RSS Feed for This Post

Terakkinin ‘nasıl’ı ‘niçin’i

Batı’yı Batı yapan ne makine, ne gemi, ne de matbaadır, makineyi, gemiyi, matbaayı ihtiyaç haline getiren toplum yapısıdır, siyasî yapıdır.

Bilim, eğitim, teknoloji kurumları bu toplum yapısının ihtiyacı, talebi, zorlaması ve çekmesiyle kurulmuştur. Bazı akıllı liderlerin ittirmesiyle değil.

 

İskender Öksüz

Prof. Dr. Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi

İleri ülkelerde kediler az ve semiz, geri ülkelerde bol ve cılızdır. İleri ülkelerde köpekler kedilerden fazladır… İleri ülkelerde bıyıklı erkek sayısı az, geri ülkelerde çoktur… İleri ülkelerde bakire genç kız sayısı az, geri ülkelerde fazladır.” O halde yapmamız gereken bellidir: “Kedilerin bir kısmı öldürülmeli, hayatta kalanlar beslenmelidir. Halkın köpek beslemesi teşvik edilmelidir. Bıyık bırakmak yasaklanmalıdır…” 

Bu teklifler tanınmış psikoloğumuz Doğan Cüceloğlu’nun 1971 tarihli bir makalesinde yer alıyordu. Cüceloğlu tekliflerinde gayet tabiî ciddî değildi. Saçmaya ulaşma metodu ile hocası Mümtaz Turhan’ın “Kültür Değişmeleri” ve “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” eserlerindeki tezi, o kadar kitap okumaya vakti olmayan “aydınlar”a anlatmaya çalışıyordu: Topluma ait unsurlar, özellikle kültür unsurları, çoğu zaman sebep-sonuç ilişkisi anlaşılmadan taklide çalışılır. Ve acemi reformistler, sık sık, sonuçları sebep sanıp onları taklid eder. Neticede sadece başarısız olsalar neyse… Hem başarısız olunur, hem de sağlam sebeplere dayanan, fakat taklitleri uğruna vazgeçilen yerli unsurlar ebediyen kaybedilir. Daha iyiye değil, daha kötüye gidilmiştir.

Maalesef yanlış taklitler her zaman bıyıklar ve kediler gibi bir bakışta anlaşılmıyor. Daha yakın zamanda ünlü bir yazarımız, yakınıyordu: “Niçin bizde de Hollanda gibi bol yel değirmeni yoktur? Niçin birkaç sahil kenti hâriç Türkler yel değirmeni yapmamışlardı.” Farketmiyordu ki, yel değirmeninin verimli olduğu yerler sahillerdir ve değirmenler ülkesi Hollanda’nın tamamı sahildir. Bugün de Türkiye’de rüzgar enerjisi yatırımları o eski “birkaç sahil şehri”ne, meselâ Alaçatı’ya, meselâ Bandırma’ya yapılmaktadır.

II. Mahmut’tan miras

1960 ve 70’lerde, Devlet Tiyatroları’nın afişlerinin niçin diğer reklamlar gibi duvarlarda, reklam panolarında değil de şehrin ortasına dikilen silindirik kulecikler üzerinde teşhir edildiğini merak ederdim. Sonra Paris’e ilk gidişimde anladım. Orada da afişler silindirik kulelerin üzerine yapıştırılıyordu. Bir küçük fark vardı. Paris’te şehrin göbeğindeki bu silindirler aslında umumî tuvaletlerdi ve önce bu tuvaletler yapılmış, sonra birileri afişleri bunların üzerindeki boş alana yapıştırmıştı. Devlet Tiyatroları da helâların dış görünümünü aynen taklid etmişti. İçini bilmeden. Batılılaşma çabalarımıza mükemmel bir örnek!

Metot, taklit ise, en kolay görünüp taklit edilenler ‘sert’ unsurlardır. Elle tutulan, gözle görülen şeylerdir. Otorite kabul edilen toplumlarda fabrika varsa fabrikadır. Mühendislikse mühendisliktir. Tıpsa, tıptır. Ekonomi, hukuk, yönetim bilimi, sosyoloji, psikoloji gözle görülüp elle tutulmadığı için ihmal edilir. Fabrikayı, hastaneyi, mahkemeyi, okulu aynen inşa edenler bazen kaynak ülkeden ‘nasıl yapılır?’ bilgisini de alıp uygularlar. Bu bilginin adını bile değiştirmek risklidir. Onun için buna aynen aslındaki gibi, ‘know-how’ denir. Fakat bir yumuşak unsur vardır ki kolay kolay transfer edilmez: ‘Niçin yapılır?’ bilgisi. Zaten hiçbir mühendislik kuruluşu size ‘know-why’ (niçin yapılır) bilgisi vermeye kalkmaz.

 İlk sanayi teşebbüslerimizde bunları hazin şekilde görebiliyoruz. II. Mahmut, Batı’daki sanayi kuruluşlarının şirketler halinde teşkilâtlandıklarını tesbit eder. O halde yapılacak şey, bizim zenaatkârları, esnafı birleştirip şirketleştirmektir. Mümtaz Turhan anlatır: “…Bu maksatla Sultanahmet Meydanı’nda bir sergi binası inşa edilmiş; bir taraftan sanayi erbabının birleşerek şirketler kurmaları, müşterek teşebbüslere geçmeleri teşvik edilmiş, diğer taraftan devlet sermayesiyle yeni fabrikalar tesisine başlanmıştır… (Ancak bu şirket ve tesisler verimli olamayarak kapanmıştır.).Abdülmecit devrinde sermayesiyle kurulan fabrikaların da mühim bir kısmı yine aynı sebeplerden ötürü bir müddet sonra kapanmış, diğer kısmı hazine için büyük bir yük teşkil etmek, daima zararına işlemek suretiyle faaliyetlerine devam edebilmiştir. Bunlardan ancak cüz’i bir kısmı müsait şartlar altında zamanımıza kadar gelebilmiştir.”

‘Niçin’ini bilmeden…

‘Know-how’ buraya kadar gidebilir. Batı’daki şirketleri kimler kurmaktadır? Niçin bizde o insanlar bunu yapmıyor? Bu şirketlerin kurulduğu ülkelerde hukukî ortam nedir? Özel teşebbüs nasıl karşılanmaktadır? Devlette memur olmak mı, yoksa imâl ettiği ürün veya hizmetle kâr etmek mi tercih edilmektedir? Özel teşebbüs mensuplarına zenaat erbabına bizdeki gibi ‘herif’ mi denmektedir, yoksa İngiltere’deki gibi ‘esquire’ mı? Niçin? Niçin? Niçin? Bu niçinlere cevap bulmadan nasılı taklid etmenin sonu hüsrandı.

Sosyal, ekonomik ve hukukî şartlar elverişli hâle gelince know-how’a dayanan alanlarda başarılar görülmeye başlandı. Fakat aynı başarı gözle görülüp elle tutulmayan alanlarda gösterilemedi. İlber Ortaylı’dan dinleyelim: “Türk inkılâbı, teknik eğitime daha eskiden başladığı için olsa gerek, mühendislik konusunda nihaî başarıya ulaşmıştır. Bugün Türkiye mühendislik ülkelerinden birisidir, çok yakında da tababet, hekimlik ülkelerinden birisi haline gelecektir. Fakat Türk inkılâbı; hukukçuluk, hukukşinaslık dalında yeterince parlak, başarılı bir icraat gösterememiştir ve bugüne kadar hukuk inkılâbımız tamamlanmamıştır. Gerçi bunu hukukçulara söylediğiniz zaman reddederler; ama benzer dallarda da böyle bir eksiklik söz konusudur, bunlardan biri de Türk inkılâbının, Türk toplumunun değişmesinin edebiyat sahasında kendini ifade edememesidir. Dahası, Türk inkılâbı içtimaî ilimler ve tarih sahasında kendisini tamamlayamamıştır. Türkiye finans sahasında birtakım uzmanlar yetiştirmiş olabilir ama bu demek değildir ki, Türk inkılâbı iktisat ilmi sahasında kendini tamamlamıştır. O sahada da tamamlamamıştır.” Hukuk know-how’ı, yönetim know-how’ı, edebiyat ve tarih know-how’ı transfer edilememekte, satın alınamamaktadır. Hele sonuncular, doğrudan milleti, millî kimliği belirleyen; yoklukları kimliği yok eden unsurlardır ve bunlardaki zayıflık bugün en büyük meselemiz olarak karşımızdadır.

Ortaylı bir başka yerde, 19. asırda Avrupa hastanelerini gezen Türk hekimlerinin Avrupalıları şaşırttığını anlatır. Çok daha bilgisiz mutetabbipler bekleyen Avrupalılar, kendileri gibi bilgili hekimlerle karşılaşınca şaşırmışlardır. “Belki” diyor Ortaylı, “hastaneler buradaki kadar temiz ve teşkilâtlı değildi ama o hekimler, tıpkı Avrupa’daki meslektaşları kadar tıp biliyorlardı.” Peki niçin hastaneler oradakiler kadar temiz ve teşkilâtlı değildi? Daha acısı, niçin hâlâ çoğu, birkaç özel hastane dışında, oradakiler kadar temiz ve teşkilâtlı değil? Çünkü tıp elle tutulur, gözle görülür, ‘sert’ bir unsurdur ve bunun transferi için ‘nasıl bilgisi’ yeter. Fakat bir hastanenin yönetimi ‘yönetim bilimi’nin işidir ve bu, bir ‘yumuşak unsur’dur. Nasıl kadar, niçin bilgisi de ister.

Sert unsurlara bakıp batının dünyaya hâkim oluşunda matbaayı, ateşli silahları, deniz aşırı keşifleri ‘sebep’ler arasında saymak âdettir. Halbuki bunların hepsi, batıda değil, doğuda, en doğuda, Çin’de keşfedilmiştir. Matbaa, Çin’de 9. asırdan beri kullanılmaktaydı. Barut çok eskilere dayanan bir Çin buluşudur. Ama ancak, özel günlerde İmparatoru ve maiyetini eğlendirmek için havai fişek yapımında kullanılıyordu. Matbaa, devlet memuriyetine giriş sınav sorularının basımında işe yarıyordu. Çin’de, Yongle İmparator’un emriyle 1403’te, yani Kolomb’dan yaklaşık 90 yıl önce 317 dev gemi ve 27 bin mürettebatla dünya keşfine çıkıldı.

Fakat Çin’in sosyal ve siyasî dokusunda insanların icad  ettikleri veya keşfettikleri ile zengin olmaları akla hayale gelmezdi. Mucitler, olsa olsa saray tarafından takdir edilip, maaşa bağlanmayı ümid ederlerdi. Keşif gemileri, o zamanki adıyla “hazine gemileri” de imparatorun ve saraydaki bir hizbin projesiydi. İmparator öldü, hizip kaybetti ve gemiler yasaklandı. Öyle yasaklandı ki, bunlara ait kayıtların bir kısmı bile yok edildi. Doksan yıl sonra Kristof Kolomb adlı bir İtalyan, birçok müteşebbisten ortaklık payı toplayacak, kendi cebinden de katkıda bulunacak ve sermayenin diğer yarısını Granada surlarının yıkıldığı günlerde Aragon Kraliçesi İzabella’dan, alıp- ve Batı Hindi’ye yapılacak bütün seferlerin gelirlerinin yüzde onunu da müteşebbis payı olarak kendisinde kalacağına dair kontratı da cebine koyup- yola çıkacaktı.

Batı’yı Batı yapan ne?

Batı’yı Batı yapan ne makine, ne gemi, ne de matbaadır. Makineyi, gemiyi, matbaayı ihtiyaç haline getiren toplum yapısıdır, siyasî yapıdır. Bunları yapanlara,  kullananlara ve bütün topluma refah ve itibar sunan toplum yapısıdır. Bilim, eğitim, teknoloji kurumları bu toplum yapısının ihtiyacı, talebi, zorlaması ve çekmesiyle kurulmuştur. Bazı akıllı liderlerin ittirmesiyle değil. Biz önce makineyi, gemiyi gördük. Biraz daha yakından bakınca okulları, araştırmaları ve eğitimi fark ettik. Akıllı liderlerimiz de bunların tıpkısının bizde de kurulmasını sağladılar. Fakat bunları süren, ihtiyaç haline getiren toplum yapısı, siyasî yapı, hukuk ortamı ve “piyasa” en son fark ettiğimiz veya hiç fark etmediğimiz kök sebeplerdi. “Niçin”ler bunlardı. Niçinler bilmeden nasılları kopyalamak aynı sonuçları vermedi.

Bilgi değil malumat çağı

Bugün II. Mahmut döneminden de 20. asırdan da daha iyi bir noktadayız. Özellikle global rekabet içinde mücadele eden özel sektör kuruluşlarının bir kısmı, ‘garp’taki rakiplerinin ‘nasıl yapılır?’ bilgisi kadar ‘niçin yapılır?’ bilgisini de ele geçirme yolundadır. Fakat madalyonun öteki yüzü de var: Özellikle devlette, fakat özel sektörün çoğunda da henüz yönetim bilimine ulaşabilmiş değiliz. Birçok kurumumuz en yenisi 1960-70’lerde kalmış ‘stratejik yönetim’, ‘hedeflere göre yönetim’ kavramlarının ötesine geçememiş. Teknik bilgi ve tecübe yönetim için yeterli sanıyoruz. Kaliteyi, yönetimi kontrol sanıyoruz. Pazarlamayı satıcılık sanıyoruz. 1985’te başlayan yönetim devrimini büyük çapta atladık. Eğitimde malumatı bilgi sanıyoruz. İkisini bir birinden ayıran nüans dilimizden kayboldu. Evet bu çağa sandığınız gibi ‘bilgi çağı’ demiyorlar. Malumat çağı diyorlar. Malumatı bilgi haline getirmek eğitimin asıl işidir. Bunun yerine biz gençlerimize malumat doldurup çoktan seçmeli malumat sınavlarıyla boşaltıyoruz. Edebiyat ve tarih gibi ‘yumuşak’ konularda durum vahim. Malumatı bilgi haline getirdikten sonra bilgeliğe yürüyebilmek ancak bu alanlarla gerçekleşir. Ve hâlâ para kazanmak için siyasete, iktidar için de ticarete girilmesi gerektiğini sananlar sağlıklı bir toplum için çok ama çok fazla. Hazine gemileri çağında, Çin’deki memuriyet ve saraya yanaşma aşkı daha ahlâklıydı şüphesiz.

iskenderoksuz@gmail.com

Trackback URL

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin