RSS Feed for This Post

Müslümandan ‘Birey’ Olmaz mı?

[9 Mart 2009 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]

Hem görüşlerine hem de ahlaki duruşuna büyük saygı duyduğum Ali Bulaç ağabey, Zaman’daki köşesinde geçen hafta ‘Birey ve Özgürlük’ başlıklı bir yazı yazdı. Savunduğu tez, Batı’daki ‘birey’ kavramının Müslümanlara hiçbir şekilde uymayacağı idi. Ona göre Müslüman, Allah tarafından ‘ferd-i vahit’ olarak yaratıldığını bilirdi, ama bunun birey olmakla alakası yoktu. Çünkü Batılı birey, Ali ağabeye göre, ‘ne Tanrı, ne efendi’ düşüncesinden doğmuştu ve o seküler (din-dışı) kafayla hareket ederdi.

Müslüman olmayan dünya hakkında yapılan ve onları tek bir fırça darbesi ile tanımlayıp mahkum eden bu gibi yorumlara karşı biraz ihtiyatla yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Bu mahkum ediş, ‘İslami aydın’larda son dönemde özellikle liberalizme ve ‘bireysellik’ gibi liberal kavramlara karşı yükselmeye başladı. Bu ‘Batı ürünü’ anlayışların mutlaka seküler bir temele dayandığı, dolayısıyla Müslümanlarca asla ve kat’a itibar görmemesi gerektiğini vurguluyorlar.

Oysa durum bence bu kadar ak-kara değil. Çünkü aslında ortada yekpare bir Batı medeniyeti yok…

Türkiye olarak bizim bir şanssızlığımız, Batı medeniyetinin hep en seküler ve hatta din-karşıtı unsurlarıyla muhatap olmamız. Bize Batı’yı tanıtma iddiasında olan Jön Türkler ve ardından da Kemalistler, gidip de bula bula Fransız Aydınlanması’na ve Alman materyalizmine kapılmışlardı. Ardından ortaya Marksistler çıktı ki, onların fikri kaynakları daha da beterdi. Dahası, coğrafi yakınlık nedeniyle biz hep Kıta Avrupası’nı tanıdık. Buradan epey farklı olan Anglo-Saksonları, hele de Atlantik’in öteki tarafındaki Amerika’yı pek bilemedik.

Oysa tam da orada seküler olmayan bir modernlik, ve ‘ne Tanrı, ne efendi’ demeyen, aksine özgürlüğünü doğrudan Tanrı’dan alan bir bireysellik var.

Editörlüğünü ünlü siyaset bilimci Francis Fukuyama’nın yaptığı aylık ‘The American Interest’ dergisinin Eylül/Ekim 2007 sayısında yayınlanan ‘Faith and Progress’ (İnanç ve İlerleme) adlı makale, tam da bu konuda ilginç şeyler söylüyordu. Yazar Walter Russell Mead, geçtiğimiz dört yüzyıl içinde önce İngilizlerin sonra da Amerikalıların ekonomik ve teknolojik gelişmede diğer milletleri geride bıraktıklarını vurgularken, bu iki milletin aynı zamanda ‘pek çok toplumdan daha dindar’ olduğunun altını çiziyordu. (Aynı noktaya merhum Prof. Sabri Ülgener de dikkat çekmiştir.)

Mead’e göre bu bir rastlantı değildi. Aksine, Anglo-Saksonların başarısında ‘değişime açık olan, hatta değişim kavramına kendi kutsal öğretisi içinde olumlu bir rol atfeden dinamik dindarlık’ büyük rol oynamıştı.

Mead’in bu ‘dinamik dindarlık’ konusunda gösterdiği ilginç bir örnek, Hz. İbrahim sembolünün Amerikan toplumu üzerindeki etkisiydi. Hz. İbrahim’in hem Tevrat’ta hem de Kur’an’da yer alan kıssasındaki en önemli temalardan biri, onun içinde yaşadığı toplumun doğrularını sorgulayan ve reddeden bir ‘birey’ oluşuydu. Dahası genç İbrahim, bu reddin ardından Allah’tan gelen ‘yürü’ yahut ‘kavmini terk et’ emriyle yola çıkıp sonu belli olmayan bir geleceğe adım atmıştı.

İşte Mead’e göre Amerikalıların dünyanın en girişimci milleti olmasında ‘Amerikan zihnindeki Hz. İbrahim imgesinin’ büyük etkisi var. Allah ile ‘kişisel bir bağlantı’ları olduğuna inanan onmilyonlarca dindar Amerikalı, ticari, teknolojik veya entelektüel alandaki girişimlerinde dini bir özgüvenle hareket ediyor.

Uzun sözün kısası, ‘birey’ olmak için illa seküler olmak gerekmiyor. Tam aksine, birey olmak için gereken özgüvene bazen en çok dindarlarda rastlanıyor. Dindar Amerika’nın son derece bireysel, dinamik ve optimist bir toplum olması, buna karşın seküler Fransa’da devletçilik, dayanışmacılık, pasiflik ve karamsarlığın ağır basması, tesadüf değil.

…Bu makale ilginizi çektiyse…

Liberalizmin Kara Kitabı

Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan…

Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur.

Buradan indirebilirsiniz.

 

Liberalizmin Ak Kitabı

1930 model bir ulus-devletin, bir “devlet babanın” çocuklarıyız. Son derecede “Millî” bir eğitim gördük, öğrenim değil. Hayatta işimize yarayacak meslekî bilgileri ya da eleştirel bir bakışı öğrenmedik “millî” okullarda. “Varlığımızı Türk varlığına armağan etmek” için eğitildik, eğilip büküldük.

Liberallerin dilinden düşmeyen “Bireysel haklar ve özgürlükler” bizim gibi Kemalist çamaşırhanelerde yıkanmış beyinler için çok yeni. Türkiye’de yaşayan insanların ulus-devlet boyunduruğundan kurtulmasında önemli bir rol oynuyor liberaller. Biz de bu kitapta liberalizmin temel tezleriyle uyumlu, bu fikir akımına doğrudan ya da dolaylı destek veren makaleleri birleştirdik. Buradan indirin.

Share on Facebook

2 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 32 Yorum

  2. Yazan:eg Tarih: Mar 10, 2009 | Reply

    vallahi mustafa akyol’a pes demek istiyorum. neden herşeyi bu kadar basitleştiriyor anlamakta zorlanıyorum. kendisi çok basit ve primitif düşündüğü için mi yoksa okuycusunu primitif sandığı için mi henüz karar veremedim. ama birkaç hafta önce trt1deki bir programda nietzsche’yi öyle bir indirgedi ki sanırım birincisi doğru!

  3. Yazan:MY Tarih: Mar 11, 2009 | Reply

    Yobaz liberallerin Birey Fetisizmi ile kollektivistlerin asiriliklari arasinda bir denge bulmak lazim.

    Mustafa’nin bu konudaki hassasiyetine katiliyorum. Eger ilk Müslümanlar “topluma, geleneklere uyma” adina babalarinin dinlerine sadik kalsalardi her halde Islam tarihi daha farkli gelisirdi.

    Ayrica insanin birey olarak ALLAH karsisinda sorumlu oldugunu düsünüyorum. Tek sorumlulugu bu olmasa da…

    Ancak anglo-sakson ülkelerin gelismesi ile dinleri arasinda bir iliski kurma konusunda daha temkinli olunabilir. Hayat bu kadar basit olmasa gerek.

  4. Yazan:anonim Tarih: Mar 11, 2009 | Reply

    ustteki oruma kesinlikle katiliyorum. Bir de beyefendi eger iskandinav ulkelerinin yuzde 75 e varan ateist vatandaslarinin da birey olmadigini soylerse tam olacak. Japonya da ki ve cin deki dinsizler de birey degil o zaman. Ve hepsine ilaveten bunlar da geri kalmis toplumlar cunku dinle hayatlarini birlestirememisler. Hindistan da reenkarnasyona dayanan din sisteminde insanlarin herkesten fazla pasif olmasi gerekiyor o zaman. Ne de olsa dinleri bunu gerektiriyor.

    Bir diger kasitli yanlis bilgilendirme. Ekonomik ve teknolojik ustunlugun gectigimiz 4 yy. da Amerikalilarin ve Ingilizlerin elinde oldugu konusu. Alman ve Fransiz bilimadamlari, sanatkarlari 17. 18. ve 19 yy da ingiliz ve amerika li kardeslerinden cok daha ileride idi. Amerika larin 19. yy sonlarina dogru ve 22 yy da yukseldigini ingilizler in ise bu iki milletin ilerisinde degil en kaba tabirle denk gittigini soyleyebiliriz. Soyle diyebiliriz. Muhendislik bazinda Ingilizler daha basarili olabilir yalniz teorik fizikte ise kita avrupasi daha basariliydi. Hatta sunu bile soyleyebiliriz. Her millet kendi cografyasinin gerekliliklerine gore bir yol yol belirlemistir. Kopruler kuran Binalar diken gemilerle dunyayi isgal eden ingilizler insaat ve buhar gucu, icten patlamali motorlarla dunyayi istila etmeye calisan almanlar makine muhendisligi ve termodinamik, radyumla deneyler yapan polonya asilli fransiz marie curie, ve penisilini bulan Pasteur ile Fransiz lar tip alaninda daha gelismistir.

    Yazarlar din konulu yazarken artik butun guzellikleri dine atfedip butun kotulukleri sekuler sisteme dayamaya iyice alismis gorunuyorlar. Tabi ki inanci diledigince yasayamayan insanlarin tepkili olmasi cok normal yalniz bunlari daha farkli duzlemlerde tartisirsak uygun olacagi kanaatindeyim

  5. Yazan:elif ture Tarih: Mar 11, 2009 | Reply

    dindar amerikan vatandasi ozguven sahibi olabilir, iki sebepten oturu:
    1. cunku vatandasin fikrine onem veriliyor orada. insanlar birbirlerine saygi duyuyorlar. bizzat yasamis biri olarak soyluyorum.
    2. islamda bazi kurallar yasaminizi kisitlayabiliyor. inancli biri olarak soyluyorum. giyim,namaz vakitleri baglayici bir unsur. otekilesme gibi kutuplar oldugu surece bu ozguven eksikligi kalıcı olacak.

    ama yazar ingiltereye nereden konuyu baglamis hic anlayamadim… tehlikeli bir genelleme.

  6. Yazan:arif Tarih: Mar 11, 2009 | Reply

    İslamı anlamaya çalışanlar ve onu nüfus kağıdında yazdığı için değilde, seçerek yaşamaya çalışanlar açısından önemli bir tartışma. Bugünkü yazısında Ali Bulaç, Birey Temellük Eder başlığıyla, bireyin başı boş bırakılmaması gerektiğini ve dinin bireyi yönlendirmesi gerektiğini anlatıyor. Allah’ın halifesi payesindeki bir varlığa; adeta doğuştan suçlu muamelesiyle yaklaşıp güvenilemeyeceği ve zaptu rapt altında tutulması gerektiğini savunuyor. Bu görevide dine yüklüyor. Oysa bireyin yanlış yapma ve ilahi imtihan hakkının elinden alınması anlamına gelebilir bu yaklaşım. Takvada ve iyilikte yarışma hakkıda engellenebilir. Suç işlenmesine karşı ceza yasaları her toplumda var; ancak izafi iyilik ve kötülük ile, ilahi murada uygunluk yaklaşımından hareketle, bireyin kısıtlanması; baskıcı ideolojik bir çerçeveye alınması savunulmamalıdır. İslamın Tasavvufi yorumunun, bireyi camaatin basit bir parçası olmanın ötesine taşımak gibi bir boyutu içerdiğinide unutmamak gerekir. Allaha ram olmak, bireyi gerçek manada özgürleştirir, Ancak Allah adına çizilen din kalıplarının, her meşrebi kuşatmasını beklemek, ancak baskıcı bir dayatmayla sağlanabilir. Ali Bulaç demokratik bir platformda, bireye bırakılacak alanın daraltılması anlamına gelecek şeyler söylüyor. Ben onun Arapçaya hakimiyeti sayesinde, geleneksel fıkha vukufiyetini; günümüz insanının entellektüel arayışına verebileceği cevaplar açısından yeterli bulmuyorum. Tüm islam aleminin ilgiyle izlediği AKP pratiğinede mesafeli ve muhalif durduğunuda söyleyebiliriz. Laikçi algı açısından, Demokratik platformu dini oluşuma açmakla suçlanan AKP; bu tersi olan algı tarafından, dinin ve dindarların demokratik platform eliyle, bireyleşmeye ve dini kalıpların dışına çıkarılma endişesiyle suçlanabilmektedir. Unutmayalımki dinimiz orta yolu emreder ve herzaman bir üçüncü yol vardır. Mevlanaların, Yunusların, İbni Arabilerin yolunun öğrenilmesi bu açıdanda önem arz etmektedir. Son olarak demokratik ve laik bir platformun, dininde özgürce yaşanmasının teminatı olduğunu asla küçümsememeliyiz. İbni Arabilerin, Hallacı Mansurların çektiği eziyetlerin kökeninde, bu yanlış ve baskıcı din algısının olduğunu unutmamalıyız.

  7. Yazan:eg Tarih: Mar 11, 2009 | Reply

    ali bulaç bugünkü yazısında bence arif beyin söylediğinin aksine son derece önemli tespitlerde bulunuyor. batılı birey kavramıyla müslüman “insan”ın farkını analtıyor. arif bey en sonda tasavvuftan örnek vermiş ama o örnekler birey kavramı ile ilgisi olmayan, hatta tam tersi batılı birey kavramının çok dışında Allah ile ontolojik bağı olan ve eşref-i mahlukat olan “insan” hedefi ile ilgilidir. yani ali bulaç son derece haklıdır. batının birey kavramı aynen ali bulaç’ın dediği gibi vahşi ve başıboş bir yaratık gibidir. müslüman “insan” ise herşeyden önce Allah’ın kendisine hedef olarak koyduğu “insan-ı kâmil” hedefiyle ilgilidir. bu iki tarz insan kavrayışı akla kara kadar birbirinden farklıdır.

  8. Yazan:arif Tarih: Mar 11, 2009 | Reply

    Batılı bireyleşme sürecinde, insanı baskılayan yanlış din -orta çağ karanlığı ve kilise- kurumuna tepkinin payını unutmayalım. Bunun yarattığı boşluk ve savrulmanın, doğru bir din algısı yerine; kiliseyle uzlaşarak, dine kesin sınırlar çizilmesi ve seküler alana karışmasının önünün kapatılmasıyla aşılmaya çalışılmasının payını görmezden gelemeyiz. Bugün aynı tehlike İslam toplumlarında varmı diye sorulmalıdır. Kesif bir alanda, fıkhi ve sathi akaid konularında ‘uzman’ tiplerin, sıradan vatandaşı bu alana yaklaştırmak istememesinin varlığı göz önüne alınırsa, dünyevi alanı dine kapatmak isteyenlerle bu neviden bir uzlaşmanın potansiyel tehlikesine dikkat çekmek isterim. Yani yönetici seküler elit, dini bir kastın varlığını tahrik ve tercih edebilir. Zor ve karmaşık detaycı sorunlarla profesyonel kadroların eline bırakılmış bir dinin, bu din profesyonellerine ikinci bir iktidar alanı açılarak, yönetimden uzak durmaları sağlanabilir. -Kilise örneği-Tasavvufi yaklaşımın, her fert sayısınca Allah’a ulaşan yol vardır deyişindeki ferahlıkla, ideolojik İslamcılığın katı kuralcı yaklaşımını ayırmak gerekir kanaatimce. Yunus’taki sade din algısının, asırları aşan etkisini ve dinmeyen sevgisini; bu alanın profesyonellere değil, her Allah kuluna ait olduğunun timsali olmasında aramalıyız.

  9. Yazan:bora Tarih: Mar 11, 2009 | Reply

    ali bulaç’ın yazıları nihilist bir bencilliği, nefsi ilah edinmeyi “birey” olarak takdim ediyor. birey bu ise söylenecek bir şey yok. ben “birey”in çağrışımının daha çok bağımsız düşünebilme, sürüden ayrılabilme, girişimcilik vb olduğunu düşünüyordum. sonuçta kim neyi tahayyül ediyorsa altına bir isim, kavram koyabiliyor. ali bulaç’da bencil, sömürücü, saygısız, değer tanımaz bir kişi hayal edip bu birey’dir demiş. birey’i gerçekten konumlandırmak için biraz daha tarafsız davranmak gerekiyor sanırım. yoksa herkes kafasında yarattığı ucubeye kendine göre isimler verebilir. mustafa akyol’un yazısı ise bireyin kök tanımından çok onun olumlu görünen vasıflarını, girişimciliğini, hakikat için sürüden ayrılabilmeyi öne çıkartıyor. ali bulaç’ın birey’i şeytana çokça yakın negatif bir karakterken, mustafa akyol’un birey’i peygamber’i bir şahsiyet kazanıyor. ilginç.

  10. Yazan:eg Tarih: Mar 11, 2009 | Reply

    ali bulaç bireyi aydınlanma sonrası batı felsefesinin tarif ettiği şekliyle tarif ediyor ve ona karşı çıkıyor. zaten birey tartışması da felsefi bir tartışmadır. bu anlamda ali bulaç da felsefi bir tartışma yapıyor. bireye al bulaç’ın anlatmaya çalıştığı şeyden farklı bir anlam veriyorsanız, keyfi olan budur ali bulaçınki değil bence….

  11. Yazan:bora Tarih: Mar 11, 2009 | Reply

    keyfi değilde “birey” kavramının tıpkı elma nesnesi gibi bir sabit imgesi olmamasından sorunun çıktığını hissettim. birey değince benim ve sıradan insanın zihninde oluşan çağrışım bulaç’ın tarif ettiğinden çok farklı.
    ben felsefiden çok ideolojik bir tartışma olduğu kanaatindeyim. felsefe bir bulma, kavrama, nüfuz sanatıdır. ideoloji ve retorik ise kendi düşüncesini kabul ettirmek için sağdan soldan arguman toplamakla ilgilenir. ben bu yazılarda felsefi bir çaba görmüyorum. ne birey’in toplumla karşılıklı duruşu nede genel olarak insan tek’inin evrenle kuşatılmışlığı ile ilgili bir anlama çabası var. aksine cemaatten ayrılanı kurt kaparın şık bir kılıfı zihnimizdeki sabit kavram ve imgeler yerlerinden oynatılarak inşaa edilmeye çalışılıyor gibi geldi bana. eğer bulaç nefsini ilah edinen insan’ı tarif ediyorum değip bu yazıları yazsaydı hiç sorun yoktu ama birey’i tarif ediyorum dediğinde benim yerleşik zihinsel kalıplarımla uyuşmadı. islam’i algı açısından ferd ve efrad’ın tanımı ali bulaç’ın kafasında nasıl merak ettim. sanıyorum onu tarif ettiğinde bu benim için birey kavramıyla örtüşecektir. selametle

  12. Yazan:Desqpio Tarih: Mar 11, 2009 | Reply

    Hem görüşlerine hem de ahlaki duruşuna büyük saygı duyduğum Ali Bulaç ağabey(Mustafa Akyol).

    Başkaları da var! İstanbul’un göbeğinde, Ali Sami Yen’de Metallica adlı müzik grubu bir konser verdi. Türkiye’nin her tarafından 40 bin kişi toplanmıştı. Programın başlamasından 15 dakika önce, konserin verildiği yerden birkaç kilometre ötede, yani Güngören’de cesetler parçalandı; kol bacak havaya uçuştu. Bu laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddelerinin de umurunda olmadı. Transa geçmiş vaziyette kafalarını sallamaya devam ettiler; tepindiler; kendilerine özgü ritüelleriyle satanizmden ödünç tapınmalar yaptılar. İçtiler, bağırdılar, gürültüyü bastıran gürültü cinsinden müzikleriyle İstanbul semalarından arşa yükselen çığlıkları, bedenleri parçalanan masum insanların feryatlarını bastırmaya çalıştılar (Ali Bulaç).

    “Birey ve Özgürlük” mü? Eminim öyledir.

  13. Yazan:Mehmet Bahadır Tarih: Mar 11, 2009 | Reply

    Ali Bulaç, Birey Temellük Eder başlığıyla, bireyin başı boş bırakılmaması gerektiğini ve dinin bireyi yönlendirmesi gerektiğini anlatıyor. Allah’ın halifesi payesindeki bir varlığa; adeta doğuştan suçlu muamelesiyle yaklaşıp güvenilemeyeceği ve zaptu rapt altında tutulması gerektiğini savunuyor. Bu görevide dine yüklüyor. Oysa bireyin yanlış yapma ve ilahi imtihan hakkının elinden alınması anlamına gelebilir bu yaklaşım. Takvada ve iyilikte yarışma hakkıda engellenebilir (Arif)

    Hayır öyle değil Arif Bey….

    Çünkü tarih boyunca eşyaya, altına, güce ve iktidara temellük etmek insanlar için hep sevimli olmuştur. Bunda da bir gariplik yoktur. Zira Allah insanı bu fıtrat üzere yaratmıştır.

    Aşagıda gecen ayetlerın mealleri hem diyanetten hem de Ali Bulaçtan alınmıştır.

    “Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer Allah’ın katındadır”
    Ali İmran 14 Meal: Diyanet işleri

    “Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ’süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır.”
    Ali İmran 14 Meal: Ali Bulaç

    Dolayısıyla, eşyaya, altına, güce ve iktidara temellük etmek insanın fıtratında vardır. İşte din kendimizi, nefsimizi tanımamızı, ve O’na teslim olmamızı ister.

    Sizin ifadenizle insana “doğuştan suçlu muamelesiyle yaklaşıp güvenilemeyecek” biri olarak yaklaşmamaktadır.

    Meselenin bir diğer boyuru da;

    Fıtratımızda var olan ihtiraslarımız, heves ve hevesatımız hem kişisel hem de evrensel en büyük düşmanımızdır.
    Modern dünya da yaşanan tüketim çılgınlığı buna en güzel örneklerden biridir.

    Bugün ekoloji uzmanları, ekonomistler, siyasetçiler ve bürokratlar bu tüketim çılgınlığına dur demenin insanlık vazifesi olduğunu haykırmaktalar.

    Bu yozlaşmanın adı bazen bireyselleşme bazen de özgürleşme olmuştur. Allahın milyonlarca yıl içerisinde tabiatın bağrında oluşturduğu Yer altı ve yerüstü zenginliklerini, doymayan nefsi, tatmin olmayan iktidar ve hükmetme hırsı yüzünden yüz sene içinde talan edilmiş ve tüketilmiştir.

    Hiçbir hükmünü kendi menfaati için koymadığına kesin olarak iman ettiğimiz Allahü Teala bütün emir ve yasaklarını insan için koymuştur.

    Onlara uyduğu zaman hem birey olarak mutlu, hem toplum olarak huzurlu hem de çevre ve tabiat olarak temiz ve zengin kalır. Aksi halde insan kendisiyle kavgalı, Allah’ıyla kavgalı mutsuz bir birey, huzursuz bir toplum, kirletilmiş ve yağmalanmış bir çevre ile baş başa kalmaya mahkum olur….

    Kuranı Kerim işte bu durumu şöyle anlatır

    “İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.”
    Rum Suresi 41 Meal:Diyanet İşleri

    “İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır.”
    Rum Suresi41 Meal: Ali Bulaç

    Diğer yandan dinde baskı ve dikta yoktur. Böyle bir uygulama dinin ruhuna terstir. Din bir nasihattır, öğüttür. Daha önceki yazımızda bır vesile ile belirtmiştik zorlama ile ancak şizofren toplumlar oluşturabilirsiniz.

    Bizi Yaradan kuralları koymuştur. Kurallara uymamız/uymamamız neticesinde, hem dünyada hem de ahiretteki sonuçlarını bizlere bildirmiştir.

    Nitekim sonuçlarını dünyada yaşıyor ve görüyorüz.

    Sayın Ali Bulaç’ın konuyla alakalı çok güzel 4 yazısı mevcut.. Tespitleri ve analizleri çok önemlidir diye düşünüyorum.

    Saygı ve sevgilerimle

  14. Yazan:arif Tarih: Mar 12, 2009 | Reply

    Ahseni Takvim olan insana odaklanmak varken, toptancı bir karalamayla kan dökücü zalimi merkeze almak, Allah’ın azarına muhatap etmişti melekleri. Biz sana karşı itaatla bağlıyız gerekçeside, İnsanın varlık alemine çıkmasındaki Muradı İlahiyi gidermemişti. Evet nefis benlik davasında ileri gitmeyi ve kan dökücü zalimliğe kadar alçaklaşma zilletini barındırsada; insanın fıtratında kendini bilme ve Rabbini bulma potansiyeli var. Elest Bezminde yapılan ahid var. Takvada yarışan muttakiler var. Gönül erleri var. Hülasa beli diye verilen söz var. Bahadır beyin söylediklerine katılıyorum, ancak Ali Bulaç beyin, bireydeki zilletin mi, yoksa izzetin mi ortaya çıkması için kurgulanmış, insani varlık vasatına müdahele boyutundaki yaklaşımına katılmak mümkün değil. Bu tutumun naif bir itiraz halinden, sistemli bir idolojiye dönüşme risk ve tehdidi var. Üstelik çok geniş bir kitleye ulaşma imkanına sahip. Ben Ali beyde insana dair bir güvensizlik sezdim ve itiraz ettim. Zira siyasal İslamcı yaklaşım, ‘günahkar’ bireye varlık alanı tanımak istemiyor. Ona güvenmiyor ve onu ‘kurtarmak ‘istiyor. Oysa siz hiç günah işlemeyen bir topluluk olsaydınız, sizi yokeder yerinize günah işleyen bir topluluk getirirdim ilahi uyarısına karşılık. Üstelik Zillete düşenlerin daha fazla olacağı Hud süresinde açıklanmışken. Bu süre beni ihtiyarlattı dediği rivayet edilir rahmet paygamberinin.
    Hud 118 ayetinde mealen, cehennemin insanlarla doldurulacağı sözünün gerekçesi açıklandıktan sonra, 119 da bu söz tamam oldu deniliyor.
    Ben İnsana güvenelim derim vesselam.

  15. Yazan:Mert Nuhoglu Tarih: Mar 12, 2009 | Reply

    Arif Beyin yaklaşımını çok ilginç ve yararlı buldum. Bence de insana güven esas olmalı. İnsanları küçük/büyük tüm günahlardan korumak adına, bireyin hürriyeti kısıtlanmamalı. Elbette hürriyetlerin sınırı olmalı, insanlar başıboş bırakılmamalı, fakat bu sınır çizilirken, insana güven esas alınmalı.

    Ali Bulaç’ın “birey” kavramına getirdiği reddedici, eleştirel yaklaşım, Batıya karşı savunmacı bir tavırdan kaynaklanıyor olabilir mi?

    Genel olarak savunmacı tavır, insanın dış etkilere karşı içe kapanmasına sebep olur. İçinde bulunduğumuz dönemde de, toplumdaki genel algı, İslam dünyasının Batıya karşı yenildiği şeklinde. Bu yüzden, Ali Bulaç gibi, dini hassasiyetleri yüksek aydınlar, bu yenilmişliği tersine çevirmek için, bu tür bir savunmacı bir tavır geliştirmiş olabilir mi, acaba?

  16. Yazan:bora Tarih: Mar 12, 2009 | Reply

    arif bey,
    ali bulaç’a da hüsnü zan’la yaklaşmakta fayda var bence. islam dini insanın varlığını ve zürriyetini koruma altına alıyor. her ne kadar günahtan sonra tövbe mümkünse de her günahın özellikle büyüklerinin iz bıraktığı, sakatladığı ve ileride ihtiyaç duyulacak hakikati temsil gücünü zaafa uğrattığı da muhakkaktır. bu anlamda islam dini, insanı küçükten itibaren korur. büyük günah kapılarını kapatır. içkinin, fuhuşun, kumarın yasaklanması örneğinde olduğu gibi. oysa içinde yaşadığımız toplumda günahın kapıları sonuna kadar açıktır, günah açıktan teşvik edilmektedir. bu şartlarda insan nasıl korunacaktır. burada ben insana güvensizlik görmüyorum varsa da bunun sebebi zaten insan nefsinin tedip edilmediği takdirde kendisini helak, toplumu ifsad edecek eğilimler taşımasındandır. bu konuda kur’anda da uyarılar mevcuttur. insana güvenelim demek “saldım çayıra mevlam kayıra” genişliğine ulaşmamalıdır kanaatindeyim. samimi iyi insanlar er geç şerrin pençesinden kurtulabilecekse de neden sakatlanarak, ilahi tokadlar yiyerek kurtulsunlar. baştan itibaren korunsalar da sakatlanmasalar daha iyi değil mi?
    ben bulaç’ın iyi niyetine sonuna kadar inanıyorum ama bence kullandığı yöntem yanlıştır.

    hud suresi bildiğim kadarıyla ilahi ihtarları dinlememiş toplumların helakı ile ilgilidir. esed bu surenin kalbinin, “insanların hakkı inkar edip batıla uydukları için değil birbirlerine zulmettikleri için yokedilmeleri” olduğunu söyler. sanıyorum 117. ayet. selametle

  17. Yazan:suzannur Tarih: Mar 12, 2009 | Reply

    Ali Bulaç’ın o makalesini okurken şu sınıra dikkat edilmediğini fark ettim, birey ve bireycilik…
    Sanırım kavramsal bir algılama farklılığı var ki, bireyin sadece seküler kabul edilmesi ve nihilist tarzda yönlenimi birey için değil, bireycilik için ifade edilmeliydi.
    Evet Avrupa’da bireyin öne çıkışının nedenlerinin en önemli sebebi kurumsallaşmış (hatta sekülerleşmiş) dindir ama ötesinde, iki dünya savaşının sebep olduğu kaotik ortam ve topluma ve fikirlere, ideolojilere karşı oluşan güvensizlik bireyin oluşumunun en önemli diğer nedenleri arasındadır. Bireyin varlığının sorgulanmasıyla ortaya çıkan birey kavramının Ali Bulaç’ın yaptığı genellemeyle kabulü kabul edemediğim bir yargı. Bireycilik deseydi anlaşılabilirdi. Tüm bir birey fenomeni altında ortaya çıkan fikri farklılıkları (özellikle egzistansiyalist yaklaşımları) görmeden sadece suçlu birey yaklaşımından meseleye yaklaşmak, Hristiyanlığın günahkar kul anlayışının modern dönemde farklı bir olguda (birey) kendisini gösterdiğini kabul etmek, bunun da dışında diğer dinlerde yaşayan insanların birey olma şansını ellerinden almak ve onlara bu kapıyı kapatmak anlamına gelecektir.
    Yine günümüzde bireye yüklenen anlamları da yok kabul ederek sadece epistomolojisinden yola çıkarak kim birey olabilir, kim olamaz, müslüman birey olamaz… gibi argümanlara da kapı açar ki, müslüman neden birey olamaz, epistomolojik açılımı yüzünden mi kavramın?
    Akyol’un yazısının aslında birey kavramının sorgulamasında bireye yüklenen kavramın din ya da dinsizlik algısından çok bireyin illa da dindar ya da illa da dinsiz kabul edilemeyeceği ve farklı ideolojilerde ve fikirlerde birey kavramının farklı değerlendirildiği üzerine bir yazı olması daha açıklayıcı olabilirdi. Sonuçta bireycilik (birey değil) günümüzde yaşadığımız bir sorun ve gittikçe de hepimiz toplumdan çok kendi dünyamızın algısına daha da mahkum oluyor ve kollektivistlikten uzaklaşalım derken, toplumsal yapının dışına sürülüyoruz. Birey ve toplum arasında kurulan dikey ilişkinin parçalandığı bir yapıdır bireycilik ve birey olamadan bireyciliğe doğru sürükleniyoruz.

  18. Yazan:bora Tarih: Mar 12, 2009 | Reply

    buldum :)
    ali bulaç’ın tespit edip kınadığı insan tipi birey yada bireyci değil, bizde ben’cil deninen tiptir. :)

  19. Yazan:musabbinumeyr Tarih: Mar 13, 2009 | Reply

    1- kendine özgü nitelikleri yitirmeden bölünemeyen tek varlık, fert;
    2- doğa bilgisinde türü oluşturan tek varlıklardan her biri;
    3- mantık - bir türün kapsamı içine giren somut varlık;
    4- psikoloji - insan topluluklarını oluşturan, insanların benzer yanlarını kendinde taşımakla birlikte, kendine özgü ayırıcı özellikleri de bulunan tek can, fert;
    5- sosyoloji - toplumları oluşturan ve düşünsel, duygusal, iradeyle ilgili nitelikleri toplum içinde belirlenen insanların her biri, fert.birey terimi sadece yüklendiği birçok tanımdan değil, ideolojik planda yapılan farklı yorumlarıyla da önemli bir terim olmuştur. özellikle 19. yüzyıldan bu yana gelişen felsefi, ekonomik ve ideolojik doktrinlerde çok önemli bir yer kaplamış, zaman zaman bazı ideolojilerin merkezi olmuştur.

    Birey terimi sadece yüklendiği birçok tanımdan değil, ideolojik planda yapılan farklı yorumlarıyla da önemli bir terim olmuştur. Özellikle 19. yüzyıldan bu yana gelişen felsefi, ekonomik ve ideolojik doktrinlerde çok önemli bir yer kaplamış, zaman zaman bazı ideolojilerin merkezi olmuştur. bunun için bknz : bireycilik

    BİREYCİLİK

    Bireyin haklarını toplum haklanndan üstün gören ve her türlü değerin bireylerden geldiği­ne inanan, toplumsal hayatta bireyi herşeyin üstünde tutan siyaset ve toplum felsefesi. İlk kez A.deTocqueville tarafından kullanılan bi­reycilik terimi, Amerika’da Demokrasi (1875) kitabının İngilizce’ye tercüme edilmesiyle ya­yılmış olmakla birlikte, kavram olarak olmasa bile düşünce olarak çok eskilerden beri var ol­duğu görülür. Batı’da Rönesans döneminden önce toplumsal-siyasal hayata egemen olan Ki-lise’nİn toplumcu eğilimine bir tepki olarak bi-reydlik, bireyi toplumun önüne geçiren ve yer­leşik dinî-gclenekscl değer yargılarına mey­dan okuyan bir hareket sökünde gelişti. Fran­sız düşünürü Montaigne’nin (1533-1592) bi­reyciliğin gelişmesinde etkisi oldu. J.Locke, bi­reyin her türlü otoriteden kurtularak özgür ol­masını ve kendi hayatım kendisinin kurması gerektiğini savundu. Alman düşünürü Kant “Kendi yasanı kendin yap” formülü ile bireyci­liğe önemli katkıda bulunurken Nietzche ile “üstün insan” anlayışı ile bireyciliğin başka bir türünü temsil etti.

    Bireycilik felsefesi toplum hayatının bütün alanlarında etkili hâle gelmiş, ekonomik alan­da ise burjuvazinin ve kapitalizmin gelişmesi­ne katkısı olmuştur. Fizyokratların “laissez-fa-ire, laissez-passe” (bırakınız yapsınlar, bırakı­nız geçsinler) düşünceleri, bireyi ekonomik alanda Öne çıkaran bir görüştü. A.Smith’c gö­re birey “kendi çıkarını geliştirmekle toplum­sal çıkarını gerçekleştirmiş olur”du. D.Ricar-do da bireyciliği yüceltmiştir, Serbest rekabet ortamında bireyler arasındaki rekabet, verim­liliğin ve gelişmenin şartı olarak görülmüş ve bu suretle bireyin serbest pazarda kendini or­taya koyacağı savunulmuştur. Ekonomide bi­reycilik, iktisadî liberalizmle birleşerek devlet­çiliğe ve merkezî planlamaya karşı olmuştur. Bireyciliğin ekonomik alanda meydana getir­diği sosyal tabakalar arasındaki uçurum dola­yısıyla toplumcu düşüncelerin ona bir tepki olarak doğduğu söylenebilir.

    Siyaset alanında bireycilik demokrasiyi sa­vunmuştur. Toplum hayatına yön veren ka­nunların yapılmasının, egemenliğin halka ait olduğunun kabulünden sonra, halk temsilcile­rine bırakılması, oy hakkını gündeme getirmiş ve genel oyun yaygınlaştırılması ile birey siya­set alanında etkin hale gelmiştir. Fransız ihti­lâlinden sonra yayınlanan İnsan Haklan Bildi­risi de bireye önem vermiş, bireyin insan olma­sı nedeniyle doğuştan kazandığı bazı temel hak ve Özgürlüklere sahip olduğunu ilan etmiş­tir. XIX.yüzyıldan itibaren kralların ve yöneti­cilerin toplum üzerindeki keyfiliklerini sınır­landırmak amacıyla yapılan anayasalarda da bireyin önemi ve değeri korunmağa çalışılmıştır. Genel oyunyaygınlaşması, bir yandan bire­yi Öne çıkarırken, diğer yandan devleti, dar ge­lirli ve ücretli sınıflar lehine ekonomik hayata müdahale etmeye zorlamıştır. Bu itibarla bi­rey ile toplum arasında bir dengenin kurulma­sı ve sosyal devlet anlayışının gelişmesi yönün­de çeşitli yasal ve kurumsal düzenlemeler ya­pılmıştır.

    XIX.yüzyılınİkinciyansından bu yana, birey­ciliğe karşı toplumcu düşüncelerin ortaya çık­ması ve bireylerin sosyal hayatta etkinliğini sürdürebilmek için çeşitli şekillerde örgütlen­mek zorunda kalmaları, bireyci eğitimlerin gi­derek zayıflamasına sebep olmuştur. Bununla birlikte liberal demokrasilerdebireyciliğin bel­li oranda korunduğu, sosyalist toplumlarda ise bireyciliğe yer verilmediği gözlenmektedir.

    İslam düşünce geleneğinde Tanrı, yönetim, kamu ve kurumlar karşısında bireyin bireyci tutumlar takınabileceği ne İlişkin felsefî anlam­da her hangi bir düşünce türü gelişmemiştir. Tanrı, siyasal iktidar ve toplum karşısında, uzun bir mücadele tarihinden sonra bireysel hak ve özgürlüklerin Batı’ya özgü öyküsü na­sıl Batt’ya Özgü ise, bunun gibi bireyci felsefe­nin Doğu toplumlarında ve İslam kültüründe ortaya çıkmamış olması da Doğu’ya ve İslam’a özgüdür.

    Kavramsal bakımdan Batılı anlamında İs­lam’da kazanılmış haklar yoktur. Çünkü, söz­gelimi İmam Gazali’nin hakların başlıcalan olarak gösterdiği din, can, mal, akıl ve nesil emniyetinin korunması olgusu, devlete veya kurumlara karşı mücadele veren sınıfların kendi çabaları sonucu elde ettikleri haklar de­ğil, şeriatın zaten doğası gereği bireye tanıdığı temel haklardır. Birey kendi özgürlüğünü bu temel haklara dayanarak gerçekleştirebilir. Yi­ne de İslam tarihi boyunca bireyin siyasal ikti­dar ve onun türevi durumundaki kurum ve zümrelere karşı bu temel hak ve özgürlükleri­ni yeterince kullandığı söylenemez.

    AliBULAÇ

    Bk. Birey; Kolektivizm; Laissez-Fabv; Sosya­lizm.

    Vesselam…

  20. Yazan:Mert Nuhoglu Tarih: Mar 13, 2009 | Reply

    musabbinumeyr’in son yazısında alıntıladığı Ali Bulaç’ın yazısıyla ilgili iki küçük not düşmek isterim:

    1. Bana kalırsa, yanlış anlamalara sebep olmamak için, İslam dini ve İslam düşünce geleneği birbirinden ayrılmalı. Ali Bulaç, İslam düşünce geleneğinde, bireyci tutumların gelişmesiyle ilgili bir düşünce çıkmadığını söylüyor. Doğru olabilir. Fakat İslam dini ve bunun da ötesinde İslam düşüncesi, sadece gelenekten ibaret değil. Bugün bizim ortaya attığımız düşünceler de yarın İslam düşünce geleneğinin bir parçası olacak, kabul görse de görmese de. Bizim ve geçmiş alimlerin ortaya koydukları tüm düşüncelerse, İslam dininden de farklı bir şeydir.

    2. “Batılı anlamda İslam’da kazanılmış haklar yoktur” diyor Ali Bulaç. Bana kalırsa, bunun olmamasının en önemli sebeplerinden biri zaten güçlü toplumsal grupların/sınıfların oluşamamış olması. Ne var ki, 20. yy’da İslam dünyası içinde de, devletin aşırı güç kullanımına tepki veren çok sayıda grup ve düşünür çıkmış. İmam Gazali’nin ortaya koyduğu haklarla ilgili fikirleri doğru. Fakat “kazanılmış haklar” kavramından bahsedilen, insanın yaratılıştan varlığı gereği sahip olduğu haklar değil, fiilen kullandığı haklar olsa gerek.

  21. Yazan:musabbinumeyr Tarih: Mar 13, 2009 | Reply

    Eyvallah mert buna katılmam gerekir.vesselam

  22. Yazan:Serkan Çekiç Tarih: Mar 14, 2009 | Reply

    Bu sitedeki yazıların büyük bölümü muhafazakar yada dinci kesimden geliyo yok mu sitede sosyalisti, ateisti, anarşisti bi de nedir bu liberalizmi islama uydurma çabası islamla liberalizm olur ama sizin istediğiniz gibi olmaz ikisi bir arada gitmez biri özgürlükçüyken diğeri insanları sınırlandırıyo.Hem islam için liberalizmi değiştirmeye harcadığınız çabayı liberalizm için islamı değiştirmeye harcasak daha iyi ederiz.Türkiye dışında bana şu ülke özgür bir müslüman ülke diye say bakalım kaç tane sayabiliyosun.Aslında bu bütün dinler için geçerli Amerikayıda dindar yaptınız ya pes.Aklıma Amerikayı avrupadaki sapıklıklardan kaçan muhafazakarlar kurmuştur diyen film karakterleri geldi.Din nedir ya biri açıkca söylesin şimdi ben 5 vakit namaz kılmadım, karımın çocuklarımın başını bağlamadım, ülkemi yönetme konusunda kuranı esas almaya karşı çıktım diye cehenneme mi gidicem.Olmaz öyle saçmalık Allaha inanıyorum e kimseye bi kötülüğümde yok doğaya falan da saygılıyım asıl önemli olan bunlar değil mi değilse bu insanları daha ne kadar Allahın bunlar yerine amacı tam olarak belli olmayan kurallar istediğine inandırcaksınız bilmiyorum. Ortada dönen beyaz sermayeden, dolandırıcılıktan, adam kayırmadan haberimiz yok mu sanıyosunuz.Bunu yapanlar mı gitcek cennete.Bırakalım bunları İslamla liberalizm olur ama sizin hayal ettiğiniz gibi olmaz.

  23. Yazan:bora Tarih: Mar 14, 2009 | Reply

    sanıyorum sorun aslında sınırlandırmadan kaynaklanıyor. dünya’nın kınanmasının asıl sebebi tüm sıfatları kuşanacak ve ifade edebilecek yapıda olmasındadır. böylece dünya, aşağılık, yalancı, hırsız, fahişe, korkak, katil, üçkağıtçı, pezevenk vs kınanmış sıfatlarında taşıyıcısı ve ifadelendiricisidir. din ise zaten başlı başına bazı sıfatları dışarıda bırakmak ve bazı sıfatlarda derinleşmek demektir. bu anlamda din dünya üzerinde bir iç halka, bir çerçevedir. şeytanın pazarında herşey satılır ve demokrasi ise pek çok sıfatı kuşanmakta insanı özgür bırakır. dünya’nın tüm sıfatların taşıyıcısı olması sebebiyle sınırsız olduğu muhakkaktır. bu anlamda demokrasi dünya’nın yapısına ve insan nefsinin doğasına daha uygundur. Allah insanı bu sıfatları kuşanmak ve ifade etmek konusunda serbest bırakmıştır ama kınanmış sıfatları bildirmiş ve bunlardan sakınmalarının onlar ve zürriyetleri için daha hayırlı olacağını da söylemiştir. bu anlamda islam bir sözleşmedir. ben bu sınırları kabul ediyorum ve bu sınırları aşarsam cezasını da kabul ediyorum demektir. din insanı sınırlasa da bu çerçeve oldukça geniştir ve bu çerçevenin içinde daha dar çerçeveler de mevcuttur. örneğin vahabi-selefi yorum bazılarına göre çok dar bir çerçeve iken genel islamı algı daha geniş bir çerçevedir. bunlar birbirlerini çerçeveyi daralttın, genişlettin diye kınarlar. özgürlükçülerin bile çerçeveye ihtiyacı vardır. bu anlamda en özgürlükçü devlet bile bir çerçevedir ve insanın bazı potansiyelleri hayata geçirmesini ifadelendirmesini engeller. örneğin fahişeliği hoş görür ama hırsızlığı hoşgörmez alkolü hoş görür ama uyuşturucuyu yasaklar vb. yani sınırlandırılmamış bir özgürlük alanı zaten yoktur bu anlamda demokratik devletin çerçevesinin daha geniş olduğu söylenebilir ama çerçevesizdir denemez. çerçevenin geniş yada dar olması da başlıbaşına bir değer yada kazanım olarak gösterilemez.

    ali bulaç’ın bireycilik ve liberalizm ile ilgili son yazısı
    http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=825107&title=ozgurlukten-anladiklarimiz

  24. Yazan:fatih y. abbas Tarih: Mar 15, 2009 | Reply

    “Sol ve sag” totaliter bazi yazarlar arasinda, musluman olup da,Islamin liberalizmle asla bagdasamayacagini iddia edenler var. Hep oldu, onlara gore,ferdiyet, dunyayi mulk edinmek arzusunda oldugu icinmis:

    Liberalizm eger oyleyse, sorular:

    1)Liberal hukukun/haklar anlayisinin Hurriyet ve sorumluluk ana prensibi ne olacak? (atasozumuz de var: “koyunun kendi bacagindan asilmasi, ilahi hukuk/hklar anlayisi bakimindan babanin oglundan, kardesin kardesten “sorumlu” olmamasi)

    Liberalizme karsit gibi sunulan Islamiyete gore, her fert ozgurlugunu serbestce kullanirken, bundan dogan mesuliyeti kim yuklenecekti? Musluman kul, kime karsi sorumlu olacak? Umera mi? Peki umera hangi sebeple, delille, iktidara gelecek? Nelerden sorumlu olacak? Hangi mulkiyet hukukuna gore “emir verecekti”?

    2) Malumunuz siyasi kulturmuzde “fasizminden, darbeciliginden” yaygin ve kronik sikayet edilen sosyal muhendislik mudahaleleriyle gina getirmis ve ” asiri uclara” hep karsi olmus,ulkeyi , her bakımdan yavanliga sigliga ve siradanliga bogmus, Ittihat ve Terakki politik fenomeni ve meshur “teslis” doktrini var.

    Liberalizme de karsilar, komunizme de.

    Kendileri nedir, neye baglidir, asla belli degil! Olmamistir:Bunlarin oson donemde demokrat olabilenleri, “efendim sag da olsun sol da olsun, hepimiz bir ve beraberiz, ” filan demeye basladilar.

    Soru : peki siz kimsiniz? tercihiniz kimden hangi inanistan ve haklardan yanaydi?

    Liberallerin “yalnizligi ve atomize olmuslugu” iddiasina karsin;

    Turkculuk

    Islamcilik

    Baticilik

    ne turden bir sosyallesmedir?

    Bu politikalari, gecen 150 yilda, gercekte ne ise yaramistir? Bu kadro kime karsi kul olmus, yada kimleri, kimlere nasil kul yapmistir?

    4)Mevcut hurriyetsiz, suistimalci, gudumlu baskici politik mudahalerle ic ice haliyle de, “Piyasalar ve pazarlar” nasil isler, fayda ve hizmet uretmek icin talep,ihtiyac uretim, sunus, fiyat meknizmasi nasil calisir, bireyler arasinda ne dersiniz, nasil bir “atomizm” vardir?

    Bu ucleme, nasil, hangi inanctan bir politik iktidari ima etmektedir? Kendileri hangi inanci, hangi hukuku tercih edip, nelerden sorumlu oldular?

    Nurculuk hareketinin lideri merhum Said’i Nursi, Ittihat ve Terakki hareketi mensubu degil miydi?

    Siz liberal oldunuz da, hangi liberal bugune kadar size rusvet, faiz, kumar, icki, fal, icin baski yapti? Yada Siz Kurani Kerim’i anlamak ve hayatiniza harfiyen tatbik etmek icin okurken, hangi liberal tepenize dikildi de, “kapat o kitabi, dunyayi temelluk et!” diye size, x yada y iktidarina kulluk buyurdu?

  25. Yazan:arif Tarih: Mar 15, 2009 | Reply

    Dünkü zamanda yayınlanan Ali Bulaç beyin makalesi, maalesef farklılıkları ortak bir makenizmada yarıştırma değilde; ayrı ve sınırları çizilmiş kompartımanlarda, cemaatlarda koruma eğiliminin sistemleştirilmesi çabası olarak okunabilir. Bu kimi İslam düşünürleri arasında ilk olarak seslendirilen bir hususta değil. Ali beyin tasavvufu bireyin iç dünyasına hapseden ve ruhun bedenden kurtarılması olarak daracık bir alana hapsetmeside doğru değil. Kamil bireyin sistematik eğitiminide içeren tasavvufun; son derece etkili yönetici liderlik motivasyonu olduğunu unutmayalım. İbni arabinin öğrencisi Konevinin, Şeyh Edebali üzerindeki etkisini; Edebalinin ise bir büyük cihan devletinin inşasındaki rehberliğini görmezden gelmeyelim. Günümüz dünyasında, farklılıkların daha yakın bir temas halinde, aynı okulda, aynı işyerinde, hatta aynı ailede vücut bulduğu gerçeğine uygun, sistemler önermek daha gerçekçi olacaktır. Bu alanlar, Emri bil maruf gayretine daha uygundur.İçinde bulunduğu grubun - yayın grubu- dialog ve hoşgörü yaklaşımı tamda bu arayışın sistemleştirilme gayretini gerektirirken; dar cemaat kalıplarının korunmasını, üstelikte derin analizlerle ortaya sermek ilginç geldi bana. Küçük olsun benim olsun tavrını, genel iktidar alanını gönüllü olarak boşaltmak gayretini anlamak mümkün değil.

  26. Yazan:Mustafa Tarih: Mar 15, 2009 | Reply

    Islamda hem sahis (birey) hem cemaat toplumu merkezidir. Birbirlerine celiskili degil birbirini tamamlar mahiyettedir. Insan bireydir yalniz dogar ve ölür. Ilk insan adem önce yalnizdi. Düsünen insan yalniz düsünür yalniz konusur. “Ben”i olan bireydirde. Insanoglu Islamda hem ruhi yönden hem ameli yönden bireydir. Herkez kendisinin isledigi ile sorumlu olacagi ve insana “teklif” getirildigi ve insanin tercih hürriyeti oldugundan anlatilir Islamda. Farz ve Haramlarin sayisi mubahlara nazaran sayilari cok azdir. Mubahlar bitmez tükenmez gibi. Orda Insan kendisi tercih edecek vicdani akli veya nefsi ile hareket edecek.
    Mikro alanda insan birey makro alanda bir toplumun parcasidir ve toplumsal benligin bir parcasidir. Birey hem toplumu hem toplum bireyi etkiler. Teknolojinin ve sehir hayatinin getirdigi bireycilige dogru meyil kültürel sebeblerden ziyade teknolojinin ve endüstri dünyasinin etkilerindendir. Kültürler üstüdür.

  27. Yazan:bora Tarih: Mar 15, 2009 | Reply

    herhalde islam ve islami devletleri de birbirinden ayırmak da gerekecek. islam kötülenmiş sıfatları dışında bırakan bir dindir ama islam devleti de bu sınırlara birşeyler eklemiş ve onu daha da daraltmış olmalıdır. fıkıhçılar en acaib konularda fetvalar üretirken mesela sultanlığın, padişahlığın, krallığın, diktatörlüğün, saltanatın dindeki yeri ve meşruiyeti hakkında ne düşünüyor. islamda hanedanlık var mı? hadiste geçen “ısırıcı saltanat” nedir? meşru mudur, övülmüş mü kınanmış mıdır? örneğin kadınların araba kullanmaması neye dayandırılıyor, peygamber devrinde deve kullanmaları yasak mıydı? sinema, tv, radyo neye göre yasaklanıyor, zararlı yayınları yasaklamak mümkün olsa da “nötr bir aracın” topyekün yasaklanması mümkün müdür? bu ve buna benzer konulardaki keyfi uygulamalar insanları islam’dan uzaklaştırıyorsa bunun vebali var mıdır? varsa kimin üzerinedir? islami sınırları keyfi olarak genişletmek suç ise keyfi olarak daraltmak suç değil midir?

    özgürlüklerin sınırlandırılması anlamında modern demokratik devlet daha mı az suçludur. müslümanların kızları üniversiteye girmesin diye başörtüsü yasağı, erkekleri girmesin diye katsayı engeli konuluyor. bu şeytani planın tercümesi nedir? islami hassasiyeti olan kesimin çocukları üniversiteye giremesin ki bizim etiketli, ünvanlı, altın semerli eşşekler tarafından aşağılanıp komplexe sokulabilsinler mi?

    sanıyorum bizimki gibi yarı totaliter devletlerin liberalleşmesi-özgürleşmesi toplum için faydalıdır. islamın değil ama islami devletlerin de liberalleşmesi-özgürleşmesi keyfi ve zorba yorumların gücünü azaltacaktır.

  28. Yazan:bora Tarih: Mar 16, 2009 | Reply

    ali bulaç’ın liberalizm eleştirisi “kişi” ve “grup hakları” bağlamında devam ediyor. bulaç özetle, liberallerin kişinin nefsani haklarını meşrulaştırıp desteklediğini ama grup haklarına, cemaatlerin taleplerine duyarsız olduklarını söylüyor.

    http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=825876&title=ozgurluklerin-bireysellestirilmesi

  29. Yazan:arif Tarih: Mar 16, 2009 | Reply

    Önümde Elmalılı merhum Hamdi Yazır tefsiri duruyor. Akçağ yayınlarınca derlenmiş. Genel yayın yönetmeni Ali Bulaç bey. Sadece bu hizmeti bile saygıdeğerdir. Ali beyin başlattığı ve bu sütunda eleştirilerimize muhatap olan yaklaşımı bu saygıyı azaltmaz. Ancak katılmadığım ve itiraz ettiğim, Ali bey ve diğer pek çok düşünce adamının, özgürlükçü yarışma platformu ile, bunun katılımcılarından biri olan liberalizmi karıştırmalarıdır. Bu platforma katılıp, çıkarlarını ve farklı hizmet projelerini , doğrularını gerçekleştirmeye çalışmanın; siyasal yada ekonomik liberalizm ile aynı şey olmadığı gerçeğinin ayırılamamasıdır. Evet sosyalistlerde bu platforma katıldığında liberallikle suçlanmıştır geçmişte. Yine komünistler, kapitalistlarin iyi yetişmiş olduğundan, bu platformda işçi sınıfını aldatacağından korkarak, diktatörlük kuramına sarılmışlardır. Bir kaygıda sayıca az bir katmana dayanan liberalistlerin, daha güçlü örgütlere sızma ve onu etkileme ve bozma potansiyelleridir. Bu ortak yarışma platformunda, liberalizm ile baş etmenin yolu daha baştan bu yarıştan kaçarak olmaz. Küçük iktidar alanları yaratma gayreti ise, mikro liberallik anlamına gelmez mi? Oysa bu yoldan liberalistler dahi uzak duruyor. Siyaset dışı zengin kulüplerinde tatmin ediyorlar bu grupçuluklarını. Ali bey, bugünkü yazısında, liberal felsefenin bireysel yaşamayı formüle ettiğini söylerken; bireylerin dar grupsal komünal yaşama alanlarına izin vermediğini ileri sürüyor bir yandan. Bu ortak yarışma platformu üç ana alanda özgürlüklerin koordinasyonunu zorunlu kılmaktadır. Ticaret ve teşebbüs, düşünce ve örgütlenme, Din, vicdan ve ibadet özgürlüğü. İşte bu yarışta akılcı olmak merkeze hangi önceliği koyarsa koysun diğer iki özgürlüğede saygı duymak ve onları dışlamamaktır. Maalesef ideolojik jakoben yaklaşımlar yıllarca bu dengeyi kuramadı. Askeri müdaheleler bu yarışmacı platformu sakatladı. Özal ile birlikte bu denge yavaş yavaş kuruluyor. 28 Şubatta yara alan bu süreç elan en parlak günlerini yaşıyor. Küçük bir grup içinde, farklılıkları, yanlışları bu gruba sokmayarak bir koza içinde yaşama, ve yarışma platformuna katılmama bir tercih olabilir. Ancak bu neviden gruplar her zaman ortak yarışma ve yaşama platformuna karşı dikkatle izlenir. Hacı Bayram örneğini hatırlayalım. Ankarada kalabalık bir müntesip grubuna ulaşınca, 2. Murat tarafından İstanbula getirtilir ve göz hapsinda tutulur. Ancak devlete karşı faaliyetleri olmadığı anlaşılınca, Ak Şemseddin alıkonarak, Ankaraya dönmesine izin verilir. Ortak yaşama alanına alternatif oluşturma basit bir düşünce eksersizi olmanın ötesinde, toplumsal birliğin ve ahengin alanınıda ilgilendirir. Katılmadığımız düşünce ve beğenmediğimiz farklılıklarla yarışmak, doğrularımızı toplum ortak paydasına yansıtmak daha salih bir katkı olmaz mı?

  30. Yazan:Ömer Yağcı Tarih: Mar 18, 2009 | Reply

    “Özgürlüğünü Tanrıdan alan bireysellik” toplumsal düzenini de Tanrıdan alması gerekmez miydi? Batılının kişisel ve toplumsal düzeninde Tanrının yeri ne kadardır ve varsayıldığı kadarıyla bile ne kadar gerçekçidir?

  31. Yazan:Tayfun Korkut Tarih: Şub 5, 2011 | Reply

    Kendi zihinlerini cok derin, cok gulen, neseli, uretken, etrafina pozitif enerji yayan insanlarin digerlerini cok sig zannederler.

    Duzeltiyorum:

    Kendi dusuncelerini, fikirlerini cok derin; cok gulen, neseli, uretken, etrafina pozitif enerji yayan insanlarin fikirlerini ise cok sig zannederler.

  32. Yazan:Tayfun Korkut Tarih: Şub 5, 2011 | Reply

    Amerikalilar ile ilgili bir diger klise de:
    “Daha Turkiye’nin yerini bilmiyorlar, daha haritada Nikaragua’nin yerini bilmiyorlar”
    Sen hic merak etme kompleksli kardesim. ABD’de bu ulkelerin yerini bilmesi gerekenler (mesela bu bolgeyle, kulturuyle, cografyasiyla vs. ilgili akademik bir calisma yurutenler, bu ulkelere turist gorunumunde ajan olarak gidenler vs.) bu ulkeleri icinde yasayan vatandaslarindan daha iyi biliyorlar, geziyorlar, arastiriyorlar. Uzerine vazife olmayan da bilmiyor. Uzerine vazife olan isi bilmesi gerektigi kadar biliyor. Kimse dunyayi kurtarmaya calismiyor orada. 5:30′da bir tane ofiste bir tane Allah kulu kalmaz orada. Insanlarin ozel hayati vardir. 8 saatlik calisma suresinin haricindeki vaktini desarj olmak icin harcar. 2 tane hayati vardir. Biri is hayati, biri ozel hayati. Bunlari birbirine karistirmaz. Bu kadar basit. Cok mu zor, cok mu imkansiz boyle bir ulke olabilmemiz? Bugun, Turkiye’de memurlar haric 35 yas alti calisanlarin % kaci evine aksam 6′da varabiliyor? Biz, hayati sadece calismaktan, para biriktirmekten, ev almaktan, araba almaktan, yeterse bir de yazlik, arsa falan almaktan ve boylece “mission completed” diyerek rahatca olebilmek icin yasayan bir millet olduk. 40 yasina kadar rahat edemiyor insanlar artik. Isten atilmalar, ayak kaydirmacalar acaba Turkiye’de mi daha cok oluyor, ABD’de mi? Ondan sonra, kapitalizme, liberalizme suc buluyoruz, “tu-kaka” diyoruz. Sorun baska bir yerlerde. Liberalizmde degil. Toplumda aksayan, yolunda gitmeyen herseyi liberalizmle iliskilendirmemeye calismak lazim. Cunku, su anda ulkemizde liberalizmin sadece adi var.

  33. Yazan:Tayfun Korkut Tarih: Şub 8, 2011 | Reply

    “Dunya bizleri kurtarma ve bize iyilik etme askiyla dolu insanlar tarafindan hep kana bulandi. Tarihteki butun savaslari yurekleri iyilikle dolup tasan, kendini bir dava ugruna feda ettigini dusunen kurtaricilar cikardi.

    Hitler, Almanlari; Stalin, iscileri; Mao, koyluleri kurtarmak icin dunyayi kana buladi. Milyonlarca insan, kurtaricilarin sefkat dolu ellerinde can verdi. Onlar hep “biz” dediler, hicbir zaman “ben” deyip kendilerini dusunmediler.

    Ama bilim, zenginlik, hayati kolaylastiran, yasanir kilan her turlu bulus ve bilgi kendi cikarlari icin calisan, isini iyi yapan “ben”cillerin eseriydi. Onlar hicbir zaman “biz” olmadilar. Sadece islerini iyi yapmaya calistilar ve “biz”lere ragmen basardilar.

    Prometheus atesi hediye ettigi insanlar tarafindan yakildi. Edison ampulu icat ederken, karisi tarafindan toplum ve ailesi ile ilgilenmeyen, anti-sosyal bir kisi olmakla suclandi. Galileo dunya donuyor dedigi icin “biz”ciler tarafindan iskencelere ugradi. Bireysel akil, kalabaliklarin onaylamadigi bu buyuk guc her cagda saldiriya ugradi. Kalabaliklar, yaratici bireye saldirirken ellerindeki silahi hep iyilik, fedakarlik, hayirseverlik kursunlariyla doldurdular. Ama hep yaratilan degerleri bolusmek ve paylasmak istediler. Mesela, televizyonu seyrettiler, fakat televizyonu icat eden adamin adinin John Baird oldugunu hic ogrenmek istemediler. Otomobillerine bindiler, ama Ford’un servetinden sikayet ettiler. Windows’u kullandilar, ama Bill Gates’i cok para kazanmakla sucladilar. Tukettigimiz her turlu zenginligi, paranin bir oyunu olarak ele almayi tercih ettiler. “Sistem”, “kapitalizm”, “tuketim toplumu” gibi adlar takip elestirdiler ve hep sikayet ettiler.

    Turkiye’de eger The Fountainhead iyi okunmus ve anlasilmis olsaydi; hicbir ideoloji aklin onune gecmez ve Turkiye inanc dolu militanlarin cenneti olmak yerine, meslek sahibi insanlarin ulkesi olurdu. Bir isi iyi yapmak, isine saygi duymak, o isi basarmak bu kadar cok asagilanmaz, insanlar yaptiklari isten, uretmekten ve para kazanmaktan utanmazdi.

    Elinizdeki bu kitap, dunyayi kurtaricilikla yok etmeye calisan fedakarlik tuccarlarina karsi yazilmis bir AKIL KALKANIDIR. Bu kitap, herkesin saldirdigi yapayalniz “ben” kavraminin yeryuzundeki en iyi savunucusudur ve kalabaliklara karsi duran yaraticilara verilmis bir oduldur. Aklin ve mantigin yolunu izlemek isteyen herkese bu rehberi takdim etmekten onur duyuyorum.”

    Sinan Cetin, Kasim 1994. Ayn Rand’in The Fountainhead adli kitabinin Turkce cevirisi olan Hayatin Kaynagi isimli kitabin onsozu.

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin