RSS Feed for This Post

Atatürk’ü istismar edenin kamuflajı !

20080528_derindusunce_org_ataturk_istismari.JPGBir zamanlar (70′lerin ikinci yarısında) Türkiye’de ‘sol’ önemli bir güç iken, hatta solcu olmayanları ciddi bir şekilde panikletirken, orta yaşlı bir tanıdığım (adı Ahmet olsun), beni solculuğumdan vazgeçirmek için, heyecan ve korku içinde, “Bak, derdi, şu İstanbul’un gecekondu mahallelerine, tepelerine bak… Orada yaşayanların hepsi komünist; bir gün o tepelerden son sürat öyle bir saldıracaklar ki, bizde ne mal bırakacaklar ne namus… Kimlere hizmet ettiğini iyi düşün!” Bunları söylerken, o kadar çok ciddiydi ve inanıyordu ki, adeta o tepelerden yokuş aşağı son sürat inen gözü dönmüş bir güruhun, ellerinde baltalarıyla her an kapıdan içeri dalacağı zannedilebilirdi.

Dediği olmadı. O gecekondularda oturanlar, o mahallelerin çocukları, üniversitelerdeki gençler, yokuş aşağı falan inmediler; ama son sürat birbirlerine girdiler. Onların hepsinin üzerine kontrgerilla, 12 Eylül’cüler, bilûmum darbeciler çöktü.

Ahmet’in duyduğu türden bir korku ve nefreti ondan önce de görmüştüm, daha sonra gene gördüm. Ama korku ve nefretin sabit kalıp; korku ve nefret nesnesinin ise çok kolayca değişebilir olduğunu gene bu tanıdığım sayesinde yaklaşık bir on yol sonra öğrendim. 80′li yıllardı ve güçlü olma sırası ‘islamcı’ hareketteydi. İslamcılığın yarattığı ‘panik’ yavaş yavaş yükseliyordu. Orta yaşını aşmakta olan Ahmet benim gene “yanlış yerde” durduğumu, “islamcıların ekmeğine yağ sürdüğümü” anlatırken, panik ve korkuyla yeni bir ‘tepeler’ kabusunu bir sinema filmi gibi gözlerimde canlandırdı. Adeta ‘erken uyarı sistemi’ gibi çalışan Ahmet “Şu İstanbul’un çepeçevre tepelerini kimlerin kuşattığına bak, dedi, bunların hepsi şeriatçı… Hazır oldukları bir gün yokuş aşağı saldıracaklar ve kör testerelerle bizi doğrayacaklar!”

O bunları anlatırken, gözümde canlanan görüntü Amerikan filmlerindekine benzer bir şeydi. Tepelere dizilmiş kızılderililer güneş bir mızrak boyu yükseldiğinde korkunç çığlıklar atarak vadideki beyaz adamın bembeyaz ailesiyle yaşadığı çiftliğe saldırırlar… Vahşi ve kötü kızılderililer temiz ve masum beyaz ailenin kutsal mülkiyetini mahvu perişan ederler. Herhalde onun da kafasında canlandırdığı buna benzer bir şeylerdi. Daha sonra kendisini fazla görmedim ve fikir ve korkular seyrini çok fazla izleyemedim. Ama açıkçası İstanbul’un çevre tepelerini kuşatan ve her an yokuş aşağı zincirlerinden boşanmış gibi koşarak saldıracak olan Kürtler senaryosu olup olmadığını hep merak ettim.

Ahmet’in iki farklı dönemde, iki farklı siyasal tezahüre karşı yaşadığı korku ve nefret aslında ‘aynı insanlara’ karşı duyulan korku ve nefretti. Ahmet onları sadece ‘komünist’ ya da ‘şeriatçı’ olarak görüyordu. Bu yüzden hep aynı tepelere bakıyor, oradaki insanları farkediyor ama o tepelerde yaşayan insanların kendilerini anlatmak için kullandıkları dilin arkasındaki sınıfı ve insanları göremiyordu. Çünkü onun içinde bulunduğu ve pozisyonunu koruma dürtüsüyle yaşayan orta ve üst sınıfın en bariz özelliği tam da kendini sınıf olarak görmemesi… Adeta statükonun muhafazası için kendini sınıf dışında her türlü kültürel tezahür ve yaşam tarzıyla ifade edip, tanımladığı için, kendi sınıf çıkarlarına halel getirebilecek olan “tehlikeli sınıfları” da kültürel tezahürleriyle etiketleme eğilimi taşıyor. Bu tehlikeli sınıflar “komünist”, “Kürt”, “şeriatçı”, “Ermeni”, “kıro” vb. gibi çeşitli etiketlerle stereotipleştiriliyorlar. Tabii, bu eğilim bizzat benim tanıdığım Ahmet ve Ahmet gibilerin süper entelektüel keşifleri, kızılderilileri malzeme yapan Amerikan filmlerinden derledikleri imgelerle ortaya çıkmıyor. Sadece, taklit ediyorlar; okulda, askerde dinledikleri iktidar söylemini taklit edip, o söylemin taşıyıcıları ya da havarilerine dönüşüyorlar…

Tabii ki, bu Türkiye’ye özgü bir durum değil. Hiçbir yerde muhafazakar orta sınıflar, korkularını ‘sınıf’ olarak ifade etmediler. Onların en önemli hegemonik payanda oldukları siyasal ve sosyal düzenlerin en güçlü sınıfları, yöneticileri de kendilerini sınıf olara ifade etmediler. Şili’nin darbecileri, egemenleri ve orta sınıf muhafazakarları da Salvador Allende’ye karşı kültürel olarak saldırdılar. Bugünlerde Kanal 24′te yayınlanan ve Şili’de askeri darbeyi iki farklı sosyal sınıfa ait çocuğun ilişkisi aracılığıyla anlatan Machuca adlı nefis filmde örneklendiği gibi, Allende’nin alt sosyal sınıflar lehine yaptığı düzenlemelere karşı çıkıp, darbeyi destekleyen burjuvalar ve orta sınıfların dilinde, altta kalanlar “komünist papazlar”, “bitliler”, “pislikler” gibi etiketlerle taltif ediliyorlardı.

Bu tuzukuru sınıflar için tehlike taşıyanların kalabalık olması da gerekmiyor. Küçücük bir azınlık da ‘erken uyarı sistemi’ne sahip bu sınıfların korku dilini harekete geçirebilir. Çünkü sayıca az olsa da, o toplumun zihinsel konforunu bozabilecek sesleri çıkaran bir azınlık, değişmemeyi şiar edinmiş bu muhafazakar sınıflar için, bizzat sınıfsal dengenin ve güç ilişkisinin ortadan kalkması demektir. Gayet modern, çağdaş ve de solcu görünen orta sınıf ürünü bay ve bayanların Ermeni meselesi karşısında “Nerden çıktı efendim bu Ermenilik falan? Bizim zamanımızda yoktu böyle şeyler!” gibi hezeyanlara kapılmaları da bu yüzdendir.

Ancak, orta sınıflar için bu türden ‘denge bozucu’ kültürel tezahürler, bildiğiniz gibi son yıllarda, geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğinde çok arttı. Adına ‘postmodern durum’ denilen bu yeni zamanlar, gene bildiğiniz gibi generallerimizi de yakından ilgilendiriyor. Geçtiğimiz günlerde, her konuda fikir (ya da ‘en doğru fikir’) sahibi olan generaller, postmodernizme karşı savaş açtılar… Onlar modernizmi savunuyorlar. Onlar modernler, modernistler… Tabii, modernizmi savunduklarına göre, buna bağlı ve doğal olarak laiklik kavramına da sonsuz bağlılıklarını sık sık, her fırsatta dile getiriyorlar… Ortalıkta dindarlığın, islamcılığın laikliği tehdit etmesi bir kenara, bizzat ‘laikçilik dini’nin laikliği giderek daha çok tehdit etmesi söz konusu olsa da, bu çok mühim değil; mühim olan modernizme uygun bir biçimde laiklik retoriğini tekrarlamak… Tabii ki, ulusal kimliğe, bütünlüğe vurgu yapacaklar; bu şekilde dile gelen birlik beraberlik anlayışı da modernizmin şunun şurasında birkaç yüzyıllık bir ürünü…

Generaller postmodernizme karşı modernizmi savunuyorlar. Bu yüzden sık sık ‘ulus’, ‘laiklik’ vb. retoriğini devreye sokuyorlar. Bunu yaparken, mümkün olduğu kadar ‘entelektüel olarak birikimli’ bir görünüm sunuyorlar. Yani onları bu halleriyle düzenin, statükonun düz bekçileri olarak algılamamamız bekleniyor bizden. Yani ideolojik ve siyasal kavgalara gerek yok; bize akademik olarak ‘doğru’ bir bilgi sunuyorlar… Ama generaller ya da generallerin mutfağında modernizm-postmodernizm kitaplarını karıştırıp, konuşma hazırlayan danışmanların ciddi bir eksiği var. Eğer sınıf korkularınızla hezeyanlarınızı yansıtmıyor ama entelektüel bir faaliyet olarak modernite meselesiyle ilgileniyorsanız, modernitenin sosyal sınıflardan, sınıf çatışmalarından bağımsız olmadığını bilmeniz gerekecek… Modernitenin tezahürleri olarak öğrendiğimiz bütün kurumlar, sınıf çatışmalarından bağımsız çıkmadılar ortaya. Medenileşmek denilen olgu burjuvazinin kendi kültür kodlarını ‘öğretmesinden’ başka bir şey değildi. Ulusal kimlik diye ezberlediğimiz taze yapıntı kimliğimiz, burjuvazinin ulusal piyasasından bağımsız değildi.

O zaman generallerin ‘postmodernizm eleştirisini’ en hafif tabiriyle, fazla ciddiye almayıp, bizim tanıdık Ahmet’le aynı kefeye koyabiliriz. Bizim Ahmet’in sosyal sınıflardan bahsetmesi mümkün değildi; okuduğu gazetelerde çok fazla sınıf kelimesi bile geçmiyordu zaten… Belki Reina veya başka bir kulübün kategorisi anlamında ya da uçakta ‘business class’ söz konusu olduğunda ‘sınıf’ mevzuuyla karşılaşıyordu… Ama esas olarak, o sadece sınıfsal korkularıyla yaşıyordu.

Generaller de sınıf korkusuyla yaşıyorlar. Generallerden medet umanlar da sınıf korkusuyla yaşıyorlar. Ama onlar da sınıflardan bahsetmiyorlar ve ‘kültürel kimlikleriyle’ konuşuyorlar.

Modernizmin çok ciddi bir boyutunu atladıkları için, atlamayı tercih ettikleri için, paradoksal bir biçimde, onlar da sonuç olarak ‘postmodern’ler… Sınıftan haberi bile olmayan ya da (entelektüel kalıba girdiklerinde) yokmuş gibi konuşan ve davranan bu kesimler tamamen kimliklerle yaşıyorlar. Ancak postmodern cemaatlerden bir farkları var; bir çok yeni zaman cemaati gettolarından çıkıp, interkültürel cemaatler inşa ederken, bu postmodernizm düşmanı taze postmodernler içlerine ve dillerine daha fazla kapanıyorlar…

Çağdaşlık denince mangalda kül bırakmayan, Atatürk’ü her mevzularına malzeme yapan, Atatürk’ü siyasete alet eden, bu vesileyle takıye yapanların bahsetmedikleri ama yaşadıkları bir sınıfsallık var. Fransız devrimi, ya da Rus devrimi öncesinde olduğu gibi, Şili’de Salvador Allende’ye karşı darbeci generalleri destekleyen burjuvaların ve orta-üst sınıfların “ayak takımı”na baktıkları gibi, bizim çağdaşlarımız da yükselen ve sesini duyuran her kesime mideleri bulanarak bakıyorlar. Bu ayak takımının nasıl adam olduklarına kafaları basmadıkları için tahammül edemiyorlar.

Bunlar sınıftan bahsetmeyi unutan, derslerini yeteri kadar çalışmamış ‘modernler’… Ancak, bir de sınıftan bahsetmeyi amentü gibi benimsemiş olanlar var… Onlar da sınıf vasıtasıyla kendi cemaatlerini konsolide ediyorlar. Adeta bir şifre ya da kodlanmış bir dil haline dönüştürdükleri jargonlarıyla sürekli ‘sınıf’tan bahsedip, sınıfı bir cemaatin etiketi, adeta bir ‘ihanetölçer’ güç aygıtı haline dönüştürüyorlar. Sonuç olarak onlar da ‘postmodernler’ aslında… Onlar da zamanın havasına uygun cevap veriyorlar…

Yeni zamanlarda, tam da bütün bu kimlikler sınıf gerçekliğini örtüyorlar. Ait olunan sınıfı yani; aşağıda ya da yukarıda… Ya da sahip olunan kültürel kimlik ya da içine girilen cemaat aracılığıyla seçkin sınıfların yardakçısı, koltuk değneği haline dönüşmek mümkün olabiliyor. Ya da tam tersi… Kültürel kodlarına sahip çıktığınız bir toplumsal kesimle birlikte alt sosyal sınıfların ‘sınıf mücadelesi’nin içine girebiliyorsunuz.

Evet, sınıftan bahsetmek lazım. Ama kuru kuru bir sınıftan değil; renkleriyle, kültürel olarak aşağılayan ya da aşağılanan halleriyle sınıftan bahsetmek lazım… Artık kimin yanında olduğunuzu sadece mangalda kül bırakmayarak, esip gürleyerek, slogan atarak hamasi nutuklar çekerek ilan edemiyorsunuz. Bu hiç bir işe yaramıyor. Bırakın, ulus, sınıf ya da başka bir kimlik adına konuşmayı, desteklediğiniz insanların adlarını tek tek sayarak davaya çağırsanız bile bir işe yaramıyor.

Belki en fazla bu bağırtılar, kendi kendinizi kandırmaya yetiyor. Miting kortejleri köprülerin altından geçerken, slogan atanların seslerinin daha çok çıkması gibi, bu sadece mitingin belli ve küçük bir diliminde güçlü akustik etkisi yaratıyor; hepsi o kadar…

2 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 4 Yorum

  2. Yazan:PirMuhammed Tarih: Eyl 14, 2008 | Reply

    maalesef tek adam kutsamacılığının zirvede olduğu dönemlerden birini yaşıyoruz. aslında kimsenin atatürk ya da rejimle bir sorunu yok. sorun; kendi zihniyetini, kendi görüşlerini olur olmaz rejim diye dayatanlardan kaynaklanıyor.

    atatürk’ün askeri ve siyasi dehasının olduğu
    gerçek. yaptıkları da ortada. kimse bunlara itiraz etmiyor. fakat atatürk’ün yaptığı herşey doğru olacak diye bir kaide yok. örneğin dil devrimi, maalesef, aşağı yukarı 1000 yıllık birikimi çöpe atmıştır. burada arapçayı övme türkçe’yi küçümseme çabası içinde değilim. ki zaten arap harfleri kullanılıyor olsa da, kullanılan dilin yine türkçe olduğunu hatırdan çıkarmamalıyız.

    öte taraftan cumhuriyetimizin 85.yılını kutlamaya yaklaştığımız şu günlerde ve bundan öncesinde yaşanılan rejim tartışmalarında gördüğümüz gibi; atatürk’ün ortaya koyduğu, fakat onu takip edenlerce ideolojiye dönüştürülen şeylerin bütününün, toplumun önemli bir kesimi tarafından kabul edilmemekte ve yapılan devrimlerin bir yerde başarısız oldukları ortada.

    kemalizm denilen şeyin sonsuza dek ülkenin ideolojisi olarak kalacağını söylemek, çok saçma, gerçeklere tamamen aykırı ve hiçbir dayanağı olmayan batıl bir tahayyülden ibarettir.

    madem konumuz atatürk dinden bahsetmemek olmaz, değil mi? zaten atatürk ile ilgili her tartışma ve tespit, belli bir noktadan sonra dine dayanır. filmin koptuğu noktada ise, sorun ne atatürk’tür ne de dindir. hep söylerim: biz kültürsüz bir milletiz (bu tespiti ahmet turan alkan da yapmıştı). tartışmanın adabına uymaksızın, sadece tarafgirlik ile hareket etme veya duyduğu,gördüğü herşeyin doğru olduğuna (özellikle konu atatürk ise) kesinlikle inanma hastalığı var çoğumuzda. ben atatürk’ün imanı ile ilgili birşey söylemeyeceğim. bu tamamen onun meselesi çünkü. fakat yaptığı veya yazdığı birtakım şeylerin tamamiyle islam’a muhalif olduğunu herkesin bilmesi gerekir.örneğin ezan. ezan dünyanın her yerinde arapça okunur. bu islam’ın bir şeairidir (işareti,alameti). siz bunu kalkıp Türkçe yapıyorsunuz. bu islam’a karşı devrim olmuyor da, arapça aslına çevrilince mi karşıdevrim oluyor? peki 1000 yıldır bu ezanı arapça okuyan ve dinleyen milyonlarca insan aptal mıydı? hiç sanmıyorum. ayrıca cumhuriyet döneminde, çoğu caminin kapatıldığı veya ahıra çevirildiği ile yüzleşmek neden bu kadar zor geliyor? ayasofya’nın kapatılması meselesinden bahsetmeyeceğim. fakat caminin vakfiyesinde, fatih sultan mehmet’in bu camiyi kapatana lanet okuduğu bir gerçek.

    afet inan imzasıyla yayınlanan o meşhur kitapta (Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları) yazılanlar ise ortada. “Hz.Muhammed (asm)”‘e “Muhammed” diye hitap edecek, hatta bundan daha vahimi “arapoğlu” diye bahsedecek bir düzeysizlik var:

    “Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilâkis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü, Muhammedin kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde, şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu.

    Bu Arap fikri, ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammedin dinini kabul edenler, kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah kelimesinin, her yerde yükseltilmesine hasretmeye mecburdurlar. Bununla beraber, Allaha kendi milli lisanlarında değil, Allahın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, Allaha ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar, ne yaptığını bilmeksizin, adeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuranı ezberlemekten beyni sulanmış, hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince karışık, cahil hocalar ağzıyla, ateş ve azap ile müdhiş bir muamma halinde kalan, dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler. Bir taraftan Arapları zorla emirleri altına aldılar, bir taraftan Avrupada Allah kelimesinin ilâhî parolası altında Hıristiyan milliyetleriylerine ilişmeyi düşünmediler. Ne onları ümmet yaptılar ne de onlarla birleşerek bir kuvvetli millet yaptılar. Mısırda, belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler, hırkasıdır diye bir palaspareyi, hilafet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular, halife oldular. Gâh şarka, cenuba, gâh garb veya her tarafa birden saldıra saldıra, Türk milletinin Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlarını, benliğini unutturacak Allahla mutevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet vermeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadete öldükten sonra ahirette kavuşacağını vat ve temin eden dini akide ve dini his, millet uyandığı zaman onun şu acı hakikati görmesine mani olamadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin ahiretteki saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek ahiret hayatına kavuşmak telkin eden dini hissi; dünyanın acısı duyulan tokatıyla derhal, Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Türk vicdanı umumisi, derhal, yüzlerce asırlık kudret ve küşayişiyle, büyük heyecanlarla çarpıyordu. Ne oldu? Türkün milli hissi, artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk, cenneti değil, eski, hakiki büyük Türk cedlerinin mukaddes miraslarının son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milliyetinde bıraktığı hatıra…“

    bunlar atatürk’ün kaleminden çıkan şeyler. ne benim ne de bir başkasının uydurup servis ettiği şeyler değil. can dündar’ın yazısından aldığım bu satırlardan sonra, yine can dündar’ın bir başka yazısındaki tespitle devam edelim:

    Din meselesine gelince…
    İlk Meclis’in dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğru… Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Atatürk’ün düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş.

    bu yazının tamamı burada:

    http://www.milliyet.com.tr/2006/10/30/yazar/dundar.html

    ki gelen her genelkurmay başkanı’nın dinin referans alınmayacağını söylemesi, öte taraftan bir cumhurbaşkanının şarkı içinde geçse bile Allah demekten çekinmesi vb. şahit olduğumuz şeyler bence son alıntıdaki tespitin eseri.

    ayrıca hatırlayalım; atatürk’ü tanrı, anıtkabir’i kıble edinenler yok değil. en son cumhuriyet mitinglerinde okunan bir şiirde atatürk’ün, Allah tarafından bu millete gönderilmiş bir peygamber olduğuna vurgu yapılıyordu.

    neyse. bu mesele böyle uzar gider ve sonu yoktur.

    son söz: atatürk bahane sömürü şahane.

  3. Yazan:sadık Tarih: Eyl 14, 2008 | Reply

    İlginç bir yaklaşım doğrusu

  4. Yazan:Mustafa Akbas Tarih: Eyl 14, 2008 | Reply

    Atatürk iyi bir ilac olmus olsaydi belki bizde ellere benzerdik ama maalesef öyle degil.Insanlara Atatürk ne getirdi? Insanlara Komünizim ne getirdi? Rusyada halen zenginler zengin fakirler daha fakir. Seriat Irana ne geitrdi? Iranlilarin cogu ac ve orda insanlar serbest degil..hersey zorunlu yaptiriliyor. Sonucta Komünizm ,Seriat ve Kemalizm denilen rejimlerin arasinda bir fark yok, hepsi baski altinada uygulaniyor. Türkiyede olan Kemalizmden sadece elinde silah olan ordu ve Kemalist takimlar faydalaniyor…yoksa neden halkin %47 Kemalizimi istemeyen bir partiye oy versin.Kemalizim geri kalmisligin simgesidir.

  5. Yazan:Muzaffer Kazim Tarih: Eyl 19, 2008 | Reply

    Demokratik hakların kullanılması adı altında … ve Ulu Önder ATATÜRK’Ü yıpratma amaçlı yapılan eleştiri, söylem ve faaliyetlere karşı hassas olunmalıdır. Dikkat ediniz lütfen, kirmizi cizgiler asilmis burada.

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Derin Düşünce Grubu üyelerinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin