RSS Feed for This Post

Apo ‘yaşa’ derse Milliyetçi Kürtler yaşar mı?

Durun, öldürmeyin, Ahmet Altan (Taraf)

Geçen gün genç Kürt entelektüellerinin de olduğu bir sohbet sırasında akıllı ve yetenekli bir Kürt kızı, içten bir coşkuyla “Apo ‘öl’ derse Kürtler ölür,” dedi. “Ondan bir kuşkum yok,” dedim, “benim merak ettiğim başka, Apo ‘yaşa’ derse Kürtler yaşar mı?” Bir sessizlik oldu.

“Apo ‘öl’ dese Kürtler ölür mü” diye sorulsaydı hepsinin hızla “evet” diye cevaplayacağını biliyordum ama “yaşar mı” diye sorunca herkes sustu.

Bu suskunluğu biliyorum.
Aslında bunu hepimiz biliyoruz.
Bir yer geliyor, insanlar savaşa alışıyor, ölmek ve öldürmek, yaşamak ve yaşatmaktan daha çekici görünmeye başlıyor.
Savaş, barış için yapılır.

Savaşın amacı, istediğin türde bir barışı ele geçirmektir.
Barışa doğru ilerler savaş.

Sonunda galip gelen diğerine isteğini kabul ettirir ya da kimse yenemez karşılıklı tavizlerle anlaşırlar.
Ama uzun süren iç savaşlarda bir yer gelir ki “savaş, barış için yapılmaz”, amacından sapar ve “savaş, savaş için” yapılmaya başlar.

Bir barışa ulaşmaya, çıkarına olan bir sonucu elde etmeye, yenişemiyorsan karşılıklı tavizlerle anlaşmaya değil, “intikam almaya, karşısındakine gününü göstermeye, karşısındakini aşağılamaya,” yönelir.
Savaşların en amansızı, en tehlikelisi de budur işte.

Kürt savaşının niye çıktığını biliyoruz.
Devlet, Kürtlerin varlığını yıllarca inkâr etti, dilini konuşmasını bile yasakladı, acılar çektirdi, işkence yaptı, öldürdü.
Kürtler daha önce defalarca yaptıkları gibi bu zulme karşı ayaklandılar.
Ve, daha evvelkilerden farklı olarak bu sefer başardılar.

PKK, kendisinden kat kat kalabalık ve donanımlı bir gücü yenemezdi ama onun zaferi “yenilmemesindeydi”, çok büyük kayıplara rağmen yenilmedi, Kürt varlığının kabulünü sağladı, Kürtlerin yaşadığı haksızlığı toplumun gündemine yerleştirdi ve devleti Kürt meselesini görmek zorunda bıraktı.

Bugün Kürt meselesiyle ilgili olarak konuşulamayan, konuşulmayan tek bir konu bile yok, ayrılmaktan federasyona, özerklikten bağımsızlığa, anadilde eğitim hakkından “iki başbakana” kadar her konu her gün konuşuluyor.

Henüz Kürtler hakları olan “eşit vatandaşlığı” elde edemediler ama hapiste olan Öcalan’ın devletle “resmen” müzakerelere oturmasını ve bu hakları görüşmesini sağladılar.

Bu haklar, seçimlerden sonra yapılacak olan yeni anayasayla kabul edilecek, görünen bu.
Eğer kabul edilmezse de Türkiye tarihinin en kanlı savaşlarından birine yuvarlanacak.

Dün haftalık görüşmesinin notları yayınlanan Öcalan da zaten bunu çok net söylüyor, “15 hazirandan sonra ya büyük bir anlaşma olur, ya da topyekun bir savaş çıkar” diyor, yaptığı müzakerelerin ciddiyetini vurguluyor ve “Bir anlaşmaya varırsak bu Kürt tarihinin ilk büyük anlaşması olacak” diyor.

Öcalan’ın sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla asker de dâhil devletin bütün birimleri bu müzakerelere katılıyor ve çözüm için anlaşmaya yaklaşıyorlar.

Durumun aydınlanacağı tarih de 15 haziran, sadece bir ay var.
Ya “en büyük anlaşma” yapılacak ya da büyük bir savaş yaşanacak.
Devlet bütün birimleriyle Öcalan’la müzakereye oturmuşken ve sonuca sadece bir ay kalmışken askerin gidip “ateşkes” ilan eden PKK’lıları öldürmesinin, PKK’lıların da gidip Kastamonu’da, Silopi’de polisleri vurmasının anlamı ne?
Bir ay duramıyor musunuz?

Ölmek ve öldürmek bu kadar mı çekici geliyor?
Otuz gün sabredin.

Bir ay sonra ya “ilk büyük anlaşma” yapılacak ve Kürtler hakları olanı alacak, bu toplum eşit ve özgür bir toplum haline gelecek ya da Kürtlerle Türkler ülkenin her yanında birbirlerini boğazlayacak.
Şu otuz günde neden insanları öldürmek gerekiyor?

Hükümet askerini, PKK da militanlarını durdursun, bir ay insanları öldürmeden bekleyelim.
Sonra ya barış olur, uygar, eşit, özgür, mutlu insanlar olarak yaşarız.
Ya da anlaşma sağlanmaz, birbirinizi istediğiniz kadar öldürürsünüz.

Bu ülkenin Kürt ve Türk insanları ölmeye ve öldürmeye hazır, bunu anladık ama belki bu kez “yaşama” ihtimali belirecek, bir de bunu deneyelim.

“Ölüme” otuz yıl veren bu ülke, “yaşamaya” otuz gün vermeyecek mi?
Savaş hiç bitmesin mi istiyorsunuz?
Ölüme bu kadar mı alıştınız?
Yaşamayı bu kadar mı unuttunuz?

Trackback URL

  1. 1 Yorum

  2. Yazan:hadsiz çuvaldız Tarih: May 15, 2011 | Reply

    Kürt savaşının niye çıktığını biliyoruz.
    Devlet, Kürtlerin varlığını yıllarca inkâr etti, dilini konuşmasını bile yasakladı, acılar çektirdi, işkence yaptı, öldürdü.
    Kürtler daha önce defalarca yaptıkları gibi bu zulme karşı ayaklandılar.
    Ve, daha evvelkilerden farklı olarak bu sefer başardılar.
    PKK, kendisinden kat kat kalabalık ve donanımlı bir gücü yenemezdi ama onun zaferi “yenilmemesindeydi”, çok büyük kayıplara rağmen yenilmedi, Kürt varlığının kabulünü sağladı, Kürtlerin yaşadığı haksızlığı toplumun gündemine yerleştirdi ve devleti Kürt meselesini görmek zorunda bıraktı.(A.Altan)

    Nuray Mert de buna benzer bir yazı kaleme almıştı.

    Silahlı mücadele ile sesini duyurmuş bir hareket, silahı en büyük güvence olarak görür. Bu büyük bir sorundur, ancak PKK gerçeği budur. Barışı kurmak adına, silahlı siyasal bir hareketi silahsızlandırma süreci, öncelikle bu gerçeği dikkate almak durumundadır.
    http://www.rojhaber.com/haber/725/nuray-mert-pkk-gercegi-gorulmeli.html

    Silahlı mücadele=şiddet!
    olduğunu kabul ediyorsak şayet;
    Sesini duyurma hareketi için şiddet kullanmayı benimsemiş olanların en büyük güvencesi şiddettir. Nuray Mert’in cümlesini bu şekilde okumak yanlış olmaz.

    Kaygı, korku, dehşet, şiddet….güven! Akıl ve vicdanla donatılmış insana, aynı vasıflarla donatılmış bir başka insanın şiddet uyguluyor olmasını makul buluyor olmamızın, görev, sorumluluk, yasa, kanun gibi meşrulaştırılmış tanımlarının da ötesinde, akla/mantığa/vicdana uyan, herkes tarafından kabul edilebilir bir gerekçesi olmalı! Bu gerekçenin öyle bir kudreti var ki şiddete misli ile muhalefet edenlerin elini, dilini, kalbini “pause” düğmesine basılmışçasına dondurup, kilitliyor.
    “Şiddet anahtarına şekil veren kalıp nedir?” diye düşündüğümde bulabildiğim tek cevap; “nefsi müdafaa”.

    2 Bakara 194. Haram ay, haram aya ve bütün haramlar birbirine karşılıktır. O halde kim size saldırı bulunursa siz de ona yaptığı saldırının misli ile saldırın ve ileri gitmekten Allah’tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahibi olanlarla beraberdir.

    Nefsi Muhafaza!
    Şiddete/saldırganlığa başvuran için “ihlal edilen” bir yasa ya da ”gasp edilen bir hak” söz konusu değil. Zira kendisi mağdur edilen bir mazlum olarak nefsi müdafaa hakkını kullanmakta olduğuna ve misli ile karşılık vererek nefsini muhafaza ettiğine inanmakta; haramlar birbirine karşılıktır!

    Demek ki, canını, malını, namusunu muhafaza etmek her insanın hiçbir suretle elinden alınmaz bir hakkıdır. Bunları müdafaa ederken mütecaviz kişiyi öldürmek zorunda kalsa, katil olmayacağı gibi, öldürülse şehid olur. Nitekim bunun ölçüsü Kur’an-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Bir kimse size -ne amaçla ve ne şekilde- saldırmışsa, siz de aynı şekilde karşı saldırıda bulunun” (Bakara, 2/194).(sorularlaislamiyet adlı siteden alıntı)

    Bu açıklamanın başında yazılı olan herşey (can, mal, namus) dünya hayatına ait birer “meta”. Tüm bunları aldanmadan tanımlamak ve yine aldanmadan korumak gerekiyor.( ve lâ ed dâllîn…) İnsan olabilmek ve mütecaviz olmadan insan kalabilme gayreti “namus”tur. İnsan, nefsi uğruna kendi kendinin tecavüzcüsü olabilir. İnsanın nefsini bilmek üzere giriştiği savaşa boşuna büyük cihat dememişler! İnsanın aldandığı da aldattığı da bizatihi kendisidir.Kendimizi tanıdığımız gibi tanınmakta ısrarlı olduğumuz düşünülürse şayet bu oldukça tehlikeli sonuçlara varan bir ısrar olabilir!

    Kuzey Kıbrıs kendini tanımladığı şekliyle, T.C devleti tarafından “tanınmakta”. Devlet, bir devleti tanır ya da tanımaz. T.C devleti için kürt varlığını tanımamak, türk ulus devlet nefsinin muhafazasıdır. Tanımamanın ikrarı olan her türlü faaliyet/uygulama vs.(milliyetçilik/ulusçuluk) ise nefsi muhafaza için tercih edilen, uygulanan ve savunulan bir müdafaadır.
    Devletin, bireyi, bireyin kendini tanımladığı şekilde tanımlamasını ve tanımasını beklemek/ısrar etmekse aynı zamanda devlete tanım(a)-lama salahiyeti vermek demektir de. Bu şekilde devletin yasa koyucu/ koruyucu niteliği birey tarafından tanınmış olur. Buna mukabil devlet kendisine bu salahiyeti verenleri de “vatandaş” olarak tanımlama ve tanıma hakkını teslim almış olur; ”T.C vatandaşıyım olmak istiyorum demen yetmez Ahmet, Mehmet gibi ideal kabul edilen makbul vatandaş vasıflarına da sahip olman gerekir. ” Asimilasyon!
    Kürdistan İşçi Partisinin(! Partiya Karkerên Kurdistan ) başvurduğu şiddeti, kendilerini kürt olarak tanımlayan bireylerin hak ve özgürlüklerini temin etme gayreti yani nefsi müdafaa gibi kabul edenler yanılıyorlar. Zira Pkk devlet olmamanın sağladığı kıvrak olabilme avantajını bir tür kamuflaj gibi kullanarak T.C devletini kendini tanımladığı gibi kendisini tanımaya “mecbur” bırakmak istiyor. Kısacası birey hak ve özgürlükleri bir kamuflaj! T.C devletinin kendini kürt olarak tanımlayanları onların arzu ettiği gibi tanıyıp tanımlaması nefsi müdafaadan vazgeçmesi demektir. Dozu arttırılarak çoluk çocuğu hedef alan pkk şiddetinin amacının ise bu vazgeçişten vazgeçirmeye yönelik olduğu çok açık.
    Pkk’nın yıllardır yaptığı, ulus devlet tanımına uygun olarak Kürt tanımını /kimliğini kullanarak bir devlete “can” verme gayretidir. Olayların kıyısında köşesinde duran bizlerse bir devlet embriyosunun ölü doğumuna kimi zaman üzüntüden ağlayarak kimi zaman da kızıp öfkelenerek şahitlik etmekteyiz; kürt halkına hayat veren kordon olarak görülen şiddet , bebek daha gelişimini tamamlayamadan boynuna dolandı ve onun boğularak ölmesine neden oldu bile.
    Nefsi Müdafaa için şiddete başvurduklarını iddia edenler terör kelimesini kürt tanımının bir parçası olmasını sağlamak dışında hiçbir şey başaramadılar.
    Şiddetle ilişkili olarak Nefs muhafaza ve müdafaasına göz atmışken bazılarımız sinir olsalar da yine şiddetle ilişkili olduğu için her nefsin tadacağı ölüm gerçeğini hatırlamakta fayda var.

    3.Ali İmran 185. Her nefs, ölümü tadıcıdır ve lâkin ecirleriniz (amellerinizin karşılığı) kıyamet günü ödenir. O vakit kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa o takdirde o kurtulmuştur. Ve dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.

    Bizi sinirlendiren, görmezden gelmek istediğimiz gerçek ne? Ölümün hatırlatılması mı yoksa ölüm gerçeğini inkar etmek için yapıp ettiklerimiz yani amellerimiz mi? Nefsi müdafaa ya da nefsi aklama uğruna her türlü yolu mubah /meşru kabul etme; gurur/aldanmak!
    Cahiliye döneminde de insanlar kendilerince haklı çeşitli gerekçelerle(can, mal, namus kaygısıyla) kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Başvurdukları bu kanıksanmış çözüm yolu o zamanki genel kabul görmüş algıyla “şiddet” olarak kabul bile edilmiyordu muhtemelen; daha büyük bir şiddeti başlarından def edebilmek üzere acısı, bedeli ağır olsa bile evlat katletmek tercih edilen ve uygulanan bir nefsi müdafaa olarak savunuluyordu herhalde!
    Ölüm’ü bir duvarda yazılı olarak görmeye bile tahammül edemeyip sinirlenenler kız ve erkek evlatlarını canlı canlı toprağa gömerek öldürmekten(çözüme ayak direyerek ölümlere sebep olmak) hiç imtina etmiyorlar ne yazık ki!

    Ölüme bu kadar mı alıştınız?(A.Altan)

    Bu uzunca yazıyla söylemek istediğimin kısacası; hangi gerekçeyle ne kadar yıkarsak yıkayalım İnsan kanı bulaşan şiddeti ak pak eyleyemeyiz.Nefsi müdafaa güçlü bir leke çıkarıcı değil!

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin