RSS Feed for This Post

Gerçek ve hakikat

Sunuş: Etyen Mahçupyan’ın aşağıdaki yazısı bana Kur’an da bahsedilen üç bilgi türünü hatırlattı. Kur’an bunlardan ilk ikisini o gün geldiğinde insanların mutlaka tecrübe edeceğini söyler. üçüncüsü ise bir ayette “keşke Hakka’l yakin olarak bilseydiniz” diye geçer.
 
Etyen Bey yine çok güzel bir yazı yazmış ama onun yazılarının sonu benim için hep hüzünlü filmler gibi. Bilmenin imkansız olduğu bir belirsizlikler dünyasının ortasına atılmış, bilgisinin sınırlarının farkında olan mütevazi ama hüzünlü bir insanın hikayesi. Bir yönüyle bunca “bilen adamın” arasında çok kıymetli. Diğer yönüyle çok ümitsiz. Eğer varoluşumuza ilişkin gerçek hiçbir zaman bilemeyeceğimiz ise bu kainatın ortasına atılmış anlamsız bir varlıktan başka bir şey değiliz demektir. Neyse ki ben buna inanmıyorum…
 
İlme’l-Yakîn: İlim ile bir şeyi bilmek ve tanımaktır. Bu bilgi kesinliği ispatlanmış olan bilgidir. Kesinliği delillerle ispat edilmeyen şeye bilgi denmez, malumat denir. Bilginin yakîn mertebesi kesin bilgidir.
Ayne’l-Yakîn: Gözle görerek bilmek anlamında bilginin ikinci mertebesidir. Gözle görme ve algılama yakîn mertebesinde olursa kesinlik ifade eder. Aksi takdirde göz yanılması gibi gerçek olmayan algılamalardır.
Hakka’l-Yakîn: Bir bilginin hakikatine erme hadisesidir. Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği olan bu mertebenin de çok mertebeleri vardır. Bu bilginin de yakîn mertebesine ulaşması ile kazanılan kesin bilgidir. Bu mertebe bilgiyi yaşama, hakikatine erme ve şüpheye yer bırakmadan işin doğrusunu anlama mertebesidir.

Gerçek ve hakikat

Etyen Mahçupyan / TARAF

Eğitim malzemelerinde içselleşmiş olan insan hakları ihlalleri alanında uzmanlaşan Tarih Vakfı, bir süre önce son yılları kapsayan bir rapor daha yayımladı. Yapılan önermelere katılmamak imkânsız… Ancak tavsiyelerden birinin daha da derinlikli bir arka plana oturtulmasında yarar var. Bu tavsiye dünyanın var oluşu ile ilgili ‘yaratılış’ görüşünün bilimsel bir kurammış gibi sunulmasından vazgeçilmesi. Tespit yanlış değil. Gerçekten de yaratılış varsayımının bilimsel olarak kabul edilmesi bilimin üzerine oturduğu zemin veri alındığında mümkün değil.

Bunun nedeni bilimin belirli bir biçimde tanımlanması değil, insan olma sınırlılığımız. Çünkü yaratılış diye tanımlanan olgu insanın zihinsel algılama ve anlama yeteneğinin ötesinde kalıyor. Diğer bir deyişle insanoğlu ‘insan’ olarak kaldığı ya da bugün ‘insan’ dediğimiz yaratık olduğu sürece, yaratılışı zihniyle kavramakta aciz kalacaktır. Nitekim bu anlayışın tüm dünyada dindarlara has olmasının da gerekçesi budur. Yaratılış ancak ‘inanarak’ kabullenebileceğiniz bir açıklama olabilir. Dolayısıyla da insanın zihnine değil, psikolojisine hitap eder. Ömrünün sınırlı olduğunu, bir gün yok olacağını bilen kişinin, bu yok olmayı tersine çevirecek bir farklı ‘hayat’ varsayımına tutunmasıdır yaratılış inancı. Bu nedenle de bu inancın bilimselliği öne sürülemez…

Ancak yaratılış varsayımının bilimsel olmaması doğru olmadığını kanıtlamaz. Çünkü doğruluğun önkoşulu bilimsellik değildir. Bilim biz insanlar için bir gerçeklik üretse de, ürettiği gerçekliğin hakikat olduğunu iddia edemeyiz. Bu noktada Gökhan Özgün’ün farklı fırsatları kullanarak gündeme getirdiği bir nüansa işaret etmemek elde değil… Özgün ‘gerçek’ ile ‘hakiki’ arasındaki farkı işlediği yazılarında, bizlerin gerçekliğe fazlasıyla meraklı olduğumuzu, ama çoğu zaman hakikati ıskaladığımızı vurguluyor. Gerçeği zihnimizle ürettiğimizi ama vicdanlarımızın hakikati görmeye hazır olmadığını söylüyor. Buradan anlaşıldığına göre Özgün için gerçeklik hakikatin üstünü örten, onu gizleyen ve alışkanlık haline geldiği ölçüde çarpıtan bir unsur. Bizler sürekli olarak gerçeği arıyor ve bu uğurda gerçeği kendimize göre üretiyoruz. Oysa hakikat bizden bağımsız olarak var olan şey… Böylece gerçeği yakalamaya yönelik her uğraş belki de bizleri hakikatten uzaklaştırıyor.

Bu tartışmanın fazlasıyla felsefi olduğunu, gündelik hayatı yorumlarken işlevsel olmadığını düşünebilirsiniz. Ne var ki söz konusu yorumlar bir ideolojik bakışı, bu ise belirli bir zihniyeti ima eder. Gerçekle hakikat arasındaki ayrım veya geçişlilik ise zihniyetle bire bir bağlantılıdır. Sözün kısası ise bu konuya ‘demokrat’ bir yaklaşımın olduğu ve bunun ‘modern’ bakıştan temelde farklılaştığı…

Modern yaklaşım duyulara güvenir, duyuların bizi gerçekliğe ulaştıracağına inanır. Çünkü duyular zihnimizle dışımızdaki gerçeklik arasında bir köprüdür ve bu köprünün her iki ucu da aynı maddi çerçeveye oturmaktadır. Bu nedenle duyularımızdan kuşku duymamız anlamlı olmaz. Öte yandan herkesin duyu kapasitesi ve muhatap olduğu gerçeklik birbirinden farklıdır. Dolayısıyla da bu duyu deneyimlerini mukayese edemeyiz… Söylenebilecek tek şey, herkesin gerçekliğin başka bir bölümünü kavradığıdır. Eğer bütün olası deneyimleri biraraya getirebilseydik, gerçekliği de kendi bütünlüğü içinde anlamış olacaktık. Bu bakış bilimin gerçekliğe ulaşmada tek etkin yol olduğu ve bilimin sürekli ‘gelişerek’ bizi gerçekliğe yaklaştırdığı türünden kabullere yol açmıştır.

Modernliğin otoriter kanadı ise, dışımızdaki gerçekliğin zihnimize bir aynadaki gibi yansıdığını savunur. Bu bakış altında kendi gerçeklik algımızdan kuşku duymamız artık tamamen anlamsız hale gelir. Çünkü insan zihni gerçeklik karşısında o denli edilgendir ki, sahtesini bile üretemez. Diğer taraftan farklı kişisel deneyimlerin varlığı burada da açıklanmaya muhtaçtır. Yanıt ise, herkesin anlamayı sağlayacak ideolojik temele aynı miktarda hâkim olmamasıdır. Dolayısıyla kişi gerçekliği ‘doğru’ anlayan rehberlere muhtaçtır ve gerçeği de ancak onlar üzerinden anlayabilecektir.

Modern yaklaşımın her iki versiyonunda da gerçeklik ile hakikat arasında bir ayrışma görmeyiz. Vicdan ve din meseleleri gerçekliğin tamamen dışında bırakılmışlardır ve ancak bir inanç konusu olurlar. Diğer bir deyişle modern bir bakışla Özgün’ün ‘hakikati’ bir hurafeden öteye gitmez…

Ancak Özgün bir ‘modern’ değil, demokrat… Demokrat yaklaşım ise insan zihninin dışımızdaki gerçekliği ancak çarpıtarak, yani bozarak ve kendi ‘dilimize’ dönüştürerek anlaşılabilir kılabileceği varsayımına dayanır. Dolayısıyla da bilimsellik sadece insana has bilgiler üretir. Bu bilgiler çerçevesinde kendimize göre bir gerçeklik dünyası yaratsak da bunun ‘gerçekten de’ dışımızdaki gerçeğe tekabül ettiğinden, yani ‘hakiki’ olduğundan emin olamayız. Bu nedenle de demokratlar kendi öznel gerçekliklerine ancak ahlaki temel üzerinde sahip çıkabilirler. Bilimsel çabanın hakkını verseler de, sınırlarının farkındadırlar. Vicdanı gözardı eden bir aklın insanlığı sürükleyebileceği yerlerden korkarlar. İş dünyanın oluşumuna geldiğinde ise hakikati hiçbir zaman bilemeyeceklerini bilirler ve bunu bir insanlık durumu olarak kavrarlar. O nedenle de yaratılışı savunanlara düşman olmazlar… Aynen bilimsel teorileri savunanlara düşman olmadıkları gibi… Demokratlık ‘bilinemeyecek’ bir dünyada birlikte var olmanın aranmasıdır…

Trackback URL

  1. 1 Yorum

  2. Yazan:arif Tarih: Nis 17, 2009 | Reply

    ”Demokratlık bilinemeyecek bir dünyada birlikte var olmanın aranmasıdır”. Demokratik zeminin önemi, farklı fikirlere saygıdan, inanma ve inanmamanın karşılıklı saygıyla karşılanmasına kadar açılan geniş bir yelpazeye salınım imkanı tanımasından kaynaklanmaktadır. Tartışıp durduklarımız hakkında kesin karar vericinin insanlar olamayacağına dair uyarıda vardır Yüce Kitabımızda. Bu noktada cemaatlerin benzer bir fikir ve tarz üzerinden safları sıkılaştırıp, kendi dışındakileri yanılgı içinde görme, onlarla yarışma halinden, giderek onları dönüştürme gayretine dönüşmesinin, demokratik zemine katkımı yaptığı yoksa zararmı verdiği de üzerinde durulması gereken bir konu. Devlet toplumun genel organizasyonu olarak bu alt organizasyonlara karşı, dine ve doğruya dayandığı ön kabulü açısından dahi olsa, temkinli bir yaklaşım sergilemek durumundadır. Giderek güç toplayacak bu alt organizmaların, üst organizasyona etki edeceği sosyal bilimlerin olduğu kadar, devlet yönetenlerin de ilgisini ve dikkatini çekecektir. Diyalog ve hoş görü misyonunu taşısada, çok doğru ve dürüst olsada, ekonomi ve eğitim alanında devleşen alt organizasyonların, devletle ve toplumla ters düşmeyecek makenizmalar içinde varlığını sürdürmesi ve denetlenmesi kaçınılmazdır. Yaşadığımız günlerde devlete ve onun kurumlarına sızmış , çağdaş yaşam kisveli cemaatlere karşı devlet kaçınılmaz refleksini sergilemektedir. Bu refleks tüm cemaatler adına dersler taşımalıdır. Devlet güç temerküzünde rakip tanımaz ve bir süre zaafa düşsede boşluk bırakmaz. Demokratik hak ve imkanların farklılıkların bir arada yaşama zemini olmaktan çıkarılıp, kendi ‘doğrularının’ ötekilere dayatıldığı bir alan haline getirilmemesine özen gösterilmelidir. Mütedeyyin unsurlarında bu gerçeği unutmaması gerekir. Allah indindeki dini, bir cemaatin yada mezhebin kuşatamayacağı, gerçekliğin kuşatılamayacağı hakikatıyla örtüşmektedir. Herkes inandığı gibi yaşamalı, ancak bunu ötekinin ‘yanlışlarına’ müdahele haline getirmemeli, kendi ‘doğrusunu’ dayatmamalıdır. Dünyevi planda, Demokratik hukuk devleti, vicdanlarımızdaki kanaatle uyuşmasada, tek karar verici merci olmalıdır. Bu tamiri mümkün olmayan radikal yanlışlara düşülmesi önündeki yegane güvencedir. Ergenekon sanıklarınıda şimdiden suçlu yada masum ilan etmeden, yandaş cemaat refleksleriyle davranmamalı, sürece saygıyla yaklaşılmalıdır. Bağbuğ paşanın cemaatler ile ilgili uyarısıda bu açıdan ciddiye alınmalıdır.

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin