Birlik ve Beraberliğe İhtiyacımız Yok
By Mustafa Akyol on Tem 27, 2008 in Demokrasi, Kemalizm, Militarizm, Milliyetçilik

Dünya hızla değişiyor, yeni olgular ve anlayışlar doğuyor. “Muasır medeniyet” hedefiyle ve “inkılapçılık” okuyla yola çıkmış bir Cumhuriyet’in bunlara gözlerini kapaması düşünülemez. Aksi takdirde Cumhuriyet bizzat kendi “temel nitelikleriyle” çelişmiş olur.Oysaki muasır medeniyetin 20. yüzyılın ikinci yarısında ürettiği kimi değerler, nedense bizim Cumhuriyet’imize pek uğramadı. Bazı aydınlarca benimsenmesi, toplumda belirli bir ilgi uyandırmasına karşın, devlet katında pek itibar görmedi. Bunların başında da “çoğulculuk” geliyor. Bir toplumda değişik siyasi ve felsefi fikirlerin, farklı dini ve etnik kimliklerin uyum içinde var olabileceğini, bunun “tek tip” toplumdan daha ideal bir yapı oluşturacağını kabul eden çoğulculuk düşüncesi, devlet katında kabul görmek bir yana “tehdit” sayılıyor.
Bu tehdit algısının en yalın ifadelerine muhtemelen bugünlerde duyacağınız ve zaten onyıllardır duyageldiğiniz bayram mesajlarında rastlayabilirsiniz. Devlet büyüklerimiz bu mutad mesajlarda bize sık sık “birlik ve beraberliğin önemi”nden söz ederler. “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan şu günlerde…” diye başlayan ve hepsi birbirine benzeyen nice konuşma dinleriz. Ardından “iç ve dış düşmanlara” yönelik uyarılar gelir…
Çoklukta Beraberlik Gerek
Ben tüm bu resmi ezbere aykırı bir şey söyleyeyim: Bizim “birlik ve beraberliğe” ihtiyacımız yok; “çoklukta beraberliğe” ihtiyacımız var… Türk toplumunun, farklı kimlikler, fikirler ve dünya görüşleriyle dolu bir “çokluk” olduğunu anlamamız ve “beraberlik” kültürünü bu gerçekliğin üzerine inşa etmemiz gerek. Bu kültürün anahtar kelimeleri ise “hoşgörü” ve “uzlaşı” olmak zorunda…
Türkiye’nin iç çatışmalarının çoğu, ilk baştan beri var olan ve dahası giderek de büyüyen “çokluk”u bir türlü kabullenemeyişimizden geliyor. Cumhuriyet kurulurken Kürt vatandaşların varlığını kabul edemedik ve onları “birlik”e zorlayarak, yani kendilerini inkar etmelerini isteyerek, aksi yönde bir tepkinin doğmasına neden olduk. Laikçi-dindar çatışmasında da aynı problem var: “Laikçi” denen kesimin ve özellikle de asker/sivil bürokrasinin toplum için belirlediği bir “meşru dindarlık dozajı” var; ideal bir vatandaşın bayramlarda tebrikleşmesi, oruç tutması, belki arada bir camiye gitmesi, ama bundan daha fazla dindar olmaması gerek. Hele de kılık-kıfayet konusunda “çağdaş” olmak zorunda. Yoksa “iç tehdit” haline geliyor. (Gayrımüslim olması da iyi değil; o zaman da “yabancı” oluveriyor.)
Öte yandan bazı dindarlar da din-dışı saydıkları yaşam biçimlerini tehdit olarak algılıyor, sokakta bira içen veya gece klübünde dans edenlere “ahlakımız elden gidiyor” diye tepki gösteriyorlar. Kollektif bir “biz”in varlığına inandığımız için, bu “biz”in içindeki her türlü farklı görüş ve yaşam biçiminin sonuçta hepimizi kendine benzeteceğini sanıyor ve bu korkuyla karşı-atağa geçiyoruz. Çok farklı görüşlerin, dindarlıkların ve din-dışılıkların bir arada yaşayabileceği, nedense aklımıza pek gelmiyor.
Dahası bir de bunu aklımıza getirenleri “kökü dışarda fikirlerle bizi bölmeye çalışmakla” suçluyoruz.
Oysa bu da yanlış… Müslümanlar açısından çoğulculuğun kökü hiç de “dışarıda” değil; Kuran’ın “Sizin dininiz size, benim dinim bana” ilkesini (109:6) veya sufilerin “kesrette vahdet” (çoklukta birlik) düsturunu hatırlamak yeterli. “Laikçiler” açısındansa sormak gerek: Eğer çoğulculuk “kökü dışarda” olduğu için kötüyse, sanki milliyetçilik veya laikliğin “kökü içerde” mi? Batı’dan gelen fikirleri, otoriter bir anlayışa uydurulabilirse sahipleniyor, özgürlükçü bir anlayışı zorluyorsa mı kötülüyorlar?
… Bu makale ilginizi çektiyse…
Türk milliyetçiliği birleştirir mi yoksa parçalar mı?
İllâ ki bir tutkal/çimento mu gerekiyor? Milliyetçilik tutkalı adil ve müreffeh bir düzene alternatif olabilir mi? Adaletin, hukukun hâkim olmadığı ortamlarda Türklerin kardeşliği ne işe yarar? Belki de Türk Milliyetçiliği diğer milliyetçilikler gibi yok olmaya mahkûm bir söylem. Çünkü var olmak için “ötekine” ihtiyacı var. Ötekileştireceği bir grup bulamazsa kendi içinden “zayıf” bir zümreyi günah keçisi olarak seçiyor. Kürtler, Hıristiyanlar, Eşcinseller, solcular…150 sayfalık bu kitapta Türk Milliyetçiliğini sorguluyoruz. Müslüman ve milliyetçi olunabilir mi? Türkiye’ye faydaları ve zararları nelerdir? Milliyetçiliğin geçmişi ve geleceği, siyasete, barışa, adalete etkisiyle. Buradan indirin.
“Bebek katili! Vatan haini!…” PKK terörünü lanetliyoruz ama devlet eliyle işlenen suçlara karşı daha bir toleranslıyız. “Kürtler ve Türkler kardeştir” diyenlerin kaçı “sen benim kardeşimsin” demeyi biliyor Zaza, Sorani, Kurmanci dillerinde? Ülkemizin terör sorunu ne PKK ne de Kürt kimliğiyle sınırlanamayacak kadar dallandı, budaklandı. Bazı temel soruları yeniden masaya yatırmak gerekiyor: (*) Kürtler ne istiyor? (*) İspanya ve Kanada etnik ayrılıkçılıkla nasıl mücadele etti? (*) PKK ile mücadelede ne gibi hatalar yapıldı? (*) İslâm ne kadar birleştirici olabilir? Töre cinayetlerinden Kuzey Irak’a terörle ilgili bir çok konuyu ele aldığımız 267 sayfalık bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirin.
Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu
Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor. Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.
Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu? Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk… Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini eğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda “gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…
Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”
Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.
Sitemizde siyasetten tarihe, kadın haklarından felsefeye, sanattan bilime kadar bir çok konudan bahsediyoruz. Ama zaman zaman da kendimizden söz ediyoruz. Derin Düşünce nedir? Sitenin geçmişi, geleceği, ortak projeler, yazar olmak isteyenlere öneriler, okunma istatistikleri… Derin Düşünce’nin bir kimliği, tarihi ve kendine has “yaşam” tarzı var. Eğer aramıza yeni katıldıysanız bu kitap “yöre halkına” kaynaşmanızı kolaylaştıracaktır ![]()
Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.
Maymunist imanla nereye kadar?
Evrim ve Big Bang gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları “filanca solucanın bölünmesi” veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? BİLİM DIŞINDA bir insanlık yoksa Aşk yoksa, Sanat yoksa, Güzellik yoksa ve Adalet yoksa Hayat‘ın anlamı nedir? Aşık olmak hormonal bir abartıysa, iyilik enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) BİLİM DIŞINDA, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki… Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve evrimciliğin etimolojik değeri … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. Buradan indirebilirsiniz.
2 [?]




