Alanson’un Umresi ve Muhafazakâr Olmayan İman
By Mustafa Akyol on Oca 5, 2010 in Laiklik, Toplum, İslam
[4 Ocak 2010 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Son çeyrek yüzyılda çok “MFÖ” (Mazhar-Fuat-Özkan) şarkısı dinledim ve hemen hepsini de çok sevdim. O yüzden Mazhar Alanson’un geçen hafta medyada yankılanan hatıralarını ayrı bir ilgiyle okudum. En ilginç bulduğum kısım da, başta Zaman olmak üzere bazı gazetelerin manşete çektiği “umre” hikayesiydi.
Anlattığına göre Hicaz’a umreye giden ve Peygamber’in makamını ziyaret eden Alanson, önce kendi kendine “Ulan Mazhar! Kütük bile ağlamış, senin şu haline bak” diye kızıyormuş. Ama sonra gerçekten duygulanıp göz yaşlarına boğulmuş. Bu arada onu gören bazı Türk hacılar da “Mazhar Bey biz sizin arkanızdan dönme, gayrimüslim diyorduk, utandık, hakkınızı helal edin lütfen” demişler. Helalleşilmiş.
Bu, bir taraftan hoş, insani ve de İslami bir hikaye. Ama diğer taraftan da muhafazakâr kesimde zaman zaman rastlanan bir soruna, “önyargı” ve “kategorize etme” ezberlerine işaret ediyor.
Bu ezberler, toplumun muhafazakâr olmayan, öyle yaşamayan, aksine Batılı (yahut eski tabirle “alafranga”) tarzda hayat süren kesimlerine karşı oluşmuş durumda. Bu kesimlerdeki insanların hepsinin tümüyle seküler, hatta “din karşıtı” olduklarını düşünen muhafazakârlar var.
Oysa durum elbette öyle değil.
Öncelikle şunu görmemiz lazım: Muhafazakar Türkler ile alafranga Türkler, ülkenin iki büyük sosyal kesimini oluşturuyorlar ve aralarındaki enteresan uçurum da büyük ölçüde yetişme biçiminden kaynaklanıyor.
Alafranga Türkler, Batı müziği dinleyerek, Amerikan filmleri seyrederek, “selamün aleyküm” yerine “merhaba” diyerek büyümüş, muhtemelen hiç “zemzem suyu” içmemiş ama şaraba ve rakıya aşina olmuş insanlar. Tüm bunlar da aslında onların seçimi değil; içine doğdukları ailenin ve çevrenin doğal bir sonucu.
Sosyal Kimlik, Kalbî İman
Buna karşı muhafazakârların ezici çoğunluğu daha bir Anadolulu. Küçük yaşta Kur’an kursuna gidip “sordum sarı çiçeğe” öğrenmiş, bayramlarda Avrupa kentlerine değil Eyüp Sultan’a gitmiş, Fransız mektebi yerine muhtemelen İmam Hatip’te okumuşlar. Tüm bunlar da, yine, aslında onların seçimi değil; içine doğdukları ailenin ve çevrenin doğal bir sonucu.
Burada görülmesi gereken kritik nokta ise şu: Dinle içiçe geçmiş bir kültürel ortamda büyümüş olmanız, sizin sahiden dindar olmanızı garantilemiyor. Öte yandan başka insanların dinden uzak bir kültürel ortamda yetişmiş olması, onların da kendilerine göre bir sahici bir dindarlık geliştirmesine engel değil.
Sahicilikten kastım, Allah’a olan imana ve sorumluluk duygusuna dayalı bir dindarlık. Alışkanlıklara ve “konu-komşu ne der” gibisinden sosyal endişelere değil.
Bunu asla unutmamak ve Türkiye’de sıkça kullandığımız “İslami kesim” ve “laik kesim” gibi kavramların sadece birer “sosyal kimlik” tanımlaması olduğunu akıldan çıkarmamak lazım.
“Sosyal kimlik” ise kalpteki “iman” eşdeğer değil. Aksine, “İslami kesim”de yer alan ama buradaki dini pratikleri sadece “konu-komşu” endişesi ile koruyan insanlar olabileceği gibi, ilk bakışta “laik kesim”e dahil edeceğiniz, oysa aslında kalbinde samimi bir iman bulunan nice insan da var.
Muhafazarlığın kültürel kodlarına değil, ama dinin özüne ilgi duyan bu insanların kültürel bir arayış içinde oldukları da seziliyor. Elif Şafak’ın modern bir tasavvuf uyarlaması olan başarılı romanı “Aşk”ın bu kadar çok satması, bunun son dönemde gördüğüm pek çok işaretinden biri.
Muhafazakâr yorumcular bu realiteye dudak bükmek yerine saygı gösterseler, kanımca daha İslami bir iş yapmış olacaklar.
… Bu makale ilginizi çektiyse…
Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”
Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.
Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.
2 [?]



15 Yorum
Yazan:Ekrem Senai Tarih: Oca 5, 2010 | Reply
Alanson derviş ruhlu bir adam. Umrede böyle şarkılar yazmasını acayip kıskanıyorum. Keşke bize bu şarkıların orjinal hallerini de söylese. Ve keşke Mazhar bey bu sözlerin aslını bozup kaset yapıp ucuzlatmasa…
günler günlerin ardından
seni unutmak mecburiyetindeyim
seni sevmeler cumhuriyetinde
gözyaşlarım
gözyaşlarım
kafiye olsun diye değil
özleye özleye
kavuştuk birbirimize
birbirimize vitaminler
moraller verdik
içimizde şeytanlara
zülfikarlarla saldırdık
gözyaşlarımızı bitti mi sandın
gözyaşlarımızı bitti mi sandın
günler günlerin ardından
seni unutmak mecburiyetindeyim
seni sevmeler cumhuriyetinde
senin dulluğun
benim kulluğum
kafiye olsun diye değil
özleye özleye
kavuştuk birbirimize
birbirimize vitaminler
moraller verdik
içimizde şeytanlara
zülfikarlarla saldırdık
gözyaşlarımızı bitti mi sandın
gözyaşlarımızı bitti mi sandın
gözyaşlarımızı bitti mi sandın
Bu da son umreden:
Özledim seni, düştüm yollara
Açtım gönlümü rüzgarına
Bir hayaldi sanki, bir macera
Yıkıldım. Kelimeler paramparça
Yandım…Yandım…
Yandım yandım ahhhh ki ne yandım!
Bana yeniden şarkılar söyleten kadın
Baka baka doyamadım, hem kokladım da
Sarhoşluğu geçmedi hala
İçimde sevdan…
Hala hoş bir havan var
Ne güzel adın
Bir çizik attın gönlüme, kanattın.
Yandım…Yandım…
Yandım yandım ahhhh ki ne yandım!
Bana yeniden şarkılar söyleten kadın
Baka baka doyamadım, hem kokladım da
Sarhoşluğu geçmedi hala
İçimde sevdan…
Seni görebildiğim yer rüyalar artık.
Deli diyorlar bana
Ah bu ayrılık…
Yazan:Ekrem Senai Tarih: Oca 5, 2010 | Reply
Belki de değiştirmemiştir. Sadık yalsızuçanlar zaman’da şöyle demiş:
bilgeler bilgesi ibn arabi, arzuların tercümanı’nda şöyle der: ‘hangi güzelden söz ettiysem hep sen’in güzelliğinden kinayedir/hangi evi anlattıysam hep sen’in beyt’inden söz ediyorum.’
mazhar alanson’un ‘yandım yandım’ını ilk dinlediğimde bu dizeler gelip konmuştu zihnime. kendisine yeniden şarkılar söyletenin bir kadın oluşu, inisiyasyon sözlüğüne aşina olmayanlarca bu şarkının doğru anlaşılmasını güçleştirdi. 60’lı yılların ilk yarısında birbirini bulan mazhar ile fuat’a sonraki yıllarda özkan da katıldı. mfö, modern türk müziğinin en uzun soluklu, en özgün, en zengin gruplarından ve damarlarından biri oldu. bu damarda akan şey, bir yandan geleneksel/irfani duyuşlar dünyasıdır, diğer yandan, modern yaşama karşı, onun içinden köktenci ama son derece insani ve estetik bir eleştiri, yer yer ironi ve giderek bir yaşam deneyimidir. mazhar alanson ve arkadaşları, geniş kitlelerin de ilgisini çeken bir manevi/estetik deneyimler toplamının, bir yürüyüşün, hatta bir geleneğin adresi olmuştur.
yandım yandım’a gelesiye, buselik makamı, sufi, bu sabah yağmur var istanbul’da ve derman arardım derdime uğraklarına uğramışlardır. kaygısızlar’dan, türk’üz türk’ü çağırırız’dan, şahları da vururlar’dan, kahraman bakkal’dan, vak the rock’tan, adımız miskindir bizim’den, bu akl u fikr ile mevla bulunmaz’dan geçilmiş, bu menzillerin her birinden yeni bir sıçrama ile bir başka müzikal yetkinlik düzeyine çıkılmış, nihayet iş başa dönmüş ve siyah örtülü kadın, bu bilge şarkıcının kalbine düşürdüğü ateşle, onu yangınların en büyüğüne salmıştır. öyledir, başlangıç sondur ve son başlangıçtır. hakikat kürevidir, insan ve varoluş başladığı yere döner, iş kemale erer.
alanson’u yakan…
kâbe, kendisini ilk gören her faninin gönlünde o ateşi yakar. şu ya da bu şiddette ama mutlaka yakar. kâbe aşk demektir. aşk ise ateştir. yakar ve ateşiyle yeni bir vücudun varlığına vesile olur. kâbe’yi, ‘siyah giysili kadın’ı görünce büyük bilge rabiatü’l-adeviyye de yanmıştı. başını kaldır diye bir ses duymuş, göğe bakmış ve orada bir kan bulutu görmüştü. ‘nedir bu?’ diye sorduğunda, ‘âşıkların kanıdır’ denmişti. allah, sevdiği kulunu seçer ve onu kendine doğru bir sefere çıkarır. bu yolculuğun ilk evresinde insanı izzetle yüceltir, ardından belaya duçar ederek zilletle sınar. buna ibn arabi, sınav ve tuzak yolculuğu, der. hz. yusuf’unki böylesi bir yolculuktur. onu, aklı temsil eden babası yakub’dan ayırır. akıl, benlikten ayrılmaksızın ve ağlayarak körleşmeksizin nur’a kavuşamaz. nitekim ayette, ‘gözlerine boz indi’ denmiştir. boz, ışıktır. kâbe’nin rengi siyahtır ve tüm renkleri kapsar. mazhar alanson ihtimal ki, tüm renklerin aurası olan beyazdan da öte ve aşkın renge, siyaha baktığında, onun yüce ilke’yi simgelediğini görmüş, bu görüşle gönlündeki ateşi fark etmiş ve ‘yandım!’ diye bağırmıştır.
gördükleri ilgiye rağmen, ele güne karşı yapayalnız bir yolu yürüyen bu üç kafadar’ın serzakiri mazhar alanson’u yandım yandım diye bağırtan sırrı anlamak için yunus emre’ye kulak vermek zorunludur: ‘bizim sevdiğimiz hak’tır/ bu, halka göz ü kaş gelir.’ benzer bir ifadeye hz. mevlana’da da rastlarız: ‘aşık olduğumu gördüler/ama aşkımızın kime olduğunu bilemediler/anlayamadılar.’ şeyh haklıdır, hele bugün, aklı gözlerine inmiş bir dünyanın bunu anlaması imkansızdır. mevlevi şeyhlerinden ibrahim dede’nin dediği gibi, yüz’ün sembolizmi gerçekte ilahi hakikat’in sembolizmidir. mahmut erol kılıç hocanın sufi ve şiir’i bize anlatır ki, şair, yüz derken kasıt bilgelerin zikr ve tefekkür meclisinden söz etmektedir. yanak’tan amaç, onların toplandığı yerde kandil gibi ışık yayan güzellik kaynağıdır, mürşittir. hat’tan maksat, zahittir. eğer şair ‘ben’ (hal) diyorsa hakikatte taklit düzleminden tahkik düzeyine yükselen, hem benliğini hem de sevgili’yi hakikatiyle görebilen, batınını mamur kılmak için dışını harab etmekten çekinmeyen, dünyaya karşı kayıtsız bir bilgeden, ‘abdal’dan söz etmektedir. göz, bakışı daima ‘mutlak birlik’ aleminde sarhoş olmuş ‘birlik’ ehlini simgeler. kaş (ebru), alem mülkünün tahtında hüküm süren ‘sultan’ı sembolize eder. ağız ‘qutb’un bizatihi kendisini de simgelemektedir.
alanson’u yakan, kâbe’dir. kâbe, yeryüzünün kalbidir. efendimiz’in gönlü de kâbe’dir, ilahi merkezdir. yunus emre’nin, “yunus emre der hoca/gerekse var bin hacca/hepsinden iyice/bir gönüle girmektir” nefesi bunu ima eder. buradaki gönül, “de ki allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki allah da sizi sevsin.” ayeti gereğince efendimiz’in gönlüdür. hatemi hoca bunu şöyle ifade eder: ‘hz. peygamber’in gönlüne girmek manevi bir hacc gibidir. kabe, nasıl, yeryüzünde en yüce anlamda bir mabet ise, resul-ü ekrem’in gönlü de bir mabettir. biz, tövbeyle, aşkla, sevgiyle allah’tan önce bir istiğfar ederek, tövbe ederek allah’a karşı o ilahi sevgiye aday olduğumuzu gösterdikten sonra, tövbeyle yıkandıktan sonra resul-ü ekrem’in sevgisine, ancak bu şartla bu sevgi dairesine girebiliriz.’
mazhar alanson’u yakan sır, kâbe’nin küp olan biçiminde ve siyah renginde billurlaşır. küp, ‘dişil’ olan hakikatin, küreden de üstün olan mimari simgeselliğiyle ilgilidir. hüseyin nasr’dan öğreniyoruz ki, işık, yalnızca islam mimarisinin mekanlarını tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda cennet mekanlarının dünyevi bir yansıması olarak görünen hem tamamıyla beyaz hem de tamamıyla renkli binaların kullanılmasını mümkün kılmada merkezi bir rol oynar ki, bu binalar ‘o’ndan başka ilah yoktur’ tanıklığına göre, allah’ın önünde kesret’in tüm düzeylerini ve çölün saflığını yansıtan yapılardır.
yepyeni bir menzile doğru
beyaz, farklılaşmamış gerçekliğin birliğini sembolize ederken, ışığın kutuplaşmasından doğan renkler, allah’ın kesret içinde tezahürünü ve kesretin allah’a bağımlılığını simgeler. her bir renk bir makamı sembolize eder ve bizzat nurdur. fakat özel bir renkle sınırlı değildir. renklerin, kozmik varlığın makam ve renklerini simgelediği söylenebilirse, beyazın da tüm var oluşun kökeni olan oluş’un sembolü olduğu söylenebilir. yeşille birlikte hz. peygamber’in ailesinin rengi olması nedeniyle ve hatta kabe’yi örten örtünün rengi olarak mimari açıdan önemli olan siyaha gelince; onun, genelde anlaşılacağı üzere oluş’u da aşan ontoloji-üstü ilke’yi simgelediği söylenebilir. o, kâbe’nin ilgili olduğu yüce ilke’yi sembolize eder; çünkü bir anlamda islam’da tüm kutsal mimarinin ilkesidir.
ne diyordu alanson: ‘özledim seni, düştüm yollara/açtım gönlümü rüzgarına/bir hayaldi sanki, bir macera/yıkıldım, kelimeler paramparça/yandım… yandım… yandım yandım/ah ki ne yandım/bana yeniden şarkılar söyleten kadın/baka baka doyamadım, hem kokladım da/ sarhoşluğu geçmedi hâlâ/içimde sevdan…hâlâ hoş bir havan var /ne güzel adın/bir çizik attın gönlüme, kanattın/içimde sevdan…/deli diyorlar bana/ah bu ayrılık…’
mfö’nün bu güzelim yolculuğunun kâbe’yle yepyeni bir menzile uğradığı bu dizelerde apaçık dile gelmektedir. kâbe, kendisine gelen hiçbir yolcuyu feyzinden yoksun bırakmaz. sözü son devrin büyük bilgelerinden muzaffer ozak’a bırakalım: “hak cemalin gören o’dur. o, ahmed’dir, o mustafa’dır, o müçteba’dır, o, mürteza’dır, o, muhammed’dir, o, muhabbettir, o âlemlere rahmettir, o günahkârlara sığınak, zayıflara kuvvettir. o sahib-i şefaat, o, sahib-i makam-ı mahbubiyet , o sahib-i mirac, o sahib-i vefa ve kitap’tır. o’nun kapısından boş dönülmez, o’nun kapısına varan mahrum edilmez.”
Yazan:sq Tarih: Oca 5, 2010 | Reply
Mazhar Alanson “rakıya ve şaraba aşina” değil mi, esas kimin ezberi bozuldu acaba?
Yazan:cb Tarih: Oca 5, 2010 | Reply
mustafa beyin islam adına yaptığı ’soft’ yorumlar,kendisini zihnen kendimden uzaklaştıran eylemler olarak tezahür ediyor ben de.
mustafa beyin örneklediği hacı adayları ve şarkıcı-sanatçı dialoğu arasında geçen aslında kendisnin ‘eyvahlandığı’ kadar olumsuz bir dialog değil ki,zaten sivil bireyler arasında geçen dialog birbirleri ile buluştukları anda sona eriyor,burada olumsuz,problemli bir durum olduğunu,bir islam tekelciliği,kendini otorite ilan etme,kendi dışındakini ötekileştirme eylemi gibi vahim bir durum görmüyorum ben.
sorun ‘muhafazakar iman’ dediği tanımı yanlış insanlara yönlendirmiş olması,muhafazakar tanımı sadece dine gönderme yapmaz ki,muhafazakarlık vatanı,milleti,ırkı ve geleneği aynı ölçekte değerli kabul eder,mesela bu anlamda bence ihl okumuş,annesi babası,ailesi dindar kitle muhafazakar değil dindar kitledir,asıl muhafazakarlık ‘kısmi laik’ çevrenin ismidir,çünkü bu çevre vatan,milli çıkar,devlet gibi organizmalar ile dini aynı kefeye,aynı oranda koyabilir,bu kitleye bakarsanız siyasi görüşünden,sosyal tercihlerine kadar laik ideolojonin endoktirinasyonundan nasiplendiğini görürsünüz,bu anlamda ben mesela hiç muhafazakar olmadım,muhafazakar insanlar ile yanyana değil hep karşı karşıya oldum,çünkü muhafazakarlık din+gelenek=din,formülünü doğru kabul eder,lakin dindar din=din formülü ile yol alır,zaten bu formül ile ötekileştirme gibi bir handikapa düşmez.laik çevreye baktığınızda,sanırım bunu rasim ozan’da yazmıştı,tüm modern,batılı vitrinlerine rağmen,aile içi iletişimden,siyasi görüşe kadar yerine göre belli oranda kullanılan bir laiklik hep vardır,bence akyol muhafazakar tanımın altındaki kitleyi genişletmeli.
ben kimsenin kalbindeki imanı bilemem,islamda benim tekelimde değil zaten.ama ‘aşk’ romanının bu kadar satması vs. gibi mutluluklarada karnı tok biriyim,modern insan öyle tasavvufa,iman aşkıyla baktığı için değil biraz daha kolayına geldiği için bu denli meylediyor,mevlana’nın yandığı kaynak,onların maddecilik üzerine kurulu hayatında serinleme vesilesi oluyor,bence.çünkü elif şafak tarzı bir tasavvufi yorum,dini yaşamın için alabildiğine sokmaz,tam modern insana göredir,pratiği azdır,sosyal yaşamı etkilemez,üç beş cilalı laf,edebiyatın büyüsü ile günlük maddi yaşamın yangınındaki’zavallı varlık insan’ı serinletir,yani başlangıcı ile sonucu birbirinden farklıdır.
din sadece insanın ‘ihtiyacı olduğu zaman’ okus pokus devreye giren bir ihtiyaç değildir,insanın en küçük eyleminden en büyük eylemine tüm dünyasını (dünya ve ahiret)kapsar,cicilik değil,kökten etkileyicidir.
elif şafak,aşk,modern dünya tasavvufu,alanson,umre ziyaretleri iyi midir,evet iyidir,hüsnü kabul gerektirir,imanidir,itikadir,bunları eleştirmiyorum elbet,islam adına olumlu adımlardır.ama bunlar küçük örneklerdir,din ve tebliğ bunlar ile ifade edilmez,ben neyin ne olduğunu boynuma borç olduğu için açıklayayım da,tercih hakkı ve tercihten sonra kendi etiketleri yine kişinin kendi tasarrufu olsun,varsın bildiği gibi yaşasın.ama tanımlar doğru yapılsın,hatta ben bunu yazayım
Yazan:ABİDİN UYAR Tarih: Oca 5, 2010 | Reply
Sevgili Mustafa akyol,Alanson üzerinden Türkiye dindarlığının tipolojisini yapmış.
Hakikat şu ki;takdir hissimizi belirliyen sosyal statülerin bizzat kendisidir.Herkesin umreye gitmesi olağandır,
lakin bir şöhretinki yazı konusudur.
Her müminin inancı uğruna içkiyi terk ettiğini bildirmesi haber değildir, lakin şöhretli bir şarkıcının içkiyi Allahın haramı olduğu beyanıyla terk etmesi olaydır.
Babanızın,halanızın,komsunuzun namaz kılması sıradandır,lakin şöhretli bir kalp cerrahının ibadeti,”Arkadaş üstelik beş vakit namaz kılıyor”övgüsüne mazhardır.
Sn,akyolun belirttiği gibi batı tipi hayat tarzını içselleştirmiş birine karşı ön yargılı yaklaşımımız umredeki müslümanın özrüne heran dönüşebilir”Sn.Alanson biz sizi dönme zannediyorduk”
Ancak bu yazıdan çıkardığım sonuç beni çok farklı düşüncelerede götürdü.
Buraya kadar “hepimiz insanız canım,
tabi yanılırız ve hakikatı gördüğümüzdede özür dileriz bu da erdemdir”ifadesi herkesin ortak kabulüdür.
Ancak bu yanılmamız kendimize rehber edindiğimiz,üstad,efendi,hazret tüm zamanların
müçtehidi bilgelerin bilgesi vs.vs olan şahıslarla ilgili olupda özür dilenmesi gereken Alemlerin Rabbı olurda ve hakikati ahirette öğrenirsek ne olur?
Felsefi kanaatler üzerine,rivayetler üzerine,kendi kuruntularımızla aklamaya çalıştığımız Yeni eflatunculuğun islamileştirilmesi sonucu karşımıza çıkan hurafe ve bid’at le itikad oluşturulamıyacağını öğrenirsek ne olur?
Cevap:”Atalarımızı biz bu yolda bulduk”ise peşinen belirtelimki Allah(CC)hü bu cevabı kabul etmiyor.
Yazan:Ekrem Senai Tarih: Oca 6, 2010 | Reply
aşina değil, müptela… rakımı da içerim, namazımı da kılarım diyenlerden değil yani. Çok farklı.
Yazan:Ekrem Senai Tarih: Oca 6, 2010 | Reply
Cemile hanım,
Evet tasavvuf cicili bicili bir şeydir ve insanları cezbeder. Cezbettiği şey ise İslam’dan gayrı bir şey değil. İnsanların hayatında serinleme yapan tek şey Aşk romanı değil. İnsanlar namaz kılıp mukabeleler okuyarak da hayatlarını serinletebiliyorlar. Belki Aşk romanında anlatılanlar duygularla ilişkili olduğu için kafasının gerçeğe dank etmesi için daha bile etkili olabilir.
Sizin nasıl bir çevreniz var ve ne şekilde onlara tebliğde bulunuyorsunuz bilmiyorum. Ben, tebliğde bulunmuyorum. Hiç öyle şeyleri beceremem. Kitap armağan ediyorum. Verdiğim kitapları da okuyabilmesi ve kalbinde bir sıcaklık oluşturabilmesi için veriyorum. Siyer kitapları bile duygusuz, bir sürü malumatla yüklü, sıkıcı kitaplar. Siz diğer ilmihalleri, tefsirleri filan kıyas edin.
Hatırlarsınız Aşk romanı hakkında o kadar kötü şeyler yazmıştım ki. Hala da yazdığım şeylerin doğru olduğunu düşünüyorum. Kitabın içinde o kadar yanlış var ki. Ama ilk defa kız kardeşime bir kitap okuttum ve etkilendi. Eminim siz tebliğ etseniz çok daha fazla etkilenir ama elimin altında böyle bir tebliğci dolandıramıyorum.
Dinden bahseden bir roman olunca birden dindar insanların antenleri açılıyor. Ben şunu merak ediyorum. İnsanlar tenkitle geçirecekleri vakti, kendi tebliğ şekillerini tespitle ve bir eser ortaya çıkarmakla geçirseler daha hayırlı bir hizmet yapmış olurlar.
Hayat, matematik formüllerine indirgenecek bir basitlikte değil. Allah her insanı farklı yaratmış. Bir insanın ruh dünyasına nüfuz etmek, orada bir şeyleri harekete geçirmek hiç kolay değil.
Yazan:eg Tarih: Oca 6, 2010 | Reply
bence günümüz mistik\tasavvufi eğilimlerinin kahir çoğunluğunun bakışını bundan daha güzel tasvir edebilen bir cümle olamazdı. evet aynen öyle cemile hanım. Allah aşkıyla yanan, kül olan ve ancak öyle “olabilen” ve kendini asla “olmuş” gibi görmeyen büyük islam mutasavvflarına inat, bugünün mistikleri ne hamlıklarını kabul ediyor, ne pişiyor ne de yanıyor…hoppadanak “oluyorlar” sadece!
Yazan:cb Tarih: Oca 6, 2010 | Reply
Allah razı olsun enver bey,anlaşılıyor olabilmek şükür vesilesi
ekrem bey,
ben aslında bu konularda yazmamaya kararlıydım ama gelin görün ki akıllanmayan biriyim.
ben elif şafak,alanson vari bir Allah-kul yakınlaşması ve bunların görsele sirayet etmesi konusunda kimseyi etiketlemiyorum,ötelemiyorum,yaftalamıyorum.ben sadece islam nedir,tanımını net bir biçimde ortaya koyuyorum,birşeyi tanımlamak başka birşey,başkalarına karşı islam tekelciliği yapmak başka birşey,zaten yorumumda var,kim hangi yöntem ile nereye varır,kimin etkilenme vesilesi nedir bilemem ama o sizin bahsettiğiniz şey yaşanma ve yayılma sürecinde öyle bir hale dönüşürki,tutup her türlü mistiğin sindiği bir anlayışı islam zannedersiniz.
bir düşünün bakalım yanan,pişen,etkilenen,hayyam ile Allah Rasulünün tebliğ ettiği din aynı din midir?haşa Allah aynı Allah mıdır?o zaman bir selefi gördüğünüzde ‘aa öcüü’ çekmeyeceksiniz,bir akılcı ile muhatab olduğunuzda kısmen kelamcıdır aynı zamanda hadi ordan pozitivist demeyeceksiniz,mutezileyi sapkın ilan edenlere adamlar tekelciliğe çevrilmiş kader anlayışına karşı Allah’ı övmek manasında böyle bir söylem gerçekleştirdi,haklılardı diyeceksiniz -ki haklı oldukları çok az da olsa nokta vardır-şimdi bunları diyebiliyor musunuz,yorumlarınızdan biliyorum ki kardeşim,diyemiyorsunuz ama iş tasavvufa gelince çatıyı genişletmek kolay.hem o sizin anladığınız tasavvuf gibi,benimde hayranı olduğum gibi tasavvuf gibi yerleşmiyor sinelere.bir insan hem rakı içer,hem de umre yapar,içip ayıldıktan sonra namaza dahi durabilir,kişinin tasarrufudur,ecri Allah’ın tasarrufudur,ben hiç müdahale etmem,ama oradaysam kusura bakma kardeşim ibadetin kabul edilip edilmediğini bilmem ama alkol haramdır derim,üst yorumda yaptığımda buydu,ben Allah’ın hükümlerini söylüyorum,kendi kafamdan destan yazmıyorum,siz böyle devam edin,sonra gelip biri ben Allah aşkıyla yanıyorum,ver şuradan bir kadeh şarap,yandıkça yanalım desin,aynen böyle devam,ben de hiç karışmamış olayım.
bir de ‘müslümanlar dini bir roman görünce antenlerini açıyorlar’ benzetmesi yapmışsınız,ahh nerde o günler diye iç çekesim geldi vallahi,yok inanın ekrem bey çoğu uyuyor,keşke söylediğiniz gibi olsa.ben edebiyatı severim,tasavvufi eserleri de aynı ölçüde değerli bulurum,edebiyat ve dini üsluben çok yakın bulurum,burada zaten bir problem yok,problem edebi eserlerin ‘din’ olduğu tezini orataya atmakta,dine yakındır ama din değildir,bu da benim tepkim.
Yazan:Ekrem Senai Tarih: Oca 6, 2010 | Reply
Cemile hanım,
Ben de kuralları gevşetmekten ve herkes kendisine göre bir İslam uydursun ve onu yaşasın, yeter ki kalbi temiz olsun filan demiyorum. Evet günümüzde namazı, tesettürü filan yumuşatıp tasavvufu ruhunu dinginleştirmek için new-age dinleri haline sokanlar var. Bunlar zaten İslam değil. Tasavvuf da değil. Budiszm neyse o da onun gibi bir şey. Dinlere saygım var, kişi istediği gibi inansın ama adını İslam koymasın, bu hassasiyetinize katılırım.
Benim bahsettiğim konu, birileri bir şeyler yapıp ediyorsa bunu küçümsememek, doğru İslam’ı veya tebliği hep kendi cebinde sanmamak ile ilgili bir şey.
Mazhar Alanson’un umreye gitmesi güzel bir şeydir. İnsanlar bu tip şeylerden etkileniyorlar. Aşk romanı da yanlışlarıyla birlikte, ilk defa insanların Mesnevi okumalarına, Divan-ı Kebir almalarına, Makalat’ı arayıp bulmalarına, okumalarına bu kadar geniş çapta teşvik eden bir şey oldu. Elif Şafak’a yapılan eleştiriler sınırını biraz aştı. Güzel şeyler üreten bir insan, haksızlık ediliyor. Ben samimi olduğuna inanıyorum. İnsanlar kitaplarımı okusunlar ve kendilerini iyi hissetsinler diye yazdığını düşünmüyorum. Kitabı okuyup kendi sefil hayatının doğru yol olduğunu düşünen insanlar olabilir. Ama bir şeyleri değiştirmek lazım diye düşünen insanlar da var içlerinde. Bu tip çalışmalar acımasızca eleştirildikçe, küçümsendikçe bu insanların istifade yolları tıkanıyor.
Kainat boşluk affetmez. Bir yerde bir boşluk varsa, ya onu doldurmalısınız, ya da birisi gelip doldurduğunda “neden dolduruyorsun?” diye çıkışmamalısınız. Kaç müslüman yazdı Hazretin hayatını? Ben şahsen hiçbir roman, tarihçe-i hayat okumadım ne Mevlana ile, ne de Şems’le ilgili. Belki benim cehaletimdir, çok güzel kitaplar vardır şüphesiz. Ama Hz.Mevlana hakkında bunca az kitap olması olacak iş midir? Ne ile açıklanabilir bilmiyorum. Yurt dışında da bilinmiyor. Sürekli aşktan, şaraptan bahseden uçuk bir şair-filozoftur bildikleri. Birilerinin bu boşluğu doldurması gerekiyordu. Bir romancı doldurdu. İyi de yaptı, eline, kalemine sağlık. Yiğit olan da çıksın meydane, doğrusunu yazsın.
Yazan:Ekrem Senai Tarih: Oca 6, 2010 | Reply
Cemile hanım,
Bir de,
Hiçbir yorumumda hiçbir fırkayı “sapkın” ilan ettiğimi hatırlamıyorum. Mutezileyi de hep övmüşümdür. Selefilere de bu “çoğulculuğa” karşı oldukları, aslında her şeye karşı oldukları için karşı çıkıyorum. Yoksa onların müslümanlıklarına da not veremem, haddim değil.
Ne yazık ki ümmette en çok tekfir edilenler de sufiler. Bırakın kardeşim Molla Kasımcılık oynamayı, insanlar din’i matematik olarak algılamak istemiyor. Aşk istiyor, hissetmek istiyor, ağlamak istiyor.
Allah nasip etsin de gidin görün umrede o selefi Vehhabileri. Bir tarihi dümdüz etmişler. Tasavvuf inceliğiyle ecdadım Medine’nin dışındaki tren raylarına keçe döşüyor. İşte selefi Vehhabiler Yeşil Kubbe’nin yanında konkasörle mermer kırıyor. Kabe’nin yanına o Zemzem Tower’ı, benim sufi arkadaşım dikmedi. Benim hassasiyetime saygı duymayan bir anlayışa ben nasıl saygı duyayım? Hz.Ebu Bekr’in (RA) evini dümdüz edip, yerine diktiği Hilton otelinin bir katını Ebu Bekr mescidi yapan anlayışa mı saygı duyacağım?
Kabirde bir Yasin bile okutmuyorlar, harammış… Bu çoğulcu bir anlayış mı sizce? Kardeşim ben Vehhabi miyim senin haram anlayışına göre hareket edeceğim? Kusura bakmasınlar o çaputları ağaçlara bağlayan cahiller bile bunlara rahmet okutturur.
Tasavvuf ekolleri, elbette çoğulculuğa daha yakın oldukları için elbette daha fazla saygıyı hak ediyor.
Yazan:ABİDİN UYAR Tarih: Oca 6, 2010 | Reply
Sn’Alansonun Umresi,turnusol kağıdı gibi, eklektik dinin kaynağınıda ifşa etti.
Belki “Barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğar”sözününün işlevselliği ile eklektik dinden(türetilen)İbrahimi hanif(iletilen)dine evrilmek ve aklını özgür tutanlara bir şeyler söyliyebiliriz.
Belki “fikirlerin çarpışmasından hakikat çıkar”
“DEDİ Kİ A’RAB;”İMAN ETTİK”DEKİ;HENÜZ İNANMADINIZ.AMA “TESLİM OLDUK”DEYİN.HUCURAT49/13
Neydi idda;idda Bedevi Arapların iman ettik sözü idi,Allah (CC)Hayır henüz inanmadınız çünkü iman etmediniz ancak İSLAM(TESLİM)oldunuz diyerek çok önemli bir farkı efendimiz aracılığı ile duyuruyordu.
Önce “DİN”Tanrı tanımazları muhatap kabul ederek gelmemiştir.Ne Ataizim ne pozitivizim le gelişen materyalizim dinin muhatabı değildir.
Bir başka ifade ile bütün peygamber
ler tapılmaya layık olan kudretin sadece ALLAH
olduğunu bildirirlerken karşılarında dinsiz,ve tanrıyı inkar eden kitleler yoktu.Bunlar secde eden,Kabeyi tavaf eden,ve ayette belirtildiği gibi”YERİ GÖĞÜ KİM YARATTI DİYE SORULDUĞUNDA ALLAHTIR DİYECEKLERDİR”denilen toplumlardı.
Kur’an İBRAHİM MİLLETİNE UYUN DERKEN
neyi kast ediyordu?.Al-i imran 3/95
Hanif olarak İbrahim milletinden olalım derkenBakar 2/135 Kur’an “HANİF”likten neyi kasat etmişti?
Yada (ey Muhammet)Deki;Şüphesiz beni ,evet Rabbım beni,dosdoğru bir yola,dimdik duran bir dine,İbrahimin tevhid dinine hidayet etmiştir.o Allaha hiçbirzaman şirk koşmamıştır. Enam /161 ayetindeki İbrahim Dini nedir?
Şirk tanrısızlık demek değil,müşrikde
tanrıya tapmıyan değilken Hz.İbrahimin dininden Kur’an niçin bahseder?
Peki “Kul ya eyyühel-Kafirun” ifadesindeki kafir Dinsizlermiydi?Hayır.
“La a’büdü ma ta’büdün”ifadesindeki e”Tapmam taptıklarınıza”itirazındaki efendimizin ikazı neyeydi? Kafir gerçeği örten di ,tıpkı tohumu toprağa gizliyen,örten çiftçinin yaptığı işlem gibi ,yoksa Allahı inkar eden değildi.
“Allah’ı bırakıp da kendisine kıyamete kadar cevap veremiyecek kişiye(nesneye) tapmakta olan kimseden daha sapık kimdi?Halbuki bunlar onların tapmalarından habersizdir”ayeti kime dir?
“Dirilerle ölüler bir olmaz.şüphesiz Allah dilediğine işittirir.Ama sen kabirdekilere birşey işittiremezsin “ayetinin bu gün muhatabı kimdir.?
“ya Muhammet deki;Allahın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim”Araf/188 ayeti bize neyi hatırlatır?
“Allahın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım;onlar sıkıntınızı
ne gidermeye nede bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilir………..İsra 56/57 ayeti bu gün hangi üstada,hazrete,bilge şahsa tekabül eder?
Baştanda belirttiğimiz gibi sadece fikrin beyanıdır işlemimiz,hakikat doğarmı bilemeyiz,ancak “senin dinin sana benimki bana “deme özgürlüğümüz her daim saklıdır.
Yazan:cb Tarih: Oca 6, 2010 | Reply
ekrem bey,
ben de zaten bunu söylüyorum.ama bir romancının o boşluğu doldurduğunu düşünmüyorum,bilakis altını oyduğunu düşünüyorum.ne yaparsınız bakış açısı.
amin inş. nasip olur ama bakın mesela kabenin altını oyan selefileri yerle bir ediyorsunuz ama tasavvufun altını oyan,dine toz kaçıranları neredeyse mutasavvıf kabul ediyorsunuz,e bu hak mıdır?
o sizin tercihiniz,bence ne bir cemaat,ne tarikat,ne de selefi,kelami,tasavvufi ekollerin birbirine üstünlüğü yok sonuçta hepsi ziyadesiyle Allah’ın yolu olduğu için saygıyı hak ediyorlar,size uymaz o ayrı.işte tasavvufi çoğulculuğun artıları olduğu kadar eksileride oluyor maalesef(bu tasavvufun değil onu dillendirenlerin eksiği),aslında şöyle demek daha doğru olurdu ; çoğulcu olup,genele hitab etmek başka birşey,genele hitap edeceğim derken İslam’ın kulağını bükmek başka bir şey,genele hitap elbet olsun,ama bu din adına eli,dili,sözü bükmek olmasın bir zahmet.
Yazan:ş.y. Tarih: Oca 6, 2010 | Reply
Cemile hanım’ın görüşlerine aynen katılmakla birlikte ifade gücü ise ayrı bir takdir vesilesi.
Yazan:Ekrem Senai Tarih: Oca 7, 2010 | Reply
Cemile hanım,
Selefileri neden sevmediğimi ve sufileri neden sevdiğimi açıkladım. Birisi çoğulcu bir anlayışı temsil ediyor, diğeri her önüne geleni kafir ilan edip cehenneme gönderiyor. (Bkz: Abidin Uyar beyefendinin yukarıdaki yorumları). Tasavvufun cahilce yorumlanmasının ortaya çıkardığı sonuçlarla, selefiliğin ortaya çıkardığı sonuçlar kıyas kabul etmez. Sahte şeyhler sadece kendilerine uyan cahilleri yoldan çıkarır. Bunlar bütün ümmetin hürriyetini tehdit ediyor. Adam, Allah’ın münafıklarla, kafirlerle ilgili ayetlerini kılıç gibi sallıyor. Bu zihniyet, Hz.Ali’nin (KV)karşısına da ayetleri kılıçların uçlarına sokup çıkmışlardı. Bölünmelerin, mezhep çatışmalarının kaynağı hep bu tekfir edici selefi zihniyettir. Buna müsamaha gösterilmez.
Benim düşünceme saygı göstermeyene saygı göstermem. Sizin kadar gönlüm geniş değil.