RSS Feed for This Post

Bu Mehmet mi Bize Silah Çekecek?

Ramazan Akkır

Ordunun siyasete ve sivil hayata müdahale ettiği veya etmeyi amaçladığı bir ülkede yaşıyoruz. Ordunun varlığını ya da gölgesini hissetmediğimiz günlerin sayısı oldukça az. Silahların gölgesinde yaşıyoruz ve sıklıkla Genelkurmay Başkanı’nın tehditkar ve öfkeli sesiyle karşılaşıyoruz. Türkiye’nin kaderi, sabah erken uyananların/kalkanların darbe yapmaya giriştikleri bir ülke mi olmaktır, bu ülkeyi korumak ve kollamak gerekçesiyle sivil hayata müdahale ne kadar meşru ve anlamlıdır, daha da ötesi Silahlı Kuvvetler bu ülkeyi kimlerden koruyup kollayacak ve bizler daha kaç kez tank sesleriyle uyanacağız?

Sosyolojik olarak, Türk ordusunun tarihsel mirasının üç ana öğesi bulunmaktadır: Birincisi Osmanlı imparatorluğunun yükseliş döneminin kaynaklık ettiği devlet-ordu özdeşliği, ikincisi 19. yüzyılın reformlarını üstlenmeleri, üçüncüsü ise cumhuriyet dönemi ile beraber kışlaya giren ancak devlet güvenliğinin tehlikeye düştüğünü hissettikleri(!) anda sivil siyasete müdahale etmeleridir. Ordu-siyaset ilişkisi dolayımında cumhuriyetin kısa tarihini, ordunun sıklıkla siyasete ve sivil hayata müdahale ettiği yıllar olarak anlamlandırabiliriz. Kısacası, eline silah alan birçok kimsenin darbe yapmayı planladığı ya da fırsatını bulunca yaptığı bu ülkede devleti korumak ve kollamak amacıyla siyasete müdahale edildi. Weber’in ifadesiyle, “bir kez tam olarak kurulduktan sonra artık ortadan kaldırılması en zor sosyal yapılar”dan olan ve siyasal-toplumsal alanı yeniden dizayn etmeye çalışan ordunun etrafındaki sırrı faş eylemek zorundayız.

Düşününüz, bu ülke, seksen yıl gibi kısacık ömründe kaç darbe ya da darbe teşebbüsü gördü? 27 Mayıs Darbesi, 12 Mart muhtırası, 12 Eylül darbesi, 28 Şubat post-modern darbesi, 27 Nisan e-muhtırası, Talat Aydemir vakıası, Eldiven, Sarıkız, Ay ışığı planları, Kafes eylem planı ve Balyoz… Ve haberdar olmadığımız nice planlar.

Ak Parti İktidarını devirmek amacıyla tasarlanan ve en kanlı  darbe planı olarak da kabul edilen Balyoz planı neleri içeriyor? Fatih ve Beyazıt camilerinin en yoğun olduğu Cuma namazı sırasında bombalanması, cübbeli ajanlara Hava müzesinin bastırılması, Türk jet uçaklarının düşürülerek pilotların şehit edilmesi ve ardından Yunanistan’ın tahrik edilmesi, sıkıyönetimin ilan edilmesi, halkın ve Alevilerin kışkırtılması gibi eylemleri içeriyor. Burada şu soruyu sormak kaçınılmaz: sivil siyasetin ve toplumun üzerinde tıpkı “Demokles kılıcı” gibi sallanan ordu kimin ordusudur?

Sayın Başbuğ’un o öfkeli ve tehditkâr bir üslupla sormuş olduğu soruyu ben de sormak istiyorum. “Allah Allah diye taarruz eden bir ordu cami bombalar mı?” Evet, her fırsatta dinsel kaynaklı şehit söylemini kullanan ordu, gerçekten peygamber ocağı mıdır? Ya da kendisini peygamber ocağı olarak topluma sunan bir kurum, anası bacısı başörtülü veya babası sakallı olduğu gerekçesiyle toplumu fişleyebilir mi? Bu tavır,  kendini meşrulaştırmak için her fırsatta dini retoriğe başvuran bir kurum için halkın değerlerine karşı savaşmak anlamına gelmez mi?

Bu zor zamanlarda siyasi hükümete, yakın tarihimizin en trajik konuşmalarından birini hatırlatmak istiyorum: 24 Mayıs 1960 Salı akşamı, Demokrat Parti’nin son zamanlarıdır… Harp okulu öğrencilerinin yürüyüşünden kısa bir süre sonra… Yüksek rütbeli generallerinin rejime ve hükümete bağlılıklarını bildirdikleri günler… DP milletvekili Mükerrem Sarol’un Başbakana, yaklaşan tank seslerinden ve askeri müdahaleden bahsetmek istediği akşam… Başbakanlık Konutu’nda Sarol ile Adnan Menderes arasında geçen konuşma… Beyaz ihtilalin kahramanı Menderes, “Doktor” der kadim dostuna “Bu Mehmet mi bize silah çekecek? Bu Ahmet mi bize ateş edecek? Ve o asker, o Mehmet birkaç gün sonra seçimle iktidara gelen ülkenin başbakanına silah çeker… Ardından kısa bir süre sonra idam eder.

İçinde bulunduğumuz süreç göstermiştir ki, devleti korumak ve kollamak mottosuyla siyasal sistemin altını oyan bir kuruma dönüşen silahlı kuvvetler, milletin değerleriyle barışmak yerine savaşmayı ve toplumu kamplara bölmeyi tercih ediyor. Bu dramatik durum karşısında siyasete düşen, siyasal yelpazede ordunun yerini liberal demokratik dünyanın ruhuna uygun olarak yeniden tayin etmek olmalıdır. Modern demokrasilerde ordu, sivil siyasetin denetimindedir. Genelkurmay Başkanı doğrudan başbakana bağlı olmaktan çıkarılmalı ve Savunma Bakanlığı’na bağlı bir kuruma dönüştürülmelidir. Yine Başbuğ’un sıklıkla vurguladığı, “Silahlı Kuvvetler demokrasiye ve hukuk devletine bağlıdır” söyleminin gerçeklerle uyuşması için ordunun sivil siyasetten elini eteğini çekmesi ve siyasetçilerden ‘rol çalmayı’ bırakması gerekmekte. Bu tarihi eşikte hükümete düşen, orduyu siyasetten uzaklaştıracak kapsamlı bir reform programını hayata geçirmek olmalıdır.

Son olarak ordu ile siyaset arasındaki gerilim, Türk siyasetinin ve toplumunun geleceğini belirleyecek bir etkiye sahiptir. Bu bağlamda darbeler, siyasal ve toplumsal hayatı kısa devre yaptırmanın yanında orduyu güçsüzleştir, etkisizleştirir. İttihat ve Terakki tecrübesini akıllardan çıkarmamak gerek. Ayrıca bir ordu için, seçimle iktidara gelen bir hükümete yön tayin etmeye veya toplumun belli bir kesimine haddini bildirmeye çalışmak tek kelime ile trajedidir ve modern dünyada böyle kurumlar meşruiyetini kaybeder. Kısacası, ordunun modern demokratik zihniyeti benimsemesi ve halkın değer ve tercihleriyle barışık bir kuruma dönüşmesi zorunludur.

(Bu yazı  haftalık özgün duruş gazetesinin 24. sayısında yayınlanmıştır.)

 

 

… Bu makale ilginizi çektiyse…

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Normal bir ordu kaynaklarını emrinde olduğu milletten sağlar… Efendisi olan bu milletin gönüllü katkısıyla silah alır, asker toplar, YABANCI DÜŞMANLA savaşır.

Normal ordular efendilerini yani milleti, o milletin vatanını korurlar ya da ganimet getirebilecekleri ülkeleri işgal ederler. Yine efendilerinin emri ve izniyle yaparlar bunu.

Anormal ordular ise üniformalı eşkıyalardır. Disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler. Üniformalı eşkiyalar ülkenin zenginliklerini tüketirler, geleceğini mahvederler.

Kendisini ülkenin sahibi zanneden üniformalı eşkıyaların hakim olduğu ülkeler yabancı orduların işgali altında gibidir. İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek  KORKU PROPAGANDASI yaparlar.

Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler.

Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

  1. 3 Yorum

  2. Yazan:suat Tarih: Şub 24, 2010 | Reply

    evrensel demokrasi ve insan haklarına uygun bir yazı.eleştirilecek hirbir yanı yok.hala “yok ben eleştireceğim “diyen varsa,lütfen kafasını kumdan çıkarsın

  3. Yazan:Harun BERBER Tarih: Şub 26, 2010 | Reply

    ordunun darbe hevesi olabilir. zaten tüm dünyada geçmişte elinde üstün güç olarak silahlı olan bir kurum egemenlik kurmak için harekete geçmiştir fakat önemli olan hem askerin hem nilletin kendini yıpratacak faaliyetler içerisine girmemiş olmasıdır. önemli olan herkesin kendi işinin bilincinde olarak hareket etmesidir. ordu bu millet için vazgeçilmezdir ama halk olmasa da ordu gereksizdir. herşey milletin menfaati ve cıkarı adına olmalıdır. darbe her ne amaçla olursa olsun yanlıştır.

  4. Yazan:ali duman Tarih: Mar 1, 2010 | Reply

    en kısa sürede ordu olması gereken çizgiye çekilmeli, gırtlağına kadar batmış olduğu siyasetten arındırılmalıdır.

    ayrıca ordu hızlı bir şekilde profosyonelleştirilmeli, kuru kalabalıktan oluşturulmuş yapısının yerine en fazla 200 bin kişilik, hızlı teknolojik, savaşı bilimsel olarak sürdürebilecek profosyonel orduya geçilmelidir.

    genelkurmay başkanlığı başkomutan olan cumhurbaşkanının karargahıdır, genelkurmay başkanı ise başkomutanın yardımcısı olup, komuta eden değil, savaş planları hazırlayan, mevcut planları geliştiren ve başkomutanın emrinde olan bir karargah subayıdır, bu haliyle devlet içinde devlet görüntüsü verilmekte olup, genelkurmay başkanı siyasi iradeye bağlı değilmiş gibi davranmakta, yargı dokunulmazlığı, elinde bulundurduğu silahlı gücü ile bir nevi padişahlık saltanatı sürdürmektedir.

    yargısal dokunulmazlığını kaldırmak için askeri mahkemeleri, sadece disiplinle ilgili suçlara bakan mahkemeler haline dönüştürülmeli, askeri yargıtay ve askeri yüksek idari mahkemesi fesh edilmelidir.

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin