İslam’ı yeniden yorumlamak
By Mustafa Akyol on Şub 4, 2009 in Modernleşme, İslam
[Orijinali FrontPage Magazine'de yayınlandı, çeviren: Ekrem Senai]
Dedem içten dindar bir Müslümandı. 10 yaşımdayken, yaz tatilinde bana bazı dini bilgiler öğretebilmek için büyükannemle birlikte oturdukları eve çağırdı beni. Bana nasıl namaz kılınacağını ve Arapça’yla ilgili bazı çok temel bilgileri öğretti. Bu neşeli yaz okulundan hoşlanmıştım; sıcak aile değerlerinin yanında, Tanrıyı, Yaratıcımı ve O’nun gönderdiği dini öğrenmekten mutluluk duyuyordum.
Bir gün dedemin kitapları arasında, arka kapağında üç alıntı bulunan bir dua kitabına rastladım. İlk iki alıntı Kuran’dan’dı ve Allah’ın bizleri nasıl ve neden yarattığıyla ilgiliydi. Allah’ın sözlerini okuyor olmak çok ulvi bir duyguydu ve okuduklarım beni derinden etkilemişti. . Fakat üçüncü alıntı şok ediciydi. “Çocuklarınız 10 yaşına kadar namaz kılmaya başlamadılarsa,” diyordu alıntı, “onları dövün.” Korkmuştum. Biliyordum ki dedem- ki çok ince, merhamet dolu bir insandı- beni asla dövmezdi, hatta benimle kaba bir şekilde bile konuşmazdı. Ama ailelere ve büyüklere bunu “İslam”ın emretmesi çok rahatsız ediciydi.
Sonra, önemli bir detayı farkettim: Üçüncü alıntı Kur’an’dan değildi. Yani Allah’ın sözü değildi. “Hadis”‘ti, bu daha önce duymadığım bir terimdi. Büyükbabama hadisin ne olduğunu sordum. Bana “Onlar peygamberimizin sözleridir,” dedi. Ama tatmin olmamıştım. “emin misin?,” diye sordum, “bunları gerçekten o mu söylemiş?”
Bu anının üzerinden yirmi yıl geçti. Ve zamanla anladım ki benim, Hz.Muhammed (S)’e atfedilen sözler ve davranışlarla, yani hadislerle ilgili çocukça şüphelerim yanlış değildi. Tabi ki birçok güzel hadisler, yüce ahlaki gerçekleri sergiliyordu. Fakat bunun yanında rahatsız edici, tuhaf, mantık dışı olanlar da vardı. Bunların farkına daha çok vardıkça geleneksel İslami kaynakların yeniden değerlendirilmesinin gerekli olduğunu daha yoğun bir şekilde hissetmeye başladım.
Bu, aslında önemli yenilikçi alimlerin de görüşüdür. Seyyid Ahmed Han (ö. 1898) ve Pakistanlı büyük alim ve yenilikçi yazar Fazlur Rahman (ö. 1988) gibi önemli alimler günümüze gelen hadis külliyatlarının köklü bir şekilde yeniden değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğini söylemişlerdir. Bu külliyatlar, Hz.Peygamberin irtihalinden en az iki yüzyıl sonra bazı Müslüman alimler tarafından biraraya getirilmiştir. Hz.Peygamberin gerçek sözlerini, sahte ve yanlış aktarılmış olanlardan ayırmak için, bu alimler, rivayet eden zincirlerinin güvenilirliğine dayanan bir metod geliştirmişlerdir. Fakat metodlarının başlıca bir eksiği vardır. Bazı Batılı ilim adamlarının da bahsettiği gibi, “hadislerin “metin” olarak adlandırılan içeriği çok nadir olarak eleştirel bir bakışla incelenmiştir” ve bunun sonucu olarak, “en sağlam bulunan hadisler bile . . . içeriğinde anakronistiktir, birbiriyle çelişir veya Kur’an’ın lafzı ve ruhundan sapma gösterir.”[1]
Yani kısaca hadisler problemlidir.
Belki bunun neden bu derece önemli olduğunu merak ediyorsunuz.
Bu son derece önemlidir, çünkü İslami geleneğin en otoriter, püriten ve çağdışı yönleri hadislere ve İslam’ın diğer “ikincil kaynaklarına” dayanır. - mesela icmaya, yani İslam alimlerinin konsensüsü’ne - Kur’an’a değil..
Birkaç örnek verelim:
- İkincil kaynaklara göre, İslam’dan ayrılanlar öldürülür. Bunun Kur’an’da bir temeli yoktur ve aslında “Dileyen inansın, dileyen inkar etsin” (18:29) gibi ayetler dini özgürlüğü vurgular ve bu öldürmeleri imkansız hale getirir.
- İkincil kaynaklar tüm güzel sanatları, özellikle resim ve heykeli yasaklar. Kur’an’da böyle bir emir yoktur, tam tersi, Peygamber (Kral) Süleyman’ın (S) kendisi için yaptırdığı heykeller övülür. (34:13)
- İkincil kaynaklar kadınlar için çok katı bir giyim kodu belirler ve bu, genellikle İslam hakimiyetindeki tüm kadınlara uygulanır. Kur’an ise yalnız Müslüman kadınlar için bir giyim şekli belirler ve bu da yoruma açıktır. Başörtüsünü açıkça emreden ayet yoktur- - ki nerede tüm vücudu örten burka için olsun.[2]
- İkincil kaynaklar kadınların erkeklerden tecrit edilmesini destekler. Bu ayrımın Kur’an’da temeli yoktur. Tam tersine, Kur’an bize peygamberler ve kadınların medeni diyaloglarından bahseder. (28:25, 27:44)
- İkincil kaynaklar herbir günahı ve gayr-i ahlaki davranışı cezalandırır. Örneğin, alkol içmek veya namaz kılmamak için cezalar vardır. Halbuki bunların Kur’an’da hiçbir temeli yoktur. Kur’an’ın ceza öngördüğü sadece toplumsal suçlardır, günah veya ahlaksızlık değil. Zina edenlerin taşlanması ikincil kaynaklara dayanır, Kur’an’da hiçbir dayanağı yoktur.
Benim iddiam şudur ki, son derece püriten öğretiler -Taliban’ınki veya Vehhabi Suudi Arabistan’ınki gibi - ikincil kaynakların Kur’an üzerinde üstünlük sağladığı yüzyıllar boyunca oluşturulmuştur. (Vehhabiler aslında “reform”un bir ürünüdür ki bu işleri daha da güçleştirmiştir, bunun nedenini aşağıda anlatacağım.)
İslami gelenekte anti-Semitizmin yükselişi dahi -her ne kadar orta çağ hristiyan anti-semitizminden çok daha mutedildir-bununla ilgilidir. San Diego Devlet Üniversitesi Dini İlimler Bölümü Yrd.Prof.Halil Muhammed diyor ki, “Kur’an, Yahudiliği ana monoteist din olarak görürken… Bir süre sonra hadis’e yaslanılarak Yahudiler ve Yahudilik lanetlenmiştir.”
Problem o derece derindir ki bazı geleneksel İslam alimleri, hadisin Kur’an ayetlerinin geçerliliğini kaldırabileceğini dahi iddia edebilmişlerdir.
Çözüm, birçok hadisin ayıklanması ve Kur’an’ın yeniden yorumlanmasındadır. İkincil kaynakların ve geleneksel İslam literatürünün büyük entelektüel ve manevi başarıları elbette kullanılmalı ama sadece onlara bağlı kalınmamalıdır.
Yeniden İslami yenilenme
Sevgili arkadaşım Stephen Schwartz’ın The “Islamic Reformation” Revisited. Makalesini okurken bunları düşünüyordum. Makaledeki argümanların birçoğuna katılıyorum. Arkadaşım haklı olarak Hristiyanlığın Protestan Reformu ile günümüz İslam dünyasının yenilenmesi arasındaki analoji kurulmasının yanlış olduğunu belirtiyor.
Bir kere, Protestan reformu hiç de hoş olmayan bir devredir - vahşet, kaos ve anti-Semitizm doludur. ayrıca, çağımız İslam dünyası, Luther’in zamanından çok farklıdır. Bizim reforme edebileceğimiz, Katolik Kilisesi gibi bir merkezi otorite bulunmamaktadır. Bunun yerine son derece parçalanmış bir ümmet (global İslami toplum) vardır. Umutsuzca merkezileşmeye ve geliştirilmeye muhtaç bir toplumdur bu. Bu yüzden yakınlarda Paul Marshall’ın bahsettiği “İslami karşı-devrim” terimi yerindedir. .
Schwartz, İslam tarihinde “orijinal kaynaklara” dönüşü savunan birkaç “reformasyon” gerçekleştiğini hatırlatmakta haklı. Fakat gerçek şu ki, bu reformların ürettikleri oldukça hoşgörüsüz, baskıcı ve agresif doktrinler oldu, Vehhabilikte olduğu gibi.
Yalnız bir noktada itirazım var: “Orijinal kaynaklara” dönüş, eğer özellikle Kur’an’dan bahsediyorsak illaki Vehhabi tarzı bir fundamentalizm anlamına gelmiyor. İslami modernizm, modern dünyayla uyum içinde İslamın yeniden yorumlanması mücadelesi de aynı kaynaklardan doğuyor fakat tamamen farklı sonuçlara ulaşıyor. Bu yenilikçi ekolün en göze çarpan ismi Fazlur Rahman, bize neden modernlik öncesi yenilikçilerin, örneğin Vehhabilerin içtihadı ( bağımsız yorumlarla legal kararlar almak metodu ) kullanarak ortaya fanatizm çıkardıklarını açıklıyor:
Eğer bu eski yenilikçiler, bir yenilenme konusunda gönülsüz davransaydı ve bunu yapmasalardı Müslüman dünyanın daha gelişmiş ülkeleri- Türkiye, Mısır ve Hindistan yarımadası- İslam düşünce tarihinde çığır açmış temsilcilere sahip bu ülkeler, on dokuzuncu yüzyılın ortasında İslami yenilenmeyi gerçekleştireceklerdi. Bu yeni düşüncenin özü, Kur’an düşüncesi ve modern düşünce arasında bazı anahtar noktalarda pozitif bağlar kurmak, ve bu şekilde modern kurumları Kur’an’ın ahlaki-sosyal oryantasyonuyla entegre etmekti.. . . Premodernist yenilikçilerin durumuyla (veya fundamentalistlerle) modernistlerin durumunun büyük farkı şudur ki, yenilikçiler, içtihadla çözülebilecek çok bir şey bulmamışlar veya bunda gönülsüz davranmışlardır, fakat modernistler yeni durumları çözebilmek için çok daha cesur davranmışlardır..[3]
Bir diğer deyişle, farklı “yenilenme” hamlelerini şekillendirmede sosyal koşullar önemli bir etkiye sahiptir. Şunu da belirtmekte fayda var, Vehhabiler ve benzerleri arasında, “entelektüelizmin reddedilmesi” güçlü bir düşüncedir ve bu eğilim, “sonucunda içtihad çağrılarına zarar vermiş, böylece bu yenileyiciler mukallidun, öncekilerin taklitçisi, halini almışlardır.[4]
Fakat ilk yenileyicilerin de bir eksiği vardı. Fazlur Rahman’a göre, onların eksiği “Kur’an ve Hadis’i kapsamlı ve sistematik şekilde yorumlayacak bir metodolojiye sahip olmamalarıydı.” [5]
Günümüzde, bu eksikliğin aşılma zamanının geldiğini düşünüyorum. Bu, Shwartz’ın tekrar bilgece belirttiği gibi, kökleri İslam geleneğinde olan bir şeydir. Yenilenme sözcüğü, yani tecdid, İslam literatürünün bir parçasıdır.
Geniş bir tecdid için, atılması gereken iki büyük adım var. İlki, tüm hadis geleneğinin sorgulanması ve Kur’an’ın ruhuna ve sağduyuya aykırı, sahih olduğu iddia edilen hadislerin ayıklanmasıdır. Makalemin başında bunu anlatmaya çalıştım.
İkinci adım ise Kur’an’la ilgilidir. Metnin hermönetik olarak yeniden okuması lazımdır, “böylece Kur’an öğretisinin mekanik literal anlamını tutmaktan çok ruhunu ve amaçlarını keşfetmeye çalışmak gerekir.” [6]
Bunun ne anlama geldiğine yakından bakalım.
Kur’an’ı yeniden okumak
İslam’ın ikincil kaynaklarının Kur’an’la karşılaştırıldığında kaba olmasından bahsetmem bazı okuyucuları kuşkulandırabilir. Müslüman olmayanlara yönelik şiddet eylemlerini destekliyor görünen “savaş ayetleri” akla gelebilir. Bu ayetler, İslam adına vahşet sergileyen teröristlerin yaptıklarını meşrulaştırdığı için Batılılar arasında derin endişe kaynağıdır.
Ama, gerçekte, Kur’an’ın terörist yorumu çarpıtılmıştır. Daha önce açıkladığım gibi, bu yorumlar nesih doktrinine (bazı ayetlerin, diğer ayetlerle yürürlükten kalkması ilkesi ) dayanır ve ancak bu şekilde Kur’an’ın hoşgörülü ve şefkatli ayetleri görmezden gelinerek yaptıkları meşrulaştırılabilir. Kur’an’ın doğru yorumu, nesihin reddedilmesi ve tüm ayetlerin bir bütünün parçası olarak ele alınmasıdır. Bu şekilde, hoşgörü ve barış dolu ayetlerin modern dünyada olduğu gibi normal bir durumu yansıttığını, savaş ayetlerinin ise Müslümanların düşman kuvvetler tarafından yok edilme tehditi altında olduğu anormal bir durumu yansıttığını anlarız.
Yine de, Kur’an’da modern bir okuyucu için kabul edilemeyecek noktalar vardır. Bunlar, zinanın kırbaçla cezalandırılması veya hırsızın ellerinin kesilmesi gibi cezai müeyyidelerdir. Ayrıca kadınları miras ve şahitlik konusunda ikinci sınıf statüsünü veren ayetler de vardır.
Soru şu: İyi birer müslüman olmak için bunları uygulamamız mı gerekiyor?
Fazlur Rahman bu sorunun üzerinde ince bir analiz yapıyor ve sonunda “hayır” şeklinde cevap veriyor.
Fazlur Rahman Pakistan doğumlu bir İslam bilginiydi ve yıllarca California Üniversitesinde çalıştı. Son derece içten, dindar bir müslümandı ve hayatını İslami gelenek ile modernlik çatışmasına çözüm bulmaya adadı. Ana kavramı, Kur’an’ın bazı bölümlerinin “tarihselliğiydi”.
Tarihsellik düşüncesinin ana fikri, Kur’an’ın bazı ayetlerinin literal olarak uygulanmasının ancak indirildiği zamanda kastedilmiş olmasıdır. Bunun böyle olduğunu nereden anlıyoruz? Aslında, bunu gösteren çok açık durumlar var. Örneğin, Hz.Peygambere özgü veya Hz.Peygamber’in eşlerine özgü veya müslümanara Hz.Peygamberle nasıl konuşması gerektiğini söyleyen, günümüzde uygulama imkanı olmayan ayetler vardır. Müslümanlara, kölelere nasıl davranmaları grektiğini söyleyen ayetler de bu gelenek- çok şükür- modern dünyada ortadan kalktığı için uygulanabilir durumda değildir. Bu ayetler hala bizlere etik prensipler veriyor ama literal olarak yerine getirme imkanına sahip değil. Aynı şekilde, Müslüman ordular günümüzde Kur’an’ın önerdiği gibi (8:60) atlara binmiyor, bunu, daha çok askeri güç metaforu olarak anlıyorlar.
Bu metod, inovatif bir mantık çizgisi oluşturuyor. Buna dayanarak Fazlur Rahman Kur’an ayetlerindeki cezai müeyyidelerini yorumlamada “ayetten prensibe, prensipten yeni kanuna” formülü sunuyor. “Böyle bir yaklaşım gerekli, çünkü Kur’an’ın indirildiği zamanla modern dünya arasında çok büyük farklılıklar var”.
Kur’an’daki cezai kod buna örnek teşkil ediyor. Tüm Kur’ani cezaların ortak bir özelliği vardır: ölüm veya hızlı fiziksel acı uygulaması. Neden? Bir cevap yedinci yüzyıl merkezi Arabistanında suçun tek olası cezalandırma yönteminin bu olması. Hapishaneler yoktu, bir hırsız veya katil yakalandığında, ancak hızlı bir ceza uygulanabiliyor veya bırakılıp gidiyordu.
Fakat zaman değişti. Günümüzde ıslah imkanları var ve “hırsızlığın” birçok çeşidi ve buna uygun cezaları var. O halde ne yapmalı? Fazlur Rahman’a göre, Kur’an’dan çıkaracağımız, hırsızlığın bir suç olduğu ve cezalandırılması gerektiğidir, fakat ceza, suçun derecesine göre ve günümüzün sosyal koşullarına göre düzenlenmelidir.
Bu yaklaşım aslında İslami gelenekte kökleri olan bir yaklaşımdır: Halife Ömer, Peygamber ve Ebu Bekir’den sonra İslam’da saygı duyulan üçücü büyük kişidir, Irak ve Suriye’nin fethedilmiş topraklarının dağıtımında Kur’an hükmünü uygulamamıştır. Bunun sebebi, eğer Kur’an’ın tavsiye ettiği gibi fethedilen topraklar askerler arasında dağıtılırsa, bu askerlerin köylüye dönüşecek ve mevcut köylüleri aç bırakacak olmalarıdır. Hz.Ömer, değişen sosyal gerçekliklerle Kur’an’ın uygulanma yönteminin değişmesi konusunda çarpıcı bir örnektir.
Biz Müslümanlara düşen de Kur’an’ın bu değerlendirme yöntemini değerlendirmek. Türkiye’de, İslamiyat adlı akademik dergiyi çıkaran bazı modernist İslam teologları da bunu yapıyorlar. Fazlur Rahman’ın izini takip ederek, şeriatın (İslam kurallarının), ceza kodları, kadının statüsü ve savaş doktrini de dahil komple yenilenmesi çağrısında bulunuyorlar. Bu uğraşları dikkate değer.
“Neden” sorusu
Yazdıklarımın birçoğunun gösterdiği o ki geniş bir İslami yenilenmeye hem ihtiyaç, hem de bu konuda umut var.
Yalnız bir son ve aslında en önemli soru var: Ne için? Neden biz Müslümanlar bunun peşinde olmalıyız?
Fanatiklerin, masumları İslam adına öldürmelerini engellemek için olabilir mi? Dinimizi insanlık ve medeniyete tehditmiş gibi göstermelerini önlemek için? Bunlar tabi ki dünyada her aklı başında insanın vermek istediği güçlü cevaplar.
Ama benim bir başka cevabım da var - daha özel teistik bir cevap. İnanıyorum ki İslami yenilenmeyle İslam’ı orijinal ve nihai hedefine geri döndürmeye ihtiyacımız var: insanın Yaratıcısıyla, Allah’la olan ilişkisine. İslam’ın mevcut çağdışı kalmış veya radikal yorumları bu kutsal amaca engel teşkil ediyor. Dindar bir insan için, bunlar aklın Tanrıdan kopartılması, çünkü kalpler ve akıllar O’nu yüceltmek için özgürlük, neşe ve aşk istiyor, bağnazlık, baskı ve nefret değil. Dindar olmayan içinse, bunlar Tanrı için engeldir ve tamamen profan, materyalist bir yaşamı desteklemek için bir sebeptir. Birçok modernleşmiş Türk arkadaşlarım, bu kayıtsızlık içinde: Çağdışı, hoşgörüsüz ve geri dinsel uygulama olarak görmeye meylettikleri şeyden rahatsız bir şekilde, sanki tutulabilir makul bir yol gibi ateist gibi yaşamayı seçiyorlar. Gerçek şu ki ateizm - teoride ve pratikte- koca bir yalandır ve Tanrısız bir hayat anlamsızdır. Hayata anlamını geri kazandırmak için, en azından dünyadaki 1.2 milyar müslümana, dindar olsalar da olmasalar da, işte bunun için de İslam’a anlamını geri kazandırmamız gerekiyor.
Böylece İslam’ın nihai mesajı, aşağıdaki ayette güzelce verildiği gibi, birçok akıl ve kalpte yankılanacak:
Ey insanlar! Allah’ın size olan nimetini anın; sizi gökten ve yerden rızıklandıran Allah’tan başka bir yaratan var mıdır? O’ndan başka tanrı yoktur. Nasıl aldatılıp da döndürülürsünüz? (35:3)
NOTLAR
[1] Malise Ruthven, Islam in the World, Oxford University Press, Oxford, 2000. p. 132
[2] Ayet 24:31, başörtüsünün dayandığı ayettir, aslında Müslüman kadınların göğüslerini örtmelerini söyler, başlarını ve saçlarını değil.
[3] Fazlur Rahman, “Roots of Islamic neo-Fundamentalism”, in Change and the Muslim World, (edited by David C. Cuthell, Philip H. Stoddard, Margaret W. Sullivan), Syracuse University Press, New York, 1981. p. 27
[4] Tamara Sonn, Interpreting Islam: Bandali Jawzi’s Islamic Intellectual History, Oxford University Press, New York, 1996, p. 32.
[5] Fazlur Rahman, “Roots of Islamic neo-Fundamentalism”, in Change and the Muslim World, (edited by David C. Cuthell, Philip H. Stoddard, Margaret W. Sullivan), Syracuse University Press, New York, 1981. p. 31
[6] Ibid. p. 29
3 [?]



20 Yorum
Yazan:eg Tarih: Şub 4, 2009 | Reply
vallahi çok ciddi bir cevap verilmesi gereken bir metin bu. çünkü “aşırı yorumlara” karşı çıkarken kendisi aşırı yorumlardan fazlasıyla muzdarip (ki bir liberal için son derece doğaldır bu) bir metin bu.
Yazan:Ekrem Senai Tarih: Şub 4, 2009 | Reply
Bu makaleyi Türkçe’ye çevirmemin sebebi DD’de hadisleri doğru değerlendirebilme metodunu ve tarihselcilik konusunu tartışmaya açmanın faydalı olduğunu düşünmemdir. Yazarın fikirlerinin bir bölümüne katılmasam da; hadislerin sağlamlığı konusunda önerilen çözümün kısmen doğru olduğunu düşünüyorum. Tarihselcilik konusunda ise; Kur’an ayetlerinin değerlendirilirken nüzul sebeplerinin, dönemin kullanılan deyimlerinin, dönem şartlarının iyice etüd edilerek yapılması gerektiği konusunda katılıyorum. Yalnız, bu değerlendirmeyi her eline Kur’an alanın yapması durumunda ortada din diye bir şeyin kalmayacağını, ve aklın vahyin önüne geçirileceğini; halbuki akıl vahyi kavramak için sadece bir aletken, ve bunun çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum.
Aynı şekilde, kendi mentalitesine uymayan hadisleri bir kalemde çizip atmanın da uygun olmadığını; çünkü yüzyılların felsefesinin gösterdiği gibi aklın bugün doğru diye düşündüğünün, yarın yanlışlanabileceğini; mutlak doğrunun ise vahiy olduğunu zamanın hep gösterdiğini düşünüyorum.
Tarihselciliğin ve hadislerin rasyonalite çerçevesinde değerlendirilmesinin zihni bir tembellik getireceğini ve ayetleri, hadisleri “değersizleştirebileceği” tehlikesine de işaret etmek istiyorum.
İki aşırı yorum arasında bir orta yol bulunması için vesile olur ümidiyle…
Yazan:A.Haydar Tarih: Şub 4, 2009 | Reply
Ben bunun adına yahudi temayülü diyorum !Hoşlarına gitmeyen ayetleri,haberleri evirip çevirme işinde çok iyidir kendileri…
Mâide 43
“İçinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında olduğu halde nasıl seni hakem kılıyorlar da sonra, bunun arkasından yüz çevirip gidiyorlar? Onlar inanmış kimseler değildir.”
Mâide 13
Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lanetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler (kitaplarını tahrif ederler). Kendilerine öğretilen ahkamın (Tevrat’ın) önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.
Yûnus 82
“Suçluların hoşuna gitmese de Allah, sözleriyle gerçeği açığa çıkaracaktır.”
Bakara 216
Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
İslamın hükümleri siz hoşlandığınızı alasınız,hoşlanmadığınızı da evirip çeviresiniz diye indirilmedi…
Yazan:Ekrem Senai Tarih: Şub 4, 2009 | Reply
Sayın A.Haydar,
Yahudi! temayülü dediğiniz şey, Kur’an ayetlerinin bir kısmının “neshedilmiş” olduğunu söyleyenlerde, ayette yer almayan kelimeleri parantez içinde ayetlere yerleştirip anlamı kendi görüşlerine mahkum edenlerde, Kur’an’ı bir hazır slogan kitabı olarak görüp, bütünlüğü dışında işine göre seçip kullananlarda da, Kur’an’ı sadece küçük beyninin anladığı kadar zannedenlerde, de var.
Ayrıca “yahudi temayülü” diye isimlendirme yapan ırkçı bir zihniyetin de Kur’an’daki ayetleri sıhhatli bir şekilde değerlendirebilmesi çok güçtür. Yahudi temayülü diye bir şey yoktur, çünkü “kimse bir başkasının yaptığından mesul değildir”, “Allah insanların kalıplarına değil, kalplerine nazar eder”. İşte ben değil, Hz.Muhammed (S), buna asabiyyet-i cahiliyye temayülü ismini veriyor.
Yazan:Hamas,İslamiCihad,Hizbullah Tarih: Şub 4, 2009 | Reply
Bu sitede ve Mustafa Akyol un sitesinde tarihselcilik ile ilgili açıklamalar var.
Yanlış Yaklaşımlardan Kurtulmak
Geleneksel ve modern yanlış okumalara yönelik tespitler.
[1] Kur’an’ı, Hatim İndirmek ve Ölüler İçin Okumak:
[2] Kur’an’ı, Tegânni İle Haz Duymak İçin Okumak:
[3] Tıbbi Hastalıklara Şifa Amacıyla Kur’an Okumak:
[4] Kur’an’ı, Fal ve Şifre Kitabı Haline Getirmek:
[5] Kur’an’ı, Sadece Bilgi Edinmek İçin Okumak:
[6] Kur’an’ı, Özne Olmaktan Çıkaran Okuma Tarzı:
[7] Kur’an’ı, Batınî Yorumlara Açık Tutarak Okumak:
[8] Kur’an’ı, Tarih yada Hikaye Kitabı Gibi Okumak:
[9] Kur’an’ı, Bir Kısmını İnkâr Eden Yaklaşımla Okumak:
[10] Kur’an’ı, Bütünlüğü Gözetmeden Parçacı Okumak:
[11] Kur’an’dan Din Öğrenilmez Yaklaşımıyla, İnsanların Kitaplarını Kur’an’ın Önüne Geçirmek:
[12] Kur’an’ı, Resulün Örnekliğini Dikkate Almadan Mealci Okuma:
[13] KUR’AN’I, TARİHSELCİ YAKLAŞIMLA OKUMAK:
[14] KUR’AN’I, RÖLATİVİST (GÖRELİ) YAKLAŞIMLA OKUMAK:
[15] KUR’AN’I, ÖZGÜRLÜKLERE SINIR TANIMADAN OKUMAK
Yukarda sayılanlar savrulmaların özündeki GELENEKSEL VE MODERN nedenlerden bazılarıdır.
TARİHSELCİLİK:
Tarihselciler El kesme cezası hırsız için bugün geçerli değildir diyorlar, Kısas, El kesme, Celde cezaları Allah’ın belirlediği hükümler bugün geçerli olamaz diyorlar. Bu müeyyideler barbar bir toplumun şartlarına göre inmiştir diyorlar. O günkü toplum barbar bir toplumdu, biz modern çağdaş bir toplumuz diyorlar sanki bugün küler barbar değil, ABD nin yaptığına bakın, Batının karanlık tarihine bakın, yahudilerin yaptıklarına bakın, Eskilerin ürettikleri silahlara bakın yaptıklarını tüm geçmiş tarihi yüz yıla kadar yaklaştırın ve toplayın bügünkülerin yaptıklarının yanına bile yaklaşamazsınız, bugünkülerin ürettiği vahşet ogünkülerin yaptıklarından kat kat fazladır. Böyle bir yaklaşımla bile bu hükümler bugün geçerli olmaz, bugün çağdaş bir toplumda, modern bir toplumda bunları uygulayamazsınız diyorlar. Bugünkü modern demokratik toplum bunları kaldırmaz diyorlar. O halde çağdaş toplumun anlayışına uygun yani toplumu Kur’ana hayatı Kur’an a uydurma değil tam tersi Kur’an ı topluma ve hayata uydurma içersindeler.
*Böylece ne diyorlar; Hırsızlık hapis cezası ile cezalandırılsın, Adam öldürme kısas olmaz, hapis cezası ile cezalandırılsın, Zina suçunda celde olmasın başka bir şeyle istersen cezalandırılsın istemezsen cezalandırılmasın çünkü sopa cezası barbar ceza diyorlar.
*Kur’an ın evrensel olan yanı ilkelerdir diyorlar.Hükümler evrensel değildir diyorlar. İlkeler nelerdir? Hırsızlığın yasaklanması diyorlar, Zinanın yasaklanması, cezalandırılması diyorlar, Haksız yere adam öldürmenin cezalandırılması diyorlar. Neye göre böyle diyorlar, kendi zanlarına göre; böyle yaşamlarına uygun evrensel ilkeler çıkartıyorlar. Fazlur Rahman böyle diyor,A. suruç, H Hanefi böyle diyor bir çok Ankara ilahiyatçı akademisyen böyle diyor ve yaygınlaştırıyorlar. Onlara soruyoruz . Allah (CC) hukuk sistemi veya ekonomik sistem veya sosyal siyasal bir sistemi bütün teferruatıyla ortaya koymuşmudur? Hayır. Allah köşe taşlarını koymuştur.
*Yani Allah hukuk demiştir iki elin parmağını geçmeyen hükümler vaaz etmiştir. Ortasında geniş bir alanı bize bırakmıştır. Mümin kullarım istişare ile şura ile ogünkü toplumsal şartlara göre hukuk üretebilsinler diye ortasında geniş bir alanı bize bırakmıştır.
*Ekonomide de böyle; faizin haramlığı kara borsanın haramlığı rüşvetin haramlığı kul hakkının haramlığı yanında çalışan emekçinin hakkını alınteri kurumadan vermek gibi köşe taşlarını koymuştur. Yani temel hak ve adalet ölçülerini vaaz etmiştir. Ortasında geniş bir alanı ekonomik planda istediğimiz projeyi üretelim diye bize bırakmıştır. Siyasal alanda da böyle; Allah (CC) şurayı emretmiş, adaletle hükmetmeyi emretmiş, emaneti ehline vermeyi emretmiş böyle köşe taşlarını koymuş, Ortasında geniş bir alanda siyasal proje olarak istediğimizi yapmak için muhkem naslar çerçevesinde bize bırakmıştır. İşte Hukuk, Ekonomik, Siyasal alanda Allah (CC) böylesine geniş bir alanı bize bırakmış olmasına rağmen Akademisyenler ve fazlur rahman gibiler hukuk ekonomik siyasal alanda bir tane proje üretmeden projeleri bırakıyorlar naslara saldırıyorlar Allah’tan korkmadan hükümlere saldırıyorlar, muhkem ayetlere saldırıyorlar. Tarihselciler kendilerine bırakılan geniş alanı bırakıyorlar hududlara saldırıyorlar. Yahu içersini doldurarak donukluğundan şikayet ettiğinin dini hareketlendirsene, İçersini doldurmayı bırakıyorlar köşe taşlarını değiştiriyorlar. Tabi köşe taşları değişince neler değişmezki, geriye ne kalırki?
*Tarihselciler Allah’ın Kur’an’da hududlarım diye nitelendirdiği, itaate çağırdığı muhkem hükümlerini bile seküler batı hukuk ve değerlerine uygun hale getirmek için değiştirme eğilimleri ortaya koyarak dini ifsad etmeye Allah’a din öğretmeye kalkıyorlar.
*Tarihselci Kur’an-ın muhkem naslarını tarihe gömüp seküler anlaşıya uygun bir Kur’an yaşatmaya çalışıyor yani bir çeşid nesh durumu Kuranın ayetlerini kaldırıyorlar, Kuranı tarihe gömüyorlar yanlış bir islam anlayışı üretmek için.
*Allah ve Resulü mü bildirmişdir tarihselci bir yaklaşım ile yaklaşın diye, hayır. Sahabeler ayetleri nasıl öğrenmişler, nasıl yaşamışlar, kendi dönemlerinin modernliği içersinde olmalarına rağmen tarihselcilik yapayım elim kesilmesin mi demişlerdir. hayır. O zaman bu modernist savrulanların peşinden gitmek niye?
*Kuranı doğru okumayı ve doğru anlamayı engellemek hayatı Kur’ana uydurmayı engellemek için ve ümmetin ortak bir Kur’an anlayışında bütünleşmesi ve yeniden ayağa kalmasını akamete uğratmak amacıyla ortaya atılan fitnelerden birisidir Tarihselcilik.
Yazan:Mustafa Tarih: Şub 4, 2009 | Reply
Bizim memleketde nerdeyse 100 yil oluyor medreselerin kapatilmasi. Dini ilimleri coktan bizim memleketde geriledi. Alimlerin sayilari azala azala cok düsük sayiya geriledi. Dini yüzeysel ögrenmek ve ögretmek vardir bizde. Eski usulde 7 sene fikih ögrenilirdi. Artik akademist birisi bir eski fikih kitabini anlamakta terimleri anlamakta zorluk cekiyor. Gerisini siz düsünün. Dolayisi ile insanlar dinlerini derince ögrenmekten yoksunlar veya onlar icin cok zor. Bizim aydinlarda dinlerini iyi bilmezler sistematik ve derinden bilemezler. Cünkü ögrenecekleri merci yok. Avrupada eskiden “din” denildimi Hiristiyanlik kasdedilirdi. Bu cogu zaman halen öyledir. Gecen meshur alman filozofu Horkheimeri dinledim ses kaydlarinda. Orda uzun uzadiya dinden bahsediyor ama hiristiyanligi kasd ediyor. Verdigi misallerden belli. “Din ve ilimin carpismasi” isimli eser Draperin Din ve Hiristiyanlik arasinda geciyor. Islamiyet artik genelde insanlarimizin hayatinin ortasinda degil ufukta kalmis. Dini konularda bircok konular “zan” olarak biliniyor, gercekden bilgi yoktur. AYdinlarimizin büyük hatasi okuduklari bati felsefelerindeki din-felsefe baglantilari aynen Islama uygulamak istemeleridir. Bu ise mümkün degil. Islam ile Hiristiyanlik apayri bir dindir. Islamiyeti bilmedigimizin farkina varmamiz lazim. Islamiyeti bir takim hayat ve his dünyamizdaki ölcülerimize istedigimiz gibi egip bükemeyiz. Dinin degisken tarafi vardir ve sabit olan tarafi vardir. Sabit olan tarafa saldirmak dine saldirmak oluyor. Allahi ve peygamberi kenara itip “ben”in mutlak ölcü koyucusu iddasidir. Reform icin misaller getiriliyor. Bu misaller secmedir ve bütünsel bakis acisindan yoksundur.
Islamii refom olmuyor. Sebebleri vardir. Ic mekanizmalar müsaade etmiyor. Hem gerekte yoktur. Memleketimizde ve dünyanin hemen hemen yerinde dine saygi yoktur. Isteyen istedigi gibi yazar cizer. Hayalindeki dine öyle veya böyle karsi durusu olur. Herkez olmus seyhulislam ve adeta Cebrail kendisine gelmis.
Yazilacak seyler cok bu konuda velakin burasi müsaid degildir. Dolayisi ile sözlerim cok genel kaldi.
Yazarin iyi niyetinden sübhem yoktur. Islama darbe vurmak icinde yazisi yazilmadi.
Yazan:alper ecer Tarih: Şub 4, 2009 | Reply
Bu konuda çok basit bir kriter var. Hadislerin içeriğinin gerçeklikleriyle bağlantısız olduğunu kabul ettikten sonra herhangi bir prensip doğrultusunda hadislerin gerçeklikleri yeniden değerlendirilebilir. Yok eğer şu içerikte hadis gerçek olamaz tipinde sahte bilimsel yaklaşımlarla hareket edecekse birisi, bu sadece kendi kendini kandırmak olur. Sartre’ın dediği gibi insan danışacağı keşişi kendi seçer. Eğer hangi hadise uyacağını kendisi seçiyorsa birisi araya boşuna “hadis” diye bir kavram koymaya gerek yok. Direk seçebilir
Yazan:Abdullah Tarih: Şub 4, 2009 | Reply
İslama saldırılar yıllarca hep böyle olmuştur. Güya problemli-kendilerince- gördükleri alanların aslında asıl kaynaklardan kaynaklanmadığını orataya koyarak ilerde döktürecekleri saldırılarını kamufle etmeyi amaçlarlar.Ondan sonrada yok bu hadis uydurma yokmu bu ayet tarihsellik içerir,yok alimler aşırı yorumlamışlar v.s.Derler ki İslama en güzel hizmet onu en iyi şekilde yaşamaktır.Bunu halletmedikten sonra ortaya konanların hiç birinin İslama ve müslümana katkısı asla olmamıştır olamayackatır.
Yazan:eg Tarih: Şub 4, 2009 | Reply
insanın öncelikle hiçbir şekilde “kendinde vahiy” bilgisine ulaşamadığını bilmesi gerekir diye düşünüyorum. böyle olunca kur’an ve hadisler ile ilgili her yorumun aslında insanî bir yorum olduğunu kabul etmekten geçer. burada bana kalırsa modernist müslümanlar (ki fazlurrahman, hamidullah ve göründüğü kadarıyla mustafa akyol) çok temel bir yanlış içindeler. o da başkalarının vahye yönelik yorumlarının “yanlışlığı” üzeirne konuşurken, aslında modern referanslı bir bakıştan hareketle bir başka yorumu mutlaklaştırmaktadırlar. sonuçta din denen şey cemaatleri içinde şekillenr ve her şekilde bireysel prizmalardan kırılan bir yorumdur ve hakîkat (yani kendinde vahiy) ile ilişkisi asla ve asla birebir bir ilişki değildir. maalesef liberal bakışın dünya algılamasındaki kusurlara modernist islamcılar da dahiller…
Yazan:MY Tarih: Şub 5, 2009 | Reply
Degerli Hamas,İslamiCihad,Hizbullah,
Rica etsem rumuzu biraz kisaltabilir miyiz?
ikinci bir soru: Bu örgütler neden birlesemiyorlar? Madem ki amaçlari ve yöntemleri bu kadar ortak? kaynaklari daha verimli kullanmak için birlesseler? Engel nedir?
Tesekkürler
Yazan:Ekrem Senai Tarih: Şub 5, 2009 | Reply
Hadislerin yeniden değerlendirilmeye tabi tutulmaları önemli. Sahih hadis kitaplarında bile, birbiriyle ve Kur’an’la çelişen bir çok hadis var. Ayrıca, Hz.Muhammed’e (S) isnad edilen, halbuki tasavvuf kitaplarından ve başka kaynaklardan alınan ve peygamberin sözü olmadığı bilindiği halde külliyatlara kelam-ı kibar diye alınan rivayetler var. Bunlara hoşgörü gösterilemez, insanlara hadis olmayan sözleri peygamberin sözleri gibi göstermek “Benden yalan bir söz rivayet eden cehennemde yerini hazırlasın” hadisinin kapsamına girmekten çekinmeli. Hadislerin Kur’an perspektifinden yeniden değerlendirilmesi şart. Çarpıcı bir örnek:
Bir rivayette Hz.Peygamber’in, bir yahudi cenazesinin yanından geçerken ailesinin ağlamasından, cenazenin azap çektiğini söylediği rivayet edilir. Halbuki Hz.Ayşe bu rivayeti duyduğunda raviyi azarlamış, unutkanlıkla ve yanlış yapmakla suçlamıştır. Hadisin; Kur’an’ın “kimse başkasının günahından mesul değildir” ayetine uymadığını bizzat Hz.Ayşe (R) belirtmiş, rivayetin doğrusunun , peygamberin “ailesi ağlamakta… O ise kendi günahından azap çekmekte…” şeklinde olduğunu söylemiştir. Ne kadar basit bir hata değil mi? İki cümleyi birleştirip ravi, bir cümleyi, diğerinin sebebi gibi anlamış. Halbuki Hz.peygamber böyle bir şey söylememiş.
Ama komik olan şu ki, alimler bu hadis karşısında ne yapmışlar biliyor musunuz? Hz.Ayşe’nin sözünü tevil etmişler. Onun yanlış anladığını iddia etmişler. Sakat zihniyete bakar mısınız?
Yazan:meşal,şallah,nasrullah Tarih: Şub 5, 2009 | Reply
s.a.
Rumuzu kısaltıyorum meşal,şallah,nasrullah
yapıyorum. Amacım dikkat çekmek diyelim.
Şayet sizlerde olumlu bir gidişat görürsem rumuzum Selam olacak.
Bu sefer ben sizden bir şey rica edeceğim Hanzala rumuzu ile gönderdiğim yazıyı yayınlamanızı çünkü orda sorunuzun cevabı var.
/
Kendi kanaatime göre birleşememelerinin birinci nedeni? İnsanların şirk içinde yaşamaları, şirk katmadan iman etmemeleri, amellerine zulüm bulaştırmalarıdır. Allah da bu şekilde yaşamak isteyene bu şirk/pis yolu açıyor.
İnsanların farzı ayn olan muvahhidi imanları ve amelleri yok hep farzı kifaye peşinde koşuyorlar, çoğu zaman bu yüzden savruluyorlar.
Ayrıca Mustafa Akyol’un yukarıda anlattıkları şirk koşmadığı zaman otomatikman düzelecek bir durumdur.
(Sonra şirk ve kul hakkı konusunda size bir şey anlatacağım. “Şirk koşma şirk affedilmiyor” konusu çok önemli.)
Birinci konu çok önemli olmakla birlikte diğer bir neden ise; bizler insanların liderlerini maalesef değiştiremiyoruz, sizde değiştiremiyorsunuz o zaman bu konuda hepimizin uğraşması boşuna. Bu sefer diyoruz ki en azından siyaseten birlik olalım diyoruz. Mesela Gazze savaşı sırasında filistin konusunda siyaseten birlik oluyoruz, en uzaktaki insanla bile. Ama daha insanların kanı soğumadan birlik olduğumuz konu hakkında hemen acele ederek farklılıklarımızı öne sürüyoruz bizim yöntemimizi kullansalardı, savaşmasalardı ölmezlerdi ölmeselerdi daha başarılı olurlardı, anti semitizm ayyuka çıktı gibi Kur’ani olmayan söylemleri icma olmayan söylemleri muvahhidlerin, Kur’an okuyanların önüne servis ediyoruz. Daha gerilere gidelim bu zamanda faizsiz işlem olmaz diyerek -şirk koşarak- siyaseten birliktelik bozuluyor. Bunlara hiç gerek yok, Hadi chp liden duysak şaşırmayacağım ama yakından gelince bu tür söylemler chp den farkı kalmıyor.
Yani, Şirk koşmadan -örneğin hamas etrafında- Filistin konusundaki siyaseten birleşmek bile, istikameti duruş sahibi olmak bile bu işi çözerdi ancak bir fırsat kaçtı.
Liderlerimiz bunu akıl edemedi. Bu akıl edememelerinin sebepleri, şirk mi, çıkar mı, makam mı, benlik duygusumu, sentez yanılgısı mı her ne ise birleşemememizin başarı sağlayamamamızın sebepleri de odur.
Yazan:MY Tarih: Şub 5, 2009 | Reply
@meşal,şallah,nasrullah,
Yorumunuz SPAM otomati tarafindan silinmis olabilir. emek verdiginiz uzun yorumlari kaydedin. ikinci kez yollayin. Yine sorun olursa iletisim kutusundan ilgili yazinin adini da hatirlatarak gönderebilirsiniz.
Editörlerimiz tarafindan çok az yorum engelleniyor, hakaret olmasa bile nahos ifade görülürse, kisisel yargi, genelleme içeriyorsa yayinlanmaya deger bulunMAmis olabilir. “Siz zaten söylesiniz, böylesiniz, filancisiniz” tarzi ifadeler nöbetçi editör tarafindan begenilmemis olabilir.(sizinki öyledir demiyorum tabi)
Simdi sözlerinize gelelim. insanlarin şirk içinde yasamasindan bahsediyorsunuz. Hamas, Hizbullah … neden birlesemiyor sorusuna yanit ararken bizim (en zindan benim) bu örgütlere siyaseten destek vermez durusumu şirk olarak degerlendirmissiniz.
Yani Hamas ve Hizbullah’i (haşa!) ALLAH mertebesinde tutuyorsunuz, onlarin yöntem ve vizyonlarina alternatif arayinca şirk oluyor!
Bence bu örgütleri HATA YAPMAZ VE HESAP VERMEZ bir seviyede görerek ALLAH’a eş koşmak durumunda kalan ve haliyle şirke düşen siz oluyorsunuz. Umarim yanlis anlamisimdir.
Sizin sözlerinizle “…Şirk koşmadan -örneğin hamas etrafında- Filistin konusundaki siyaseten birleşmek bile..” Şirk kavrami bu kez size itiraz etmek olmus. Sizin gibi düsünmeyen Şirk içinde oluyor. Demek ki siz artik herseyi gören, bilen, hatadan münezzeh bir mertebede görüyorsunuz kendinizi.
“Ümmetimin itilâfi rahmettir” hadisini ise burusturup çöpe atmis olmuyor musunuz?
CHP’den bahsetmissiniz. Ama “Birlik ve beraberlige en çok muhtaç oldugumuz su günlerde” diye baslayan nutuklarla halkimiza en büyûk eziyetleri reva gören bu partinin liderleri gibi hatta darbeci Kenan Evren gibi konustugunuzun farkinda misiniz?
Hamas ve Hizbullah’in arkasinda birlik olalim öyle mi? Bir koyun uçurumdan atlayinca bütün sürü pesinden gidebilir degil mi? Klavuzu karga olanin da burnu dertten(!) çikmaz.
Hamas ve Hizbullah’in mesrulugu nereden geliyor? bundan bir kaç sene öncesine kadar komünist ve arap millieyetçisi olan Filistin direnisi nasil birden Müslüman oldu? Ve yaptiklari ne kadar Kur’an’i?
Kur’an’in neresinde intihar etme ve sivil öldürme müsadesi var?
Yazan:meşal,şallah,nasrullah Tarih: Şub 5, 2009 | Reply
s.a.
Sayın MY,
Ben Türkiye neden başarılı olmamıyor sorusunun sorulduğunu ve cevabını verdiğimi düşünüyorum.
(Yanlış anlaşılmışsam ve anlamışsam özür dilerim ve bu özür ile kendime bir şeyler de katarım.)
Zaten konu içersindeki anlatımıma ve onların duruşlarına dikkat ederseniz onların birleşememe gibi bir durumları yok, onlar bizim yapamadığımızı yapmışlar.
Yani, Onların da liderleri farklı bizdeki gibi ama siyaseten birleşmişler.
İşte biz bu siyaseten birleşmeyi yapamıyoruz,
nedeni her ne ise yukarı da yazdım.
Yazan:Mustafa Tarih: Şub 5, 2009 | Reply
Sayim Ekrem Senai…
görüslerinize saygim vardir. Sizin bahsettiginiz sahih veya hasen olmayan hadisler zaten amel icin yani dini tatbikatde rolü yoktur. Onlar olsa olsa ahlaki degerlerin altini cizer ve destekler mahiyetde kullanilir. Yani mesela tasavvuf kitablarinda ki tasavvuf genis madada islam ahlaki diyebiliriz…kullanilir. Mesela sabirin önemini anlatirken zayif hadisleride kullanmakta mahzur yoktur. Hatta müslüman olmayan bilginlerinde sözleri kullanilabilinir. Iman, farz ve haram da sadece kuvvetli hadisler kullanilir. Celiski arz eden hadisler ise mahiyeti söyledirki birisi digerini nesh etmis yani hükmünükaldirmis velakin nesh edildigi bilgi kimikriterlere saglam digerine saglam olmayan yoldan gelmis ve dolayisi ile cogulcu yoruma ve hükme sebeb olmustur. Bu ise müslümanlarin faydasina ve hayrina. Misal bir hadiste deniz hayvanlarindan sadece balik ve baliga benzeyen yenilir deniliyor. Digerinde ise bütün deniz canlilari. Ilki Imam Azam daha saglam bulmus ölcülerine göre digerinide Imam Safii. Simdi endonezya gibi binlerce adada yasayan insanlar safiidir, cünkü onlarin hayat sartlarina cok uygundur. Türkler ise hanefiligi secmisler ve iyi etmisler. Zaruret anlarinda ise daima baska mezhebin hükmüne siginmak caizdir. Veya mezheb degistirmek.
Yukaridaki yazar cocuk dögmegi misal getiriyor. Efendim peygamberimiz cocuk dögmedi. O bize ölcüdür. Kadinlarida dögmedi. Dögmek baski yapin manasina gelir peygamberin davranislarina bakilirsa. Tabi burda orta yol önemli cocuk ne ihmalci egitime tabi tutulacak nede otoriter egitime. Orta yol tercihdir. Hem bazen aci ilac yutacak hem kendi sahsiyetini gelistirecek. Modern hayata adapte olmak genis sekilde dini ölcüleri rencide etmeden mümkündür. Bunu osmanlinin son dönemindeki sehirde olan müslüman hayat gösteriyor. Sultan ve halife Abdulmecid islamdan cikan bir iki kisiye ölüm cezasi uygulatmiyor. Sultan Abdulhamid ise ölüm cezalarin hicbirini uygulatmiyor. Nikab denilen yüz örtüsü Sultan Abdulhamid zamaninda yasak ediliyor. 17 yasindan kücük kizlarin evlenmesinde son söz Kadi efendinin oluyor istismarciligi önlemek ici. Ve daha nice misaller. Bunlarin hepsi SEyhul islam ve alimlere danisarak oluyor. Islami reform ederek degil. Islamin 3/4 si cogulcu hükümler iledir. Yani cesit cesit hükümler cikmis. Bir mezhebin icinde bile degisik hükümler olabiliyor. Ve bunlarin hepsi müslümana rahmet ve isini kolaylastiriyor. Velakin sabit hükümler kesin hükümlere dokunmagi hicbir müslüman göze alamaz.
Yazan:Ekrem Senai Tarih: Şub 5, 2009 | Reply
Sevgili Mustafa,
Hadislerin içinde uydurma olduğu bilinen birçokları vardır. Bunların bir kısmı, itiraf edilmesi sonucu açığa çıkmıştır:
Kur’an okunmasına rağbeti arttırmak için ayetlerin faziletleri konusunda hadis uydurduğunu itiraf eden Nuh ibn Ebu Meryem gibi. Bu masum bir şey gibi görülebilir; hiç de masum değildir.
Şiilerin, halifeliğin aslında Hz.Ali’nin (RA) hakkı olduğunu ispat için uydurdukları tonlarca sözde hadisi mi söylesem, ırkçıların uydurdukları Türkleri, Habeşlileri vs. zemmeden acayip sözleri mi söylesem, mezhep rekabetlerinden, kendi mezhep imamının geleceğini, sözde peygamberin haber verdiğini rivayet edenler mi desem, ne alakaysa beyaz horozu öven hadisler, günlerin lanetinden bahsedenler, tarikat erbabının sözleriyle karışmış, ticareti ve dünya malını zemmedenler, o kadar çok çeşit uydurma hadis var ki, bunları ahkama ilişmiyor diye hoş görmek nasıl mümkün olabilir?
Kimsenin peygamberimize ait olmayan sözleri, ona aitmiş gibi göstermeye hakkı yok.
Hadislerdeki tenakuzlar, sadece bahsettiğiniz basit konulara münhasır değildir. Örneğin zinayla ilgili birçok hadis; peygamberimizin döneminde, tevratın hükmü uyarınca cezaya çarptırılan bir durum hariç, hiçbir müslümanın taşlanmadığını söylediği halde; Hz.Ömer’e isnad edilen bir hadiste, Kur’an’ın ayetine dayanarak taşlandığını söylemektedir. Halbuki Kur’an’ın böyle bir ayeti yoktur. Bu hadisi uyduran kişi, hadi belli ki Kur’an’ı bilmiyor. Ama, bu sözü, Kur’an’ı bilen kişilerin sahih hadis kitaplarına; ve üstelik diğer rivayetlerle açıkça çeliştiği halde koyması kabul edilebilir bir şey değil. Mesela, bu konu hükümlerle ilgilidir ve bu açıdan çok önemli bir konudur. Hala zaninin taşlanarak öldürülmesini dini bir hüküm zanneden insanlar var.
Bu, işin sadece uydurma hadis boyutu. İşin bir de hadislerin yorumlanması ve kendi kapsamından çıkartılıp her durumunda uygulanabilir mutlak hale getirilmesi ile ilgili tonlarca ilginç örnek var.
İslami yenilenme dediğiniz şey; hadi yenilenelim deyip ortaya koyacağınız bir şey değil. Çok güzel buyurduğunuz gibi Osmanlı’nın son döneminde medeni hukuk kodu Mecelle ile, hatta ondan çok önce bu yenilenme zaten başlamıştır. Son dönem Osmanlı alimlerinin entelektüel tartışmaları; günümüz entelektüel çoraklığıyla karşılaştırılamayacak kadar canlı ve zengindir. Ne yazık ki, bu yenilenme akim kalmış; insanlar fikri faaliyetlerini ve “Kur’an’ı asra söyletme” iştiyakını kaybetmiştir. Bu yenilenmeyi sürdürmek için bizlere düşen, sadece daha çok okuyup bilinçlenmekten ibaret. Önünüze bir rivayet geldiğinde, bunun Hz.Muhammed’in (S) sözü olup olmadığını; Kur’an’ı ve peygamberimizin hayatını iyice öğrenir ve araştırırsak zaten, kimsenin tecdid yapmasına filan gerek kalmaz. Kimse de sahte hadisleri; Kur’an’ın ruhuna aykırı ayet yorumlarını size yutturmaya kalkamaz. Bize gereken tecdid, bence, bundan ibarettir.
Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Şub 5, 2009 | Reply
“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz”özdeyişi,görüş beyan ederken bende etkili bir otokontrol yaratmış.Ne olur ne olmaz böyle bir suçlanmaya hedef olmamak için görüşlerimi genelde biraz tartarak dile getiriyor,daha açık bir ifadeyle burnumu her konuya sokmamaya gayret ediyorum.Fakat itiraf etmem gerekir ki fikir belirtmenin yarattığı dayanılmaz cazibeden olsa gerek,zaman zaman bu prensibi aştığımı farkediyorum.
Sanırım şu an yazacağım naçizane görüşüm de biraz böyle olacak.
Evvela yukarda sözettiğim temel ilkenin çok da sağlıklı olmadığını belirtmekle başlayayım.
Neden doğru bulmuyorum;
Bir kere liberalizmden solculuğa,dinden kemalizme kadar pek çok inanç ve ideoloji ya da bunların savunucuları bir şekilde tartışmaya açılıp konuşuluyor.Tartışmanın yöntemi ne kadar doğru,ya da ne şekilde sağlıklı bir tahlille sonuçlandığı elbette ki eleştiriye açık.Fakat bu farklı inanç,felsefe ya da düşünce biçimlerinin yarattığı bir kargaşa var ve elbette bu da birey olarak olan biten hakkında ne tür bir fikre sahip olduğumuzu belirtmeye engel olmamalı.Dolayısıyla salt kitaplardan oluşan bir yığın fikir dışında sanki insanın yaşama dair bir fikri kanaati olamazmış gibi genel bir kanı hakim olmuş.
Bunu birkaç örnekle açalım.Örneğin,solun yanlış algı ve uygulamaları sonucu misyonundan çok farklı bir noktaya savrulduğu ima edildiğinde anında dogmatik “sol”cular tarafından itiraz gelir.Bu öyle bir itirazdır ki,eleştiri ve/veya özeleştirinin içeriğine bakılmaz;hemen sizin bu konuda yeterli ehliyete sahip olmadığınız ihtarı gelir.Yani solun bugün için içine düştüğü hazin duruma işaret etmeniz için bütün sola dair ayrışmaları,solun soyağacını,tarihsel süreçlerini,Marksizm’i(hatta mutlaka Das Kapital’i)bilip yutmanız şart koşulur.Eğer böyle bir “donanımdan”yoksunsanız demekki bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlardansınız ve gördüğünüz çarpıklık ve saplantıları dile getirme yetkisine sahip değilsiniz.Oysa ortada varolan türlü garabet durumlar bu denli dökümantasyon,kaynak,bilgi,belge vb.olmadan da gözlemlenebilir…Yaşam pratiğnin bizzatihi kendisi de bize bazı ipuçları sunabilir.Bundan hareketle çok açık ve net biçimde sırıtan bir sürü şey var.Aşırı milliyetçiliğe,ulısalcılığa,jakobenizme tekabül eden eğilimlerin solun ana fikriyle bağdaşmadığını görmek,anlamak o kadar anlaşılmaz bir durum olmasa gerek.Keza Milliyetçiliğin ırkçılığa varan kutuplaşmalar yarattığına itiraz edildiğinde yine aynı tepki ve tutum var.Cevap:”Siz milliyetçilik,ülkücülük hakkında ne bilirsiniz,cahilsiniz”vs.şeklindedir.İyi de kardeşim,bu bağnazlık ve tutuculuk yüzünden biz yıllardır birbirine düşman halklar olup çıktık,huzursuz bir toplum olduk diyecek olursunuz ama dinleyen olmaz.Tabii bunun aksinin iddia edilebileceği bir kanıt da sunulamaz.Zira tek doğru ve meşru sayılan bir yöntem bir kere birilerinin tekeline geçmiştir ve şimşekleri üzerinize çekmemeniz için susmanız istenecektir(ya da korolarına ve sloganlarına katılacaksınız)Toparlamak gerekirse bu bilgi tekeli Alevi sorunu,Kürt meselesi,Din tartışmaları için de geçerlidir.Yani tartışmayacaksanız,eleştirmeyeceksiniz,sorgulamayacaksınız;tek yapılması gereken ve makbul sayılan,herkesin kendini bir yere ait hissederek kavgaya devam etmesi.
Sadede gelecek olursak,şimdi dinin yeniden yorumlanması üzerine bir makale var.Fikrimi belirtmek istiyorum ama binbir türlü engel ve setler var.Bu konuda biliyorum yeterli fikri altyapıya sahip değilim.Ama %97 si müslüman addedilen bir toplumda yaşıyorum ve bu konuda benim de söyleyeceklerim var.
Bir kere kabul etmek gerekir ki bu makale bir ihtiyaçtan doğmuş.Kanımca islamın batı toplumlarında yarattığı olumsuz imajın düzeltilmesi,müslümanlığın sanıldığı gibi dünyada bir tehdit oluşturmadığı yönünde bir çaba var.Üzerinden bir hayli zaman geçmiş,yanılmıyorsam 2004 te kaleme alınmış.Ancak yine de güncelliğini koruyor.Zira sadece dış dünyada değil kanımca yıllardır bu anlaşılamamanın yol açtığı bir kargaşadan en çok da bizler muzdaribiz.Dolayısıyla tartışmaya açık yanları olmasına karşın yapılması gereken bir özeleştiridir.Bunda sanıldığı gibi bir sakınca olduğunu düşünmüyorum.Hele %97 si müslüman olan bizimki gibi bir ülkede birbirimizi anlamamışsak demekki ortada ciddi bir sorun var demektir.Bir taraftan aman irtica geliyor,memleket elden gidiyor diye sürüp giden kaygılar.Diğer yandan bu kaygıların sünni müslüman dindarlara karşı düşmanca duyguların beslendiği bir toplumsal algı ve hissiyata dönüşmesi ve son olarak bu algı karmaşasının inançlı insanları dışlama noktasına getirdiği hak ihlalleri ve ayrımcılık.Peki şimdi sormak lazım buna bir açıklık getirmeyip de ne yapacağız?Kendi duğrularımızı dokunulmaz ve tartışılmaz bularak her birimiz kendi pencerimizden bakarak kavgaya devam etmemiz daha mı hayrımıza?
Ben şahsen bu kanaatte değilim.Hırsızlık suçunun el kol kesilerek cezalandırılmadığı,kadınların recmedilmediği hoşgörülü bir islami anlayış bana daha yakındır.Bir birey olarak daha güvenli hissederim kendimi ve bu anlayış beni daha çok islama yakınlaştırır.Korku yerine sevgiyle bağlanmak isterim.Bu bir taleptir.Birleştirici ve bağdaştırıcıdır.Ama yok,biz uygulamada ne olup bittiğine bakmadan katı kuralların rehber almak istiyoruz deniliyorsa ve bunun dışındaki herhangi bir yorum “küfür”den sayılıyorsa bir şey diyemem.Ha,ne olur,hiçbir noktada uzlaşmadan kavgaya devam etmiş oluruz ki zaten yaptığımız da bu maalesef.
Yazan:ismail german Tarih: Şub 6, 2009 | Reply
Kuran’ın ruhundan söz edilmiş. Bilindiği üzre Kuran olaylar üzerine gelen ayetlerin bir derlemesidir; Bugünnün anlayışıyla yazılmış önsözü ve diğer unsurları, bölümler, altbölümler paragraflar vb. tam ve mükemmel olan bir ideal kitap değildir.
Ayetlerin oldukça önemli bir kısmı devre has olaylara ilişkindirler ve burada ruh büyük önem kazanır. Tam deyimiyle o günkü buyruklar, öneriler vb. bugünün yaşamına aktarılmak istenildiğinde ruhun tam ve mükemmel anlaşılması önem kaznır.
Müteşabih ayetler tam olarak anlaşılmadıkça bu ruhun tamamıyle anlaşılması da kolay değildir. Burada, yine Kuran deyişiyle, Yüce Yaratıcı ihtilafa düştüğümüz konularda aramızda hükmedecektir.
Bu bize biçilen kaftandır. Beğenelim veya beğenmeyelim kaftan budur: Alacakaranlıkta yaşamak ve her türden frekanslar içeren darbelerle silkelenerek, kendi öz rezonans frekanslarımızı ortaya koymak.
Kuran’ı tümüyle anlayıp onu bugünün koşullarına adapte edebilecek beceriye ulaştığımızda “cennet” bizim olur ama bu Dünya ayaklarımızın altından kayar.
Bu sınır değere doğru yürümek ise doğrudur tabii. Ölüm nasılsa kaçınılmazdır, hiç değilse insana yaraşır bir biçimde ölelim demek ile eşdeğerdir yalnız bu ifade.
sevgi ve saygıyla,
ismail german
Yazan:melekut Tarih: Şub 6, 2009 | Reply
makaleye sosyolojik bir bakış
Yazar, din gibi inanan bir müslüman için en önemli bir olguya, düşünsel ve metolojik bir bakış açısı(na) getirirken,girizgah olarak bireylerin bir diğer önemli varlıklarının; çocuklarının, ruh dünyasındaki etkileşimini kendi üzerinden psiko-analiz bir örneklemeyle vererek, okuyucunun dikkatini dramatize bir yöntemle, masumiyetin ve saflığın düştüğü hayret ve şoka,rahatsız edici ve korkutucu bir duyguya (dikkat çekerek-yönlendirerek) okuyucuyu yumuşak karnından yakalıyor. Böylece okuyucunun kendi geçmişine bir yolculuğuna, enazından bir gözatmasına ve çocuklarının yaşaması olası şok,korku ve dinden soğumasına tepki olarak, haklılığını, etki-tepki metodu ile belirginleştiriyor.
geleneksel(!) ekolu, modernist bir anlayışla irdeleyen yazarımız, tarihsellik ve modernist anlayışı, tecdid gibi dinin içinde olan kendini yenileme potansiyeline devşirerek, bu yenilikçi harekatıda dinin içinde ve yapılması elzem bir harekat olarak gösteriyor. Aslında makaleyi bütün olarak incelediğimizde oryantalizmin feneri modernizmin ve onun besin kaynağı olan sekülerizmin, insanlardaki uluhiyet iddiasına kadar varan şerrin menba’ı ve yokluğun izdüşümü olan ego-nefÎsî uyandırmasıyla,aklın değil, zekanın ön plana çıkarılarak İslam’ı tarihsel ve toplumsal bir fenomen olarak gösteren oryantalizme yönlendirdiğini görürüz.BU ‘’sömürü doktrininin”(1) müslüman toplumlara yansıması ise batılılaşma adı altında verilerek, benliğe dönük hayat tarzı ve sosyal refah düzeyi özendirilmiş, arzular kamçılanmış, düş dünyası ile dış dünyanın gerçekliğini uyumsatamayan insanların hayal arsalarına mesnetsizlik ve kolaycılık aşılanmış, bununlada kalınmamış bu süreci hızlandıran her türlü fikir,bilgi,yayın ve görsellik ön plana çıkarılarak aslında hayallerimiz değil, hayal arsamız gasbedilmiştir.Bu buhranın getirdiği ağır yük Yaratıcı’yı ve kaderi sorgulamayı da getirmiş,inancın temel akidelerine şüphe veya düşmanlığa sebep olmuştur. Fikir özgürlüğü adı altında her bir bireyin sorgulamasının dinimizce yasak olduğu sorular (Allah’ın Zatı gibi) teşvik edilmiş, üstün bir birikim ve ilim gerektiren mevzular halka indirgenerek sence-bence adı altında fetvaların(!) önü açılıp fikri ve ilmi kaos ortamı üretilmiş, bunun neticesinde de anlam karmaşalarının önü alınamamıştır.Aslında tüm bunlar varoluşun anlamının suretinde, özde ise egemen güç olma gayesinin izmleri olarak ortaya çıkmıştır.Tarihsel sürece baktığımızda güç kelimesinin anlamı zamana ve şartların siyasetine göre değişiklik göstermiş, dünün haçlı orduları da bu günün fikir efendileri olarak zamanımızda yerlerini almış, silahla yapılamayan tahribat, müslümanların en büyük gücü ve dayanağı imanlarına yapılmaya başlanmıştır.Bu hayal arsasının tahribatı (isteyen kültürel,sosyal ..v.s de diyebilir) insanımızın kendi ile yüzleşmesine engel olmuş, geri kalmışlığa ve medeniyetsizliğe islam’ın sebep olduğu vehmine kapılmaya başlamış, tarihinden, dininden, ananelerinden utanmaya başlayarak yeni dünyanın, bünyesine uymayacak elbisesini giymeye çalışmıştır. ”Elhamdülillah Müslümanım” demek yerine, müslümanım-inançlıyım, Selamun Aleyküm yerine,selam-merhaba, Allah ve Resulullah yerine, yaratıcı-peygamber,cihad yerine mücadele gibi, kendini angaje etmeye çalıştığı batı kültüründe karşılığı bulunan kelimeleri kullanarak, yaşadığı kompleksi, inancının meşru olduğunu ispat çabası ve yaşama sıkıntısına girmeden lıght bir yaklaşımla atmaya çalışmıştır.Bunun tesbiti için son yıllarda çocuklarımıza verdiğimiz isimlere bakmak bile yeterlidir sanıyorum. Ne tam müslüman ismi ne de diğerleri..Arabesk-pop-fantazi üçlemesinin hayatımızın her alanına girdiğini söyleyenler çok da haksız sayılmazlar hani.Batının bu fikir ihracını tek bir şekilde özetlemek gerekirse; Bütün bu izmler ve kolları küfrün gayr-i meşru çocuklarıdır.Bu toptancılığı belki aşırı görenler olursa müslümanlık tarihine bakmalarını öneririm. Vicdan ve adalet sahibi herkes görecektir ki dışardan ithal ettiğimiz her izm bizlere, kardeş kavgası,kaos ve acı olarak izler bırakmıştır.
Bu Kompleks sürecinin başlangıcı ciltlerce kitap yazılacak kadar geniştir. Burada sorulması gereken önemli bir soru şudur; Neden müslümanlar..? Dünya coğrafyasına baktığımızda zaten en çok sömürülen ve köle düzene mahkum edilen, acılar, savaşlar, yokluklar içinde kıvrananlar müslümanlar oldukları halde, hırıstiyan ve yahudilerin bizimle uğraşacak daha neleri var ki..? Globalleşen modern dünyada insan haklarına saygılı ve iletişimin dorukta olduğu bir çağdayken, bu tesbitler komple teorileri ve kolaycılık değilmi? Bu sorulara verilecek tek bir cevap vardır.
”Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki: “Allah’ın yolu asıl doğru yoldur.” Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.”(2) ilahi buyruğudur. İşte bu ayet küfrün ve onun zıttı olan islamın cihadının kıyamete kadar süreceğine ve imanen onlardan olmadıkça bu karmaşanın dinmeyeceğine işarettir.Zaman üstü olarak iman ettiğimiz Kur’an’a eğer gerçek anlamda inanıyorsak, modern dünyanın getirilerinin ve barış şarkılarının bir aldatmaca olduğunu bilmeliyiz.İşte bu ilahi buyrukları endirekt tahrip noktasında,Kur’an’ın tefsiri olan Resulullah’ın hadis-i Şeriflerine karşı müslümanlarda şek ve şüphe ortaya konmadıkça başarılı olunamayacaktır. Çünkü o zaman bu ilahi buyruğun sadece yaşanmış asra değil, günümüze de hitap ettiğini, nesh olunan ayetlerin bile hükmü kalkmakla birlikte manalarının sonsuzluk içerdiğinin tahrip edilmesinde kolaylık elde edeceklerdir.Dinimizin naklini bizlere ulaştıran din büyüklerimizin karalanması,nakıs gösterilmesi ile yeni oluşumların önü açılarak,kendi gayelerine doğru büyük bir sabır ve birikimle ilerleyen küfür temsilcilerinin maşaları ise saf ve iyi niyetli potansiyeli yüksek insanlarımızı, entellektüel söylemlerin ardındaki asıl gayeden uzak tutup hedef saptırarak,kendilerine hizmet ettirmektedirler
”En iyi ajan, ajan olduğunu bilmeyendir” kaziyesince hizmet ettiği veya fikir yürüttüğü mantaliteye, feraset ve bilinçli bir şuurla analiz etmeden ”iyi bir şey yapıyorum” zannıyla kuvvet veren bireyler, iyi niyetin veya bilmemenin, sorumluluklarını kaldıracaklarını sanmamalıdırlar. Zira ferdi amel ile toplumsal amel arasındaki fark, birincisinde kişinin şahsına münhasır olup, ikincisinde etkilediği insanların bu etkileşimden doğan hatalarının günahlarınıda üstlenmeyi getirir.
Yazar kendini haklı bulduğu tesbitleri ve şüpheleri yine zekice insanların hassas oldukları aktüel konulardan örnekler vererek vurguluyor. Yaşam hakkını ortadan kaldıran mürted bahsi, yine batılılardan ve özellikle rönesanslarından ithal ettiğimiz güzel sanatlar(!),yıllardır memleketimizde sorun gösterilen başörtüsü,kadın-erkek yani haremlik-selamlık meselesi ve alkol ve namaz müeyyideleri meselelerini, gündemdeki oluşlarının verdiği sesle kullanıyor.Tabii ki her yazar dikkat çekmek ister ve bu olabildiğince makul görülebilir. Ama bu makuliyet Ayetlerin anlamları meselesinde sınırları geçiyor. Her ne kadar Fazlurrahman’a göre vahy’in ilahi kaynaklı olduğu görüşünü benimsemesiyle oryantalizmden ayrıldığını söyleyenler varsada, enazından bir sentez geliştirdiği, tam anlamıylada dikkatli bakılırsa aslında bir fark olmadığı görülecektir.(Bu meseleye yazacağımız reddiyede geniş bir şekilde değineceğiz.) Ayetlerin yorumu meselesinde Fazlurrahman, Allah’ın muradının ne olduğu bahsine hiç girmemiş, sadece metni ile ilgilenerek, hitabetin muhatabı olarak o zamanın toplumunun olduğunu öne sürmüştür (birçoklarında). Bu yorum tarzı, yazarın bahsettiği diğer günümüz belası terörün fetvasını veren ekolü yapılandıranların da, değişik bir versiyonla ortaya koydukları tarzla aynıdır. Metinlerin açılımını hadislerin ışığında yaparken, hadislerin ruhunun (uydurma olduğu söylenenlerin dahi) metnin anlatmak istediğiyle uyumluluğunu göz önüne alınarak inceleyen ehl-i sünnet ulemasına ithafen yapılan suçlamaların mesnetsizliğine, ”Ümmetin alimlerinin şer üzere birleşmeyeceği” anlamındaki hadis-i şerife rağmen, yüzbinleri bulan ve nice islam medeniyetlerinin kurulmasına önayak olan ulemamızın zan altında bırakılarak, Resulullah’a (Aleyhisselam) kadar uzayan nakle şüphe getiren bu ekol, içimizdeki kripto muharipler tarafından geniş bir saha olarak kulanılmakta, kullandırılmaktadır.
”Ama benim bir başka cevabım da var - daha özel teistik bir cevap. İnanıyorum ki İslami yenilenmeyle İslam’ı orijinal ve nihai hedefine geri döndürmeye ihtiyacımız var: insanın Yaratıcısıyla, Allah’la olan ilişkisine. İslam’ın mevcut çağdışı kalmış veya radikal yorumları bu kutsal amaca engel teşkil ediyor. Dindar bir insan için, bunlar aklın Tanrıdan kopartılması, çünkü kalpler ve akıllar O’nu yüceltmek için özgürlük, neşe ve aşk istiyor, bağnazlık, baskı ve nefret değil. Dindar olmayan içinse, bunlar Tanrı için engeldir ve tamamen profan, materyalist bir yaşamı desteklemek için bir sebeptir.” Diyen yazarımız yeni yorumlamanın, islamın orjinal ve nihai hedefine dönmeye önayak olacağını (bu hedefin ne olduğu merak konusudur) öne sürerek, modern çağların en büyük sorunlarından olan aşkın ve neş’enin baskı ile değil, özgürlük(?) ile sağlanacağını belirterek bizlerin özgürlük tanımına yeni bir katkı sağlıyor(!).
İslami cezaların günümüz insanı tarafından ”dehşet” düşündürmesi, imajımızı düzeltme gayretinde olan insanlarımızın gayelerinde bir sorun olmamalıdır. Zira bütün insanlık bu davete böyle olduğunu bilerek gelmekle yükümlüdür. Meseleleri yumuşatmak, sempati ve tebliğ anlamında neler getirir neler götürür yine Kur’an Ayetlerine bakılınca yoruma ihtiyaç bırakmadan çok net olarak anlaşılacaktır.Bunlara sonra değineceğiz.
Rasyonel akılın vahy’i kavramakta aciz kalmaktan öte, önüne geçmesine çalışmanın kuramsallığı, aklın reddettiği veya içinden çıkamadığı meselelerde ya red ya tev’il yoluna sapmasındaki ince çizgiler zorlanarak yeni dünyanın dine bakış açısı modernizimle şekillendiriliyor. Oysa naklin getirdiği iç alemin doyumsallığı, islamın ”Teslim” olma anlamına direkt etki eden en büyük unsurdur. Bizim dinimiz akıl dini değil, nakil dinidir. Akıl tek başına hüccet alınamadığı gibi, baliğ bir akıl dahi bu meselede eksik kalacaktır. Bu anlamda söylenecek söz; Akıl, vahyi anlamada yardımcı vasıtalardan biridir.
Zamanımız elverdiği ölçüde fazlurrahmanın görüşlerine ve makaledeki diğer sunumlara bir reddiye yazacağız.
Saygılarımla..
1-Edward Said, Oryantalizm, çev:Selahaddin Ayaz,s.15-16, Pınar Yay., ist-1991
2.Bakara Suresi Ayet 120.(Bu Ayetin tefsirinde bu hitabın Resulullah’ın zımmında tüm mü’minlere yapıldığı açıklanır.)
Yazan:Mustafa Akbas Tarih: Şub 7, 2009 | Reply
Cogu müslüman kendini Kibleye karsi günde 5 defa attimi..iyi müslüman olarak görüyor. Tabi o arada hirsizlik yapar, trafik kurallarina uymaz, vergisini ödemez. Ramazan ayina oruc tutar ama gida icin o ay aylarin en büyük harcamasini yapar. Müslüman olmal kolay is degil…. Islami kendine uydurmayacaksin…Islama uyacaksin. Islamda calisma var, ögrenme var, Ilim edinme var…varda var. Islam yan gelip yatma yeri degildir.