RSS Feed for This Post

İçimizdeki Deliliği Deşifre Etmek

İçimizdeki Deliliği Deşifre Etmekİçimizdeki Deliliği Deşifre EtmekAliye Özkul (Sosyolog)

İçimizdeki delilikle insanlığımız bir madalyonu iki yüzü gibi… şiddetten, ölümden, kandan yana olan da biziz, komşumuzun başına bir şey geldiğinde elinde ne var ne yoksa koşanda biz… öyle büyük gelgitler yaşıyoruz ki içimizde, işte tamda bu nedenle Silvan’daki saldırıdan sonra ortalığı kaplayan gürültüyü gördüğümde de, Suriye polislerinin muhaliflere açtığı savaşta da, Muammer Kaddafi’nin hem ülke insanına hem dünyaya meydan okuyan yapısını gördüğümde olup bitmekte olanları ırkçılıkla yada faşizmle filan anlamak içimden gelmiyor. Öyle geliyor ki ortada bir kişilik bozukluğu var. Filmlerde çokça işlenen “çift kişiliklilik” karakter bozukluğu gibi bir şey içimizdeki delilik…. Hani bilim kurgu filmlerde işlenen çizgi roman karakteri “yeşil dev/hulk” varya aynı onun gibiyiz. Ancak filmlerde romantize edildiği kadar sevimli değil bu içimizdeki yeşil dev… Aslında filmlerde işlenen çekici ve cazibeli gösterilen tüm delilik türleri gerçek hayatta o kadarda sevimli ve cazibeli değil…

Gelgitler yaşayan siyasal ve sosyal hayatımızın güçlü iç dürtülere sahip deli yönü baş edemediği sorunları deliliğin kendisine verdiği imtiyazla (yani zorbalıkla) başından savıp travmalara travma katmakta…

Bu deli damarı daha net tarif edecek olursak o kendisini en son Silvan’da açığa çıkardı. Silvan’a sebep olan deli kimin delisidir o belli değil… PKK tarafı “bu olaydan haberimiz yok bizi de ilgilendirmez. Bir kendi halkımızın derdindeyiz. Demokratik özerkliği de ilan ettik. Ne asker ne polis tanırız. Silvan’daki ölümlerin faili olmadığımızı yarım ağızla söyleriz. Çünkü bu olmasa da sonraki ölüm olaylarına talibiz.” Ayağına yatıyor. Bu deliliğin Ergenekon tarafı ise ” bak en önemli komutanlarımızı hapse tıkıyorsunuz. Biz olmasak sizi kim koruyacak. Ama siz nankörsünüz. Bu durum karşısında eskiden olduğu gibi, şimdi olduğu gibi karşımızdaki düşmana haddini bildirmemiz lazım… biz sizin için ölüyoruz. Sizleri cepheye götürüyor çocuklarınızın da şehit(!) olmasını sağlıyoruz. İnsanları geri bırakan din olgusunun içinde en yüksek derece “şehitlik” değil mi? Bak namazdan falan hoşlanmayız ama -bu kıyağımızı unutmayın- şehadet hediye edip ibadet borçlarınızın toptan ödenmesini sağlıyoruz. Ama siz nankörsünüz işte… Bölücüleri daha çok seviyorsunuz.”

Ölümlerin verdiği şokla sarhoş olmuş Türk ve Kürt anne-babalar ve eşler, dostlar, akrabalar yumruklarını sıkıp birilerini boğazlama isteğiyle dolmaya başlıyor. Potansiyel şiddet her zaman kinetiğe dönüşmese de diller ve öfkeden kararmış gözler bu isteği belli ediyor. Böyle olunca da Aynur Doğan kendi dilinde şarkı söylemek istediğinde “yuhalanıyor” diğer taraftan ise “bizden çok kişi öldü, ölen askerler de bunun kefareti olsun. Pekeke adam öldürüyorsa bunun suçlusu pekekenin kurulmasını sağlayanlardır” hissiyatı az sayıdaki dominant deliler arasında daha rahat ve sesli söylenmeye başlıyor. Türlerin ve Kürtlerin deli yanları aynı zamanda dominant olduğu için mantık silsilelerindeki tutarsızlığı kimse göremiyor, görenlerse çılgınlık anında bunu ifade edemiyor, ifade edenler ise batı illerinde hain ve bölücü sevdalısı ilan ediliyor, doğu illerinde ise Orhan Miroğlu gibi korumalarla bölgeye gitmek zorunda kalıyor.

Dominat genimiz olan Ergenekon ve PKK birbirlerini sevmeseler de ortak bir şeyi seviyorlar, öldürmeyi… Onların ortak yönü aslında “ölü sevicilikleridir / nekrofillikleridir”. Alev Alatlı Türkiye’nin “nekrofil” yönünü 90’lı yıllarda sağ – sol kutuplaşması ekseninde deşifre etmişti. Ergenekon ve PKK isimlerinin yan yana söylenmesinden nefret etseler de, ikisi arasındaki bağlantılara işaret edenlerin hedef saptırdığını, Kürtlere olanlardan ötürü türlerin bedel ödemesi gerektiğini veya askerlerin, sivillerin ölümlerinden dolayı Kürtlerin bedel ödemesi gerektiğini düşünüyor olsalar da, aslında aralarında farkında olmadıkları sado-mazo bir ilişki var.

Peki bu delilik toplumun asıl yüzünü mü temsil ediyor? Her ne kadar tek tek insanlar cinnet geçirme ve insanlıktan çıkma ihtimalini taşısa da, yaşamaları için en temel duygu nefret değildir. Pek çok insan kendilerine yaşamayı anlamlı kılacak şeylere karşı sevgi beslemeyi severler. Çoğu insan yoğun stres altında yaşayamaz veya yaşamayı sevmez. Bizim toplumumuzda darbeler, olağanüstü hal gibi olayların yaşanması her ne kadar yoğun stres yükünü canlı tutsa da, insan bir fırsatını bulduklarında gülümsemeyi, imkan varsa hayır dağıtmayı, elinde bir parça ekmeği varsa onu yanındakiyle paylaşmayı severler. Toplumun tüm sınıfsal yapılarında birbirlerine düşman yapılmış veya düşman olmuş bir damar olsa da, başkasının acısını görmezden gelme duyarsızlığı olsa da, yok mudur kendi ailesine sevecen bir baba olan, yada fedakar bir anne… başörtüsünden nefret etse de örtünmeyi tercih eden komşusunu seven ama onun probleminin çözümü için kılını kıpırtatmayan… kendisine kahve getiren delikanlıyı Azat’a şefkat duyan ama Kürtlerin hakkı söz konusu olduğunda oralardaki eşkiyanın haddinin bildirilmesini isteyen veya bir Türk askeri gördüğünde tüyleri diken diken olduğu halde üniversite arkadaşı Alp’in kendisine yaptığı dostluğu  hiç unutmayan…

Birde içimizdeki deliliği söndürmek için geniş zamanlı güzel projelerde birleşen Kürtler, Türkler, Ermeniler, Aleviler var. Onların hali en zor olanı her kes kendi içindeki yeşil devi uyandırmamak için onun suyuna göre hareket etmeye çalışırken, bir yandanda insanların diline yapışmış nefret söylemlerini ayıklamaya çalışıyorlar. Kendi içinden çıktıkları gurup için hain ilan edilen denge ve barış yanlısı bu insanlar, karşı taraf için ise sadece bir “öteki”… kendi canavarının önüne geçip sakinleştirme çalışan bir Kürt başını döndürüp işbirliği yaptığı Türk kardeşine diyor ki “seninkine söylesene bir sussun bizimki zıvanadan çıkmak üzere” diyor, o zaman kendi delisini tutmaya çalışan Türk aydın “asıl sen seninkini sustur” diyor.

Denge yanlılarının en zorlandığı durum budur. Ancak hayata tutunma gayesi şefkat olanlar tabiî ki öncelikle kendi delisini anlamak durumundalar. Doktor Frankenstein’ın yarattığı canavarı sevmesi gibi bir şey bu… Madalyonun diğer yüzü gibi kendi kanından ve canından bu canavarlar.

Hiçbir canavar gökten zenbille inmez. Hiçbir canavar komplo teorilerinin adım adım planladığı bir şey değildir. Bir organizmanın bağışıklık sistemi zayıfladığında nasıl ki virüsler kolayca üreme imkanı bulur. Aynı şekilde bir toplumun bağışıklık sistemi güçlü değilse canavarlaşmaya müsait damar çıkmak için kendine kolayca yol bulur.

Bu kişilik bozukluğunu nasıl tedavi ederiz bilemiyorum. Ama canavarlaşmaya dönen genin beslenmesini sağlayan unsurları onlardan uzaklaştırmak için elimizden geleni yapmak gerekiyor galiba… “Dövüş Kulübü” filminde Tyler Durden hayran olduğu baskın karakterin aslında kendisinin ürettiği bir hayal olduğunu fark ettiğinde onu durdurmak için ağzına silah dayayıp tetiği çekmekten başka bir çözüm bulamamıştı. Ancak bizler dikkatli düşünürsek buluruz sanıyorum, selametle….

Trackback URL

  1. 3 Yorum

  2. Yazan:MELİHA TAŞ Tarih: Aug 2, 2011 | Reply

    Güzel bir yazı,herkesim tarafsızca eleştrilmiş,her ne kadar kaddafi ve esadla olan kısmına katılmasamda,terörün oluşumu kısmını onaylıyorum,ama artık şunun zamanaı geldi diye düşünüyorum,analizden ziyade çözüme yönelik arayışlar içinde olmalıyız,zira vakit çook geçti çook,SELAMETLE

  3. Yazan:aliye özkul Tarih: Aug 3, 2011 | Reply

    Aslında bu yazıyı daha uzun bir analiz olarak yazmak lazımdı. Ama ilk amacım bir gazetede yayınlatmak olduğu ve gazetelerde uzun yazıları değerlendrmeye almadıkları için atlayarak geçmek zorunda kaldım.
    Kaddafi ve Esad’la ilgili olarak; yeşil dev benzetmedi aklıma ilkkez Beşer Esat’la geldi. suriye bir süredir vahşi bir biçimde kendi toplumunun üzerine gidiyor. Birkaç sene öncesine kadar daha farklı bir imaj çizmeye çalışan Esat yönetimi birden karakterr değiştirdi. Aynı “yeşil dev” gibi… Dışa karşı silik ve özgüven yoksunu birin ilaçla kendini aşırı özgüvene boğup delirmesi. Esat rejimi bir süredir silik kalıp iyi bir imaj çizmeye çalıştı. ama evinin içinde sorunlar olgunlukla çözülmeyi beklerken O delirip evini eski usulle, yani şiddetle dize getirmeye çalışıyor. şiddet gücün değil problem çözmedeki güçsüzlüğün işaretidir. Evde asabi olan despot babalara bakın toplumda genelde silik tiplerdir. İnsanlar tarafından aşağılanmanın acısını evdekilerden çıkarırlar. Allah vicdanlarımızı almasın…
    Ağı depresyonlar ve kişilik bozuklukları kişileri uzun vadeli düşünmelerini engeller ve an odaklı güç göterisine sürüklerler.

    Esat ve Kaddafi kendi toplumlarında üstünlüklerini saçma bir biçimde ortaya koyarken kendi ülkelerini yönetmiş olmuyorlar. çözmeyi başaramadıkları problemlerinin büyümesine yol açıyorlar….

  4. Yazan:erkan Tarih: Aug 5, 2011 | Reply

    Dediğiniz gibi aliye hanım yazının daha uzun bir analize ihtiyacı var.Bugün olaya diyarbakakır cezaevi olarak bakarsak kesinlikle Kürt hareketinin haklılığını görmüş oluruz ama bakış açımızı genişletirsek o dönemde canı yanmayan hiçbir kesim yok gibi birşey.Aslında bu birlikteliğimizi sağlayan ana etken hala ve hala “din”.Yukarıda da belirttiğiniz gibi bir asker şehit olduğunda insanlar “din” ile sakinleştiriliyor karşı taraftan bir kişi canı yandığında o da “din” ile sakinleştiriliyor.Aslında burada tsk nın büyük bir laiklik sömürüsü yaptığını düşünüyorum.Askerler ölmededen önce çok büyük bir şekilde din düşmanlığı(kutsal değerleri hor görme vb.) ama öldükten sonra ise çok büyük bir din sevgisi(şehitlik mertebesi,kutsal mertebe vb.)Konu biraz saptı =)) affınıza sığınıyorum.selamlar

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin