RSS Feed for This Post

Kudüs’ün Kadın Muhafızı

Bir arkadaşımın gönderdiği mesaj üzerine pek de kiminle görüşeceğimizi bilmeden İHH ya gidiyorum. Filistin’den önemli bir kadın misafir gelecekmiş, gelir misin diye yazmış arkadaşım. Tabi ki gelirim. Oradan gelen , taze haber getiren herkes önemlidir zaten. Bu önem meselesinin üzerinde hiç durmuyorum. 
 
Biraz gecikmeli olarak İHH’ya vardığımda oradaki tanıdık tanımadık dostlarla selam kelam derken bir ön bilgi alamadan misafir de arkamdan geliyor. Çok sevimli yüzlü, zeki bakışlı, güleç biraz yaşlıca bir hanım bu. Kendisini tanıtmaya başladığında konuşmasındaki rahatlık, öz güven haline kararlı insanlara has yüz ifadesi eşlik ediyor. Ardından tercümanımız   Fevziye Sudki Cabir hanım hakkında ön bilgi vermeye başlıyor. Birkaç cümle sonra ağzımdan bir hayret cümlesi kaçıveriyor: ama ben sizi biliyorum duymuştum. Filistin’den gelen bu misafir ile görüşmeye gelen konuklardan birinin bu “garip” halini konuğumuza yansıtmadan tercüman tanıtıma devam ediyor. İnat bu ya ben gene olduğum yerde “evet ben bu olayı biliyorum, sizi tanıyorum” diye söyleniyorum: Bir iki hafta evvel bir gazete haberinde kısa bir bilgi olarak okumuştum. Bu Kudüs’ün muhafızı! Şu anda Filistin’de evlerinden atılan, yerleşimcilerin işgaline uğrayan Araplar arasında bir direniş sembolü olmuş kişi. Kudüs’te içinden atıldığı evinin önünde bir çadırda yıllardır mücadele ediyor. Çadırı defalarca söküldükten sonra en son olarak çadırsız sokakta yatıyor kalkıyor ama bulunduğu yeri terk etmiyor.
 
Fevziye Hanım’ın hikayesi çok eskiye dayanan, çetrefilli, Kudüs’ün yazgısına tanıklık eden bir hikaye. Batı  Kudüs’te ailesinin yaşadığı ev tam Mescid’i Aksa’nın yanı başında bir evmiş. 1948 yılında Hagganah çeteleri Batı Kudüs’ü basıp terör ve katliam ile halkı kaçırdığı sırada ailesi de katliamdan kurtulmak için Doğu Kudüs’e sığınmış. Mescid’i Aksa’ya on dakika kadar uzaklıkta bir mesafede bir zamanlar Abdulhamit’in özel arazisi olan bir araziye Ürdün hükümeti Doğu Kudüs’te işgale uğrayan evlerine karşılık olarak kendilerini yerleştirmiş. Arazi Abdulhamit’in mirasçıları tarafından zamanında kesinlikle Yahudi yerleşimcilere satılması red edilen, bunun için büyük mücadeleler yaşanan bir araziymiş. Zaman içerisinde vakfa, vakıf tarafından da Arap ailelere tahsis edilmiş. 1967 ‘de Doğu Kudüs de işgale uğrayınca Fevziye Hanım’ın ailesi Kudüs’te zaman zaman kendileri için çok üzücü şartlar içerisinde de olsa yaşamaya devam etmişler. Kendilerine satılan arazi üzerinde ta 1999 yılına kadar tam 51 sene yaşamışlar. Arazi üzerinde biri ilk göçtükleri zaman yapılmış diğeri ise sonradan ilave edilmiş iki binaları varmış. Yan yana. Sonradan ilave edilen bina için 1999 da tadilat izni almak istemeleri hayatlarının kabusa dönmesi için bir başlangıç olmuş. Ek binanın kaçak olduğunu iddiası ile hemen Yahudi yerleşimci bir aile sonradan yapılan ek binaya yerleştirilmiş. İsrail Ürdün tarafından verilen tabu belgelerini de geçerli saymıyormuş. Eski bina içerisinde lkametleri esnasında Yahudi yerleşimci aileler (aileler çünkü sürekli bu aileler değişiyor böylece hukuksal mücadele zorlaştırılıyormuş)  ile hukuksal mücadele sürdüğü sırada bir taraftan da türlü iftira ve komploya maruz kalırken bu sefer bir gece evine yapılan ani bir baskınla oturdukları evden de sokağa atılmışlar. Ellerinde sahte belgelerle bir başka aile ta Osmanlı’dan beri bu araziye sahip olduğu iddiası ile evlerine yerleştirilmiş. Belgelerin sahte olduğunu ise işgale gelenlerden bir Yahudi asker ağlamaklı bir şekilde gizlice Fevziye Hanım’a söylemiş. O sırada sokağa atılırken felçli olan kocası kalp krizi geçirmeye başlamış. Ne yazık ki kocasının hastaneye götürülmesi de İsrail askerlerince engellenmiş. Ertesi gün kocası sokakta oracıkta vefat etmiş.
 
            Fevziye hanım yaklaşık bir yıldır evinin karşısında hayırsever bir Arap’ın arsasında kurduğu çadırda yaşıyor. Çoğu zaman ise açıkta. 
 
            -Hiç yoruldunuz mu diyorum. Hiç yakınlarınızdan yeter artık diyen oldu mu? 
 
            -Olmaz mı hiç. En başta annem. Kızım hastalanmadık hiçbir yerin kalmadı o kadar ağrı acı çekiyorsun diyor. Çocuklarım. Dostlarım. Ama ben hayatıma kimseyi karıştırmam. Ölüm döşeğindeki eşime gözyaşları içerisinde söz verdim. Bir karış toprağı terk etmeyeceğim dedim. Bir defasında bana İsrail eski turizm bakanı evimin karşılığında 15 milyon dolar teklif etti. (Parayla hiç alakası olmayan ben bile bunun müthiş bir meblağ olduğunu anlıyorum o anda.) Kabul etmedim. Evime iftira etmek için silah koydular; bir evde silah yakalanırsa İsrail kanunlarına  göre o ev yıkılıyor, yerleşimci aile kendi cep telefonunu ve cüzdanını koydu. Defalarca bu komploları atlattım. Büyü yapmaya bile kalktılar, evimin etrafına yağ döküp dönerek. Gülümsüyor inanmam ama gene de moral bozucu bir durum. Vazgeçmedim. En sonunda sahte belge düzenleyip bu belgeyle evimden attılar.
           
            -Size destek olanlar oluyor mu? Yahudi örgütlerden, Araplar’dan, başkalarından.
           
            -Çok büyük destek var. İsrailli barış örgütleri beni ziyaret ediyor. Kudüs’ün eski Yahudi halkı da bana destek. Bazıları çorba,yemek yapıp getiriyor. Zaten Kudüs’ün eski Yahudileri yerleşimcileri (işgalciler) hiç sevmez. Araplarla komşuluk ederler hep. Ama yerleşimciler her anlamda pistir. Saldırı, küfür, temizlik, insanlık her anlamda pis… Özellikle çifte vatandaşlığa sahip Araplar Ürdün’den her gün benim yanıma gelmek için otobüsler kaldırıyorlar. Avrupa’dan, Amerika’dan bir sürü gelen oldu. Paraguay’dan gelen birisi benim yanımda aylarca kaldı. Avrupalı, Arap, Türk büyük elçiler ziyarete geldiler.
 
            -Peki şimdi durum ne aşamada?
           
            -Benden sonra aynı şekilde iki Arap aileyi daha evlerinden attılar. Toplam 52 kişi şu anda beraber sokakta yaşıyoruz. Tuvaletsiz, açıkta. Bazen çok soğuk oluyor. Bir defasında ne yaptıysak üç kişi tutamadık rüzgar çadırı alıp götürdü. O aileler de benim direncimi görünce kendisine teklif edilen parayı red edip aynı şekilde direnmeye başladılar. En son çadırımız gene söküldü. Bize arazisini kullandıran Arap’a 2 milyon dolar ceza geldi. Teröristlere yardım etmekten!
 
            (Yine korkunç bir rakam. Acaba tercümanımız hata yapıyor olabilir mi?Sözün burasında ister istemez bambaşka şeyler düşünüyor daha önce anlamadığım bir gerçeği fark ediyorum. Eskiden şunu düşünürdüm. Gazze’de bombalanan insanlar var, bir çok ülkeye sürgün gidenler. Bir de İsrail’de yaşayan Araplar var. Bütün bunların müsebbipleri ile bir arada yaşıyorlar. Bu nasıl bir durum. Barışıklar mı İsrail hükümeti ile, asimile mi oldular.  Nasıl bir arada olabiliyorlar. Ne kadar safmışım! Bu büyük bir mücadele. Bu insanlar bazılarına metrekaresine 2,5 milyon dolara kadar verilen tekliflere rağmen evlerini satmıyorlarmış. Her türlü tehdit, baskı, şantaj.  Bir başka insan kendisine gelen 2 milyon dolar cezayı göğüsleyip yine de bu kadını yarı yolda bırakmıyor. Her gün otobüslerle insan kalkıyor geliyor Ürdün’den Fevziye Hanım’ın yanına. Evet bu çok büyük bir mücadele. En az Gazze’deki, batı Şeria’daki kadar büyük ve ağır!)
 
            Üç gün sonra mahkemem var. Şimdi Osmanlı arşivlerini araştırıyoruz. Mahkemeye delil sunmak üzere. Eğer bu vakıf arazisine dair mikrofilmleri götürebilirsem bana karşı düzenledikleri sahte tapu belgesine karşı çok sağlam bir delil olacak. Bu işin arkasındaki adam çok güçlü bir Yahudi. İsmi Miskovic. Bütün Kudüs’te Araplara ait arazileri ele geçirmek ve bu arazileri Yahudilere vermek için çalışıyor. Korkunç zengin bir insan. Beni ve eşimi tartaklayanlar da onun güvenlik şirketinin adamları.
 
            İşin garibi bu arşiv belgelerine İngiliz hükümeti de ulaşmaya çalışıyormuş harıl harıl. Mikrofilmlerin bir kopyası da Filistin Hükümetine verilmiş Türk Hükümeti tarafından. İngilizler Filistin Hükümetine 20 milyon dolar gibi muazzam bir para teklif etmişler filmlerin kopyası için. (Filistin Hükümetinin ise ne onlara ne de Fevziye Hanım’a bir hayrı var o da uzun, trajikomik bir hikaye.)  İster istemez zengin Miskovic geliyor aklıma.
 
            -Size saldırılar oluyor mu?
 
            – Bazı günler tehlikeyi çok fazla hissettiğimde çocuklarımı çağırıyorum gece yanıma. Çünkü bunların bir huyu var. Gelip seni öldürüyor biri. Sonra katil deli raporu alıp sokağa salınıveriyor. Hep aynı taktik. Deli rolü oynuyorlar. Yerleşimciler bazen çok saldırıyor, hakaret ediyorlar. Gidebileceğin 22 ülke var oralara gitsene diye. (belli ki çalıntı topraklar üzerinde günahkar bir krallık hayal ediyorlar. Günahkar ve cürümleri sebebi ile korku dolu. Fevziye hanım evine yerleşen Yahudi ailelerin hep endişeli olduğunu söylüyor. Evden çıkarken ev boş ta olsa içeri hadi görüşürüz diye seslenirlermiş. Paspasın altına işaretler koyar eğer bir değişiklik olmuşsa hemen polise koşarlarmış. Böylesi iğreti, mücrim bir vatan hayali işte) Bazen hamamböcekleri getirip üzerime boca ediyorlar. Bir defa suyuma hafızayı yitirten bir ilaç var onu attılar. Artık suyu hep kapalı alıyorum.
 
            Bir arkadaşım şimdi ne olacak diye soruyor. Eskiden bir evde yaşıyordunuz. Şimdi çadırda böyle bir hayat sizi nasıl etkiledi.
 
            -Hayat umutsuzlukla beraber yaşanmaz. Yaşadıkça umutsuzluk da kalmaz. Karşılığını veriyor. Eğer ben kararımı vermişsem kader bana gerekli kapıları açar, imkanları sağlar. Eninde sonunda hakkımı alacağım. Kudüs’ü ve evimi asla terk etmeyeceğim. Bir karış toprağımı vermeyeceğim.
 
            Batı Kudüs’te başlayan Hagganah çetelerinin saldırıları altında yerinden yurdundan olan hayatı, Doğu Kudüs’e kaçışı, eşinin gözleri önünde sokakta  öldürülüşü… Yarım asra şahitlik ediyor Fevziye Hanım dimdik varlığıyla.
 
            Gözlerine bakıyorum, yüzüne. Hep aynı güzel tebessüm, onurlu ifade aynı kararlı bakış. Gönülden inanıyorum:
 
            Kudüs’ün kadın muhafızı o. Son nefesine kadar!
 
            *Fevziye hanım hakkında anlatmadıklarımı da bulabileceğiniz bir haber için bknz:             http://www.dunyabulteni.net/news_detail.php?id=86883

.

 

… E-kitap okumak için…

 

yitikSoyut Sanat Müslümanın Yitik Malıdır

Afganistan’daki bir medreseyi, Bosna’daki bir camiyi, Hindistan’daki Taj Mahal’i görsel olarak islâmî yapan nedir hiç düşündünüz mü? Anadolu kilimlerini, İran halılarını, Fas’taki gümüş takıları, Endülüs’teki sarayları birleştiren ortak unsur nedir? Müslüman olmayan bir insan bile kolaylıkla“bunlar İslâm sanatıdır” diyebilir. Sanat tarihi konusunda hiç bir bilgisi olmayanlar için de şüpheye yer yoktur. Şüpheye yer yoktur da… bu ne acayip bir bilmecedir! Endonezya’dan Fas’a, Kazakistan’dan Nijerya’ya uzanan milyonlarca kilometrekarelik alanda yaşayan, belki 30 belki 40 farklı lisan konuşan Müslüman sanatkârlar nasıl olmuş da böylesi muazzam bir görsel bütünlüğe sadık kalabilmiştir?

Bakan gözleri pasifleştiren tasvirci sanatın aksine İslâm sanatı okunan bir sanattır. Yani görünmeyeni anlatmak için çizer görüneni. Doğayı taklid etmek değildir maksat. İnsanların aklını uyandırması, kalplerine hitab etmesi sebebiyle İslâm sanatının soyut bir sanat olduğu da aşikârdır. Ama Avrupa kökenli soyut sanattan ayrıdır İslâm sanatı. Meselâ Picasso, Kandinsky, Klee, Rothko gibi ressamlar gibi sembolizme itibar edilmemiştir. 284 sayfalık kitabımıza çok sayıda İslâm sanatı örneği ekledik. Bakmak için değil elbette, görünen sayesinde görünmeyeni akledebilmek, yani İslâm sanatını “okumak” içinBuradan indirebilirsiniz.


İslâm’da Mimar ve Şehir

Cumhuriyet’in ilânından beri yaşadığımız şehirler hızla tektipleşiyor. Betondan yapılmış kareler ve dikdörtgenler kapladı ufkumuzu. Trabzon, Aydın, Malatya… Anadolu’nun her yeri birbirine benzedi. Fakat Türkiye’ye has bir sorun değil bu. Batının “alternatifsiz” demokrasisi ve serbest piyasası mimarları da tektipleştirdi. Farklı düşünemeyen, yerel özellikleri eserlerine yansıtmayan mimarlar kutu gibi binalar dikiyor. Moskova, Tokyo, Paris, Hong Kong da tektipleşiyor ve çirkinleşiyor.

Çare? Binalara değil de mimara, yani insana odaklanmak olabilir; yani eşyayı ve sureti değil İnsan’ı ve sîreti merkeze almak. Zira bu bir norm ya da ekol meselesi değil: İslâmiyet’in ilk asırlarında bir şehir övüleceği vakit binalar değil yetiştirdiği kıymetli insanlar anılırmış. Biz de güzel binalarda ve güzel şehirlerde hayat sürmek için önce güzel mimarlar yetiştirerek başlayabiliriz işe. İnsan gibi yaşamak için mimarî çirkinliklerden ve bunaltıcı tektipleşmeden kurtulabiliriz. Bu ancak Güzel Ahlâk ile Güzel Mimarî arasındaki bağı yeniden tesis etmekle olabilir. Çare Mimar Sinan gibi cami yapmak değil Mimar Sinan gibi insan yetiştirmek. Kitabımızın maksadı ise teşhis ve tedaviye hizmet etmekten ibaret. Buradan indirebilirsiniz.

Kürtlerin Tarihi Üzerine

kapak_kurt-tarihi-uzerine80 seneden beri Kürtlerin tarihi isyan ve terörle özdeşleşti. Son yıllarda ise ilk defa hemen her kesimden insanın desteklediği bir barış süreci başladı. Bu süreç kendi başına tarihi bir anlama sahip elbette. Yine de büyüyen umutların, atılan adımların sağlam olması ve geleceğe yöne vermesi için yaşananlar ile Kürtlerin tarihi arasında bir köprü kurulması gerek. Dahası Türkiye dışındaki etnik terör tecrübelerinden, sosyal barış projelerinden yararlanmak elzem. Bu sebeple, Kemal Burkay, Hasan Cemal, İsmail Beşikçi, Mustafa Akyol kadar Alain Touraine, Johan Galtung, Paddy Woodworth ve Gandhi’den de istifa ettik bu kitabı hazırlarken. Umuyoruz ki güncel tartışmaları ve gelişmeleri bir kenara koyarak geçmişe kısaca bir göz atmak bugünü daha anlamlı okumamızı sağlayacak. Buradan indirebilirsiniz.

Hükümeti devirmek isteyen birileri mi var?

Hükümeti_devirmek_kapak4 Türk bankası çalışanlarını sömürmek, tüketiciyi kandırmak ve haksız rekabetten dolayı çok ağır cezalar yediler. Hemen ardından Türkiye tarihin en büyük anti-kapitalist ayaklanmasını yaşadık. Göstericiler “Sosyalist Türkiye” ve “yaşasın devrim” sloganları atarak orak-çekiçli pankartlar, Deniz Gezmiş posterleri taşıdılar. Tuhaf olan ise bazı bankaların ve holdinglerin bu ayaklanmaya destek olmasıydı. Anti-kapitalist göstericiler 20 gün boyunca İstanbul’un en lüks otellerinden birinde bedava kaldılar. Tuhaflıklar bununla da bitmedi. CNN, BBC, Reuters ve daha bir çok medya kuruluşu bir kaç sene önce, üstelik yabancı ülkelerde çekilmiş yaralı ve ölülerin  fotoğraflarını “Türkiye” diyerek servis etti. Tayyip Erdoğan’a destek için toplanan AKP’lilerin fotoğrafı CNN tarafından kazayla(?) “Ayaklanmış Protestocular” olarak yayınlandı.

Dünyada da tuhaf şeyler oldu:

  • Türkiye ile neredeyse aynı anda Brezilya’da bir halk(?) ayaklanması başladı.
  • Georges Soros’a ait ekonomi gazeteleri Çin ekonomisi hakkında aşırı kötümser haberler yaydılar.

“Kazalar” bu kadar çoğalınca insanlar ister istemez bazı şeyleri sorguluyor:

  • Türk bankaları neden sermaye düşmanı, anti-kapitalist bir ayaklanmaya destek oldu?
  • Acaba 2008 krizinden sonra kan kaybeden ABD ve Avrupa kaçan sermayeyi geri  çekmeye mi çalışıyor?
  • Brezilya, Çin ve Türkiye Avrupa ve ABD’deki yatırımları çekmenin cezasını mı ödüyor?

Elinizdeki kitap bu sorulara ve darbe iddialarına cevap arıyor. Buradan indirebilirsiniz.

kapak_kitap_capulcularÇapulcular” ne istiyor?

Genel seçimler yaklaşırken başladı Taksim Gezi Parkı olayları. İnsanlar öldü, yaralananlar, tutuklananlar oldu. Taksim’deki sanat galerileri bile yağmalandı. Maddî zarar büyük: Yakılan otobüsler, özel araçlar, iş yerleri. Ancak hâlâ isyancıların ne istediğini bilmiyoruz. Taksim Dayanışma Grubu’ndan çelişkili açıklamalar geliyor. Polisi ya da göstericileri suçlamadan önce şunu bilmek gerekiyor: “Çapulcular” ne istiyor? Daha fazla demokrasi? Sosyalizm? Devrim? Darbe? Elinizdeki e-kitap bu sorulara cevap arıyor. Buradan indirebilirsiniz.

 Alevilik, Ortak Acılardan Bir Kimlik

Aleviler ızdıraplarda, geçmişin acılarında buluşuyorlar. Dersim, Madımak… Bu isimler anıldığında kırmızı bir düğmeye basılmış gibi bütün farklı Alevilik-LER birleşiyor ve bir tepki geliyor. Hızlı, öngörülebilir ve manipülasyona açık bir tepki bu. Ortada geç-ME-miş bir geçmiş var. Kıymetli yazarımız Cemile Bayraktar’ın dediği gibi “yüzleşilmediği müddetçe de geçmeyecek bu geçmiş” , çıkarılmayı bekleyen bir diken gibi acı vermeye devam edecek.

Diğer yandan çok sayıda Alevi kendi atalarına, dedelerine, manevî önderlerine en büyük acıları reva görmüş olanlara büyük bir sadakat ile bağlılar. Yani Kemalistlere ve CHP’ye. Yakın tarihi sorgulamak şöyle dursun ibadethanelerini Atatürk resimleriyle donatıyorlar. Ortak acıların ve siyasî tercihlerin dışında Alevileri birleştirecek bir inanç, bir kültür yok mu? Acaba Aleviler Stockholm sendromundan kurtulabilecekler mi? Elinizdeki kitap bunları sorguluyor. Buradan indirebilirsiniz.

Tiryandafilya, Güneşe “ya doğ, ya da ben doğacağım” diyen güzel!

kapak_Tiryandafilya“… Senden önceki hiçbir kadın tarafımdan böyle sigaya çekilmedi Tiryandafilya. Sen benim tüm aşklarımın  raporusun, tüm aşklarımın hülasası, ana fikrisin Tiryandafilya. Senden öncekiler ya masadan kaçtı ya da onları masadan ben kovdum. Şimdi benim tüm bu kaybolan yıllarımın hesabını vermek de sana kaldı. Sevdiğin başka bir erkek olmasına rağmen bu yola girmen için de seni zerre kadar zorlamadım, bunu da biliyorsun Tiryandafilya. Duvarımın arkasına dolanman için sana elimden gelen tüm kolaylığı gösterdim. Bu asla senin marifetin, el çabukluğun, kahredici, tahrik edici, tahkir ve de tezyif edici dişiliğinle olmadı. Senden önce gidip, tüm kapıların kilidini senin için açan irade bendim. Orada beni çırılçıplak gördüysen benim sayemdedir. Şimdi dürüstçe oynayalım o zaman. Ama unutma Tiryandafilya; ihanet ilgi çekse de hain sevilmez…”

Efraim K‘nın kitabını buradan indirebilirsiniz.

 

kitap tanitan kitap 5Kitap tanıtan kitap 5

İmkânsız bir buluşma düşleyin: Nietzsche, Montaigne, Chomsky ile Fârâbî ve Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri bir arada. Ama yalnız değiller, hemen yanı başlarına John Berger, Cahit Zarifoğlu, André Gorz , Oğuz Atay, İsmet Özel, Amin Maalouf, Gilbert Achcar, Nevzat Tarhan, Randy Pausch ve daha bir çok aşina olduğumuz yazar, şair, düşünür gelip oturmuş. Bu imkânsız buluşmayı Derin Düşünce sitesinin yazarlarına borçluyuz. Sadık dostlarımız Alper Gürkan, Mustafacan Özdemir, Mehmet Alaca, Mehmet Salih Demir ve en az “eskiler” kadar çalışıp didinen genç yetenekler: Essenza, Esma Serra İlhan, Gülsüm Kavuncu Eryilmaz, Abdülkadir Hacıaraboğlu, Azat Özgür. Kitap tanıtan kitapların beşincisini ilginize sunuyoruz, kitapların dünyasına açılan 23 pencereden bakmak için. Buradan indirebilirsiniz.

hamza_yusuf Hamza Yusuf ile İslâm’ı anlamak

Elinizdeki bu kitap Ekrem Senai tarafından yapılan iki tercümeyi içeriyor:

  • Zaytuna Institute’den Hamza Yusuf Hanson’ın 2010 yılı Mayıs’ında Oxford üniversitesinde yaptığı İslâm’da reformkonulu konferans,
  • Yine  Hamza Yusuf Hanson’ın Dr.Murata ve Prof.Chittick’in İslam’ın vizyonu isimli eseri üzerine yaptığı konuşma (Bahsedilen kitap, Türkçe’ye de çevrilmiştir.)

Hamza Yusuf Hanson 1960 yılında Amerika’nın Washington Eyaletinde dünyaya geldi; Kuzey California’da büyüdü. 1977 yılında müslüman olduktan sonra on yıl boyunca İslâm coğrafyasında Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Kuzey ve Batı Afrika gibi bölgeleri gezdi. Farklı ülkelerde iyi büyük alimlerden icazet aldı. Hamza Yusuf bu seyahatten sonra ülkesine dönerek Dinler Tarihi ve Sağlık Hizmetleri alanlarında diploma aldı. Dünyanın dört bir tarafında İslâm hakkında konferanslar veren Zaytuna Enstitüsü’nü kurdu. Batıya İslâm’ı sunan, İslâmî ilimlerin ve geleneksel metodlarla eğitimin yeniden canlanmasını amaçlayan Enstitü, dünya çapında üne sahiptir. Shaykh Hamza Yusuf, Fas’ın en prestijli ve en eski Üniversitelerinden birisi olan Karaouine’de ders veren ilk Amerikalı öğretim görevlisi olmuştur. Bunların yanısıra, klasik haline gelmiş geleneksel bazı Arapça metinleri ve şiirleri modern ingilizceye tercüme etmiştir. Halen eşi ve beş çocuğuyla birlikte Kuzey California’da yaşamakta. Buradan indirebilirsiniz.

Organik dinimi geri istiyorum 

organik_dinimi_geri_istiyorum - kcBilim ve teknoloji alanında buluşumuz pek yok ama gün geçmiyor ki din konusunda yeni bir icat çıkmasın. Televizyon karşısında merakla “acaba bugün neler caiz ilan edilecek, neler haram edilecek?” diye merakla bekliyoruz. Bektaşi’ye sormuşlar: “İslam’ın şartı kaçtır?” diye, “Birdir!” demiş. “Hac ve zekatı siz kaldırdınız, oruçla namazı biz kaldırdık, geriye kelime-i şahadet kaldı”. Ben kelime-i şahadetten de emin değilim, her an bir profesör çıkıp “böyle bir şey yoktur, imanın şehadeti mi olur?” diye ortaya çıkabilir. […] İlahiyat profesörlerinin bir büyük zararı da bu oldu. Din’in siyaset gibi, futbol gibi, tartışılacak, insanın bilgisinin olmasa da fikrinin olabileceği bir alan olduğu tevehhümü oluşturdular. Her şeyin kutsallığını bozdular. Artık bacak bacak üstüne atıp çiğ ağzımızla Allah, peygamber ne demek istemiş “muhakeme” yapıyoruz hiç ar duymadan, hepimiz birer küçük şeyhülislam, birer fetva emini… hangi hadis uydurma, hangisi sahih şıp diye gözünden anlayıp ayetleri engin din bilgimizle şerh ediyoruz. Şu muhakemelerin bolluğundan da dini yaşamaya bir türlü sıra gelmiyor. Halbuki bir güzel insanın dediği gibi: “Din öğrenmekle yaşanmaz, yaşandıkça öğrenilir”.

Elinizdeki bu kitap Ekrem Senai’nin kaleme aldığı yazılardan ve tercüme ettiği makalelerden oluşuyor: Hamza Yusuf, Noah Feldman, Charles Townes, Marc Levine ve Karen Armstrong ile İslâm, Hayat ve Bilim üzerine… Buradan indirebilirsiniz.

Banka Ordudan Tehlikelidir!

(Son güncelleme: İkinci sürüm, 27 Ekim 2013)

Bankacılarına söz geçiremeyen batı ülkeleri tıpkı 1980′lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler. Zira bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Elinizdeki 60 sayfalık bu e-kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor: Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler? “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi‘ne engel olamadılar? Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?  Buradan indirebilirsiniz.

 

Trackback URL

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin