Bir Milliyetçinin Otobiyografisi - Mor Salkımlı Ev
By Tuncay Yılmazer on Eyl 8, 2008 in Milliyetçilik, Tarih
http://www.geliboluyuanlamak.com/ sitesinde yayınlandı.
Mor Salkımlı Ev , Osmanlı son dönemi ve Cumhuriyet döneminin en önde gelen münevverlerinden Halide Edip Adıvar’ın yaşamının Birinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar olan dönemini anlatan bir otobiyografi. Selim İleri’nin de kitabın sunuşunda belirttiği gibi “Mor Salkımlı Ev, yakın tarihimizin ruh iklimini anlamak, kavramak ve o iklimde yaşamak açısından eşsiz bir anı kitabı . Bu eserde Halide Edip kendi çocukluğunu , yetişme yıllarını, ilk yazılarını, ilk evliliğini eşinden ayrılışını ve tabi ki bizim açımızdan da son derece önemli olan Birinci Dünya Savaşı yıllarını anlatıyor. Yazar “Türkün Ateşle İmtihanı” adlı çok bilinen eserinde de olduğu gibi bu eserini de önce İngilizce yazmış. Ancak bu eserin de tam çeviri olduğunu söylemek zor. “Nasıl Sinekli Bakkal’ı ve hatıratımın birinci cildini önce İngilizce sonra Türkçe yazdımsa , hatıratımın 2. cildi olan ve 1918′den 1923′e kadar İstiklal Savaşı’nı da içine alan “Türkün Ateşle İmtihanı”nı da önce İngilizce sonra Türkçe yazdım. Bunların hiçbiri tercüme değildir, fakat bazı yerleri biraz kısa , bazı yerleri biraz uzun olmakla birlikte , öz itibarıyla aynıdır.”(s.5)
Halide Edip , 1884 yılında doğdu. Çocukluğu kitabına da ismini verdiği “ mor salkımlı ev”de geçti. “Çocukluk dönemimin aklımdan silinmeyen cumbalı eviydi, mor salkımlı ev. Yengemin de evi cumbalıydı ama o karşısındaki ev mor salkımları ile daha bir güzel daha bir özenliydi sanki. Baharın gelmesini iple çekerdim ve kış gelene kadar hep yengemin balkonunda oturup o evi seyretmek isterdim… Saatlerce, sıkılmadan…” Yaşadığı dönem bir imparatorluğun yıkılışı ve yeni bir devletin doğuşuna şahitlik ettiği sancılı yıllar. Anı kitaplarında objektiflik, ya da ilgilendiğiniz konularda her zaman doğru bilgi ya da ayrıntı beklemek zor. Özellikle söz konusu anılar yıllar sonra kaleme alınmışsa. Mor Salkımlı Ev’de de bu duyguları hissetmek mümkün. Hele hele annesinin ölümü, yüksek düzey bürokrat olan babasının tekrar evlenmesi , sonrasında teyzesini de ikinci eş olarak alması anılarında süratle geçilen bölümlerden. Zaten bu bölümlerin önemli bir kısmı 3.tekil şahıs ağzından anlatılıyor. Bu bölümlerde en çok andığı kişi tipik bir Osmanlı hanımefendisi olan Haminnesi ( anneannesi ) Eyüp Sultan’lı Nakiye Hanımdır. Mevlevi olan Haminne kimseye lakırdı söylemez, hiddet etmez, en kuvvetli itirazını yahut takdirini ‘yediği nane macununa bak’ diye ifade eder. Namazını kılar, orucunu tutar, fakat dinî gösteriş hiç yapmaz.( s. 11)
Sarayda görevli yüksek bir bürokrat olan babası kızının İngiliz terbiyesiyle yetişmesini istediği için , Halide Üsküdar Amerikan Kız Koleji’ne verilecektir. Okul yıllarının kendi düşünce hayatına olan etkilerini “kolejde bilhassa geceli olmak ve ayda bir kez eve çıkmak mebni muhitimin yeknesak ve ekseriyatla acı olan hakimiyetinden kurtardı. Talebe hayatının çeşitli olayları ve hayat tarzları daha serbest ve tabii bir şekilde şahsiyetimin inkişafına yol açtı” diye anlatacaktır. Halide Edip döneminin bir çok hemcinsinden oldukça şanslıdır. Filozof diye anılan Rıza Tevfik’den (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri ile birlikte Doğu’nun mistik edebiyatını dinleyecek sonradan evlendiği dönemin ünlü matematikçilerinden Salih Zeki’den de matematik dersleri alacaktır. Salih Zeki’yi pozitivist olarak niteler Halide Edip. İki oğlunun babası “pozitivist”(!) Salih Zeki’nin ikinci bir evlilik yapmak istemesi daha sonra ayrılmalarına yol açacaktır. 1899 yılında henüz çevirdiği J. Abott’ın “Ana” adlı eseriyle II. Abdülhamit tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirilir. 1901 yılında Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nden mezun olur.
Halide Edip’in Salih Zeki, Bey’le evliliğinde iki oğlu olacaktır. İkinci oğlunun adının Zeki Hikmetullah almasına rağmen ünlü Japon Amirale atıfla “Togo” diye çağırılması Japonların Ruslar karşısındaki 1905 yılındaki zaferinin Türk aydınlarını nasıl etkilediğine dair çarpıcı bir örnek diye düşünüyorum. Meşrutiyetin ilanı sonrası Burgazada’dan İstanbul’a indiğinde karşılaştığı manzara Halide Edip’i bir hayli şaşırtır:
“Ertesi gün İstanbul’a indim. Köprü üzerinde kadın erkek herkesin göğsünde kırmızı-beyaz kokartlar , bir insan denizi gibi bir taraftan öbür tarafa akıp gidiyordu. Yüzlerce yılın biriktirdiği yer nev’i gayz ve garaz ortadan kalkmış hatta şahsi veya cinsi iştiyakler de kayboluvermişti. Heyecan dalgası halinde geçen halkın içlerinden her nev’î kötülük , her nev’î çirkinlik birdenbire ilahi bir dezenfekteye tabi olmuş gibi idi. (s.147)
Halide Edip’te yazı hayatına girişinin bu günlerde başladığını belirtiyor. Ünlü şair Tevfik Fikret’in başında olduğu Tanin’in edebiyat , kadın hakları gibi konularda yazacak , özellikle muhafazakar çevrelerin tepkisini çekecektir. 13 Nisan 1909 tarihinde gerçekleşen tarihimizde 31 Mart Ayaklanması olarak bilinen olaylar sonucunda şehirde birkaç gün boyunca asayiş ortadan kaybolur. Tanin gazetesinin matbaası basılarak dağıtılır. Halide Edip yakın dostlarından kara listede kendisinin de olduğunu öğrenince iki çocuğunu da alarak Mısır’a gidecek , kısa süre sonra da İngiltere’ye geçecektir. Orada İngiliz edebiyat çevrelerinden ünlü isimlerle de tanışır. 1909 sonlarına doğru İstanbul’a geri döner ve öğretmenlik ile müfettişlik görevlerinde bulunur.
Balkan Savaşı çıkmadan üç yıl kadar önce Yanya’da görevli babasına yaptığı bir ziyarette tanıştığı bir Türk subayının fikirleri dikkatini çekecektir:
“Yanya’da babamın evine sık sık gelen Sabit Bey adlı bir Türk zabitini tanıdım. Babamın iman ettiği İttihat ve Terakki’nin en çetin aleyhtarlarından biri olmasına rağmen , yine de babamın en yakın dostu ve arkadaşı idi. Onun bu İttihat Terakki düşmanlığı sırf yeni rejimin Arnavutluk’taki bir isyanı bastırırken gösterdiği kanlı şiddetten doğmuştu. Damarlarındaki kana ne karışmış olursa olsun Osmanlı İmparatorluğu Türk’ünün gerek adalet gerekse ölçülü bir insaniyet bakımından en güzel bir örneği idi. Zulümden olanca kudreti ile nefret ederdi. ………İşte Makedonya’da , Arnavutluk’ta bir bir Balkan Harbi’ne müncer olacak tohumları yeni rejimin diktiğini ilk defa o söyledi ve bunun üzerinde durdu. (s.183)
Gerçekten de Osmanlı İmparatorluğu yıllarca yönettiği milletler karşısında tam bir hezimete uğrayacak, özellikle Bulgar ordularının neredeyse İstanbul’a girme tehlikesi baş gösterecektir. Balkan Savaşları sırasında üyesi bulunduğu Teâli-i Nisvan Cemiyeti girişimleriyle hastanelerde hemşire olarak hizmet verir. Bu dönemde Halide Edip Türk Ocağı çevresinden Yusuf Akçura, Ziya Gökalp , Ahmet Ağaoğlu, Ömer Seyfettin gibi milliyetçi yazar ve aydınlarla tanışacaktır.
Balkan Savaşı’nın Osmanlı aydınları ve halka olan etkisini Halide Edip şöyle belirtiyor:
“Garbın Türkiye’deki Müslüman Türklerle , herhangi cinsten Hristiyanları bu suretle ayırt etmesi Türkiye’deki milliyetçilik hissinin ölçüyü aşan feveranının başlıca sebeplerinden biri olmuştur. Adeta Türklerin bazılarına kendilerinin intihap edilmemesi , ancak aralarında Müslüman ve Türk olmayanları imha ile mümkün olabileceği hissini şuuraltı olsa dahi aşıladı. (s. 188 ) ( İfadedeki cümle düşüklüğü orijinal metindendir. T.Y )
Bu ifadelerin birkaç yıl sonra savaş sırasında gerçekleşecek Ermeni Tehciri kararına atıfta bulunması açısından önemli olduğunu düşünüyorum.
“Ben milliyetçiliği muhabbetle karşılıklı bir anlayışla dolu bir ülke yaratacak zannetmiştim. Fakat milliyetçiliğin ölçüsünü kaçırdığı zaman yer yer insanları birbirini boğazlamaya, yer yüzünü bir salhaneye ( mezbahaya ) döndürdüklerini gördüm. Mamafih herhangi ölçüsünü sağ yahut sol ideoloji de milliyetçiliği gölgede bırakacak daha kanlı feci bir dünya yarattılar.” (s. 216)
Felaket günleri birbirini kovalayacak, idareyi darbe ile ele geçiren İttihatçıların yönettiği hükümet Dünya Savaşı’na katılacaktır. “Milletimin ve memleketimin istikbali tehlikede olmamak kaydıyla ben daima harp aleyhtarıyım. Fakat harbe girdikten sonra o günlerin millet olarak hayatımızda bütün zaman için bir şeref , aynı zamanda tarihimizin nişan taşlarından ve Gelibolu’nun insanüstü bir kudret ve fedakârlıkla müdafaasını da hiç unutamam.” (s.218)
Halide Edip, 18 Mart saldırısı öncesi İttihat Terakki ‘ye yakın aydınların aralarında nasıl bir yol izleyeceklerine dair tartışmalar hakkında pek bilgi vermiyor. Yahya Kemal’in anılarında bu konuda bir hayli tartışma yaşandığını bir grubun İstanbul’da kalmak bir grubun ise gitmek taraftarı olduğunu, ayrıca Halide Edip’in milliyetçilik anlayışının diğerlerine pek uymamamsı nedeniyle şiddetli tenkit edildiğini öğreniyoruz. Söz konusu toplantılarda milleti oluşturan unsurlar, din, dil, ırk konularında da şiddetli tartışmalar yaşandığı anlaşılıyor.
Halide Edip Hanım 1. Dünya Savaşı’nın tüm şiddetiyle yaşandığı dönemde Cemal Paşa’nın davetlisi olarak Suriye’ye gider. Paşa Şam, Beyrut gibi yerlerde eğitim kurumları açmak istemektedir. Görevi Arap çocukları eğitecek bir eğitim kurumu kurmak ve yönetmektir. Hamdullah Suphi bey’le birlikte yola koyulurlar. Halide Edip’in savaş sırasındaki savaşın yakıcılığıyla kavrulan bu bölgelerdeki Suriye, Lübnan ve Kudüs izlenimleri hayli önemli. Halide Edip, Cemal Paşa’nın bazı milliyetçi Arap aydınları idam ettirmesiyle Arap kamuoyunda oluşan nefreti bu yolla gidermeye çalıştığını belirtiyor.
Yahya Kemal Beyatlı Siyasi ve Edebi Portreler adlı eserinde Halide Edip’ten söz ederken Suriye’ye gidişini çok hoş karşılamaz:
“Burgaz’da birgün Halide Edip hanım yeni ve garip bir projeden bahsetti. Suriye’ye gideceğini orada çalışacağını , mektepler açacağını , benimde mutlaka beraber gitmemi hararetli bir lisanla söyledi. Suriye’ye gidemeyeceğimi söyledim. Çok ısrar etti. Kabul edemedim. ……………….. Anadolu bomboş dururken , yalnız Cemal paşa’nın muvakkat bir hükümranlığını tezyin etmek için bizi ve lisanımızı pek özlemeyen Suriye’de bir maarif fezeyanı , bahusus o felaketlerin ortasında , bir çok insanı acı acı gülümsetiyordu.” 1
Peki Halide Edip neden savaş günlerinde Suriye bölgesinde çalışmayı seçmiştir? Mor Salkımlı Ev’de bunun da cevabını buluyoruz:
“1916 yılının Eylül’ü harbin insanları ümitsizliğe sevkeden ıstırap ve sefaleti ile doludur. Muharrirlik hayatım bence o günlerde ehemmiyetini kaybetmişti. Bir satır dahi yazamıyordum. Eğer Müslüman kadınlarının çekilebileceği bir manastır hayatı bizde olabilse idi , mutlak çekilirdim. Her ne ise bu vaziyette her insan mutlak insaniyete elinden geleni yapmak ister. Benim için tek saha talim ve terbiye sahası olabilirdi. O hizmet sahasını bana Lübnan ve Arap diyarı açtı. Ayin Tura yetimhanesi’ndeki çocukların sayısı sekiz yüze çıkmış olduğunu, gerek orası ve gerekse Lübnan ve Suriye’de hazırlanmış plana göre mektep açma faaliyetini deruhte etmemi Cemal Paşa tekrar teklif ettiği zaman hiç düşünmeden kabul ettim. “
Cemal Paşa ile birlikte gezdikleri Ayn Tura yetimhanesinde ise aralarında tartışma çıkacaktır. Nedeni ise Cemal Paşa’nın buradaki Ermeni yetimlere Türk ve Müslüman ismi vermesidir. Halide Edip Hanım ise buna karşı çıkar. ( s.253 ) Plana göre Beyrut’ta bir öğretmen okulu açılacak , Lübnan ve Şam’da iki yatılı okul kurulacaktı. Halide Edip hem yetimhanenin hem de bu okulların müfettişliğini yapacaktır. Halide Edip savaş öncesinden orada kalan Fransız uyruklu rahibeleri de kalmaları için ikna edecek, ancak rahibeler için Fransız tarafına casusluk yaptıkları iddiası zor durumda bırakacaktır. (s.257) Bu arada kendi milliyetçilik anlayışının bir noktasını da şöyle özetler: Dar görüşlü olmamak şartıyla milliyetçi olan herkes her imparatorluğun müşterek dili ve kültürü ile beraber kendi cinsi ve ülkesine mahsus kültür ve dili öğrenmesi icap ettiğine inanır zannediyorum. S.258
Bence hatıraların en önemli bölümlerinden birisi Kürt, Ermeni Arap ve Türk yetim çocukların birlikte yaşadığı Beyrut’taki Ayn Tura yetimhanesi. Halide Edip ilk geldiği günlerde yetimhanenin bakımsız halini çarpıcı örneklerle anlatırken aynı zamanda farklı milletlerden çocukların birbirlerine nasıl düşman olduğunu da anlatıyor:
İlk günlerde -şimdi örücülükte en ileri olan- iki Kürt çocuk başları beyaz sargı ile bana gelmişler, ve :
- Biz Şam’a gitmek için izin istiyoruz, demişlerdi.
- Niçin gitmek istiyorsunuz?
- Ermenileri öldüreceğiz.
- Niçin öldüreceksiniz?
- Anamızı babamızı Ermeniler öldürdü. Buradaki Ermeni çocuklar bize hergün dayak atıyorlar.
- Babanızı, ananızı öldürenler buradaki çocuklar değildi. Hem onların anasını babasını başkaları öldürmüş.Şimdi bana başınızın nasıl yaralandığını söyleyiniz.
Söylemediler. Hastaneye gönderdim. ( s.265)
Ancak zaman içerisinde herşey düzelecektir. Öyle ki iki ay kadar sonra aynı çocuklar Ermeni çocuklarla dokuma tezgahında birlikte çalışacaklar, can ciğer arkadaş olacaklardır.
Ünlü Ermeni müzisyen Vedi Sabra Halide Edip ‘in Yusuf Peygamber ve kardeşlerini konu alan Kenan Çobanları adlı oyununu bestelemek ister. Bu müzikli oyun cepheden yenilgi haberlerinin geldiği, çevrede açlığın kol gezdiği kısacası savaşın en zor koşullarının yaşandığı bir dönemde yetimhane öğrencileri tarafından tam 13 kez sahneye konacaktır. Mart 1918′de diğer mektepler de kapanır. Halide Edip “Allah’a ısmarladık Lübnan ve gelip geçtiğim Arap diyarları…” diye yazacaktır Mor Salkımlı Ev’in son satırları yaklaşırken.
Peki Halide Edip’in kitabının son bölümü olan Suriye anıları ikinci bir “Zeytindağı” olarak nitelenebilir mi? Belki evet. Ancak Halide Edip’in anılarını Falih Rıfkı’nın Suriye anılarına göre daha samimi bulduğumu belirtmeliyim. . Çok daha önemlisi Falih Rıfkı’da kendini hissettiren Araplara karşı ırkçı sayılabilecek bakış açısı Halide Edip’te yok. Bunun da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Öte yandan Birinci Dünya Savaşı sırasında Türk aydınları arasında görülen milliyetçiliğin de homogen olmadığını, ırkçılıktan daha hoşgörülü, diğer kültürlere de saygılı olanlara kadar geniş bir yelpazeye yayıldığını da görebiliyoruz.
( Falih Rıfkı’nın Zeytindağı adlı çalışması Tarık Suat Demren tarafından sitemizde daha önce değerlendirilmişti . )
Özetle bu eser Osmanlı İmparatorluğu son döneminin sosyal ve siyasi yönlerini “Mor Salkımlı Ev”in penceresinden Halide Edip’in gözüyle anlatıyor. Halide Edip gibi çok yönlü bir kişiliği sadece milliyetçilik konusundaki görüşleriyle tanımak tabi ki mümkün değil. Feminizm, Türk modernleşmesi , Doğu-Batı ilişkileri edebiyat üzerine düşünceleri vs. gibi konuları da çok daha derinlemesine incelemek gerekiyor.
2 [?]


















1 Yorum
Yazan:merve Tarih: Eyl 10, 2008 | Reply
yazının sonlarına doğru homojen yerine homogen yazmışsınız, gözünüzden kaçtı büyük ihtimalle..
gerçi homojen de türkçe bir kelime değil ama, yazılış biçimi açısından doğru en azından :)
mor salkımlı ev geçen günlerde okumayı düşünerek aldığım bir kitap, üzerine yazılmış bu yazıyı görünce çok sevindim. Bilgilendirici bir yazı olmuş ellerinize sağlık, en kısa zamanda kitabı da okuduğumda yazdıklarınız daha çok şey ifade edecek eminim..