Dogmalarla Savaşan Atatürk Nasıl Dogma Oldu?
By Mustafa Akyol on Kas 20, 2008 in Kemalizm
[18 Kasım 2008 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Türkiye’deki makul Atatürkçülerin bir süredir kendi kendilerine sordukları bir soru var: Yaşadığı dönemde “dogmalarla savaşmış”, bunların yerine “akıl ve bilimi” hakim kılmaya çalışmış olan Atatürk, nasıl oldu da bugün başlı başına bir dogma haline geldi?
Bu soruyu soranlar, genellikle bu durumun büyük bir tezat, tatsız bir sürpriz, anlaşılmaz bir paradoks olduğunu da sözlerine ekliyorlar. “Ne kadar tuhaf, değil mi” diye soruyorlar, “türbeleri kapatan Atatürk’ün mezarının bir türbeye dönüşmesi?”
Oysa aslında ortada bir tezat, sürpriz ve paradoks yok. Aksine, Atatürk, tam da “dogmalarla savaşmış”, onların etkisini toplumun en azından bir kısmının zihninden kazımış olduğu için bugün dogmalaşmış halde. Vardığımız nokta, onun açtığı yolun, kurduğu ülkünün doğal bir sonucu.
Bunu görmek için önce kafayı biraz Türkiye’den kaldırıp “dogmalarla savaşmış” başka rejimlerin sonuçta nereye vardığına bakmak gerek. Örneğin Atatürk’ün kendisine ilham kaynağı olarak gördüğü Fransız Devrimcileri’ni alalım. Bunların bazıları o büyük, vahşi ve kanlı ihtilal sırasında Hıristiyanlığı tahtından indirirken ne yapmışlardı biliyor musunuz? “Dinin yerine aklı geçiriyoruz” diye bir “Akıl Tanrıçası” icad etmiş ve kiliselere, örneğin Paris’teki ünlü Notre Dame katedraline bu “tanrıça”nın heykelini dikmişlerdi. Bu kadar ileri gidilmesine karşı çıkan Robespierre ise, “Yüce Varlık Dini” diye bir alternatif üretmiş, bir kadınla temsil edilen bu yeni “ilah”ı Fransa’nın koruyucusu ilan etmişti.
“Dogmalarla savaşma” işini bizdekinden çok daha sert bir biçimde yapan komünist diktatörlüklerde de benzer sonuçlar ortaya çıktı. “Gericiliği” ve “hurafeciliği” toplumdan kazımaya girişen Sovyet Rusya’da önce Lenin ve ardından da Stalin ilahlaştırıldı. Kızıl Çin’de Mao, Kuzey Kore’de Kim Il Sung putlaştırıldı. Kendi kendine sekülerize olan bazı Kuzey Avrupa ülkeleri hariç, dini “dogmaların” (daha doğru bir ifadeyle nasların) toplum yaşamından kazındığı hemen yerde, alternatif dinler ve putlaştırılmış liderler türedi.
Tüm bunların nedeni, “akıl ve bilim”in, Jakobenlerin, Kemalistlerin veya Marksistlerin sandığının aksine, bireylerin ve toplumların tüm sorularına cevap verip tüm dertlerine deva olan bir “mürşit” olmayışıdır. Kuşkusuz akıl da bilim de önemlidir ve bunları reddeden toplumlar bağnazlığa gömülmekten kurtulamaz. Ancak toplumların, bilimin hiç işe yaramadığı aklın ise rölatifleştiği felsefi ve ahlaki alanlarda kendilerine yol gösterecek geleneksel inançlara ihtiyacı vardır. Dahası insan ruhunda “tapınma” eğilimi vardır. Siz buna karşılık gelen ilahi dinleri “dogmadır, kötüdür” diye kazırsanız, doğan boşluk kısa bir süre sonra başka dogmalarla dolar. Geleneksel dinleri terk edenler, “üstün ırk”a, “diyalektik materyalizm”e veya Ulu Önder’e iman etmeye başlar. Bir de bu türedi inançlar “resmi ideoloji” haline gelirse, aynen teokratik rejimlerde olduğu gibi, ortada demokrasi ve özgürlük kalmaz.
Sağlıklı toplum modeli ise, çoğulculuğa dayanır. Bu modelde devlet toplumu “akıl ve bilim”e göre hizaya getirmeye çalışmaz. Bireyler ve kesimler, hangi dogmaya istiyorlarsa ona inanır, onu savunurlar. Bu çeşitlilik sayesinde hem farklı inanç ve görüşler birbirini dengeler, hem de aralarındaki rekabet sayesinde toplum çok daha dinamik ve yaratıcı olur.
Anglo-Sakson ülkelerin başarısı, işte bu çoğulcu modeli temel almalarından kaynaklanıyor. Bizim onca “ilerleme” nutuğuna rağmen bazı sorunları bir türlü aşamayıp sürekli yerimizde saymamızın sebebi de, bir türlü çoğulcu olmayı kabullenemeyişimiz. Bu da 1930′larda açılan yolun, kurulan ülkünün doğal sonucu…
2 [?]



6 Yorum
Yazan:Aziz Yılmaz Tarih: Kas 22, 2008 | Reply
Adı ister devrim olsun ister başka bir şey,dayatma yoluyla toplumlara benimsetilmek istenen her rejim modeli eninde sonunda tıkanmaya mahkûmdür.Zira “eski”nin yerine konan yapı şayet kutsallık boyutunda tartışılmaz ve dokunulmaz ise sözkonusu “yeni”yapının da zaman içinde bir dogmaya dönüşmesi kaçınılmazdır.Bu sadece bize özgü bir gerçeklik de değil ayrıca.Sayın Kütahyalı’nın da değindiği gibi dünyada bunun yolaçtığı sonuçlar ortadadır.Örnekler daha da çoğaltılabilir.İşte komşularımız.Irak,İran ve Suriye…Bu ülkelerin hiç birinde bırakınız demokrasiyi,ortalama bir istikrar yoktur.Olması mümkün de değil,çünkü bu ülkelerin hiçbiri çoğulculukla rejim değişikliğine gitmemişlerdir.Irak Baas yönetimi bir devrim olarak anılıyordu,bugün iktidarda olan İran islam rejimi ona keza.Ancak eski rejimleri arar duruma geldiler.Farklı bir sonucun çıkması da beklenemezdi.Afrika’da,Latin ülkelerinde de benzer durumlar var.Yönetimden uzaklaştırılan,devrilen iktidarlar…Peki iktidarların eldeğiştirmesi dışında ne değişti?Baktığımızda gelişmişlik düzeyinde dünya sonuncusu,fakat yoksulluk,insan hakları ihlalleri ve dinmeyen huzursuzluk yönünden birinci sıralardalar.Tabii birebir bu ülkelerle benzeşiyoruz demiyorum.Fakat bundan önemli dersler çıkarılmalıdır.Toplumsal dinamizmin gözardı edilip,zorlayıcı ve tepeden müdahalelerle kurulan yönetimler eninde sonunda toplumsal huzursuzluklara ve dinmeyen kaoslara yolaçarlar.
Yazan:Hasan Tarih: Kas 23, 2008 | Reply
Atatürk dogmalarla gerçeken savaşmış mıdır?
Öncelikle Sezar’ın hakkı Sezar’a: feodal toplumlarda dinsel değerlerin yanlış anlaşılması kaynaklı eksik ve farklı bir toplumsal felsefe vardır. Bu eksik bakış açısı bilimin, hayatın, doğanın , dünyanın ve siyasetin farklı ve daha doğrusu yanlış anlaşılmasına yol açar. Devamında bu kör bakış açısı kendine özgü değerler yaratır ve bunları sorgulamayı yasaklar.
Atatürk’ün bunlara karşı lise yıllarından beri derin bir kin beslediği ortada. Peki bu kinde haksız mı? Bence kesinlikle değil.
Ama çözüm yönteminde haksız. Atatürk bir askerdi. Onu döneminden bağımsız düşünmemek gerekiyor. İtalya’da, Almanya’da ve ekser Avrupa’da despot yapıların estiği günlerde bunun Türkiye’ye yansımamasını düşünmek yanlış olur. Zaten bunu Mahmud Esad da belirtir. Kemalizm; kökünü halktan alan (tabii yerseniz) otoriter bir demokrasidir. Yani despot, baskıcı bir rejimdir.
Atatürk; Paris’te, Berlin’de gördüğü yaşantının Türkiye’de de uygulanmasını istiyordu. Bu yüzden şapka, klasik müzik, hafta tatili vs. gibi konularda absürd uygulamalar yapıldı. Peki Atatürk, bunu istemekte haksız mıydı?
Değildi.. Ama yöntemi yanlıştı. Bir askerdi ve toplumun emirle düzelebileceğini düşünüyordu. Bir askerdi ve hiyerarşiye inanıyordu. Dolayısıyla kurduğu sistem bu mesleki özelliklerini taşıdı.
Kemalizm; Batılı olmayı bir tüketim modeli olarak algıladı. Batılı olmanın üretim modeli olan gelişme sürecini ise es geçti. Sanayileşmenin verdiği şehirlileşme sonucunun bir etkisi olan “batılılık” bu yüzden hala uygulanmış değildir Türkiye’de. Çünkü bu işler öyle yapılmıyor..
Bugünün Modern Türkiye’si bu modernliğini Kemalizm ve onun ilkelerinden ziyade Menderes’e, Özal’a borçludur belki de.. Türkiye’de Batılı anlamda şehirli yaşam bu isimlerin dönemindeki ekonomik gelişimler ile mümkün olmuştur.
Homo economicus üretmek. Bir siyasetin temel görevi bu olmalıdır. Gerisini bu grup getirir zaten..
Yazan:Enver Gülşen Tarih: Kas 24, 2008 | Reply
neyin dogma olduğunu belirlemede ölçütü tek başına elinde tutmak dogmalarla savaşmak olarak değerlendirilebilir mi? cumhuriyet’in kurucu ideoljisinin vülger materyalizm kaynaklı bir bilimcilik oldupu ve bu bilimcilikten türeyen bir dogma anlayışına neredeyse dinle ilgili herşeyin dahil olduğunu biliyoruz. öyleyse dogmalarla savaşmak deyimi bile tek başına bir anlam ifade etmez. dogmanın ne olduğunu tanımlama hakkına tek başına sahip olan bir devlet ve ideolojinin kendisi bizzat dogmadır zaten. bu konuda şükrü hanioğlu’nun iki gündür zaman yorum sayfasında ikişer tam sayfa olarak yazdığı yazıları hararetle öneririm.
Yazan:Enver Gülşen Tarih: Kas 24, 2008 | Reply
neyin dogma olduğunu belirlemede ölçütü tek başına elinde tutmak dogmalarla savaşmak olarak değerlendirilebilir mi? cumhuriyet’in kurucu ideoljisinin vülger materyalizm kaynaklı bir bilimcilik oldupu ve bu bilimcilikten türeyen bir dogma anlayışına neredeyse dinle ilgili herşeyin dahil olduğunu biliyoruz. öyleyse dogmalarla savaşmak deyimi bile tek başına bir anlam ifade etmez. dogmanın ne olduğunu tanımlama hakkına tek başına sahip olan bir devlet ve ideolojinin kendisi bizzat dogmadır zaten. bu konuda şükrü hanioğlu’nun iki gündür zaman yorum sayfasında ikişer tam sayfa olarak yazdığı yazıları hararetle öneririm.
Yazan:Mustafa Akbas Tarih: Kas 24, 2008 | Reply
Bati Avrupadaki cogulcu demokratik sistem ikinci Dünya savasindan sonra Amerikanlar tarafindan insa edilmis ve halk tarafindan benimdendigi icin büyük bir basariya ulasmistir.
Dogu Bloku yikildiktan sonra Polanya, Baltik Ülkeleri, Cekler, Macarlar, Bulgarlar, Romanya cogulcu demokrasi derhal yönetim ve yasam sekli olarak benimsemistir.Bu ülkeler milli gelirde Türkiyenin önündedir.1930 larda Ingiltere haric demokratik sisten insanlarin olgun olmadigi icin Avrupada islemedi ve Hitler gibisi bunu firsat bilip Almanya yönetimi gasp edebilmis. Sonucu malumdur. 1945′de yerle bir edilen Almanya nasil olduda 10 sene icinde modern bir ekonomik ve sosyal devlet olabildi? Savasa girmedigi halde neden Türkiye kalkinamadi? Cumhuriyetin Kurulusu ve devami bir basari öyküsü degildir. Mustafa Kemalin heykelini saga sola dikip Ulu Önder hurafeligi yapmak cagdaslik degil. Cogulcu demokrasi olmadan, halkini dininde ve etnik kimliginde rahat birakmayan bir devletin gelecegi yoktur.
Yazan:Fazlı Güngör Tarih: May 7, 2010 | Reply
“İnsanın doğasında tapınma güdüsü vardır bu engellenerek bir yere varılmaz” bu nasıl bir kerameti kendinden menkul üfürükten bir aforizmadır yahu. Bir şeye tapınayım da ne olursa olsun der gibi. Atatürk insanlara size birşeye tapınmayı yasaklıyorum mu demiş. Sadece kolayca manipüle edilebilen ve safça inanan kitleleri bu manipülatörlein elinden kurtarmak için bazı girişimlerde bulunmuş. İnsaf akıl fikir diliyorum…