RSS Feed for This Post

Hitler’le Milli Şef’in ne âlâkası var?

[5 Mayıs 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

Başbakan Erdoğan’ın İsmet İnönü için yaptığı “Hitler benzetmesi” tartışılıyor son günlerde. Her ne kadar Baykal’ın demagojisine bir reaksiyon olarak “anlaşılabilir” dursa da, ben de diğer pek çok yorumcu gibi abartılı buldum bu benzetmeyi.

Fakat abartılıysa da tümden temelsiz mi?

Gelin, bir bakalım.

Önce belirteyim ki bu “Hitler yakıştırması” Batı’da da sıkça rastlanan bir polemik unsurudur. Amerikalı Yahudi düşünür Leo Strauss buna şaka yollu bir “eleştirel tanım” bile getirmişti. Bir argümantasyon biçimi olan Latince “reductio ad absurdum” (saçma olana indirgemek) kavramından ilhamla “reductio ad Hitlerum” (Hitler’e indirgemek) diye bir laf üretmişti. Bu, Hitler ile bir başkası arasında sınırlı bir paralellik bulmak, sonra da “aralarında fark yoktur” demekle oluyordu. Ve tabii ki yanlıştı.

Bu tip benzetmeler, başka diktatörler ile Hitler arasında kurulduğu zaman bile yanlıştır. Çünkü Hitler ve onun Nazi rejimi, “sıradan” bir diktatörlükten çok daha ileri bir “kötülük timsali”dir. II. Dünya Savaşı yıllarında Yahudiler’e, Slavlar’a, Çingeneler’e ve özürlülere karşı gerçekleştirdikleri “soykırım”ların tarihte eşi-benzeri yoktur.

Stalin ve Mao gibi câni diktatörler de milyonlarca insanı öldürdü, ama hiç biri Naziler gibi kadın-çocuk ayırmaksızın tüm bir halkı (özellikle Yahudileri) sistemli biçimde “imha” etmek için gaz odaları inşa edecek kadar ileri gitmedi.

Bu açıdan Hitler’in “eşi-benzeri olmayan bir kitle katili olduğu” kolaylıkla söylenebilir. Bu yüzden de bizim ne “milli” ne de “ebedi” şeflerimizin bu adama benzetilmesi düşünülemez, kabul edilemez.

Ancaaak… Burada püf bir nokta var ki altını kalınca çizmek lazım: Naziler’in ne kadar korkunç bir katliam ve soykırım rejimi kurduğu, ancak 1940′lı yıllarda ortaya çıktı. İmha kampları ve gaz odaları 1941 sonlarında kurulmaya başlandı. Buralarda neler yapıldığı ise ancak 1945 yılında, Alman ordusu çözülüp de bu kamplar Amerikan veya Sovyet birlikleri tarafından kurtarıldığında ifşa oldu.

30′lu yıllarda ise ortada böylesi korkunç bir tablo yoktu. Hitler’in ırkçı ve militarist bir dikta rejimi kurduğu ortadaydı elbette, ama bu herkese o kadar kötü gelmiyordu. Aksine, böylesi “disiplinli” rejimlerin “liberal demokrasi”den daha başarılı olduğunu, “trenleri zamanında kaldırabildiğini” düşünenler de vardı.
Nazi hayranı CHP kodamanları

İşte “Nazi hayranı” olmaya yaklaşan bu adamların bazıları da bizim Tek Parti rejiminin kodamanlarıydı. Aralarından en kudretlisi olan CHP genel sekreteri Recep Peker, bugün aynı partinin hala bayrağını süsleyen Altı Ok’u formüle etti.

Bir diğer Nazi sempatizanı CHP büyüğü olan Mahmut Esat Bozkurt da “Atatürk İhtilali” adlı 1940 basımı kitabında inciler döktürdü. “Gerek nasyonal sosyalizmin (Nazizm’in) ve gerek faşizmin, Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadıklarını” savundu, açık açık.

Kısacası, Hitler’in 1940′lardaki korkunç suçları değilse de, 1930′lardaki ideolojisi Kemalist ideolojiye gerçekten tesir etmişti.

Bu gerçeği abartmak kadar görmezden gelmek de yanlıştır.

Bir başka yanlış ise bu tatsız işler için sorumlu ararken sürekli olarak “Milli Şef”e yüklenmek, bu arada “Ebedi Şef”e özenle dokunmamaktır.

Biliyorum “Türkiye’nin özel şartları” (yani tabuları) böyle yapmayı dayatıyor. Ama eğer dürüst ve adil olmak istiyorsak, o hikmetinden sual olunmayan Edebi Şef’imizi de sorgulamalıyız.

Bunu yaptığımızda ise “mecburi günah keçisi” haline getirilen İsmet İnönü’nün aslında selefinin bazı aşırılıklarını törpüleyen ve yumuşatan bir adam olduğu sonucuna bile varabiliriz.

Benden not etmesi…

Share on Facebook

2 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 1 Yorum

  2. Yazan:aziz yılmaz Tarih: May 9, 2010 | Reply

    Doğrusu bu benzetme modası bana pek sağlıklı gelmiyor.İki nedenle,birincisi kötü olanla eşleştirme amaçlı yapılıyorsa faydası nedir?Varsa kötü niyetli siyasetçi veya yönetici,kendi icraatları üzerinden de pekala eleştrilebilir.Beğenmediğimiz ya da adil bulmadığımız bir uygulama mı var?Yine tarihteki bir diğer olayla karşılaştırılması şart değil…Tutar o uygulamanın değiştirilmesi için kamuoyu oluşturulur,demokratik zeminde mücadelesi verilir.Ne bileyim stk’lar,siyasetçiler,basın,toplumun kanaat önderleri vs elbirliği yaparak o uygulamayı değiştirmeye/dönüştürmeye çalışır…Yeniden kanunlar yapılır,Anayasa değiştirilir velhasıl yeterli bulunmuyorsa reforma gidilir.Yani o buna benziyor,bu şuna benziyorla elimize ne geçecek?Çok çok,bir hafta on gün gündemde kalacak sonra yerini daha “güncel”bir tartışmaya bırakacak.
    İkincisi mecliste,önemli makamlarda hayatı bizlere şu anda zehir eden o kadar basiretsiz siyasetçi,yönetici vs varken bugün hayatta olmayanlarla uğraşmak,bu tür benzetmeler üzerinden tahliller yapmak acaba hangi amaca hizmet edecek?Sonuçta beğenelim beğenmeyelim bugün hayatta olmayanları birilerine benzetmekle kimsenin eline bir şey geçmeyecek.Ha daha doğrusunu,daha iyisini bulacağız diye toplumsal muhalefet mekanizması harekete geçirelecekse buyrun bugün iş başında olanlardan hesap soralım.Yani yargıyı konuşalım,eğitim sistemini elinde tutan elitleri tartışalım,hükümeti ve muhalefetiyle siyasi partilerimizi/temsilcilerini,diğer kurumlarımızı,belediyeleri,hastanelerden sorumlu olan yöneticileri…liste uzar gider.Bunlar duruken yok edebi şefti,yok milli şefti!Ne gereği var? Bu “şefliklerini”her gün üzerimizde deneyen o kadar çok kişi var ki.Kısacası yolunda gitmeyen bir şeyler varsa-ki vardır-bu enerjimizi halihazırda bundan sorumlu olan kişi,kurum ya da anlayışları dönüştürmeye harcayalım.Daha mantıklı olmaz mı?Ama amaç tartışacak malzeme yaratıp bir kaç gün de bununla idare etmekse o başka.

    Bir de şu var,gün geçmiyor ki bir ihmal,bir skandal,bir hukuksuzluk yaşanmasın.Peki kaç tane idareci istifa etti?Hangi bakan,hangi vekil hesap veriyor?Kim ne yapıyorsa yanına kar kalıyor.Ondan sonrada çıkıp yarım asır önce bu dünyadan göçüp gidenleri papatya falı misali “benziyor mu benzemiyor mu?” diye sözüm ona çareler arıyoruz.Peki Diyarbakırda,Konyada çöken binalar ne oldu.Yola çıkmaya elverişli olmayan araca okul çocuklarını bindirerek 35 kişinin yaşamına mal olan İzmir okul gezisinden sorumlu olanlar nerede?Tersanelerde kıyma gibi biçilen işçiler,ekmek parası uğruna göcük altında kalan emekçiler?Hani bunun hesabı.Hadi Susurluk’a,Şemdinli’ye hiç girmeyeyim.Göz göre göre suç işlendi,failler suç üzerinde yakalandı.Sonrası:suçlular afedildi,olayı araştıran savcı buhar oldu.Yani bu kadar duyarlı bir toplumsak neden bu gidişatı değiştiremiyoruz da ha bire geçmişi kurcalıyoruz.

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin