RSS Feed for This Post

Darbeciler Niçin Kapitalizme Düşman?

[1 Şubat 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

“Balyoz” kodlu darbe planının içinde en çok ilgi çeken kısımlar, haliyle, “cami bombalama” ve “kendi uçağımızı düşürme” gibi yaratıcı fikirler oldu. Ancak planın bir başka ilginç yönü daha var: Darbeci subayların “gerici hükümeti” devirdikten sonra kurmak istedikleri ekonomik düzen.

Bu düzen, serbest piyasanın baltalanmasını, yabancı sermayenin kovulmasını, büyük şirketlere el konmasını, özelleştirilen kuruluşların da yeniden devletleştirilmesini öngörüyor.

Son günlerde bazı yazarlar işin bu yönüne dikkat çektiler. Taraf yazarı Cemil Ertem, “Balyoz’un Ekonomi-Politiği” başlıklı yazısında “Balyozcular’ın ortodoks ‘sol’ bir parti programından fırlamış anti-piyasacı programla arz-ı endam ettiklerini” belirtti. Türkiye Komünist Partisi yahut İşçi Partisi’nin bile bu kadar “cesur ve radikal” olmadığını söyledi.

Liberal düşüncenin öncülerinden Atilla Yayla hoca da Zaman’da yayınlanan “Balyoz’daki Nasyonal Sosyalizm” başlıklı yazısında aynı gerçeğin altını çizdi. Darbecilerin, “devlet mülkiyetinin yaygınlaşmasını ve devletin olmayan mülkiyetin de tam bir devlet kontrolü altında tutulmasını” istediklerini vurguladı.

Bence bu gerçek üzerine biraz durup düşünmek ve “Allah, Allah, bu darbeciler niçin bu kadar anti-kapitalist” diye bir sormak lazım.

Özellikle de solculuğu hararetle benimseyen kimi “İslamcı aydın”larımızın ve giderek “İslami komünizm” çizgisine yaklaşan Saadet Partisi’nin sorması lazım bunu.

Ben kendimce bir cevap vereyim: Darbeciler anti-kapitalisttir, çünkü özel mülkiyet, serbest ticaret ve girişim özgürlüğüne dayanan bu ekonomik sistem, “siyasi özgürlüğün” ve dolayısıyla da demokrasinin zeminidir.

Zaten o yüzden bugün dünyadaki demokratik ülkelerin hepsi aynı zamanda kapitalisttir. (Bu sistemin oluşturduğu ekonomik eşitsizlikleri dengelemek için “sosyal devlet mekanizmaları” ya da “sosyal toplum ahlakı” geliştirmişlerdir, o ayrı.)

Aynı sebeple bugün dünyadaki bütün dikta rejimleri, bir şekilde anti-kapitalisttir. Yani piyasa ekonomisini ya tümden reddeder, ya da bir şekilde kısıtlarlar.

Çünkü piyasanın, mülkiyetin ve girişimin serbest olması, “devlet”in gücünü sınırlar. Oysa dikta demek, devletin her şeye hakim olması demektir. Mussolini’nin dediği gibi, “her şey devlet içinde olacak, hiç bir şey devletin dışında kalmayacak ve hiç bir şey devlete karşı olmayacaktır.” Her şeye hakim olan bu dev anasının tepesinde de, elbette, bir Duce, bir Ulu Önder, yahut bir Tek Parti oturacaktır.

Bizim ülkemizde 1930′lu yıllarda kurulan (ve kalıntıları hala tepemizde “balyoz” sallayan) Tek Parti diktasının da anti-kapitalist olması hiç tesadüf değil, bilakis eşyanın tabiatı gereğidir. Recep Peker gibi Tek Parti ideologları, İtalyan Milli Faşist Partisi’nden ödünç aldıkları “korporatizm” doktrinini, “devletçilik” ve “halkçılık” diye isimlendirerek Altı Ok’a dahil etmişlerdir.

Korporatizme göre, tüm toplum bir “organizma” gibi uyum içinde çalışacak, bu uyumu da Kadir-i Mutlak devlet kuracaktır. Bu devletin egemenleri, tüm ekonomiyi yönlendirecek, mesela hangi toplumsal kesimlerin semirtileceğine karar vereceklerdir. Böylece “yeşil sermaye” filan gibi sorunlar da hiç yaşanmayacaktır.

Allah’tan Türkiye üç önemli liberalleşme dönemi yaşamıştır da, korporatizm geriye itilmiş, serbest piyasaya alan açılmıştır. (Menderes, Özal ve şimdi de AK Parti dönemleri.) Her üç dönemin de liderleri hem “irticayı cesaretlendirmekle” hem de “ülkeyi kapitalizme peşkeş çekmekle” suçlanmışlardır.

Oysa meselenin özü, ülkenin tümünü zaten en baştan kendisine “peşkeş çekmiş” olan bir kadronun “serbest rekabet”e olan direnişidir.

…Bu makale ilginizi çektiyse…

Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…

Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.

Buradan indirebilirsiniz.

 

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın” çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda. “Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitapta liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.

Share on Facebook

2 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 16 Yorum

  2. Yazan:toruk Tarih: Şub 2, 2010 | Reply

    24 Ocak 1980 kararlarından sonraki darbede kıyak yapmış o zaman darbeciler.

    Hadi bu seferlik ses çıkarmayalım demişler. Serbest piyasayı idare edelim 20-30 sene ondan sonra tekrar devletçi politikalara geçeriz demişler. İleri görüşlü adamlarmış.

    2.Liberalleşme dönemini darbeye mi borçluyuz(!)? Yoksa darbe araya mı sıkışmıştı o zaman?

    Bir simyacı edasıyla birleştiriyor malzemeleri sayın Akyol.

  3. Yazan:eg Tarih: Şub 2, 2010 | Reply

    “Bence bu gerçek üzerine biraz durup düşünmek ve “Allah, Allah, bu darbeciler niçin bu kadar anti-kapitalist” diye bir sormak lazım.

    Özellikle de solculuğu hararetle benimseyen kimi “İslamcı aydın”larımızın ve giderek “İslami komünizm” çizgisine yaklaşan Saadet Partisi’nin sorması lazım bunu.”

    bu mantık kemalistlerin mantığına çok yakın bir mantık. çoğu kemalist mesela kürt sorununda kimi istekleri pkk’nın istekleriyle benzeşiyor diye kimi demokratları pkk’lı olarak yaftalar ya, mustafa akyol da benzer bir mantık kurmuş. darbeciler antikapitalist; o zaman tüm anti-kapitalistler özgürlük düşmanıdır gibi garip bir akıl yürütme… ilginç. ben de anti-kapitalistim. sabahtan beri düşünüyorum, acaba bende de gizli bir darbecilik mi mevcut diye…kendimden korktum valla!

  4. Yazan:Tayfun Tarih: Şub 2, 2010 | Reply

    Anti-kapitalizm konusunda samimi olamazlar. Muhalefetteyken, iktidarda değilken söylenen kulağa hoş gelen ama içi boş, uygulanabilirliği olmayan, hayali siyaset anlayışı iktidara gelince, iş başa düşünce reel iç ve dış politikaya döner, ”konjonktüre uyum sağlar”. Örneğin, Devlet Bahçeli’nin içinde bulunduğu hükümetin Abdullah Öcalan’ı asamaması, yabancı yatırımların sol hükümetler döneminde de olması. Bunların nihai maksatları iktidarı ve dolayısıyla gücü ele geçirmek. Bu maksadı gizleyip, halka şirin görünmek için gerçekleştirilmesi imkansız şeyleri savunuyormuş gibi görünüyorlar. Elbette ki gücü ele geçirdikten sonra söylediklerini unutacak, kendi kapitalizmlerini, kendi burjuva sınıflarını oluşturacaklardı. Şimdikinden farklı olarak farklı ülkelerle işbirliği yapacak, farklı ülkelerin Türkiye’ye sermaye yatırımına olanak sunacaklardı. Medyayı da otoriter bir baskıyla ellerinde bulundurup halkın bu gerçekleri görmemesini sağlayacaklardı. Toplumu da bol alkol ve uyuşturucuyla uyutup, etkisiz, tepkisiz hale getireceklerdi.

    Ben bir kötü niyetli kapitalist ülke olsam (evet, kapitalizm kötü bir şey değildir, ancak onu kötüye kullananlar vardır, doğru düzgün uygulayanlar vardır) benim dışımdaki bütün ülkelerin komünist olmasını isterim. Türkiye gibi nasyonal sosyalist ülkeler benim için bulunmaz hint kumaşı olur. Çünkü bu ülkelerin halklarına ürünlerimi pazarlamak, onları ürünümü almak için ikna etmek zorunda kalmazdım. Kendi yerleştirdiğim, sorgulanamayan, eleştirilemeyen, büyük ihtimalle ülkelerini büyük belalardan tek başına kurtarmış, ulu önderleriyle el altından anlaşıp, üst düzey yöneticileri de yemleyip, ürünlerimi devlet eliyle halklarına sattırırdım. Aslında kapitalizmle komünizm birbirini destekler. Bir ülke kapitalist olur, diğeri komünist, aralarında göstermelik bir mücadele olur, ama nedense hiç sıcak savaş olmaz. Kapitalizme karşıyım, komünizmden yanayım diyenler komünizmin aynı bokun laciverdi olduğunu görememekteler. Yıllardır okudukları yalan dolan dolu tarihi ısrarla savunmaya, o tarihin kendi içinde barındırdığı çelişkileri görememeye (veya görmezden gelmeye), batı dünyası bile artık kapitalizmle komünizmin arasındaki mücadelenin danışıklı dövüş olduğunu kabul ederken bizdeki komünistler ısrarla bu gerçeğe direnmeye, ve halkın bu gerçeği algılamasını, öğrenmesini engellemeye çalışıyorlar. Asıl yabancı sermaye yanlısı, asıl kötü anlamda kapitalistler bu darbeyi yapanlar ve onları yönlendirenlerdir. Türkiye’nin en büyük 2 kulesinin İş Bankası kuleleri olduğunu takdirinize sunarım.

    Saygılar

  5. Yazan:MY Tarih: Şub 2, 2010 | Reply

    “ilginç. ben de anti-kapitalistim. sabahtan beri düşünüyorum, acaba bende de gizli bir darbecilik mi mevcut diye…kendimden korktum valla!” (EG)

    :))

    Abi haklisin, bu tür akil yürütme(?) sakat, “ya öylesin ya da böyle” demekten öteye gidemiyoruz.

    Ancak ilginç olan bir baska nokta (bilmem katilir misin?) Müslüman aydinlarin ve genel olarak aydinlarin bu konudaki tembellikleri.

    Açayim: Eliaçik, Akyol, Bengisu ve bir isim daha bir iki hafta önce Kanal Türk’te Islam-Kapitalizm muhabbeti yaptilar. Eliaçik israrla Komünist-Islam(!) tarzi bir seyi savunuyordu. Sanki insanlar vicdanlarini, ahlâkî sorumluluklarini devlete transfer edebilirmis gibi!

    Hatta mealen “zengin Müslüman olmaz” gibi bir söz sarfetti. Akyol zengin Müslümanlarin meselâ medya dünyasinda varlik gösterebilecegini, Müslüman halkin sesini duyurabiecegini vs söyledi. Artik X gazetesi veya Y dergisi seviyeisne inmezsek temelde hakli bir argüman.

    Tabi sadece Akyol’a veya MÜSiAD baskanina degil genel olarak Müslüman Liberallere yönelttigin elestirileri biliyorum ve çoguna katiliyorum.

    Ama anti-liberal ve/veya anti-Kapitalist Müslümanlarin artik bir model önerme vakti gelmedi mi sence?

    Kemalist bir ulus-devlet ile Iran tarzi bir din-devlet bence ayni kapiya açiliyor, zulüm doguruyor. çünkü gerek “ulus/köken” gerekse “din/iman” son derecede dinamik hisler. 10 yil önce inandigim gibi inanmiyorum. 20 yil sonra kim bilir nasil olacak din ile iliskim?

    Bir tek ben böyle iken devlet denen KATI MAKiNE 70 milyona hizmet etmek için nasil ve hangi dine, imana, vicdana odaklanacak?

    Fakat liberalleri de tembel buluyorum. Onlar da diyorlar ki “eh madem herkes farkli, hiç ahlak, etik, vicdan olmasin, herkesin ki kendine, piyasa belirlesin herseyi” bu ta tam bir saçmalik. çevre kirliligini mi alsam, bitmeyen savaslari mi? Ekonomik krizleri mi? Ne istersen onu.

    simdi elde ne var?

    Komünist/Fasist/kemalist/humeynist/vahabist… merkezi güç (ekonomik ve siyasi) tam bir totaliter rejim doguruyor.

    liberallerin TAM SERBESTLiK ülküsü teoride bunun tam tersini hedefliyor ama insanlarin (nefislerinin) para ve güç hirsi piyasa yoluyla aklandiktan(!) sonra yine bizi katliamlara, savaslara, çevre felaketlerine götürüyor.

    Demek ki Humeynizmin ve Vahabizmin gölgesinden çikacak “harbiden Islam’a uygun” bir sistem önermek gerek. Yoksa Müslümanlar daha uzun zaman iSTEMEZÜK makaminda takilip kalacaklar korkarim :)

    Ama böyle “harbiden Islam’a uygun” bir sistem bugüne kadar üretilemediyse belki de Müslümanlar dinlerini harbiden bilmiyorlar veya Islam’in temel ilkelerinden yola çikarak ezbere degil akla ve vicdana dayanan bir yorum yapacak kapasitede degilller!

    Böyle bir sistemi Müslüman olmayanlara da benimsetecek diplomasi, iletisim, bilgi birikimi ise ortalarda hiiiiç görünmüyor :(

    teknolojinin yüzünden (ve sayesinde) menzili artti herseyin, para silah, dayanisma ve fuhus isik hizinda hareket ediyor yeryüzünde. Müslümanlar adaletle yönetilmek istiyorlarsa bütün dünyada adaletin hakim olacagi bir düzen kurmak zorundalar. Veya “ötekilerin” ehveni serine razi olmaya devam edecekler.

  6. Yazan:cengiz maçoğlu Tarih: Şub 2, 2010 | Reply

    Akyol BEY;
    yeni bir dünya mı keşfettiniz bizden habersiz? Darbeciler anti kapitalistmiş, inanarak mı yazıyorsunuz yoksa ironi mi yaptınız:) Ben sizin sahiden kapitalizmden ne anladığınızı merak ediyorum, asgari kapitalizm bilgisi olan biri bu kadar keskin bir çıkış yapmaz diye düşünüyorum. Kapitalizmin ülkemizde gelişim seyrinden habersiz sallıyorsunuz. Bizde kapitalizmin gelişmesi burjuva sınıfının devrimci dinamikleriyle gelişmiş değil, dışardan ithal asker ve bürokrasinin kabul ettiği kadar adına ya kapitalizm öncesi ya da devlet kapitalizmi dediğimiz bir tür mülkiyet anlayışıyla gelişti ki sınıfsal temsili şehirleşmiş ağalar bürokrasi ve ordudur. Bu sınıfsal zeminin siyaset arenasındaki koruyucusu ise güdük yasal partiler, değişik klikler ve tüm bunların üstünde askeri diktadır. O bilindik devrimci dinamiğinden yoksun olan burjuvazi güdük kaldığı için askeri yöneten sermaye değil, sermayeyi yönlendiren asker terminolojisiyle açıklıyoruz devlet kapitalizmini. Sermaye değişik siyasi bloklara ayrıldığı için kendi içinde bloklar arası bir denge sağlayamadı, uzun bir zamandır asker ve bürokrasinin destek verdiği klikler tekeller hakim sermaye oldular. Ordu içindeki cuntacıların temsil ettiği sermaye yaklaşımları da belirli gruplara yakınlıkları ve uzaklıklarıyla ekonomik hayatımızı belirlediler. 12 eylül ekonomisi anti-kapitalist olmadığı gibi oligarşik eğilimler taşıyan bir tür kapitalizmdir. balyoz diye bilinen cunta ekonomisi ise 12 eylülün iflas etmiş ekonomik anlayışına sil baştan yaparak yeni zenginler, orta sınıflardan evrilmiş yeni zenginler yaratmayı hedefler, planlarda her ne kadar devletçi yan ağır bassa da bu daha çok ideolojik argumantasyon şeklinde ifade edilmiştir”Darbeciler anti-kapitalisttir, çünkü özel mülkiyet, serbest ticaret ve girişim özgürlüğüne dayanan bu ekonomik sistem, “siyasi özgürlüğün” ve dolayısıyla da demokrasinin zeminidir.” bunu söylediğiniz an çok gülünç olursunuz, uluslararası tekellerin zayıf ülkelerdeki her girişimini ilahi bir inançla destekliyor tezine katılırsınız ki bu sizi vijdansız yapar. Weber’in “protestan kapitalist kesinlikle öbür dünya kaygısıyla saf ahlakçıl anlayışla yatırım yaptığına” inanıyorsanız çok sefil bir düşünce olur, zamane Protestan ahlaklı kapitalisti bol verdi dallandı budaklandı bugünkü mega eğlencelerin mega partilerin mega ahlaksızlıkların kapitalisti olup çıktı:) konu epey dağılacak gibi oluyor ki siz de baştan sona yazınızda bir ton kafa karışıklığı ve zihin bulandırıcı üslubunuzla güya darbeciler üzerinden sosyalist öğretileri hedef almışsınız ama kapasite yetmemiş tabi:) 1…Türkiyede kapitalizmin adı Kemalizm ve darbe ekonomileridir, milli argumantasyonla başlar Özal liberalizmi olarak tarif ettiğimiz yeni sermaye grupları oluşturma eğilimine kadar gider. 2…her darbe kendi milyonerini yaratır gerisi hitlerin nasyonel sosyalist ekonomisidir…(demogojidir yani) 3… Türk liberalleri aslında sosyalist öğretileri değil devlet kapitalizmini ve bürokratik sosyalizmi eleştirmiş ama sosyaslizmi eleştirdiklerini sanıyorlar.( sosyalizm ekonomik olarak asla devlet eğilimini ön görmez, her sınıftan her meslekten gönüllü komunal birlikteliklerden binlerce ekonomik merkez yaratmayı hedef alır ve devleti eritir.) 4… Türkiş tipi liberalizm askerci doktrin karşıtı bir başka sermayenin güdük versiyonudur,(liberalizmi biz hayatın her alanında devrimci düşünceler olarak biliyoruz ki tekellerin dengeciliği garanti değildir her daim geçici dengelerdir ve bu dengelerin bozulması halinde ya dünyada savaşlar çıkar ya da darbeler olur.) 5…Türkiş tipi liberalizm eğer sizin bu güdük düşüncelerinizse omurgasızdır.(ama ben daha omurgalı liberaller bilirim sağlam eleştiri yapan) 6…darbeci eğilim sahibi solcular neyse siz de bir başka eğilim açısından hemen kabulcü düşünceye sahipsiniz bunu biliyor musunuz? 7… ekonomik hayatımızda darbeci sermayede görüldüğü üzere işçi yine haklarından yoksun işçidir kapitalist yine kapitalisttir, AKP ile birlikte bu gerçeklik değişmedi, değişmesini beklemek de saflıktır… 8… sahiden yazdıklarınıza inanan birileri varsa darbecilerden daha büyük bir zihin tutulmasına uğramıştır. Borges, bazı öykülerinde kapitalizmin yarattığı para canavarı tiplerden söz eder onların kullandığın jargondan söz eder, üçkağıttan söz eder, o yazılarda sizi de “mulatto” olarak görüyorum.

  7. Yazan:BetuL Tarih: Şub 2, 2010 | Reply

    Yazinin sonu bana Istanbul’u gezerken Menderes’in ve Ozal’in mezarlarini uzaktan gordugumde ucuncusu de Erdogan olmaz insaalah deyip dua ettigimi hatirlatti.

  8. Yazan:cengiz maçoğlu Tarih: Şub 3, 2010 | Reply

    Şimdi gelelim CHP ve MHP gibi dandik partilerin tekel işçileri karşısındaki pozisyonuna; en az 35 yıldır ülkesinin bodrum katında yürütülen kirli bir savaşın açık despot tarafları güya işçilerden yanaymış da hedele hödele:) oysa bu savaşın varlığı başlı başına işçilere yoksullara onların eğitim ve sağlık hizmetlerine toptan bir faturadır, bu sorunların çözümünden uzak durmak demek o işçilerin emeğini gasp etmekle aynı anlama gelir, işçi hır çıkarırsa , evet tarihte kazanılmış tüm sendikal ve sosyal haklar kesinlikle işçinin hır çıkarması sonucudur, 1970lerde bile işçilerin sosyal hakları iş hakları müthiş ilerdeydi 12 eylül geldi vatandaşına karşı savaş ekonomisi politikalarını uyguladı hiç bir tedbir almadan Özal tipi liberal eğilimler gelişince devlet iki arada bir derede bocaladı… Piyasa kuralları belirlenirken normalde işçiler ve işverenler arasında hükümetler hakem rolünde olur ama bizim gibi kaderciliği çalışma hukuku yapmış bir Türkiş tipi liberal sistem işçinin de canına okumuş küçük patronun da:) ancak Doğan ekonomisi ve benzeri ekonomiler güçlenmiş…(günümüz Türl tekellerini darbeler yarattı)
    Şimdi de gelelim grev bir hak mıdır değil midir? 250 yıl öncesinde ilk fabrikaların ortaya çıkışından itibaren bu fabrikalarda çalışacak insana ve emeğe ihtiyaç duyuldu, bir ton çatışma savaş ve kan pahasına grev bir hak olarak kazanıldı ve grev sayesinden işçiler sağlık ve sosyal hak elde ettiler, hatta kimi işçi ideologları “üreten biz, yöneten de biz olmalıyız” şiarını benimseyip işçileri iktidarın sahibi yapma ya da iktidara ortak yapmak amacı güttüler..işverenler MAX WEBER in iddia ettiği Protestan ahlakıyla değil işçilerin bu direnişi karşısında göçmen kadın ve işçileri bu haklar dışında çalıştırdılar.bazı işçilerin haklarının ödenmemesi durumunda makineleri kırıp parçalamaları karşısında patronlar işçilerle toplu sözleşme sendika ve grev hakkı konularında devletleri aracı yaparak uzlaşmaya çalıştı…veeee 1 mayıs 1886daki Chicago grevi tüm dünya işçi sınıfının bu hakkı kazanmasının yolunu açacaktı… 1.Dünya Savaşı sırasında işçi önderleri milliyetçilik ve vatanseverlik üstünden yürütülen bir savaşın kendi savaşları olmadığını iddia ettiler Rusya’da savaş karşıtı blok büyüyerek bir devrim yaptı… İç devrimlerden korkan devletler ve patronlar iş saatini 8saate düşürmek ve SSK gibi haklarla işçilerle yine uzlaşma yoluna gitti… Ve artık grev hakkı sadece günümüzde Türkiye’de tartışılan bir konudur oysa bu hakı Avrupalılar 100 yıl önce tartışmışlardı…
    Şimdi gelelim bizim ülkenin grev tarihine cumhuriyetten hemen sonra Avrupa’daki bu gelişmeler Atatürk ve ekibini korkutmuş yoğun bir milliyetçilik ve ırkçılıkla ülke gündemi işgal edilmiş 1933te grev kelimesini kullanmak bile suç sayılmış grev ve grevi teşvik eden her türlü yazı ve teşvike ağır cezalar getirilmiş, DEMOKRAT parti, grev hakkı tanıyacağı sözüyle işçilerden oy almış ama o da Mustafa Kemal gibi aynı yasağı sürdürmüş, 1961 yılında işçi desteğini kazanmak isteyen darbeciler grev hakkını anayasal bir hak olarak tanıdıysa da işçi statüsü için bir düzenleme yapmadı ve toplu iş sözleşmesi ve lokavt hakkı kanunu çıkararak işçilerin yine canına okumuş bir darbe gerçeği gözümüzün önündeyken nasıl darbeciler anti kapitalist oluyor sayın AKYOL EFENDİ…1965teki Kavel işçi direnişi sonucu hükümet grevi yeniden tartışmış ve yasalar çıkarmıştır…grev hakkını kullanan işçilerin karşısına Adalet Partisi ve MÇP gibi sağcı partiler çıkmış sürekli demagojik milliyetçilikle asker ve mit in desteğini almış, işçiler üzerine terör yapılsa da 71 Tariş işçi direnişi ve benzeri direnişler karşısında umulmadık haklar tanınmak zorunda kalmış ve darbeci ordunun başa geldiği 13 eylül sabahı ilk iş olarak grev hakkı kaldırılmış. her türlü kanunsuzluk yapılarak çocuk işçi çalıştırma başlamış…. ve işte günümüz hükümetleri Sevgili Cemile Bayraktar’ın deyimiyle bu ağaca çıkan keçi atalarına baka baka oğlaklığı örendiler:))

  9. Yazan:HAKAN YILMAZ Tarih: Şub 3, 2010 | Reply

    Cumhuriyetin temel değerleri, milli birlik ve toprak bütünlüğü tehlikeye girdiği an; TSK görevini yapacaktır. TSK, gerektiğinde ANAYASAL GÖREVİ OLAN Cumhuriyeti koruma ve kollama görevini YERİNE GETİRECEK VE GETİRMELİDİR DE.

    Laik, demokratik devleti içte ve dışta her türlü tehlikelere karşı korumak ve savunmak darbecilikse evet ben darbeciyim.

    Peki ben anti kapitalist miyim? Asla. Kapitalist bir Türkiye’den yanayım. Devletin ekonomiden tamamen çekilmesinden yanayım. Laissez faire (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) sistemini sonuna kadar destekliyorum.

    Demek ki benim gibi liberal Kemalist düşünen insanlar da varmış. Mustafa Akyol’a selam olsun.

    MY demiş ki:

    Kemalist bir ulus-devlet ile Iran tarzi bir din-devlet bence ayni kapiya açiliyor, zulüm doguruyor.

    Tam tersine Sn. MY.

    İran’daki totaliter, bağnaz devlet yapısıyla; çağdaş laik demokrat Türkiye’yi nasıl bir tutarsınız? Ulus devlet sistemi; Türkiye’nin özel şartları, Kürt sorunu, terör, bölünme tehlikesi vb. nedenlerden dolayı olmalı. Hiç kusura bakmayın; Türkiye’nin coğrafyası ABD gibi değil. Türkiye; ulus devlet sistemi devam etmezse ortalık kan gölüne döner. Etnik çatışmaların, din mezhep kavgalarının önü alınamaz. Bir de bu açıdan bakmayı deneyin.

    Hafızanızı zorlayın Sn. MY. Yugoslavya’yı bölen şartları yeniden inceleyin.

    Ulus devlet olmayan ABD’nin bile bölüneceğini bilim insanları tarafından dillendiriliyor. ABD gibi süper güç bile bölünüyorsa; Türkiye hayli hayli bölünür.

  10. Yazan:Olcayto Tan Haskol Tarih: Şub 4, 2010 | Reply

    Hakan bey laissez faire’den yana olunca liberal olunmuyor.Alt yapı olarak kapitalizmi benimsemiş oluyorsunuz o kadar ama liberalizm özünde bir “ahlak felfesidir.”

    Ve bu felsefe resmi kanalların rejim garantörlüğünü yapmasını mutlak bir suretle red eder.

    Yani liberalizmde milli bütünlük gibi bir kavram yoktur dahası bu kavramı anayasal yetkilerle koruması gereken bir orduda yoktur.

    Adamlar “tek dünya devleti” diyor siz milli bütünlük diyorsunuz liberalizmde bu bütünlük sınırların kalktığı bir dünya ile elde edilmeye çalışılır.

    Onlara göre sınırlar, bayraklar, milletler ve ulus devletler saçmalıktır bunları bir okuyun isterseniz kafanızda yarattığınız kemalist liberalizme bir yön verebilir.

  11. Yazan:suryanos Tarih: Şub 4, 2010 | Reply

    Olcayto bey bu ne küreselleşme aşkı böyle:))

    Şu ahlak felsefesinin uygulandığı bir ülke var mı şu anda acaba, bir iki örnek verebilirsiniz bu kutsal liberal ahlak felsefenizi biz fakir kullarıda anlar belki.

  12. Yazan:suryanos Tarih: Şub 4, 2010 | Reply

    Ahlakın meşruiyetini dininin alanından alarak bir siyasi/felsefi akımın meşruiyet alanına bıraktığınızın farkında mısınız? Ve bununun hangi insan telakisine denk düştüğünü hiç düşündünüz mü? Batı bunu tecrübe etti. Bu gün durduğu yer orası. İnsan telakisi olarak bizden ileri olduklarını düşünyorsanız bu da bir kabuldür der saygı duyarız. Ama biz böyle düşünmüyoruz.

  13. Yazan:Olcayto Tan Haskol Tarih: Şub 5, 2010 | Reply

    Değerli Suryanos,

    bu ahlak felsefesinin uygulandığı/uygulanmadığı ülke gibi siyah beyaz bir şablonumuz yok. Uygulayan/uygulamayan kimseler kurumlar mevcut.

    Yanlışım varsa düzeltin Kara Avrupa’sında sosyal olanaklar son derece geniştir, bu da bir ahlak felsefesinin varlığına işaret eder.

    Ben asla liberalizm kutsaldır demedim. Nihayetinde bir ahlak felsefesidir sadece alt yapısı olan kapitalizmle değerlendirilirse yanlıştır dedim. Şunu da sormak gerek acaba hangi dönem hangi ahlak felsefesi arzu edilen ideal ölçüde uygulandı?

    Ayrıca bu ahlak felsefesi eksik ve tamamlanmaya muhtaçtır.

    Bireysel ya da toplumsal ahlak bence dinden her zaman referans alacaktır. Hatta din bunun merkezine oturtulabilir. İslam dini bu felsefesenin içine yedirilen bireysel öğretiyi(haklar bazında) yüzyıllar önce keşfetmişti. Ancak diğer taraftan bir gerçek daha var dini tarihsel okumakta zorunludur.

    Örneğin bugün bana göre radikal bir kesimin iddia ettiği gibi Kuran’ı anayasa olarak belirleyemeyiz çünkü gelişen teknoloji her gün her şeyi yeniden yorumlama gereğini doğurur.

    Ama islamı referans alan bir anayasa yapılabilir. Onun özündeki değerleri koruyarak , o değerler üzerine bir hukuk inşa edilebilir.

    Sizi bir yere koyarak söylemiyorum, cemaatte bu meseleyi tartışırken genelde gözlemlediğim bir husus oldu ahlak ya da ahlak felsefesi salt din üzerinden tanımlanabilirmiş ya da batıdan türemiş bir felsefe hemen islamın karşısına konumlandırılması gerekiyormuş gibi bir refleks var.

    Halbuki bana göre ikisinin alanı hem ayrıdır hem iç içedir. İslam yaşamın her alanına referans verir bununla kalmaz manaya dair bilgiler verir zamanı, mekanı, maddeyi bir hiç kılar. Gerçekliğin yalnız bir tarafında ve belki önemsiz bir tarafında olunduğu gerçeğini asla unutturmaz bu açıdan kapsayıcıdır.

    Benim ahlak felsefesi olarak verdiğim liberalizm ise nispeten eşyaya aittir. Bu ilişkiler nasıl düzenlenirse insan daha mutlu olacaktır? Modern üretim biçimleri üzerinden tanımlanmış olması pratik bir faydayı da beraberinde getirir çünkü modern üretim teknikleri ahlak felsefesi ile yoğurulmaya muhtaçtır.

    Bu açıdan siyasi/felsefi alan ahlak felsefesinin uygulama alanı ve hatta mücadele alanıdır.

    Bu sebeple ahlakı islamdan kopartıp onu batı değerlerine yüklemiyoruz bunlar birbirlerini dışlayan unsurlar değillerdir. Şöyle bir durum olabilir liberalizmin ahlak felsefesi islamın temel değerleri ile çelişirse zaten o ahlak felsefesinde bir problem var demektir.

    Böyle olursa ya onu revize ederiz ya da hemen atıveririz. Ben kendi adıma insan için iyiyi arıyorum bu da son noktadır diyemem yani asla sizin bahsettiğiniz gibi liberalizmi kutsal bir ahlak felsefesi olarak görmedim ve hatta pek çok yazımda da yapısal sorunlarını dile getirdim burada hakkımı teslim etmelisiniz.

    Batı hristiyanlık gibi muhteşem bir öğretiyle de insanı rezil etmeyi bir güzel becermişti.
    Bunu referans alarak diyebilir miyiz ki? Din kötüdür. Batı bu gün bu saçmalığı da tutunmuş durumda. O zaman onların bu tecrübesini baz alarak felsefe kötüdür demekte doğru değil.

    Üstad’ın felsefeyle ilgili metinleri bu bakış açısını perçinliyor tahmin ediyorum ben açıkçası katılmıyorum.

    Son bir şey fakirler nasıl yararlanacak bu felsefeden derseniz bence çözülmesi gereken en önemli sorun bu liberalizm diyor ki bireyin hakları vardır. Her insanın fırsatı , fırsat eşitliği vardır. Bu sosyal bir adaleti de beraberinde getirir.

  14. Yazan:suryanos Tarih: Şub 5, 2010 | Reply

    Ocayto Bey,

    Bahsettiğiniz ahlak felsefesinin temel sorunu şudur : Bireyin ahlaki olarak gerçekleştirdiği eylemin saikini fayda üzerinden açıklamasıdır. Yani ben birisine yalan söylemiyorsam, pazarda birisinin filesini taşıdıysam bu benim kişisel faydam içindir der. Mill in, Spencer ın dediklerinin kaba özeti budur. Değerlerin metafizik bir alan yaratılarak ortaya çıkması, rölativist değerlerden kurtulunması din sayesinde olmuştur. İster liberalizmden, ister soldan gelsin naturalist ahlak felsefesi ve insan telakkisi kendini temellendirecek alanlarda hep mağlup olmuştur. Hilmi Ziya Ülken Hoca nın - İş bankasından çıkan felsefeya giriş kitabının ikinci cildinde bunları geniş geniş anlatır. Dini ve toplumsal hayatın gerçeklerini kişisel fayda ile açıklamak ya bizi egoizme, ya da nihilizme çıkarır. Ölüm karşısında bütün çıkarlar susar ve anlamını yitirir. Ölüm fikrini, korkusunu naturalist bir insan telakkisiyle aşamzsınız.

    Avrupanın refah seviyesine gelince, bu liberal felsefenin eseri değildir. Avrupa liberalizmi özellikle İngilterede en vahşi şekliyle yaşadığı söylenir. Dickens ın eserleri bu dünyayı en renkli şekilde anlatır.

    Kanatimizce Avrupada ki refahın yaygın olmasınının iki sebebi vardır 1- Uzun yıllar boyu sömürgeler üzerinden yapılan sermaye birikimi 2-İşçi patron arasında devam eden mücadelelerin sonucu Avrupada sosyal devletin gerçekleşmesi. Yoksa Avrupada patronlar bunu bir sabah aydınlanarak artık daha iyi bir dünyaya, elele yürümeliyiz fikriyle uyanarak teslim etmemiştir. Bu bir çok sıkıntılı sürecnin sonucunda teslim edilmiş haklardır. Ve bu sosyal demokrarsinin artısıdır. Sosyal demokrasinin tarihinden biraz haberdar olan herkes Almanya ve İşveç de yaşanan gelişmeleri bilir. Meraklısına Haluk Özdal nın- Sosyal Demokrasinin Kuruluşu kitabı önerilir.
    Avrupadki rehahı total zenginleşme olarak değilde gelir dağılımının sürüdürlebilir, kabul edilir bir dengeye oturması olarak düşünmek gerekir. Yoksa şimdiki 200-300 ailenin zenginliği 300-400 sene öncede vardı. Ordaki gelişme gelir dağılımı ile ilgilidir ve tekrar ediyoruz bu bir mücadelenin neticesidir

  15. Yazan:Cemal Şen Tarih: Şub 6, 2010 | Reply

    Neresinden tutsanız elinizde kalacak bir yazı. Böyle iddialı siyasi savlar ileri sürmeden önce, hiç olmazsa temel yakın tarih bilgisine sahip olmalı insan.

  16. Yazan:Olcayto Tan Haskol Tarih: Şub 7, 2010 | Reply

    Değerli suryanos,

    Bahsettiğiniz ahlak felsefesinin temel sorunu şudur : Bireyin ahlaki olarak gerçekleştirdiği eylemin saikini fayda üzerinden açıklamasıdır. Yani ben birisine yalan söylemiyorsam, pazarda birisinin filesini taşıdıysam bu benim kişisel faydam içindir der. Mill in, Spencer ın dediklerinin kaba özeti budur. Değerlerin metafizik bir alan yaratılarak ortaya çıkması, rölativist değerlerden kurtulunması din sayesinde olmuştur

    Yüzde yüz hemfikiriz. Mill, spencer= liberalizm demek değil. Sizin bu söylediklerinizi birebir Kant söylüyor. Diyor ki “ödev ahlakı iyiyi doğruyu hiç bir karşılık beklemeden sadece iyi olduğu için yapmaktır.” Yine bu adam metafizik alanı net bir biçimde bilimin dışına koyuyor ve bilimsel bilgiyle metafizik bilgiye ulaşılamaz diyor.

    İster liberalizmden, ister soldan gelsin naturalist ahlak felsefesi ve insan telakkisi kendini temellendirecek alanlarda hep mağlup olmuştur. Hilmi Ziya Ülken Hoca nın - İş bankasından çıkan felsefeya giriş kitabının ikinci cildinde bunları geniş geniş anlatır. Dini ve toplumsal hayatın gerçeklerini kişisel fayda ile açıklamak ya bizi egoizme, ya da nihilizme çıkarır. Ölüm karşısında bütün çıkarlar susar ve anlamını yitirir. Ölüm fikrini, korkusunu naturalist bir insan telakkisiyle aşamzsınız.

    Yine hemfikiriz aslında bu felsefenin bizim ülkemizde ki liberallere çoğu zaman temelden karşı geniş bir ahlak kütüphanesi var.
    Bu bahsettiklerinizle ilgili geniş bir yazı yazacağım kısmetse orada detaylı cevaplandıracağım.

    Avrupanın refah seviyesine gelince, bu liberal felsefenin eseri değildir. Avrupa liberalizmi özellikle İngilterede en vahşi şekliyle yaşadığı söylenir. Dickens ın eserleri bu dünyayı en renkli şekilde anlatır.

    Demişsiniz ama tartışma bundan başka bir noktada siz dedinizki

    Ahlakın meşruiyetini dininin alanından alarak bir siyasi/felsefi akımın meşruiyet alanına bıraktığınızın farkında mısınız? Ve bununun hangi insan telakisine denk düştüğünü hiç düşündünüz mü? Batı bunu tecrübe etti. Bu gün durduğu yer orası. İnsan telakisi olarak bizden ileri olduklarını düşünyorsanız bu da bir kabuldür der saygı duyarız. Ama biz böyle düşünmüyoruz.

    Bende buna itafen;

    Yanlışım varsa düzeltin Kara Avrupa’sında sosyal olanaklar son derece geniştir, bu da bir ahlak felsefesinin varlığına işaret eder.
    Batı hristiyanlık gibi muhteşem bir öğretiyle de insanı rezil etmeyi bir güzel becermişti.
    Bunu referans alarak diyebilir miyiz ki? Din kötüdür. Batı bu gün bu saçmalığı da tutunmuş durumda. O zaman onların bu tecrübesini baz alarak felsefe kötüdür demekte doğru değil.

    Dedim.

    Yani bir refahı bağlamadım buna. Sosyal adaleti koruma eğilimleri batı dünyasında bir ahlak felsefesine işaret eder dedim. Ayrıca böyle bir ahlaktan yoksunluk liberalizmi kötü yapmaz Avrupa hristiyanlık gibi muhteşem bir öğretiyide pekala kliseye kapatıp rezil edebilmişti.

  17. Yazan:Olcayto Tan Haskol Tarih: Şub 7, 2010 | Reply

    Cemal bey,

    Ahkam kesmeden evvel o muhteşem yakın tarih bilginizle sizde karşı argümanlarınızı sunsanız.

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin