RSS Feed for This Post

Nerede o eski trajediler?

Sunuş: Konuk yazarımız Sayın Apollo, Ankaralı bir bilgisayar mühendisi, 1959 doğumlu. Kendi deyimiyle “mutedil solcu, hayli liberal, sorgusuz ateist”. Kendisiyle ahlâk felsefesi üzerine bir parça yazıştık. Sitemize katkısından dolayı teşekkür ediyoruz ve emektar yorumcularımızın gereken misafirperverliği göstereceğini umuyoruz. (MY)

İyi bir kitapsever olduğunuza göre , hepinizin büyük kitabevlerine uğramışlığı vardır.İnternet icat oldu , yüzyüze yapılan alışverişlerin modası geçmeye yüz tuttu.Ben ne tezci ne de antitezci ya da hem tezci hem antitezci yani bir sentezci , uçlarda değil , ortalarda dolaşan mizaca sahip birisi olarak ikisini de kullanıyorum.Büyük kitapevleri hala vazgeçemediğim kent mekanları arasındadır.Yaklaşık yirmi yıldır , zaman zaman uzun , zaman zaman  kısa  aralar vererek de olsa felsefe okuyan birisi olarak ilk ve genellikle son kitapevi durağım felsefe bölümü rafları olur.Hiç dikkatinizi çekti mi bilmiyorum , felsefe raflarının hakimi Nietzsche’dir.Raflarda en az  iki sıra ona ayrılmıştır.
 
Bir tahmine göre Aquinalı Thomas’in kısacık ömrüne sığdırdığı eserlerinde onbir milyona yakın kelime vardır.Eserlerinden sadece beşte birinin günümüze ulaştığı söylenen Aristotales’ten bize kalanlar ise bir milyon kelime.Büyük Yunan’lı düşünür Platon’un ise beşyüz bin kelime yazdığı sanılıyor.Öyle anlaşılıyor ki Nietzsche’nin esamesi okunmuyor.
 
Nicelik kadar nitelik de önemli , hatta nitelik daha önemli belki.Ne de olsa Ahmet Arif gibi dev duruyor önümüzde. Ama sözünü ettiklerim Platon,Aristotales ve Aquinalı Thomas. Sıradan düşünürler değil.O Aristotales ki , batının bin yıl süren karanlık çağlarına damgasını vurmuştur.Aquinalı’nın da ondan aşağı kalır yanı yoktur.O da bin yıl süren ortaçağın iki büyük filozofundan biridir. Hristiyanlık onunla nefes alıp vermistir.Ve büyükler büyüğü Platon. Batı felsefesinin deniz feneri Platon.O Platon ki, Bertrand Russell’la birlikte matematiğin mantığa dayandığını gösterdikleri anıtsal kitapları Principia Mathematica’yı yazan Alfred North Whitehead , batı felsefesi için , “Platon’a düşülmüş dipnotlardır” demiştir.
 
Nietzsche birçok büyük düşünür gibi şüphesiz bir dahiydi.Son on yılını delilik sınırlarında dolaşarak geçirmişti.Ve müthis zengin bir imgeleme sahipti.Yapıtlarında olağanüstü benzetmeler , tasvirler ,   eğretilemeler kullanmıştı.Onu anlamak güçtür.Kolayca sırrını vermez herkese.Belki de cazibesinin nedenlerinden biri de böylesine çetin ceviz oluşudur.
 
“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” , der Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanının kahramanı.Ne kadar kolay değil mi?Bir kitap hayatınızı değiştiriverir. Öyle uzun uzadıya uğraşmanıza , debelenmenize , emek vermenize gerek yoktur. Doğru kitabı bulmanız yeterlidir. İnsanlığın hiç eskimeyen düşlerinden biridir , bir adımda okyanusları aşmak. Kim , bir parmak şıklatmasıyla balkabağını muhteşem bir arabaya dönüştürmek istemez.
Sihirli bir perinin çubuğunun dokunmasıyla bir anda güzeller güzeli bir masal kahramanına dönüşmek hangimizin hayallerini süslememiştir ki. Ne mutlu o roman kişilerine.Orhan Pamuk gibi yaratıcıları var. Ne mutlu o kitapları yazanlara , bir kalem oynatarak dağları devirirler. Ve ne mutlu o kitapları okuyanlara. Bir anda yeni bir hayata gözlerini açarlar. Ama ne yazık ki kainatın yazarı kurşun kalem kullanıyor olmalı. Onun sihirli değneği yok anlaşılan.Ya da çok seyrek kullanıyor olmalı.Yeni bir hayat bulmak isteyen okur , anlatı ormanlarının dolambaçlı  yollarından geçmek zorunda.O yolların  tozunu yutmadan , çamurunun tadına bakmadan olmuyor.
 
Evet bazen bir kitap gözlerini açar insanın.Bazen bir cümle yeter aydınlanmamıza..Bir kelime ilmek ilmek dokur bütün önceki kelimeleri. Bütün sisler dağılır. Karanlıklar parçalanır. Işık dalga dalga yayılır. Gözleriniz kamaşır.Yeni hayat pırıl pırıl parlamaktadır. Eski hayat , elbisesini çıkarmıştır artık. Ama nice nafile okumadan sonra. Kaç kara kaplı kitap doğranmıştır gecelere. Kaç kan çanağı gece ufalanmıstır.
 
Yazın biçimlerinden trajedi eski Yunan’dan beri var. En ünlü örneklerinden biri Kral Oedipus. Freud’un kuramına da girmiş.Trajedinin zirvesine ise Shakespear yerleşmiş. Bir çok eserini okudum. Kral Oedipus da sırasını lisedeyken savmıştı.Trajedi üzerine hatırı sayılır sayıda yazı da okudum. Ama öğrendim ki, William Dilthey’in trajedi üzerine olan kısa yazısını okuyuna kadar trajedi ne demek bilmiyormuşuyum.Tanım son derece basit.Trajedi tutkular(güdüler) ile görev ve sorumlulukların(ideallerin, ahlaki ilkelerin) çatışmasından doğar. Freudcu terimlerle ifade edersek , trajedi , altbenin(id) , üstben(superego) ile çatışmasıdır. Haz ilkesine göre çalışan altben , güdüleri hemen doyurmak ister , gerçeklik ilkesine göre çalışan ben(ego) ise güdülerin daha güvenli olarak doyurulacağı bir zamanı bekler. Altbeni dizginler. Ben(ego) ,  toplumun , yasaların , ahlak kurallarının içimizdeki temsilcisi olan üstbeni de dinlemek zorundadir.Trajedi , üstben ile altben arasında sıkışan benin hikayesidir.
 
Trajedinin oluşması için tutkular(güdüler) ile ödev ve sorumluluklar arasında bir denge halinin mevcut olması gerekir. Dengeden kastım bu etkenlerin güçlerinin birbirine yakın olmasıdır , tam olarak eşit olması değil.Tutkular(güdüler) hep vardır , onlar bizimle birlikte dünyaya gelirler , insan doğası denen şeyi oluştururlar.Onlar yokedilemezler.Ya bastırılırlar , sindirilirler ya da yönleri değişir , başka biçimlere bürünürler.Onların bastırılması , dizginlenmesi ise ödev ve sorumlulukların gücüne bağlıdır.Yani burada değiştirilebilecek , üzerinde at oynanatılabilecek alan ödev ve sorumluluklar dünyasıdır.
 
Eski Yunan’da sitenin bekası için kurallara gereksinim vardı.Kurallar da ödev ve sorumluluk bilincinden güç alıyordu.Dolayısıyla trajedinin soluk alacağı alan ziyadesiyle vardı.Yunanistan Sokrates gibi güçlü bir ahlakçı yetiştirmişti.Sonra ahlak kurallarının göreceliğini , insana bağlı olduğunu(İnsan her seyin ölçüsüdür) savunan sofistler ortaya çıktı , sonra yine bir ahlakçı , Platon.
 
Sonra karanlık çağlar gelir.M.S. 400 ile 1400 yılları arasını gaspeden Hristiyanlığın altın çağları.Ödev ve sorumluluk bilincinin baş köşeye kurulduğu çağlar.Feodalizmin başat üretim biçimi olduğu dönem. Feodal çağın en büyük toprak sahibi ise kiliseydi.”Din adamları hristiyan alçak gönüllüğünü ,  baş eğmesini öğütlemişlerdir.Bu alçak gönüllülük aşağı sınıflarca uygulanmıstır” der Bertrand Russell. Sadakat  bu çağın önde gelen erdemlerindendi. Çünkü serf , toprak sahibinin evine bağlıydı , bütün çalışma günü onun topraklarında geçerdi. Kısacası ödev ve sorumluluklar tutkulardan güçlüydü. Trajediye yer yoktu. Ayrıca insan doğuştan günahkardı. Adem ilk günahı işlemişti. Ve günahkardı. Adem bir insandı. Öyleyse insan günahkardı. Ortaçağ kişisi de bir insandı. İnsanın günahkarlığından pay alıyordu. Dolayısıyla günahkardı. Bir de tutkuları ortaya salıvermenin alemi yoktu.
 
“Uzun çilecilik yılları şiir , sanat ve zevkin başkaldırmasında unutuldu.İtalya’da bile ortaçağların savaşsız can vermediği doğrudur.Savonarola ve Leonardo aynı yıl doğmuşlardı.En önemlisi , eskiden dehşet veren şeyler artık bu niteliklerini yitirmişlerdi.Yeni özgürlük ruhu sarhoş ediyordu insanları.Sarhoşluk , korkuyu zihinlerden söküp atmaksızın süremedi.İşte bu sevinçli özgürlük anında doğmuştur modern dünya”.1
 
“Ortaçağa karşıt olarak modern görüş , Rönesans denen hareketle İtalya’da başlamıştır….Rönesans bir halk hareketi değil , liberal patronların , özellikle Medici’lerin ve humanist papaların desteklediği bir avuç bilgin ve sanatçının başlattığı bir eylemdi….Kiliseden kurtuluşun ilk manevi etkisi de felaketliydi. Artık eski ahlaksal kurallara saygı duyulmaz oldu…Shakespear’in yapıtlarında kaç tane kötü kişinin İtalyan olduğunu anımsamak gerek… Modern dünya zihinsel bakımdan XVII. yüzyılda başlar.” 1
 
En büyük trajedileri Shakespear yazmıştır. Tutku-görev çatışması ne kadar evrenselse Shakespear’in eserleri de o kadar evrenseldir. Her döneme uyar. Her dönemin insanı onu anlar. Çünkü insanlık varoldukça tutkular da varolacaktır görevler de. Ve bu ikisi değişik derecelerde de olsa hep çatışacaktır.
 
Shakespear 1564 yılında doğmuş , elliikinci doğum gününde ölmüştür. O bir trajedi çağında yaşamıştı. Avrupa bin yıl süren uykusundan uyanıyordu. Kilisenin yetkesi zayıflıyor , feodal lordların yerini kentsoylular(burjuvalar) alıyordu.Artık toprağa bağlı serflere gerek yoktu. Sadakat eski bir halk türküsüydü.Kentsoylu özgürlük talep ediyordu. Ödev ve sorumluluk bilinci hala hüküm sürüyordu ama tutkular arka planda gümbür gümbür kendi şarkısını söylüyordu.Tutkularla görevler arasindaki gerilimi bütün insanlar hissediyordu. Shakespear’in hissetmemesi ise düşünülemezdi.O bir dahiydi. Dönemin ruhunu derinden yüreğinde hissetmiş olmalıydı.Ayrıca o da döneminin adamıydı ve aynı güçlerin etkisi altındaydı.
 
Hafta sonunda Mithat Enç körler okulunu ziyaret ettik. Grubumuzun tamamlanmasını beklerken , daha önce gelen Birgül Hanım ve Nursel Hanım’la ayaküstü sohbet ettik.Birgül Hanım, kızı Ada’yı drama kursuna gönderdiğini kendisininse başka çocuklarla birlikte olduğunu söyleyerek bunun bir trajedi olduğunu belirtti. Hatta trajikomik bir durum oldugunu söyledi. O sırada durumun trajediyle bağlantısını kuramadım. Oysa bu yazıyı kafamda tasarlamaya başlamıştım. Şimdi söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anlıyorum.Trajedi illa kan ve gözyaşı demek değildi.Birgül Hanım ,  annelik güdüleriyle(Ada ile ilgilenmek) ödevler (kötü durumda olan insanlara yardım etmek) arasında kalmıştı.Yani gerçek bir trajediyle karşı karşıyaydı. Hatta trajikomik bir durumla. Doğruydu.Trajikomik ancak böyle bir durumda ortaya çıkabilirdi.Trajediyi oluşturan karşıt güçlerin pek de kuvvetli olmadığı , çatışmanın ,  hayati kararlar almayi gerektirmeyecek şiddette olduğu bir durumda.
 
Kan ve gözyaşı içeren trajedi örnekleri de var hayatta.Yakın geçmişimizde yaşanan trajediler.İnsanın en güçlü , en vazgeçilmez tutkusu , yaşama güdüsüyle onu yenecek kadar güçlü olabilen ödevler arasında yaşanan çatışmadan kaynaklanan trajediler. Hepsi de bizim çocuklarımız , arkadaşlarımız , kardeşlerimiz, sevgililerimiz olan gencecik insanların yaşadığı trajediler. Gerçek trajediler.
 
Avrupa bir trajedi çağı daha yaşamamıştır. Trajedinin koşulları bütün Avrupa’yı kapsayacak genişlikte bir daha oluşmamıştır çünkü. Sol muhalefetin yükselişi trajedinin perdesini bir kez daha aralamıştır. Bir kez daha ödevler ağır basmıştır. Ama onların karşısına Nietzsche çıkmıştır. Bertrand Russell , onun hakkinda , “Nietzsche bir profesörse de akademik olmaktan çok , edebi bir filozoftu. Ontoloji(varlıkbilim) ve epistemolojide (bilgibilim) yeni teknik kuramlar bulmuş değildi. Onun önemi ahlak alanındaydı daha çok ve sonra keskin bir tarihsel eleştirici  olmasında” der. “Fransız devrimi ve sosyalizm ona göre Hristiyanlık ruhuyla özdeştir” diye ekler.
 
Hristiyanlığın ve sosyalizmin temel ahlaki buyruğu , “Zayıfı kolla” diye özetlenebilir. Nietzsche ise “İstediğini yap” der. Yani mutlak özgürlük vaadeder. Hiçbir kurala bağlı olmayan bireyden yanadır o. Üstinsandan yana. Kendi kurallarını kendi koyan insandan. Otantik insanı muştular o. Özgürlük kuşkusuz herkes için yararlıdır. Fakat en çok en güçlüye yarar. Gücü olanın yapabilecekleri çoktur çünkü. Bir odaya bir dahi ve bir zihinsel engelliyi koyun.Onlara istediklerini yapabileceklerini söyleyin.Kim daha karlıdır?. Dönemin güçlüsü de kentsoylulardır. Nietzsche kentsoyluların önünü açmıştır. Kentsoylunun camdan köşküne entelektüel mühimmat sağlamıştır o. Tarihsel önemi bundan kaynaklanır. Ama özgürlük talebi hala her kesimde canlıdır. Bu da onun yaygın ününü açıklar.
 
Ayn Rand , 1917 yılında Rusya’dan kaçıp Amerika’ya yerlesen bir rus asilzadesidir. Objektivizm diye anılan ahlak kuramını formüle etmistir. Ona göre insanlar her eylemi çıkarları öyle gerektirdiği için yapar ,  yapmalıdır. Çıkar , herhangi bir sey nedeniyle duyulan hazdır. Kaynağına göre , iki tür çıkar vardır. Maddi çıkarlar ki haz duymamıza neden olan araçların maddi olması anlamına gelir. Para sahibi olmaktan dolayı duyulan haz maddi çıkara örnektir. Manevi çıkarlar ise bir insana yardım etmek gibi bir eylemden dolayı ortaya çıkan , maddi bir aracı içermeyen hazlardan oluşur. Uzun bir süreçte iktidarı yavaş yavaş toprak soylularından devralan kent soylularının ideolojisi olan liberalizm, Nietzsche ve Ayn Rand’ın ilkelerini birleştirirerek liberal ahlakın temel buyruğunu oluşturmuştur:”Çıkarın doğrultusunda istediğini yap”.
 
Elveda trajedi.
 
 
 
1)Batı Felsefesi Tarihi , Bertrand Russell.

Trackback URL

  1. 25 Yorum

  2. Yazan:B.F.A Tarih: May 26, 2010 | Reply

    Eski Yunan’da sitenin bekası için kurallara gereksinim vardı.Kurallar da ödev ve sorumluluk bilincinden güç alıyordu.Dolayısıyla trajedinin soluk alacağı alan ziyadesiyle vardı.
    Eski Yunan’da trajedinin köklerine inersek, başlangıcının Dionüsos şenliklerine vardığını görürüz. Dionüsos ise Eski Yunan’daki şarap tanrısının adıdır.Sofokles ve Aiskhülos gibi büyük trajedi yazarlarının yapıtları incelendiğinde o dönemin dini inanç sistemiyle nasıl bir birbirinin içine geçmişlik olduğu, hatta bu trajedilerin özellikle Aiskhülos ve Sofokles’in trajediyi daha çok halka ahlakı kuralları anlatan bir ders aracı olarak gördükleri, Europides’in farklı bir tutumu olduğunu ve daha çok bizim modern anlamdaki trajediyi yani hegelci, (hayatta sadece iyi ve kötü yoktur bazı durumlarda iki karşıt tarafda iyi yada kötü olabilir) anlayışını benimsemiş görünen sorgulayıcı zihin yapısına sahip Europides’in döneminde çok az kabul gördüğünü, hatta Aristofanes’in Aiskhülos ve Europides’i karşılaştırdığı komedilerinde kendisiyle dalga geçildiğini hatırlatarak diyorum ki o dönemde de kurallar ve ödevler dini inanıştan besleniyordu. Hatta bunu görmek için yazarın verdiği Kral Oidipus adlı trajediye bakmak bile yeterlidir. Bu trajedide, o dönemin din adamı konumundaki kahinin verdiği haberlere inanmayan aşırı akılcı Sofokles, kendi burnunun dikine gitmesinin cezasını yine kahinin verdiği haberlerin tek tek doğru çıkmasıyla öder ve trajedinin genel teması diyebileceğimiz ahlaki sonuç:aklına güvenme insanoğlu senden akıllı ve kural koyucu Allah var!
    Ayrıca bu yazıyı okuduğumda aklıma, yıllar önce islamcı yazarlar arasında geçen bir tartışma geldi. Mustafa Kutlu ve Rasim Özdenören arasındaki tartışmanın konusu; Müslüman’ın trajedisi olur mu? idi. Müslümanın trajedisi elbette olur diyen Rasim Özdenören’e göre, Kerbela hadisesi buna bir örnektir.

  3. Yazan:apollo Tarih: May 26, 2010 | Reply

    Merhaba,

    Dilthey’in ve benim katıldığım tez trajedinin ödevlerle (ahlak kurallarıyla), istekler (arzular) arasındaki çatışmadan kaynaklandığıdır. Bu tarjedinin zorunlu koşulu ama yeterli değil. Trajedinin fiilen gerçekleşmesi için bu iki gücün birbirine denk olması gerekiyor.
    Sizin, doğal olarak, öne sürdüğünüz tez, ahlak kurallarının dinden kaynaklandığıdır.
    Marksist olmayan, fakat Marksist tezlere (dogmatik olmayan bir şekilde) yakınlık duyan biri olarak benim tezim ahlaki kuralların göreli ve toplumsal sınıflara özgü olduğudur. Tabii sınıfların kaynağı da altyapıya (ekonomiye) dayanır.
    Altyapıdan ve sınıflardan kaynaklanan ahlak kurallarına ek olarak üstyapı (kültür, din, felsefe) kaynaklı ahlak kurallarına da itirazım yoktur.
    Ayrıca, altyapı-üstyapı ikilisinin toplumların yaşamındaki belirleyiciliğinin dönem dönem ağırlık değiştirdiğine inanıyorum.
    Bazen altyapı öne çıkar, bazen üstyapı.

  4. Yazan:apollo Tarih: May 26, 2010 | Reply

    Ahlakın göreli oldupğunu ve sınıflara özgü olduğunu söyledim ama, dinden kaynaklanan ahlakın toplumun her kesimini kuşatabildiği de doğrudur. Topluma, gerçeğe şablonlarla bakarız ama hiç bir şablon gerçekliğin tümünü kuşatamaz.

  5. Yazan:çuvaldız Tarih: May 26, 2010 | Reply

    Merhaba ve hoş geldiniz Apollo. Umarım bu DD de okuyacağımız daha pek çok yazının ilkidir. Haz veren oldukça doyurucu bir yazı kaleme almışsınız. 🙂 ve bu sadece üslubunuzdan kaynaklanmıyor. Bu yazıyı toplumsal ödev bilinciyle yazmadığınız düşüncesiyle okuduğumda anlayabildiğim Apollo’nun trajedisi olduğuydu! Yazmak, anlattığınız Birgül hanımın trajedisindekinden pek da farklı olmayan bir dışavurum yolu. Güneşin doğumuyla var olan renkleri ve batışına kadarki her demde değişen tonlarını fark edebilecek hassasiyette olanların kelimeleri de usta ressamların tablolarındaki renklere benzer. Yazarın paletindeki boyalar da kelimelerdir.
    Bazıları o renklerin varlığını ilk kez o tablolar aracılığı ile fark eder.
    “Bir kitap okudum hayatım değişti”

    “Aa!” ya da “Ah!” Tek harfli, tek heceli birer nida olsalar da anlamı olan kelimelerdir ve kullanıldığı tahmin edilen 11miyon kelimenin içinde mutlaka yer alıyorlardır.Ve bunca kelime, içten ve dıştan kuşatmakta olan gerçeğin nüfuz edilebildiği kadarını ifade etmekte kullanılan şablonlar.Ve aynen dediğiniz gibi;”hiçbir şablon gerçekliğin tümünü kuşatamaz”

    Toplum, da şablonlarını ancak kendini merkeze alarak tanımlayabilen başka bir şablon olan insanı dıştan kuşatan gerçeğin sadece bir kısmıdır.

    Haz ilkesine göre çalışan altben , güdüleri hemen doyurmak ister , gerçeklik ilkesine göre çalışan ben(ego) ise güdülerin daha güvenli olarak doyurulacağı bir zamanı bekler. Altbeni dizginler. Ben(ego) , toplumun , yasaların , ahlak kurallarının içimizdeki temsilcisi olan üstbeni de dinlemek zorundadir.Trajedi , üstben ile altben arasında sıkışan benin hikayesidir.

    Bu satılar bana satir/faun figürlerini anımsattı.
    Bu resme baktığınızda görülen de bir trajedi.

    Trajedi, haz’ın niteliğine yönelik bir iç çekişme olarak da tanımlanabilir. Ya acı verenden haz alınacaktır ya da mutluluk verenden. Haz, mutlulukla eş, acı ile de zıt anlamlı değildir. Birgül hanımın trajedisi de, annelik güdüleriyle ve ödevler arasında kalmışlığından değil, seçimi olan hazzın niteliğini sorguluyor olmasından kaynaklanıyor . Zira Birgül hanım için çocuğunu drama kursuna göndermek, toplumun dikte ettiği/tanımladığı tarzda bir annelik görevi ile üstlendiği “çocuk yetiştirme” ödevinin bir parçası. Karşı karşıya gelen güdü-ödev değil.
    Bu, haz veren acı ve mutluluğun kaynağı olarak sadece id düşünüldüğünde tatmin olması/doyurulması beklenen de sadece duyusal beden olur. İştah /şehvet sadece 3 asıl yaşamsal güdüye indirgenmiş olur; açlık, cinsellik, barınma. Bir yazar, bir ressam sadece bunların kaynağına ulaşmak için mi gayret eder? Yoksa ortaya koydukları eserler bir arayışın eskizleri midir? Çocuk sahibi olarak, anne ve baba olmak dahil.

    İnsan, kendi nefs pamuğunun hallacıdır.

    Kullanabildiği her aleti o pamuğu atmak üzere alet olarak kullanmaya meyyaldir.(inançsız,ahlaksız bir toplum biliyor muyuz?)
    Aramak, bulmak, olmak. İnsan bulmak için kazmaya en yakınından, kendinden başlayacaktır. Her bulduğunu da elinde hiç kalana kadar da lif lif ayıracaktır. Atılan bu pamuk eğrilirken, bulunanlar muhtevasına tekrar katılmaz belki ama lif lif ayrılmadan da pamuk eğrilmez. Eğrilmiş pamuk ipliği ile ördüğünü/dokuduğunu keşfettiği çıplaklığını örtmek için giyer. Bu örtünmeyi kimimiz tolum için görev kabul ederiz kimimiz sadece insan olmaklık.

    Sınıf,kültür,din!
    11 milyon kelimenin anlamını ayrı ayrı idrak edebilen insanı, İd, süperego,ego üçlüsünden müteşekkil basit bir saç örgüsü olarak görüp, insan olmaklığın trajedisinin (!) de toplum-insan ikilisinin ilişkisinden doğuyor olduğu tezini kabullenmek ve trajediye elveda demek de elbette mümkün.

    Şablon İnsan!

    İnsan olmanın basite indirgenmiş bu üç(!) parçalılığından değişik dozlarda harmanlanmış 11milyon değişik varyantın var olabilirliğini idrak ederek kabullenmek 29-30 harf kombinasyonu ile o kadar sayıda kelimenin var olduğunu kabullenmekten daha zor geliyor. Bu da görülmek istenmeyen, üstelik de traji komik olarak tanımlanabilecek bir gerçek. İnsanın tek derdinin, toplumla ve onunla yaşadığı sürtüşmeler, asli amacının da bu sürtüşmeleri bertaraf edecek dengeye ulaşmak olduğunu söylemek olup biteni tek gözle görmeye çalışmaktan farksız. Buldum diyen böyle bir çıkarım trajediyi nihayetlenmiş kabul ederek uğurlar.

    ‘Gerçek’ bir kelime…tek bir harfi çıkardığınızda ya da yok saydığınızda ifade edeceği anlam çok farklı olacaktır; Ger.ek! Basite indirgenmiş İnsan’dan öncesine ve sonrasına ait bilgileri de çıkardığınızda/yok saydığınızda elde kalanlarla eksik, bütünün ifade ettiğinden farklı bir anlama ulaşılması kaçınılmazıdır.

    İnsan=.nsa. kırpılmış, anlamsızlaşmış bir kaynaktan/şablondan yola çıkılarak toplum, ahlak ve gerçek tanımı yapılıyor olabilir. Ve bu tanımlar kimileri için denge oluşturmaya yeterli(!) olabilir. elbette.Sıkışan ben kendine kaçacak bir yol bulur elbette 🙂

  6. Yazan:B.F.A Tarih: May 27, 2010 | Reply

    Merhaba
    Yaklaşımınız ilginç buldum. Açık konuşmak gerekirse, daha önce trajediye Marksist pencereden bakmayı denememiştim. Kafama takılan birkaç soruyu size sormak istiyorum cevaplarsanız sevinirim.
    Birincisi, trajedi tarihine baktığımızda, kahramanların nerdeyse hepsinin yüksek tabaka dediğimiz, asiller sınıfına mensup kişiler olduğunu görüyoruz, olaylar da hep o çevrede geçer bu antik Yunan’da da böyledir, Şhakespear’da da böyledir. Kişiler ya kral’dır kraliçedir, prenstir, tacirdir..alt tabakaya mensup kişilerin ismi bile geçmez..en fazla görevleriyle anılan sıradan köledir,hizmetkardır. Bu kuralı kırmaya çalışan anti-burjuva protestocu Antik Yunan trajedi yazarı Europides ise yukarıda dediğim gibi kabul görmemiştir. Hatta bu yönünden dolayı olsa gerek Nietzche’nin de en sevmediği Antik Yunan trajedi yazarıdır. Modern zamanlara yaklaşılan dönemlerde ise, mesela Kraliçe Viktorya dönemi diye tabir edilen dönemde, biraz daha halk seviyesine iner tiyatrolar ve revaç bulan tür melodram olur. Çünkü sıradan ekmek peşinde koşan halkın trajik vakalara kafa yoracak ne vakti vardır, ne de mecali. Sade olan daha çekicidir ona göre. O sadece ağlamak, gülmek ve kötülerin herzaman yenildiği, iyilerin kazandığı savaşlarda kendini kahraman gibi hissetmek ister. Şu durumda sizin altyapı-üstyapı çatışması olarak gördüğünüz ve altyapıyı ekonominin belirlediğine inandığınız teze göre bu durumu nasıl açıklıyorsunuz. Görüldüğü gibi trajedinin konusu olan çevreler hiç para sorunu olmayan, tuzu kuru kimseler? Halk ya da işçi sınıfının ise hayatını sorgulayacağı, yaşamın tarajikliğini keşfedeceği bir türe pekte ihtiyacı yoktur.
    İkinci sorum, dinin insanı baskı altında tutan ve çileciliği öven din anlayışının trajedi çağını kapattığını söylüyorsunuz. Bu verdiğiniz kaynaklara yada tasvir ettiğiniz manzara sebebiyle bana sadece Batı için söylenmiş gibi geldi. Peki doğu? Niçin bizde trajedi türü türememiştir. Yine dine bağlayacaksanız, İslam dininde kişinin melek gibi olması gibi bir durum sözkonusu değildir, hatta Allah’ın bunu istemediği, isteseydi melek yaratırdım dediğini biliyoruz. Ayrıca Musa(a.s) adam öldürdüğü Kur’anda yazılırdır ve son peygamber Hz. Muhammed’in de sizin bizim gibi bir insan olduğunun sürekli alti çizilir. Şu durumda Batı’da tarjedinin duraklaması tezini doğuya uygulamak pek mantıklı görünmüyor. Peki bizde, yada Doğu’da neden trajedi türü oluşmamıştır?
    Saygılar..

  7. Yazan:apollo Tarih: May 27, 2010 | Reply

    Merhaba,
    Birgül Hanım’ın yaşadığı çatışmanın güdü ile (id) ödev (superego) arasında olduğunu yazmıştım. Siz ödev(bireysel)-ödev(toplumsal) olduğunu söylüyorsunuz. Eylemlere bakıldığında haklı görünüyorsunuz. Ama ben yine de Birgül hanım’ın kızına karşı olan ödevlerinin kaynağının id olduğunu düşünüyorum. Ama tabii çocuklara karşı olan ödevlerin bir de superegoya ait (toplumsal) kısmı var. Toplum çocuklarınıza iyi bakmakla görevlendirmiştir.
    Nirgül Hanım’ın çocuklarına karşı (güdüden/ödevden) kaynaklanan görevlerini yerine getirmenin tabii ki her topluma göre değişen yolları var. Haklısınız. Aynı şey karın doyurmada da geçerli. Diğer güdülerin doyurulmasında da.
    Düşününce, mutluluğun (hazzın) tek kaynağının id olmadığı konusunda da haklı görünüyorsunuz. İnsan, ilkelerine (ahlak kurallarına) uygun davrandığı zaman da keyifli duygular yaşar. Bu hazzın kaynağı ne diye düşündüğümde, aklıma gelen cevap ego (ben) oldu. Ego da, idden ayrılan ve özerk hale gelen bir parça.
    insanı sadece id, ego,superegodan oluşan bir yapı olarak görme konusuna gelince, daha önce eklediğim yorumla (hiç bir şablon gerçekliğin bütününü kuşatamaz) birlikte değerlendirildiğinde böyle kesin bir iddiada bulunmadığım ortaya çıkar. Ama kişilik (bütün) parçalarına ayrılarak (ayırma yollarından biri) gerçeğe daha yakın bir şablon elde ediyoruz. Sadece kişilik olarak baksaydık daha geri bir noktada olurduk. Ama bu yeterli mi, tabii ki haklısınız, yeterli değil. Ama elde olan budur. En azından bende olan budur.
    Yine haklısınız, bütünün (gerçeğin, varlığın) tamamının ifade ettiğinden (olduğundan) hep daha azına (bilgisine) sahibizdir. Ama bütün, bu durumda insan ve kişiliği olağanüstü karmaşıksa zaten bütün olarak bilgisine hiç bir zaman sahip olamayız. Batı dünyası, bu durumda bütünü (karmaşıklığı) parçalarına ayırarak bu karmaşıklıkla başetmeye çalışmıştır. Descartes’ın Metod Üzerine Konuşması aklıma geliyor bu durumda. Tabii bütünü (varlığı) parçalarına ayırma işlenminin de doğru yapılması gerekiyor. Bu da varlık ve bilgi felsefesi konularına giriyor. Kolay iş değil, elden ne gelir.

  8. Yazan:apollo Tarih: May 27, 2010 | Reply

    Merhaba,
    Aslında trajedinin tanımını Dilthey’den aldım. O da Marksist değil. Diğer kısımları ben ekledim. Şimdi hatırlamıyorum, Freud’un kişilik kuramıyla ilgisini kendim mi kurdum yoksa Dilthey’den mi aldım bilemiyorum.
    Trajedinin yüksek sınıflar arasında yaygın olması konusuna gelince, bu iki nedenden kaynaklanabilir, (o dönemler düşünüldüğünde, ve Marksist açıdan bakıldığında, ahlakın sömürülen sınıfları kontrol etmenin araçlarından (ideoloji) biri olduğu düşünülürse) ödev ve sorumluluk duygusu alt sınıflarda çok daha güçlü olur, ödevler güdülere nazaran daha ağır basar o yüzden alt sınıflarda trajediye daha az rastlanır, ikinci nedense kültürel ürünlere üst sınıfların (daha çok gücü olan, sesi çıkan, toplumu etkileyen demek daha doğru olur) yaşantılarının yansımasıdır. Alt sınıflarda trajedi varsa bile o yaşantıların izleri sanat ürünlerine damgasını vurmamıştır.
    Doğuda neden trajedi oluşmadığı sorusunun cevabına gelince. Bu yazı bağlamında ve Marksist kavramlara uygun olarak aklıma gelen şey, Doğu’da Marx’ın ATÜT (Asya Tipi Üretim Tarzı) dediği üretim biçimin hakim olması, bu üretim biçiminde merkezin çok güçlü olması, burjuva (ticaret) sınıfının serpilmemesi, onların serpilmemesi de feodal ahlak ve dinden kaynaklanan ahlak sisteminin, yani ödev ve sorumlulukların, güdülere göre daha güçlü olmasıdır. Biraz ezber bir cevap oldu ama benim düşünce sistemim böyle.

  9. Yazan:özlem Tarih: May 27, 2010 | Reply

    Merhaba çok ilginç güzel bir yazı ve tartışmalar da aynı derece de ilginç. Doğuda trajedi niye oluşmadı? Bence Yusuf ile züleyha, Ferhat ile Şirin,Kerem ile Aslı, Mem u zindaha yakın dönemde mai ve siyah vs. vs. Sergüzeşt bir çok trajedi konulu eser var.

  10. Yazan:B.F.A Tarih: May 27, 2010 | Reply

    Merhaba Özlem hanım;
    Bir hikayenin trajik olabilmesinin önkoşulu, kahramanın gelgitler yaşaması ve kendi benliğindeki hesaplaşmalar ve çatışmalardır. Ama biz Leyla ve Mecnun’da yada söylediğiniz diğer hikayelerde bu tarz içsel hesaplaşmalara ve gelgitlere şahit olmuyoruz, daha çok dış dünya ile bir hesaplaşma veya çatışma var. Kahramanın yolculuğu yok demiyorum ama çatışma daha çok dış kaynaklı nedenlerden dolayı yaşanıyor. Bu ise eseri melodram yapan özelliklerdendir..

  11. Yazan:özlem Tarih: May 27, 2010 | Reply

    O zaman Yusuf ile Züleyha, mai ve siyah derim:)

  12. Yazan:çuvaldız Tarih: May 27, 2010 | Reply

    Sanat ve sinema üzerine kişisel bir yolculuk
    ………..
    Doğu’da trajedi sanatı yapılamaz derken trajedinin Batı’ya ait bir hayat biçimi olduğunu gözden kaçırmamak gerekli. Trajedi ya da dram kalıpları bizdeki sanat eserleri ve sinema filmlerine uyarlanmak istendiğinde ortaya trajedi değil melodram çıkması sanıyorum bundan. Çünkü trajedi sanatı “Prometeusçu” bir çatışma anlayışından türeyen ve kendini Tanrının karşısında bir güç olarak gören insan fikrinden ortaya çıkar. Demonik güçler de Batı fikriyatında bir anlamda “karşı tanrı” olarak görülür. Yani Tanrının karşısındaki “karşı-tanrı” aynı güce ve imkânlara sahiptir. Bu bakımdan insanın bu hayattaki mücadelesi hem Tanrıyla hem de karşı-tanrıyla mücadelesidir ve bu trajik bir hayat görüşünü dayatır. Hâlbuki genel olarak Doğu kültüründe ve dinlerinde, özelde İslam’da trajik bir hayat görüşü yoktur. Hayat mücadele değil uyumdur. Şeytan ise bir karşı-tanrı değil, Allah’ın belirli bir döneme kadar mühlet verdiği bir “araz”dır. Bu anlamda İslam kültüründe iyilik kural ve esas, kötülük ise arazdır. İslam kültürünün içine sızdığı bu topraklarda ve yine Doğu hikmetinin içine sızdığı Doğu kültürlerinde trajedi yapılamaz. Eğer sinemada trajedi yapılmak isteniyorsa bu mutlaka Batılı kültür kalıplarıyla yapılmalı ancak bu da oralarda yaşamadan ve o kültürü özümsemeden olmaz. Bu sebeple bizim veya Doğunun sinemasının trajedi veya dram yapma çabaları sonsuz bir boşlukla sonuçlanır.
    ………

    **********

    Semih Kaplanoğlu;Yumurta
    ……….
    Dünya sinemasına genel bir bakış attığımızda, çoğunlukla profan bir dile teslim olmuş, insanı ele aldığında da, “aşkın”la ilişkisi bağlamında bir içkinlik ve derinleşme yaratmaktan çok , toplumsal, tarihsel veya politik ilişkilere indirgenen bir yapı söz konusu. Bu tür bir anlayış, Aristo’nun “mimesis” ilkesi uyarınca sinemayı da, gerçek olanın taklidini yeniden üreten bir duruma indirgiyor. Bu bağlamda dram ve trajedi sanatlarının ilkeleri, Batı sineması için de benzer şekillerde söz konusu oluyor.

    Batı düşüncesinde, özellikle Yunan düşüncesini nirengi noktası yapmış Batı düşüncesinde, Prometheus’cu bir çatışma anlayışı hakimdir. Tanrıyla ve diğer insanlarla ilişkinin ana çizgisi çatışma olan bu anlayışta, dram ve trajedi mecburi sanat biçimleri olarak öne çıkıyor.
    ………

    **********

    dokuzyüz Katlı İnsan
    ……..
    Kitap, aslında Mustafa Merter’in kendi iç yolculuğunu psikiyatrinin ve psikolojinin insanla ilgili arayışlarıyla yoğurduğu oldukça samimi bir iç döküş olmuş.

    ” Batı dünyasına ritm veren psikoloji binası şu temeller üstüne kurulmuştur:
    İnsanın aslı kötülük ve kaostan ibarettir.
    …………..
    Bu dar görüş ritm veren bir paradigma olarak sadece sosyal bilimlere değil, tüm bilimlere yansıdı ve içinde yaşadığımız dünyayı oluşturdu. Yukarıda sözü edilen ,insanın şerefini kurtarma çabaları,insancıl ve benötesi psikoloji ekolleri ,toplumun gidişatını etkileme açısında kısmen marjinal kalarak pratiğe aktarılamadı.
    Başlangıçta Batı psikoloji bilimi, nefs kategorilerini tanımadığı için insanın sadece nefs-i emmare’den ibaret olduğunu sanmıştı. Nefs-i emmare’nin şehvani yönünün tatmin edilmesi ve özgürce yaşanması ile insanın daha mutlu olacağına inanıldı ama sonuç ne yazık ki tam tersini gösterdi. Daha sonraları ortaya çıkan benötesi ekolü,insanın kim olduğunu fark etmeye başladıysa da ontolojik “yükselmenin” metodolojisini oluşturamayarak nefs-i emmareyi cilalamaya devam etti.
    Freud’dan sonra geliştirilen benötesi ekolü dahil, tüm psikoloji ekollerinin ortak noktası , son tahlilde nefsin alt katmanlarına ışık tutmaları , yani nefs-i emmarenin arzularını tatmin etmeleridir. Böylece narsisist-bencil varoluş tarzı hem onaylanmış hem de teşvik edilmiş olur. İnsan hep daha fazla ‘almaya’ teşvik edilir ve ‘vermenin’ almaktan sonra geldiği vurgulanır. Böylesi bir hedonist akıntıya kapılan insan, verici olmayı bir türlü benimseyemez ve narsisizmözseverlik hastalığı toplumu sarar.

    *********

    Çöl büyüyor!Vay haline çöllere gebe olanın.

    “Çöl Büyüyor: Vay haline çöllere gebe olanın!
    …..
    Çölleşme, Heideggeryen bir açıklamayla, yıkımdan, harabe haline gelme halinden çok daha tehlikeli bir durumdur. Yıkım sonucunda, tekrar kurulmanın, eski haline dönmenin imkânları yok olmaz. Bu anlamda, geri dönüşü mümkün olan bir yoldur yıkım. Ama “çöl olmak hali” eski hale dönüşün imkânsız olmasının ve bir daha hiçbir şeyin orada yetişemeyecek olması halinin bir metaforu olarak düşünülebilir.
    ….

    *********

    Derin Tepkisizlik!

    Batılı filozofların umutsuz bakışının ötesinde tarihin sonunu aşıp tarihin ötesine geçebilecek miyiz? Sürekli bir şekilde devreden bu kan, zulüm, gözyaşı zincirini kırmak, insanın hayvana dönüşmediği, alabildiğine abartıyla anı yaşamayı bırakıp, yanındakinin yazgısına kayıtsız kalmadığı, direndiği bir başka dünya mümkün mü?
    Eğer öyle bir zaman gelecekse o an, derin tepkisizliğimizi kırarak mücadele eden insani özümüze döndüğümüz gün başlayacaktır.
    ….

    **********

    Her sanat eseri bir soru demektir./2/3
    …..
    Sevgi, boşluk duygusunu giderebilecek tek ilaç.(Hakikat) Zira sevgi, zihin ve belleğin sonsuz karmaşasını tek vuruşta bypass edebilecek olan en büyük insanî güç. Ama modern insanın sevmeye hiç vakti yok ki! Nusret Hanım ile torununun yakınlaşması, torununun, sevgiye vakit ayırabilen bir modern dönem “loser”ı olmayı kabul etmesinden sanıyorum.

    İnsan’ın, bir laboratuar faresi gibi parçalara bölünmesiyle elde edilen cevaplar(!)hep eksik kalacak ve asla en baştaki bütünü yeniden aslı(!) gibi insan eliyle inşa etmeye muktedir/yeterli olamayacaktır. Zira insan olmaklığın muhtevasında var olanın luzumsuz bir fazlalık gibi neşterlenerek “yok” edilmeye çalışılıyor olması “doğru” bir yaklaşım değil.

    Tabii bütünü (varlığı) parçalarına ayırma işlenminin de doğru yapılması gerekiyor. (Apollo)

    Hangisi doğru?
    A)İnsanın aslı kötülük ve kaostan ibaret DEĞİLDİR.
    B)İnsanın aslı kötülük ve kaostan ibarettir.

    Kaosa kaynaklık edecek olan hangi cevap şıkkıdır?

    Not:Enver bey ve Özlem hanım güzel yazılar için tekrar teşekkürler 🙂

  13. Yazan:apollo Tarih: May 28, 2010 | Reply

    Merhaba,

    insanı (varlığı) labaratuar faresi gibi parçalara bölme diye girişinizden (önyargılı) paradigmanızın dışına çıkamayan biri olduğunuzu düşünüyorum.
    Bütün konusundaki yaklaşımınız da sistemci ya da gestaltçi akıma uygun.
    Bütün (sistem) parçalarından büyüktür.
    Tamam itirazım yok.
    Ama bu kadar karmaşık bir sistemi (bütünü, varlığı) o haliyle kavrama yetilerine sahip miyiz.
    Değiliz.
    O yüzden parçalarına ayırarak (basitleştirerek), yetilerimizin hazmedebileceği büyüklüklere indirererk kavramaya çalışıyoruz.
    İtirazınıza katılıyorum ama dogmatik buluyorum.
    Doğru olan yaklaşımın parçalara ayırarak varlığı (karmaşık sistemi, bütünü) tanımaya çalışırken, bu yaklaşımın bütünü parçalarının toplamı gibi görme ve o bakış açısıyla çıkarımlarda bulunma dolayısıyla yanılma riski taşıdığını unutmamaktan geçtiğine inanıyorum.
    Yazıda söylediğim gibi sentezciyim.
    Yine ara yolda durdum.
    Hem bütün (tez) hem de parçalar (antitez) önemlidir.

  14. Yazan:Ekrem Senai Tarih: May 28, 2010 | Reply

    Antik Hint edebiyatında tragedya varmış. Ama mesela uzak doğuda yok. Halbuki onur yüzünden harakiri yapan adamlardan trajedi beklenir değil mi?. Müslüman dünyada olmayışının sebepleri çok açık: Kader ve tevekkül anlayışı ; güçlü Tanrı inancı yani hayatın merkezinde “benliğin” değil, Tanrının bulunması. Demek ki hayatın içinde trajedi yokmuş ki edebiyata yansımamış. Zaten Doğu’da edebiyat sözlü olarak gelişmiş ve daha çok aşk, hikmet ve kahramanlık ön planda olmuş. Belki hayatta trajedi var ama sözlü edebiyata taşımak zor olduğu için tezahür etmemiş de olabilir bilmiyorum.

  15. Yazan:MY Tarih: May 28, 2010 | Reply

    “Ama mesela uzak doğuda yok. Halbuki onur yüzünden harakiri yapan adamlardan trajedi beklenir değil mi?. “(ES)
    Taoizmin etkisi olabilir mi? Eski Yunan felsefelerinden Stoacilari hatirlatan bir hayat görüsleri var Taoizm mensuplarinin. Haliyle Kader’e, Hayat’a ve Insan’a bakislari çok farkli, çok özel ve çok güzel 🙂

  16. Yazan:çuvaldız Tarih: May 28, 2010 | Reply

    Babamın üst dişleri takma olduğu için yemekte et olduğunda sofrada bir dişli ile bir dişsizin et yemesini anlatan konudan bahsedilir. Dişleri olanın mı yoksa dişsiz olanın mı daha çok et yiyebilmiş olduğu konusunu annem sırf muzırlığından olsa gerek zaman zaman babama hatırlatır.

    Hangisi daha çok et yemiştir?
    A)Dişsiz olan, bir lokmayı eti çiğneyebilmek içinle ağzının içinde uzun uzun evirip, çevirmekle uğraşırken, dişleri olanın kendisinden daha fazla eti çiğneyerek yiyebildiğini söylemiştir.
    B)Dişleri olan bir lokma eti çiğneyebilmek için uğraşırken, dişsiz olanın o sırada et parçalarını çiğnemeye lüzum hissetmeden hap gibi arda arda yuttuğundan dolayı daha çok yediğindi söylemiştir.

    Et yerine muhallebi söz konusu olsaydı böyle bir tartışma söz konusu olmazdı elbette.

    Sizin parçalama ve önyargı ile ilgili yazmış olduklarınız bana bu konuyu anımsattı;
    İnsan, insan için öyle kolayca parçalanıp yenilerek hazmedilebilecek et parçası değil. Bu nedenle trajediyi de anlamak için yorumlarken, bile isteye var olan bir unsuru sadece siz (şahsınızı kastetmiyorum) dogmatik buluyorsunuz diye “yok” sayamayız.

    insanı (varlığı) labaratuar faresi gibi parçalara bölme diye girişinizden (önyargılı) paradigmanızın dışına çıkamayan biri olduğunuzu düşünüyorum.(Apollo)

    Önyargı ve Dışına çıkmak ! Bunlar sizin gibi bakıp görmek için benden bekledikleriniz.

    Bu yukarıdaki konudan “eti önce parçalayıp, dişlerle çiğneyip yemek doğrudur” sonucunu çıkarmaya benzer ve bu çıkarım tek başına doğru ve önemli olsa bile aranan cevaba ulaştırabilecek “doğru” bir yaklaşımın ürünü değil.Tesadüfi! Zira cevap aradığımız asıl soru ikisinden hangisinin diğerine göre daha çok et yediği! Dolayısıyla İNSANI doğru anlamaktan söz ediyorsak ” tek doğru yol, onu parçalara ayırmaktır” denilemez!

    Doğru olan yaklaşımın parçalara ayırarak varlığı (karmaşık sistemi, bütünü) tanımaya çalışırken, bu yaklaşımın bütünü parçalarının toplamı gibi görme ve o bakış açısıyla çıkarımlarda bulunma dolayısıyla yanılma riski taşıdığını unutmamaktan geçtiğine inanıyorum.(Apollo)

    Yazabildiklerimle yapmaya gayret ettiğim da o riski hatırlatmak. Ama yazdığınızdan anladığım kadarıyla size göre “önyargılı paradigmalarımın dışına çıkamayan biri “ olduğum için yaptığım bir sentez değil. Yazdıklarıma hak veriyorsunuz ama doğru bulmuyorsunuz!?

    İtirazınıza katılıyorum ama dogmatik buluyorum.(Apollo)

    Dogmatik bulduğunuz ama katıldığınız hangi itirazım? Risk hatırlatması mı?

    Ama bu kadar karmaşık bir sistemi (bütünü, varlığı) o haliyle kavrama yetilerine sahip miyiz.
    Değiliz.O yüzden parçalarına ayırarak (basitleştirerek), yetilerimizin hazmedebileceği büyüklüklere indirererk kavramaya çalışıyoruz.(Apollo)

    Beni parçalayarak basitleştirmeden anlaşılır bulabilmeniz mümkün değil anlaşılan 🙂 Önyargılı, dogmatik,…..

    Oysa ben sizin yazdıklarınızı, kendinizi ifade etmek üzere kullanmayı tercih ettiğiniz dil üzerinden ama bir bütün olarak görüp anlamaya çalışmıştım. Kurtulmanızı, dışına çıkmanızı beklediğim bir parçanız yok zira siz bütün olarak parçalarınızdan daha önemlisiniz.

    Bu nedenle sizinle(!) bir mücadelemin olmaması trajediye evlada demek anlamına gelir mi dersiniz?

    Yazdıklarınız ışığında tepki verebileceğinizi tahmin etsem bile sizinle ve yazdığı son yorum nedeniyle Mehmet beyle paylaşmak istediğim güzel bir konu var;

    Karşı karşıya duranlar arasında mutlaka ölçülebilir bir mesafe/boşluk olur.Yan yana durup aynı şeye bakıyor olsalar dahi akıllarından/kalplerinden geçirdikleri itibariyle gördükleri nedeniyle birbirlerine değen yakınlıkta olmalarına rağmen insanlar arasında katedilmesi gereken bir mesafe, doldurulması gereken bir boşluk oluşur.Sizin tezinize göre bu boşluğun niteliği ve dolgu olarak kullanılanlar trajediye sebep oluyor.

    Diş çürütülmezse, dolgu için oyulmaz.

    Ama yukarıda link verdiğim ayette ifade edildiğini düşündüğüm anlam itibariyle o mesafe yok edilemeden aşılabilir.

    Yay gibi eğilebilmek mümkün olduğunda iki yay üst üste koyulup iki ayrı ok aynı hedefe atılabilir.* İki ayrı yay olmaklığın zaruri mesafesine rağmen tek görmek mümkün olabilir.İki göz, tek bakış.

    Özel ve güzel olan bu olsa gerek !

    *Arablar cahiliyyede bir ittifak kurmak üzere anlaşacakları zaman iki yay çıkarır birini diğerinin üzerine koyarak ikisinin kabini birleştirir, sonra ikisini beraber çekip onlarla bir ok atarlar. Bu onların her birinin rızası diğerinin rızası, kızgınlığı diğerinin de kızgınlığı olup aksi mümkün olmayacak şekilde söz birliği ettiklerini gösteriyordu.

    Babamın takma üst dişlerinden başlayıp yay’a kadar geldim.:)) İkisi de kavisli ondan mı yoksa çene kelimesi(arpç.) ile tefekkür kelimesi arasında ille de bir bağ olmalı diye düşündüğümden mi bu kadar lafı dolandırıp, zorladım(!) bilemiyorum. Lafı çiğneyip ondan sonra söylemek lazım diyenler, söz lokmalarının büyüklüğünü küçüklüğüne bile hesaba katmışlar ama dişlere hiç atıfta bulunmamışlar ne hikmetse!

  17. Yazan:çuvaldız Tarih: May 28, 2010 | Reply

    Gestalt kuramını bilmiyorum.Şimdi okuyorum oldukça ilginçmiş. Bitince yaklaşımımı hangi akımdan yola çıkarak analiz etmiş olduğunuzu anlayabilmeyi umuyorum.

    Bütün konusundaki yaklaşımınız da sistemci ya da gestaltçi akıma uygun.

    (Apollo)

    Akımlar, insan tanımanın araçları mıdır? Din size göre zaman zaman yükselen/kuşatan bu akımlardan biri olduğuna göre ne zaman yaklaşım analizine dahil edilmeli ne zaman dışında tutulmalı?

  18. Yazan:özlem Tarih: May 28, 2010 | Reply

    Teşekkür ederim Çuvaldız ben unutmuştum o yazıda ne yazdığımı. Müthiş bir hafızan olmalı!
    Ben de bu akşam bir mani çıkmazsa Gestalt kuramı, trajedi vs. dalıcam sanırım.:)

  19. Yazan:Atılım Ateş Tarih: May 28, 2010 | Reply

    Sayın Çuvaldız,

    İzninizle Apollo ile yazışmanıza dahil olmak istiyorum. Akımlar, insan tanımanın araçları haline gelebilirler. Bunun sebebi, insanı bir bütün olarak algılamada birey seviyesinde yetersiz kalmamız olabilir mi? Bu yetersizliği örtmek için karşımızdaki kişiyi kollektif bir çabayla hazırlanmış paket programlardan ve şablonlardan, yani akımlardan, birine uydurarak bütününü algılamaya çalışıyor olabilir miyiz?

    Bu yaklaşımım mantıklı geldiyse, dindar insanların da dini felsefenin hangi akımına, mesela gelenekselciliğe ya da selefiliğe, dahil olduğunu anlamaya çalışarak onların fikir dünyasının bütününe dair çıkarımlarda bulunmaya çalışabiliriz.

    Ben kendi adıma bir akıma dahil edilerek bütünümün anlaşılmaya çalışılmasına mümkün mertebe mani olmaya çalışıyorum, ve insanları da kafamdaki kalıplara göre değil, o ana kadar ne söylediklerine göre tanımaya çabalıyorum. Hiçbirimiz bu şablonlara bire bir uymuyoruz sonuçta. Ama bu şablonlardan ne farkımız olduğunu göstermek, ya da bazen görmek, biraz analiz gerektiriyor. Bu da Apollo’nun bahsettiği ara yol olabilir belki de.

    Tabii şöyle de ilginç bir durum var; kendimiz bir akım grubuyla yoğun bir örtüşme içerisindeyken başka bir akımın isminden ve neler ihtiva ettiğinden genelde habersiz oluyoruz. Apollo sizin Gestaltçi akımı tanımanıza vesile olmuş (benim de), mesela siz de kendinizi ya da onu hangi akıma yakın bulduğunuzu söylerseniz, bir akımın daha farkına varırız.

    Selamlar,

    Atılım Ateş

  20. Yazan:b.F.a Tarih: May 28, 2010 | Reply

    Anladığım kadarıyla burda yorum yapan çoğu kişi trajedi kavramını günlük dilde kullanılan ‘trajik bir olay’, yada ‘trajik bir durum’ gibi anlamlarıyla ele alıyor. Oysa tiyatronun ilk çağlarında ve hala kabul gören Aristo’nun anlayışına göre ‘trajedi, insan acılarının ifade edilerek seyircilerin ruhunda korku ve merhamet uyandıran edebi eserdir.’
    Bu yüzden yine en çok kabul gören Aristo’nun anlayışına göre trajedinin olmazsa olmazı kahramın trajik hatasıdır. Bu yüzden Yusuf ile Züleyha yada diğer örnekler, kahramanın yaşadığı çatışmalara, gelgitlere rağmen trajedi örneği sayılamaz, hatta yakın bile değildir. Peki illa trajediye yakın olabilecek hikayeler ne olabilir denirse ben Adem ile Havva’nın günahları sebebiyle cennetten indirilişini ve Hızır ile Musa kıssasını daha daha yakın buluyorum. Ayrıca Semih Kaplanoğlu’ndan yapılan alınıtınında benim soruma ikna edcici bir cevap olmadığını düşünüyorum. Bu açıkcası biraz züğürt tesellisi gibi geliyor. Bir müslüman için hayat güllük gülistanlıkmış gibi, sanki gelgitleri, içsel çatışmaları olamazmış gibi lanse ederek bizde bu yüzden bu tür türememişti demek belki sadece tasavvuf dünyası için yapılabilecek bir yorumdur. Çünkü mutasavvıflar kamil insana erişmek için didinip dururlar ve bu genelde sıradan insanlar gibi yiyip içen, günah işleyen kişileri pek bağlamaz. Yani onların bambaşka bir dünyaları vardır. Oysa Hızır kıssasında olduğu gibi Hızır’ın hikmet sahibi birisi olarak Musa’ya, ben senin bu vazifenin altından kalkabileceğini sanmıyorum demesine rağmen, henüz sınırlarını ve acziyetini keşfetmemiş ham bir insan olarak ona arkadaş olmak istemesi bana Kral Odip’in kahine gidip topraklarını saran veba salgınından kurtarmalarının nasıl olacağını soran kahinin ben sana bunun cevabını söylerim ama bunlar pek hoşuna gitmez deyip, odip’in ısrarı üzerine bilmek istemeyeceği gerçekleri tek tek söylemesi ile çok benzer olduğunu düşünüyorum. Yani trajedi illa çuvaldızın alıntıladığı yazıda söylendiği gibi meydan okuma ve didişme değildir, insanın konumunu ve acziyetini keşfedişidir. Yani Adem gibi yükseklerde gezinen insanoğlunun biranda kendini aşağıların aşağısında buluvermesidir. Yine Semih Kaplanoğlunun dediği ve trajediyi çok dar kalıplara sokan insan-tanrı hesaplaşması algısının yanlışlığını anlamak içinse Sheaksper’in trajedilerini okumak yeterlidir sanırım.

  21. Yazan:özlem Tarih: May 28, 2010 | Reply

    B.F.A aslında benim hissedip bir türlü toparlayamadığım itirazları derli toplu gündeme getirmişsiniz. Mesela Otello tanrıya baş kaldıran insanın trajedisi değildir. çok temel nefsani bir güdünün kıskançlığın çatışmasıdır. Yine Yusuf ile züleyha örneğini verirken kast ettiğim Yusuf değil züleyha idi aslında. züleyha aşkına karşılık bulamayınca intikam için Yusuf a iftira atmıştı.

    Bilemiyorum kutsal metinler doğu edebiyatı yerine geçer mi ama mesela Eyüp peygamberde Kur’an da çok yumuşak huylu allaha mutlak itaat ve teslimiyet içerisinde bir insan olarak resmedilirken
    Tevrattaki anlatımı çok farklıdır. Hastalığı sebebi ile allah’a isyan eder kötü sözler söyler doğduğu güne lanet eder falan. Aslında ilginçtir tevrat kur an daki pekçok peygamberi çok fadrklı ve isyankar anlatır.
    Öte yanda Yunus peygamberin kıssası da yine kendi başkaldırısı ve korkusu ile ilgili bir trajedidir.
    Ama tamamıyla genellemesek de ben de mesela bizim edebiyatımızı batı edebiyatına nazaran daha az hüzünlü ve trajik buluyorum. (son dönemleri saymaz isek) Mesela mai ve Siyah ın kahramanı da aynı Jack london ın kahramanı gibi çabalamış ancak hüsrana uğramış bir insandır. Ama martin Eden ini sonu denizin dibini boylamak iken bizim mai ve Siyah7ın kahramanı ümitlerinin yıkıldığı istanbul’dan hayalkırıklığı içerisinde uzaklaşmayı seçer. Evet bu yönüyle de Trajediden çok hikaye melodram7a yakındır aslında. Neyse karışık bir konu. Ama nihayetinde batilı ya da doğulu toplumda en azından herkesin sufice bir inanç içinde olmadığı düşünülürse böyle keskin bir genelleme yapılamayacağını düşünüyorum ben de. Hatta mesela bu toplumda pozitivizmin babası sayabileceğimiz beşir Fuat kendi trajedisini yazmıştır. Bileklerini keser ve kendi kanıyla ölümü esnasında ölümün gelişini anlatan bir şiir yazar vs.

  22. Yazan:çuvaldız Tarih: May 29, 2010 | Reply

    Özlem hanım,

    Öyle dediğiniz gibi müthiş bir hafızam yok. Bazı satırları ifade ettiklerinden dolayı hatırlamak kolay oluyor.Yazanı ve satırlarda geçen kelimeleri yazıp, google’ın hafızasına başvuruyorum o kadar .) Anlayacağınız kopya çekiyorum sadece.

    Yazı ve yorumları ile ilgi çekip merak uyandırdığı için Apollo’ya , yayınladığı için de Mehmet beye teşekkür etmek gerek..

    Sn.B.F.A,

    Söylemeye gayret ettiğimi çok güzel ve oldukça anlaşılır şekilde özetlediğiniz için çok teşekkürler.

    Yazan:B.F.A Tarih: May 27, 2010 | Reply

    Merhaba Özlem hanım;
    Bir hikayenin trajik olabilmesinin önkoşulu, kahramanın gelgitler yaşaması ve kendi benliğindeki hesaplaşmalar ve çatışmalardır.
    ……..

    Yazan:çuvaldız Tarih: May 26, 2010 | Reply
    ……..
    Trajedi, haz’ın niteliğine yönelik bir iç çekişme olarak da tanımlanabilir.
    ……….

    Not: Alıntıları, trajedinin ne olup ne olmadığı konusunda bir fikir oluşturmaya/netleştirmeye katkı yapabileceklerini düşünerek vermiştim.

  23. Yazan:apollo Tarih: May 29, 2010 | Reply

    merhaba,

    Yazan:b.F.a Tarih: May 28, 2010 | Reply

    Yani trajedi illa çuvaldızın alıntıladığı yazıda söylendiği gibi meydan okuma ve didişme değildir, insanın konumunu ve acziyetini keşfedişidir. Yani Adem gibi yükseklerde gezinen insanoğlunun biranda kendini aşağıların aşağısında buluvermesidir.. Yine Semih Kaplanoğlunun dediği ve trajediyi çok dar kalıplara sokan insan-tanrı hesaplaşması algısının yanlışlığını anlamak içinse Sheaksper’in trajedilerini okumak yeterlidir sanırım.

    kısa bir açıklama yapıp bırakmak istiyorum.
    Belli bir ortaklığı olan olgulara, niteliklere, çokluklara, sürekli olarak o çoklukları tekrar tekrar zikretmemek için kısa bir tanımlayıcı etiket yapıştırırız. Sonra bu etiket ve tanımladığı çokluklar (nitelikler kümesi, felsefede içlem) üzerinde uzlaşırız. Böylece o etiket (terim, gösteren) her kullanıldığında işaret ettiği (gösterdiği) nitelikler kümesini (gösterilen) anlarız. Ama her bireyin etiketi (terimi, göstereni) aynı olmasına karşın, o etiketle kastettiği nitelikler kümesi (gösterilen) ve o nitelikler kümesine sahip varlıklar kümesi (terimin kaplamı, göndergesi) bireyden bireye değişir. O yüzden, tartışmalarda sıkça bu terimlerin (etiketlerin) özdeş olmaması iletişim sorunlarına yol açar. Öncelikle yapılması gereken, her tartışmada, kullanılan terimlerin içlemi (ing.intension) ve kaplamı üzerinde anlaşmaya varmaktır. Bu anlaşma yapılmadan o terimlerin kullanıldığı tartışmalar havanda su dövmekle eşdeğerdir. Terimler üzerinde anlaşmaya varmadan yapılan tartışmalarla bir yere varılamaz. Bu yazıda trajedi terimi (etiketi) için belli bir tanım verilmiştir. Başka insanlar aynı etiket için başka tanımlar verebilir. Bu durumda onların teriminin kapsadığı olgular (terimin kaplamı, ing.extension) ile daha farklı tanımlanan (içleme sahip) terimin kapsadığı olgular farklı olacaktır.
    Konumuz bağlamında, Semih Kaplanoğlu’nun tanrısal güçlerle yapılan kavgaya trajedi adını vermesi ile bu yazıda bireyin kendi içindeki çatışmalara trajedi adının verilmesi farklı insanlık durumlarına trajedi adının verilmesine yol açacaktır.
    Burada doğru diye bir şey yoktur. Hangisi gerçek trajedidir diye sorulamaz. Çünkü trajedi adı belli olgulara takılan bir isimdir. Hangi olgulara hangi adın verileceğini belirleyen bir yetke de yoktur.
    Şu sıralar, tam da b.F.a’dan yaptığım alıntıdakiyle tıpa tıp çakışan bir durum içinde olduğumu farketmiş bulunuyorum. o yüzden yazmayı ve buradaki iletilere cevap vermeyi bırakıyorum. Kimse alınmasın.

  24. Yazan:b.F.a Tarih: May 29, 2010 | Reply

    Konumuz bağlamında, Semih Kaplanoğlu’nun tanrısal güçlerle yapılan kavgaya trajedi adını vermesi ile bu yazıda bireyin kendi içindeki çatışmalara trajedi adının verilmesi farklı insanlık durumlarına trajedi adının verilmesine yol açacaktır.
    Apollo
    Yazım dikkatle okunulursa trajedi tanri-insan çatışması değildir demedim, tanrı-insan çatışmasından ibaret değildir dedim.
    ‘Kelimeleri tarif etmeden girişilecek her tartışma kısır kalmaya mahkumdur’ der Cemil Meriç. Doğrudur, trajedi uzun yıllar boyunca üzerinde tartışılmış ve üzerine çok söz söylenmiş edebi bir türdür. Ve insanın hayatındaki çoğu kavramı olduğu gibi, trajediyi de dünya görüşü doğrultusunda anlamlandırması gayet doğaldır.
    Bu yüzden insanın tanrı ile savaşırken de iç çatışma yaşadığını ve bunun belki de insan için olabilecek en trajik durum olduğunu söylüyorum. Son olarak tekrar edeyim, sizin tartışmayı bırakmanıza sebep olan cümleyi de İslam dünyasında neden trajedi doğmamıştır sorusu bağlamında söylemiştim. Yoksa trajediyi sadece insanın içsel çatışmalarından ibaretmiş gibi görmeyecek kadar geniş vizyon anlayışımız var evelallah! 🙂
    Yinede böyle bir yazıyla, Derin Düşünce gibi mümtaz bir sitede sizi tanımış olmaktan dolayı memnunum. Zira habire Kemalizm, Kemal Kılıçdaroğlu, askerlik üzerine yazılan yazıları ve yorumları okumaktan içim bayılmıştı.:)
    Ellerinize sağlık..

  25. Yazan:b.F.a Tarih: May 29, 2010 | Reply

    Şu durumda öyle görünüyor ki meydan bize kaldı..Napalım o halde, tamam m, devam mı? 🙂

  26. Yazan:b.F.a Tarih: May 30, 2010 | Reply

    Ben devam diyorum.
    Özlem hanım;evet Yusufun durumu değil Züleyha’nın durumu demişsiniz trajik olan..Şöyleki Züleyha, Kur’anda anlatıldığı şekliyle mümin bir erkeği baştan çıkarmaya çalışan kötü kadındır tabiri caizse. Bu şekliyle ona sempati duyuyormuyuz, esas soru bu. Doğrudur Yusuf dünyalar güzelidir, tüm kadınların aklını başından alıp ellerini doğramalarına neden olacak kadar büyüleyicidir ama bu durum Züleyha’ya sempati duymamız için yeterlimidir? Oysa trajik kahramanın bizde biraktığı başlıca his, bizi iyi yada haklı olup olmadığı konusunda muallakta bırakışıdır. Dostoyevski’nin Raskolnikov’u buna çok iyi bi örnek mesela. Akli selim her insanda nefret duygusu uyanduracak bir cürm işlemiştir. Yalnız ve yaşlı bir kadını baltayla, hunharca katletmiştir. Ama biz ondan nefret etmeyiz. Hatta sempati duyarız. Neden? Çünkü içimizde bunu her insanın yapabileceğini, hatta kendimizde bile bize bunu yaptırabilecek karanlık taraflarımız olduğunu hissettirir çünkü. Mesela bu hikayeyi bizde dosto gibi günlük bir gazete küpüründe okumuş olsaydık, Raskolnikof’a lanet okuyan ve bunun ona ödettirilmesi için elinden geleni yapan insanlar olacaktık. Oysa köydeki zavallı annesinden ve kızkardeşinden gelen mektuplarla, Sonya’ya beslediği acıma ve sevgi karışımı duygularıyla, zayıflığı ve acziyetiyle kendimize yakın hissederiz Raskolnikov’u.
    Şu durumda Züleyha için böyle bir sempati ancak bir anlatıcı tarafından meydana getirilindiğinde, eser bu tarz bir yapıya dönüşebilir. Nazan Bekiroğlu’nun yaptığı gibi mesela. Ama onunda bende bıraktığı izlenim trajediden çok melodram olduğu yönünde. Uzun zaman önce okuduğum için nedenini söyleyemeyeceğim ama üzerinde düşünülmeye değer sanırım..
    Mai ve Siyah’ı okumadım, ama bazen önyargılar insanı zahmetten ve vakit kaybından kurtarır diyerekten; Aşkı Memnu’nın yazarından, trajedi gibi olağanüstü zeka ve yetenek gerektiren bir türü yazabilmiş olmasının uzak bir ihtimal olduğunu tahmin ettiğimi söyleyebilirim. Ama (bunu utanarak söylüyorum) maalesef Jack London’dan hiçbirşey okumadım.:(
    Gönderdiği alıntılarla bizim ufkumuzu açıp, düşüncelere gark ettiği için çuvaldızada ayriyetten teşekkürlerimi sunuyorum.Bu konuda üçümüzün kafalarımızın uyuşmuş olmasına sevindim. Açıkcası bana katılınacağını hiç zannetmemiştim nedense, Semih abimiz de bayağı bir iddialı konuşmuşta.:)
    Umarım bir sonraki merhalemiz İslam topraklarında trajedinin doğuşunu hazırlayan bir akım oluşturmak olur.:)

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin