Yarı-Totaliter Devletimizin Yarısının Çatırdayışı
By Mustafa Akyol on Oca 13, 2010 in CHP, Ergenekon Nedir?, Kemalizm, Özgürlükler
[30 Aralık 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Şu günlerde Ankara’da tam olarak nelerin döndüğünü oturduğum yerden bilemiyorum. Mesela Bülent Arınç’ın evi civarında yakalanan subaylar sahiden neyin peşindeydi, bir şey diyemem. Seferberlik Bölge Başkanlığı’ndaki “kozmik” odadan neler çıktığı da, benim gibi faniler için şimdilik bir sır.
Ama “büyük resme” bakınca görebildiğim bir şey var: Türkiye’nin yarı-totaliter devlet sisteminin totaliter yarısının çatırdamakta olduğu.
Anlatayım. Modern çağın bir ürünü olan totaliterlik, belirli bir resmi ideolojiyi topluma hem zorla dayatan hem de eğitim ve propaganda yoluyla aşılayan devletlerin vasfıdır. Bu modelin dünyadaki altın çağı da iki dünya savaşı arasıdır.
Aynı dönemde bizde de totaliter bir rejim inşa edilir. Hakkını yemeyelim, bizdeki diğer örneklere, örneğin Nazi ve Sovyet modellerine göre çok daha ılımlıdır. Hem idelojisi onlarınki kadar katı değildir, hem de maddi imkanları daha sınırlıdır. Fakat yine de totaliter niteliği su götürmez. Çünkü toplumu bir “devrim ideolojisi” uyarınca dönüştürmek (”on yılda onbeş milyon genç yaratmak”), bu dönüşüme razı olmayan iç düşmanları (”dahili bedhahları”) da tepelemek azmindedir.
Derken İkinci Dünya Savaşı olur. Bunun sonucunda İtalya ve Almanya, sil baştan yapıp demokrasiye geçer. Sovyet bloku ise totaliter olarak devam eder ki, o da 1989-91 arasında tümüyle yıkılıp yine sil baştan yapacaktır.
İşte tam burada bir “Türk mucizesi” vardır: İkinci Dünya Savaşı’nı teğet geçen ülkemizde, totaliter rejim yıkılmaz. Ama eskisi gibi de kalamaz. Onun için, istemeye istemeye, demokrasiye bir alan açar. Böyle melez bir rejimimiz olur: Yarı demokratik, yarı totaliter. Böylece zevahir kurtarılır, toplumun biraz “gazı” alınır, ama totaliter ideoloji ve onun “kurumları” aynen korunur.
Her şey provokasyon mu?
2002′den bu yana yaşadığımız sancılı süreç ise şu: 60 yıllık yarı-totaliter rejimimiz de artık sallanmaya başladı. Son bir iki yıldır da çatırdıyor. AK Parti; AB süreci, küresel sistem ve içerdeki demokratların da desteğiyle “yarı demokrasi”nin sınırlarını aşıyor, “yarı totaliter” sistemi tasfiye ediyor.
Bazı seküler demokratlar, bu “ağır çekim devrim”de dindar muhafazakarların oynadığı rolü beklenmedik bir sürpriz sayıyor. Oysa modern totaliter ideolojilere karşı en güçlü toplumsal direnç gerçekten de dinden gelir ve bunun başka örnekleri de vardır. Polonya’da komünizmin çöküşünde Katolikliğin oynadığı rol gibi.
Ancaaak… Tüm bunlar, AK Parti’nin, onun muhafazakâr tabanının ve diğer “demokrasi güçleri”nin ne hatadan münezzeh oldukları anlamına geliyor, ne de kendi içlerinde otoriter eğilimler barındırmadıklarını garantiliyor. Özellikle muhafazakârların, Aleviler, gayrı-Müslimler ve “laik yaşam biçimli Türkler” konusunda ne kadar müsamahalı olduklarını sorgulamak lazım. Evet, bu sonuncu kitlenin yarı-totaliter devlete yaslanarak “imtiyazlı sınıf” olma hakkı yok. Ama özgürce yaşamaya elbette hakkı var.
Bu açıdan, yazdığı on yazıdan dokuzuna hiç katılmadığım Nuray Mert’in geçenlerde yaptığı “yakın tarihi, bir komplolar tarihi olarak görme” eleştirisini de haklı buluyorum. Memleketteki istisnasız her kötülüğü “derin devlet provokasyonu” olarak yorumlamak, “Sivas’ı da onlar yaptı, misyonerleri de onlar kesti” demek, “bizim bu konularda öz eleştiriye ihtiyacımız yok” demek anlamına geliyor ki, durum hiç öyle değil.
Kısacası “tam demokrasi”ye giderek yaklaşıyoruz ve bu iyi bir şey. Ama bu işin hasbelkader itekleyicisi olmuş kesimlerin de eleştiriye ve öz eleştiriye sürekli ihtiyacı var. Zaten bu olmasa, vardığımız yere demokrasi de denmez.
… Bu makale ilginizi çektiyse…
Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Normal bir ordu kaynaklarını emrinde olduğu milletten sağlar… Efendisi olan bu milletin gönüllü katkısıyla silah alır, asker toplar, YABANCI DÜŞMANLA savaşır.
Normal ordular efendilerini yani milleti, o milletin vatanını korurlar ya da ganimet getirebilecekleri ülkeleri işgal ederler. Yine efendilerinin emri ve izniyle yaparlar bunu.
Anormal ordular ise üniformalı eşkıyalardır. Disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler. Üniformalı eşkiyalar ülkenin zenginliklerini tüketirler, geleceğini mahvederler.
Kendisini ülkenin sahibi zanneden üniformalı eşkıyaların hakim olduğu ülkeler yabancı orduların işgali altında gibidir. İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek KORKU PROPAGANDASI yaparlar.
Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler.
Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.
2 [?]



2 Yorum
Yazan:Saadettin Tarih: Oca 13, 2010 | Reply
Totaliter kurum derken hangi kurumlar bahsediliyor TSK mı yazıyı yazan arkdaşa kalsa zaten bu ülkenin bir ordusu olmaması gerekir üzerimizden uçaklar cuv cuv geçerken sapan sallasakta olur yani hani yabancı ülkeler her türlü hava tatbikatını bile üzerimizde gerçekleştirebilirler bir rahatsızlık olmaz nasıl olsa TSK olmadıgında hava kuvvetleri diye birşeyde olmayacak ha birde diğer ülkelerin akıllı duracağının garanitisinde vermiş pes valla
Yazan:adamın biri Tarih: Oca 15, 2010 | Reply
ülkemizin demokratikleşmemişliğinin nedenini en temel faktör olarak rejimle iç içe girmiş totaliter ittihat terakki zihniyetinde bulmak toplumu, bu zamana kadar elde edilmiş teorilerle okumamaktır. yazar bunu yaparken tek teori üzerinden bakmakta ülkeye ve bu teorinin de tarihsel anlamda ciddi bilimsel temelleri yoktur ve her seferinde insanın doğal ihtirasının köşeye sıkıştırılması karşısında hep hüsrana uğratmış bir umut teorisidir.
görmüyorki yazar 3-5 kurumsal yapısından gelen bir sorun değil, bu ülkede totariterlik en küçük sosyal kurum olan aileden, sonra mahalleden, sonra da 2. mehmetin bu toplum hazır olmadan üzerini toprakla örtüp gömdüğü ekonomik ortaklıktan kaynaklanan iyi kötü feodaliteden gelmektedir. din ise bu şeytan üçgeninin varlığını devam ettirmek için harika bir kalkan görevi görmüştür. yazar bunları görmemektedir.
2. olarak dünyanın en gelişmiş toplumları diyebileceğimiz almanya açlık ve ekonomik zorluklarla yüzleştiğinde nasıl hemen totaliterizme geçtiğini, ileri ve demokrat anglosakson ülkelerin tekbir getiren ölümle imtihan edildikten sonra ne kadar barbar, hoşgörüsüz olduğunu yazarın inandığı hiçbir teori de açıklamamaktadır.
başka ülkelerin liderlerinden tut, kendi vatandaşına bile sokak ağzı ile konuşan bir başbakanın önemli bişey yaptığını düşünüp alkışa boğan ya da tarkan cumhurbaşkanlığına aday olsa oy verecek %10 vardır bu ülkede. ve liberal denecek bir sürü başka ülkede de böyle örnekler vardır.
3. olarak o koskocaman örnek alınacak özellikle batı avrupa ve anglosakson ülkelerinin, ellerine tarih boyunca kendilerinden daha aşağı gördükleri insanların kanları bulaşmış, onları manipule etmişlerdir ve sömürmüşlerdir kendi karnı tok liberal demokrasilerinin saltanatını yaşatmak için.
4. olarak şunu da sorabiliriz. doğu blokunda 1990dan öncesinde mi yoksa sonrasında mı çoktur haysiyetiyle oynanmış, rezil edilmiş insan sayısı.
devrilen bir deve (nesebi ne olursa olsun) “bir tekme de ben atayım”ı marifet sayan bir yazı bu. samimiysen, bilimciysen devlerin olmadığı, olamayacağı bir dünyadan bahset bana.