Hâlâ İslam’ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (3)
By Mustafa Akyol on Nis 16, 2008 in Kategorilenmemiş
Birinci Bölüm İkinci Bölüm [İngilizce aslı FrontPage Magazine‘de yayınlanmıştır - Çeviren: Ekrem Senai]
Sayın Bostom yine bize “Selçuk Türklerinin Antakya’ya 1144 ve 1146 yıllarında yaptıkları iki büyük cihad saldırısından” bahsediyor. Bu olayları da tarihi bağlamı içinde değerlendirmek gerekiyor.
Bu “cihad saldırıları” aslında Antakya’nın Haçlılarca 50 yıl önce alınmasının bir intikamıydı. Haçlılar Antakya’yı 1098′de aldı ve tüm halkını kılıçtan geçirdi. Öyle ki “Şehirde hayatta kalan tek bir Türk bile yoktu.” (40) Müslümanlarla barış içinde yaşayan yerel Hristiyanlar bile öldürülmüştü: “O kadar kana susamışlardı ki, istilacılar Hristiyanları bile öldürdüler.” (41) Müslümanlar Antakya’da olan en insanlık dışı şeyi öğrendiklerinde dehşete kapılmışlardı: Yamyamlık. Caen’li Radulph, Haçlı ordusunda görevli kâtip, şöyle yazmıştı: “askerlerimiz pagan yetişkinleri kazanlarda kaynattı; çocukları şişlediler ve kızartıp yediler” Resmi özür, Papa’ya yazılan mektupta askerlerin acıkmış olduğu şeklindeydi. (42)
Selçuklu Türkleri, bu korkunç olayların intikamıyla Antakya’ya 1144 ve 1146 yıllarında saldırdı. Aslında, İslam bunu da affetmez, ama Selçuklu Türkleri bu inancın mükemmel temsilcileri olmaktan uzaktı. İtalyan tarihçi Cardini diyor ki, “Selçuklu Türk ordusu İslam’a yeni girmişti ve oldukça haşinlerdi “. (43) Aslında, onların haşinliğinden Müslümanlar da payını almıştı: Selçuklu akıncılar Kudüs’ü Arap Müslümanlardan 1070 yılında aldı ve “Müslüman nüfusun büyük çoğunluğunu, isyan ettikleri için 1076′da kıyımdan geçirdiler” (44)
Selçuklu Türklerinin ve zamanın diğer Türk ve Türki insanlarının “haşinlikleri” Orta Asya’nın acımasız pagan uygulamalarına dayanıyordu. Bu uygulamalar dünyanın gelmiş geçmiş en acımasız fatihi Cengiz Han’ın korkunç kitle katliamlarından iyi bilinir.
Bununla birlikte, İslam’ın medenileştirici etkisi Selçukluları ve Türkleri zaman içince değiştirmiştir. Bu yüzden Cengiz Han gibi Moğollarla karşılaştırıldığında Selçuklular çok daha medeni ve insancıldır. Tarihçi A. K. S. Lampton, Abraham L. Udovitch tarafından yayınlanan kitabında, ki orta çağ İslam tarihi konusunda otoritedir, Müslüman Selçuklularla pagan Moğolları şöyle karşılaştırır:
Selçuklu istilasının şartları Moğollarınkinden çok daha farklıydı . . . Selçuklular İslam’a Horosan’ın istilasından önce girmişlerdi. Liderleri yerleşik hayata alışkındı ve İslam topluluğunun mevcut geleneklerini miras almıştı. Onların yönetiminde İslam medeniyeti parladı.. . . Moğollar ise, paganlardı ve onların istilası birçok şehrin yıkımı, binlerce insanın katli ve ekili alanların çoğunun harap edilmesi ve halkın göç ettirilmesi şeklinde oldu..(45)
Bazı durumlarda, Moğolların vahşet geleneği de İslam’a mal edilmiştir. Bu, Timur’un hayatında ve katliamlarında çok açıktır.
Timur’un Cihad Kampanyasına yakından bakış
Bostom Timur’la da çok ilgileniyor. Bize “Amir Timur’un, Kuzey Hindistan’da 1397-1399 yıllarındaki cihad kampanyasından ve kayıtlara geçen en büyük esir kıyımından” bahsediyor. Onunla tamamen hemfikirim, Timur, veya Farsça’daki ekiyle “aksak Timur” anlamındaki türetimiyle Timurlenk- vahşi, nefret dolu, kana susamış bir zorbaydı. Yalnız, kıyımlarının “cihad kampanyası” olduğunu söylemek pek mümkün değil.
Timurlenk ismindeki son kitabında Britanyalı tarihçi ve gazeteci Justin Marozzi Timur’un gerçek dürtüleriyle ilgili çok şey anlatıyor. Her ne kadar kitabın alt başlığı İslam’ın Kılıcı, Dünyanın Fatihi olsa da Marozzi bu kişinin İslam’ın kılıcı değil kana susamış bir kılıç olduğunu anlatıyor:
Timur hem İslam, hem de Cengiz’in kurallarından işine gelenleri askeri istilalarında veya politik anlaşmalarında çok iyi kullandı. Bunlar bir kenara, kendisi bir fırsatçıydı… Öyle ki İslam ve kitle imhası gibi uyuşması mümkün olmayan şeyleri tek noktada kurnazlıkla topladı..(46)
Timur’un korkunç vahşeti İslam’a uymasından kaynaklanmıyordu. Tam tersi, onun mücadelesi doğrudan Müslümanlarlaydı:
Timur’un cihad veya kutsal savaş yorumu onun iyi Müslüman olduğuna dair görüntüsüne şüphe oluşturuyordu. Onun gözünde kuvvet ve acımasızlık hemen herkes için meşruydu.. . . Soylu liderler, esir düşmüş askerler, çaresiz kadınlar ve masum çocuklar İslam inancını ikrar etmelerinin Timur’un ordusuna karşı güvence sağlamayacağını canlarıyla öğrendiler. Müslüman Asya, hepsinden sonra, onların damgalarını vurdukları yerdi.. Onlar kendi ana yurtlarında öldürüldüler… Kur’an’ın oğulları ve kızlarının ölüleri her yanı kaplamıştı. Onun ellerinde can veren milyonlarca isimsiz müslümanın haddi hesabı yoktur. Onun en büyük acımasızlıklarından etkilenenler bu insanlardı. İsfizar şehrinde 1383′te iki bin insan birbiri üstüne koyulup yığın oluşturulmuş ve kil ve tuğla kuleleri içinde diri diri gömülmüştü. Perslerin kutsal şehri İsfahan’da, 1387′de yetmişbin kişi katledilmişti.; 1401′deki Bağdat yağması arkasında doksanbin ölü bıraktı, başları 120 kulede gömülmüştü. Şam ve Halep hayal dahi edilemeyecek korkunç olaylara sahne oldu..Ve bu adam kendisine Gazi, İnanç Savaşçısı denilmesini isteyen bir adamdı.(47)
Timur’un caniliğini “cihad kampanyası” olarak nitelerken Bostom bize 100.000 Hindu esirin de acımasızca nasıl kılıçtan geçirildiğinden bahsediyor. Bu gerçekten korkunç bir şey. Ama, Justin Marozzi’ye göre, Müslümanlarla karşılaştırıldığında Timur’un gazabından, “Hristiyanlar, Yahudiler ve Hindular . . çok ucuz kurtulmuşlardır. Sadece bazen, Müslüman kardeşlerinin katlini hazırlarken, Timur gazabını onlar üzerine bırakmıştır” (48)
Timur’un bazen fetihlerini meşrulaştırmak için İslam’a atıfta bulunduğu doğrudur, fakat onun “Müslüman inancına bağlılığı, prensipten çok pragmatizm üzerine kuruludur.” (49) Aslında,
Timur bir bukalemundu. İşini yapabileceği ve destekleyebilecek her şey iyiydi. Bu çıkarcı bir yorumdu kesinlikle, ama onun cihad mesajı entelektüel tutarlıktan yoksundu, gücünü korumak için kullandığı bir şeydi. Aslında, basitçe, o yalnızca işgal inancından ibaretti. (50)
Timur’un samimi bir İslam takipçisi olmadığı yaşamında açıktır:
Timur İslam yasalarını oyuncak gibi kullanıyordu, kullanışlı bulduğu inançları toplayıp sahip çıkıyor, uygun olmayanları önemsemiyordu..Mesela, Peygamberin en fazla dört kadınla evlenme tavsiyesiyle uğraşacak hiç zamanı yoktu. Daha önemlisi, hayatı boyunca istediğini söylediği halde, hiçbir zaman İslam’ın beş şartını yerine getirecek vakti olmadı, mesela yolculuk şartlarını sağlayabilen dindar Müslümanların onur duyduğu Mekke’ye hacca gitmek, ona zor geldi. (51)
Çevresindekiler de oldukça iki yüzlüydü. Marozzi Timur’un adamlarının yaptıkları orji alemlerini şöyle anlatır:
İspanyol elçi Clajivo orgilerin birçok şahidinden biriydi ve bunlar Cengiz Han’ın ve Moğolların putperest geleneğine İslam’dan daha çok bağlıydılar. Ziyafetlerde her bir adama güzel bir kız tahsis edilmişti . . . Ziyafetler her zaman sarhoşlukla biterdi. Hala ayakta durabilen savaşçılar gece için kızlardan birini seçer alır, diğerleri sendeleyerek çadırlarına giderlerdi. Bunun İslam’la bir ilgisini göremiyorum. (52)
Fakat Timur İslami görüntü konusunda dikkatliydi. “Halkın içinde İslam’ı en parlak şekliyle sergiliyordu.” (53) Timur halkın içinde namazlarda imamlık yapmayı severdi ve dindar bir yönetici izlenimi verirdi. Marozzi’ye göre, “onun anlayışına göre görünüş her şeydi ve dindarlık koreografik ifadesi ile Timur kendi zamanında politikada son derece modern bir yaklaşım sergilemiştir. (54)
Timur’u andıran bir modern figür hiç şüphesiz yüzbinlerce Müslüman’ın kasabı Saddam Hüseyin’dir. Hayatında inanca dair hiçbir kırıntı yoktu ama camilerdeki kameralar önünde poz vermek konusunda dikkatliydi ve çıkarcı bir şekilde Irak bayrağına popüler hisleri beslemek için “Allah-u Ekber-Tanrı büyüktür” yazdırmıştı.
Bostom’un bu Orta çağ Saddam’ı Timur’u, sözümona şiddeti destekleyen İslam’a delil olarak getirmesi ne uygundur ne de ikna edicidir.
Muhammed Kasım ve Eksik Yazılan “Gaddarlık Koltuğu”
Bostom bizleri Hindistan’la ilgili olarak da bilgilendiriyor ve “Hindu savaşçılar cihad kampanyalarında esir alınıp 711-712 yılında Muhammed bin Kasım tarafından vahşice öldürüldüler” diyor. Bostom bir alıntı yapıyor ve bize Kasım’ın nasıl “gaddarlık koltuğuna kuruldu”ğunu, ve “savaşanların tümünü kılıçtan geçirdi”ğini söyleyip tarihi gezintisine kanlı bir hikaye daha ekliyor.
Bu olaylara girmeden önce, çok ilginç bir gerçeği söylemekte fayda var. Bostom’un Muhammed bin Kasım’la ilgili alıntısının orjinalini kontrol edince farkettim ki, bazı bölümler özellikle çıkartılmış. “(Kasım) gaddarlık koltuğuna oturmuştu “diye başlayan cümlenin hemen öncesindeki ve hemen sonraki cümleler ortada yok; oradaki ifadeleri kullanmamayı tercih etmiş. Orjinal alıntı ise şu şekilde:
” zanaatkarlar, tüccarlar ve masum insanlar serbest bırakıldı; ama o gadddarlık koltuğuna kuruldu ve savaşanları kılıçtan geçirdi. Altı bin savaşçının öldürüldüğü söylenir, ama diğerlerine göre onaltıbini öldürülmüş ve diğerleri bağışlanmıştır.”
Bostom bilerek koyuyla yazdığım ve Kasım’ın serbest bıraktığı kişileri anlatan kısımları çıkarmış, ve sadece Kasım’ın gaddarlığından bahseden kısmı almış. Bu, bilginin seçici kullanımına güzel bir örnek olarak verilebilir: Bostom davasını destekleyecek olan verileri kullanıyor, ama kendi tarih görüşüne uymayan kısımları görmemezlikten gelmeyi tercih ediyor.
Bir başkasında, Bostom olayları bağlamından çıkartıyor. Örneğin, bize Muhammed bin Kasım’ın neden Hindistan’da olduğunu ve neden öyle davrandığını anlatmıyor. Şimdi bunlara daha yakından bakalım.
Muhammed bin Kasım kıtanın ilk Müslüman fatihidir. Ve oraya halkını kıyımdan geçirmek için değil, ama bazı rehineleri kurtarmak için gitmiştir:
Muhammed bin Kasım tarafından 8′inci yüzyılda gerçekleşen akın bir kurtarma göreviydi. . . . Dulları ve çocukları taşıyan geminin sahibi Arap tüccarlar, Seylan’da (Sri-Lanka) ölmüş ve gemi Pakistan’ın modern şehri Karaçi yakınındaki Debul’de karaya oturmuştu. Dahir, bölgenin Hindu yöneticisi, şimdiki adıyla Sindh onları rehin aldı. Bu Müslüman kadınları ve çocukları kurtarmak için yapılan ilk iki sefer başarısız oldu . . . Üçüncü sefer Muhammed bin Kasım liderliğinde yapıldı, Kasım Dahir’i bozguna uğrattı ve Brahmanabad şehrini ele geçirdi. Sind’e yalnızca iki yıl 712 ile 714 arasında hükmetti. (55)
Hindu savaş esirlerinin öldürülmeleri aslında Muhammed bin Kasım’ın kararı değildi, amirinden aldığı emirdi. Amiri ise Irak’ın meşhur vahşi valisi El-Haccac bin Yusuf’tur. Encyclopedia Britannica Haccac’ı “korkutucu, “sert” ve “zalim” olarak tanımlar. Muhammed bin Kasım o sırada on yedi yaşındadır ve El-Haccac’ın yeğenidir ve koruması altındadır..Brahmanabad’daki katliam Haccac’ın doğrudan emirleri ile olmuştur.
Haccac Müslümanlara karşı da zalimdi. Şii ekolünün on iki imamından Muhammed el-Bakır, diyor ki,
Haccac tarih boyunca görülmüş insan neslinin en kötü örneğidir.. . . Bu günahkâr cani (Haccac) işkencede, şiddette ve insanları aşağılamakta çok ileri gitmiştir. Onları baskı ve adaletsizliğe boyun eğdirmiştir. O, ülkede, etkisi altında insanların hiç görmediği bir bunalım atmosferi yaratmıştır. (56)
“Haccac öldüğünde, 20,000 kadın ve 50,000 adam adaletsizce hapsedilmiş halde bulunmuştur.” (57) Ölümünden sonra, Halifelik, Süleyman’a geçmiş, o ise daha adil bir yönetici olmuştur. Muhammed bin Kasım, Hindistan’ın fatihi ve Haccac’ın kuklası, geri çağrılmış ve öldürülmüştür.
Buna karşın, Sindh’deki Hindu esirlerin öldürülmeleri gerçeği bir yana, Muhammed bin Kasım Hindistan’daki kısa hükümranlığı sırasında daha hoşgörülü bir idare sergilemiştir. Muhammed’in yönetimindeki Orta Çağ Hindistanında, tarihçi Stanley Lane-Poole Kasım’ın fethi hakkında şunları yazıyor,
Multan’ın düşmesi Indus vadisini Kasım’ın ayakları altına sermişti. Kabileler geldi, ‘ziller çalarak, davullar çalarak ve dansederek,’ hoşgeldin merasimi yaptılar. Hindu yöneticileri onları sert bir şekilde bastırdı, Jatler ve Medler ve diğer kabileler işgalcilerin tarafındaydı. İşgalin kolay olmasının sebebi, Hindistan’da sıklıkla olduğu gibi, yerlilerinin birlik olamamasıydı, ırki ve itikadi kıskançlıklar Müslümanların işgaline yardımcı oldu. Bu istekleri karşılamak üzere Muhammad Kasım liberal şartlar sundu, vergi istedi, rehineler aldı, halkın yerlerini ve hayatlarını bağışladı. Hatta tapınaklarına da dokunmadı: ‘Tapınaklar,’ dedi, ‘koruma altında olacak, Hristiyanların kiliseleri, Yahudilerin sinagogları ve Mecusilerin altarları gibi. ‘ ” (58)
Hindistan’daki diğer olaylar
Hindistan’da Muhammed Kasım tarafından kurulan devlet kısa ömürlü olmuştur. Birkaç yüzyıl sonra kıtaya yeniden Müslümanlar gelmiş ve Bostom’un bahsettiği bazı kanlı olaylar bu ikinci periyodda gerçekleşmiştir. İki Müslüman yönetici, Mahmud Gaznevi ve Muhammad Ghori Hindu topraklarında kanlı saldırılar gerçekleştirmişlerdir. Bostom bu katliamlara işaret ediyor ve her zaman yaptığı gibi “cihad”ı suçluyor. Buna çok benzer argümanları diğer İslam eleştirmenleri ve radikal Hindular da dile getiriyor.
Hindu halka karşı düzenlenen bu vahşilikleri ben de onlar gibi kınıyorum. Yalnız, Timur’un olayında olduğu gibi, bu suçu işleyenler bunu politik ve ekonomik sebeplerle yapıyorlardı, dinsel inançlarından dolayı değil. Ayrıca İslam’a yeni girmiş olmaları sebebiyle de, bazı pagan Türk ve Moğol eğilimlerini korudukları gerçeği de ayrı bir faktördür.
Tarihçi Stanley Lane-Poole bu gerçeğe işaret ediyor. Hindistan’daki “Türklerin hâkimiyeti”, “Onların saldırıları, İslam’ın genişlemesi için dinsel bir hareket şeklinde değildi. Bu daha çok İslâm’ın beşiği konumundaki ülkelerin ağzına kadar dolması ve dışarı taşmasıydı. ” (59)
Muhammad Habib veya Mehdi Hüseyin gibi Hindistanlı seküler tarihçiler de Mahmud Gaznevi ve Muhammed Ghori gibi yöneticilerin “İslami” fetihlerinin ardındaki dünyevi dürtüleri vurguluyorlar. Kudüs Üniversitesi yayını olan ‘Asya’da İslam’a göre,
Bu tarihçiler Gazneli Mahmud gibi (971-1030) istilacıların birçok Hindu tapınağını yıktığını, hazinelerini yağmaladığını, çok sayıda Hindu’yu orta Asya’da satmak üzere köleleştirip Hindulara karşı onur kırıcı birçok şeyler yaptığını inkar etmiyor, ama bunları Müslüman olup İslam’ı kendi acımasızlıklarına alet eden Türkler, Persler veya Afganlar olarak değerlendirmek gerekir. (60)
Mohammad Ghori Müslümanlara karşı da acımasızdı. Hindlilere saldırmadan önce, “kendisini Hindistan’daki tüm Müslüman rakiplerinden kurtarmıştı “, bunun içine kıyım yaptığı Gazneliler de dahildi.(61) Lane-Poole’a göre “Hindistan’ın zenginliği bu gözü aç adamları tatmin etmeye yetmedi.” (62) Bu yüzden Khwarizm’i de almak istediler, (şimdiki Khiva) ama başaramadılar.
Hindistan’da Müslümanların Müslümanlara karşı vahşetine dair başka örnekler de vardır. 1155′de Alaaddin Hüseyin, tüm zamanların en kötü kalpli insanı olarak nam salmış ve zamanında ‘Dünyayı yakan’ (Cihansuz) olarak isimlendirilmiş adam, Gazne’ye saldırarak bir dizi kıyım ve yıkım yapmış, erkekleri acımasızca öldürmüş, kadınları ve çocukları esir etmiştir.” (63) Bu durum, konumuz olan acımasızlığın kökeninin politik sebeplerden kaynaklandığını, dini dürtülerle ve inançlarla bir ilgisi olmadığını anlamamıza yardımcı olabilir.
Bu detaylar, Bostom’ın yüzeysel bakışıyla “cihad savaşları” olarak yaftalanan olayların altında birçok tarihi sebebin yattığını ve seküler dürtülerin ve yöneticilerin kişiliğinin bu olaylarda ne denli önemli olduğunun göstergesi. Bu insanlık dışı istilalar ve zorba insanlar, tarihin her karesinde bollukla vardır, tabi ki İslam tarihi de bundan payını almıştır.
Bostom yine Budistlerden bahsediyor. Bostom’a göre onlar da, Hindistan alt-kıtasında “Müslüman orduların inanmayanlara karşı yürüttüğü cihad kampanyasının kurbanlarıdır “. Bunu söyleyerken, yine tek bir hikayeyi göz önüne alıyor ve bunu bize İslami bir norm olarak sunuyor. Marshall G. S. Hodgson, 1600 sayfalık ‘İslam Macerası’ adlı muazzam eserinde, bizi böyle önyargılı görüşlere karşı uyarıyor:
Bengal’deki bir manastırdaki katliam, Müslümanların kılıç düşkünü olduğuna dair Hristiyan bakışından tevarüs etmiş görüşle birleşince, Müslümanların Hindistan’da Budizmi, vahşice “ortadan kaldırdıklarına” dair sürekli tekrarlanan ifadesine sebebiyet vermiştir. Müslümanlar bu dine karşı çok sıcak kanlı değillerdir şüphesiz ama onların tüm Budistleri veya hatta tüm Budist rahipleri öldürdüklerine dair hiçbir kanıt yoktur. Bu tip geniş çapta araştırılmadan, hatta iyi eğitim görmüş kişilerde bile İslam’ın rolüne ilişkin ön yargıların aktif revizyon geçirmesi ve ortadan kaldırılması gerekmektedir..(64)
Belki, iyi-eğitim görmüş Bay Bostom buradan bir ipucu çıkarabilir.
Osmanlılar ve Konstantinopol’ün fethi
Bostom ayrıca Konstantinopolisin-yaşadığım şehir olan bugünkü adıyla İstanbul’un, 1453 yılında Osmanlı Türkleri tarafından fethi sırasında ortaya çıkan korkunç sahneleri de anlatıyor. Masumların katliamı kınanmalı ve ben bunu tüm kalbimle yapıyorum. Ama bu olayı da bağlamı içine yerleştirip, ne kadarının, eğer varsa, İslami prensiplerle ilgili olduğunu değerlendirmek zorundayız.
‘Osmanlılar’ adlı kitabında, Britanyalı tarihçi Andrew Wheatcroft bize bu bağlamı açıklıyor ve Konstantinopolis’e saldıran türk askerlerinin dünyevi bir dürtü olan öç alma duygusuna işaret ediyor:
Türk askerleri uzun kuşatma sonucu en az Hristiyan savunucular kadar perişan olmuştu, ve kulelere ve siperlere asılan Türk esirlerin vücutlarını asla unutmamışlardı. Kritovoulos, anılarında yeniçerilerin ve diğer askerlerin sebepsiz yere öldürüldüğünü, tüm kuşatma boyunca şehir duvarlarından ‘alaylar ve lanetler’ gönderildiğini söyler. (65)
Wheatcroft ayrıca şöyle der, “Türkler İslam askerleriydi, ama birçoğu ganimet için gelmişti.” (66) Ayrıca Bizans görgü şahitlerinin istilacı savaşçılarca “genç kızlara ve erkeklere kutsal masalar üzerinde nasıl tecavüz edildiğini ” anlatır. (67) Bu kötülükler İslam kurallarına göre zina ve oğlancılık olarak değerlendirilir ve bunları işlemeleri İslami öğretiye rağmendir, onun için değildir.
Ayrıca şunu not etmek gerekir ki tüm olay bir yağmadır, kökü kazımak değildir. Şehir tam kontrol altına alınınca, Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmed gayrïmüslim tebaya hoşgörülü davranmıştır:
Mehmed, fetih tamamlandığında, Greklere, Türklere olduğu gibi, bağlı tabiileri olarak gördüğünü göstermek istemiştir. Hristiyan İmparatorluğu bitmişti; ama o kendini imparatorların varisçisi olarak görmüş, ve vazifelerine önem vermiştir. Bu vazifelerin başında Ortodoks Kilisenin refahını sağlamak olmuştur. . . [Grekler] millet olarak nitelendirilmiş, onun imparatorluğu altında kendilerini yöneten bir topluluk halinde, Patriğin otoritesi altına verilmiş, ve Patriğe, Sultan’dan önce, halka iyi davranmak konusunda sorumluluk verilmiştir.. (68)
Çok iyi bilinir ki Osmanlı İmparatorluğunda Hristiyanlar ve Musevilere farklı milletler olarak hoşgörü gösterilmiş, kendilerini yönetmelerine ve özel mülk edinmelerine izin verilmiştir. Aslında Osmanlı İmparatorluğu genellikle zamanının baskıcı ve homojen Avrupa’sına göre daha hoşgörülü ve çok-kültürlü yapısıyla bilinir. Osmanlı’nın son 10 yılında, parlamentoda birçok Yahudi, Grek ve Ermeni milletvekilleri bulunmaktadır ve bazı Müslüman olmayanlar Türkleri Kurtuluş Savaşında desteklemiştir.(1918-22).
Ermeni Soykırımı?
Mr. Bostom Ermenilerden de bahsediyor. Fakat farklı bir yönden. “Yirminci yüzyılın ilk yirmi yılında Osmanlı Türkleri tarafından işlenen Ermeni soykırımı”ndan bahsederek şeytani zincire bir halka daha ekliyor.
Fakat bu argüman sadece bir iddiadan ibaret. “Ermeni soykırımı” ,üzerinde fikir birliği sağlanmış tarihi bir gerçek değil, bu bazı Bernard Lewis gibi önde gelen tarihçilerin hatalı bulduğu bir “Ermeni tezi”nden ibaret. Türk tezi ise 1915 Türkiye’sinde Ermeni nüfusa karşı bir yok etme politikasının olmadığı, olanların savaş koşullarında iki taraftan da gerçekleştiği şeklinde. Onbinlerce Müslüman (Kürd ve Türk) sivilin Rus ordusunca desteklenen Ermeni askerleri tarafından katledilmesi bu iddiayı doğruluyor.
Justin McCarthy, Louisville Üniversitesi tarih profesörü, Ölüm ve Sürgün: Osmanlı Müslümanlarının Etnik Temizliği, 1821-1922, kitabında bu görüşü belgeleriyle açıklıyor. Tarihçi Daniel Pipes’ın da özetlediği gibi, McCarthy’nin kitabı, “Ermeniler’in 1915 yılında sürülmesini bir perspektife oturtuyor ve bunun nasıl nefretten çok korku ile yönlendiğini (Ermeniler, Rus desteğiyle, isyan ettiklerinde, Osmanlı Müslümanlarının kıyıma uğrayacakları beklentisi)belirtiyor”
Justin McCarthy kitabında Ermeni isyancıların bölgedeki Müslüman toplulukları nasıl öldürdüğüne dair olayları anlatıyor. Ermeni isyanı sırasında, ki sözde “Ermeni soykırımından önce”dir:
Van’da İslam’a dair her şey yıkıldı. Üç antik bina dışında, tüm camiler yakıldı veya yıkıldı. Tüm Müslüman mahalleleri yok edildi. Ermenilerin işi ve Osmanlı-Ermeni savaşı bittiğinde, Van, şehirden çok eski bir harabeyi andırıyordu.. .
Ermeniler Müslümanların köylerine ve komşu köylere saldırdığında, Müslümanlar taşıyabilecekleri malları alıp kaçtılar. Yolda, Ermeni çeteleri onları önce soydu, kadınların birçoğuna tecavüz ettiler ve erkeklerin birçoğunu öldürdüler. Genellikle, ama her zaman değil, bazı kadınlar ve çocuklar da öldürüldü. (69)
Aslında, “Ermeniler çekildiğinde, Doğu anadolu’nun büyük bölümü bir mezarlık halini almıştı.” (70)
“Ermeni soykırımı” diye adlandırılan, kısmen, Ermenilere karşı yerli Türk ve Kürdlerin yaptığı intikam saldırılarıdır. Bu daha çok toplumlar-arası bir vahşet olarak nitelendirilmelidir. Diğer taraftan, Osmanlı devletinin doğu Anadoludaki Ermenileri sürme kararı birçok ölümle sonuçlanmıştır ve korkunçtur, fakat bu etnik bir siyaset değildir. McCarthy’ye göre,
Osmanlıların Ermeni Devrimine çözümü gerilla savaşıyla yüzleşen diğer yirminci yüzyıl devletlerinkiyle hemen hemen aynıydı: Gerillaların yerel desteğini, yerel destekçileri uzaklaştırarak izole etmek. (71)
McCarthy dolayısıyla şu sonuca varıyor, “Ermenilerin konvoylarda ölümlerinin suçu Osmanlılarla, Ermeni devrimcilerle ve destekçileriyle ve Ruslarla bölüştürülmelidir. ” (72)
En son olarak, Mr. Bostom bize “Arap Müslüman Hartum yönetiminin güney Sudanlı Hristiyanlar ve Animistlere karşı son 20 yıldır işlediği soykırım”dan bahsediyor. Doğrusu ben Hartum yönetiminin hayranı değilim ve Mr.Bostom’un onlara karşı eleştirisine katılıyorum. Fakat şunu belirtmek gerekir ki Sudan’ın otoriter rejimi sadece onun-bence hatalı olarak- Islamcılığıyla ilgili değil, fakat daha çok katı ırkçılığıdır, ve bu Müslüman bir bölge olan Darfur’daki etnik temizlikle de gayet açık ortadadır.
Gerçek Cihadlar böyleydi
Bostom’un bir başka hatası da kendi argümanı ile çelişen kanıtları görmezden gelmesidir. Birçok itibari müslümanın kutsal olmayan eylemlerini “cihad savaşları” olarak nitelendirirken, Müslüman tarihindeki çarpıcı, gerçek, meşru cihadları hiç görmüyor.
Tabi ki, bahsettiğim cihadlardan en önemlisi Mekke’nin bizzat Hazreti Muhammed tarafından fethidir. Mekke, onun ve Müslümanların zulüm gördüğü ve hayatlarını kurtarmak için mecburen göç ettikleri şehirdi. Ayrıca, 624-630 yılları arasında Mekkeli paganlarla birçok kanlı savaş gerçekleştirmişlerdi. Bunlardan birinde, Hendek Savaşında, Mekkeliler Medine’nin çevresini kuşatmış ve ümmeti yok etmeyi, tüm Müslüman topluluğu ortadan kaldırmayı hedeflemişlerdi. Buna karşın, Hazreti Muhammed 630 yılında Mekke’de paganların direnemeyeceği kadar büyük bir ordu ile yürürken, hiçbir intikam hissi gözetmedi. Haveford College akademisyeni Michael Sells’e göre:
Muhammed Mekke’ye girdiğinde, kanlı bir intikam almadığı gibi, üç yıl boyunca savaştığı ve kendisini yok etmeye çalışan Mekkelileri kucakladı. Çevresindeki insanlar için bu çok şaşırtıcıydı. Dinin temelinde, birçok büyük cömertlik, genellikle olağanüstü iyilik ve merhamet tabloları rahatlıkla gözlenebilir..(73)
İslam tarihindeki bir başka önemli kişi Selahaddin’dir. Bostom benim onunla ilgili “çok seçici örnek” vermemden pek hoşlanmıyor, ama şunu anlamıyor ki Selahaddin aslında Müslüman tarihindeki örnek bir kahraman ve cihad lideridir. Encyclopedia Britannica onu “Müslüman liderlerin en büyüklerinden ve çok dindar ve kafirlere karşı cihada kendisini adamış bir adam” olarak tarif eder.
Selahaddin’in cihad anlayışını daha fazla aydınlatabilmek için, onun kuşatmanın ardından Kudüs’ü fethettiğinde ne yaptığını hatırlamalıyız. Britanyalı tarihçi P. M. Holt dediği gibi, “Haçlıların tersine, seksen-sekiz yıl önce, Selahaddin’in askerleri zaferlerini katliam ve vahşetle sergilemediler” (74) Bir başka Britanyalı tarihçi, P. H. Newby, detayları şu şekilde tasvir eder:
Müslümanlar Kudüs’ü yağma ve vahşet olmadan düzenli ve disiplinli bir şekilde aldılar. Hristiyan nüfusun boşaltılması kırk gün sürdü. Fidye olarak erkekler için 10 dinar, kadınlar için 5 dinar ve çocuklar için 1 dinar belirlendi. Parayı bulamayan binlercesi el-Adil, Geukburi ve diğerlerinin teşvikiyle serbest bırakıldı. Selahaddin kendisi ’sadakasını’, fidyeyi ödeyemeyen yaşlı insanları serbest bırakarak verdi. . . Hiçbir şüphe yok ki Kudüs’ün fethi o dönemi insancıl bir şekilde etkiledi.. . . Selahaddin’in cömertliği sadece Müslümanlar tarafından değil, fakat diğerlerine göre daha makul düşünen Hristiyanlar tarafından da olağanüstü olarak vasıflandırıldı. (75)
Ve tabi ki Kudüs’ün Hazreti Muhammed’in sahabesi Halife Ömer tarafından 638′deki ilk fethi. Sünni İslam’da Ömer Hazret-i Peygamberden sonraki üçüncü büyük karakterdir ve işte şu şekilde Kudüs’ü fethetmiştir:
Halife Ömer Kudüs’e beyaz bir deve üzerinde girdi, yanında Yunan Patriği Sophronius vardï. Halife hemen Kutsal Tapınak’a gitmek istedi ve arkadaşı Muhammed’in Gece Yolculuğu yaptığı noktada diz çöküp namaz kıldı. Patrik korku içinde seyrediyordu: bu, Danyal Peygamberin Tapınağa gireceğini söylediği kişi; bu Son Günlerin habercisi Deccal olmalıydı. Daha sonra Ömer Hristiyan tapınaklarını görmek istedi, Kutsal Tapınak içindeyken, namaz vakti geldi. Partik onu nazikçe bulunduğu yerde namaz kılmaya davet etti, fakat Ömer bunu nazikçe reddetti. Şöyle açıkladı: Eğer kilise içinde namaz kılarsam, Müslümanlar bunu anmak için ileride buraya cami yapmak isterler.Bunun için de Kutsal Tapınağı yıkmaya kalkarlar. Bunun yerine Ömer kiliseden biraz uzakta namaz kılmayı tercih etti ve Kutsal Tapınağın karşısında günümüzde bulunan küçük caminin Halife Ömer’e atfedilen bu cami olduğu hemen hemen kesindir. (76)
Franco Cardini’ye göre,
Müslümanlar Kudüs’ün sahipliğini ellerine aldıklarında, buradaki Yahudi ve Hristiyanlara hürmet konusunda çok iyi niyetleri vardı. . . Yedinci yüzyıldan on birinci yüzyılın başına kadar, Kudüs’te barış içinde bir hayat hakimdi. Hristiyan hacılar kutsal mekanlarını hiçbir rahatsızlık olmadan ziyaret edebiliyorlardı (Günümüze kadar gelebilmiş Latince seyahat metinleri bunu kanıtlıyor). Şehrin mahallelere bölünmesi gerçekleştirilmek üzereydi, farklı inançların tabilerinin kendi tapınaklarına yakın olacak şekilde organizasyon yapılmıştı . . . Haçlılar tarafından işgal periyodu dışında, 1096 ve 1187 arasında, bu şehrin bu etnik-dini bölümlendirilmesi sayısız çatışma sırasında bile korunmuştur, hatta 1948-67 Arap-İsrail savaşlarında bile. (77)
Bu anlatılanlar Müslümanların gerçek savaşları ve kuralları konusunda Bostom’un alıntıladıklarından çok daha fazla doğru örneklerdir. Halbuki o, tüm bunları görmezlikten gelip İslam medeniyetinde ne kadar insanlık dışı olay varsa, cihad olarak sunmaya çalışıyor. Bir başkası da aynı şeyi Hristiyanlık için yapabilir, yakılan cadılara odaklanabilir, engizisyon işkencecilerine, Yahudilere karşı pogromlara, Haçlıların yaptığı vahşiliklere, İspanya’nın geri alınmasına, Latin Amerika’ya yapılan kuşatmalara, Paris’teki St. Bartholomew günü katliamına, ve bunun gibi birçok olaya değinilebilir. Bu talihsiz olayların Hristiyanlıkla bağlarının olması Hz.İsa’nın Sevgi Kitabını vaazettiği gerçeğini değiştirmez. Aynı şekilde İslam’la bağlantılı olarak yapıldığı söylenen tarihsel acımasızlıklar onu kılıç dini yapmaz.
İslam konusunda Amerika’nın belki de en bilinen İslam uzmanı John Esposito, ïsrarla savaş konusundaki temel İslami kuralı hatırlatır: “Savaşmayanları öldüremezsiniz”. (78) Ama Bernard Lewis’in de hatırlattığı gibi, “Müslümanlar, diğer dinlerin tabileri gibi, her zaman kendi prensiplerini takip etmemişlerdir, hatta kendi kutsal metinlerine uymamışlardır” (79) Ve İslam’la ilgili şiddet hikayelerinin çoğunun ardındaki sorun budur. Ve bu gerçek günümüzde de geçerlidir.
Buraya Nereden Geldik?
Benim başarmaya çalıştığım şu ki, el-Kaide gibi teröristler aslında İslam’ın korsanlarıdır, Başkan Bush’un bir keresinde söylediği gibi. Eğer Mr. Bostom haklıysa, o halde ılımlılar gerçek korsanlar olarak tanımlanmalı ve el-Kaide ve yandaşları kahramanlar olmalıdır. Ama, çok şükür böyle değil, Batılıların “ılımlı İslam” dediği şey aslında dinimizin modern dünyada bulduğu ifadeden başka bir şey değil.
Bununla birlikte , bana öyle geliyor ki tüm bunlar “rahatsïz edici” bir sorunun sorulmasına sebep oluyor: Mr.Bostom’un hedefi ne? Ilımlıları saf dışı bırakıp teröristleri kutsamak mı? Elbette ki değil. Her ne kadar bu onun söylediklerinin talihsiz bir sonucuysa da, onun dürtüsünün daha farklı olduğundan şüpheleniyorum: İslam’ın sözümona doğasında şiddete sahip olduğu ile ilgili bütün argümanından, geniş-ölçekte sekülerizasyon isteği iması çıkıyor gibi. Bu, Bostom’un Ibni Warraq, eski Müslüman, şimdi ise azılı ateist ve anti-İslam polemikçisine karşı müşfik tutumundan anlaşılıyor. Ibn Warraq’a göre , Bostom zevkle alıntılıyor, “Ilımlı Müslümanlar vardır ama İslam’ın kendisi ılımlı değil ki” ve “İslam, özgürlüklerin artmasının sağlanması için marjinalize edilmelidir.”
Ibn Warraq’ın yaptığı bildik ateist nakaratï tekrarlamaktan ibaret - yani din bizim özgürlüklerimizi daraltır ve onun yerine biz dini daraltarak özgürlüklerimizi kurtarırız. Epikür’den Nietzsche’ye, Freud’den Richard Dawkins’e, bu aynı kutsal olmayan mücadele ki bunun politik meyvaları Jakobenlerin, Stalin’in, Mao’nun ve Pol Pot’un kitle katliamlarıdır, aynı şey söylenegeliyor.
Ve ben bu sekülerist söylemin karşısındayım.
Fakat kendimi açıkça ifade etmeliyim: Sekülerizm olarak kastettiğim, kilise ve devletin ayrılması değildir. Ben bu prensipi demokratik bir toplumun destekleyicisi olduğu için savunuyorum. Modern devlet tüm inançlara karşı tarafsız olmalıdır, çünkü bunun tersini yapmak belirli bir inancı toplum üzerinde empoze etmeye götürür ve dinsel özgürlüğü yok eder- ki doğru inancın kuvvet bulacağı tek ortam budur.
Burada bahsettiğim ve karşı olduğum sekülerizasyon ise, dinin toplumdan tamamen çıkarılması ve tamamen profan kültürün bina edilmesi, tüm dinsel değerlerden ve fikirlerden yoksun, Çıplak Toplumsal Alan oluşturulmasıdır, Richard John Neuhaus’un Amerika bağlamında tanımladığı gibi.
Benim sıkı kanaatim odur ki bu yol trajik bir şekilde hatalıdır.
Bu kanaat, tabi ki, önce benim teizm inancımdan geliyor. Fakat bu sübjektif görüşün ötesinde, bu sekülerist plana karşı olmak için objektif ve oldukça pragmatik bir sebep de var: Çünkü bu bir i¨se yaramayacak ve hatta geri tepecektir. Sekülerizasyon, modernist rüyanın büyük projesidir, Aydınlanmaya ve sonraki pozitivist düşünceye dayanır. Bu bir hayaldir, ama, duvara toslamıştır. Sekülerlikten uzaklaşan dünyamızda, sosyal bilimci Peter Berger’in ifadesiyle, din yaşamaktadır ve giderek güçlenecektir. (80) Hatta bazıları girdiğimiz dönemi post-seküler bir çağ olarak tanımlıyor. (81)
Dolayısıyla sorun genel olarak dinin yıpratılması ve özelde İslam’ın marjinalize edilmesi değil, hoşgörülü ve barışçıl perspektiften tanımlanması meselesidir.
Bu perspektif hakiki dini olmak zorundadır. Dolayısıyla İslam korsanlarına karşı dururken, İslam’ın adil olmayan bir şekilde eleştirilmesine de karşı olmak zorundasınız. İşte bu yüzden ben, ikisini de yapmaya kararlıyım.
NOTLAR
40 Terry Jones & Alan Ereira, Crusades, Penguin Books, London, 1996, p. 41
41 Terry Jones & Alan Ereira, Crusades, p. 41
42 Terry Jones & Alan Ereira, Crusades, p. 45
43 Franco Cardini, Europe and Islam, p. 57
44 Terry Jones & Alan Ereira, Crusades, p. 49
45 A. K. S. Lambton, “Reflections on The Role of Agriculture in Medieval Persia”, The Islamic Middle East, 700-1900: Studies in Economic and Social History, (ed.) A. L. Udovitch, The Darwin Press, Inc., Princeton, NJ, 1981, p. 300
46 Justin Marozzi, Tamerlane: Sword of Islam, Conqueror of the World, HarperCollins Publishers, London, 2004, p. 90-91
47 Marozzi, Tamerlane, p. 92
48 Marozzi, Tamerlane, p. 92
49 Marozzi, Tamerlane, p. 93
50 Marozzi, Tamerlane, p. 94
51 Marozzi, Tamerlane, p. 91
52 Marozzi, Tamerlane, p. 96-97
53 Marozzi, Tamerlane, p. 94
54 Marozzi, Tamerlane, p. 96
55 Javeed Akhter, “Muslim Legacy In India: Do Muslims Deserve The Hatred Of Hindus?”. Available online.
56 Available online.
57 Available online.
58 Stanley Lane-Poole, Medieval India under Mohammedan Rule, 712-1764, G.P. Putnam’s Sons. New York, 1970. p. 9-10
59 Stanley Lane-Poole, Medieval India under Mohammedan Rule, 712-1764, p. 13
60 Yohanan Friedmann, Makhon le-meohokar shem, Heri S. Truman (editors), Islam in Asia, vol I, International Conference on Islam in South, Southeast, and East Asia, Magnes Press, Jerusalem, 1984. p.152
61 Stanley Lane-Poole, Medieval India under Mohammedan Rule, 712-1764, p. 48
62 Stanley Lane-Poole, Medieval India under Mohammedan Rule, 712-1764, p. 53
63 Stanley Lane-Poole, Medieval India under Mohammedan Rule, 712-1764, p. 47
64 Marshall G. S. Hodgson, The Venture of Islam: Conscience and History in a World Civilization, vol. II, The Expansion of Islam in the Middle Periods, The University of Chicago Press, Chicago, 1977, p. 557
65 Andrew Wheatcroft, The Ottomans: Dissolving Images, Penguin Books, London, 1995, p. 20
66 Andrew Wheatcroft, The Ottomans: Dissolving Images, p. 22
67 Andrew Wheatcroft, The Ottomans: Dissolving Images, p. 22
68 Steven Runciman, The Fall of Constantinople 1453, Cambridge University Press, Cambridge, 1987, p. 154
69 Justin McCarthy, Death and Exile: The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslims, 1821-1922, Darwin Press, Princeton, NJ, 1995, p. 189
70 Justin McCarthy, Death and Exile, p. 202
71 Justin McCarthy, Death and Exile, p. 193
72 Justin McCarthy, Death and Exile, p. 196. Also see an online article by Justin McCarthy.
73 From Michael Sells’ commentary on the PBS documentary, The Empire of Faith.
74 P. H. Holt, The Age of The Crusades, p. 56
75 P. H. Newby, Saladin in His Time, Faber and Faber, London, 1983 p. 120-121
76 Karen Armstrong, Holy War: The Crusades and Their Impact on Today’s World, Anchor Books, New York, 2001, p. 46
77 Franco Cardini, Europe and Islam, p. 55
78 See, Esposito’s interview on the Carnegie Council on Ethics and International Affairs site.
79 Bernard Lewis, The Middle East, p. 229
80 For de-secularization, see: Peter L. Berger, “The Desecularization Of The World: Resurgent Religion And World Politics”, The National Interest, No. 46, Winter 1996/ 97
81 For post-secularism, see: Patrick Glynn, God: The Evidence, The Reconciliation of Faith and Reason in a Postsecular World, Prima Publishing, California, 1997
5 [?]










5 Yorum
Yazan:ALPEREN Tarih: Nis 17, 2008 | Reply
MOĞOL KASIRGASI
ALPEREN GÜRBÜZER
On ikinci yüzyılda Çin ile Doğu Türkistan’ın kuzeyi kabileler halinde halinde yaşıyorlardı. Şüphesiz bu toplulukların çoğu Moğol’du.
Uygurlar ve Karahitaylardan sonra bu coğrafyanın İslam alemi ile bağlantısını kesmeye çalışan Moğollar olmuştur. Cengiz Han’ın gözü öteden beri hep buralarda idi, ama o dönemde İslam aleminin içerisinde hatırı sayılır güç olarak görünen Harizmşahlar’ın varlığı, onu ürkütüyordu. Her iki tarafta aralarında şeklen hiç bir şey yokmuş gibi davransalar da, bu tutumları nereye kadar devam edebilirdi ki? Nitekim, Harizmşah valisi, İnalcık’a varmakta olan Moğol Kervanına saldırıp, o saldırı sırasında hamamda banyo yapan bir Moğol’un gizlice kaçıp kurtularak durumu haberdar etmesi Cengiz Hanı biranda çileden çıkartmaya yetmiştir. Nitekim, önce Otrar (Yesi civarı), ardından Harizm şehirleri birbiri ardına düşerler. Bu da ne ki, ardından Buhara ve Semerkand gibi iki gözde şehirlerde teslim olur. Sıra Sultan Muhammed Harizmşah’a gelir, ama o soluğu kaçmakta bulur, müthiş bir takip başlar, ama yakalanamaz, Hazar denizinde bir adaya sığınmayı başarır, zaten hayatının son yıllarında da orada vefat eder.
Evet Cengiz’in orduları kasırga misali bütün şehirleri yağmalayarak viraneye çevirdiler, öyle ki arkalarına baktıklarında hemen hemen yakıp yıktıkları şehirlerin semalarında dumanlar tütüyordu hala, tahribatın boyutu gerçekten çok büyüktü. Bir yıllık tahribatın ardından Çin’den gelen birtakım haberlere dayanarak Cengiz ordusuyla birlikte yurduna dönmek zorunda kalır.. Celaleddin Harizmşah’ın bu arada boşluktan istifadeyle, yaraları sarma adına girişim başlatması üzerine Moğol Hanı Ögeday ordusunu göndererek bu hevesinin önüne set çekmiştir.. Yine de Celaleddin Moğol kasırgasının geciktirmesi bakımdan tarihte mühim rol oynamıştır..
Kuşaktan kuşağa mücadeleler devam ederken , bu mücadelelerin en mühimi; Moğol Han’ı Güyük döneminde batıya çıkarma adına sevk ettiği kardeşi Hülago komutasında ordu tarafından gerçekleşen İslam aleminin fitne kolu Batınilerin yok edilme hadisesidir. Böylece bu hadise ile Abbasi hilafeti son bulmuştur. Sanki Moğol tahribatı bu sefer işe yaramış gibiydi.. Çünkü Batıniler gerçekten İslam aleminin derlenip toparlanması önünde en büyük engeldiler, Müslümanlar arasına yerleştirdiği fitne tohumları ile adeta birliği ve dirliği yok ediyorlardı. Batınilerin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte her ne kadar o muhteşem eski dönemler gibi olmasa da Maveraünnehirde bir ışık ışıldamaya başlar, bundan da öte Moğol
kasırgasının sürüklediği alimler, müderrisler, alperenler, Horasan erenleri Anadolu da soluğu alırlar, böylece Anadolu’ya Kını boyu göç ederek Türklüğün ümit kalesi olurlar. Ertuğrul Gazinin açtığı sancak etrafında toplanan bu ümit kaleleri; ileride hem Orta Asya’nın hem de Türk ve dünya tarihinin gidişatını değiştirecek yeni bir çağın kapısı aralamayı başlatacaklardır..
Velhasıl, Moğol kasırgasının ardından yeni bir medeniyet hamlesi başlamış,düşüşler kalkışlar beşer için, bir düşüp kalkmayan Allah, çünkü o bakidir. Vesselam.
Yazan:suzannur Tarih: Nis 17, 2008 | Reply
Alperen Bey,
Bakınız şu işe, her işte bir hayır var diye boşuna söylememişler. Nereden nereye?
Bu arada Hulagü Han’ın Cengiz Han’ın torunu ve diğer -ikinci mi demeliyim- Cengiz Han’ın oğlu olduğunu bilmiyordum, sadece Moğol komutanı olarak biliyordum. İyi bir zihin jimnastiği oldu.Sanırım Moğol istilasının en güzel tarafı da Anadolu’nun bilgi ve aşk (Bahaeddin Çelebi’yi ya da Mevlana Hazretleri)vatanı olmasına katkısıdır.
Bu arada bir beyitle bitireyim.
Tahammül mülkünü yıktın Hülagü Han mısın kafir,
Aman dünyayı yaktın ateş-i suzan mısın kafir.
Nedim-i zarı bir kafir esir etmiş işitmiştim
Sen ol cellad-ı din ol düşmeni iman mısın kafir
Yazan:arif Tarih: Nis 17, 2008 | Reply
Ekrem bey, Fuller’ıda çevirmişti. Her iki çalışmada, İslamın medeniyetle-günümüzde demokrasi- uyumlanabileceği anlayışını güçlendirmek adına iyi niyetli çalışmalar. Bugün batı medeniyetinin içinde militan bir kanat, İslamı, medeniyetin ve demokrasinin düşmanı olarak görme eğiliminde. Bunun kendi mensubiyet saflarını sıklaştırmak maksatlı suni bir tutum olduğuna, İslam müntesipleri açısından şüphe yok. İslamı terörle birlikte anma adına, ikiz kuleler dahil pekçok provakasyonun da yapıldığına dair kuvvetli şüpheler var. Ancak yinede İslamın demokrasi ile bağdaşacağına dair, son yıllarda en önemli örnek AKP hareketidir. Bunun İslamı hedefe koymak isteyenlerin oyununu bozduğuda bir gerçek. Bu açıdanda bu örneğin iyi korunmasının, basit bir siyasi talep olmaktan öte bir anlamı içerdiğinin farkına varmak gerek. Birde bu kapatılma gayretlerinin, İslamın iyi bir görüntü vermesine tahammül edemeyişin yansıması olduğuda iyi anlaşılmalı. Tüm bunlara rağmen, günümüzde İslami algının yansıtılışının da bazı sorunlar taşıdığı gerçeğini, olgunlukla kabul edebilmeliyiz. Emeği geçenlere teşekkür.
Yazan:H.Basri Tarih: Nis 18, 2008 | Reply
Ekrem Senai bey, güzel ve faydalı bir çalışma olmuş, çeviriniz için çok teşekkürler.
Zihninize, dilinize, kaleminize kuvvet.. :)
Saygılarımla..
Yazan:T&A Tarih: May 27, 2008 | Reply
http://www.velfecr.com/haber_detay.php?haber_id=7414
Lübnanda hristiyan (katolik ortodoks fark etmez) & müslüman birlikteliğini bozmaya çalışan siyasal terörist ADB ve İsrail amaçlarına ulaşamamışlardır.
Kardeşçe yaşanmasını barışı huzuru sağlayan Hizbullaha Binlerce kez teşekkür ederiz.
Hasan Nasrallah dan ve Halid Meşal den Allah Razı Olsun.