları dahi samimiyetinin içinde görmezden gelinebiliyor.</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a> </p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"> </p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/10/14/sessiz-bir-ask-hikayesi-uzak-ihtimal/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/10/14/sessiz-bir-ask-hikayesi-uzak-ihtimal/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Aşk, Elif Şafak</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/05/19/ask-elif-safak/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/05/19/ask-elif-safak/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 May 2009 15:03:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Suzan Nur Başarslan</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>

		<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>

		<category><![CDATA[Elif Şafak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=4919</guid>
		<description><![CDATA[Elif Şafak&#8217;ın son iki anlatısında yaşadığı en büyük sıkıntı; üslupta yaşadığı, üslubunu oturtamadığı hissini veren silik bir girişle eserine başlaması ancak bir noktadan sonra -ilginç karakterlerin esere girişiyle- düzelen anlatım ve kazanılan akıcılık. Biçimle muhteva farklı değerlendirmelere tabi tutulurlar ama Şafak&#8217;ta muhteva oturduğunda üslup da oturuyor. Başlangıçtaki güvensizlik, sıkıcılık olayların ilerlemesiyle yerini güvene ve akıcılığa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://zehrasunay.files.wordpress.com/2009/03/file.jpg" alt="" width="179" height="246" />Elif Şafak&#8217;ın son iki anlatısında yaşadığı en büyük sıkıntı; üslupta yaşadığı, üslubunu oturtamadığı hissini veren silik bir girişle eserine başlaması ancak bir noktadan sonra -ilginç karakterlerin esere girişiyle- düzelen anlatım ve kazanılan akıcılık. Biçimle muhteva farklı değerlendirmelere tabi tutulurlar ama Şafak&#8217;ta muhteva oturduğunda üslup da oturuyor. Başlangıçtaki güvensizlik, sıkıcılık olayların ilerlemesiyle yerini güvene ve akıcılığa bırakıyor.<br />
Araf, Baba ve Piç ve Aşk, yazarın çeviri romanları ve diğer romanların tadını vermiyorlar. Her ne kadar yazar, çevirilerinin kendi kontrolünde basıma hazırlandığını söylese de diller arası geçişte, yazarın kelime ve duygu dünyası değişikliğe uğradığı için, kendi eseri de olsa, kelimeler anlam kaybına uğruyorlar ve yazılan dille çeviri yapılan dil arasında kelime, kelime grupları ve cümleler etkisini yitirerek ya da anlam kaybına uğrayarak istenilen etkiyi veremiyorlar. Yine bir diğer farklılık, tezli roman yazmayan Şafak&#8217;ın, Aşk adlı romanında eserine bir misyon yüklemesi: Mevlana&#8217;nın kendi topraklarından bir yazar tarafından anlatılması. <span id="more-4919"></span><br />
Romanın dili sade ve her kesime hitap edebilecek düzeyde. Ele alınan metnin tasavvufa dair bir konuyu ele aldığı düşünülürse, terminolojik dil(kavram, terim ve imgelerle yüklü üst dil) anlatıda daha fazla olmalıydı.  Pinhan&#8217;la karşılaştırma yapılacak olsa (muhtevalarının aynı kaynaktan çıkması esas alınarak) aradaki dil/üslup farkı kendisini daha bariz gösterecektir. Öyleyse amaç, gölgelerin/sembollerin/metaforların arkasındaki dünyayı vermek değil, bu dünyaya giriş için gerekli olan ilk basamağı göstermektir.<br />
Aşk romanı, konusu itibariyle iki ucu keskin bir bıçak. Okuyucuların bir kesimi, yazar -dine ait bir alana girdiği için- neden bu konuyu seçti(!)ği yönünde; diğer kesimi ise ele alınan konuyu -yine dine ait bir alana girdiği için- yüzeysel verdiği ya da kullanmak için seçtiği için yazarı eleştirecek hatta suçlayacaktır. Bu, kaçınılmaz bir sonuç. Şimdi Elif Şafak kim? Dine mi kayıyor ya da dinî bir konuya el atarak din üzerinden kazanç mı sağlıyor? Evet, bunlar tartışılacak olan iddialar. Bir başka okuyucu kitlesi de, ele alınan konuyu - yazara ait bir alan olduğu için, nedenini- önemsemeden, eser merkezli değerlendirmelerde bulunacaktır şüphesiz. Bu incelemede, eserin değerlendirilmesi yapılacak ve okuyuculara karşılaşacakları sorunlu durumlar ifade edilerek bir nev&#8217;i taraf olmadan metnin değerlendirilmesi gerektiği hatırlatılacaktır. <br />
Bir de eserin edebiyat sosyolojisine ait yönü var ki -işte iki farklı kesimin ortak oldukları nokta burası- yazar-okur-yayınevi üçgeninde eserin basımı, reklamı, pazarlaması&#8230; gibi bir alanı içeriyor ve edebiyat eleştirisinin alanının uzağına düşerek farklı bir tartışma alanının içine girmek zorunda kalıyorsunuz. Aşk adlı romanın kapak rengi, basım sayısı(100.000), eserin ayıracındaki fotoğraf, eser tanıtımına yönelik reklamlar, programlar&#8230; kimi okurların tepkisine yol açmakta hatta yazarın tercih ettiği yayınevi dahi eleştiri konusu yapılmaktadır. Edebiyat sosyolojisi açısından bakıldığında romanın hitap ettiği kitle, genç okurlar ve Mevleviliği merak eden Batılı okurdur. Elbette Şafak okuyucusu da düşünülmüş olabilir ama eserin dili ve üslubu, ele aldığı konudan yola çıkılarak elde edilen sonuç bu kitlelere hitap ettiği yönündedir ama istatistiki bir veri olmadan bunu ispat etmek çok zor olacaktır. Yayınevinin böyle bir çalışması olursa eserin hitap ettiği okur kitlesi daha iyi ortaya konacaktır. <br />
Eserin üslup ve muhtevasından çok tartışma konusu olan iddialar edebiyat sosyolojisinin alanına girdiğinden ve ötesinde de farklı bakış açılarının, fikri yönelimlerin tepkilerini içerdiğinden özetle eser merkezli tartışmaların dışında kaldığından, bu bölümde sadece bu tepkiler işaret edilmekle bırakılacaktır.<br />
Gelelim Aşk&#8217;ın incelemesine&#8230;<br />
Aşk&#8217;ta iki ayrı düzlem(zaman olarak) yer almakta. Birincisi Ella ile Aziz Z.Zahara&#8217;nın günümüzde geçen hikayesi; diğeri Mevlana ve Şems merkezine alınarak anlatılan 13.yy.a ait olan zaman dilimi. Bu iki düzlem verilirken anlatıcı kişi de değişerek birinci düzlemde ilahi/tanrısal bakış açısı, ikinci düzlemde ise karakterlerin kendi anlatımlarıyla kahraman anlatıcı bakış açısı kullanılmış. İkinci düzlemde karşımıza çıkan farklı anlatıcı kişilerle sadece bu karakterlerin kendi dünyaları değil, aynı zamanda Mevlana ve Şems de farklı gözlerden okuyucuya sunulmuş, böylece Mevlana&#8217;da yaşanan değişim ve gelişim, farklı hayatlara yavaşça nüfuz edişi, ham&#8217;dan pişmeye oradan da yanmaya doğru aldığı yol başarılı bir şekilde verilmiştir. Bu karakterler aynı zamanda, Mevlana&#8217;ya bakış farklılıklarının verilmesini sağlarken o dönemde ve günümüzde de tartışılan kimi konuların cevaplanmasında kullanılarak karakterlerin sadece eseri renklendiren unsur olmalarından çıkartarak onlara ayrı bir değer kazandırmış, roman gerçekliğini arttıran unsurlar olmaları dışında gerçekliğin de kurmaca şeklinde romana girişinin aracısı olmuşlardır. Romanın en başarılı teknik unsurlarından biridir bu uygulama.<br />
Romanda mektup, mail, menkıbe, hadis-i şerif, Kur&#8217;an ayetleri, mesneviden beyitler, yemek mönüsü, rüyalar, dualar&#8230; metni teknik açıdan/yapı açısından zenginleştiren aynı zamanda da metne hareket kazandıran unsurlardır.<br />
Romanda Kur&#8217;an ayetlerine göndermeler, menkıbeler, tüm dinlerin özünün aynı olduğuna yönelik vurgulamayla Mevlana&#8217;nın &#8220;Gel&#8221; diyen söylemi bir&#8217;leştirilmiş; günümüz hayatının çeşitliliği ve değişimlerimizin vurgulanmasıyla, dünyanın neresinde olursak olalım, kim olursak olalım aynı söyleme ihtiyaç duyduğumuz -Ella ve Aziz Zahara adlı iki zıt karakterlerle (biri sıradan, diğeri sıradışı)birinci düzlemde; aykırı karakterler olan Çölgülü, Dilenci Hasan, Sarhoş Süleyman ile de ikinci düzlemde- hissettirilmiştir.<br />
Ella, Aziz, Mevlana, Şems, Katil, Çömez, Efendi, Dilenci Hasan, Fahişe Çöl Gülü, Sarhoş Süleyman, Mutaassıp, Alaaddin, Kerra, Kimya, Gevher Hatun, Cengaver Baybars, Sultan Veled, Talebe Hüsam&#8230; romanın kahramanları. Hepsinin ayrı bir hikayesi var ve hepsi apayrı kimliklerle bir çemberin parçaları. Onlarla tamamlanıyor çember/roman. Farklı bakış açıları, farklı yönler, farklı mizaçlar, farklı isteklerle insana dair hâllerin bir hikayede suret bulmasına yardımcı oluyorlar. Baybars&#8217;a kızarken, yaptığının pişmanlığıyla yaşamaya mahkum olan Şems&#8217;in katiline acıyorsunuz, Kimya&#8217;nın aşk acısını çaresizce izlerken, Kerra&#8217;nın sükutuna şahit oluyorsunuz, Alaaddin&#8217;i anlamaya çalışırken, Sultan Veled&#8217;le karşılaştırıyor ve aynı ırmağın iki farklı kolunun ne derecede farklı akabileceğini görüyorsunuz, Mutaassıp&#8217;ta günümüz yansımalarının hala aynı olduğunu ama Talebe Hüsamların da varlığının bu iki ucu dengelediğini fark ediyorsunuz. Çöl Gülü&#8217;ne hayran oluyor ve Sarhoş Süleyman&#8217;ın sorularına gülüyorsunuz (sizin de sorduğunuz sorular bunlar)&#8230; her biri apayrı mizaç, her biri bütünün bir parçası, her biri hem dönemlerinin hem de bugünün insanının birer göstergesi. Zaman, mekan ve yaşanan olaylar farklı da olsa, insan yine insan. Romanda, hayatı izliyorsunuz.<br />
Ella, RBT yayınevinde editör asistanı olarak değerlendireceği ilk kitabı Aşk Şeriatı&#8217;nı alır ve hayatının değişeceğini bilmeden okumaya başlar. Ella için &#8220;Bir kitap okudum ve hayatım değişti.&#8221; göndermesi var gibi görünse de aslında Ella&#8217;nun mutsuzluğunu &#8220;fark etmesi&#8221;, hayatındaki tekdüzelik, eşinin kendisini devamlı aldatması, konuşacak bir insana ihtiyaç duyması, rutinleriyle kendisini hapsettiği dünyanın farkına varması ve özellikle Aziz&#8217;le mailleşmesi, okuduğu kitapta anlatılanlar ya da kitapta karşılaştığı tevafuklar kadar etkili olur ve Ella&#8217;nın fitilini ateşleyen asıl güç de bu maillerdir yani ihtiyacı olan &#8220;kelime&#8221;leri konuşabileceği birinin karşısına çıkmasıdır. Aziz&#8217;dir onun Şems&#8217;i ve o, aşkı karşılamaya hazırdır.<br />
Diğer önemli karakter olan Aziz&#8217;se hayatta en dibe batarak Fas&#8217;ta karşılaştığı Sufiler aracılığıyla hayatının anlamını keşfeden ve uzun yolculuklara çıkarak hayatı &#8221; an &#8221; olarak yaşamaya başlayan, rutini olmayan ve sıra dışı bir karakter olarak karşımıza çıkar. Birinci düzlemde öykü bu iki karakter üzerine kuruludur.<br />
İkinci düzlemde ise olaylar daha çok Şems&#8217;in üzerine kuruludur. Mevlana&#8217;nın değişim ve gelişimleri daha çok yan karakterler üzerinden anlatılır. Bu noktada Şems, Mevlana&#8217;ya göre daha fazla vücud bulmuştur roman kahramanı olarak. Aslında Aziz&#8217;de de Şems&#8217;in yansımalarını gördüğümüzü düşünürsek, romanın asıl kahramanı Şems&#8217;tir.<br />
Romanda; zaman, ayrılık, ülkeler ve kaderleri, şehir ve adap, ölüm, aşk, öldürme, nefis ve tabakaları, şeriat, Konya şehri ve 13.yy. Anadolu&#8217;sunun sosyo-siyasi yapısı, günah, inanç, kadın, özlemek, kader, yol ve yolculuk, hiçlik, hikaye ve grup psikolojisi&#8230; gibi bir çok kavrama ışık tutulmuş. Yazar zıtlıklardan yararlanarak güzel-çirkin, temiz-kirli, yara-iyileşme gibi kavramlara farklı bir bakış açısı sergilemiş.  Bağdat dönüşü Şems&#8217;e verilen üç hediyeyi Şems, zahirde tam tersi insanlara verir, asl olan batındır çünkü: gümüş aynayı Dilenci Hasan&#8217;a vererek çirkin görünendeki güzeli; ipek mendili Çöl Gülü&#8217;ne vererek kirli görünendeki temizliği; merhemi Sarhoş Süleyman&#8217;a vererek yarada iyileşmeyi gösterir Şems aracılığıyla yazar. Biçime takılı kalanın payına bir şey düşmeyeceğinin de göstergesidir bu.<br />
Eserin başarılı bir diğer yönü hikayelerarası göndergesel bir işlev yüklenmesi. Aziz&#8217;de Şems&#8217;in hikayesi, Şems&#8217;te Yusuf peygamberin hikayelerine göndermeler vardır. Aziz&#8217;de Şems&#8217;i, Şems&#8217;te Yusuf peygamberi bulursunuz. Kuyuya atılarak öldürülen Şems, kuyuya atılarak öldürülmeye çalışılan Yusuf. Hiçbir yere bağlanamayan Şems, dünyayı gezerek Şems&#8217;in son durağını son durağı yapan Aziz. Aziz&#8217;le yeniden doğan ve tamamen farklı bir insan olan Ella; Yusuf&#8217;la yanan, yaşlanan sonunda güzelliği kendisine yeniden sunulan Züleyha ve Şems için yanan ve ömrünü harcayan Kimya ve hatta Kerra&#8217;da Züleyha&#8217;yı bulursunuz. Aziz Şems kadar güzel, Şems Yusuf kadar. Rüyalarla yollara düşen Şems, rüyalarla yolları açan/açılan Yusuf&#8230;<br />
Dört unsur(Toprak,Su, Hava, Ateş), kırk kural(Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı). Her biri birbirinden değerli nasihatler silsilesi. Yirmi altıncı kural kelebek etkisinin (her şeyin birbiriyle ilintili olması) tasavvufi açılımıdır: &#8220;Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.&#8221; Aslında bu incelemeye bu kırk kuralın hepsini almak lazım ama kurallar ve bu kuralların hangi durumlarda hayat bulduğunu ve bu nasihatlere insanın hangi durumlarda ihtiyacı olduğunu anlaması için metnin tamamen okunması lazım ki, her bir parça yerine otursun. On ikinci kuralda &#8220;aşk bir seferdir&#8221; deniliyor. Aynı şey, romanın dünyası için de geçerli. Okumak sefer etmektir. &#8220;Bu sefere çıkan yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.&#8221;(s:118)diye devam ediyor on ikinci kural. Okur, bu sefere çıktığında değişimi de göze alır. Ve sadece parçayı vererek bütünü asla olduğu gibi anlatamazsınız. Öyleyse okura düşen çemberi/romanı tamamlamak,  kendi çemberinin parçası kılmaktır.<br />
Birbirinden güzel bu kurallardan kırkıncısıyla son vermeli bu incelemeye tıpkı romanda olduğu gibi.<br />
Kırkıncı Kural: &#8220;Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK&#8217;ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.<br />
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.&#8221;(s:415)<br />
Hasretinde kalanlardanız ya işte bundan daha da anlamlı geliyor kırkıncı kural. Herkes Şems&#8217;ini istiyor, ama Mevlana olmak lazım ki Şems de kapına/gönlüne gelsin. Romanda &#8220;Başımıza beklenmedik rastlantılar ancak bunları karşılamaya hazır olduğumuz anlarda gelir.&#8221;(s:340) diyor Aziz, Ella&#8217;ya.<br />
Ve o zaman kendinize sormadan duramıyorsunuz:<br />
Sahi, karşılamaya hazır mısın ki istiyorsun?</p>
<p> </p>
<p>&#8230; Bu makale ilginizi çektiyse&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><strong>Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…</strong></a></p>
<p><em><a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank"><img class="alignleft size-medium wp-image-8557" title="sanat_kibrit" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/02/sanat_kibrit.jpg" alt="" width="150" height="217" /></a> ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” </em></p>
<p>Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. <a href="http://www.derindusunce.org/img/sanat_kibrit.pdf" target="_blank">Buradan indirin.</a></p>
<p> </p>
<p style="text-align: right;"><strong><a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank">Derin Göz</a></strong></p>
<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/derin_goz.jpg"></a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/05/k_derin_goz.jpg"><em></em></a><em><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"></a><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-11469" title="ak_derin_goz" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2010/09/ak_derin_goz.jpg" alt="" width="144" height="204" /></a></em></p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;">Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.</p>
<p>Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …</p>
<p style="text-align: justify;"> (<a href="http://www.derindusunce.org/img/derin_goz.pdf" target="_blank"><strong>Buradan indirebilirsiniz</strong></a>)</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><a title="Permanent Link to Baudolino (Umberto Eco)" rel="bookmark" href="http://www.derindusunce.org/2008/12/17/baudolino-umberto-eco/"><span style="color: #0000ff;"><strong>Baudolino (Umberto Eco)</strong></span></a> <span style="color: #0000ff;"> </span><a title="Suzan Başarslan tarafından yazılan yazılar" href="http://www.derindusunce.org/author/suzanbasarslan/"><span style="color: #0066cc;">Suzan Başarslan</span></a></p>
<p class="entry" style="text-align: justify;"><a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0066cc;"><img class="alignleft size-medium wp-image-2644" title="20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2008/12/20081216_derin_dusunce_org_baudolino_umberto_eco.jpg" alt="" width="123" height="175" /></span></a>Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  <a href="http://www.derindusunce.org/img/Bir_roman_incelemesi_baudolino_suzan_basarslan.pdf" target="_blank"><span style="color: #0000ff;"><strong>İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın</strong></span></a></p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/05/19/ask-elif-safak/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/05/19/ask-elif-safak/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Aşkın Dilini Konuşmak</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2009/04/25/askin-dilini-konusmak/</link>
		<comments>http://www.derindusunce.org/2009/04/25/askin-dilini-konusmak/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Apr 2009 11:50:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>eg</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>

		<category><![CDATA[İnsan]]></category>

		<category><![CDATA[İslam]]></category>

		<category><![CDATA[Aşkın Dilini Konuşmak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/?p=4441</guid>
		<description><![CDATA[Yaşadığımız bu zamanlarda galiba ihtiyacımız olan şey, nefretin, kinin, aşağılamanın, savaşın, şiddetin, adaletsizliğin, ayrımcılığın değil &#8220;aşkın&#8221; dilini konuşmaktır. Fuzuli &#8221; aşk imiş her ne var alemde, ilim bir kıyl-ü kaâl imiş ancak&#8221; derken bu dilin gücünden ve tüm alemi kuşatmışlığından bahsediyordu besbelli. 
Âşık olan insan her şeyden önce &#8220;kurban&#8221; olan insandır. Kendini kurban etmiştir, nefsini kurban [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/04/20090424_derin_dusunce_org_ask.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-4442" title="20090424_derin_dusunce_org_ask" src="http://www.derindusunce.org/wp-content/uploads/2009/04/20090424_derin_dusunce_org_ask.jpg" alt="" width="223" height="193" /></a>Yaşadığımız bu zamanlarda galiba ihtiyacımız olan şey, nefretin, kinin, aşağılamanın, savaşın, şiddetin, adaletsizliğin, ayrımcılığın değil &#8220;aşkın&#8221; dilini konuşmaktır. Fuzuli &#8221; aşk imiş her ne var alemde, ilim bir kıyl-ü kaâl imiş ancak&#8221; derken bu dilin gücünden ve tüm alemi kuşatmışlığından bahsediyordu besbelli. </p>
<p>Âşık olan insan her şeyden önce &#8220;kurban&#8221; olan insandır. Kendini kurban etmiştir, nefsini kurban etmiştir, yeri gelmiş aklını kurban etmiştir. Hz. Muhammed(s.a.s), Mirac&#8217;da &#8220;sidre-i müntehâ&#8221;ya vardığında, Cebrail &#8220;ben buradan öteye geçemem, geçersem yanarım&#8221; demiştir. Bir anlamda Cebrail&#8217;in aklı; Hz. Muhammed&#8217;in aşkı temsil ettiği şeklinde de yorumlanabilir mi bu? İbn Arabî böyle yorumluyor. İbn Arabî&#8217;nin Mirac üzerine yazdıklarından etkilenen Dante de İlahi Komedya&#8217;da, Virgil&#8217;in kendisiyle birlikte gelemediği yere &#8220;sevgilisi&#8221; Beatrice ile gitmiyor muydu? Virgil&#8217;in aklı ve Beatrice&#8217;in de aşkı simgelediğini <span id="more-4441"></span>söyleyebiliriz.  </p>
<p>Öyle anlar olur ki, artık akıl size yoldaşlık etmekten vazgeçer; çünkü yoldaşlık etmeye çalıştığı bu yolun ilerisinde &#8220;yanar&#8221;. Ama aşk size eşlik eder. Çünkü zaten Aşk&#8217;ın kendisi bizzat yanmaktır, ateştir; yanmaktan niye korksun ki? </p>
<p>Yolculukların en çetini, ama en derini insanın kendisinin içine doğru yaptığı yolculuktur. Belki de başlaması en zor ve zahmetli yolculuktur bu. Mutlaka tetikleyici, ateşleyici bir şeylere ihtiyaç duyar. Bu ateşleyicilerin en büyüğü hiç şüphesiz Aşk&#8217;tır. Düşmeye görsün o ateş gönlünüze, artık âlem farklı dillerle konuşur olur sizinle. Varırsınız diline hayatın. Aslında sizin içinize, o ana yurdunuzdan gelen, ama bu dünyada, ilişkisini yitirmek üzere olduğunuz bir ışık tekrar doğar ve hatırlatır size &#8221; sevgili gibi yaşamak&#8221; ne demekmiş diye&#8230;hatırlatır hangi diyardan buraya göçtüğünüzü; içli içli ağlayan bir neyin sazlığı özlemesi gibi, hatırlatır bu dünyada ne kadar garip kaldığınızı. Ama o ışık aynı zamanda bir yolculuk da başlatır size önüne tuttuğu aydınlıkla. &#8220;Hadi kalk&#8221; der, yolumuz çok uzun ve bitimsiz!  </p>
<p>İşte böyle başlar insana acılar çektirmeye başlayan, ama acıyı da bal eyleyen o büyük yolculuk. Başlarsınız içe doğru yolculuk etmeye. Derinleştikçe aşkınlaşırsınız, aşkınlaştıkça Aşk&#8217;ın dilini konuşmaya başlarsınız. </p>
<p>Zannedilir ki aşk insanı sadece &#8220;aşk nesnesine&#8221; hapseder. Hiç olur mu? Aşk hiç, bir nesneden sirayet eder mi? Aşk, &#8220;güzellik öznenizin&#8221; bizzat sizin için seçtiği yoldur. Çünkü o &#8220;Özne&#8221; size gerçek güzelliği göstermeye başlar; kırılır akıl oyuncakları, açılır kalbin pencereleri, aynaları. Artık gördüğünüz hiçbir şey eskiden gördüğünüz gibi görünmez size. O &#8220;güzellik öznesi &#8221; size o nesnelerin gerçek güzelliklerini göstermeye başlar usul usul acıyla ama derinleştiren, sakinleştiren bir acıyla&#8230; o güzellik öznesi maddi ve hayali tüm varlıkların hakikatini üzerinde yansıtan bir ayna oluverir size. Derinleştikçe görürsünüz, gördükçe derinleşirsiniz bu iç yolculukta. Genelde göz yaşlarınız eşlik eder size yol gittikçe, çünkü ağlayamayan anlayamaz hakîkati. </p>
<p>Yol gittikçe, ağladıkça ve ağlarken anladıkça, Aşk&#8217;ın bu hissettiğiniz dilinin bu dünyayı kurtaracak tek dil olduğunu keşfetmeye başlarsınız. Gandhi gelir gözünüzün önüne, onun Aşk&#8217;ın dilinden ortaya çıkardığı insanlık zaferini anlarsınız bir daha bir daha&#8230;Mevlana gelir, Alemlerin Efendisi (s.a.s) gelir, Koca Yunus gelir; </p>
<p>&#8220;İşidin ey yârenler</p>
<p>Kıymetli nesnedir aşk</p>
<p>Değmelere bitinmez</p>
<p>Hürmetli nesnedir aşk </p>
<p>Dağa düşer kül eyler</p>
<p>Gönüllere yol eyler</p>
<p>Sultanları kul eyler</p>
<p>Hikmetli nesnedir aşk </p>
<p>Kime kim vurdu ok</p>
<p>Gussa ile kaygu yok</p>
<p>Feryad ile âhi çok</p>
<p>Firkatli nesnedir aşk </p>
<p>Denizleri kaynatır</p>
<p>Mevce gelir oynatır</p>
<p>Kayaları söyletir</p>
<p>Kuvvetli nesnedir aşk </p>
<p>Miskin Yunus neylesin</p>
<p>Derdin kime söylesin</p>
<p>Varsın dostu toylasın</p>
<p>Lezzetli nesnedir aşk&#8221; </p>
<p>Mısralarının anlamını çözmeye başlarsınız; neymiş aşkın kıymeti, neymiş hikmeti, kuvveti, lezzeti artık anlarsınız&#8230; </p>
<p>Sonra yavaş yavaş içinizden dışınıza bir ışık saçmaya başlarsınız. Aşk&#8217;ın ışığıdır bu, artık kemâle ermeye başlamış olan Aşk&#8217;ın ışığı. Kemâl seviyesindeki Aşk işte böyle başlar derman olmaya hayata ve yaşayanlara&#8230;içinizden çıkan ve sizin, acı çekerek keşfettiğiniz bu dili, bu aşkın dili, Aşk&#8217;ın dilini kullanarak, yaşayan en küçük canlıyı, cansızı onların diliyle anlamaya ve onlara merhamet etmeye başlarsınız. Hiç kimseyle aynı olmadığınızı anlarsınız, ama hiç kimseden de ayrı olmadığınızın farkına varırsınız. Artık kimseye büyüklük taslamazsınız ırkınızla, paranızla, mevkiinizle, gücünüzle. Artık mikro alemde kozmosu, kozmosta mikro alemi ve hepsinde kendinizi ve kendinizde de Aşk&#8217;ı görmeye başlarsınız. Bu, hayatın tüm düğümlerinin çözüldüğü andır.  </p>
<p>Anlamaya başlamak ve şiddet dilini, nefret dilini reddederek aşkın diline teslim olmak bu zor zamanlarda yapabileceğimiz en zor şey ama barış için, hayat için, Aşk için en gerekli olan şey.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.derindusunce.org/2009/04/25/askin-dilini-konusmak/">Share on Facebook</a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.derindusunce.org/2009/04/25/askin-dilini-konusmak/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>

