Hâlâ İslam’ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (2)
By Mustafa Akyol on Nis 15, 2008 in Makale
[İngilizce aslı FrontPage Magazine‘de yayınlanmıştır - Çeviren: Ekrem Senai]
İslam’ın ilk Yükselişi
Bostom ve diğer İslam eleştirmenleri, bize sürekli İslam’ın dünyaya nasıl yayıldığını ve İspanya’dan Hindistan’a kadar uzanan sınırları nasıl zaptettiğini anlatıyorlar. Aslında, tarihi gerçeklik bu kadar monolitik değil. Karşımızda “her yere yayılan” tek bir İslam’dan çok, farklı İslam medeniyeti tarihleri var. Birçok ülkeden, imparatorluktan, emirlikten, hanedandan ve mezhepten oluşan, sınırlarını bazen yalnızca İslam için, çoğu zaman ise dünyevi ihtiraslardan dolayı genişleten farklı bir tarih. Kanlı iç çatışmalar ve savaşlar da bu kompleks tarihi gerçekliğe şahitlik ediyor.
Dolayısıyla, bu farklı tarihi olaylar içinde İslam inancını yargılayabilmek için, öncelikle İslam’a hizmet hisleriyle yapılan fetihleri ayrı tutmalıyız. Bunun en bariz örnekleri tabi ki, Hazreti Muhammed’in yaptıkları ve bunlardan sonra raşid halifelerin yaptığı fetihlerdir.
Bu dört “raşid (hakkıyla rehberlik edilmiş)” halifenin, özellikle Halife Ömer’in fetihleri, Bizans’a ve Pers hakimiyetindeki Orta Doğu’yadır.
Bu fetihlerin hemen hepsi kanlı seferlerden çok özgürlük savaşları şeklinde olmuştur. İki imparatorluğun insanları da hükümdarlarından hiç memnun değillerdir. Bu yüzden birçoğu İslam’ın gelmesini hoş karşılamıştır. Floransa Üniversitesi Orta Çağ tarihi profesörü ve İtalya’nın en önemli tarihçilerinden Franco Cardini, Avrupa ve İslam isimli eserinde yukarıdaki görüşü teyit ediyor:
İslam’ın genişlemesi direnişe karşı bir askeri fetih veya Völkerwanderung [insanların göçü] şeklinde değildir. Aslında o sürekli ama her zaman istikrarlı olmayan bir dönüştürme süreci şeklindedir. Sürekli baskıya tabi tutulan, zulmedilen, kötü yönetilen halklar- örneğin Suriye’nin ve Mısır’ın Monofizit Hristiyanları; Bizans Basileu’u tarafından kötü muameleye tabi tutulan halklar, veya Sasani imparatorlarının reayası bu kemikleşmiş, kökleşmiş otoriteden kurtulmaya istekliydi. Bu şekilde katalizör etkisi ile yeni bir kimlik oluşturacaklardı ki bu resulü Muhammed’in kendilerini çağırdığı Tanrı’nın sözü şeklinde olacaktı. Bazıları da her şeye rağmen kendi inançlarına sadık kalmayı tercih edecekti.
Edinburgh Üniversitesi tarihçisi Thomas Brown da aynı görüşte:
”Mısır ve Suriye’deki Kopt- ve Arami dili konuşan Monofizitler; Arab Semitleri, Yunan vergi toplayıcıları ve ortodoks zalimlere karşı birer kurtarıcı olarak gördüler ” ve Umeyyelerin ilk İslam İmparatorluğu (661-750) onlar için “bir imparatorluktan çok tehlikesiz korumacı bir rejime benziyordu”(14)
Francis E. Peters, “İlk Müslüman İmparatorluklar,” adlı makalesinde diyor ki, “Fetihlerin yıkımı az oldu: baskı yaptıkları sadece emperyal rakipleri ve bağımlılıkları altına yeni giren sektaryan kan dökücülerdi..”(15)
Franco Cardini bu şablonun İslam’ın daha fazla fetih yapmasına sebep olduğunu söyler, Kuzey Afrika ve İspanya’da olduğu gibi:
Bizans boyunduruğunun ağır yükünden huzursuz olanlar, Yahudiler ve heterodoks Hristiyanlar, Arap güçlerine katıldılar. Bu, onların Müslüman olmasına yol açtı. Dolayısıyla Suriye, Anadolu, Kuzey Afrika ve İspanya’daki İslami fetihlerin arkasındaki gücün din değiştirme olduğu söylenebilir. (16)
Fakat, Bostom’un makalesi bize öyle bir İslam tarihi anlatıyor ki her noktasından kan damlıyor. Bunu, İslam medeniyet tarihindeki birçok farklı kanlı hikayeyi özenle seçip alarak yapıyor. Adil olan ise, vahşetle dolu hikayeleri toplayıp diğerlerini önemsememek değil, tüm resmi bütün halinde yansıtmaktır. Norman Cantor, New York Üniversitesi tarih, sosyoloji ve karşılaştırmalı edebiyat profesörü, bize İslam’ın bu genel resmini çiziyor:
Eskiden beri söylenegelen, bir elinde kılıç, diğer elinde Kuran ile Arapların Akdeniz halklarını zorla Müslüman yaptığı yolundaki efsane çoktan gözden düştü. Gerçekte Araplar fethettikleri yerlerde Hristiyan ve Yahudilerin dinsel özgürlüklerine hoşgörü gösterdiler, sadece vergi kaydı koydular ve Hz.Muhammmed’i Allah’ın peygamberi olarak tanımayanların siyasi haklarına kısıtlama getirdiler. (17)
Bu İslami hoşgörü konusuna da Bostom ve meslektaşı Bat Ye’or tarafından itiraz ediliyor. Ye’or özellikle klasik Müslüman devletlerdeki Müslüman olmayanların durumu ile ilgili sert eleştirileri ile tanınıyor. Fakat yazdıklarının birçoğunda Ye’Or zamanı hiçe sayan bir yöntem kullanıyor. Orta Çağ İslam imparatorluklarındaki Yahudi ve Hristiyanların zımmi (”korunmuş insanlar”) statüsünü modern dünyanın insan hakları ölçütleriyle karşılaştırıyor.
Daha adil bir yaklaşım ise her bir tarihsel süreci, kendi çağdaşlarıyla karşılaştırmaktır ve bunu yaparsak, İslam medeniyetinin Batı’nınkinden çok daha iyi bir sicili olduğunu görürüz. “Orta çağ standartlarında,” diyor Hugh Goddard, Nottingham Üniversitesi tarihçi ve teoloğu:
. . . Müslümanların Yahudi ve Hristiyanlara yaklaşımı nispeten hoşgörülü ve dinî özgürlüklere saygılıydı, tabi açıkça, modern standardlarda, bir dereceye kadar ayrımcıdır. Karşılaştırmalar ancak diğer orta çağ toplumlarıyla yapılırsa adil olur ve bu bağlamda Müslüman dünyanın skoru oldukça yüksektir.”(18)
Tabi ki, günümüz dünyasında zımmiliği oluşturmaya çalışmak Bayan Ye’or’un eleştirisini haklı çıkartacak kadar büyük bir hata olurdu. Fakat kendisi bu tip politik konularda, bir tarihçi olarak objektifliğinden ödün vermemelidir.
Korsan Yağmacılar mı, Cihad Çağrıları mı?
Peki Müslümanların “bir elinde kılıç, diğerinde Kur’an ile saldırdıkları” konusu bir efsaneyse Bostom’un sürekli bahsedip durduğu kanlı “cihad çağrıları” nedir?
Bu konulara girmeden önce, ne ile ilgilendiğimize dair genel resmi görmemiz gerekir. Bostom’un en favori metodu Müslümanlarca işlenen bazı korkunç, her türden katliamları bulup, bunları “cihad ganimeti” veya “cihad kampanyası” olarak etiketlemek. Halbuki bir eylemi cihad olarak isimlendirebilmek için, bunun dinsel motifler çerçevesinde gerçekleştiğinden emin olmamız gerekir. Diğer taraftan, sadece menfaat için yağma yapan birçok Müslüman savaşçı olduğu da bir gerçektir.
Örneğin, Bostom bize “Selanik’in 904 yılında cihad fethi ve yağması”ndan bahsediyor ve her türlü kınamayı hakeden şehirdeki korkunç katliamı anlatıyor. Fakat yakaladığım küçük bir nokta var: Bostom bize şehrin cihad için yürüyen düzenli Müslüman ordu tarafından değil, Müslüman korsanlar tarafından yağmalandığı bilgisini vermekten kaçınıyor! Çok iyi bilinir ki Selanik Tripoli’li Leo adındaki İslam’a giren bir Grek tarafından yönetilen bir grup korsandır, ve full-time işleri Akdeniz’deki gemileri yağmalamaktır.
Tarihçi John V. Tolan, Selanik’in yağmasının da, Akdeniz’deki diğer saldırıların ve yağmaların da dini motif taşımadığını şöyle anlatır:
720 ve 730′larda Arap ve Berberi güçler Pirenelerin kuzeyine (bugün Fransa’nın bulunduğu bölgeye) kadar savaşıp akınlar yapmışlardı. Daha sonraki birkaç yüzyılda İspanya ve Kuzey Afrika’daki Arap denizciler Batı Akdeniz’in büyük adalarının çoğunu ele geçirmişlerdir… Bu akınlar Avrupa’yı ele geçirmek için aynı hedef doğrultusundaki çabalar değildir. Müslüman dünya hem siyasi, hem de dini olarak giderek daha fazla parçalanıyordu, ve korsanların ve maceraperestin bu akınları kişisel hırs ve açgözlülüklerin meyveleriydi, yoksa koordineli Müslüman genişlemesiyle bir ilgisi yoktu.(19)
Diğer kişisel hırs ve açgözlülük savaşlarının da Bostom tarafından nasıl “cihad kampanyası” adıyla yaftalandığını göreceğiz.
Bizansa karşı fetihler
Fakat bundan önce Suriye, Irak ve Mısır’a karşı dört “raşid halife” tarafından düzenlenen ve cihad doktrini ile bağlantılı olan ilk fetihlerle ilgilenelim.
Bu doktrin o zamanın şartlarında hem teorik, hem de pratik olarak insancıldı. Daha önce bahsettiğim gibi, Orta Doğu’nun Müslümanlar tarafından fethi ortodoks olmayan Hristiyanlar ve Yahudiler için Bizans zulmünden bir kaçıştı. Bu yüzden, bu toplulukların bazıları Müslüman orduları iyi karşıladı ve hatta yardım etti. Örneğin Şam’da, tarihçi Martin Sicker ‘in belirttiği gibi, “Muhtemelen zulüm görmüş bir Monofizit olan Hristiyan psikoposunun yardımıyla şehrin kapıları açılmış ve Bizans valisi, Müslüman komutan Halid tarafından sağlanan cömert şartlar neticesinde teslim edilmiştir “ (20). Halid’in şartları şunlardır:
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle. Bu Halid İbn-i Velid’in Şam’ın ahalisine vaadidir: O, onların canları, malları ve mabetlerinin güvenliği için ahid veriyor. Şehir duvarları yıkılmayacak, hiçbir müslüman onların evinde oturmayacak. Biz onlara Allah’ın, peygamberinin ve halifelerinin ahdini ve bütün müslümanların korumasını vaad ediyoruz. Vergilerini verdikleri sürece, başlarına iyilikten başka hiçbir şey gelmeyecek. “(21)
Halid sözünü tuttu. Şam’ın alınmasından on beş yıl sonra Şam kilisesinin hem Hristiyanlar, hem de Müslümanlarca aynı zamanda kullanıldığını görüyoruz. Bu yüzden Nestoryan psikopos şöyle yazıyordu: “Bu Araplar, ki Tanrı bizi onların egemenliğine verdi…Hristiyan diniyle savaşmıyorlar. ; hayır, onlar bizim inancımızı savunuyorlar, bizim rahiplerimize ve azizlerimize hürmet ediyorlar ve kilise ve manastırlarımıza hediyeler veriyorlar” (22)
İslami savaş Bizansa karşıydı, Hristiyanlığa karşı değil. Müslümanlar bu savaşta katıydı, ama aynı zamanda savaşmayanları öldürmemek gibi “haddi aşmama” (2:19) konusunda oldukça dikkatliydi. Walter E. Kaegi, Chicago Üniversitesi tarih profesörü, Bizans ve İlk İslam Fetihleri adlı titiz çalışmasında bize İslami savaşlar konusunda adil bir tablo çiziyor ve Gazze’nin Müslüman ordular tarafından alınması konusunda şunları diyor:
Gazze 637 Ağustos veya Eylül’üne kadar Müslümanlara teslim olmadı. Ondan sonra Amr, sivil halka güvence verdi, ama askerlere vermedi. Eleutheropolis’e, oradan Kudüs’e gönderildiler, Hristiyanlığı bırakmayı kabul etmedikleri için öldürüldüler. Bazılarının karıları ve çocukları vardı, onlar bağışlandı… Onların öldürülmesi istisnaydı. Onların inançlarının güçlülüğü, o zaman gelişmekte olan İslam kanunuyla tutarsız olmasa da, Gazze’nin uzun direnciyle şiddetlenmiş olabilir. Fakat özelde… onların öldürülmesinin sebebi Amr ve adamlarının sürekli öfkesi olabilir… bunun sebebi onların liderlerinin kuşatmanın başında yapılan toplantı sırasında onu ve diğer müslüman elçileri öldürmek istemiş olmalarıdır (23)
Kaegi yine diyor ki “Bizans taburlarının kumandanıyla Amr arasında Gazze’de gerçekleşen başarısız, tahrik dolu görüşmeler 637′de Bizans askerlerinin öldürülmesine sebep olmuş olabilir. ” Bu bize, savaş esirlerinin öldürülmesinin İslami bir norm olmadığını, ama istisnai durumlarda gerçekleştiğini gösteriyor. Bunun askeri konularla da bağlantısı vardır. 7.yüzyılda Bizanslılarla İslam arasındaki en büyük karşılaşma olan Yarmuk savaşında, Bizans askerleri İslamın zaferini güvenceye almak için savaş alanında öldürülmüştür, fakat savaş alanından kaçan ve sonra ele geçirilenler öldürülmemiştir.(24)
Mısır ve Kuzey Afrika’nın fethine baktığımızda ise tablo değişiyor. Tarihsel kayıtlar bize Müslüman orduların ayrım gözetmeden, kadın ve çocuk demeden kıyım yaptığını söylüyor. Biraz deşince ise bu Müslüman şiddeti ile ilgili kayıtların tamamının tek bir tarihçinin yazdıklarına dayandırıldığı ortaya çıkıyor, Nikiu’lu John’un. Bostom’un bahsettiği masumların öldürülmesine dair vahşi hikayeler, örneğin Fayyum ve Nikiu (Nikiou)’ya karşı 7.yüzyılda gerçekleşen olaylar Nikiu’lu John’un yazdıklarına dayandırılıyor.
Halbuki bazı tarihçiler bu kişinin doğruluğundan şüphe ediyorlar. Mısırlıların yabancı istilasına karşı dirençlerini anlatan çalışmasında tarihçi Samuel K. Eddy, Nikiu’lu John’un Pers kuşatmasıyla ilgili korkunç hikayelerini “katıksız fantezi” olarak nitelendiriyor. Eddy’ye göre, Nikiu’lu John’un anlattığı gibi “korku hikayeleri” ,”Yabancı işgaline karşı Mısırlıların ne kadar nevrotik ve gerçeklikten uzak bir nefretleri olduğunu gösteriyor. Ipuwer şöyle diyordu mesela “Yabancılar… onlar insan değillerdi…” (25)
Nikiu’lu John’un Mısır’ın Müslümanlar tarafından işgalini de aynı şekilde değerlendirdiği düşünülebilir.
Bunu bir gerçek olarak dikkate alsak bile, bu savaşmayanların öldürülmesinin hiçbir açıklaması olamayacağını ve bunun İslami normdan uzaklaşma olduğu gerçeğini değiştirmez. Düşman askerlerinin öldürülmesi konusunda, Hristiyan Bizans’ının davranış şeklinin de farklı olmadığını görmeliyiz. İskenderiye, Bizans deniz kuvvetleri tarafından geri alındığında “1000 kişilik Arap garnizonu katledilmişti”. Sonra Müslümanlar şehri geri aldılar, bu sefer, “Bizanslılar ağır bir kıyımdan geçirildiler” Vahşet o zamanın gerçekliğiydi, cihadist bir uygulama olmak mecburiyetinde değildi.(26)
Berberiler ve İspanya
Mr. Bostom’un alıntıladığı bir başka vahşet hikayesi bazı Yahudi ve Hristiyanların öldürüldüğü İspanya’daki Almohad vahşeti.
Almohadlar kimlerdi? Onlar ve onların selefi Almoravidler Kuzey Afrika’dan gelen Müslüman Berberilerdi ve amaçları Müslümanların yönetimindeki Endülüs olarak bilinen İspanya’nın zenginliğinden faydalanmaktı. Aslında Almoravidler, bir başka Berberi hanedanı, İspanya’ya ilk defa Müslümanları Hristiyanlara karşı desteklemek için gelmişler ama sonra Müslümanlara karşı bir zorba olup çıkmışlardı. Orta Çağ Müslüman şehri Kurtuba’ya atfen ismi verilen Dünyanın Süsü adlı son kitabında, Maria Rosa Menocal şunları anlatıyor,
Almoravidlerin Endülüsler üzerinde farklı bir İslami toplum görüşünü empoze etmeye çalışması halk arasında büyük bir huzursuzluğa yol açtı: 1109′da, yani yeni gelen bu adamların müttefik olarak davet edilmelerinden henüz yirmi yıl geçmişti ki, Kurtuba’da Almoravid’lere karşı isyanlar baş gösterdi ve bu olay sonucunda el-Gazali’nin çalışması, ki kendisi ünlü bir teolog olup ortodoksluğuna rağmen İslam’a insancıl yaklaşımı, fanatik Almoravidlere fazla liberal gelmiştir, yakılmıştır. İslam’ın tabiatı konusundaki bu keskin anlaşmazlık istisna olmaktan uzaktı. (27)
Bostom bize bu fanatik Berberilerin yağmaladığı şehirleri anlatıyor, ama onların Müslüman şehirlerini de yağmaladıkları bilgisini vermekten imtina ediyor.1009′da, Medinetül Zehra adındaki güzel şehir ki “İslam dünyasının en masalsı mimarisinin ve şehirsel başarılarından biridir”, bu “yağmacı ve azgın Berberiler tarafından vahşice talan edilmiştir”28 İslam şehrini yıkmakla ilgili İslami bir kural yoktu, bu tabi ki yine acımasız siyasetin bir sonucuydu.
İspanya’daki Berberi işgalcileri ve Akdenizin diğer kıyılarında olanları İslam’a atfetmek standart Batılı görüştür. Bostom bu görüşü yineliyor. Halbuki, bu bir hatadır. İtalyan tarihçi Franco Cardini’ye göre,
Berberi Araplar akınları ile karmaşık politik mücadelenin bir parçası haline gelmişti ve dini motivasyonlar onlarca yıl boyunca kolektif hafızayı epik şiirlerle doldurarak gerçeği saptırdı. (29)
Cardini bu tip çatışmaların cihad, yani din savaşı olarak nitelendirilmesi yanlışına parmak basıyor:
Müslümanlar tarafından yapılan akınlar ve kendilerini kabul ettirme çabaları çok sıklıkla dikkatli seçimlerin ateşlediği genişlemeci emellerle yorumlanmıştır. Bu, her zaman böyle değildir. Tam tersine, sarakenler (Müslümanlar) yerel çekişmelere da karışmışlardır. . . . Örneğin Sicilya’yı fethetmek üzere olan ve daha önce Palermo’yu ele geçiren Sarakenler birçok kez Napoli şehrinin yöneticileri tarafından davet edilmiş ve Logobardi ve Bizanslılarla mücadelelerinde onlardan yardım istenmiştir. (30)
Akdeniz’deki Müslümanların genel resmi Bostom’un makalesinden çok farklıdır. Franco Cardini gerçeğin çok daha kompleks olduğunu ve Müslüman vahşeti olarak sunulanların abartılara dayandırıldığını söylüyor:
. . . Müslümanlar bu yüzden, Güney Avrupa ve Akdeniz adalarında ortaçağ Avrupasında son iki yüzyıldaki sürekli akınların tek faili değildi. . . . Tam tersine ayrıca bazen de bu akınların kurbanlarıydı. Buna karşın, Batılı Avrupalılar Hagarenleri (Müslümanlar) geniş ölçüde ve doğrudan suçlamışlardır. Zaman geçtikçe Akdeniz akınlarının hatıraları ve Iberya yarımadasının savaşları ölçüsüz bir biçimde abartı halini almıştır. (31)
Bostom bu abartı yüzünden yanlış yönlenmişe benziyor.
Edessa’ya karşı Cihad
Bostom ayrıca “Edessa’da 1144-1146′da, Haçlılar dönemindeki Hristiyan yerleşimcilerinin cihadla ortadan kaldırılmaları”ndan bahsediyor ve şehirde gerçekleşen katliama ilişkin tarihçilerden korkunç hikayeler alıntılıyor. Yakından baktığımızda ise tamamen farklı bir resim ortaya çıkıyor.
Öncelikle, Bostom bize Edessa’nın Hristiyan topluluğunun birkaç yüzyıl boyunca barış içinde yaşadığından hiç bahsetmiyor. Bu durumu değiştiren ise Haçlılardır. Bernard Lewis bize sürekli askeri cihad fikrinin Müslümanlar tarafından dokuzuncu yüzyılda nasıl terk edildiğini, ama Haçlıların Müslüman Orta Doğu’yu istilasından sonra tekrar nasıl canlandığını şöyle anlatıyor:
Dokuzuncu yüzyılda Müslüman devlet adamları az çok kalıcı, ufak değişikliklere maruz sınırlarla yaşamaya başlamışlardı. Bbu sınırların dışındaki Müslüman olmayan devletlere karşı daha uzlaşı içinde olmaya, bu şekilde ticari, diplomatik ve bazen kültürel ilişkiler içinde bulunmanın mümkün olduğunu düşünmeye başlamışlardı. Düşmanlıkların bitirilmesi… bir barış anlaşması şeklinde geldi. Bu anlaşma Avrupa devletlerinin birbiriyle “sonsuza kadar” imzaladıkları barış anlaşmaları kadar sağlamdı. Müslümanların bilincinden cihad fikri uzaklaşmaya başlamıştı ki onbirinci yüzyıl sonunda, Batılı Haçlılar Filistin’i istila etti, Kudüs’ü aldı, onların bu saldırgan eylemleri çevredeki Müslüman devletlerin savaşma isteğini alevledirdi. (32)
Haçlılar neden bu kadar kışkırtıcıydı? Cevabı kana susamışlıklarıydı. Tarihçi P. M. Holt’a göre, “Bir kasabanın ele geçirilmesi, İlk Haçlı Seferi sırasında, genellikle oranın yerleşimcilerinin kıyımıyla sonuçlanıyordu” (33) En büyük kıyım Kudüs’te 1099′da oldu. Haçlılar şehre girdiklerinde tüm Müslüman ve Yahudi tebaayı öldürdüler, kadın ve çocuk dahi bırakmadılar. Şehir “Frenklerin” kılıcından akan kanlarla bir kan gölüne dönüşmüştü.
Edessa’ya karşı yapılan askeri saldırı aslında Müslüman cihadın, Orta Doğu’yu Frenklerden, Batıdan gelen barbarlardan, özgür kılabilmek için gerçekleştirdiği ilk adımdı. Fransa’da yaşayan Lübnanlı bir Hristiyan olan ve Fransızca yazan bir yazar olan Amin Maalouf, diyor ki, “Edessa Frenklerin ileri karakollarından birinden başka bir şey değildi.” (34) Ayrıca, şehirdeki yerel Hristiyanlar Frenk yöneticilerden memnun değildi, Müslüman orduları tarafından kurtarılmak istiyorlardı. Maalouf şöyle diyor,
Edessa’nın fethi ile ilgili en canlı belge bize bir şahitten miras kalıyor, Suriyeli Psikopoz Ebu’ l-Ferec Basil’den, ki kendisi bizzat olayların içinde yaşamıştır. Onun savaş boyunca tavrı bize onun mensup olduğu Oryantal Hristiyan topluluklarının trajedisini çok açık bir şekilde gösteriyor. Şehri saldırı altında olduğu için, Ebu’ l-Ferec aktif olarak savunmaya katılıyor; ama aynı zamanda, sempatisi, saygı duymadığı Batılı ‘koruyucuları’ndan çok Müslüman ordusunadır. (35)
Edessa’ya saldırmadan önce Müslüman yönetici, Zangi, “kuşatma altındakilere sürekli barış teklifleri gönderin,” diyor ama “aptalca küfürler ve aşağılamalar şeklinde cevap veriliyor.” (36) Sonra Müslüman ordu şehre saldırıyor, ve duvarlarda gedikler açtıklarında, evet, maalesef, silahsız halkın bir kısmını öldürüyorlar.
Bostom bize korkunç katliamın detaylarından bahsediyor. Ama tüm hikaye bununla sınırlı değil:
Zangi kişisel olarak öldürmelerin durdurulması için müdahale ediyor, ve en üst komutanlarından birini, Ebu’ l-Ferec’i görmesi için gönderiyor. ‘Muhterem Ebu’ l-Ferec’, diyor elçi, ‘bize söz verin, haça ve İncil’e yemin edin, sizin ve topluluğunuzun sadık kalacağına. Çok iyi biliyorsunuz ki bu şehir Araplar yönetirken iki yüz yıl boyunca büyük bir metropolisti. Bugün ise onu Frenkler sadece elli yıl için istila etti, ve şimdiden şehri mahvetti. Önderimiz Imad el-Din Zangi size iyi davranacak. Barış içinde yaşayın, onun otoritesi altında güvende olun, ve onun yaşamı için dua edin. (37)
Savaşın sonunda, “Suriyeliler ve Ermeniler kalenin dışına çıkarıldı, evlerine sağ salim geri döndüler.” (38) Haçlılarla ilgili bir otorite olan M. W. Baldwin de, Zangi’nin “Elinden geldiğince şehrin Hristiyanlarını ve kiliselerini koruduğunu” söyler. (39)
Fakat Frenklerin tüm değerli eşyaları alınmış, papazları ve ileri gelenlerinin canı bağışlanmış, diğer tüm askerler, yüz kişi, öldürülmüştür.
Bu hikaye hala günümüzde kabul edilemez şekilde vahşidir, ama aynı zamanda, Haçlıların tüm Müslümanları ayrım gözetmeden öldürmesine sadece bir karşılık olarak görülmüştür.
Üçüncü ve son bölümün başlıkları (YAKINDA)
- Antakya, Yamyamlar ve Selçuk Türkleri
- Timur’un Cihad Kampanyasına yakından bakış
- Muhammed Kasım ve Eksik Yazılan “Gaddarlık Koltuğu”
- Hindistan’daki diğer olaylar
- Osmanlılar ve Konstantinopol’ün fethi
- Ermeni Soykırımı?
- Gerçek Cihadlar böyleydi
NOTLAR
14 Thomas Brown, “The Transformation of The Roman Mediterranean”, in The Oxford History of Medieval Europe, George Holmes, ed. Oxford University Press, Oxford, 1988, pp. 11, 12
15 Francis E. Peters, “The Early Muslim Empires: Umayyads, Abbasids, Fatimids,” in Islam: The Religious and Political Life of a World Community, Marjorie Kelly, ed. Prager Books, New York, 1984, p. 79
16 Franco Cardini, Europe and Islam (translated by Caroline Beamish), Blackwell Publishers, Oxford, 2001 p. 52
17 Norman Cantor, Civilization of the Middle Ages, HarperCollins, New York, 1994, p. 133
18 Hugh Goddard, A History of Christian-Muslim Relations, Chicago: New Amsterdam Books, Ivan R. Dee, 2001,, p. 68
19 John V. Tolan, Saracens: Islam in the Medieval European Imagination, Columbia University Press, New York, 2002. p. 71
20 Martin Sicker, The Islamic World in Ascendancy: From the Arab Conquests to the Siege of Vienna, Praeger, Westport, CT., 2000, p. 12
21 Philip K. Hitti, History of the Arabs, p. 130, quoted in Martin Sicker, The Islamic World in Ascendancy: From the Arab Conquests to the Siege of Vienna, Praeger, Westport, CT., 2000, p. 12
22 De Goeje’s Conquête de la Syrie, p. 84, in P.M. Fraser (ed), The Arab Conquest of Egypt And the Last Thirty Years of the Roman Dominion, Second Edition, Oxford University Press, New York, 1978, p. 159
23 Walter E. Kaegi, Byzantium and the Early Islamic Conquests, Cambrigde University Press, Cambrigde, 1992, p. 95-96
24 Walter E. Kaegi, Byzantium and the Early Islamic Conquests, p. 136
25 Samuel K. Eddy, The King Is Dead: Studies in the Near Eastern Resistance to Hellenism, 334-31 B. C., University of Nebraska Press, Lincoln, NE, 1961, p. 263.
26 Philip K. Hitti, History of the Arabs: From the Earliest Times to the Present, The Macmillan Company, New York, 1951, p. 166
27 Maria Rosa Menocal, The Ornament of the World: How Muslims, Jews, and Christians Created a Culture of Tolerance in Medieval Spain, Little, Brown and Company, New York, 2002, p. 44
28 The Ornament of the World, pp. 36, 37
29 Franco Cardini, Europe and Islam, p. 9
30 Franco Cardini, Europe and Islam, p. 19
31 Franco Cardini, Europe and Islam, p. 16-17
32 Bernard Lewis, The Middle East, p. 235-36
33 P. M. Holt, The Age of the Crusades: The Near East from the Eleventh Century to 1517,Longman Inc., New York, 1993, p. 34
34 Amin Maalouf, The Crusades Through Arab Eyes, Shocken Books, New York, 1984, p. 133
35 Amin Maalouf, The Crusades Through Arab Eyes, p. 134
36 Amin Maalouf, The Crusades Through Arab Eyes, p. 134
37 Amin Maalouf, The Crusades Through Arab Eyes, p. 135-36
38 Amin Maalouf, The Crusades Through Arab Eyes, p. 136
39 Setton, Kenneth Meyer, (ed.-in-chief). A History of the Crusades, 6 vols, Madison, Wis., 1969-89, vol. I “The First Hundred Years”, edited by M. W. Baldwin, pp. 448-462. Available online.
4 [?]


















1 Trackback(s)