RSS Feed for This Post

İslam ve Liberalizm: Çatışma mı İşbirliği mi?

 [Söyleşinin orjinali, Özgün Duruş gazetesinde yayınlandı]

- Özgürlüğü nasıl tanımlıyorsunuz? Liberaller ile İslamcıların özgürlük yorumları arasında ne tür farklar var?

Özgürlük, benim anlayışıma göre, bireylerin (yahut Allah’ın kullarının, nasıl ifade ederseniz) başta siyasi otorite olmak üzere, hiç bir dış güç tarafından zorlanmadan, hayatlarını kendi rıza, istek ve vicdani kanaatlerine göre tanzim edebilme hakkıdır. Bir Müslüman bu hakkı İslam’ın gösterdiği hedefler doğrultusunda kullanırken, seküler bir insan da seküler hedefler doğrultusunda kullanır. Bir Müslüman’ın bu ikinci durumu tasvip etmese de, onun var olma hakkını kabul etmesi, bence İslami açıdan da doğru ve hatta gereklidir, çünkü “dinde zorlama yoktur” ve “sizin dininiz size, benim dinim bana”dır. Bu sebeple, liberal siyasi gelenek ile İslami düşüncedeki özgürlük tanımlarının çelişik olmadığını, en azından olmayabileceğini düşünüyorum.
- “Liberal özgürlük anlayışı genel ve barışçı, İslamcıların özgürlük anlayışı sekteryen ve savaşçıdır” ifadesine katılır mısınız?

“Sekter ve savaşçı” İslamcılar olduğu gibi, öyle olmayan İslamcılar da vardır. Liberal düşünce de kendi içinde farklı tonlar barındırır. Genellemelere gitmek bence bizi sadece yanıltır.
- 28 Şubat döneminde dindar Müslümanlar, hukuk mücadelesini liberal özgürlük anlayışına dayanarak mı vermişlerdir? Eğer öyleyse niçin?

Müslümanlar, hukuk mücadelesini büyük ölçüde liberal özgürlük anlayışına dayanarak vermişlerdir. Çünkü başörtüsü hürriyeti, “din özgürlüğü” yahut “bireysel özgürlük” gibi başlıklar altında savunulmuştur, “Allah’ın emri budur, bu farzı yerine getiriyoruz” diye değil. Bu “seküler dil” ise normal ve bence İslami açıdan da meşrudur, çünkü içinde yaşadığımız hukuk sisteminin “Allah`ın emirleri, farzlar, sünnetler” gibi nosyonları yoktur. Buna karşın, her ne kadar Türkiye`deki resmi hukuk kurumları pek kulak asmasalar da “hak ve özgürlükler” diye bir nosyonu vardır. Kaldı ki, “Allah`ın emri”nin ne olduğunu tartışmaya başladığınızda da farklı içtihatlar ortaya çıkar ki bunların her birine hayat hakkı tanımak için yine özgürlük anlayışına ihtiyacınız vardır.

Kısacası ben liberalizmi, tüm insanlara ve bu arada tabii ki Müslümanlara diledikleri gibi yaşama hakkı veren, devleti buna göre terbiye etmek isteyen olumlu bir ideoloji olarak görüyorum. Doğrudan İslam`ın kendi geleneğinden çıkıp gelmese de (aynen demokrasi gibi) modern devrin Müslümanları için “makbul” olması gerektiği kanısındayım.
- Farklı din, mezhep, etnik yapı ve yaşam tarzına sahip olunan Türkiye’de barış, huzur, özgürlük ve refahı İslamcı özgürlük anlayışı mı yoksa liberal özgürlük anlayışı mı sağlayabilir?

Türkiye`deki renkliliği barış içinde bir arada yaşatabilmenin formülü çoğulculuktur ki, bunun hem İslami geleneğe hem de liberal düşünceye uygun düştüğünü söyleyebiliriz.
- Batı’nın zenginliğinin kaynağı, “özgürlük temelinde çalışma” mı yoksa “köleleştirmeyle yapılan sömürü” mü?

Sömürünün belirli bir payı olduğuna kuşku yok. Ama “Batı başarısı”nın kanımca asıl sırrı, bilimsel ve teknolojik gelişme, bunun da altında yatan araştırma, yeni şeyler keşfetme, bunun için sistemli olarak çalışma düşüncesidir. Bunun da liberalizmin savunduğu bireysellikle yakından ilgisi vardır. Batı ülkelerinden bile daha sömürgeci olan Sovyet Rusya`nın batışı ise, bu bireysellikten yoksun olmasıyla, bireyi devlet ideolojisi ile hapsetmesiyle yakından ilgilidir. (Bireyselliğin bizde sıkça anlaşıldığı gibi “bencillik” olmadığını burada hemen belirteyim.)

Köleliğe gelince… Evet, bu konuda Batı medeniyetinin sicili karanlıktır, ama diğerlerinin de ne kadar aydınlıktır, tartışılır. Modern zamanlara dek dünyadaki hemen her medeniyette kölelik vardı ve bu normal, tabii bir durum sayılıyordu. İslam medeniyeti de kölelere insanca davranma vurgusu yapmasına rağmen, köleliği bir kurum olarak kaldırmamıştır. Osmanlı`da köle ticaretinin yasaklanması, ancak 19. yüzyıl ortasında ve İngiltere baskısıyla mümkün olabildi. “Köleci Batı” hakkında atıp-tutanlar, işin bu yanını pek görmüyorlar nedense.
- Liberalizmin küresel hâkimiyetine karşın sosyal adaletsizlikler, açlık, çevre felaketleri, savaşlar gibi sorunların ileri düzeyde devam etmesi bir çelişki mi yoksa doğal ve normal mi?

“Liberalizmin küresel hâkimiyeti” altında yaşadığımızı düşünmüyorum. Sadece dünyadaki etkin devletlerin (ABD ve AB ülkeleri) siyasal sistemleri liberal yahut liberal olmaya yatkın. Ancak bu, söz konusu ülkelerin “ulusal menfaatleri” olduğu ve bunlara göre kimi zaman mütecaviz politikalar izlediği gerçeğini değiştirmiyor. Burada liberalizmin bir “dış politika doktrini” değil, bir siyasi ideoloji olduğunun da sanırım altını çizmek lazım. Bu, Türkiye`de çok karıştırılıyor. “Amerika’da din özgürlüğü”nden örnek verince, “Irak`ı işgal eden Amerika mı, lanet olsun!” cevabını alabiliyorsunuz. Oysa Irak`ın işgalinin liberalizmle bir ilgisi yok, Sovyetler`in Afganistan`ı işgal etmesinin sosyalizmle bir ilgisinin olmadığı gibi. (Bu arada, ABD`deki pek çok “serbest piyasacı” klasik liberal çevrenin Irak işgaline ve genel olarak militarist dış politikaya karşı çıktığını da belirteyim.)

Öte yandan çevre felaketleri, açlık, fakirlik gibi sorunların da liberalizmle doğrudan ilgisi yok. Çevre sorunlarına yol açan şey “sanayi”dir. Sanayi, sosyalist veya faşist ülkelerde de çevreyi kirletir. Açlığın ve fakirliğin liberal ekonomi yüzünden değil, bilakis ona dâhil olamayış yüzünden yaygın olduğunu öne sürmek mümkündür. Kapılarını “küresel sermaye”ye sonuna kadar açan Güney Kore mi daha iyi durumda, yoksa kendisini bu “sömürü düzeni”nden koruyan Kuzey Kore mi, karşılaştırın.

“Sosyal adaletten” kasıt, “devlet eliyle maddi eşitlik yaratılması” ise, bu elbette liberalizmle çelişkilidir. Ama zaten kanımca İslamiyet`le de çelişir. İslam geleneğinde toplumdaki ihtiyaç sahiplerine yardım, temel olarak “vakıf”lar, yani sivil toplum tarafından yürütülmüştür. Cumhuriyet döneminde tüm bu vakıfların devlet tarafından gasp edilmesi, ne yazık ki bu geleneği bize unutturdu, pek çok İslamcımız da “sosyal adalet” peşinde sosyalist oldu.

…Bu makale ilginizi çektiyse…

Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…

Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.

Buradan indirebilirsiniz.

 

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın” çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda. “Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitapta liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.

Share on Facebook

3 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 5 Yorum

  2. Yazan:ABİDİN UYAR Tarih: Ara 16, 2009 | Reply

    Sosyal süreçlerin önceden inşası iddası,günümüz müslüman toplumlarının, sorunlarının kendileriyle yüzleşmeden öteki üzerinden komplo teorilerine dayanarak gerekçe üretme faliyetlerine dönüşmesi
    sorunun sorunsallığınıda beraberinde getirmekte.
    İslamcılık islamın bizatihi kendi değildir.İslamcılık iktidar mücadelesindeki,sınırsız gücü,kuvveti,şiddete tapmayı veya tapınmayı amaçlamış yol/yöntemin metodolojisidir.
    İslam değil ancak islamcılık niçin
    kendine savaşılcak hedef olarak kapitalizmi,liberalizmi seçmiştir?İnsanlık tarihi
    tüm kötülüklerin başlangıcını sanayi devrimi olarakmı göstermiştir?
    İslamcıların marksist felsefeye muhabbetle bakışları,Sosyalizmin sosyal adalet anlayışı ile kur’nanın kast ettiği sosyal adalet anlayışı arasında kurulan rabıta neyle izah edilecektir?
    Devlet kapitalizmi ile bir devlet içinde gelişen şahış kapitalizmi arasında islamcı niçin tercihini Devlet kapitalizminden yana koymaktadır?
    Eğer bilgisizliğinden ve cehaletinden
    değilse”biz hertürlü kapitalime karşıyız”türünden şablonik haykırma,sosyal hayatın haklı talepleri karşısındaki kapitalist sınıfın varlığı ile oluşan
    hayati yatırımlar elinin tersiyle,inatla itebileceği türden şeylermidir.
    İhsan eli açık beyin haramsallaştırdığı ancak herkesin bir arabası olabilir içtihadındaki sermaye birikiminin üretim aşaması neyle izah edilir?O araca koyulan benzinin ham maddesi olan Petrolün insanlık tarihindeki keşfi feodal üretim modeli ile mi olmuştur?
    İnsanlığın sosyal kazanımları,emeklilik,işgüvenliği yasası,tüketici hakları,haftalık izin,yıllık izin hakkı,ağır ve tehlikeli işler tüzükleri,bireyi devletin ceberrutundan koruyan Anayasacılık faliyeti,seçme ve seçilme hakkı,kuvvetler ayrılığı ilkesi,kıdem tazminatları ve tüm kazanımlar,islamcıların “bunlar sanayi devrimi ile gelişen kapitalizmin sonuçlarıdır hepsini red ediyorum”ben daha mükemmel altarnatif kazanımları
    insanlığın hizmetine sunuyorum diyebileceği bir önermeleri mevcutmudur?.
    Saygı değer Ali Bulaç bir sosyolog olarak kapitalizmin nasıl vahşileştiğinin sosyolojisini niçin yapmamaktadır.Hukuk üreten bir devlette,Anayasal organları işlevsel ayrılıkla
    çalışan bir devlette,Üstünlerin değil hukuğun üstünlüğünün olduğu bir ülkede,yargısı yasalara göre yerindelik değil uygunluk denetimi yaptığı bir ülkede,sayıştayının her kurumun harcamalarını denetliyebileceği bir ülkede,bir sermaye nasıl vahşileşir.
    Peki bu soruların cevaplarını vermek yerine,hergün kullandığın bilgisarayınla cep telefonunla (Allahtan bunlar kapitalizmin nimetleri değil)kapitalizme ve liberalizme savaş açmak neyle izah edilir.?
    El cevap;İNAT

    NOT:Mustafa akyolun’sitesine yapılan yorumun tekrarıdır.A.U

  3. Yazan:eg Tarih: Ara 18, 2009 | Reply

    ” Çünkü başörtüsü hürriyeti, “din özgürlüğü” yahut “bireysel özgürlük” gibi başlıklar altında savunulmuştur, “Allah’ın emri budur, bu farzı yerine getiriyoruz” diye değil. Bu “seküler dil” ise normal ve bence İslami açıdan da meşrudur, çünkü içinde yaşadığımız hukuk sisteminin “Allah`ın emirleri, farzlar, sünnetler” gibi nosyonları yoktur. “

    bu tartışmalara hiç girmeyeyim diyorum ama yine de girmeden edemiyorum. yukarıdaki alıntı liberal düşüncenin en derin zaafını (üstelik bu zaaflarının farkında olmadıkları için de demokrat olamıyorlar) gösteriyor. dün akşam bir programda sabih kanadaoğlu’nun bildik yasakçı sorularına “cevaplar veren” doğu ergil, kanadoğlu’nun “yani islamla ilgili istekler tarikatların vs. noktasına kadar kayıp gitgide çoğalacaktır, buna ne diyorsunuz?” gibi bir itirazına “şimdi müslümanlar herkesin istediği haklardan fazla bir hak isterlerse bu pozitif bir ayrımcılık olacaktır ve kabul edilemez” dedi.

    bakınız bu insanlar bu argümanlarının liberalizmin en büyük sorunu olduğunu nasıl göremiyorlar aklım almıyor! liberalizm bu haklar özgürlükler meselesini “biz bunun bütün normlarını belirledik, bunun fazlası olmaz” tarzı liberal bir merkeziyetçilikle yapıyor ve buna da özgürlük diyorlar. üstelik bu özgürlüğün mutlak bir tarafsızlık olduğuna bizim inanmamızı bekliyorlar. halbuki toplum öyle dinamik bir oluşumdur ki haklar da özgürlükler de devamlı değişir ve gelişir. liberalizmin ve liberallerin kendilerini merkez koyup bütün hakları ve özgürlükleri kendi tekellerine alıp bütün herşeyi o referanstan değerlendirmeye kalkmaları ne kadar sorunlu ve ne kadar da demokratlık karşısında bir duruş! ben mustafa akyol’u tanımam etmem. ama bu siteden mustafa beyin yakın dostları olanlar var. Allah rızası için liberallerin bu çelişkilerini birisi çıkıp mustafa beye anlatsın.

  4. Yazan:M.Demircioğlu Tarih: Ara 19, 2009 | Reply

    “Serbest rekabete ticarette değil,fikirlerde gerek vardır.”Hangi düşünürün sözleriydi tam hatırlamıyorum,fakat liberalizmin-liberallerin sandığı kadar-insanlık için tek çıkar yol,”her derde deva” bir sistem olamayacağını yeterince açıklayan özlü bir söz olmuş bence.
    Daha fazlasını da açmak istemiyorum.Zira kapitalizmin,hele hele liberalizmin dinlerle/dinsel inançlarla çok da bağdaşır metodlar olmadığını söylediğimde hem liberalleri hem de inançlı dindarları karşımda buluyorum:)

  5. Yazan:ABİDİN UYAR Tarih: Ara 20, 2009 | Reply

    Son zamanların Ali Bulaç eliyle açılan tartışma ve PRF.Atilla yayla tarafından verilen cevaplar her nedense hız kesmedi,Sn.AKYOL da zaman zaman müdahil olmakta.
    Ancak bana ilginç gelen “Atatürkçülük ne işe yarar” makalesine yaptığım yorumdada belirttiğim gibi zıt ların uyumlu birlik dönemi.
    Bu konuyu biraz daha açmak gerekir.
    Aslında pratik akıl,her hangi bir “DELİLİ”aynı anda iki zıt kutbun kullanamayacağı kabul eder.
    Örneğin;ANNAN PLANI’nın reddi Türkler için Gayri milli bir mesele ise yani Türk çıkrarlarına aykırı ise,Rumlar için Milli çıkarlara uygun olması gerekir.Aynı anda hem Rumlar için Hem Türkler için “Hayır cevabının verilmesi”akıl dışı gibi gözükebilir.(çünkü bu plana Hayır oyu verenin gerekçesi kaybı olacağı inacıysa rakibinin bu plana evet demesi okadar rasyoneldir)
    Aynı şekilde Amerikan projesi olduğu iddası ile ortaya atılan “ILIMLI İSLAM”İslamcılar tarafından islamın sulandırılması ,ılımanlaştırılması,Amerikanın İslama attığı bir kazık olarak servislenirken,dini marazi bir rahatsızlık olarak gören ve Rejim içn en büyük tehdit olduğunu idda eden Kemalist ideolojinin müntesipleri,Aynı proje ile Amerikanın Ülkemizi ;İslamı ılımanlaştırarak çaktırmadan ülkemizi ŞERAT rejimine çevireceklerini idda ediyorlardı.(Necla Aratın çarşaflıların partisine gelmesini,Cumhuriyet Yazarı Deniz Somun Sefa sirmenin Kur’an kursları açma girişimi B.O.P jesi ile laik cumhuriyetin yıkılması olarak görüyorlardı.Aynı şekilde İhsan Eliaçıkta Dinin Amerika ve Kapitaliz eliyle yok edildiği ni savunuyordu)
    İşte bunlara bir yeniside İslamla Liberal dünya görüşünün uzlaşamıyacağı inancı ile Kemalizim ile Liberal dünya görüşünün uzlaşamıyacağı tezleriydi.Halbuki teorik olarak Liberal dünya görüşü islam aleyhinde ise bu dünya görüşüyle ençok dirsek temas içinde olması gereken Resmi ideoloji müntesipleri ve Kemalistlerin olması gerekirdi.
    Zıtların Üretilen komplo teorilerini aynen kabul ettiklerini ve bu konuda birleştiklerini, ancak kendi ideolojilerine yansıttıklarında ideolojik yol
    haritasında ayrıştığını görmekteyiz.
    Her “izm”Merhum Cemil Meriçin ifadesiyle insan idrakine giydirilmiş deli Gömleğidir.Ancak dünya görüşleri tarih içinde sorgulanarak,test edilerek,farklı bir konuya evrilebilir,tıpkı Avrupa komünist partilerin Proletarya diktatörlüğününü parti programnlarından çıkarmaları gibi.

  6. Yazan:789 Tarih: Şub 22, 2010 | Reply

    http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=137089&YZR_KOD=180

    Deniz Bayramoğlu
    Şirket-devlet ve müşteri-vatandaş
    22.02.2010 | Deniz Bayramoğlu | Yorum

    “Türkiye’yi tüccar devlet adamı anlayışıyla yöneteceğiz…” Başbakan Recep Tayyip Erdoğan iktidara gelişinin hemen ardından sarf etmişti bu sözleri. AKP iktidarı ile geçen 7 yıllık zaman dilimi içinde de bu sözün arkasında nasıl bir kararlılıkla durulduğunun şahidi olduk. Özelleştirmeler, yabancı sermaye ile ilişkiler, bağımsız kurullar ve daha onlarca farklı uygulama ile şirket-devlet anlayışı kemiklerimize kadar işledi.
    Son üç hafta içinde bu konuyu ele alan iki ayrı yazı yayımlandı. İlk yazı 7 Şubat tarihli Radikal 2′de Sungur Savran imzasıyla yayımlanan “T.C. A.Ş.” yazısı. ikincisi ise 17 Şubat tarihli Express dergisinin meramını anlattığı giriş yazısı; bu yazı da “TC Holding” başlığını taşıyordu.
    Savran yazısında Başbakan Erdoğan’ın Tekel işçileri ile ilgili konuşmasında sarf ettiği “Biz bu devleti adeta bir özel sektör mantığı ile çalıştıracağız” sözlerinden hareketle Başbakan’a artık Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin genel müdürü ya da CEO’su gözüyle bakabileceğimizi söylüyordu. Savran yazısında bu tanımlamanın 80′lerden bu yana devam eden ekonomi politikalarının yeni ve çok isabetli bir tanımı olduğunu dile getirmiş: Devleti şirket gibi yönetmek!

    Teknik bir mesele
    Express dergisinde Meram köşesinde yer alan yazıda ise iktidarın özellikle ekonomi ile ilgili alanlarda egemenlik hakkını kısmen ya da tamamen özel kurullara devrettiğinden hareketle aynı sonuca varılıyor. “Yani ekonomi teknik bir meseleye indirgeniyor.
    Günümüz ekonomisinde şirketlerin varlığının tek bir itici gücü vardır: Kâr etmek, daha fazla kâr etmek. Ülkeyi şirket gibi yönetmek isteyenlerin, yönetenlerin, bu tarzı savunmak için başvurduğu argümanlar da ilk bakışta güçlü argümanlar gibi görünüyor. Eski yapının köhneliğinden tutun da karar alma süreçlerinin yavaşlığından ve hatta bürokrasinin karanlık koridorlarında kayboluşundan, devlet işletmelerinin siyasilerin arka bahçesi haline gelişine kadar verilen örneklerle sağlam bir de propaganda faaliyeti yürütüyorlar.
    Her iki yazıda ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor olsa da meselenin bazı kısımlarının eksik kaldığını düşünüyorum. Mesela şirket-devlet yeni bir olgu değil. Ya da Savran’ın ifade ettiği gibi 12 Eylül darbesinin ardından uygulanmaya başlanan bir yapı değil. Savran yazısında Marx’ın “Komünist Manifesto”da dile getirdiği, “devlet iktidarı, burjuvazinin ortak işlerini yürütmek için bir komiteden ibarettir” sözlerini alıntılamış olmasına rağmen şirket-devleti Özal ya da Erdoğan iktidarına has bir yapıymış gibi sunuyor. Oysa vurgulanması gereken nokta, yönetim biçimi, şekli, organları ne olursa olsun kapitalist devletin her halükârda bir şirket-devlet olduğu gerçeğidir.

    Neo-liberalizmin kalesi
    Ya da Exspress’te ağırlıklı biçimde vurgulanan üst kurullar varlığı ile iktidarın egemenliğini devretmesi ya da daha doğru bir tanımla egemenlik alanlarını flulaştırıp gri alanlara, arka odalara aktarması da yeni bir olgu değil. Fakat şu gerçeği vurgulamakta fayda var: AKP iktidarı neo-liberalleşme açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin bugüne dek gördüğü en keskin en militan iktidar olma özelliğine sahip. AKP devletin şirketleşmesi sürecinin en başarılı uygulayıcısı.
    Devlet şirket olunca vatandaş da müşteri olur kaçınılmaz olarak. Belediye hizmetlerinden sağlık hizmetlerine kadar her alan özelleştirilir, taşeronlaştırılır ve hizmet fiyata tabi olur. Parası olanın faydalanabileceği bir ticari meta haline gelir.
    Mesela sağlık hizmetleri. TÜSİAD’ın yayın organı “Görüş” dergisi Ekim–2004 sayısında yer alan Mehmet Top/Ömer Gider imzalı “Kamu hastanelerinde özerkleştirme ve özelleştirme” başlıklı yazı bu alandaki durumu bakın ne kadar net açıklıyor:
    “Türkiye’deki sağlık sektörü reform çalışmaları incelendiğinde kamu hastane sektöründe desantralizasyon reformlarının iki aşamada ele alındığı söylenebilir. Öncelikle kamu hastanelerinin devlet bütçesi ünitesi olmaktan çıkarılarak birer sağlık işletmesine dönüştürülmesi, daha sonraki aşamada ise hastanelerin mülkiyeti ile birlikte özel sektöre aktarılması yani özelleştirilmesi amaçlanmaktadır.”

    Sadece girişim özgürlüğü
    Neo-liberal iktisat teorisi tek başına ekonomiyi ele almaz. Bunun yanında demokrasi ve özgürlük söylemleri de atbaşı gider. Ama sadece sözde. Çünkü demokrasi de özgürlük de sermaye için geçerlidir sadece. Özgürlük girişim özgürlüğüdür, paranın serbest dolaşımıdır.
    Yeniden başa dönüp AKP’nin bu süreçteki rolünü netleştirmek için bir kere daha Marx’ı ve Manifesto’yu hatırlayalım. “İktidara geldiği her yerde burjuvazi, tüm feodal, ataerkil, asude ilişkileri darmadağın etmiştir. İnsanları doğal efendilerine düğümleyen cicili bicili feodal kordonları acımasızca koparıp atmış ve insan ile insan arasında kupkuru çıkar dışında, duygusuz ‘nakit ödeme’ dışında, hiçbir bağ bırakmamıştır. Dindar esrikliğin kutsal ürpertilerini de şövalyece yüksek heyecanları da, dar kafalı burjuva duygusallığını da bencil hesapçılığın buz gibi suyunda boğmuştur.
    Kişisel saygınlığı değişim değerine indirgemiş, sayısız belgeli ve kazanılmış özgürlüklerin tümünün yerine tek bir vicdansız özgürlüğü, serbest ticaret özgürlüğünü koymuştur. Kısacası burjuvazi, dinsel ve siyasal gözbağlarıyla üstü örtülü sömürünün yerine, yalın, utanmaz, dolaysız ve gaddar bir sömürüyü geçirmiştir.”

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin