RSS Feed for This Post

Zincirbozan Oyunu Bozmaya Yeter mi?

[Film Arası Dergisi‘nde yayınlandı]

Zincirbozan Oyunu Bozmaya Yeter mi?

   Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan acılar son yıllarda popüler bir konu haline geldi. Bu durum olayları sorgulama ve anlama çabası içerdiği sürece olumlu olarak görülebilir fakat kimi durumlarda darbelerin ve o dönemlerde toplumun yaşadığı acıların “retro” kafasıyla estetikleştirildiğini görüyoruz. Burada özellikle retro terimini kullanmak istedim, çünkü son zamanlarda özellikle moda, müzik ve dekorasyon gibi alanlarda sürekli bir eskiye dönüş hali oluştu. Fakat bu eski olanı olduğu gibi almaktan çok, onu günümüz koşullarında yeniden kurma ve belli oranda dönüştürme şeklinde gerçekleşiyor. İşte Türkiye toplumunun geçmişte yaşadığı pek çok acılı olay da sanki böyle popüler bir yaklaşımla ele alınıyor. Özellikle 12 Eylül dönemini anlatan çoğu projede, bu konu sadece dekor olarak kullanılarak içi bambaşka şeylerle dolduruldu. Bu noktada bahsedilen olayların ve acıların beyaz perdede sömürülme ihtimali geliyor aklıma. Sonuçta yönetmen ve senaristler herhangi bir konuyu görselleştirirken onu izleyici karşısında hayal ederek yapıyor ve doğal olarak izleyiciyi etkilemek için abartma ya da gereksiz yerlere vurgu yapma gibi dürtülerle mücadele etmesi gerekiyor. Çünkü bence bir konuyu ele alırken hiçbir zaman onunla olan ilişkimizden emin olamayız, her an onu sömürmek ya da sömürmemek arasında ince bir çizgi vardır. Bu çizginin neresinde olduğumuzu anlamak için zaman zaman vicdanlarımıza başvurmamız gerekir.

Kenan Evren bu kadar masum mu?

   Bunları söylerken objektif ya da tarafsız bir anlatımı savunuyor değilim elbette. Ortada bir zulüm olduğunda objektif bir kimlik belirlemek -ki bunun mümkün olduğunu da kabul etmiyorum- bir bakıma zulmün tarafında olmakla aynı işlevi görür. Genelde objektiflik iddiası ile yola çıkanlar kendi politik duruşlarından vazgeçmiş gibi görünürler. Bu aslında kendi anlattığı hikayeyi tek ve tartışılmaz olarak dayatmaktan başka bir şey değildir. Böylece tehlikeli bir biçimde reddedilmez bir gerçeklik ortaya konur. Senaryosu Avni Özgürel tarafından yazılan Zincirbozan filmi tam da böyle bir noktada duruyor bence. Avni Özgürel Zincirbozan’ı diğer 12 Eylül filmlerinden ayırırken, diğerlerinin subjektifliğini ya da yazımın başında belirttiğim şekilde 12 Eylül’ü dekor olarak kullanmalarını eleştiriyor. Böylece kendi yaptıkları filmin 12 Eylül’de gerçekten ne olduğunu anlatmak için çekildiğini iddia ediyor. Açıkçası yaşım nedeniyle 12 Eylül’ü deneyimlememiş birisi olarak, olayları ancak başkalarının anlattıklarından öğrenebildim bu zamana kadar. Okuduklarım, izlediklerim, tanıklardan dinlediklerim doğrultusunda kafamda belli bir fikir oluşturmaya çalıştım. Bunu yaparken en çok insanların aynı meseleyi nasıl farklı bir bakış açısıyla algıladıklarını görme fırsatım oldu. Gerçekten de neyin nasıl olduğuna dair fikirler, kiminle konuştuğunuza göre değişiyor. Ama değişmeyen bir şey var, o da 12 Eylül darbesinin bu halka yapılan en büyük haksızlıklardan biri olduğu. O dönemin tabirleriyle, ister sağ ister sol eğilimli biriyle konuşun, sonuçta Kenan Evren bir zalim olarak kabul ediliyor. Bu nedenle ille de 12 Eylül’ü objektif bir şekilde anlatacağım diyen birileri varsa hiç değilse böyle bir ortaklık üzerinden gidebilirdi. Fakat Zincirbozan filminde Kenan Evren’in yaptıkları tamamen yumuşatılmış bir şekilde gösteriliyor. Film boyunca Kenan Evren yalnızca işini doğru yapmaya çalışan birisi gibi gözüktü benim gözüme. Oysa onun bu kadar masum olmadığını bu halk biliyor, o günleri yaşayan insanlar en çok onun adını lanetliyor. O halde bir izleyici olarak bunu sormak en doğal hakkım olmalı, Kenan Evren bu filmde neden bu kadar mülayim bir karakter olarak yer aldı? İkincisi Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel sürgüne gittikleri sırada tıpkı bir kahraman gibiydiler. Bülent Ecevit’in Meclis’te “Bu kadına haddini bildirin” diye millet tarafından seçilmiş bir milletvekili olarak yemin törenine gelen Merve Kavakçı’ya bağıran biri olduğunu bilmesem neredeyse inanacaktım onun tam bir halk adamı olduğuna.

Biz masumuz darbeyi ABD yaptırdı!

   Film boyunca sıklıkla tekrarlanan “darbenin arkasında Amerika var” mesajı tüm siyasileri aklar gibi olmuş. Her taşın altında Amerika’nın olduğunu elbette biliyoruz. Fakat her şeyin suçlusu olarak soyut bir yabancı devleti tanımlamak ne kadar doğru? Bütün bu yaşananlar için birine hesap soracak olursak karşımıza Amerika’dan başka bir şey çıkmıyor filmde. O halde geriye kalan herkes Amerika tarafından kullanıldı diye affedilmeli ve tek suçlu şu an somut olarak isimlendiremediğimiz bir takım Amerikalılar mı olmalı? Burada açıkça sorumlular gözden uzaklaştırılıyor ve hedef şaşırtılıyor gibi geldi bana. Sonuçta her şeye rağmen bu acıları Türkiye halkına yaşatan siyasiler vardı o dönem, onlardan hiç mi hesap sorulmayacak? Demirel’in filmdeki masumiyeti fazlasıyla iyi niyetli bir bakış açısının ürünü. Peki ya Erdal Eren’in ölümü… Bugün sembol isim haline Erdal Eren’in hikayesi daha net bir şekilde anlatılamaz mıydı? Onun ölümünün basitçe “oldu işte napalım” der gibi gösterilmesi bile filmin bu durumu neredeyse bir iş kazası durumuna indirgiyor. Tüm bunlar üzerinden yeniden düşündüğümüz zaman Zincirbozan’ın hiç de tarafsız bir film olmadığı gayet açık. Yumuşatılmış karakterlerle objektiflik iddiasında bulunmak da en az darbeyi kişisel travmalarla sınırlamak kadar gerçekliği zedeler. Amerika’nın bu ülke üzerindeki siyasi hesaplarını ve bu hesaplar tutmadığında nasıl darbe kozunu masaya sürdüğünü artık bilmeyen yok. Ancak bu tezi beyaz perdeye yansıtırken darbe dönemlerinde dirayetli davranamayan, öngörü sahibi olamayan, hatta karşı gibi dursa da darbeci kliğin değirmenine su taşıyan politikacıları da açık etmek gerekiyor.

 

… Sinema ile ilgili e-kitap okumak için…

İnsan’sız Sinema Olur mu?

Elinizdeki bu kitabı Sinema’nın programlanmış ölümüne karşı bir direniş olarak görebilirsiniz. İnsan’dan vaz geçmeye yeltenen, Güzel’i, Sanat’ı,İnsan’ı kâr-zarar tablolarına sıkıştırmaya çalışan endüstriye “Hayır!” demenin nazik bir yolu. Sinema bütün “teknik” karmaşıklığına rağmen insansız olmaz. Sinema insanlar tarafından yine insanlar için yapılan bir sanattır.

Derin Düşünce yazarları izledikleri 28 filmi anlattılar. İnsanca bir perspektiften, günlük hayatlarındaki, iç dünyalarındaki yansımalara yer vererek… İran’dan Arjantin’e, Fransa’dan Afganistan’a, Rusya’dan Türkiye’ye uzanan bir yolculukta, İnsan’dan İnsan’a… Umulur ki bu kitap Andrei Tarkovsky, Semih Kaplanoğlu, Mecid Mecidi, Nuri Bilge Ceylan ile buluşmanın farklı bir yolu olsun… Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin