Din mi Elden Gidiyor, Gelenek mi?
By Mustafa Akyol on Ara 29, 2009 in Modernleşme, Toplum, Toplumsal Ahlâk, İslam
[28 Aralık 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Zaman gazetesi köşe yazarlarından Ali Ünal, geçen hafta önemli bir yazı yazdı. “En Büyük Tuzak” başlıklı makalesinde, giderek “muhafazakârlaştığı” sanılan Türkiye’nin, aslında giderek sekülerleştiğini, yani dinden uzaklaştığını savundu.
Sayın Ünal’a göre AK Parti devrinde dindarlık artmamış, aksine 80′li ve 90′lı yıllara nazaran zayıflamıştı. Mesela eskiden “televizyon yayınları daha mazbuttu”. Veya:
“Aile yapısı çok daha sağlamdı ve ‘ma’ruf’a dayalı gelenekler, hâkimiyetini büyük ölçüde koruyordu. Başka ‘millet’lere ait âdet ve uygulamaların hiçbirine itibar edilmiyordu.”
Fakat, Sayın Ünal’a göre, son on yılda bu geleneksel değerler erozyona uğradı, Batılıların gayrı-İslami adetleri ve seküler hayat tarzları Türkiye toplumuna daha çok sızdı.
Bu teşhise büyük ölçüde katılıyorum. Fakat sanırım hem söz konusu “sekülerleşme” sürecinin analizinde hem de aranması gerektiğini düşündüğüm “çözüm”de ayrışacağım.
Önce şunu belirteyim: Sayın Ünal’ın Türkiye örneğinde anlattığı olay, aslında küreseldir. Seküler modernitenin renkli dünyası sadece bizde değil her toplumda gelenekleri aşındırıyor, hatta yok ediyor. Geleneklerle örülmüş olan dini pratik ve değerler de bundan fazlasıyla nasibini alıyor.
Buna karşı dindarların izleyebileceği iki temel yol var. Birincisi bir “savunma hattı” kurmak ve seküler modernitenin “kültürel emperyalizm”ini olabildiğince “dışarıda” tutmaya çalışmak. Bu işin en otoriter şekli, çanak antenleri yasaklayan yahut interneti sıkı sıkıya kontrol eden İran ve Suudi Arabistan gibi rejimlerde var.
Muhafazakârlığın açmazı
Daha ılımlı olan “muhafazakâr çözüm” ise, “savunma hattı”nı kültürel düzeyde kurmaya çalışıyor. Amaç, “Müslüman mahallesinde salyangoz satılmasını” engellemek. Dahası, seküler dünyanın yaşam biçimine karşı, geleneğe dayalı alternatifler kurmak. Mesela Hollywood’un “romantik komedi”leri karşı, Hacivat-Karagöz oyunlarını diriltmek.
Tüm toplumu sekülerize etme hedefindeki “laik fundamentalistler” bu “muhafazâkar çözüm”den nefret ediyor ve onu olabildiğince bastırmak istiyorlar. Oysa tabii açık bir toplumda her şeye olduğu gibi buna da yer var. Ben de bu hakkı sürekli savunuyorum.
Savunuyorum savunmasına da, “muhafazâkar çözüm”ün aslında çok da iyi bir çözüm olmadığı kanısındayım. Çünkü modernitenin ilerleyişi karşısında geleneklerin “elden gitmesi” kaçınılmaz gibi gözüküyor. Ve siz dini sadece gelenek üzerinden ayakta tutmaya çalıştığınızda, sürekli gerilemeye mahkum bir “savunma hattı” kurmuş oluyorsunuz.
Peki diğer çözüm ne?
Diğer çözüm, modern dünyaya karşı “savunma hattı” kurmak yerine, onun içine girip Müslümanlığın değerlerini orada yeniden üretmek.
Bir örnek vereyim. Diyelim yaşadığınız şehirde bir “modern sanat müzesi” açılıyor ve içindeki eserlerde nihilizmden serbest cinselliğe kadar her türlü gayr-ı İslami tema empoze ediliyor. Sizin alternatifiniz nedir? Sadece “bizim gençler de müzesiz kalmasın” diye bir “ebru sanatı sergisi” açmak mı?
Yoksa acaba siz de bir modern sanat sergisi açabilir ve içinde İslami temalar işleyebilir misiniz? Sizinki, “ötekiler”inki kadar sofistike olabilir mi? Hatta bu iş onlardan daha önce bile aklınıza gelebilir mi?
Peki ya roman, tiyatro, sinema, müzik gibi alanlarda nasılsınız? Ürettiklerinizin kalitesi, “mahalleyi” aşıp, “ötekiler”in de aklına ve kalbine hitap edebiliyor mu?
Bence asıl mesele bu.
3 [?]



6 Yorum
Yazan:ertan kalem Tarih: Ara 29, 2009 | Reply
bu yazıya kısmen katılıyorum bende..sekülerleşme bence iktidarın kendisini zenginleştirmenin başka bir yoludur..yani aslında kimsenin dinle imanla fazlada bir alakası yok . cepler dolsun zengin olsunlarda nasıl olursa olsun…bence burda muhafazakarlıktan daha çok pragmatizm var..pragmatik olan liderlerimiz işlerine nasıl geliyorsa ona göre bir sistem uyguluyorlar..
Yazan:ferhat BİLGİN Tarih: Ara 29, 2009 | Reply
Ali Ünal’ın dile getirdiği değişimi bana göre sadece yazıda belirtildiği gibi Seküler modernitenin renkli dünyasına alternatif yaratamamamızdan kaynaklanmıyor. Asıl sorunun dini inançların yarattığı dini kuralların, gereklerin, yaşam şeklinin modern hayatta giderek uygulanamamasından kaynaklanıyor.En muhafazakar yaşamı tercih edenlerin bile inandıkları gibi yaşamakta zorlandıkları açıkça görülmektedir.Mustafa beyin Amerikan yapımı romantik komedi filmlerine karşı hacivat ve karagözü yeniden popüler kılmak örneğindeki kadar kolay karşı tezler üretmek neredeyse imkansız.Küresel değerler inandığınız binlerce yıllık değerleri yıkıyor yıkamadığı değerleri sallantıda bırakıyor.Modern gelişim dünyasının dayattığı yaşam şekline karşı koymak sosyal alandada psikilojik dünyalarda da kişiyi ötekileştirebiliyor.Herşeyin hızla değiştiği etkileşimin saniyelik anlara kadar indirgendiği şuan ki yaşamda yerinde kalan ve değiştirilmesinin tartışılması dahi yapılamayan dini kural ve gerekler ne kadar dayanabilir? Yakın bir zamanda çeşitli televizyon kanallarında zengin fakat kendisini muhafazakar yada dindar olarak tanımlayan kişilerin bu modern fakat kendileri için yanlış olan hayat tarzına karşı oluşturdukları alternatifleri vermekteydi.Örneğin haremlik selamlık 5 yıldızlı otellerde tatil yapmak, lüks malikanelerde ama dini motiflerle yaşamak, kendi pop müzikleri ve sanatçılarını yaratmak vb. ama bunlar dikkat edilirse yani sağlanan alternatifler onları hep biraz daha ötekileştirmekte.
Kısacası değişim, değişmez değerleri zorlamakta her geçen gün ve bu direniş sadece minareye farklı kılıflar yaratmaktadır direnenler adına..
Yazan:suryanos Tarih: Ara 30, 2009 | Reply
Geleneğin Hacivat Karagöz olarak algılanması problemin yönünü baştan çıkmaza sokuyor. Güzel sanatlar üzerinden yapılan tartışmalar niye bizde bunu üretemiyoruz ya da burda geleneği niye moderne çeviremiyoruz üzerinden geçiyor.Geleneğin baskın karakteri nedir? Ya da gelenek ne vadeder? Gazalininde içinde yer aldığı sufi gelenek hal üzerinedir ve dünyayı ilgilendiren yönü ile güzel ahlak üzerindeir. Gerek İbn Arabiden gelen kol, gerek Hz. Mevlana dan , Hacı Bektaştan gelen kol dünya için bunu öğütler. Ne diyorlar elinizdeki bölüşün, günahlardan çekinin, hakın eziyetine karşı sabırlı olun, iktidardan/iktardakilerden şöhretten uzak durun, şehvetten uzak durun, olduğunuz gibi görünün, göründüğünüz gibi olun. Şimdi bu öğütler dünyadan uzaklaşmak olarak anlaşılıyor. Gelenekten kopuşda burdan başlıyor.
Esasen İslamın kapitalimizle tanışması yeni. Deneye, yanıla ilerleyecek bir sosyolojik süreç. Yaşadıklarımız bu manada bir labortuvar görevi görüyor. En azından şu anda ne olmaması gerektiğini tekrar öğreniyoruz.
Yazan:ABİDİN UYAR Tarih: Ara 30, 2009 | Reply
Kavramların çok farklı anlamlara evrilmesi,yine kavramı ortaya atan insan eliyle oluyor.
Sekülerizim müslüman entelijensia için
dinin tahribindeki en önemli etken.Basit karşılığı
dünyevileşme,sık sık Laiklikle karıştırılan bu kavram,aslında İbn-Haldun sosyolojisinde karşılığını buluyor.Laiklik siyasi ve hukuki bir süreç iken Sekülerizm sosyolojik bir süreç.
Ancak zannedildiği gibi modern zamanların bir sapması değil.İbn Haldunun bedevilik ve Hadarilik ayrımında ki tabi gelişmesi
Tarım toplumunun misafir perver,akraba canlısı,paylaşımcı,dindar,muhafazakar,kabilevi asabiyete daha yatkın yapısı,Şehir hayatında farklı davranış kodlarına evriliyor,artık misafir ağırlamada zorlaşıyor,misafirine sınırsız zaman ayrımıda imkansızlaşıyor,hayatın meşguliyeti ve maliyeti ,ulaşım,ve daha birçok faktör ben merkezli gibi gözüken davranışı beraberinde getiriyor.Tarım toplumunun dindarlığı gelenksel,örfi,muhafazaettiği değerlerin bir çoğu
tamamen dinden değil örften besleniyor.
Bir tarım toplumunda günümüzde dahil,
hiç namazla niyazla alakası olmıyan hatta kumar,içki gibi dinin yasakladığı şeyleri yapan birey eş seçiminde baş örtülüsünü arama durumundadır.Baş örtülü eş de başını örfen örtmüştür.O da dini ritüelleri yapmaz.Ancak baş örtüsü onun için çok katı bir örf tür.(Bu arada Başörtüsünün inanan müslüman için yeri değeri,tartışmazlığı,ve inancının ayrılmaz bir parçası olduğu,ve bu grupların islami yaşayışları,
yaşama arzuları verdiğimiz örneklerle alakalı değildir)
O zaman kast edilen muhafazakarlığın gittikçe kaybolması sonucu dinin zayıfladığı iddası,acaba muhafazakarlık olarak içselleştrilen
ritüellerin dinin neresine tekabül ediyor.
Örneğin sekülerizim şehir hayatında imam-cemaat ilşkisinde ticari bir faliyeti ortaya çıkarmakta,köyde bir imam Diyanetten aldığı maaşın zorunlu karşılığı olarak cenaze işlemini
yerine getirmekte,eğer kalben bir hediye verilirse
o hediye alnırken,şehirde bu iş resmen pazarlığa dönüşmekte.
Örneğin sekülerizim şehir hayatında mevlüt okunmasında bir çok yan ritüelleri eklemiştir,bu pazar tanık olduğum bir mevlüt merasiminde imamdan sonra mikrofonu eline alan gencin tasavvuf müziği yaptığına tüm cemaat tanık
oldu.Yakında ney,def gibi tasavvuf musikisi aletlerinin camilere mevlüt ile girmesi muhafazkarlığın gitmesi ve dinin ortadan kaybolması olarakmı yorumlanacaktır.
Tarım toplumunda Yağmur duasına çıkan köylü muhafazakarlığı temsil ediyorsa şehir hayatındaki müslüman bir fabrika işçisinin yağmur duası yapmaması dinden uzaklaştığı anlamınamı gelmektedir? Tarım toplumunda müslüman bireyin bizim köyün derin hocası diye övdüğü şahsı seküler şehir hayatındaki müslüman “sizin hocanın anlattıklarının islamda yeri yok”demesi muhafaza edilecek değerlerin ortadan kaldırıldığı ve dinin tahrib edildiği anlamınımı çıkartacaktır.
Örneğin Hicri 2 asırdan sonra mumlar yakılarak camilerin süslenme geleneğine karşı çıkan ulema bunların ataeşe tapan farklı kültürlerin inancı olduğu gerekçesi ile karşı çıkarken seküler bir hayatın dini tahrib ettiğinimi kast etmişlerdi?Sonraki asırlarda bu mum yakma geleneği kandil kutlamalarıyla daha farklı bir boyuta evrildiğinde,seküler hayatın yarattığı araştırıcı müslüman tipinin bu uygulamaların dinde yeri yoktur derken acaba muhafazakarlıkla bir çatışmaya mı girmektedir?
Bu verdiğimiz örnekler dünyevileşmenin
her alanda kaçınılmaz olduğunun ancak tarihin her döneminde olduğu gibi dünyevileşmenin sanayi devrimi ve bilişim devrimi ile insana korkunç tuzaklar hazırladığınında kabulü gerekir,
bu tuzaklardan kurtulma arzusu ve bu konuda verilecek uğraş çok ciddi olarak desteklenmelidir
Ancak kaçınılmaz bir gerçek olarak bu vakıa karşımızda durmaktadır.
Unutulmasınki sufiliğin doğuşundaki
en önemli üç etkenden biri,Peygamber hayatıyla hiç alaksı olmıyan Emevi ve Abbasi Saltanat(dünyevileşme)na duyulan öfke ve tepkidir.
Ve dünyevileşme geçmiş vahyin izleyicilerinide yoldan çıkartmış insanlık tarihinin kadim sorunudur.
Önemli olan bu sürecin tahribini nasıl önleyebiliriz.Ve her muhafaza edilmek istenen değer “DİNDEN”midir.
Yazan: ABİDİN UYAR Tarih: Decem
Yazan:Cengiz Tarih: Ara 30, 2009 | Reply
Bence ise şu :
Din elden gitmez. Din sınırdır, insan ile tanrı arasındaki sınır. Bu sınırın kalkma ihtimali yok.
Peki giden/yitirilen nedir? Bağdır, bağlantıdır.
Bağlantı nasıl kurulacak?
Eğitimle tabi ki.
Bu eğitimin temelinde akla dayalı bir ahlak var.
Doğruyu arayan, bir örnektir.
Bulduğunu yaşayan, bir örnektir
Arayan ve yaşayan ve aramayı sürdüren insan, örnek insandır.
Yaşayarak örnek olma yükümlüsüyüz, eğitimci olmak istiyorsak.
Yaşantı mutlaka örnek alınmaz, ama yaşantı olmaksızın da örnek alınamaz.
Yeterli koşul değildir, gerekli koşuldur.
Hepimiz birer gerekli koşuluz, yeterli olmasak da.
Yazan:Tayfun Tarih: Oca 28, 2010 | Reply
Yoksa acaba siz de bir modern sanat sergisi açabilir ve içinde İslami temalar işleyebilir misiniz? Sizinki, “ötekiler”inki kadar sofistike olabilir mi? ”Hatta bu iş onlardan daha önce bile aklınıza gelebilir mi?”
Son cümle harika!
Törelerimizin, gelenek, göreneklerin islamla bir alakası yoktur. Hatta bir çok noktada islamla çelişmektedir. Bu adetleri, gelenekleri, görenekleri sürdürebilmek adına mutsuz edilen, toplumdan küstürülen ve intikam duygusuyla yetişen genç sayısı az değildir. Bu gençler hayatlarını zehir eden törelerin kaynağı olarak islamı görmektedirler. Artık islamcı kesimin milliyetçi kesimle kesin olarak yüzleşmesi ve toplumun huzurunu bozan törelere karşı savaşması gerekmektedir. Yoksa bu islam öncesinden kalmış ya da islamın dışında gelişmiş töreler yüzünden islamın imajı yerle bir olacak! Bir düğünümüz oluyor, düğün sahibi olarak yöresel havaları oynamak zorunda bırakılıyorum. Bu oyunun saçma, zevksiz, hiçbir sanat anlayışına sığmayan, ne oynayana, ne izleyene keyif veren bir oyun olduğunu düşünmediğimden oynamak istemiyorum. Düğün beni boğuyor, eğlenemiyorum. Diskoda tekno dinleyip dans etmeyi buna tercih ediyorum. Bu durumda bu ayıplanıyor, toplum düşmanı olduğum kanısına varılıyor. İçinde bulunduğum mahalle, akraba, eş dost yani gelenekçi kesim ”komünist, anarşist” diye yaftalıyor beni.