Kendine Düşman Türkler
By Mustafa Akyol on Eyl 26, 2008 in Kemalizm, Laiklik, Türk faşizmi, Özgürlükler
[Orjinali Turkish Daily News'da yayınlandı - Çeviren: Ekrem Senai]
Dün Turkish Daily News’da Alman kültürel bilimci ve küratör Marcus Graf ile yapılan ilginç bir röportaj yayınlandı. Muhabirimiz Yasemin Sim Esmen’e konuşan Graf, Türk sanat camiasındaki tuhaf bir probleme dikkat çekmiş. Türk sanatçılar için “Kimlikleriyle ilgili sorunları var,” diyor Graf. “Anadolu’nun sembolleri ve formlarını kullanırlarsa ‘oryentalist’, ‘kitsch,’ veya hatta ‘faşist’ diye nitelendirilebiliyorlar.” Kültür uzmanı ayrıca Türk sanatçılarının hat gibi “İslami sembolleri” kullanmaktan “dinci” olarak yaftalanmamak için özellikle kaçındıklarını ekliyor.
Bunun sonucu, Dr.Graf’a göre şu ki, Türk sanatçılarının çoğu Batı’nın kötü birer kopyacısı haline gelmiş durumda. “Çok az sayıda sanatçı var ki ‘Türk’ olarak ayırt edilebilsin…”
Dr. Graf haklı, ve parmak bastığı nokta Türk toplumundaki derin bir yaranın sadece bir ucuna temas ediyor: Bu ülkedeki elitlerin birçoğu Batı hayranıdır, kendi geleneğinden ya uzaktır, ya da kavgalıdır.
Başörtüsünü doğru anlamak
Ne söylediğimi anlatabilmem için, bir gün beni ofisimde ziyarete gelmelisiniz. Çalıştığım süslü binanın etkileyici bir girişi var. Duvarlarda ve koridorlarda güzel sanatların birçok çeşidini görmek mümkün. Bu sanat çalışmalarının gören biri, bu binanın , çoğunluğu Müslüman ve büyük Osmanlı imparatorluğunun varisçisi bir ülkede olduğuna inanmakta güçlük çeker. Aslına bakarsanız, en azından bir düzine antik pagan idolleri ile dolu bu bina daha çok İslam öncesi bir panteonu andırıyor.
Bu tip şeyler tabi ki olağan- insanların kültürel seçim hakları var- ama geleneksel insanlara karşı bir küçümseme ve ayırım sergilemediği sürece. Ne yazık ki Türk elitlerinin arasında görülen tam olarak bu… Kendi kültürel evrenlerinde, geleneksel İslam’ı yansıtan her şeyi idiotik, karanlık ve tehdit olarak algılıyorlar. Dindar insanların devlet tarafından baskı görmesini hararetle destekliyorlar- ve hatta daha da fazlasını arzu ediyorlar.
Hatta duyarlı insanlar bile resmi ideolojimizin seküler köktenciliğini savunurken irrasyonel bir hale gelebiliyorlar. Örneğin köşe yazarı arkadaşım Sayın Bekdil’I ele alalım. Dünkü makalesinde, İslami başörtüsünün kampüslerde ancak “Siyonist/Hristiyan/Budist/ateist semboller” de Kabul edildiği taktirde özgür olabileceğini söylüyor. İlk bakışta, tamamen haklı: Bir sembol özgürse, diğerleri de olmalı. Fakat Sayın Bekdil’in atladığı şu ki “Siyonist/Hristiyan/Budist/ateist semboller” zaten serbest. Türkiye’de bunların kampüste giyilemeyeceğine dair herhangi bir kanun veya yasal karar yok. Ama Anayasa Mahkemesinin İslami başörtüsünü yasaklayan bir kararı mevcut. Ne zaman Meclis yasağı kaldırmak için bir şeyler yapmaktan bahsetse- ki toplumun yaklaşık yüzde sekseni yasağa karşı- jüristokrasimizin yılmaz gardiyanları hemen ikazlarda bulunmaya başlıyorlar. Arkalarında da son care olarak askeri bulundurmayı hiç ihmal etmiyorlar.
Eğer Sayın Bekdil “Siyonist/Hristiyan/Budist/ateist semboller”e karşı bir sosyal hoşgörüsüzlükten bahsediyorsa gerçek bir probleme değiniyor doğrusu. Toplumda ultra-muhafazakar veya ultra-ulusalcı gruplar bu “yabancı” sembollere hoşgörüsüz bakıyor, hatta karşısında yer alıyor (Aynı sosyal hoşgörüsüzlük, farklı gruplarda, başörtüsüne karşı da gösteriliyor.) Fakat toplumdaki hoşgörüsüzlükle, devletin ayrımcılığı arasında çok büyük bir fark var. Bu, demokratik bir sistemde neo-Nazi gruplarının bulunmasıyla, Nazi rejimi altında yaşamak arasındaki kadar bariz bir fark.
Farkı kaçırmak için, kendine-düşman-Türk olmak gerekiyor. Geleneğinizinden tüm kalbinizle, ruhunuzla ve aklınızla nefret etmeniz gerekiyor. Ancak bu şekilde devletin bu haksız muamelesini destekleyecek kadar illiberal hale gelebilirsiniz.
Kişisel bir problem
Dini özgürlüklere bu şiddetli karşıtlıklarının yanında, kendine-düşman Türkler Türk toplumunda iki ciddi problem yaratmışlardır. İlki, dindar muhafazakarların modernleşmelerini geciktirmeleridir. Uzun zaman, kendilerine baskı yapan seküleristlerin, modernitenin doğal ürünleri olduğunu düşünüp, modernizme karşı olmuşlardır. Batı’ya kapılarını kapatmışlar ve İslami saadet asrının yeniden gelmesini umut edip durmuşlardır. Bu durum 1980′lerden beri değişiyor, çünkü muhafazakarlar bizdeki sekülerist zorbalığın Avrupa Birliğinden çok Kuzey Kore’ye benzediğini ve Batı demokrasilerinin, umut ettikleri tüm dini özgürlükleri kendilerine verebileceklerini farkettiler. AKP iktidarını ve AB sürecini başlatan da bu farkındalıktı.
Avrupalılar tarafından atılan yanlış adımlar, örneğin Avrupa İnsan Hakları mahkemesinin Türkiye’deki başörtüsü yasağını destekleyen aptalca kararı büyük hayal kırıklığı yarattı. Ama yine de, muhafazakarlar, Kophenag kriterlerinin, Kemalist Ankara’nınkilerden çok daha iyi olduğunu düşünüyorlar.
Kendine düşman Türklerin ikinci problemi ise fazlaca ironik. Zihin yapıları o kadar katı, sığ ve kibirliler ki, kendileri tek başına Türkiye’yi sevmemek için bir sebep teşkil ediyorlar. İtiraf etmeliyim ki kişisel olarak uzun süredir bundan muzdaribim. Yakında tamamen kendine düşman bir Türk olursam, beni mazur görün. Bu travmanın sorumlusu orjinal kendine-düşman-Türkler olacaktır.
… Bu makale ilginizi çektiyse…
Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”
Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.
Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.
2 [?]


