RSS Feed for This Post

Eşrefpaşalılar

Eşinizle, dostunuzla ve çocuklarınızla birlikte; sıkılmadan, utanmadan, gönül rahatlığıyla en son ne zaman sinemaya gittiniz? Vizyona giren “Eşrefpaşalılar” filmi tam da bu ihtiyacı gideren, kanaatimce eli yüzü düzgün, daha da önemlisi diğer Türk filmleriyle yan yana konulduğunda çok farklı bir yapıya sahip. 

İyi bir sinema izleyicisi olduğum söylenemez…Sinema eleştirmeni de değilim. Ancak filmin ben de bıraktığı etkiyi, dile getirmeye çalışmakta da bir beis görmüyorum…

Şüphesiz bu işin uzmanı olarak Sayın Enver Gülşen Bey’e daha çok söz düşerdi  benden ziyade. Bu yüzden film eleştirisi yapmayacağım.Teknik mevzulara da girmeyeceğim.

Evet Eşrefpaşalılar filminden bahsediyorum. İzmir’de yaşamayanlar, Eşrefpaşa’nın neresi, Eşrefpaşalı olmanın da ne demek olduğunu sanıyorum bilemeyecek. İzmir’in kabadayılarıyla ünlü bir semtidir Eşrefpaşa. Kabadayılığı, her şeyiyle kendine özgüdür.

Bir Ekşi Sözlük yazarı burasını bakın nasıl anlatıyor:

“… yaz akşamları insanların hala kapı önünde çiğdem çitlediği, ağır abilerin mahalleye gelene kadar 3 kişiyi harcayıp alayına racon kestiği ama sokaktan girdiği anda yanlış yapmadığı, evde yapılan yemeğin karşı yan üst ve de alt komşuya da hala dağıtıldığı, herkesin dar gelirli olduğu ama kimsenin aç kalmadığı, hep beraber pazara inilen kavga çıktı mı sebebine bakılmaksızın hep beraber girilen, sanki 60larda bilemedin 70lerde zamanın durduğu, evlerin sınırlarının pek de bizim apartmanlarımız hele citylerimiz kadar asla kesin olmadığı yer. 
 
D
üğün olduğunda en büyük halayın kurulduğu cenaze olduğunda omzuna vuranların kalabalıklığından üzüntünü anlamadığın askere giden varsa sefere çıkılıyormuş havası esen her daim solcu ama bir o kadar da vatansever dünyanın en garip hayat hikayelerinin görülebileceği masal şehri.”

Eşrefpaşalı’lar, İzmirin kabadayı  veya külhanbeyleri ile ünlü Eşrefpaşa semtinden İstanbula göçen insanların, semte atanan bir “hoca”nın önderliği ile değişime uğramasının hikayesi.

Yobaz laiklerin sözcüsü boyalı  basın tarafından da epey eleştiri aldı film. Film’de anlatılan hoca tiplemesi Fethullah Gülen Hocaefendi’yi anlatıyor denildi. Mangalda kül bırakılmadı. Ezberler tekrarlandı. Mustafa Kemal filmleriyle yarıştırılıyor dendi. Cemaat Sineması dendi. İnsanlar kutuplara ayrıştırıldı. Sağa sola sataşıldı vs…

Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanıştıktan sonra 30 yıl boyunca yanından ayrılmayıp kendilerince korumalık yapan, dünyanın neresinde olursa olsun onu yalnız bırakmayan söz konusu Eşrefpaşalı bu isimler, filmde de denildiği gibi kulak kesiyorlardı, sonra kulak kesilmeye başladılar…

Film bende de böyle bir izlenim oluştursa da, film gerçekten onların hikayesi mi ? Hikayeler birebir aynı  mı ? Bilmiyorum… 

Ancak, bu durum beni zerre kadar ilgilendirmiyor ve de rahatsız etmiyor. Zira filmde verilen mesajlar; toplumsal hastalıklarımızı tedavi etmek amaçlı son derece olumlu mesajlar.

Filmin özelikleri bu kadar da değil. Yıllardan beri ‘Yeşilçamda aynı klişeyle konu olan “imam tipiyle” kendi inancından soğutulmaya çalışılan insanımıza gündelik yaşamdan samimi bir tablolar sunması, dahası eli, yüzü ve giyimi düzgün bir hocanın vakarı, ciddiyeti, korkusuzluğu, teslimiyetçiliği hem de sempatikliği bile insana çok şey veriyor. Hoca sadece mahalle sakinlerinin değil, aslında seyircilerin de gönlünü fethediyor…Seyirci seyirci olmaktan çıkıyor, filme giriyor adeta.

Bunu yanında film, meşhur komedyenlerimize de adeta ders veriyor. “Küfürsüz, bel altı çalışmadan nasıl espri yapılır?” bunları gösteriyor bizlere.

İhanet; çıplaklık, cinsellik gibi ögelere tenezzül etmeden, bir kadının ayak parmağı dahi gösterilmeden nasıl anlatılırsa, aynı yöntemle espri üretebilme hünerini bütün cömertliği ile sergiliyor film. Asıl hüner de, sanat da bu değil mi zaten.

Filmde dram var, kara mizah var, espri var, aşk var kısaca her şey var. Yücel Arsen’e ait filmin müzikleri ruhunuzu okşuyor. Adeta alıyor sizi başka yerlere götürüyor…

Filmdeki oyuncu performanslarına da değinmeden edemeyeceğim.

Hocayı canlandıran Sinan Taymin Albayrak’ın performansı muhteşem. Zor rolünün altından çok iyi kalkmış. Hele bir de Eşrefpaşalı Turgay Tanülkü var ki; “İşte gerçek eşrefpaşalı bu” dedirtiyor insana.

Filmde beni derinden etkileyen sahneler de mevcuttu…

Hocanın mahalleden gitmesi için, mafya babası Tayyar’ın (Hüseyin Soysalan), gerekirse öldürmek üzere, mahallenin kimsesiz çocuğunu kaçırıp Hoca’ya;

     - “Canının kıymeti olmadığını biliyorum. O yüzden çocuğu rehin alıyorum” demesi,

Yine bir sahnede;

Hoca’nın muhatabına;

     - “Kelebekler kozasından çıktıktan sonra neden 2 gün yaşar biliyor musun?” deyip,

     - “Neslini devam ettirmesi, başkalarını yaşatması içindir. O yüzden o 2 gün kısa ama çok değerlidir” diyerek yine kendisinin cevap vermesi,

Başka bir sahnede de;

Yaptıklarından pişman olan mahalle kabadayısı Nusret, Hoca’ya şöyle sorar;

     - “Affeder mi dersin?”

Hoca cevap olarak ;

     - “Baban seni affetmedi mi? Kaç kere affetti? Yüzlerce affetmedi mi? Ona o merhameti Allah vermedi mi ?” demesi çok etkileyici sahnelerdi…

Ama öyle bir sahne var ki; insana insan olduğunu hatırlatan sahneydi.

Yıllar sonra görüşen birbirine kavuşamamış, sevdalı iki insan birbirlerini sorgularlar. Davut (Turgay Tanülkü) ve Madam Eleni (Sermin Hürmeriç).

Madam Eleni hem soru sorar hem de kendi sorusuna kendi cevap verir;

     -”Hocayı  görüyor musun. Sende olmayıp da, onda olan bir şey var ?

     -”AŞK! Öyle bir aşk ki, bütün insanlığa yetecek kadar aşk var Hoca da…”

Evet son olarak, Her kimi ya da her neyi anlatırsa anlatsın, film verdiği mesaj olarak ideolojilere kurban edilmemeli diye düşünüyorum. Ve de görünmeyen duvarlarımızı, önyargılarımızı yıkarak; eşinizle, dostunuzla, çocuğunuzla gönül rahatlığı içinde, tavsiye babında bu filme gidin diyorum…

Yobaz laikleri kızdıracaksınız ama olsun…

 

… Bu makale ilginizi çektiyse…

Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…

 ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” 

Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.

 

Derin Göz

 

Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.

Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …

 (Buradan indirebilirsiniz)

 

 Baudolino (Umberto Eco)  Suzan Başarslan

Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir.  İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın

Share on Facebook

3 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 12 Yorum

  2. Yazan:eg Tarih: Mar 24, 2010 | Reply

    “Şüphesiz bu işin uzmanı olarak Sayın Enver Gülşen Bey’e daha çok söz düşerdi benden ziyade. Bu yüzden film eleştirisi yapmayacağım.Teknik mevzulara da girmeyeceğim”

    sevgili kardeşim öncelikle filmi izlemediğimi söylemek isterim. o yüzden film hakkında birşey söyleyemeyeceğim (bir de benim komedi filmlerine karşı bir antipatim olduğu için izlemeyi de pek düşünmedim doğrusu. ayrıca komedi filmleri iyi ’satarken’ bir de bizimki ’satsın’ diye yapılan bir film olduğu önyargısına sahip olduğum için daha baştan izlemeyi düşünmediğim bir film oldu doğrusu)

    ikincisi şu “uzmanlık” işine gelmek isterim. ne sinema uzmanıyım ne de öyle bir niyetim var. tam tersi hayatını “uzmanlık fetişizmi” diye adlandırdığı şeyle mücadele etmeye vakfetmiş, uzmanlığın cehaletle aynı şey olduğunu düşünen birisi olarak böyle bir tanımın üzerime “yapışmasından” da oldukça rahatsızım doğrusu. sinemayı severim, üzerine düşünmeyi, yazmayı, fikir üretmek için çabalamayı severim. ama bu beni sinemaya bir “uzman” olarak bakan birisi yapmaz. kaldı ki böyle bir bakışın matah bir bakış olduğunu da sanmıyorum zaten. o yüzden insanlara “uzman” rütbesi veren üniversitelerde doğru düzgün bir sanat eğitimi verilebileceğini dahası iyi bir sanat eleştirmeninin de üniversitelerdeki “uzmanlar” arasından çıkamayacağını düşünüyorum.uzmanlık, bütünlüklü bir hakikat algısını değil, parçaladığı hakikatin, kendisinin uzmanı olduğu bölümünü yayarak hakikati kirleten bir durumu ima ettiği için hiç de hazzettiğim birşey değil doğrusu.

    tuhaf bir eğilim bu eğilim. zira bir insan diyelim bir konuya önem gösterip nispeten fena olmayan şeyler mi üretiyor; hemen ona uzman rütbesi takmak gibi oldukça modern bir eğilimimiz var. açıkçası beni çok rahatsız eden birşey bu. hatta zaman zaman üzerime yapışan bu “sinema uzmanı” yaftasından kurtulmak için uzunca bir süre sinema yazmamayı düşündüğüm bile oluyor zaman zaman…zira nasıl ki kendisine bazı konularda uzman diyen kimi kişilerin benim onların uzmanlık alanlarıyla ilgili düşünmeme, yazmama vs. engel olma hakları yoksa, benim de kimsenin sinema ile ilgili yazma hakkına engel olma hakkım yok. hiçbir alan kimsenin tekelinde değildir, olmamalıdır. bilgi ve hakikatin uzmanların eline terk edilmemesi gereken şeyler olduğunu düşünüyorum.

    muhabbetle…

  3. Yazan:eg Tarih: Mar 24, 2010 | Reply

    “o yüzden insanlara “uzman” rütbesi veren üniversitelerde doğru düzgün bir sanat eğitimi verilebileceğini dahası iyi bir sanat eleştirmeninin de üniversitelerdeki “uzmanlar” arasından çıkamayacağını düşünüyorum”

    cümle bozuk olmuş:)) doğrusu şöyle olacaktı:

    o yüzden insanlara “uzman” rütbesi veren üniversitelerde, doğru düzgün bir sanat eğitimi verilebileceğini, dahası iyi bir sanat eleştirmeninin de üniversitelerdeki “uzmanlar” arasından çıkabileceğini düşünmüyorum.

  4. Yazan:MY Tarih: Mar 24, 2010 | Reply

    Selam Mehmet Kardeşim,

    Filmi görmedim ama bazı düşüncelerimi paylaşmak istedim, Enver genelde sanat filmleri hakkında yazıyor ama bazen « popüler » ürünler için de fikirlerini paylaşır. Neticede sinema sadece sanat değil, bir iletişim aracı ve sinema salonunda patlamış mısır yiyerek topluca seyretme yoluyla [eskilerin deyimiyle katarsis vasıtasıyla - osmanlıcasını bilmiyorum] sosyal gruplardaki aidiyet hissini güçlendiriyor. Bu bakımdan aynı zamanda (iyi ya da kötü) hemen her film sosyolojik bir olgu.
    Öncelikle senin yazın çok güzel, sanki bir saniyede okudum, biraz inceleyeceğim nasıl yaptın : )
    Cemaat Sineması filan denilmiş, farz edelim öyle olsun. Solcuların veya Kemalistlerin film yapması normal oluyor da din konusunda hassasiyet gösteren insanların kendi eğlence(?) malzemelerini üretmeleri neden sorun olsun? Tersine bu olmalı, yani İslâmî / Müteyeddin moda, yemek kültürü, otel, tatil köyü vb çıkacak ortaya. Baştan yadırganacak çünkü “dindar=cahil=köylü=fakir” biçimindeki klişe (ki gerçek payı da var) ortadan kalkacak, toplum dönüşecek. Yapılanlar her zaman güzel(?) olmayabilir, yeterince İslâmî(?) olmayabilir… Müteyeddin kesim kendini arayacak ve bulacak. Eğitim ve gelir seviyesi yükseldikçe bu kaçınılmaz bir gidiş ve Türkiye için de çok faydalı.
    ABD’de dindar protestanların veya Fransa’da ultra Katolik insanların bir tüketim kültürü var, giydikleri renklere, desenlere kadar! Özellikle Fransa’dakilere daha yakınım. Meselâ Fransa’nın en pahalı yerlerinden ikisi, Paris’in batı banliyöleri Versailles ve Neuilly Sur Seine. Birincisi (aynı isimli sarayın da bulunduğu yer) çok güzel bir şehirdir, hafif ırkçıdır, sokakta hemen tanırsın dindar Katolikleri. İkinci banliyö daha da ilginç zira aynı zamanda dindar Yahudilerin de çok olduğu yerlerden biri. Onları da hemen tanırsın, kendi giysi vb dükkânları, lokantaları var. Bütün bunlar gerginliğe, kamplaşmaya yol açıyor mu? Hayır. Zira devlet hukuk devleti. Genellikle de bu vasfına sadık kalır. Jakoben mirasına rağmen etnik/dinsel ayrımcılığa pek meydan vermez.
    Evet, bu arada filmden iyi ce uzaklaştık ama konunun tam kalbindeyiz yine de : )
    Film etrafında yapılan Türkiye’deki polemikleri takip etmedim, galiba “iyi” bir imam sorun olmuş. Ayy bu Müslümanlar da pek çirkin! Yazısında anlattığımız yobaz laikler kuvvet kaybettikçe böyle dır dır edecekler. Eh, ne yapalım. Onlardaki Müslüman alerjisinin tedavisi bizde yok, Kuzey Kore’ye gitsin isteyenler : )

  5. Yazan:eg Tarih: Mar 24, 2010 | Reply

    “Cemaat Sineması filan denilmiş, farz edelim öyle olsun. Solcuların veya Kemalistlerin film yapması normal oluyor da din konusunda hassasiyet gösteren insanların kendi eğlence(?) malzemelerini üretmeleri neden sorun olsun? Tersine bu olmalı, yani İslâmî / Müteyeddin moda, yemek kültürü, otel, tatil köyü vb çıkacak ortaya.”

    aslında burada bence sorun var. “biz müslümanlar” uzunca bir zamandır herhangi bir konuda kendimize ait bir dil üretemiyoruz. bodrum’da üstsüzlerin yüzdüğü otellerin hemen dibinde onlardan daha pahalı oteller yapmak; bir takım çıplak hatunların arzı endam ettiği defilelerin yerine bu defa başörtülü(aslında tam da türban denen şey bu defilelerde sergilenen şey..zira başörtüsü ruhu ile ilgisi yok. bir meta haline dönmüş) şuh kadınların salındığı defileler yapıyrouz. hollywood propaganda filmi mi yapıyor, biz de “kelebek” filmi gibi bir başka propagandaya soyunuyoruz. recep ivedik çok mu satıyor; o zaman bu “piyasada” da ekmek var demektir. o zaman başka bir komedi filmi ile çıkıyoruz ortaya ki pastadan pay alalım! halbvuki bunca imkanı olan, büyük paraları bir filme yatırabilen bir cemaatin yapacağı bunlar olmamalı(açıkçası üstelik çok da rahatsız edici bir tutum bu.) velakin ortaya modern-seküler yapının yeşil tonlarından başka birşey koyamıyoruz.zaten böyle ilerleyince de gittikçe o yeşil tonlar da kayboluyor (mesela bir örnek vereyim: stv’yi en başından beri izlerim. stv dizilerindeki başörtülü kadın sayısının son yıllardaki trajik düşüşü ve artık filmlerdeki baş kahramanların neredeyse hiçbirisinin karısı-kızının başörtülü olmadıkları gerçeği dikkatinizi çekiyor mu bilemiyorum. ister istemez bu kimi başka müslüman insanlara başörtüsü füruattır sözlerini hatırlatıyor ve rahatsızlık yaratıyor) velakin 200 yıldır bu ülkede müslümanlar kendi dilleriyle birşey üretemiyor. tüm üretebildikleri başkalarının yaptıklarının basit yeşil kopyaları mahiyetinde. bu anlamda solcuların kendi dillerini sanata uygulamak konusunda çok daha başarılı olduklarını, bu konuda düşündüklerini söyleyebilirim. ama müslümanların kahir çoğunluğunda böyle bir düşünce bile yok maalesef! doğrusu ben bu yüzden yukarıdaki cümlelere itiraz ediyorum.

  6. Yazan:MY Tarih: Mar 24, 2010 | Reply

    “velakin ortaya modern-seküler yapının yeşil tonlarından başka birşey koyamıyoruz.”

    Abi haklisin, modernitenin gölgesi burada. Yokmus gibi yapamiyoruz. Ama HER BiR Müslümanin seninle ayni birikime ve hassasiyete sahip olmasini beklemek gerçekçi olmaz ki.

    Folklörlesen dine ben de karsiyim. Kimliklesen din artik din olmaktan çikiyor. Takim tutmak gibi bir sey bu. Senin elestirdigin defile, lüks otel vb olaylar bir süre sonra bir doygunluga erisecek. Simdilik “Müslüman” kendini ötekine göre, ÖTEKiNE RAGMEN konumlandiriyor, özellikle de yobaz laiklere göre:

    1) Ötekinin yaptiginin tersini yapacam,
    2) Ötekinin yaptigini Yesil Sosla yapacam.

    Ama her ne surette olursa olsun, kimlik müslümani da varligini hissetmeli. En berbat seklini Vakit gazetesi gibi yerlerde görüyorum meselâ.

    Peki Hakikaten Müslüman bir birikim olmyacak mi? O da olacak, oluyor. Semih Kaplanoglu buna iyi bir örnek degil mi? Simdi tek tük görünen bu insanlar bir “kuşak” olarak ortaya çiktiklarinda bi çok şey kendiliginden(?) güzelleşecek…. diye düşünüyorum :)

  7. Yazan:eg Tarih: Mar 24, 2010 | Reply

    “Peki Hakikaten Müslüman bir birikim olmyacak mi? O da olacak, oluyor. Semih Kaplanoglu buna iyi bir örnek degil mi? Simdi tek tük görünen bu insanlar bir “kuşak” olarak ortaya çiktiklarinda bi çok şey kendiliginden(?) güzelleşecek…. diye düşünüyorum :)”

    sorun zaten bu soruya vereceğimiz cevapta mehmetçim. kaplanoğlu gibi insanlar kendi başlarına hiçkimseden zerre yardım\destek alamadan ayakta durmaya çalışıyorlar. ama mesela cemaatler (hangisi olduğunun zerre kadar önemi yok. ister kemalist, ister gülen cemaati hiç fark etmiyor) 26 yaşında bir çoğuğun eline 5-10 milyon doları verip bir propaganda filmi çektirebiliyorlar.(kelebek filminin yönetmeni ilk filmini yapan 30 yaşında bir çocuktu ve filme harcanan bütçe türkiye’deki her filmden yüksek bir btçeydi mesela) dolayısıyla bu cemaat eğilimi iyi filmler\eserler ortaya koyabilecek bir eğilim değil bence. hatta tam tersi gittikçe daha kötüye\ticari olana gidecek bir eğilim bu.zira yeni bir dil üretme kaygısında değil. “onlar yapıyor biz neden aynı şeyi yapmayalım” derdinde olan insanlar. böyle yaklaşınca olaya, onların yaptığının basit kopyalarının ötesine geçemeyen şeyler ortaya çıkıyor. o yüzden şunu söylemeyi bir borç biliyorum. semih kaplanoğlu gibi insanlar bir kuşağın değil kendisine yalnızlık biçmiş insanların birer örneği mahiyetindeler. zaten herhangi bir cemaat içinden bir semih kaplanoğlu çıkamazdı bence… son tahlilde cemaatlerin “bize ait fikir|sanat üretebilecek olan” kuşaklar üretebilmesinin bu yolla, ya da bu tür eğilimlerle ortaya çıkmasının çok zor olduğunu düşünüyorum.

    “1) Ötekinin yaptiginin tersini yapacam,
    2) Ötekinin yaptigini Yesil Sosla yapacam.”

    bu ikisi bana kalırsa aynı şeydir ve her ikisi de yeni ve bize ait bir dil üretmenin önündeki en büyük engellerdendir. birinci eğilim dünyada özellikle yeni-selefilik akımının bir eğilimi, ikincisi ise modernist islamcıların eğilimi. ama her iki eğilim de zıddını yapmak- ya da sos katmak bazında olsun sonuçta kendilerini modern referanslara bağımlı kılıyorlar. dolayısıyla yeni bir dil, yeni bir anlayış ortaya koyamıyorlar bana kalırsa. gülen cemaatinin eğilimini senin maddelediğin ikinci eğilime çok yakın görüyorum ben. o yüzden hiçbir modern kurumla, bilgiyle vs. sorunları yok. tam tersi bunlarla uzlaşma yapabilmek için bindir dereden su getirilebiliyor. o yüzden positivist-bilimci müslümanlar diyorum ben gülen cemaatinin entelektüel kesimine…o yüzden de sanata çok ama çok uzaklar!!!

  8. Yazan:amarat Tarih: Mar 24, 2010 | Reply

    Bir de filmin sonuna doğru Hocanın bir güneş olduğunu, ayçiçeklerinin güneşi takip ettiği gibi hocayı takip ettikleri, etmeleri gerektiğini minvalinde bir söz söylemişti. Gerçekten çok güzeldi.

  9. Yazan:MB Tarih: Mar 24, 2010 | Reply

    Selamlar Enver Bey

    Uzman kelimesini, gayri ihtiyari kullandım belki de. Kötü bir niyetim yoktu. Ancak bu konuyla ilgili yaptığınız tespitlere de tamamen katılıyorum…Hassasiyetiniz ve ince ruhunuz için teşekkür ederim…Sizin kadar ince düşünemedim. Sürçi lisan ettiysem özür dilerim…

    Fikirlerinizle, tespitlerinizle bir sinerji ortamı oluştuğu aşikar. Çok faydalı fikirler ediniyor ve sizden feyz alıyorum.

    Eleştirilerinizin çoğu hassasiyetiniz ve inceliğinizle ilgili…

    Yine de sormadan edemeyeceğim;

    positivist-bilimci müslümanlar diyorum ben gülen cemaatinin entelektüel kesimine…

    Kimleri kastettiğinizi bilmiyorum ama, eleştiriniz biraz ağır olmadı mı?

    sevgi ve saygılarımla
    Kardeşiniz MB

  10. Yazan:eg Tarih: Mar 24, 2010 | Reply

    sevgili mehmet kardeşim,
    uzman kelimesini kullandığınız için size sitem etmedim. iyi niyetinizden ise zerre kadar kuşkum yok. sadece o kelimeyi hiç sevmiyorum ve üzerime yapışmasından büyük bir rahatsızlık duyuyorum bunu söylemek istedim.

    gülen cemaatinin entelektüel kesimi olarak kast ettiğim büyük oranda zaman gazetesi ve samanyolu tv’de okuduğum-dinlediklerimdir(istisnaları da mevcut elbette ama genel olarak cemaat temsilcisi gibi gördüğüm yazarların büyük çoğunluğu için böyle bir fikrim var doğrusu.) yani benim kişisel gözlemim bu yönde. modernlikle hesaplaşma niyetinde olan değil, bir müslümanın ne kadar kolay modernleşebileceğini büyük bir marifetmiş gibi söyleyen insanlar bu insanlar çoğunluk, o yüzden liberaller çok büyük mevki kapabiliyorlar cemaat yayınlarında. zira liberal bir epistemolojinin “müslümancası” duyduğum gördüğüm şeyler… bunun da büyük oranda pozitivist olarak değerlendirilebileceği kanaatindeyim. sezar’ın hakkını sezar’a, tanrı’nın hakkını tanrıya veren bir zihniyet (aynen hıristiyanlık gibi) eninde sonunda modernlikle barışır ama hayatı bu derece ayırabilmek de belirli süre sonra tanrıya ait olan diye bırakılan bölümü de sezara ait kılar diye düşünüyorum. son tahlilde şunu söyleyeyim mehmet bahadır kardeşim:

    benim cemaate bağlı cemaatin okulalrında yetişen çocukların, gençlerin ahlakı konusunda onlara kefil olacak kadar güvenim tam.benim en yakın çevremde cemaate mensup ya da sempatizan denebilecek dünya kadar dost,arkadaş,akraba tanıdığım var. son tahlilde uzlaşmacı bir tür müslüman-modernliktir yaşanan şeyler. bu kimine göre iyi birşeydir, bana göre ise yozlaşarak uzlaşmak demektir… benim eleştirdiğim bu müslüman modernliktir. bu modernlği de bütünüyle epistemolojik tavır olarak ele alıyorum. yoksa insanların görünüm vs.sine bakarak değil! cemaatin önde gelen entelektüellerinin birçoğunun belki namuslarına kefil olabilirim ama duruşlarına değil! bunu da bir müslüman olarak söyleme gereği duyuyorum doğrusu.

  11. Yazan:MB Tarih: Mar 24, 2010 | Reply

    Sevgili Mehmet Yılmaz Bey

    Meseleleri o kadar güzel birbirine bağlıyorsunuz ki, bize fazla söz kalmıyor :)

    Ayy bu Müslümanlar da pek çirkin! Yazısında da belirttiğiniz üzere, yıllardır İmamlara ya da mütedeyyin sahıslara asimetrik psikolojik hareket yürütülüyordu..

    Bu film belkide 80 yıllık paradigmaları yerle bir ediyor. Eleştirilmesi çok doğal.

    En komik eleştiri de kanaatimce filmdeki Hocanın, F.Gülen Hocaefendi olduğu eleştirisi.

    Velev ki öyle…Kötü bişey değil ki bu…

    Hırsızları ıslah eden, hatta memur maaşını paylaşacak kadar sahip çıkan, ağzına kadar çalıntı mallarla dolu bir camiyi, normal haline dönüştüren, kulak kesen bir kabadayıyı yola getiren, herkese hoşgörüsü ve sempatisiyle kalbini ve gönlünü açan Hocaefendiye bu durumda Allah razı olsun demek gerekmez mi?

    İşte ideoloji, insanları ne kadar kör ediyor, en azından bir teşekkürü bile nasıl çok gördürüyor, görüyorsunuz değil mi abi ?

    İdeolojik saplantı, insanı düz mantık dahi kuramaz hale getiriyor…

    Katkılarınız, değerli yorumlarınız ve güzel tespitleriniz için tekrar teşekkür ederim…

    Sevgi ve dua ile…

  12. Yazan:sümeyye Tarih: Mar 27, 2010 | Reply

    çok saçma bir film….pişman oldum ben.

  13. Yazan:bulduk Tarih: Nis 10, 2010 | Reply

    Film bahsedildiği kadar çok güzel. Hatta Sayın Mehmet Bahadır az bile yazmış…Filmden sonra bütün seyircilerle kucaklaşmak hissi uyandı bende.Tek kelimeyle mükemmel…

    Teşekkürlerimle…

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin