RSS Feed for This Post

Siyâsî Gürültüler

Erhan Kanışlı

Bazı insanların sesleri gürültü gibidir. Ne dediği anlaşılmaz. Anlatmakla, ispat etmeyi karıştırırlar çoğu zaman. Olan sizin kulağınıza olur. Tuhaf, kesif bir uğultu duyarsınız. Hele birkaç kez tekrarlandı mı, enikonu rahatsız olmaya başlarsınız. Son günlerde durum tıpkı anlatmaya çalıştığım şekilde cereyân ediyor. Bazı insanlar ısrarlı bir şekilde gürültü çıkartmaktan memnun haldeler. Sizi bilmem ama benim kulaklarım varlıklarından şikayet edercesine bu kuru gürültülerden muzdarip. Onu telkin ve teskin etmek de yine bana düşüyor. Nasıl mı? Gürültü çıkaranları tespit ve gürültünün içindeki anlamları (yahut anlamsızlıkları) ifşâ ederek.  

Peki, kim bu insanlar? Daha doğrusu şu sıralar çıkan gürültülerin menşesi hangi argümanlardan besleniyor? 

Malum son ayların popüler gürültüsü, askeri cuntacı belge skandallarından sonra koptu. Sözde sol, aydın ve Kemalist kesim Tsk’nın avukatlığına soyunarak (Tsk kendi avukatlığını da tıpkı kendi hâkimliği gibi pek güzel yapıyor bir taraftan), “ille de roman olsun ister çamurdan olsun” temalı söylem geliştirdiler. Tsk’nın, cumhuriyetin kuruluşunda kendine mal ettiği bir misyon vardı; cumhuriyetin muhafızlığı. Peki, bu kadar yıldır demokratik sisteme böylesi sorumsuz müdahalelerde bulunarak korumaya çalıştığı cumhuriyet, merak ediyorum “bu kadar mı korunmaya muhtaç olarak kuruldu? Bu kadar mı kendisine güvensiz? 

Hani dört ayaklı bir masanın bir ayağı oynar ve insanın içini aman devrildi devrilecek psikozuna iter ya, işte öyle bir şeydi cumhuriyet. Dördüncü ayağa destek olsun diye hep bir kağıt parçası sıkıştırdılar. Neyse, konuyu dağıtıp yaramı deşmeyeyim. İşte böyle korumacı ve kendinden cüretkâr bir TSK vesayeti her daim halkın iradesinin tecellisi olan demokrasinin üstünde kara bir gölgeydi. Son yıllara baktığımızda ise, bu askeri gücün, kendisini siyasi kisveye büründürmesine neden olan en başat neden de malum irtica. Gürültüyü kopartanlar da yine aynı endişeden yola çıkarak, laiklik savaşı veriyor. Bir gün cesur bir gazete, albayların, generallerin ellerinden çıktığı iddia edilen ve mevcut siyasal sistemi devirme amacı güden belgeleri ortaya çıkarıyor. Bazı sivri akıllılar da, “yıldızlara değil de yıldızları gösteren parmağa bakmakta” ısrar ediyor. Neyse ki savcı yapması gerekenin farkında olarak, atılı suçu aydınlatmak için soruşturmalara başlamak isterken, bu sefer de “askeri yargı mı güzel, siyasi yargı mı?” ikilemi yaşanıyor. Nihayet olay siyasi yargıya intikal ettiriliyor filan derken Tsk’nın avukatlığına soyunan kesim ise absürt bir propaganda başlatıyor ve işi yine moda olan bir komplo teorisine bağlıyor; bunun arkasında Amerika var! Bunun arkasında Fethullahçı’lar var! Bunun arkasında Akepe var! Ülke İran’a benzemesin! vb…  

Peki diyoruz öyleyse ve yargılanmanın bitmesini beklemeye koyuluyoruz. Derken piyasaya “akepe ve gülen’i bitirme ve irticâyla mücadele planı” adı altında yeni belgeler çıkıyor. Demokrasinin sujesi ve başlı başına kaynağı olan halkın çoğunluğu ise bu durumda yine fazla yorum yapmadan işin yargıdaki çözümünü beklerken imzanın sahibi olduğu iddia edilen zât, önce benim değil diyor, ardından ikrâr ediyor (buna da amennâ diyoruz, insanlık halidir, olabilir). Ardından, bizim gürültücüler bu sefer de fotokopi yaygarası kopartıyor. Ona da peki diyoruz. Hatta gerçekten fotokopi olabilir mi? bile diyerek yıllardır bu işi kendisine misyon edinmiş askerî geleneğin bu alışkanlığını terk etmiş olabileceğine safça inanabiliyoruz. Gel zaman git zaman bir bakıyoruz belgenin aslı bulunuyor. Biz de; “biliyorduk, asker bu sefer yakayı ele verdi. Artık karşısında, oy ve temsil hakkına ha deyince müdahale edebileceği bir ordu yok” diyoruz. Bunun üzerine histerik bir ruh haletiyle yeni bir iddia atılıyor. Bu gürültüyü birazcık daha artırıyor sanki; belgedeki imza ıslak imza makinesiyle atılabiliyormuş (Buna mantıklı cevap aramak bile akıl sağlımızın ciddi şekilde tehdit edildiğini gösterir ya, neyse). Farzı muhal, yıllar önce radyolardan seslenmekten hoşlanan Tsk, şimdi televizyona çıksa ve biz darbe yapacaktık ama bu aralar idmansız kaldık, elimize yüzümüze bulaştırdık dese bile, büyük olasılıkla “solun solmuşları” yani gürültücü güruh bu sefer de, “çok iyi makyaj yapmışsınız” filan derdi herhalde. Kurgular çoğaltılabilir. 

Son olarak birkaç soru sormak istiyorum bu konu çerçevesinde; 

– belgeleri gönderenin, imzâsız ve isimsiz olduğu şeklinde bir savunma yapılıyor. Madem buna inanıyorsunuz neden gece gündüz Genel Kurmay karargâhlarında ve tesislerinde aramalar yapılıyor. (kaynak, Taraf gazetesi, Mehmet Baransu) 

– ayrıca gönderilen belgelerde öylesine ayrıntılı bilgiler var ki, misâl, bilgisayarların numaralarından, bu işin içine karışanların isimlerine kadar. Peki, sizce, bu kadar bilgiyi ihtivâ eden bir belgeye komplo deyip burun kıvırmaktansa, gerçeğin ortaya çıkarılması adına bir şeyler yapıp, belgenin iftiraysa iftira olduğu, belgedeki imza sahteyse sahte olduğunu ortaya çıkarma fırsatı varken, ordu, niçin kendini aklamaktan yahut kendi yaftasıyla tabir ettiği üzere, “asimetrik psikolojik savaş” yürütenlerin iddialarını çürütmekten imtinâ ediyor? 

Kulaklarımı çınlatan ve bir an önce bitmesi için yalvardığım diğer gürültüyü çıkaran sert-milliyetçiler (hani şu “tanrı dağı kadar Türk, Hirâ dağı kadar Müslümanız” diyen “sert millîler”) ise, mevcut deneme ve uygulama aşamasında olunan demokratik açılım sürecinden teessür olarak, işin arkasına yine Amerika’yı veya İsrail’i koymakta gecikmiyor, usanmıyor ve bıkmıyor. Bu açılıma rıza gösterenleri, yani 25 yıldır süre gelen savaşın bitmesi için didinenleri, vatan haini yapmak şöyle dursun, Amerikan işbirlikçiliği sanıyla ithâm edebiliyorlar. Ekseriyetle, onlar düşüncesine göre, açılım neticesinde ülke bölünecek, bu da Türkiye’nin dâhilî ve haricî bedhahların işine gelecek. Bu iddialarına ise, birazcık siyasal tarih bilerek, ucundan köşesinden birazcık siyasi konjonktürden haberdar olunarak çok kolay cevaplar verilebilir. Öncelikle, emperyal güç denilen Amerika, hâlihazırda bir ülke bölünse de bölünmese de, gerek tatlı dili, gerek sert üslubuyla, ta okyanus ötelerinden sizin işlerinize kolaylıkla karışabiliyorken neden böyle gereksiz hamlelerle uğraşsın denilebilir mesela. Ayrıca dünya ekonomisinin tehditkâr dalgalar oluşturduğu bu dönemde Amerika, siyasi ve ekonomik olarak istikrarlı bir Türkiye ister. Diğer bir deyişle; yönetmek için, işkembesinden darbe planları uydurarak yahut bir yerden bulup teslim ettirerek vakit kaybetmeye tenezzül etmez. Ayrıca kürt-türk, sivil-asker oyunlarını perdelemek, Amerika’nın bizden istediği istikrarı zedeler, bunu da istemez. Diğer taraftan yine cumhuriyetin önemli yan etkilerinden bir tanesi olan, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” düsturunu benimseyen ve o mirası hala reddetmekten imtina eden bir başka milliyetçi çoğunluk da, demokratik açılımları Amerika olmadı bari bu cenahtan sakatlayayım niyeti içerisinde.  
 

Yukarıda bahsettiğim gürültücülerin, önyargılarından ve miras edindikleri değerlerinden şüphe duymaksızın çıkardıkları gürültüler, ne kadar can sıksa da, hatta insanı bulunduğu ortamdan ne kadar soğutsa da, bir süre sonra bu gürültüler, değişen ve demokrasi adına tekâmül eden Türkiye’nin esenliği ve uyumu içerisinde etkisini kaybetmeye başlayacaktır. Fakat korkum odur ki; gürültü çıkarma alışkanlıklarını toplumun diğer kesimlerine de bulaştırırlarsa ve her sükûnet halinde illa gürültü çıkarmaları gerektiğini düşünüp, habire bu alışkanlıkları uğruna bahâne uydurma çabasına düşerlerse, işte o zaman toplum olarak bu hastalıkla nasıl baş ederiz? 
 

Bitirmeden; yukarıda bahsi geçen demokratik açılım ve milliyetçilik konusunda okunması  faydalı olduğunu düşündüğüm iki yazıyı paylaşmak isterim. 

http://www.derindusunce.org/2009/09/21/turk-irkcilarinin-inandigi-yalanlar-i/

http://www.tumgazeteler.com/?a=4392000

 

 

 

… Bu makale ilginizi çektiyse…

 

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Normal bir ordu kaynaklarını emrinde olduğu milletten sağlar… Efendisi olan bu milletin gönüllü katkısıyla silah alır, asker toplar, YABANCI DÜŞMANLA savaşır.

Normal ordular efendilerini yani milleti, o milletin vatanını korurlar ya da ganimet getirebilecekleri ülkeleri işgal ederler. Yine efendilerinin emri ve izniyle yaparlar bunu.

Anormal ordular ise üniformalı eşkıyalardır. Disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler. Üniformalı eşkiyalar ülkenin zenginliklerini tüketirler, geleceğini mahvederler.

Kendisini ülkenin sahibi zanneden üniformalı eşkıyaların hakim olduğu ülkeler yabancı orduların işgali altında gibidir. İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek  KORKU PROPAGANDASI yaparlar.

Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler.

Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

  1. 2 Yorum

  2. Yazan:erdem Tarih: Kas 18, 2009 | Reply

    Bakıyorum derin düşünce klasik hükümet yanlısı/ fetocu/ Tsk düşmanı tavrından taviz vermiyor. Hani özgürlük, hukuk yanlısı idiniz? Yargıda bu kadar telefon dinleme skandalı yaşandı bir hafta oldu nerdeyse, sesinizi çıkaramayorsunuz sitede bir yazı yok. Hala belli çevrelerin yazıları.

  3. Yazan:erhan kanışlı Tarih: Kas 19, 2009 | Reply

    sevgili Erdem Bey,

    “klasik hükümet yanlısı/ fetocu/ Tsk düşmanı” bu zikrettiğiniz 3 kategoriyi de üstüme almıyorum. zira her insanın kendi hayat görüşü, siyasi tavrı farklıdır. darbeciliği, statükoculuğu yahut atatürkçülüğü savunmuyor diye bir insanı hükümet yanlısı/fetocu/tsk düşmanı olarak yaftalamanız, yukarıda serzenişte bulunduğunuz “özgürlük” mefhumuyla çelişir. atatürkü savunmak kadar savunmamak da bir tercihtir. bu beni başka bir görüşe sürüklemez. fetoculuk yahut atatürkçülük birbirine tamamen zıt şeyler değildir ki birisini savunmayan, direkt diğer güruha dahil olmak zorunda kalsın. (yok derseniz ki, “illa bir taraf seçeceksin kendine. önünde de şu şu var.” o zaman durum farklı tabi. sizin faşizan tavrınızı ayrıca tartışırız. ama sanıyorum böyle bir aymazlığa düşmezsiniz. zira en azından derin düşünce takipçisisiniz.)

    türkiye’de peşinden gidilebilecek sadece 2 yol yoktur. hatta bir yola girmek zorunluluğu bile yoktur. asıl böyle kavramlara, durağanlık ve hantallık yükleyip, insanları genelleştirmek adına silah olarak kullanırsanız, tercihleri ve yolları azaltırsınız… bu da özgür düşünce değildir. belli kalıpları, akımları yahut sıfatları, insanlar kabul ederse onlara yöneltebilirsiniz. aksi takdirde bu sizi karanlık bir önyargıya düçar olmuş gibi gösterir. lekelemek ve genelleştirmek için aceleci davranmak, muhattabınızda, sizin bilgi birikimizin ve iyiniyetinizin hayli az olduğu fikrini uyandırır…

    ayrıca, dinleme konusuna gelince, bugün baro önünde bir yürüyüş yapıldı. olayla ilgili
    habere göre;

    “Çoğu üzerinde cüppeleri bulunan avukatlar saat 12.00’de Tünel’deki İstanbul Barosu önünden harekete geçti. Gruptakiler, Türk Bayrağı açtı, Atatürk posteri ile fotoğraflarını taşıdı. Bir avukat Turgut Özakman’ın Cumhuriyet kitabı ile yürüdü. Avukatlar, ‘Mustafa Kemal’in Askerleriyiz diye yürüdüler” (kaynak: ensonhaber)

    bence, sizin bahsettiğiniz “özgürlük”, yukarıda yapılanları bünyesine sindirmez, sindiremez. bir idolün, bir generalin, bir cumhurbaşkanının gönüllü askeri olan bir insan, sorarım size Erdem bey, ne kadar özgür düşünebiliyordur?

    yahut “biz askeriz, cumhuriyetin bekçisiyiz” nidalarıyla göz dağı vermeye çalışmak, farklı düşünen insanların düşüncelerine saygısızlık değil midir?

    bir insan nasıl laik olabilir ya da olamaz? laik olan ya da olabilenler kurumlar değil midir? siz kendi kafanızda din ve devlet kaidelerini birbirinden ayırıyor musunuz? ayırabildiğinizde laik oluyorsanız, ben de irademin peşinden gidiyorsam, bana da “tiran” mı diyeceksiniz?

    ülkedeki gelişmeleri, demokrasi adına yorumlamaktansa, bir kaos ortamı varmış gibi göstermek, size yahut bize ne kazandırır?

    koyunlar çobanın flütünü dinlerken ve peşinden giderken özgürler midir sizce?

    yapmayın lütfen. ben de bir avukatım ve bir şeyleri yanlış görüp, ona karşı tavır almak adına, demokrasi için yürünmesini ve bir şeyler yapılmasını her zaman desteklerim. hoşgörü bunu gerektirir, aynı ülkede farklı görüşlerin şiddete yol açmadan muhabbetle ifade edilmesi için birbirimize katlanmamız gerekir. bu demokrasiyle olur… insanları, onların kabul etmediği kalıplara sığdırmaya çalışarak değil…

    ayrıca yine haberde;

    “Yargı ve mensuplarının konunda bu yönde hüküm bulunmadığı halde bir yönetmelik düzenlemesi ile üstelik Anayasal koruma altına alınmış bir hakkı ihlal ederek müfettiş taleplerine istinaden verilen kararlarla teknik takibe alınması kabul edilemez. Bu kararların uygulanması ile görevli Telekomünikasyon İletişim Başkanı’nın, Başbakan tarafından atanması ve bu başkanın hükümet sözcüsü gibi açıklama yapması tehlikenin ve hukuksuzluğun boyutunu bir kez daha göz önüne sermektedir.” şöyle bir durum tespit edilmiş.

    bu konuda ise, size katılıyorum Erdem Bey. evet hakikaten, yasaya ve evrensel hukuk kaidelerine hatta geçin bunları birlikte yaşamamız için dirimsel önemi haiz haklarımıza tecavüz eden bu tip hukuksuzluklar cezalandırılmalıdır ve bunun önü kesilmelidir.

    erdoğan’ın son günlerde, bu tip şüpheleri üzerine çekebilecek birçok hatasını görmekteyim. zira bugün bir köşe yazarı, “ne oluyoruz, gestapo korkusu mu yaşayacağız?” gibi bir laf etmiş. kesinlikle katılıyorum. telekomünikasyon iletişim başkanının bizzat erdoğan tarafından atanması da, olaydaki şüpheleri bu yöne yönlendirmekte. bir ülkenin başbakanı,kendisini hukukun üstünde addederek, istenilen kişilerin özel yaşamlarının gizliliğine usule aykırı olarak müdahale edilmesinin önünü açmaya yelteniyorsa,
    bu durum demokrasiyle bağdaşmaz. hukuk önünde kimsenin ayrıcalığı ve önceliği yoktur…

    kısacası, dediğiniz gibi bu tür, halkı sindirme ve onları rızaları dışında izleme faaliyetlerinin bulunduğu bir toplumda özgürlüğün esamisi bile okunamaz…

    ayrıca;

    erdoğan’nın gemiciğini, şemdinli’den sonra paşasının başbakanı olmasını, deniz fenerinin ışıklarının hala yanık olmasını, abdullah gül’ü yargılayacak yargıçların görevlerinden alınmasını, bazı gazeteleri okumayın, onlar yandaş demesini, ben ergenekon’un savcısıyım demesini… ve bunun gibi birçok hatasını unutmadım!

    belki şu kalıplarınızı biraz değiştirebiliriz;

    çoğulcu demokrasi yanlısı/hümanist/siyasete müdahale etmeyen her ordunun dostu/

    eleştiriniz benim için önenmliydi, teşekkürler…

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin