Aşk Şeriatı
By Mustafa Akyol on Oca 15, 2010 in Aşk, din, edebiyat
[13 Ocak 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Roman okuyacak vakit bulamamaktan şikayet eder dururum. Onun için Elif Şafak’ın “Aşk” isimli popüler romanını oturup baştan sona okumak bir başarıydı benim içim. Çok beğendim kitabı. Elif Şafak’ı da takdir ettim.
Kusursuzluk elbette mümkün değil. Dolayısıyla, bazı yazarların işaret ettiği gibi kimi bilgi hataları olabilir romanda. Bazı kısımların biraz fazla “didaktik” (öğretici) durduğunu söylemek de mümkün. Ama sonuçta Elif Şafak önemli bir şey başarmış. Mevlana ile Tebrizli Şems arasındaki manevi ruhdaşlığın modern bir Amerikalı kadının hayatını nasıl dönüştürdüğünü anlatırken aslında modern Türklere bir mesaj vermiş:
Sizin “köhne ve geri” diye kaldırıp attığınız dinin içinde, sürdürdüğünüz o çok “çağdaş” ve bir o kadar da sığ hayata ışık verecek erdemler, sırlar ve hikmetler var.
Bence de öyle. Hem de çoğu insanın pek tahmin etmeyeceği, ama Elif Şafak’ın isabetle altını çizdiği “aşk” meselesinde bile.
Evet, bu “aşk” mefhumu büyük bir mesele. Tarih boyunca kuşkusuz öyle olmuştu, ama bu bizim modern çağda daha da çetrefilli hale geldi. Hayatın çok daha değişken hale geldiği, insanların “kısmetim buymuş” diyerek bir yastıkta kocamak yerine “ilişki”den “ilişki”ye geçtiği yeni dünyada, aşık olup da kendini birine “ölesiye” kaptıranlar, yolun sonunda çoğu kez acıya ve gözyaşına boğuluyor.
Modern şarkıların çoğu zaten bu trajediyle dolu. “Yaralıyız hepimiz” diye bitiyor Teoman’ın bir parçası. Bir diğeri, durumu şöyle özetliyor:
“Bir kaç uyku hapı, bir kaç kıskançlık krizi; elimizde bunlar var, mutlu olmaya yetmez ki…”
Peki ama bu “yaralılık” hali kaçınılmaz mı? İnsan olmanın zorunlu sefaleti mi? Yoksa, solcuların pek sevdiği ifadeyle, “başka bir dünya mümkün” mü?
Evet, mümkün. Ama “dışarıda” değil, “içeride”, yani zihnimizde. Sufiler, yani tasavvuf ehli, işte bunu keşfetmiş, hem de bunun bir “alternatif dünya” değil, hakikatin ta kendisi olduğuna hükmetmişlerdi.
Bu dünyanın kapısını biraz aralamak isterseniz, önce şu soruyu sorabilirsiniz: İnsanlar en çok kimleri cazip buluyor, kimlere aşık oluyorlar?
Cevabı da muhtemelen şöyle verirsiniz: Güzel, akıllı, samimi, dürüst, karakterli, derinlikli insanlara…
Ama aslında şöyle demek de mümkün: Güzelliğe, Akla, Samimiyete, Dürüstlüğe, Karaktere, Derinliğe…
Yani aslında aşık olunan şeyin tek tek “insanlar” değil, onlarda yansıyan “vasıflar” olduğunu söylemek mümkün. Nitekim bu vasıflar nedeniyle birine sırılsıklam aşık olan birisi, bir zaman sonra benzer vasıfları başkasında bulup ona da aşık olabiliyor. İnsanlar gelip gidiyor, ama vasıflar kalıyor.
Bu gerçeği Eski Yunan düşünürü Eflatun da fark etmiş ve ünlü “İdealar Teorisi”ni geliştirmişti. Buna göre dünyada gördüğümüz her maddi varlık, aslında metafizik evrende var olan “idea”ların, yani ideal form ve ilkelerin eksik birer kopyasıydı.
İşte, sufiler de varlık alemini böyle anladılar. Biz insanların sevdiği her şeyin, aslında Allah’a ait olan Sıfatlar olduğunu, bu Sıfatlar’ın yaratılmışlarda “tecelli” ettiğini, yani gözüktüğünü söylediler. Böylece “Leyla”yı sevmekle yola çıkıp “Mevla”ya varabildiler.
İşte, aşkın bir “şeriatı” var ise, bence budur. Bunu içselleştiren, “Leyla”ları önemsizleştirmiş olmaz. Ama onları Sıfatların Mutlak Sahibi sanmaktan, dolayısıyla onlara tapınır hale gelmekten de kurtulur. Dahası Sıfatların Mutlak Sahibi’ne “tevekkül” etmenin gücüne kavuşur.
Bir “ayrılık” durumunda da, kendini helak eden modern aşıklar gibi kederlere boğulmaktansa, Hz. Eyüb’ün Eski Ahit’te dediği gibi der:
“Rab verdi ve Rab aldı; Rabbin ismi mübarek olsun.”
… Bu makale ilginizi çektiyse…
Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…
”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…”
Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin.
Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot, Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.
Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca, Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …
Baudolino (Umberto Eco) Suzan Başarslan
Yazınsal bir yapıt, “basit bir obje değil, çok yönlü anlam ve ilişkilerle tabakalaşmış bir niteliğin çok yönlü organizasyonudur.”* Bu organizasyonun incelemesi de kendisi kadar zor bir organizasyonu gerektirir ki, bu yüzden bir yapıtın incelemesi adına günümüze değin, birçok kuram ve inceleme yöntemi geliştirilmiştir. Bu makalede Umberto Eco’nun yazdığı Baudolino adlı romanın incelemesi Gerard Genette’nin “Yapısal Metin İnceleme” yöntemine göre yapılacak ve yapıt, üç düzlemde incelenecektir. Bakış açısı, anlatıcı türü, ana düşünce, eserin yazılış tekniği, dil… gibi sorunlara da değinilecektir. İncelemede Şemsa Gezgin tarafından İtalyancadan Türkçeye 2003′te çevrilen Baudolino esas alınacak, tespit ve yorumlar çeviri yapıttan yola çıkılarak belirlenecek ve ifade edilecektir. İncelemeyi kitap halinde indirmek için buraya tıklayın
3 [?]




9 Yorum
Yazan:eg Tarih: Oca 15, 2010 | Reply
eyvallah.
Yazan:cb Tarih: Oca 15, 2010 | Reply
mustafa akyol’un malum romanı beğenmesine hiiiç şaşırmadım nedense?
acaba aşıkların derdi neydi,’ötekilerin’ derdi nedir?mevla’nın yangını neydi,modern insanın nedir?
amaaan sıkıldım !
Yazan:efe denemec Tarih: Oca 15, 2010 | Reply
Son zamanlarda okuduğum en güzel köşe yazısı…
Dünya ile sorunu olupta BATSIN BU DÜNYA diyenler…Sevgilim benden ayrıldı diye ruhsal problemler yaşayanlar…Avatarı izleyipte aklı bulananlar bu yazı ve yazının altında ki dünyaya bakış acısı bütün bu sorunlara reçetesidir bence.Bu cebinde unuttuğun bir anahtarlık için evin altını üstüne getirmek gibi birşey.
Yazan:ahmet ercan Tarih: Oca 16, 2010 | Reply
aşk kitabı derin bir feminizm takiyyeciliğidir. bir kadının kocasına olan ihanetini haklı çıkarabilmek için mevlana ve şemsin dostluğu buna alet edilmiştir. çapkın bir sufinin değişiklik arayan bir amerikalı kadınla var olan çarpık ilşkisi konu edilmiştir. ana tema her ne kadar her ne kadar mevlana olsa da biz okuyucu mevlananın hayatını ve düşüncesini biliyor. bu yüzden asıl merak ettirilmek istenen aziz ile ellanın ilişkisidir. bunlar benim satır aralarından çıkarabildiklerim. içinde mevlananın olduğu her kitap güzeldir. kitabın çok rağbet görmesinin nedeni de mevlananın anlatılmasıdır. mevlana üzerinden bir çarpık ilişki anlatılarak prim yapılmaya çalışılmıştır kitapta.
Yazan:bora Tarih: Oca 17, 2010 | Reply
“Yani aslında aşık olunan şeyin tek tek “insanlar” değil, onlarda yansıyan “vasıflar” olduğunu söylemek mümkün.”
bu uzun zamandır duymayı beklediğim ve yaygınlaşması halinde zihniyeti dönüştürme potansiyeline sahip olduğuna inandığım bir kavrayış.
varlığın -nefsin,egonun- kibri, sıfatların terkiyle -sağlığın, gençliğin, güzelliğin, zenginliğin- yaşanan hüsran ancak böyle bir kavrayış eşliğinde sağlıklı bir biçimde aşılabilir.
insanların neden paraya ve güce taptığı -şirk koştuğu- ancak bunların ilahi sıfatlardan olduğunun anlaşılmasıyla açığa çıkar.
varlığın sadece bir taşıyıcı, bir hamal olduğu ve sıfatlarından soyulması halinde aslında bir hiç olduğu kavrayışı da bu yaklaşımın sonucunda varılacak noktalardan biridir.
tebrik
Yazan:çuvaldız Tarih: Oca 17, 2010 | Reply
Ve sonra… Varılan yerde…
Yaradan’dan ötürü Sıfatlarının tecelli ettiği, yaratılmışı severiz.
Olmaz elbet…* >:-
Karanlık bir odanın ışık alan penceresinin önünde duranın bir insan olduğu ancak gölge kabilinden siluetinden bilinir. O insan silueti, yüzünü ışık kaynağına döndüğüne, aydınlanır ve ona bakan için daha net görülebilir hale gelir. Işığı kesen, insan kalıbında siluetler olarak kalmaktan kurtulabilmek için öncelikle ışığı bilmeyen kör olmamak gerekir. Göz, kaş, boy, pos, başarı vs. vs. karanlık içinde el yordamı ile fil teşhis etmeye benzer. Bu durumda herkesin aşk tarifi elbette farklı olur
Denize düşen yılana sarılır misali karanlıkta olan da tutunabildiği şeyin onu var eden, “sahip olduğu” tek şey sanır.Ta ki..
Tapınır hale gelmekten kurtulabilmek için ışığı tanımak ve ışığa dönmek!
Bilinmek üzere halk edilene elbette yol haritası da lütfedilmiştir. ”Bilmek” sorumluluğunun gereği olarak da sevgi, aşk,..yani hazinenin bir yol haritası olduğu bilgisi her yaratılmış insanın fıtratına hemhal edilmiş olmalı!
Işığı bilen için siluetin ışığa dönmesi ve görünür olması süreci herkes için değişen uzunlukta bir zaman dilimi ile ifade edilebilir. Dönüş, kimi için bir ”an” kadar kısa sürer kimi içinse bu “asırlar” kadar uzundur aynen Mehmet bey’in korku matkabı zeka duvarını deler mi başlıklı yazısında verdiği örnekteki gibi …
Meselâ 1800′de sabit kameralarla çekilen trenleri veya süvari taarruzlarını hatırınıza getirin. Trenin veya atlıların ekranı terk ettiği ama kameranın kayda devam ettiği o son bir kaç saniyedeki boşluk ne kadar tahammül edilmez bir boşluktur. Zaman’ı en ölçülmemiş, en kontrolsüz haliyle “görürüz” orada.(M.Yılmaz)
Tecelli eden Sıfatlar bilgisi akıldan uzak tutulduğunda, külli aşk ile cüzi aşk arasındaki farkın/yansımanın “an” yada “asır” bağlamında idrak edilememesi hem zaman hem de mekan bağlamında “düşülebilir bir uçuruma” dönüşebilir.
Akıl için ne büyük bir fırsat! Aynı zamanda ne büyük bir imtihan bu! Nerenin alt, nerenin üst olduğunu unutacak kadar başım dönerse? Ayağım kayıp düşecek miyim o uçuruma?(M.Yılmaz)
Aşk’ta, insanı insana tapınmaktan alıkoyan, Öz’den uzaklaşmasına mani olan “faydalı korku” böyle bir şey olmalı.
Aşk ve tecelli eden Sıfatlar meselesi, ortaya konulan bir kap bala herkesin uzaktan bakıp bal olduğunu söylemesini ve sadece Hz.Ali’nin uzanıp bir parmak alıp, ağzına atıp tadına baktıktan sonra “ Bal bu.” demesini hatırlatıyor.
* >:- Yazı sahibine mümkün olabildiğince törpülenerek sivriliği giderilmeye çalışılmış olan iyi niyetli uyarı notu:
Bir gün trafikteki tampon, kırmızı ışık, dönüş sinyali ya da sollama gibi oldukça samimi muhabbetlerde aldığım darbenin etkisiyle, içimde kaldığı için bilinç altıma işlemiş bazı cümlelerin su yüzeyine çıkarak, Mustafa beyin hemcinslerinden birine olur olmaz zayiat vermeme sebep olacağından endişe ettiğim sitemimi şimdi yaparak bu ihtimali bertaraf etmek istiyorum.
Yazının cinsiyeti olur mu deseler “olmaz” derdim. Şimdi şüphedeyim. Aşk denilen cinsiyeti olmayan duygudan bahsedilen bu yazının bazı yerleri “direksiyondaki erkek şoför” moduyla kaleme alınıp, kadının “aşık olunan” erkeğin de “aşık olan” olarak tarif edilmiş olması bana ister istemez “karar alamayan kadınlar”ın konu edildiği başka bir yazıyı hatırlattı.
Mecnun penceresinden bakılarak “önemsizleştirilmeyen Leyla’lar” ve “benzer vasıfların başkasında aranıp, bulunması…” gibi satırlar “karar alamayan erkek” grubunu çağrıştırmasaydı Enver bey gibi Eyvallah deyip, geçer üzerinde durma lüzumu da hissetmezdim.
Bir tek “aşk” konusunda erkek tekelciliği yapmayın bari, lütfen! :-)Sonra akıllara o sinsi soru takılıyor; Neden büyük aşk hikayeleri hep erkekler tarafından kaleme alınmıştır?
İşte Elif Şafak, işte Aşk!
Aaa!
Yazan:aslnyrkli Tarih: Oca 18, 2010 | Reply
aslında şöyle demek de mümkün: Güzelliğe, Akla, Samimiyete, Dürüstlüğe, Karaktere, Derinliğe…
Yani aslında aşık olunan şeyin tek tek “insanlar” değil, onlarda yansıyan “vasıflar” olduğunu söylemek mümkün
tam olarak böle diyemeyiz bnce aşk başkasını daha çekici bulmamıza rağmen onn yanında kalmaktan mutlu olmaktır
Nitekim bu vasıflar nedeniyle birine sırılsıklam aşık olan birisi, bir zaman sonra benzer vasıfları başkasında bulup ona da aşık olabiliyor. İnsanlar gelip gidiyor, ama vasıflar kalıyor
peki hep aynı kişiye aşık olanlar ne olcak hem oyle hergün başkasına aşık olmak die bişi var mı buna aşk denir mi
Yazan:cb Tarih: Oca 18, 2010 | Reply
çuvaldız,
sen meseleye başka yerden yaklaşmışsın,yorumuna ‘erkek bir beyinden’ gelecek cevabı merakla bekliyorum
ben oldum olası leyla-Mevla ilşkisinden yola çıkan bir nevi tümdengelim-tümevarım yöntemlerini Allah-kul ilşkisi içerisinde çok tehlikeli bulmuşumdur,aslolan insan ise tehlikeli sulara çekmemek gerek diye düşünürüm hep,çünkü bu aşkın sonu her zaman tasavvufi bir eylemler bütünü olarak varmaz sonuca,gelsin leylalar,meyler derken konu en edepsiz hale dönüşecek,kirli ağızlardan sulanacak endişhesi taşırım hep.
Allah uçmamızı isteseydi bize kanat verirdi,kısa zamanda uzun mesafe alabilelim diye,hayır öyle olmadı,yavaş yavaş hatmedelim,sindirelim için sadece iki ayak verdi,tane tane yürüyelim için verdi,ve yere sabit kıldı,yer ile paralelinde temas üzere kıldı,insanda yerini,fıtratını bilsin istedi,wesselam
Yazan:ahmet ercan Tarih: Oca 26, 2010 | Reply
“leyla dan mevlaya” gerçekten “sakat bir yol” nedense ben şimdiye kadar hiç leylasından yola çıkıpta mevlasına ulaşanı hiç görmedim. ama leylasında saplanıp kalanı çok gördüm. leyla dan mevlaya olan yol zor olan bir yoldur, zira mevlaya gitmek için zaten leyla ya ihtiyaç yoktur. leyle yerini ancak “yaratılanı sev yaratandan ötürü”nde kendine yer bulabilir. leyla bir bakıma mevlayı ete kemiğe büründürmektir. mevlaya olan isteklerin, hasretlerin, acıların deryadan damlaya minimize edilerek yaşanma arzusundan leyla ya olan muhabbet başlar. eğer leyladan mevlaya olan bir yolu kabul edersek. zira ben sanmıyorum ki ne fuzulinin ne bakinin bir leylası olsun ve leyladan transit geçişle mevlaya gitmiş olsun. belki de leyla muhabbeti, eskici kantarı hükmünde olan zihinlerimize vahdet gibi tasavvuf gibi narin ve derun konuları kabasaba bir hüviyete büründürerek anlatma gayretinden doğmuştur.