A’mâk-ı Hayâl
By T.Suat Demren on Tem 20, 2008 in Felsefe, Kitap, İslam
A’mâk-ı Hayâl’ i okudunuz mu?
Filibeli Ahmet Hilmi ‘nin muhteşem bir eseridir. Bir felsefî hikayeler dizisi diyebileceğimiz A’mâk-ı Hayâl, iyi bir eğitim görmüş, düşünen, arayan, gerçeğe susamış bir genç olan Raci adlı roman kahramanının şahsında bir mürîdin ’seyr-i sülûk’unu anlatır. Raci, Aynalı Dede lakablı, meczup görünümüne karşın kemal ve irfan sahibi bir rehberin manevi terbiyesi altında, gönül aleminin derinliklerine yaptığı yolculuklar neticesinde, alemde Allah’tan başka bir varlık olmadığını, bu alemin Allah’ın sıfatlarının tecellisi olduğunu anlar. (Tasavvufun bir yorumu) İnsan alemin özü, özeti, meyvasıdır. Alemin yaratılış amacıdır, Rabbinin halifesidir. Alemdeki her varlık, Allah’ın bir adının, bir sıfatının tezahürü iken, varlıkların sonu olan insan, Allah’ın tüm sıfatlarının tecellisine mazhardır.
Filibeli Ahmet Hilmi kitabın(1) girişinde “birkaç söz” başlığı altında şunları yazar:
Bu kitabı, gerçeği arama kaygısı taşıyan yürekler, hayatın sonuyla ilgili konuları seven insanlar zevkle okuyabilirler. Bir asırdır bu memleket ve millet çok Raci’ler yetiştirdi ve daha birçokları yetişecektir.
Okuyucularımıza sunduğumuz bu hikayeler -hikaye mi acaba?!- ilgi görecek olursa kendimizi mutlu sayarız. Çünkü bu hikayeye gösterilecek ilgi ciddi konulara ilişkin birer eğilimin bulunduğunu gösterir ki bu, değerli okuyucularımız için hiçte yadsınacak bir durum değildir. Bu büyük millette gerçeğin arayışı endişesiyle dolu binlerce duyarlı yüreğin mevcut olduğunu dost düşman herkes görmüştür.
Filibeli’nin bu temennileri boşa çıkmamış, A’mâk-ı Hayâl büyük ilgi görmüş defalarca baskı yapmış, halen de aynı ilgiyi görmeye devam etmektedir. (Sadeleştirilip kuşa döndürülmüş hali tabii..)
Raci, 4 yıl süren arayış, şüphe devrinden sonra iyice yorgun düşer. Bu dönemde sıkıntılarını dindirici etkisi nedeniyle kendisini eğlenceye vermiştir. Bu eğlencelerin geçici hazlarından sonra yine aynı aklî işkencelere maruz kalmakta ve kuşku denen canavar bütün benliğini, aklını, kalbini kavurmaktadır.
Yine bu eğlencelerden birinde, güzel bir bahar günü arkadaşlarıyla pikniğe gider. Gittikleri yerde başka insanlarda vardır. Güzel bir yer bulmak umuduyla dolaşırken iki hırpanî kılıklı adamın bulunduğu bir yeri beğenirler. Ve adamların 3-5 metre yanına malzemelerini koyarak, dinlenmeye çekilirler. Raci tesadüfen bu pejmürde adamların yanına düşmüştür. Adamlar aralarında konuşmakta, Raci de dinlemektedir.
Raci’nin anlatımıyla devam edelim(2):
“[…] Ellili yaşlarında görünen biri konuşuyor, daha genç olan dinliyor, bazen soru soruyordu. Konuşmalarından, önce deli olduklarına hükmettim. Gerçekten deliydiler. Ama delilerin meczup denilen türlerinden. İşin tuhaf tarafı, bu iki pejmurdenin delice konuştukları konular, beni oldum olası meşgul eden şeylerdi. Yaşlı olan genç deliye (gerçekte yalnız Allah’ın varlığının mevcut olduğundan bahisle/ TSD) şöyle diyordu:
[…] Zaten hiç ile hep, birin ta kendisi, bir şeydirler! Ama cahil kalabalıklar bir şeyi iki farklı adla anıyorlar!…”
Diğer konularda benzer şeylerdi. İyice şaşırmıştım. İster istemez söze karıştım “Tuhaf! Varla yok hiç bir olur mu? Örneğin ben şimdi varım, yarın yok olacağım. Bu ikisi arasında fark yok mu?” dedim. Deli başını çevirdi. Kahkayı bastı :
“Vay! Sen varsın ha?! Acaba var mısın?”
Bu önemli soruyu kendi kendime çok sormuştum. Bu soru yüzeysel bir bakışla anlamsız hatta alay konusu olarak görülebilir. Ama öyle değildir. Eğer varsam, neden yok olacağım? Yok olmayacaksam, ruhum baki mi kalacak? [..] Ve daha cevabını bulamadığım bir çok soru. Deli ekledi :
Ama ben varım. Çünkü hiçim ve yokum. Vücudum mutlaktır. Yok olma sınırlıdır. Mutlak olan vücuttur. Mevcuttur.”
Bundan sonra sustu. Hiçbir soruma cevap alamadım. Sonunda ısrarlı sorularımdan rahatsız oldu. Arkadaşına :
“Haydi gidelim, bu hayvan bizi zevkimizden alıkoydu.” dedi.
Kalkıp gittiler. Ne tuhaf! Perişan görünümlü bir deli, mükemmel tahsil görmüş bir insana hayvan diyebiliyordu!”
Daha sonra Raci bu düşüncelerle daha da tuhaflaşır. Süreki aynı soruları kendine sormakta aklen delinin ne demek istediğini bir türlü anlayamamaktadır. Piknikten sonraki ikinci günde kahvehane yolunda, her zaman geçtiği bir mezarlığın önünden geçerken, mezarlığın kapısının açık olduğunu görür. Mezarlığın içinde bir kulübe vardır. Terk edilmiş sandığı kulübenin kapısını açtığında içeriden eski püskü elbiseler giymiş birisi çıkar.
Elli yaşlarında olduğunu tahmin ettiği adamın başında yeşil bir takke vardır ki kırk elli ayna parçası yapıştılarak süslenmiştir. Birçok kumaş parçaları yamanarak yapılmış ve gökkuşağını andıran yırtık cübbesine de ayna teneke türünden şeyler dikilmiş, yapıştırılmıştır. Bu görüntüye gülmemek ele değildir. Ama bakışlarında o kadar hoş bir yumuşaklık ve alçak gönüllülük, çehresinde o kadar hüzünlü bir donukluk vardır ki Raci gülmediği gibi kendisine doğru bir adım atar.
Yine Raci’nin ağzından devam edelim :
“Kıyafetiyle tam bir tezat oluşturan bir ciddiyet içinde yavaş ve ahenkli bir sesle:
-”Safa geldiniz nurum, buyrunuz” dedi ve kulubesinden çıkardığı bir hasır parçasını yere serdi. Oturdum. Sırtımı kulübeye dayamıştım. Ön tarafımızda on beş kadar iri taşlı ve güzel sülüs yazılı mezarlar, sağ ve sol yanımızda sık dikilmiş ağaçlar bulunuyordu. Kulübenin sahibi bir kere daha içeri girdi, mangal işini gören bir çömlek getirdi. Bir daha girdi, eski bir cezve, iki fincan, bir ibrik, bir tütün tabakası, birkaç teneke kutu çıkardı. Kuru ot ve çerçöple yaktığı ateşe cezveyi sürdü. Tekrar :
“Safa geldiniz nurum! Nasılsınız, iyi misiniz?” dedi.
“Allah’a hamdolsun” dedim.
Adamın ciddiyetiyle kıyafeti arasındaki arasındaki tezat beni şaşırtmıştı. Tekrar söze başlayarak:
“Adınız nedir?” dedi.
“Ahmet Raci.”
“Ahmet Raci mi? -gülerek- “Beşeriyetin adını ellerinden almışsın nurum! İnsan türü o kadar çaresiz, zayıf ve muhtaçtır ki hayatını ricayla sürdürür. Raci demek, insan demektir.” dedi. Bu mükemmel sözler üzerine şaşkınlığım bir kat daha arttı. Merakla sordum:
“Sizin adınız nedir?”
“Benim adım çoktur, her yerde bir ad ve lakapla anılırım. Burada üzerimdeki aynalardan dolayı “Aynalı Dede” namıyla tanınırım. Ama istersen Adem Baba de.”
Bir süre düşündükten sonra kendimi daha fazla tutamayarak şöyle dedim:
“Azizim, kemal sahibi bir kimse olduğunuz ortada. Böyleyken kemalinizi bu garip kıyafetin altında gizlemenizin nedenini anlayamıyorum.”
“Cevabı çok basitir.” -Kahveyi pişirip fincanımı doldurduktan sonra konuşmasını sürdürdü-:
“Herkes süse meraklıdır. Birçoğu büyük paralar harcayarak türlü türlü elbiseler diktirir. Ben de bu tür elbiseden hoşlanırım.”
Aldığım cevap, akla uygun değildi. Kafamda tarttığımda akılcı olmadığını görerek kendi düşüncemi söyledim. Bana şu cevabı verdi:
“Açıklamamı akılcı bulmuyorsunuz. halbuki bence akla uygundur. Elli yaşında bir adamın tanesini on, bazen yirmi kuruşa alıp boynuna taktığı ve adına boyun bağı dediği bir yuları akla uygun gördüğünüz halde külahıma taktığım ayna parçaları neden akla uygun olmasın? Tut ki her ikisi de insan münasebetsizliğini, deliliğini göstersin! Bu durumda bile benim deliliğim daha akla uygun ve daha mantıklıdır”
Birdenbire aklıma daha parlak bir fikir geldi. Deli kılığına girmiş bir bilge olma ihtimali bulunan Aynalı Dede ile ciddi konular hakkında konuşmak isteyerek:
“Sultanım, siz bu viranede gömülü bir hazinesiniz, bense bilgeliği arayan avareyim. Sizden yararlanmama izin verir misiniz? Lütfen elinizi verin, öpmek istiyorum.”
“El öpmek?!” -şaşırarak-: “Niçin? İstersen konuşalım. Ama sözden ne çıkar! Şimdiye kadar kimbilir kaç hayvan yükü kitap okudun, ne anladın? Hiç değil mi? İnsanların bilgileri nedir? Arzularını gidermek ve zanatlarını geliştirmek için edindikleri birşeydir. Peki Hakk ve hakikate ilişkin ne bilirler? Hiç! Akli denklemlerle Hakk’ın varlığını bulmak mümkündür. Ama bilmek, anlamak mümkün mü? Ne konuşalım! Harf dizisiyle bilgeliğin aslına ulaşılabilir mi?”
O an garip bir duyguya kapıldım. Koca bir medeniyetin, insanlığın binlerce yıllık birikiminin eseri olan bilgileri hor gören bu garip kılıklı delinin sözlerindeki büyüklük, ben de bir aşağılık kompleksine yol açmıştı. Çok alçalmış, çok küçülmüştüm. Ağzımı bile açmadan, yardım ve acıma uman bakışlarımı ona diktim…”
Bundan sonra Raci’nin Aynalı Dede’nin refakatindeki ’seyr-i süluk’u anlatılıyor. Yani kitap asıl buradan sonra başlıyor. Tasavvufun bütün öğelerini çeşitli dinlerin anlatılarıyla süsleyerek anlatan Filibeli Ahmet Hilmi, Raci’ye Aynalı Dede’nin ve ‘ney’in refakatinde; yokluk tepesi, ışıkla karanlığın savaşı, körler ülkesinde mor şeytanlarla ilgili tartışma, anka kuşunun sırtında evrende yolculuk, Kaf dağını arayış, azamet denizinde doğup, fındık kabuğunda kaybolan tecelli şelalesi, ebedi muamma ve nur dağında marifet ile konuşma, Hürmüz’le Ehrime’nin mücadelesi, aşk aynasının sorusu, kambur felekle kör talihin nasip dağıtması, ulular meclisi gibi olağanüstü hallere şahadetle; aklın kavrayamadığı, sembollerin ardındaki, tüm varlığı yaratan sonsuz gerçeği keşfettiriyor.
Hakikati arayanlara ne mutlu!…
***
Zevk-i dünyaya firîb olmadılar ehl-i kemal/Bildiler hasılı hep zıll u huve’l-lu’b u hayal
Zevke teşbihi cihanın hele rüyaya misal/Damen-i aşkı tutup buldu kamu kurb-u visal..
Aynalı Dede
(1) A’mak-ı Hayâl - Yeditepe Yayınları. İst.2.Baskı. S.17
(2) A’mak-ı Hayâl - Yeditepe Yayınları. İst.2.Baskı. S.25-31
2 [?]





1 Trackback(s)