İran’a bir haller oluyor ama…
By Konuk Yazar on Haz 20, 2009 in Ortadoğu, İran
İran varlığı M.Ö.400′lere kadar uzanan bir ülke… Tarihi çalkantılarla dolu… 1979 Ayetullah Humeyni önderliğinde gerçekleşen sivil darbe ile Şii merkezli bir İslam Cumhuriyeti.
İran şimdiler de ise seçim sonuçları ile çalkalanıyor. Mahmud Ahmedinejad,ülkenin altıncı Cumhurbaşkanı.Kendisi sık sık sivri çıkışları ile gündeme geliyor. Sivri çıkışları çoğu kez eleştiri almış dahi olsa o sivri çıkışların haklı tarafları da var.İsrail aleyhine yaptığı açıklamalardan dolayı terkli,sözlü,palyaçolu protestolara maruz kalması karşısında dünyaya kafa tutan açıklamalarına da devam ediyor. Kendisini protesto edip görüşmeyeceğini açıklayan Sarkozy’ye Firavun benzetmesinde bulunacak kadar dik tavırları var.Dünya genelinde kısmen Sol görüşten çoğunlukla Müslüman kesimden takdir kazanmasının bir nedeni de Abd emperyalizmine ve İsrail siyonizmine açık aşikar tehditler yöneltmesi. Öyle ki son Rusya ziyaretinde Uluslararası Avrasya Gençlik Hareketi`nden destek eylemi gördü.
Seçim sonuçlarına göre;
”Mahmud Ahmedinejad 10 milyon 230 bin 478 oy ve yüzde 67,7′lik oranla ilk sıradaki yerini korurken, Mir Hüseyin Musevi 4 milyon 628 bin 912 oy ve yüzde 30,34 oranla ile ikinci sırada bulunuyor. Diğer adaylardan Muhdin Rızai 259 bin 456 oy ve yüzde 1,7 oranla üçüncü, Mehdi Kerrubi ise 132 bin 935 oy ve yüzde 0,87 ile son sırada yer aldı.”
Olaylar zaten bu nedenle başladı.Ülkede muhafazakar aday olan Ahmedinejad’ın seçimi açık ara kazanması,reformcu Musevi ve yandaşlarını ayağa kaldırdı.Daha oyların sayılmaya başlanmasının üzerininden bir saat geçmeden Musevi kendi zaferini ilan etti.Resmileşen seçim sonuçlarından sonra ise sandıktan Ahmedinejad çıktı.
Musevi yanlıları seçim sonuçlarını protesto etmeye başladı,Musevi seçmenlerini protesto eylemlerine katılmaya davet etti.Ve çirkin olaylar o andan itibaren yaşanmaya başladı.Cumhurbaşkanı seçimi sonuçlarının ilanından sonraki süreçte başlayan olaylar sonucu en az 8 kişinin hayatını kaybettiği ve onlarca kişinin yaralandığı resmi makamlarca teyit edildi.
Korsan gösterilerin ilk üç gününde çıkan olaylarda ayrıca çok sayıda banka ve iş yeri tahrip edildi, belediye otobüsleri ile özel araçlar ateşe verildi.
Güvenlik güçleri ile göstericiler arasındaki çatışmalarda her iki taraftan onlarca kişinin yaralandığı açıklanmıştı. Güvenlik güçlerinin başlattığı operasyonlarda olaylara karıştığı belirlenen 300′e yakın zanlının yakalandığı belirtilmişti.
Bu olaylardan sonra Musevi, yanlılarına ‘protestolara’ ara vermeleri açıklamasında bulundu.
İran’dan ayrıca yabancı basına yayın yasağı getirildi.Kargaşa ve kaos hergün artarak devam ediyor.
Musevi ve reformcular seçim sonuçlarının doğru olmadığını ve yasal olarak itiraz edeceklerini belirtiyorlar.
Ahmedinejad,yabancı basın tarafından geçmiş dönem olduğu gibi oldukça eleştiriliyor.Ahmedinejad’ın geçmişte yaptığı açıklamalara binaen;”İsrail Başbakan Yardımcısı Sivan Şalom, İran’da, Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın galibi olduğu kesinleşen devlet başkanlığı seçiminin sonucunun, “İran’ın özgür dünya ile gerçek bir diyalog kurmaya hazır olduğuna ve nükleer programını durduracağına inananların yüzünde patlayan bir tokat olduğu” değerlendirmesinde bulundu.
Likud partisinden olan Şalom İsrail radyosuna yaptığı açıklamada, “Ahmedinejad’ın seçilmesi, dünya ülkelerine, ‘mevcut politikasına ülkesinde geniş destek bulduğu ve bunun aynen süreceği’ yolunda açık bir mesajdır” dedi. Şalom, ABD ve hür dünyanın, Tahran’ın nükleer emelleri ile ilgili politikalarını yeniden gözden geçirmeleri gerektiğini kaydetti.
İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Dani Ayalon ise İran seçim sonuçları ile ilgili İsrail’in herhangi bir hayal içinde bulunmadığını ifade ederek, önde gelen adaylar arasında terör ve nükleer program açısından gerçekte farklılık bulunmadığını söyledi. Ayalon, Ahmedinejad’ın yeniden seçilmesinin İslam Cumhuriyetinden yönelen tehdidin arttığını gösterdiğini savundu.”
Batı’dan da bu ve bu tarz açıklamalar gelmeye devam ediyor.
Tanıdık geldi değil mi?Hani bir Irak vardı.Sözde müslüman bir lider,oldukça despot,diktatör bir Saddam vardı.Kendisi ile ilgili komplo teorilerinden birin de Abd’nin kendi adamı olduğu söyleniyordu.Sonra nükleer silah tehditleri,ardından Abd saldırısı,kaosa sürüklenen bir ülke,öldürülen binlerce insan,bulunamayan kitle imha silahları.Unutmadan son açıklamalara göre Irak petrol rezervlerinin tüm işletimi bir süreliğine yabancı şirketlere verilmiş.
Şimdi de bir İran var,Irak gibi kurgulanmış bir halide pek yok gibi.Üstelik kurgulu Abd’de kendi canının yangısından pek öyle etrafa el atacak gibi görünmüyor.
Şimdi bir İran var,bir de emperyalizmin bir diğer efendisi İsrail kendi kanlı geçmişine bakmadan İran’ın yöntemlerini eleştiriyor.Sanki İran zalim de İsrail bir masum melek sanırsınız.Dinime küfreden bari müslüman olsa hesabı,bir İsrail yüz buruşturmasıdır almış başını gidiyor.
İran’ın kendi iç politikasında uyguladığı ‘yasakçı’ siyasetin yer yer aşırılaşması sonucu savunulacak bir tarafı yok elbet lakin dış politika da uyguladığı ‘zalimlere hesap sorarım’ duruşu,onuru zedelenmiş her doğulu Müslümana bazı bazı düşünmeden bazı bazı düşünerek destek verdirecek cinsten.
Musevi ve yanlılarına bakınca üstelik Ahmedinejad tutumuna bakınca insanlık adına yeniden seçilen yönetimi tam eleştirecek oluyoruz ki Musevi ve yanlılarını yer yer kısmen destekleyenleri görünce o eleştiriden haklı olarak vazgeçiyorsunuz.Zira iki seçenekten yenik olanı destekleyenlerin uygulamaları ve ‘demokrasiden’ ne anladıkları,şiddet konusunda oldukça uzman oldukları açık aşikar ortada.Yine de insanlığınız adına Ahmedinejad uygulamalarını eleştirmek,haksızlığa uğramışsa haksızlığa uğrayandan taraf olmak durumunda kalıyorsunuz.
İnsan haklı olarak kendi ülkesinden pay çıkartıyor.Malum Tr’de de bir kısım kitleye göre reformcu,liberal hükümet Akp;bir kısım kitleye göre irticacı,aşırı sağcı Akp seçim sonuçları da bu tarz ’seçime hile karıştı’ eleştirilerine maruz kaldı.Tabii İran kadar kuvvetli bir ses yükselmedi lakin Cumhuriyet Mitingleri,Ergenekon öncesinde oldukça kalabalıktı lakin sandıktan açık ara Akp önde çıktı.Haklı olarak acaba mı diyorsunuz?
Kendi ülkenizde dahi seçilmiş hükümetin ne olduğundan çok kitlelere göre ne olduğu o hükümete etiketleniyorsa,siz varın bakın mimli medyanın başka ülkeler adına yaptığı açıklamalardan çıkan sonucun doğruluğuna.Haklı olarak acaba mı diyorsunuz.
Acaba mı?
2 [?]




24 Yorum
Yazan:Onur Cobanoglu Tarih: Haz 20, 2009 | Reply
Iran rejiminin bugunlere hangi katliam ve baskilarla geldigi ortada oldugu icin, guya demokratik olan bu ulkede halk ancak dini liderin gosterdigi alternatifleri yaristirabildigi icin, Iran’in hukuga saygi konusundaki sicili belli oldugu icin ben acaba demiyorum. Bu arada:
Bilmiyorum bunu iki yil onceki secimler icin mi soylediniz? O secimler icin soylediyseniz sorun yok da, bugunun konjonkturunde 29 Mart secimi arifesinde Igdir’da olanlar ortadayken bu biraz talihsiz bir aciklama olmus.
Yazan:irfan elim Tarih: Haz 20, 2009 | Reply
iranda olanlar gayet normal çünkü bıktı insanlar baskılardan. sizler burada demokrasi arıyorsunuz onlar be yapsınlar.
Yazan:alperen Tarih: Haz 20, 2009 | Reply
DÜNDEN BUGÜNE İRAN
ALPEREN GÜRBÜZER
Etkisi gücünden fazla olan bir ihtilaldir. Onu önemli kılan dini olmasıdır. Anlaşıldığı üzere 1979 yılı tüm dünyada ve özellikle Türkiye’de yankı bulan Humeyni öncülüğünde gerçekleştirilen bir devrimden söz ediyoruz.
Elbette ki 1979’lardan bugüne köprülerin altından çok sular aktı. Üstelik gelinen nokta itibarıyla İran Devriminin coğrafyamızda mevcut olan değişik İslami gruplar üzerinde tesiri azalmış ve normal seyrine dönüşmüşte diyebiliriz. Sadece işin demogoji faslı sürüyor. Yani kala kala Türkiye de irtica yaygaraları gündeme geldiğinde İran dosyası arada bir laikçi kesimler tarafından diline dolanılan propaganda niteliğinde kullanılan argüman olarak devam etmesi kaldı. İran’a kızdıklarından değil elbet, dini duyarlı insanları potansiyel tehlike göstermek için kullanılan malzeme olduğundan dolayıdır.
Bir zamanlar Şah Rıza Pehlevi’nin izlediği modernleşme politikaları meyvelerini vermiş, fakat Şah’ın Müslümanların taleplerine kayıtsız kalıp demokrasi yollarına set çekmesiyle birlikte ülke içinde birtakım sancılara neden olmuş ve hızla artan tepkiler karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştı. Ancak bu geri adım tam hürriyet sayılmazdı, olsa olsa taviz anlamında özgürlüğün biraz ucunu göstermek kabilinde bir şeydi. Nitekim artan tepkiler karşısında Şah’ın parlamentarizme izin vermesi kısmi özgürlük sayılsa da bu taviz daha çok karşı grupların cesaretini artırmaya yaramış, hatta Şahın yıkılabileceği fikrini akıllara düşürüverdi biranda. Öyle ki bir yandan Liberal Cumhuriyetçiler, bir yandan Sosyal demokratlar, biryandan Meşrutiyetçiler, diğer yandan da Komünist Tudehçi’ler cirit atıyorlardı her tarafta. Tabiî ki tüm bu gruplar içerisinde en şanslı mollaların temsil ettiği gruptu. Humeyni’yi karizmatik yapan da eski Fars ve Aramı kültürünün derinliklerinde var olan yarı- tanrı kültün bir değişik versiyonu babında onun güya on iki İmam’ı temsil ettiği iddiasıdır. İşte Humeyni’ye bu gözle bakılmıştır hep. Zira Şia akımı yarı -tanrı kült diye isnat edilen önder bir insana ulûhiyet gömleği giydirmenin adıdır.
Humeyni’yi ortaya çıkaran gizem, İslamiyet öncesi Güney Arabistan’da var olan insanüstü lider formatının, ‘İmam masum’, ‘Mehdi Muhtazar’, ‘12 İmam’, ‘Ayetullah’, ‘Velayet-i Fakih’ gibi tanımlarlarla yeni bir veçheye bürünüp çağımıza meydan okuma tezahürüdür. Demekki onu kitleler nezdinde popüler kılan eski Arami-Fars geleneğinin yansıması olan yarı-tanrı kültün, İslamiyet sonrası İmamı Allah tayin görüşüyle birleşmesinden başka bir şey değilmiş. İşte bu akım böyle doğmaya başladı. Tıpkı Hıristiyanların Hz. İsa’ya ulûhiyet yükledikleri gibi bir durumdur. Oysa Sünni ekol da bırakın herhangi bir ulemayı Peygamber bile Allah’a gidilen yolda vasıta olup asla gaye değildir. Ehlisünnet çizgisinde âlimlere bakış ise Peygamberin oynadığı elçilik rolüne varis gözüyle değerlendirilir. Kelimenin tam anlamıyla Sünni âlemde din âlimleri hukuki konudur sadece. Mesela Osmanlı’da Şeyhül İslam makamı tıpkı bugünkü anayasal kuruluş gibi kanunların uygun olup olmadığı hususunda rol üstlenmiş bir pozisyona sahiptir, siyaset ise yalnız hanedana dayandırılmıştır. Şia’da tam tersi âlim dedikleri Ayetullahlar (mollalara) Allah’ın hücceti (delili), aynı zamanda masum ve günah işlemezler kültü yüklenmenin yanı sıra birazda hududu aşıp iman konusu haline getirmişlerdir.
Haricilik nasıl ki başsızlık ve kabile asabiyetin sonucu doğmuşsa, Şia da eski Fars -Arami insanüstü kültünün devamı olarak ortaya çıkmıştır. Birinde başsızlık diğerin de liderlik esastır. İran ihtilalin eşiğine geldiğinde sosyal patlamalar diz boyuna ulaşmıştı ki bu durum bir şekilde teokratik imam etrafında toplanılmasını daha da kolaylaştırmıştır.
1979 yılı İran için bir miladdır. Bu yıla kadar İran, pasif bir konumda görünürken bu yeni miatla birlikte biranda küresel güç izlenimine bürünür. Özellikle küresel hamleleriyle hem dünyanın gündemine girdi, hem de Amerika’nın sinirini bozacak uygulamalarıyla yediden yetmişe herkesi şoke etti. Amerika’nın bazı olaylara seyirci kalması bile işe yaramadığı gibi, üstelik İran devrimin temellerini daha da güçlenmesini sağladı. Son zamanlarda nükleer santraller konusunda koparılan yaygaralardan amaç, İran’ı hizaya sokma planı yatsa da bu sefer işlerinin hiç de kolay olmadığı gayet açık. Çünkü bu kez karşılarında ne bir Afganistan ne de Irak var. Sahnede bambaşka bir İran söz konusudur. Bunun diğerlerinden farkı çetin ceviz olmasıdır. İran’ın bu denli kafa tutması sahip olduğu enerji ve askeri alanda epey yol kat etmesinden kaynaklanıyor. Oğul Bush bu meydan okuma karşısında öyle bir zor durumdaki, İran’ın nükleer arayışından vazgeçmesi için rüşvet vermeye bile razı görünümü gözlerden kaçmadı. İran’ın küresel pazarlıklarda ciddi bir rol üstlenmişliği ABD’yi tedirgin ediyor hala. Geçmişte Amerika’nın Afganistan ve Saddam’la oyalanması İran’a alan genişletmesi sağlamış, böylece İran’ın öteden beri düşman bildiği Afganistan ve Irak’ın hedef tahtası olmaktan bir nebzede olsa kurtulmasına neden olmuştur. Amerika’nın her iki ülke ile uğraşması en çok İran’ın işine yaradı, en azından bu zaman diliminde güç toparlanması sağlayarak ABD’ye kafa tutar hale geldi. Bütün bu gerçeklere ilave olarak küresel güçlerin kendilerine özgü hesaplarını da göz ardı etmemek gerekir. Zira ülkelerin çıkar ilişkilerinin ayrı ayrı olması bir kez daha İran’ı bu hesap denkleminde avantajlı konuma getirdi. Hatta ABD’nin Orta Asya projelerinin fiyaskoyla neticelenmesi, Kırgızistan ve Özbekistan’da arzu ettiği kontrolü sağlayamaması bunun en iyi göstergesi olsa gerektir. Üstelik Rusya, Çin, Hindistan ve Kazakistan Şanghay işbirliği çerçevesinde büyük enerji projelerine imza atıp İran’ın da davet edilmesi, aralarına Pakistan ve Moğolistan’ın da katılmasıyla bir anlamda ABD’yi devre dışı bırakmış oldular. Bu gün dünyanın en büyük doğalgaz üreticisi birinci sırada Rusya ve ikinci olarak da İran’ın başrolde oynaması önemli bir husustur. Bu arada Iraktaki Şii çoğunluğun üzerindeki İran’ın nüfuzunu da hesaba kattığımız da Washington’un işi bir hayli zor olduğu gerçeği ortaya çıkar. Sam amca ister adına Büyük orta doğu projesi desin isterse arınma desin bunlara ilave olarak epey daha proje üretmesi gerektiğini anlamış oluruz.
Çiçeği burnunda yeni Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın ülkesini Nükleer kulüp ilan etmesi ortalığı fena halde kızışmasına yol açtı. Diplomasi trafiğinin yoğunlaştığı hengâme de İngiltere, Almanya ve Fransa devreye girerek İran’ın uranyum zenginleştirme tesislerini askıya alma konusunda ikna ederek Saadapat anlaşmasını imzaladılar. Bu üç ülke ve ABD İran’ın askıya aldığını deklare etmesini yeterli bulmayıp, nükleer programını da (nükleer araştırma çalışmaları) durdurma yönünde karar alması gerektiğini bildirmesi, İran’ı çileden çıkarmaya yetti de. Nitekim İran’ın bu öfkesi 3 ağustos 2005’te İsfahan’da UCF tesislerini faaliyete geçireceklerini açıklamasına neden oldular. Bu açıklamanın Paris anlaşmasının ihlali olarak değerlendirilip İran’ı BM Güvenlik Konseyi ile tehdit ettiler. Konunun BM Güvenlik konseyine taşınması ile uluslararası krize dönüştürülmüş gözükse de İran’ın tüm ülkelere ortak yatırım teklifinde göz kırpması bir sır değil artık. Türkiye bile duruş itibariyle nükleer rektör tesis kurmak için batıya yönünü çevirmiş gözükse de, geleceği açısından yakıt çevrim teknoloji konusunda İran’la dirsek teması içerisinde bulunmayı zorunluluk hissediyor içten içe. Tüm bu gerçekler İran’ı uluslararası pazarlık arenasında popüler duruma getiriyor ve konumuna konum katıyor da. Dolayısıyla Türkiye’de bir kısım medyanın aksine Tahran’ın elindeki kozlar Washington’dan daha güçlü gibi.
Tarihe şöyle bir göz attığımızda İslamiyet’ten önce üç kıtada iki devlet hâkimdi biri Sasaniler, diğeri de Bizanslılardı. Türkler Bizans coğrafyasında, İran ise Sasanilerin bulunduğu alanda neşvünema bulmuştur. Bizim Fars dünyası ile ilişkilerimiz İslamiyet öncesi Hun’larla başlayıp, ipek yolunun ele geçirebilmek uğruna Göktürkler dönemine kadar uzanır. Göktürkler Sasani’lerle ipek yolu için işbirliğine girmiş ancak paylaşım konusunda anlaşmazlık üzerine yollarını ayırmışlardır. Bunun doğal sonucu olarak Türkler Bizanslılarla işbirliğine giderek Sasanileri zayıflatmışlarda. Böylece güçten takatten düşen Acem’in Müslümanlarca fethi daha kolay olmasını sağlamışlar. Bu durum Fars’lıların Araplarca Müslüman olmasını ve ileriki yıllarda da Farslılar Türklerin Müslüman olmasına neden olacak bir hareketin çıkmasına yarayacaktır. Demek ki başlangıçta Sünni olan İran’ın Şiileşmesi biraz Safevi Devletinin yanlış uygulamaları birazda Türklerin baskı kurmasıyla gerçekleşmiştir. Yani Farsları bir derece Şiileştiren Türkler olmuştur.
Emevi ve Abbasilerden sonra İslam’ın bayraktarlığı Türk’lere geçmiş ve ardından Tuğrul Bey’in Dandanakan zaferi ile hâkimiyet perçinlenmiştir. Tuğrul Bey bürokrasisini Acemle donatmış ta. Öyle ki; Nizamülmülk resmi yazışmaları bile Farsça yapmaya başlamıştır. Böylece resmi dil Farsça olmuştu. Farsçanın halka yansıması kısmi de olsa dergâhlarda Mesnevi yoluyla sirayet etmiştir. Yinede günlük konuşma dili ağırlıklı olarak Türkçedir. Padişahların Keykubad, Keyhüsrev, Keykavus gibi unvanları kullanmaları Fars kültürü ile ne kadar iç içe olduğumuzun delili zaten.
Selçuklu döneminde uyumlu olan ilişkiler Osmanlı da yerini sancılı döneme terk eder. Şöyle ki; Timur, Yıldırım Bayezid’i yenip elde ettiği esirleri Erdebil’e götürerek Erdebil Şeyhi Ali’ye teslim eder. Erdebil Şeyhinin etrafında biriken bu Türkmen dervişler önceleri kasrı arifane, fakr ve kalender meşrepliği ile başlayıp, bu dini zevk intisaba dönüşerek cem halkası oluşturdular.
Erdebil Şeyhi Ali’nin asıl amacı Şeyhlikten Şahlığa geçmekti, ancak bu emeline kavuşamadan bu dünyadan göç eder, derken yerine şeyh Cüneyd geçer. Şeyh Cüneyd’de aynı düşünceleri gerçekleştirmek ister ama o’nun bu niyetini sezen İran hükümdarı Cihan Bey tez elden onu sürgün eder. Sürgün edilen Şeyh Cüneyd soluğu Anadolu’da alır ve bu seferde buralarda dal budak salmaya başlar. Şeyh Cüneyd aynı zamanda Şah İsmail’in dedesidir. Derken bu yol Şeyh Cüneyd’den Şeyh Haydar’a devr olunur. O’da şahlık hedefine erişemeden vefatıyla bayrağı İsmail’e aktarır. Şeyh İsmail on üç yaşında iken İran’da egemen olan bir Türk Devleti olan Akkoyunlu’ları mağlup ederek Safevi Devletini kurup şahlığa geçmeyi başarır nihayet. O bundan böyle artık Şah İsmail’dir.
Akkoyunlular, Karahanlılar ve Safeviler üçü de İran coğrafyasında kurulu Türk devletleri olup bunların içerisinde sadece Safeviler mezhebi reflekslerle ve siyasi hareket ettiğinden dolayı yıllarca Osmanlıyı uğraştırmışta.
Şah İsmail Ehl-i Beyt sevgisiyle kurduğu devleti Şiiliğe dönüştürerek, mezhebini resmiyete dökmüş ve bu kapsamda fırsatı bulduğunda Osmanlı padişahlarını başını ağrıtmıştır adeta. Belli ki Bayezit Han meseleyi savaş yoluyla halletmeye pek niyetli değildi. Neyse ki o sıralarda Şehzade, aynı zamanda Trabzon valisi olan Yavuz durumun vahametini önceden kavrayabilmiş. Zaten hükümdar olur olmazda ilk işi, 1514’te Şah İsmail’i Çaldıranda hezimete uğratarak gereken cevabı vermek olmuştur. Böylece Şah İsmail’in Şahlık ve Şeyhlik imajı zedelenmiş ve Çaldıran zaferiyle İran’la Osmanlı arasında kesin sınırlar belirlenir nihayet. Fakat sınırın Anadolu yakasında kalan bu tarikatın müritleri Osmanlı coğrafyasındaki Sünni âlemin Ehl-i Beyte soğuk baktığı zannına kapılarak medreselerden uzak bir hayat yaşadılar. Hayatların hep kulaktan dolma bilgilerle idame ederek yollarına devam ettiler. Böylece kitabi bilgilerden yoksunluk onları alevi meşrebin yılmaz savunucuları şeklinde günümüze kadar gelmiştir. Şayet Şah İsmail kendi mezhebi ve meşrebi ile meşgul olsaydı, ya da ‘dünyanın hükümdarı benim’ iddiasına soyunmasaydı hiçbir şekilde Osmanlı o’ndan rahatsızlık duymayacaktı. Çünkü Osmanlının Ehl-i Beyt’le problemi yoktu, olamazda. Bilakis Seyyidlerin Reis’inin önünde diz çökerek kılıç kuşanan padişahlarımız söz konusudur. Zira onların hayır dualarına mazhar olmak için çalışırlardı. Hatta Peygamber nesline hürmeten Ehli Beyit’e hazineden maaş bile bağlanmıştı.
Sosyolojik anlamda en arı, en saf ve en duru İslami kültürün örneği Osmanlı’da fazlasıyla mevcuttu. Diyebiliriz ki insanlığın en son gördüğü medeniyette Osmanlı idi.
İranlılarla her ne kadar mezhep farklılığı olsa da tarihi süreç içerisinde kültür yönünden hem almışız hem de vermişiz. Yani kültürlerimiz kaynaşmış, bu yüzden bizi çok severler. İran halkı televizyon antenlerini hep Türkiye’ye doğru çevirerek programlarımızı izliyorlar da. Çünkü bizi ayrı gayrı görmüyorlar, kendilerine yakın buluyorlar. Zaten tarihi kodlarımızla bütünleşmiş Muhammed Kirmanı gibi Acem âlimi 1071’de Anadolu’ya yerleşmiş, Siirt’te Ulu Cami’yi yaptıran Şeyh Muhammed Isfahanı’da hakeza öyle. Acem diyarlarından göç ederek nice kasrı Arifan, Horasan’a gelerek evliyalar halkasına dâhil olup hemhal olmuşuz da.
O kadar iç içeyiz ki, biz Türkler vuzuh yerine Farsçası olan abdest deriz. Yine Arapça salât yerine Kisra’nın perestiş, yani eğilme anlamında pehlevice kökenli namaz deriz. Hakeza Nebi demeyiz, genelde Peygamber ifadesini tercih etmişiz. Peyam Farsçada haber getiren anlamında çünkü. Fars kültürüne Osmanlı padişahları hep sıcak bakmışlar da. Bakın Yavuz iki bin beyitten oluşan Farsça divan yazmış, bununla yetinmemiş Çaldıran savaşından sonra birçok İranlı yazar ve şairi kendi kontrolünde İstanbul’a getirmiştir. Şah İsmail de Türkçe divan yazmıştır. Her ikisi de iki rakipler ama kültür düşmanlığı olmayan ikili olarak tarihçileri hayrete düşürüyorlar adeta.
Yavuz’dan sonra Kanuni sert politikaları yumuşatmış fakat bu iyi niyet maksadından saptırılınca Irakeyn seferi kaçınılmaz olmuş, ardından Amasya anlaşması imzalanmak zorunda kalınmıştı.
III. Murat zamanın da karşılıklı suçlamalarla Amasya anlaşması bozulmuşta. Neyse ki Sokullu bu kısır döngünün açtığı zararı Sultan Murat’ın İran’a açtığı savaşta fark ederek vazgeçirmeye çalışmış ve Iranla meşgul olmanın asıl hedeften uzaklaşıp Batıdaki fütuhatları engellemeye yönelik ayak bağı olduğunu idrak eden bir veziri azam olarak akılda kalacaktır.
İşte IV. Murat bu sayede İran seferlerinin hazineye ne kadar yük olduğunu görmüş o’nun dirayeti ile Kasr-i Şirin anlaşması gerçekleşerek bundan böyle Türk- İran ilişkileri doğru rayına oturacaktır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Arap ülkelerine bakılan ön yargılardan İran da hissesine düşen payını almış ve o’na da öteki gözle bakılmıştır. Ancak, Ortadoğu da Faşist İtalyan’ın tehditleri sonucu gerek İran’ın öncülüğü gerekse İngilizlerin teşvikiyle Türkiye, İran ve Irak’tan oluşan üçlü ülke Saadabad paktı için bir araya gelecek, hatta 1937’de Afganistan’ın da katılımıyla bu anlaşma imzalanabilmiştir. Derken Türk-İran ilişkileri yeni bir boyut kazanacaktır. Fakat 1979 İran devrimi ile İmam Humeyni’nin etkisi Türkiye’de değişik bakışı doğurdu. Şimdilerde ise o etkiden eser kalmadı diyebiliriz.
Velhasıl her iki taraf da tarih boyunca karşılıklı net bir kazanç elde edememiş, bilakis birbirlerinden zarar görmüşlerde. Bakalım önümüzdeki günler ne gösterecek. Şimdilik Mevla’m neylerse güzel eyler demekten öte ne diyebiliriz ki.
Vesselam.
Yazan:Tarik Tarih: Haz 20, 2009 | Reply
Ben de büyük çaplı bir yolsuzluk olduğunu zannetmiyorum. Yani, en azından seçim sonuçlarını ters yüz edecek ölçüde bir müdahale gibi. Ama İran halkının mollalar diktatörlüğüne karşı her çeşit muhalefeti meşrudur. Gösterilerle ilgili doğru düzgün görüntü alınamıyor, televizyonlar cep çekim videoları kullanıyorlar hala çünkü rejim yabancı ajansların çekim yapmasına bile izin vermiyor. Bu arada devrim muhafızlarının öldürdüğü protestocu sayısı da 15′i bulmuş. Böyle bir “demokratik” (!) ortamda sandık sonuçları bile her zaman tartışmalıdır zaten.
Seçilen görsel çok isabetli olmuş bu arada..
Yazan:durhat Tarih: Haz 20, 2009 | Reply
iran’ın seçim sonrası gerginliğinden hareketle bir kıyaslama yapılacaksa bence akp hiç de masum değil;ne yakın geçmişteki yerel seçimde ne önceki seçimlerde.Bir kere sınır tanımaksızın “her yol mubah”anlayışıyla memleketi kutuplara bölen,toplumu geren ağız dalaşına karşın akp ve chp nin seçim barajında mutabık oluşu başlı başına bir hiledir.Bu bile seçimlerin ne kadar demokratik(!)yapıldığının göstergesi.zira oranını düşürmeye niyetli olmadıkları seçim barajı her iki partinin de işine geliyor.chp bu yolla barajın altında kalmakta kurtulurken kalan pastayı da akp afiyetle götürüp %35 lik oyunu %45 lere çıkarmış oluyor.yani kendimizi hiç kandırmayalım.çöpten çıkan oylar da cabası.tabii çöp tenekelerinden çıkan oylar da genelde dtp’nin kesesinden çıkıyor,zira akp’nin bu oy hırsızlığında gücü ancak dtp ye yetiyor.o da ayrı bir konu.zaten chp’nin seçim hezimetinin psikolojisiyle karnından konuşup biraz çamur atmak dışında bu anlamda ciddi itirazları da olmamıştır.yoksa en ufak bir kuşkuları olsa tüm türkiyeyi şimdiki irandan daha çok karıştırırlardı.kısacası oy hırsılığında her iki parti “dost”müteffiktirler.ortaklığı bozmaya da hiç mi hiç niyetleri yok.
Yazan:cb Tarih: Haz 20, 2009 | Reply
Alperen bey,
dürüst olayım adınızı görünce,maalesef bazı kesimlerin tekelinde olduğu için hafif ürperdim,yazınızı okudum,keşke DD’ye gönderseydiniz de başlı başına bir yazı olarak yayımlansaydı,benim kısa gündem yazım altında hebaa olmuş zira derin ve güzel ifade etmişsiniz.Müsaade ederseniz bir kaç noktaya itiraz edeceğim;
Şia için böyle bir tanımlama kısmen doğru tümden söylemek ise toptancılık olmuş,biraz haksızlık etmişsiniz.Şu ‘yarı-tanrı kült’ tanımını biraz açabilir miyiz?
Ben ırkçlığın hiçbir türünü sevmem hele ki mezhep ırkçılığı benim için en vahim olanı acaba beynimizin sünni çeperleri bize haksızlık mı ettiriyor?Sanırım tarih bilmek başka şey mezhepler ve dinler tarihi bilmek başka şey.
Osmanlı gerçekten muhteşem bir medeniyet ama kusursuz kabul edemem,adaletli olmak zorundayız.O ihtişam ile Evliyaullah kabul edilen Padişahlar bazen pek içime sinmiyor,Allah Rasulu’de devlet başkanıydı ama nasıl yaşadı?Sünni ayrımcılıktan kurtulamıyor muyuz nedir?Diğer taraftan Şia arasında da ‘dinin ne sorusunun cevabını Şia olarak kabul edenler de var’ maalesef.
Yazdığınızın kısmen etkisi olsa da Humeyni için böyle birşey söylemek doğru değil,özellikle son cümlenize katılamayacağım.
sevgi ve selamlar
Yazan:cb Tarih: Haz 20, 2009 | Reply
Onur bey,
gerçekten ortada bir ‘talihsizlik’ var ama emin olun ‘bana ait bir talihsizlik değil’.
Yazan:cb Tarih: Haz 20, 2009 | Reply
(tarık)
Katılıyorum lakin ‘mollalar diktörlüğü’ kısmına itirazım var, diktatörlük diktatörlüktür,mollalı,sağcı ya da solcu olması durumu değiştirmez.Ne yani molla diktatörlüğü diktatörlükte,Mao diktatörlüğü değil mi?(Genele hitaptı,sizin cümlelerinize değil)
İran halkına ‘bidon kafalı’ muamelesi yapmaya gerek yok.Ben o ülke de demokratik uygulamalar görmüyorum,bu durumda ‘hakkını arayan her eylemcinin direnişi kutsaldır’.
İran’ın eleştirilecek yönleri var ama bunu ‘din’ açısından yaparsak haksızlık etmiş oluruz.Mesela Mekke’ye giden Türkler gelir gelmez o kutsal cümleyi kurarlar ‘en güzel İslamiyeti biz Türkler yaşıyoruz’.Bunun sebebi dinin mezheplere ve coğrafyaya göre farklılık göstermesidir.Yoksa dinin güzelliği ya da çirkinliği söz konusu dahi değil.
Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Haz 21, 2009 | Reply
İran’a bir haller oluyor olmasına da,bu ülkede baş gösteren toplumsal hareketliliği salt seçim sonuçlarına bağlamamak gerekir.İran,dışarıya fazla yansımamış olmasına karşın adeta kaynayan bir kazan gibiydi zaten.Dolayısıyla seçim,bardağı taşıran son damla oldu denilebilir.Açıkçası toplumsal gerginliklere gebe ve her an dinamitin fitilini ateşlemeye hazır bir zemin var.İçeride farklı etnik,dinsel,mezhepsel ve ideolojik yapıların varlığı/çokluğu,dışarıda ise küresel dengelerin merkezinde oluşu İran’ı bu anlamda zaten sancılı,sıkıntılı bir ülke olmasına yetiyor.Dolayısıyla son seçimler bu anlamda bir kırılma noktası yarattı.Bu da kaçınılmazdı.Zira totaliter rejimler baskı ve yasaklarla toplumu bir yere kadar bir arada tutubilir.Ki,bu gönülsüz biriktelik de zaten yapay olduğundan en nihayetinden bir yerde patlak verir.İran’da olan biten budur bence.
Cemile hanım kardeşimize konuyu gündeme taşıdığı için teşekkür ediyorum.Umarım hem bizler,hem de İran halkının demokrasiyle buluşması adına verimli bir tartışmaya dönüşür.
Yazan:Mustafa Akbas Tarih: Haz 21, 2009 | Reply
Yönetime hür iradenin yansimadigi bir ülkede huzur olmaz. Iranda secimler yapilmakta ama sonuc ne olursa olsun söz hakki yobaz mollarin elinde. Isin garip tarafi Iranlilar hic bir zaman Diktatörlerin elinden kurtulamadilar. Sah denilen gitti yerine daha sinsi olan Humeyni geldi.Daha ilerisine bakarsak Hz. Muhammed den önce Iranda olan barbarlik daha halen sürmekte.
Mollalarin Islam dinini kullanarak uyguladiklari rejimim Islamla bir ilgisi yok. Insanlari zan altinda tutmak, keyfi ceza uygulamak, yok insanlari meydanlarda urganla, yok kadinlari bir kullanim esyasi olarak gör….hey mollalar bunlarin islam dini ile bagdasmiyor…Islam demek seygi demek…islam demek hür olmak demek. Hür olmayan bir Müslümanin ibadeti bile makbul degildir.Ülkenin ismine Islam Cumhuriyet koymuslar ama icinde Islam yok. Dilerim cok yakinda Iranlilar hak ettikleri hür iradeye kavusurlar.
Yazan:Tarik Tarih: Haz 21, 2009 | Reply
Neye itirazınız olduğunu anlayamadım.
“Faşist diktatörlük”, “kemalist diktatörlük”, “komünist diktatörlük” gibi deyimlerin kullanılmasına karşı mısınız?
“Mao diktatörlüğü” diyebilirsiniz tabi ama onun muadili “Humeyni diktatörlüğü” olur. İkisi de bu iki totaliter sistemin kurucu babaları ama bugün hayatta değiller. Zaten ben Humeyni’nin adını da hiç anmadım..
Ancak Çin örneğinizi isabetli buldum. Çin’de bütün ipleri Komünist Parti Merkez Komitesi elinde tutar. Onun başkanı devlet başkanı ve ordu komutanıdır. İran’daysa üyeleri mollalardan oluşan uzmanlar meclisi’nin Çin Komünist Partisi’yle aynı konumda olduğunu söyleyebiliriz. Aralarından seçtikleri “büyük ayetullah” bütün kritik devlet kurumlarını elinde tutuyor; ordu, başsavcılık, devrim muhafızları, hatta devlet televizyonunun yöneticileri bile bu kişiye bağlı.
Tabi, Kim Jong İl’in Kuzey Kore’si de bu itibarla İran’a çok benziyor.
Kısaca KP yöneticilerinin yerini mollalar almış, ama sistem yapısal olarak büyük ölçüde aynı.
Yazan:cb Tarih: Haz 21, 2009 | Reply
anlatabildim mi?
(tarık)
Kesinlikle katılıyorum.
Kısa bir paylaşım;Humeyni şahıs olarak benim beğendiğim bir isimdir.Sivil Darbe ile devrim yapması ise zannedildiği gibi dindar müslüman olmam nedeniyle değil (ki öyle de olabilir bence sorun değil) ’sivil’,vatandaşın isteği üzerine gerçekleşen bir darbede rol oynadığı için ayrıca değerlidir.Başlığın İslam olması ise ayrıca hoşuma gitmiştir(dürüst olmalıyım) tabii İslami uygulamalar açısından devrim ve sonrası süreç İslam’a ne kadar uygundur kesinlikle tartışılır.Kusursuzdur demek haksızlık olur.
selamlar
Yazan:y.ö. Tarih: Haz 21, 2009 | Reply
İran’da şu an iktidar savaşı mı var, rejim savaşı mı?
Musevi seçilseydi, ülkeye liberal demokrasi filan mı gelecekti ki bu kadar kıyamet koparılıyor, yoksa sadece Soros yine iş başında olduğundan mı böyle karıştı ortalık?
Musevi reform yanlısı deniliyor, bu reformlar nelerdir?
Halihazırdaki Şia, zaten bir nevi reforme olmuş islam değil mi?
Bu soruların cevabını yazan olursa, çok sevinirim, şimdiden teşekkürler.
Yazan:Tarik Tarih: Haz 21, 2009 | Reply
Cemile hnm,
İçten cevabınız için teşekkür ederim. Duygularınıza katılmasam da anlayabiliyorum. Aslında, sadece dindarlar değil, batı entelijansiyasından bir çok önemli düşünür de başlarda İslami Devrime sempatiyle yaklaşmış, yeni rejim idam ve baskılarla işe başlayınca büyük hayal kırıklığına uğramıştır. Ancak ben bunların islami uygulamalar açısından da epey fecaat örnekler olduğunu düşünüyorum. Mesela, şu ayetullah makamı gibi, türkçe karşılığını düşününce içim ürperiyor
Tabi subjektif değerlendirmeler bunlar. Konunun islami yönü itibariyle uzun boylu bilgim yok. Aslında sizden alperen beye yönelttiğiniz eleştiriler itibariyle daha uzun bir analiz yazısı okumak isterdim. Belki, hazır irana dalmışken, o yönüne de girersiniz ileride 
Yazan:Metin Okan Tarih: Haz 21, 2009 | Reply
İran bu sefer yada ilk fırsatta İslamiyet diktasından kurtulacak. Hemen bir kulp buluyorsunuz. Soros muş! ne işi var sorosun iranda! insanlar baskılardan bıktılar artık. Şeriattan kurtulmak istiyorlar. Ve az kaldı kurtulacaklar. Dinle yönetilmeyi kendileri istediler aslında beter olsunlar diyesim var ama diyemiyorum.
Yazan:Hakkı Bentek Tarih: Haz 22, 2009 | Reply
Sonuçta herşey gençlerde bitiyor. İran’da Türkiye’deki gibi bir genç nüfus çokluğu mevcut. Bu nüfus eğer kendini rahatsız hissederse, önünde kimse duramaz. İran’ın gençlere sağladığı sosyal ortam, dışarıdan göründüğü kadarıyla fazla sağlıklı değil. Bu da isyan duygularının kabarmasına sebep oluyor.
İran yıllarca bu genç nüfusu Irak savaşı ile meşgul etmişti. Şimdi bu durum da yok.
Ayrıca karışıklıklarda dış müdahalelerin etkisi de mutlaka vardır.
Seçim sonuçlarındaki şaibe ise daha kötü sonuçlara yol açar. Çünkü demokrasi askıya alınmış olur. Bu durumda hükümet, ancak antidemokratik yöntemler ile uzaklaştırılabilir. Bu da İran için yeni bir Devrim demektir.
İran’da yaşanan bu olaylar belki kısa süre sonra zor kullanılarak bastırılır. Ancak hiçbir iktidar durumda bir değişiklik yapmadan bunu devam ettiremez.
Kısacası İran bu seçimleri şeffaf bir şekilde tekrarlanmalıdır. Tabi gerçekten hile yapmadılarsa…
Yazan:ali duman Tarih: Haz 22, 2009 | Reply
evet iran’a bir haller oluyor ve iran feci bir şekilde TÜRKİYE’YE BENZEMEK İSTİYOR.
yıllardır Türkiye’nin İran’a benzeyeceği paranoyası ile yaşayan ve yaşatanların kulakları çınlasın.
Yazan:cb Tarih: Haz 22, 2009 | Reply
Tarık bey,
teşkr ederim.İleride girerim neden olmasın ama araya giren başka konular nedeniyle ‘İran-Humeyni-Sol’ çalışmasını biraz ileriye atmak zorunda kaldım
Ben bazen hayatta objektif olunamayacağını düşünüyorum herşey subjektif gibi geliyor.Kendimiz gibi olmayanı anlamak,empati geliştirmek,vicdanlı davranmak,adaletli olmak belki ama objektif olmak pek mümkün değil gibi geliyor bana.Bir de şu var insan acizken mütevazı,adaletli ve insanca davranabiliyor lakin ‘güç ve yetki’ dediğimiz şeyler insanın kendi eline geçince kişiyi zalimleştirebiliyor,sonuç diktatörya…
Yazan:metin okan Tarih: Haz 22, 2009 | Reply
demek ki din ile yönetilmenin sonucu tekrar eskiye dönebilme arzusu. feci değil, harika ama geç kalınmış bir tepki. iran nüfusu çok genç. gençlere onu yapma bunu yapma dersen ilk fırsatta böyle olur işte. her şeyi evlerinde gizli yapıyorlardı. artık aleni yaşamak istiyorlar. hakkını arayan türk genci olunca destek olan biri iran genci arayınca da destek olabilmeli de mi? nasıl bizdeki gençler haklarını istiyorlarsa onlar da istiyorlar. ne var bunda. nesi feci? gençler istedikleri sanatçıların konserleri olsun ve gidip izlesinler istiyorlar. hülya avşarı izleyebilmek onların da hakkı değil mi? saçlarını savura savura yürüyebilmek?
ama 68 ruhunu taaaa 2009 a kadar ertelemek de akıl karı değil. boşuna kayıp. bazı şeylere takılıp kalanlar böyle 40 yıl geriden geliyorlar işte. bize benzemeye çalışıyorlarsa eğer, 100 yıl!! çok kötü. asıl feci olan da bu.
Yazan:Tarik Tarih: Haz 22, 2009 | Reply
Haklısınız. Kastım konuyla alakalı genel geçer bilgilerimden hareketle yargıda bulunmaktan kaçınma arzumdan kaynaklanıyordu.
Güç ve yetki konusunda da hemfikiriz. Hay allah, ben neden size bu kadar çok katılıyorum bu aralar
Şaka bir yana, yakında başka bir başlıkta tartışırız nasılsa yine :))
Yazan:Ali Duman Tarih: Haz 23, 2009 | Reply
Sn. Metin Okan,
yazımda geçen “feci” tabiri olumluluk anlamında kullanılmıştır, yani elbetteki böyle bir durum, yani demokratlığa özenmek feci değildir. Güzel bir şeydir, olumlu anlam kapsamında kullandığım kelimenin yanlış anlaşılmasından dolayı düzeltiyorum, sizinle aynı fikirdeyim. En az Türkiye kadar demokrat bir Iran’dan yanayım.
Yazan:cb Tarih: Haz 23, 2009 | Reply
Tarık bey :))
derdiniz bu olsun nasılsa yarın öbürgün DD’ye bir konu düşer biz yine kopyalama yapıştırma yolu ile tartışırız:)İş odur ki zaten doğru noktalarda nezaket içerisinde tartışıp ortak noktalarda aynı üslup ile buluşmak.Yok eğer birinin fikirlerinden hoşlanmadığımız için ona haksızlık ediyorsak bu zaten gayet çirkin olur ki ne sizi ne de kendimi çok şükür öyle görmüyorum :)Umarım hiçbir DD yorumcusu ile öyle bir tatsızlık yaşamayız.Benim milli görüşçü arkadaşlarım var bazen onları boğasım geliyor,saatlerce birbirimizle tartışıyoruz sonra şimdi olduğu gibi birlikte tatile çıkıyoruz,takılıyorum kayıp tiirilyon ile tatil yapıyorsunuz diye onlar da ben akp’ci olmama rağmen bir gün sizin gemiyle de çıkarız diyorlar,gülüp geçiyoruz.
sevgi ve selamlar
Yazan:Mert Nuhoğlu Tarih: Haz 27, 2009 | Reply
Kimse yoğurdum ekşi demez. Şeffaf bir yönetimin olmadığı her yerde, seçimlerin doğruluğunun iddiasının geçerliliği özünde tartışmalı olmaya açıktır. Aynı problem Bush’un iktidara ilk kez geldiği seçimlerde Florida eyaleti için de söz konusu olmuştu. Sanmıyorum ki, Bush taraftarları dışında kimse, bu seçimin doğruluğuna inanıyor olsun.
Ahmedinecad’ın ve Hamaney’in aşırı güç kullanmayı meşru gören, şeffaflığa ve açık denetimi reddeden tavırları, kendilerinin güvenilirliklerini yitirmelerine sebep oluyor.
İktidardan bir kişi, öldürülen Nida adlı kızın, Amerikan ajanları tarafından öldürüldüğünü söylüyor. Baskı ile hüküm süren bütün kurumlarda, kurumlar kendilerine yönelik eleştirileri düşmanlarının komplosu olarak açıklar. Bu yüzden, İran’daki iktidarın bu seçimlerle ilgili söylediklerinin, velev ki içlerinde doğru kısımlar olsa bile, güvenilirlikleri yoktur.
Yazan:hatice Tarih: Haz 27, 2009 | Reply
okuduğum bütün yazılarda özgürlük ve demokrasi talebi var.çok kızdığınız diktatörlük yanlılarından değlim fakat özgürlük insanın insana olan sınırlarında değil insanın allahla ilişilerinde belirlenen bir durumdur benim için.baskılara hayır diye bir başlığı atamıyorum haykırarak .insanlığın geleceği için erdemli bir toplum için allahın insan karşısındaki asil ve ahlaklı duruşu için baskılanmamız gereken noktalar olduğunu düşünüyorum.kendimi ne liberal ne demokrat ne vs ne vs olarak tanımlamıyorum.bu tanımlar altına girdiğimde tanımların zihnimi şekillendireceğini biliyorum allaha rağmen bi şekillendirme.müslümanım ve allahınm yasakladığı şeylerin yasaklandığı bir toplumda yaşamayı istiyorum doğru buluyorum.özgürlüğüm dediğim şeye rağmen isteklerime rağmen.dindar olduğunu iddia eden insanların allahın yasakları karşısında ‘baskılara karşıyım ‘deme özgürlüğünü hangi nasdan çıkardılarınıda merak ettim? ‘allah ve rasulu bir konuda hüküjm verdiği zaman inanan bir erkek ve kadının kendi işlerinde kişisel tercihlerine göre hareket etmeleri düşünülemez.zira kim allah ve rasulune isyan ederse işte o apaçık bir sapıklığa gömülmüş olur.’ahzab 36 demokrat liberal libaslarınızda delikler açsada yaratılmışın özgürlüğüne bırakılmayan alanlar vardır ve iman güvenip teslim olmaktır emrin sahibi olan allaha.