RSS Feed for This Post

Hâlâ İslam’ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1)

[İngilizce aslı FrontPage Magazine‘de yayınlanmıştır – Çeviren: Ekrem Senai]

20080413_islamin_yaninda.jpg Hâlâ İslam'ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1)Hâlâ İslam'ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1)Sunuş: Günümüzde birçok terör örgütü İslâm’daki Cihad kavramını kendi amaçlarına alet ediyor. İntihar saldırıları, sivillerin hedef alınması, savaş esirlerine kötü muamele… Diğer yandan İslâm dininin kılıç zoruyla yayıldığı yönündeki inanış sadece batıda değil ülkemizdeki kimi aydınlar arasında da yankı buluyor.

Yazarlarımızdan Mustafa Akyol İslâm, Cihad, şiddet ve terörizm konulu uzun soluklu bir tartışmaya katılmıştı. Okuyacağınız makale orjinali İngilizce yapılan bu tartışmadan bir alıntı. Güncelliğini uzun süre koruyacak bilgilerle zenginleştirilmiş bu makaleyi üç bölüm halinde sunuyoruz.

Hâlâ İslam’ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım – Mustafa Akyol

Birkaç hafta önce, Frontpage, Andrew G.Bostom’un “Jihad Killings of POWs and Non-Combatants (Esirler ve Savaşmayanların Cihadla öldürülmesi)” başlıklı uzun makalesini yayınlandı. Bostom’un bu yazısı benim National Review Online’da yayınlanan “The Prophet and Paul Johnson (Peygamber ve Paul Johnson)” ve “Al-Qaeda vs. The Koran (El Kaide Kur’an’a karşı)” yazılarıma itiraz niteliğindeydi. Her iki makalede de, el-Kaidenin ve aynı zihniyettekilerin hiçbir ayrım gözetmeyen cinayetlerinin neden İslam açısından kabul edilemez olduğunu açıklamıştım.

Fakat, belli ki bu Bostom’u tatmin etmemiş. Bostom ve aynı görüşü paylaşan Robert Spencer gibi yazarlar, beni “Jihad Watch” web sitesinde eleştirdiler , ve günümüzün radikal İslami terörizminin İslam inancının özüne uygun olduğunu ve el-Kaidenin yaptığının Kur’an’ın onlardan beklediğinden farklı bir şey olmadığını iddia ettiler. Bir başka yazıda ise Hugh Fitzgerald benim iddialarıma şöyle karşı çıkıyordu: “Bin Ladin çok iyi bir Müslümandır, ortodoks bir müslümandır…”

Bu yazarların radikal İslamcı terörizm ile ilgili kaygılarını çok iyi anlayabiliyorum. Yanlış yaptıkları nokta ise bunu İslam inancına bağlamaları. Bilgileri kullanırken seçici davranıyorlar; bu şekilde önyargılarına dayanan tezlerini destekleyen düşünceleri güzelce kullanıp, desteklemeyenleri hiç görmek istemiyorlar. Bu şekilde İslam’daki ve İslam tarihindeki emsalsiz insanlık ve hoşgörü öğretisini ve örneklerini görmemezlikten geliyorlar. Ayrıca, İslam medeniyetinin uzun tarihi boyunca ortaya çıkan bütün kanlı sayfaları İslam’a ait değerlerle ilişkilendirip Müslümanların da yanlışlar yapabileceği, bunun sebebinin İslam’ın yönlendirmesi değil, kişilerin kendi seçimleri olabileceği gerçeğini gözardı ediyorlar.

Bostom’a bu cevabımda, makalesindeki konuların tamamını inceleyeceğim ve göz ardı ettiği veya hatalı olarak değerlendirdiği gerçekleri bir bir göstereceğim. Ve bunu Bostom veya diğer İslam eleştirmenlerini çürütmek için değil, fakat onların ve onlar gibi düşünen diğerlerinin İslam inancını daha adil bir şekilde değerlendirebilmelerini sağlayabilmek için yapacağım.

Entelektüel cihad?

Başlangıç olarak, cihad kavramının anlamını açıklamak gerekiyor. Bunun illa ki askeri bir mücadele anlamına gelmesi gerekmiyor. Evet, İslam tarihi boyunca bu şekilde anlaşılmış ve kullanılmış olabilir, ama, aynı zamanda Tanrı için yapılan oldukça barışçıl bir çabayı da nitelendiriyor bu kelime. Kişisel olarak, günümüz Müslümanlarının materyalizme, karşı; hem felsefi, hem de dünya görüşü olarak, entelektüel cihadda bulunmaları gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden Müslümanları materyalizme karşı ,Hristiyan ve Yahudilerle birlikte, bilimsel ve entelektüel mücadelede aktif olmaya çağırıyorum. Benim gibi düşünen bir çok Müslüman da bu fikirler “savaşının” önemini vurguluyor. Popüler bir müslüman web sitesinde , “Son Cihad” başlığı altında yazar, düşmanını, “batının seküler materyalizm anlayışı” olarak belirtiyor ve “bu cihadda silahımız bilgimizdir” diye ekliyor.

Mr. Bostom bu “ateizme karşı askeri olmayan cihad kampanyasının Kur’andaki dayanağını” soruyor. Doğrusu, Kur’an’ın çoğu bununla ilgilidir. Mesela 2:28’de, ateizme entelektüel bir çağrı vardır: “Allah’ı nasıl unutursunuz ki siz ölüydünüz ve O size hayat verdi” Ve bunun gibi “De ki:” diye başlayan yüzlerce ayet Tanrının varlığı, kudreti ve merhametinin delillerinden bahseder. Ateizmi ve ona bağlı felsefeleri çürütmek, Tanrı hakkında konuşmanın modern versiyonundan başka bir şey değil.. Aslında, bu St.Thomas Aquinas’ın Müslüman izdüşümü olan Gazali’nin zamanından beri süregelen entelektüel İslami bir çabadır.

Bostom ayrıca ateistlerin ikna olmazsa başına ne geleceğini soruyor. Tabi ki hiçbir şey. “Bırakın apaçık olanı inkar etsinler”, “Dinde zorlama yoktur” (2:256) ve Müslümanlara emredilen: “Bu gerçek senin Rabbindendir. Dileyen inansın, dileyen ise inkar etsin”. (18:29)

Bu da Müslüman olmayanlara ne yapılacağını anlatan bir başka Kuran ayeti:

O halde (ey Peygamber,) seninle tartışanlara de ki: “Ben tüm benliğimi Allah’a teslim ettim ve bana tâbi olan herkes (de öyle yaptı)!” Daha önce vahiy verilmiş olanlara ve kitap ile ilgisi olmayanlara sor: “Siz (de) kendinizi O’na teslim ettiniz mi?” Ve eğer O’na teslim olurlarsa muhakkak doğru yol üzerindedirler; ama yüz çevirirlerse, unutma ki senin görevin sadece mesajı iletmektir: zira Allah, yarattıklarını(n kalplerindeki her şeyi) görür.. (3:20)

Muhtemelen bu da Bostom’u ikna etmeyecektir, çünkü o, Kur’an’ın bu hoşgörü ayetlerinin daha sonra gelen “savaş ayetleri” ile nesh edildiğini söyleyecektir.

Böyle bir nesh doktrini tehlikesine işaret etmekte haklıdır, fakat bunun Kur’an’ın anlaşılması için mantıklı bir yöntem olduğunu düşünmek yanlıştır.

Nesh Efsanesi

Nesh doktrini sonraki dönem icadıdır, bazı klasik İslam hukukçuları tarafından dördüncü yüzyılda (10’uncu yüzyılın sonunda) ileri sürülmüştür. Bu kişiler yüzlerce neshedilen ayet ortaya koymuşlar ve uzun kitaplar ve referanslarla dolu ayrı bir uğraşı dalı formülize etmişlerdir.

Fakat hatalıdırlar ve 19uncu yüzyıldan beri birçok Müslüman düşünür buna ısrarla işaret etmektedir. San Diego Devlet Üniversitesi din profesörü Dr.Halil Muhammed, nesh doktrinine karşı yapılan itirazları güzel bir makaleyle özetlemiştir. Dr.Muhammed der ki:

İslam’a davetle ilgili 120 ayetin tek bir kılıç ayetiyle nesh edildiğinin düşünülmesi (9:5) aslında tam bir aptallıktır.

Dr.Muhammed devam ediyor:

Nesh doktrinini oluşturan klasik ulemanın hatası , onların atomistik yorum tipolojisini takip etmeleridir, yani İslam’ın ana dökümanının tüm ayetlerini bağımsız birer ünite olarak değerlendirmişlerdir.” Dolayısıyla, inanmayanlara savaş açılmasıyla ilgili sonraki ayet ele alınarak tüm önceki ayetler iptal ediliyor ve böylece İslami politik doktrin kendiliğinden tanımlanmış oluyordu. Halbuki, daha tutarlı olan metod ayetlerin bağımsız parçalar olarak değerlendirilmesine son verilip; anlamlarını bağlamlarına ve Kur’an’ın genel anlamına bağlayarak değerlendirmeye çalışmaktır.

Kur’an, kendisinde hiçbir çelişki olmadığını söyler (4:82). Dolayısıyla ayetler, birbiriyle çelişir ve nesh edilmiş pasajlar şeklinde değil, fakat mozayiği tamamlayan parçalar olarak değerlendirilmelidir.

Bu mozayiği oluşturmaya çalışırsak, şunu görürüz ki savaş ayetleri sadece olağanüstü bir durumu tarif eder- Müslüman toplumun kendilerini yok etmek isteyen düşman karşısında, içinde olduğu durumu – barış ve hoşgörüden bahseden ayetler ise İslam’ın idealini tarif etmektedir.

Bu durum, Kur’an’ın indirildiği ortamı değerlendirince daha da berraklaşır. İslam’ın ilk onüç yılında, Müslümanlar pagan-ağırlıklı Mekke şehrinde tamamen pasifist bir toplumdu. Kendi inançlarını yaşamaya ve yaymaya çalışıyorlar ve paganlara Kur’an’ın onlara söylemelerini emrettiği şeyi söylüyorlardı: “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize ” (109:6). Mekke’li paganlar bu formülü kabul etselerdi, Müslümanlar Mekke’den hicret etmek zorunda kalmayacak, Medine’de bir devlet kurmayacak ve sonra Mekkelilere ve müttefiklerine karşı hayatta kalma savaşı vermeyeceklerdi.

Dolayısıyla hoşgörüden bahseden “Mekki ayetler” bize ideal İslami misyonu belirtir. Savaştan bahseden “Medine ayetleri” ise modern dünyada pek görmediğimiz bir durumdan bahseder- sadece “Rabbimiz Allah” (22:40) dediği için dini bir toplumun yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu durumu.

Modern İslami politik doktrin Mekki ayetlere göre bina edilmelidir, çünkü karşılıklı hoşgörüye yönelik orijinal İslami model- ki Mekke’de Paganların fanatikliği yüzünden yürümemiştir- dini özgürlüklerin sıkıca kurumsallaştığı modern dünyada geçerli olan modeldir.(1)

Bunu söyledikten sonra şimdi Bostom’un bana yönelttiği asıl konuya odaklanalım: İslami savaş kuralları konusuna. Ben bu kuralların ayrım gözetmeksizin öldürmelere izin vermediğini belirttim. Bunun anlamı, savaşmayanlara ve savaş esirlerine- 11 Eylül’de gördüklerimiz, İsrail’deki intihar eylemleri, ve Irak’taki son kaçırmalar- yapılanlar İslam’a açıkça aykırıdır.

Böyle olmadığını savunmak için Bostom, İslam tarihinden örnekler verip Hristiyanlar, Hindular ve diğer Müslüman olmayan toplulukların- bunlara savaş esirleri ve daha kötüsü kadınlar ve çocuklar da dahil- “Müslümanlar” tarafından nasıl katliama maruz kaldığını uzun uzun anlatıyor. Bu trajedilerin görgü şahitlerinden yapılan uzun alıntılar birçok okuru İslam’ın şiddete dayanan bir inanç olduğu konusunda ikna edebilir. Halbuki, biraz yakından bakınca, Bostom’un sunduğu resmin objektif gerçekten oldukça farklı olduğunu görebiliyoruz.

Nasıl olduğunu görelim. Önce Peygamberin kendisinden başlayalım.

Peygamberin kılıcı-ve merhameti

Kur’an’dan sonra ve diğer herşeyden önce, Hazret-i Muhammed’in uygulaması tüm Müslümanlar için bağlayıcıdır. Bu yüzden onun savaşmayanlara ve savaş esirlerine nasıl davrandığı çok önemlidir. Bu konuyla ilgili önceki yazılarımda, onun, Müslümanlardan, savaşmayanlara ve savaş esirlerine iyi davranmasını istediğinden bahsetmiştim. Kur’an da savaş esirlerine iyi muamele edilmesini açıkça emreder (76:8)

Savaş esirlerine peygamberin kötü davrandığına dair Bostom, W.H.T. Gairdner’dan alıntı yapıyor, ifadesi aynen şöyle: “Müslümanlar ve pagan Mekkeliler arasında 624 yılında yapılan Bedr Savaşının sonundaki “en büyük kincilik ve kana susamışlık”.  Her ne kadar Gairdner üstü kapalı olarak bize bazı ölümlerin olduğunu ve “Peygamber’in bu aşırılıkları gördüğü”nü söylese de, bize savaş esirlerinin savaşın bitiminde öldürülmesinin o zamanın standart Arap geleneği olduğunu ve Hazreti Muhammed’in bu normu ortadan kaldırmak için müdahale ettiğinden hiç bahsetmiyor. İngiliz tarihçi ve eski bir rahibe olan Karen Armstrong, Bedr Savaşının sonunu şöyle anlatır:

Müslümanlar neşe içindeydi. Esirleri toplamaya ve Arap geleneğine uygun olarak öldürmeye başladılar fakat Hz.Muhammed bunu durdurdu. Bu sırada esirlerin fidye karşılığında serbest bırakılmasına dair vahiy geldi. O, ayrıca Müslümanların ganimetle ilgili kavgasına da müdahale etti ve 150 deve, on at, bir yığın zırh ve ekipmanı eşit olarak paylaştırdı. Daha sonra muzaffer ordu eve doğru yetmiş savaş esiriyle birlikte yola çıktı… Eve dönerken, Hz.Muhammed esirler ile ilgili başka bir vahiy daha aldı:

(Öyleyse) ey Peygamber, elindeki esirlere de ki: “Allah yüreklerinizde bir güzellik bulursa, bütün o sizden alınan şeylerden daha güzelini bahşedecektir size: Çünkü Allah, çok esirgeyen gerçek bağışlayıcıdır. (8:70)(2)

Dolayısıyla Bostom’un “en büyük kincilik ve kana susamışlık” diye İslam’a atıf yaptığı konu aslında İslam peygamberi tarafından durdurulan bir İslam-öncesi uygulamadan başka bir şey değildir.

Peygamber’in Bedr’de iki özel tutsağın öldürülmesine izin verdiği doğrudur. Bunlar Nadr bin el-Haris ve Ukba bin Ebi Muayt’tır. Bu ikisi Mekke’de Müslümanlara zulmeden ve İslam’ı sürekli aşağılayan iki isimdir. Yapılan, günümüz terimleriyle, bu savaş suçlularının cezalandırılmasıdır.

Gelenek olarak Bedr’in sonunda savaş esiri alınmasının hata olduğu ve Peygamber’in bu konuda daha sonra bir ayetle uyarıldığı (8:67) şeklinde bir açıklama vardır. Fakat bu açıklama genel olarak kabul görmemiştir, hatta Mevdudi gibi radikal bir yorumcu bile bunu ikna edici bulmadığını söyler. Bu konu, yakınlarda Time dergisinde de yer aldı ve şu şekilde yorumlandı:

Bazı hadislere göre, Hz.Muhammed alınan esirlerle ne yapacağını bilemez haldeydi. Bu sonuca götüren, Tanrı’nın Kur’an’daki şu ifadesidir: “Savaş esirleri hakkında, biz seni yeryüzüne zulmedici olarak göndermedik.” 10’uncu yüzyılda bu ayetle ilgili, Peygamberin Tanrı’nın sözünü, esirleri öldürmesi, bu şekilde esir olarak tutmaması şeklinde anladığına dair yapılan yorumdur, ki Zerkavi’nin de cinayetlerinin meşrulaştırması için Bedr’i örnek verirken kafasındaki metin budur.

Fakat UCLA’da Batı ve İslami hukuk profesörü Halid Ebu El Fadl’a göre, bu şekilde bir okuma çoktan hükümsüzleşti. Ona göre, klasik ulemanın büyük çoğunluğu ayetin anlamının çok berrak bir şekilde Hz.Muhammed’den esirleri serbest bırakmasını istediğidir. Onların “başlarını vurun” okuması desteksizdir. El-Fadl diyor ki, “Zerkavi, herkesin yüzyıllar önce terkettiği ıvır zıvırı araştırıyor ve bu ıvır zıvırın adını İslam koyuyor.”(3)

Bostom ayrıca Beni Kureyza adında 627 yılında Mekke’nin pagan ordusunun Medine’yi kuşattığı sırada Müslümanlara komplo kuran Yahudi kabilenin iddia edilen katliamını da dile getiriyor. Evet iddia diyorum, çünkü ben Beni Kureyza kabilesinin öldürüldüğüne dair geleneksel görüşü kabul etmiyorum ve bunun için, W.N.Arafat’ın makalesinde belirtildiği gibi, iyi sebeplerim var.

Bostom sözde Beni Kureyza katliamı ile ilgili Kur’an’daki sözde referansı dile getirmediğimi söylüyor. Bu sözde referans ise ayet 33:26:

(ve gördüler ki) saldırganlara yardım eden geçmiş vahiylerin mensuplarını kalelerinden çekip çıkardı ve kalplerine korku saldı: böylece bir kısmını öldürdünüz, bir kısmını da esir aldınız;

Bu, çok açıkça savaşın hararetini anlatan bir ayet. Aslında ayet bize, bazı Kureyzalıların esir alındığını- yani canının bağışlandığını söylüyor. W. N. Arafat’ın işaret ettiği gibi:

Kur’an’daki bu referans ancak savaşta bulunanlara olabilir. Bu, savaşla ilgili bir ifadedir. Savaşanlarla ilgilidir. Bunların bazıları öldürülmüştür. Diğerleri esir alınmıştır. Eğer 600 veya 900 insan bu şekilde öldürülmüş olsaydı olayın önemi daha net bir şekilde ortaya çıkardı. Kur’an’da açık bir referans olurdu, bir sonuç, alınacak bir ders bulunurdu. Fakat sadece suçlu liderler öldürüldüyse, bu şekilde kısa bir referans olması anlaşılırdır.(4)

Bostom hala Beni Kureyza’nın katledildiğinde ısrarlı. Hikayesini desteklemek için Sahih Buhari (Hadis kitabı)’na referans veriyor, ve benim olası itirazıma karşı diyor ki, “kutsal Müslüman kaynakları ve metinleri sorgulamaya başlarsanız-Kur’an, hadis, siret (Hz.Muhammed’in kutsal biyografisi) – bunu seçici olarak yapamazsınız.”

Sevgili arkadaşım Mark Hartwig de önceki makalelerimi eleştiren NRO’ya gönderdiği yazısında Sahih Buhari’yi işaret ediyordu.

Doğrusu, ben Kur’an’ı sorgulamıyorum, çünkü onun hatasız Tanrı sözü olduğuna inanıyorum, fakat, diğer bir çok çağdaş müslüman gibi, geleneksel İslami kaynakları, örneğin hadis ve sireti rahatlıkla sorgulayabilirim. Çünkü bunlar Hz.Peygamberden en az 1.5 yüzyıl sonra yazılmıştır ve bunlar içinde birçok sahte sözlerin ve Hazreti Muhammed etrafında oluşturulan sahte masalların olduğu zaten bilinen bir gerçektir. Günümüze kadar gelen bu külliyatı oluşturanların birçoğu da iyi niyetli insanlardır, fakat iyi niyet, yanılmaz kaynaklar ortaya koymak için yeterli değildir.(5)

Hazreti Muhammed hakkındaki geniş kapsamlı kanıtlar bize gösteriyor ki o hiçbir zaman ayrım gözetmeksizin öldürmeye izin vermemiştir. “Yaşlıları, bebekleri, çocukları, veya kadınları öldürmeyin” diyen bizzat Hz.Muhammed’dir (6) Ebu Bekir, en yakın arkadaşı ve İslam’ın ondan sonra gelen ilk halifesi de Müslüman askerlere “Çocukları, yaşlıları veya kadınları öldürmeyin. Ağaçları sökmeyin, yakmayın ve meyvalı ağaçları kesmeyin… İnzivaya çekilmiş insanlar görürseniz, onları kendi haline bırakın” demiştir.(7)

Ve şüphesiz İslam konusunda Batılı en büyük araştırmacılardan biri olan Bernard Lewis’in açıkladığı gibi, her ne kadar “İslami öğretilerin insancıl etkisi daha sonraki gelişmelerle azaltılmış olsa da” (8), hiçbir zaman Bostom’un ısrarla İslam’a yamamaya çalıştığı “ayrım gözetmeksizin öldürme”lerle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Esirler ve Savaşmayanlar konusunda İslam ulemasının görüşleri

Mr. Bostom birçok İslam bilgininden alıntı yaparak savaşmayanların ve esirlerin öldürülmesinin İslam’da savunulduğunu göstermeye çalışıyor. Bu Müslüman bilginlerin esirlerin öldürülmesiyle ilgili verdikleri izinlerin daima Beni Kureyza olayına referans yaptığı gözden kaçırılmamalıdır. En itibarlı tefsir (Kur’an yorumu) yazarlarından biri olan Ibn Kathir şöyle açıklıyor:

Ulemanın büyük çoğunluğu icma ile savaş esirleri konusunun İmam’ın kararına bağlı olduğunda hemfikirdir. Karar verirse, öldürülmelerine hükmedebilir, Beni Kureyza’da olduğu gibi. Veya fidye karşılığında serbest bırakabilir, Bedir esirlerinde olduğu gibi, veya Müslüman esirleriyle takas yapabilir(9)

Fakat, daha önce açıkladığımız gibi, Bedir’de savaş esirlerinin canının bağışlanması Kur’an’da açıkça belirtildiği halde, Kureyza’nın öldürülmesine dair bir kanıt yoktur ve doğruluğu oldukça şüphelidir. Dolayısıyla, tamamen Kurani bir bakış açısıyla- Sola Scriptura – Savaş esirlerinin öldürülmesinin bir dayanağı yoktur. Bu yüzden bu konunun üzerinde son makalelerimde de durdum ve konumumda ısrarcıyım.

Ayrıca, Beni Kureyza ön plana alınsa bile, yine de bu ayrım yapmadan öldürmenin meşruluğunu kanıtlamaz, çünkü söz konusu Yahudi kabilesi normal savaş esirlerinden farklıdır. Onlar Medine’de yaşıyorlardı ve burada Müslümanlarla müttefiktiler. Mekke’nin pagan ordusu şehri kuşattığı zaman hemen onlarla gizlice anlaştılar ki bu tüm Müslümanların ortadan kaldırılmasına yol açabilecek bir hainlikti. Hatta onların İslam’a karşı saldırısının, paganlarınkinden çok daha acımasız olduğu bile iddia edilebilir.

Bu istisnaî durum için, bu yüzden Beni Kureyza’ya dayanarak esirlerin öldürülmesine izin veren bazı Müslüman ulema, sadece bu kadar zalim düşmanların cezayı hakedebileceğini vurguluyorlar. Örneğin, Ebu Yusuf, Bostom’un da alıntıladığı kısımda, diyor ki “Müslümanlara tehlikeli olduğu kanıtlanmış esirler öldürülebilir” (Salahaddin’in Reynauld de Chatillon ve Şovalyelerini öldürüp, birçok normal esiri bağışlaması gibi) Bunun, açıkça kadınların, çocukların ve son zamanlarda Irak’ta kaçırılanların, “Müslümanlara tehlikeli olmayı” rüyasında bile görmeyenlerin öldürülmelerini meşrulaştırmadığı ortada.

Bostom yine sivillerin de bulunduğu kalelerde mancınık kullanmak konusunda tartışan ulemadan alıntı yapıyor. Bu tartışma aslında “kitle imhası” konusunda bir tartışmadır, ve yakın zamanda Dresden, Hiroshima ve Nagasaki’de olanlar hatırlandığında, modern çağımıza bile uzak olmayan bir durumdur. Aslında, mancınıklarla ilgili böyle bir endişenin tartışılmış olması bile geleneksel İslami kanunda savaşmayanlar konusunda ne kadar hassas olunduğunu göstermektedir. Bernard Lewis bunu onaylıyor ve şöyle açıklıyor:

Cihadda savaşçılara kadınları, çocukları ve yaşlıları, onlar önce saldırmadıkça öldürmemeleri, sakat esirlere eza vermemeleri, ateşkesten sonra düşmanlıkların bitirilmesi ve anlaşmalara sadık kalınması emredilmiştir. Orta çağ uleması ve teologları savaş kuralları konusunu uzun uzadıya tartışmışlardır. Hangi silahlar kullanılabilir, hangileri kullanılamaz. Hatta orta çağ metinlerinde, füze ve kimyasalların, yani o zamanki mancınık ve zehirli okların kullanılması, düşman su kaynaklarının zehirlenmesi gibi önlemlerin meşruluğu tartışılmıştır. Bazı ulema izin vermiş, bazıları ise bu silahların kullanımına onay vermemiştir. Bunun sebebi olarak, bundan ayrım yapılmadan etkilenecek olanların varlığı gösterilmiştir. Hiçbir noktada İslam’ın ana metinleri terörizm ve cinayeti emretmez. Hiçbir metinde -benim inceleyebildiklerim içerisinde- savaşa katılmayan ilgisizlerin ayrım gözetmeksizin öldürülmesi gibi bir şeyden bahsetmez(10)

Klasik Müslüman ulemayla ilgili çok fazla önemsenmeyen bir gerçek de vardır: bazı durumlarda, onlar da seküler otoriterler tarafından, planlanan saldırılar veya kuşatmalara dini cevaz verilmesi konusunda zorlanmışlardır. Çok iyi bilinir ki 11. yüzyıl Şafi alimi el-Maverdi Abbasi liderinin Bizanslılarla yaptığı ateşkes anlaşmasını haber vermeden bozması planına göz yummadığı için hapsedilmiştir. Siyasi liderlik ve ordu, ulemaya baskı yaparak savaş kurallarını gevşetmeye çalışmışlardır- bu da bu kuralların meşruluğu konusunda sorular doğurmuştur. UCLA profesörü Halid Ebu el Fadl’a göre: “Ordu ulemaya şöyle derdi ‘Bu veya şu kuralı verin, yoksa düşman size gelecek ve bu sevgili kitaplarınızı alevler içinde bırakacak.’ “(11)

Sonuç olarak, 20.yüzyıl başında yaşamış reformist Müslüman Raşid Rida’nın işaret ettiği gibi, “Ulema, şeriatı sağlama sorumluluğundaki bu insanlar, zamanının otoritesine (sulta)’ya verdiği tavizlerle giderek bozulmuş ve sonunda kendilerini zorbaların işbirlikçisi şeklinde bulmuştur “(12)

Hala birçok ulema İslami prensiplerin zorbalık ve dünyevi menfaatler için istismarına karşı durmaktadır. Bernard Lewis diyor ki, “Müslüman ulema arasındaki ortak endişe kendi yağmalarını cihad konsepti içinde istismar eden bozuk Müslümanlardı.”:

Cihadın meşruluğu, “Allah için yapılması”dır ve maddi kazanç için olmamasıdır Halbuki, cihadın soylu ismini soysuz amaçlarla kötüye kullananlarla ilgili şikayetler vardır. Özelde Afrikalı ulema, köle tacirlerinin ahlaksızlıklarını meşrulaştırmaları ve kurbanları üzerinde yasal sahiplilik oluşturmak için cihad terimini kullanmalarından son derece muzdariptir. (13)

Aslında, Bernard Lewis çok önemli bir konuya parmak basmaktadır. Birçok “Müslüman”- müslüman olmayanlar üzerindeki seküler fiillerini, yaptıkları işi cihad olarak niteleyerek, diğer Müslümanlar gözünde sahte bir meşruluk sağlamaktadır.

Ve Bostom’un bahsettiği ve İslam’daki şiddete sözde delil olarak gösterdiği pek korkunç hikayeler aslında tam da bu kategoriye girmektedir.

Nasıl olduğunu görmek için, tarihe biraz yakından bakalım.

Gelecek bölüm:

İslam’ın ilk Yükselişi

Korsan Yağmacılar mı, Cihad Çağrıları mı?

Bizansa karşı fetihler

Berberiler ve İspanya

Edessa’ya karşı Cihad

NOTLAR1 Bu prensipi günümüze uygularsak, Askeri cihada bir meşruiyet bulmamız mümkün olmaz.. 20inci yüzyılda, Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği ve Kamboçyadaki Kızıl Khmer veya Arnavutluktaki Enver Hoca gibi totaliter rejimler de askeri cihadın hedefleri olabilir – ama çok şükür, hepsi bittiler. 90’larda, Bosna’lı Sırp askerler askeri ihad2ın hedefi olmayı hakettiler, çünkü Bosna ve daha sonra Kosova’da Müslümanların etnik temizliği vahşiliğine kalkıştılar.

2 Karen Armstrong, Muhammad: A Biography of the Prophet, HarperSanFrancisco, 1993, p. 176

3 David Van Biema, “Does the Koran Condone Killing?”, Time, September 5, 2004

4 W. N. Arafat, “New Light on the Story of Banu Qurayza and the Jews of Medina”, Journal of the Royal Asiatic Society of Great Britain and Ireland, (1976), pp. 100-107.

5 Profesör Hayri Kirbasoglu, Ankara Üniversitesinde teologve hadis uzmanı, hadis külliyatlarının değerlendirilmesi için yeni bir metodun gerekli olduğunu belirtiyor. Kur’an’a uygunluk – daha önce ihmal edilen bir kriterdir -bu metodun temelini teşkil etmelidir. Bu Hz.Muhammed’le ilgili bazı klasik hikayelerin terkedilmesine sebep olabilir, bunlardan biri de Beni Kureyza olayıdır. Aslında, çok tutucu olan el-Ezher bile hadisleri elden geçiriyor. Mısır’da Al-Ahram, 9 ağustos 2002 sayısında, el-Ezher’de El-Ezher İslami Araştırma akademisi özel komitesinin kurulduğunu, hadis kaynaklarının ve tefsirlerin “garip, yanlış ve sahte olanlarının” temizlenmesi gerektiği konusunda çalıştıklarını belirtmektedir.

6 From Al-Muttaqi, Kanz, ii, pp. 252-286, quoted in Bernard Lewis (editor and traslator), Islam: From the Prophet Muhammad to the Capture of Constantinople, Volume I: Politics and War, Oxford University Press, New York, 1987, p. 212

7 From Al-Tabari, i, p. 1850, quoted in Bernard Lewis (editor and traslator), Islam: From the Prophet Muhammad to the Capture of Constantinople, Volume I: Politics and War, Oxford University Press, New York, 1987, p. 213

8 Bernard Lewis, The Middle East: 2000 Years of History from the Rise of Christianity to the Present Day, Weidenfeld & Nicolson, London, 1995, p. 208

9 Tafsir Ibn Kathir. Available online.

10 Bernard Lewis, Crisis of Islam: Holy War and Unholy Terror, Weidenfeld & Nicolson, London, 2003 p. 30

11 Erik Schechter, “In the name of the Koran”, The Jerusalem Post, Sep. 11, 2003

12 Dale F. Eickelman & James Piscatori, Muslim Politics, Princeton University Press, Princeton, 1996, p. 31

13 Bernard Lewis, Crisis of Islam, p. 31

 

 Gazetecilik Neden Dibe Vurdu?

Hâlâ İslam'ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1)Hâlâ İslam'ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1)Gazeteciler bizi bilgilendiriyor mu yoksa aldatıyor mu?  Gazetecilik galiba dürüstçe yapılmasına imkân olmayan bir meslek. Çünkü birbirine zıt işlerin aynı anda icra edilmeleri gerekiyor: Habercilik, savcılık, komiklik, amigoluk…  Gazeteci kendisine bilgi verebilecek herkesle iyi geçinmek için biraz politik davranmak daha doğrusu yalan söylemek zorunda. Ama aynı zamanda ondan gözü kara bir savcı gibi olayların üzerine gitmesi, iyi bir hâkim gibi dürüst olması da bekleniyor. Bir bilim adamı gibi konuları derinlemesine irdelemesi ama sıkıcı olmadan toplumun her kesimini eğlendirebilmesi… Gazetecilerden halkı aydınlatmaları isteniyor ama aynı zamanda da halka benzemeleri. Yoksa gazeteleri satılmıyor, TV kanalları izlenmiyor. Bu koşullarda “gazeteci gibi” gazetecilik yapılabilir mi? Derin Düşünce yazarları sorguluyor…

Buradan indirebilirsiniz.

Hâlâ İslam'ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1)Hâlâ İslam'ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1) Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor. Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.

 Hâlâ İslam'ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1)Hâlâ İslam'ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1)Derin Düşünce nedir?

Sitemizde siyasetten tarihe, kadın haklarından felsefeye, sanattan bilime kadar bir çok konudan bahsediyoruz. Ama zaman zaman da kendimizden söz ediyoruz. Derin Düşünce nedir?  Sitenin geçmişi, geleceği, ortak projeler, yazar olmak isteyenlere öneriler, okunma istatistikleri… Derin Düşünce’nin bir kimliği, tarihi ve kendine has “yaşam” tarzı var. Eğer aramıza yeni katıldıysanız bu kitap “yöre halkına” kaynaşmanızı kolaylaştıracaktır :) Hâlâ İslam'ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1)Hâlâ İslam'ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1)

 Liberalizmin Kara Kitabı

Hâlâ İslam'ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1)Hâlâ İslam'ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1)Liberalizm asırlardır bir çok aşamalardan geçmiş, tarihi olaylarla kendisini imtihan etmiş bir düşünce geleneği. Değişmiş yanları var ama sabitleri de var. Bu sabitlerin içinde liberalizmin tehlikeli yönleri hatta YIKICI UNSURLARI da var. Bunları ortaya çıkarmak için “doğru” soruları sormak ve liberal perspektifte kalarak yanıt aramak gerekiyor… Büyük bir kısmı bu gelenekten olan düşünürlerin fikirlerinden istifade ederek liberalizmin kusurlarını ele alıyoruz bu kara kitapta: Adam Smith, Mandeville, John Stuart Mill, Hayek, Friedman, Röpke, Immanuel Kant, Alexis de Tocqville, John Rawls, Popper, Berlin, Mises, Rothbard ve Türkiye’de Mustafa Akyol, Atilla Yayla, Mustafa Erdoğan… Liberallere, liberalimsilere ve anti-liberallere duyurulur. Buradan indirebilirsiniz.

Hâlâ İslam'ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1)Hâlâ İslam'ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (1)Maymunist imanla nereye kadar?

Evrim ve Big Bang gibi konular genellikle sağlıklı biçimde tartışılmaz. İdeoloji ve inançlar, felsefî tercihler bilim-SELLİK maskesiyle çıkar karşımıza. Özellikle evrim tartışmaları “filanca solucanın bölünmesi” veya falanca Amerikalı biyoloji uzmanının deneyleri etrafında döner ve bir türlü maskeler inmez. Madde ve o Madde’ye yüklenen Mânâ maskelenir… Oysa perde arkasında tartışılan başkadır. İnsan’a, Hayat’a dair temel kavramlardır. Sadece et ve kemikten mi ibaretiz? Yokluktan gelen ve ölümle yokluğa giden, çok zeki de olsa SADECE VE SADECE bir maymun türü müdür insan? BİLİM DIŞINDA bir insanlık yoksa Aşk yoksa, Sanat yoksa, Güzellik yoksa ve Adalet yoksa Hayat‘ın anlamı nedir? Aşık olmak hormonal bir abartıysa, iyilik enayilikse, neden birbirimizin gırtlağına sarılmıyoruz ekmeğini almak için? Neden bir çocuğa tecavüz edilmesi midemizi bulandırıyor ve neden fakir bir insana yardım etmek istiyoruz? Taj Mahal’in, Ayasofya’nın, Notre Dame de Paris’nin değeri bir arı kovanı veya termit yuvasına eşdeğer ise, Mesnevî boşuna yazıldı ise neden Hitler’i lanetliyoruz ve neden Filistin’de can veren bebeklere üzülüyoruz? Maymun olmanın (veya kendini öyle sanmanın) BİLİM DIŞINDA, psikolojik, siyasî, ahlâkî, hukukî öyle ağır sonuçları var ki…  Evrim senaryosunu kabul etmenin etik ve siyasî neticeleri ve evrimciliğin etimolojik değeri … Derin Düşünce’nin yorumcuları tarafından konuşuldu. Biz de bu sebeple söz konusu iki tartışmayı 116 sayfalık bu kitapta topladık. Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

  1. 2 Yorum

  2. Yazan:alperen Tarih: Apr 14, 2008 | Reply

    ŞİDDET
    ALPEREN GÜRBÜZER
    Gün olmuyor ki Türkiye yeni olaylara gebe kalmasın. Bir kıyamet arifesindeyiz gibi.. Her gün bir mizansen ve her gün bir kâbus yaşıyoruz sanki.
    İnsanoğlu dünyaya ilk adım attığı anda şiddetin kendisiyle tanışıverdi. Hz. Âdem(a.s)’ın iki oğlu; biri Habil, diğeri Kabil.
    Habil merhamet ve itaatin, Kabil ise şiddet, başkaldırış ve isyanın kutbudur. İşte bu iki kanal aynı zamanda insanlığın ortak paydasıdır. Daha tarihin ilk günlerinde şiddet ve merhamet tohumları Habil ve Kabil tarafından atılıyordu böylece. Derken zamanla bu şiddet tohumu filizlenip dal budak salınca günümüze kadar uzanıverdi. Bu iki kutupluluk, cilve-i Rabbaniye olsa gerek ki kıyamete kadar devam edecek gibi görünüyor. Demek ki; Kabil’in Habil’i öldürmesiyle başlayan cinayet insanlığın ilk şiddet hareketiymiş meğer.
    Bugün Türkiye şiddet hareketlerin tam ortası konumunda, dolayısıyla bu şiddet çemberini kırmamız gerekiyor, ama nasıl? Şimdiye kadar nice badirelerin üstesinden gelebilen milletimiz, üzerine kâbus gibi çöken terör belasının hakkından da gelebileceğine inancımız tam. Çünkü o kararlılık, o azim, necip milletimizin ruhunda mevcut. Bakmayın şimdilik milletimizin suskun kalması haline, sabrı taşmaya görsün, taşınca şairin dediği; ‘kükremiş aslan gibi bendimi çiğner aşarım, enginlere sığmam taşarım’ duygu yüreğiyle önüne çıkabilecek her türlü şer odaklarını dağıtacak güçtedir, bu böylebiline.
    Bilindiği üzere stratejik konum itibariyle Asya ile Avrupa arasında köprüyüz, bulunduğumuz mevki dünya dengesi bakımdan bizi tarihi kimliğimizi ve misyonumuzun gereğini hatırlatıyor. Ortadoğu, Asya, Kafkaslarda yaşayan devletlerle aynı kültür dairesinde bulunmamız bizi avantajlı kılsa da bu şansı yeterince değerlendirmiş olduğumuzu söyleyemeyiz. Sovyetlerin dağılmasıyla tarihin en büyük fırsatını yakaladığımızı sandığımız hengâmede Türkî illerle olan bağlantılarımız tam bir fiyaskoyla neticelendi dersek yanılmayız. Öyle ki; ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne ..’ sadece söz olarak kaldı zihinlerde, yani sloganik söylem olmaktan öteye geçemedi. Tüm bu olumsuzluklarımıza rağmen, batı bir gün bizim Ortadoğu, Asya ve Kafkasya’nın liderliğine soyunabileceğimizden endişeleniyor hala. Nitekim bu kaygıların doğurduğu sonuçlar ister istemez ülkemize anarşi şeklinde yansıyor. Zira şiddetin temelinde bu endişeler ve bu kaygılar yatıyor. Adeta dış ve iç odaklar tarafından şiddetle terbiye edilmeye çalışılıyoruz.
    Toplumumuzun zaaf noktasını iyi tespit eden dış mihraklar, sürekli ülkemizi yangına çevirme hesabı içerisindeler hala. Hatta belirli noktalara yerleştirdikleri ajanlar vasıtasıyla provoke eylemler gerçekleştirilebilmektedirler. Zaten geçiş süreci yaşayan ülkeyiz, bu yetmezmiş gibi, birde çok çabuk provokavatif eylemlere kapılabiliyoruz. Oysa sanayileşmesini tamamlamış devletler, geri kalmış ülkelerin tam aksine uzlaşmayı da sağlayabiliyorlar. Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş evresinde olmamız hasebiyle birtakım sıkıntıları beraberinde getirdiği muhakkak. Bu sancılar devam ettiği sürece, her daim sosyal tabanlı militanlaşma eğilimlere muhatap kalacağız demektir.. Önemli olan geçiş aşamasında şiddet hareketlerine fırsat vermeden sanayileşme hamlemizi tamamlayarak modern çağın en üst seviyesine sıçrayabilecek atılımı gerçekleştirebilmektir. Çünkü her ülke tıpkı bizim gibi bu geçiş sürecini sancılı geçirmiştir. Bu geçiş sürecini minimum seviyeye indirmenin yolu ise sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda reformlar gerçekleştirebilmekten geçer.
    Sosyal yapıdaki kangren hale gelmiş bir dizi problemler, ülkenin gündemine doğal olarak sistem meselesini getiriyor. Her büyük bunalım maalesef bünyemizde derin yaralar açıp, ülkemiz insanını çıkmaz sokaklara sürüklemektedir. Anlaşılan odur ki çıkmaza sürüklenmenin ardındaki ana neden mevcut sistemin tıkandığı ve artık çözüm üretemediği gerçeğidir.. Hâsılı meselenin özünde sistemin problemler karşısında duruş acziyeti söz konusudur.
    Yenidünya düzeni dedikleri hengâmede şiddet hareketlerinin de yeni taktik arayışları ile sahne aldığını görüyoruz. Bu taktikler karşısında ne bir önlemimiz var ne de çözüm reçetemiz. Yine çözümsüzlük sancısı hali toplumumuzu kasıp kavurmaya devam ediyor, böyle sığ bir anlayışla devam edecekte. İnsanlar ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar, bu kör düğümü açacak ışığı arıyor adeta.
    İnsanlar araya dursun, bu arada süper devletler boş durmuyor, ürettikleri projelerle az gelişmiş ülkelerin aydını üzerinde güya şiddet hareketlerin çözümü adına kılavuzluk yaparak ülke toplumlarına yön vermektedirler. Zavallı yarı aydınlarımızın bize çözüm diye sundukları reçeteler, aslında kökü dışarıdaki efendilerinin hazırladıkları ellerine tutuşturdukları ideolojilerden başkası değil.. Oysa batının insan hakları edebiyatı yeni değil, belki de şimdiye kadar işledikleri cinayetlerini örtbas etmek için gerçekte sanal bir masal, bir kılıftan ibaret oyalamadır sadece.. Ah zavallı yarı aydınlarımız, öz kaynaklardan bihaber halde çözüm için batının kapısını çalıyorlar habire. Ne yapsınlar, zavallıların ellerinden bir şey gelmez ki, basiretleri kapalı, batı onların gözünde her şey, tavaf ettikleri tek mabet çünkü. . Ah akılları başlarına bir gelse, ya da batının dışı süslü, içi zehirleyici reçetelerine aldanmasalar varya, bak o zaman her şey daha güzel olacak, ama ne yazık ki meselenin temelinde batıyı körü körüne kopya etme sendromu ve öz kimliğini bilmeme basiretsizliği yatıyor.. Maşallah, yarı aydınlarımız içi boş hümanizm silahını ve vizyona sundukları toplumsal mühendislik projelerini belli ki iyi ezberlemişler, üstelik eline tutuşturdukları sloganları bizim önümüze koymakta mahirlerde.
    Bütün bu içine düştüğümüz gayya çukuru bir yana, bir gün kendimize gelip dirilişe geçtiğimizde, o gün Türk dünyası, Orta doğu, Orta Asya, Kafkaslar ayağa kalkacaktır elbette. Dünyanın o özlediği Osmanlı adaleti bir hayal olmayıp bir hakikat olacağı günler belki yarın, belki de yarından da çok yakın, pembe şafaklar sökün edecektir inşallah.. Ne zaman ki öz kaynaklarımıza yönelir, bu yolda adımlar atmaya başlarsak, o özlenen günlerin, yani Türk’ün dirilişine dünya yeniden şahit olacağına inanıyoruz, ümit varız.. Yeter ki dengemizi yitirmeyelim. Denge de neymiş deyip geçmeyelim, bakınız bu konuda Ahmet Cevdet ne diyor. Diyor ki; ‘Toplumlar için büyük tehlike, geçiş dönemlerinde dengeyi kaybetmektir.. Değişmemekte ve statik kalmakta direnen memleketler kadar dengeyi kaybedenlerde tarihin harabelerine gömülmüşlerdir.’ O halde üstadın sözünü iyi belleyip kulağımıza küpe yapmalı, çünkü müthiş bir tespit.
    Düşünün ki bir baba cahiliye döneminde kızını diri diri toprağa gömebiliyor, hatta o baba bedevi hayat tarzının gereklerini tam, eksiksiz yerine getirebiliyor. Yine o aynı baba devlet başkanı oluyor sırtında un çuvalı ile sorumluluğun gereği sokak sokak dolaşıp sırtında un taşıyarak fakirlerin ihtiyacı için koşturabiliyor da. Oysa bu baba aynı insandır, tahmin edersiniz ki; o baba halife Ömer’in ta kendisidir. İşte bu noktadan hareketle diyebiliriz ki; nasıl ki Hattab’ın oğlu Ömer nasıl değişmişse, toplumlarda pekâlâ değişebilir. Nitekim Hz. Ömer(r.a)’ın şahsında söz konusu bedevi toplum da değişmişti. Fakat yine aynı toplum bir süre sonra mezhep ve siyasi kavgaların odağı haline gelecek, derken kanlı yıllar zinciri İslam âlemini kan gölüne çevirecektir. Ne yazık ki; O güzelim asrısaadet devri derinden yara alacaktır, hem de ne yazık.
    Hatırlarsınız İslam’ın soluğu Mekke’ye girdiğinde ilk şiddet Müşriklerden geldi. Kavgayı da fitneyi de ve zulüm adına her şeyi başlatanda onlardı. Müşrik toplumu mevcut düzenin devamından yanaydılar, İslam ise evrensel mesajla yüklü olduğundan alışılagelmiş bütün basmakalıpları yıkıverdi. İslamiyet sadece kalplerdeki inancı değiştirmekle kalmadı onunla birlikte sosyal yapıları da değiştiriverdi. Üstelik bu değişimi gerçekleştirdiğinde şiddete başvurarak değil, gönülleri fethederek işe koyuldu. Değişim sürecinde hep saldıran müşrikler, saldırılara karşı direnende Müslümanlar olmuştu. Hakeza Haçlı seferleri de öyleydi. Ki; Haçlı seferlerini başlatan biz değil, batı âlemiydi. Şiddete başvurmadan da sosyal, siyasi ve ekonomik alanlarda yapısal dönüşümler yaşatmak pekâlâ mümkünmüş demek ki.
    İbn-i Haldun Mukaddimesinde; ‘’Zamanın akışıyla bütün tarihi şartların değişmekte olduğunu unutmak, araştırmacıları yanılmaya sürükler. Bu değişiklikler şahıslarda, vakitlerde, şehirlerde meydana geldiği gibi çevre, bölge ve devrelerde de vukua gelmektedir…’’ şeklinde sosyolojik değerlendirmelerde bulunur.. Bu yorumdan hareketle şiddetin temelinde değişime uyum sağlayamamak gerçeği vardır diyebiliriz. Yani kültürel değerlere ve sosyal yapıdaki tüm değişmelere kapalı kalmak şiddeti besleyen temel iki ana unsurdur.. Değişim sürecini iyi etüt etmeden, hemen değişim karşısında menfi tavır almak, maalesef içinde bulunduğumuz çaresizliğin bir göstergesi. O halde Şiddeti önleyebilmek için sosyal adaleti sağlayacak reformları hiç vakit kaybetmeden bir an evvel hayata geçirmek zorundayız, buna mecburuz da.
    Hele hele etnik ve mezhep farklılıklarını ayrılık olarak görmeyip, farklılıklarımızı zenginlik şeklinde değerlendirildiğinde meselelerin kendiliğinden çözüleceği görülecektir. Şiddete karşı şiddetle değil, bilakis zıtlıkları ahenkleştirmekle işe koyulmalı, zira en kestirme yol bu olsa gerektir. Zıtlıklar ve çelişkiler geçiş toplumların alın yazısı çünkü. Türkiye bu noktada ne geleneksel değerlerini koruyabilmiş, ne de sanayi toplumunun zihni disiplinin yakalayabilmiş durumda, şuan ikisi arasında yalpalayıp duran konumdayız. İşte tüm problemlerin kaynağı bu noktada düğümlü.
    Geçiş toplumun insanı tedirgindir, yarınından emin değildirler, aynı zamanda çabucak provoke eylemlere kapılıp, başına geçen hadiseleri değerlendirme basiretinden yoksun halde hareket ederler.. Olaylar karşısında aklını değil, hissini rehber kabul ederler. Ruhunda bayraklaştırdığı içi boş sloganlar hem ölçüsü hem de mantığıdır. Zaten fanatiğin hayalindeki dünya ya hep güllük gülistanlıktır, ya da kafasının dışındaki her şey kötüdür, yani cehennemliktir..
    Kafamızdaki iki renkli görme alışkanlığı etrafımızda cereyan eden olaylara objektif bakmamızı engelliyor, her nedense etrafımıza gri tonlardaki renkle bakamıyoruz, ya siyah ya da beyaz olarak değerlendiriyoruz her şeyi. A dan Z ye her ne varsa bakışımız ‘bizimkiler’, ‘sizinkiler’ ya da ‘sen’ ve ‘ben’ ikilemi tarzındadır. Kendimiz dışındakileri ‘öteki’ olarak görmek kolayımıza geliyor galiba. İnsanoğlu belki de kafasındaki bu ikilemleri kafasından attığı zaman kurtuluşa erecektir. Çevremizde olup bitenlere at gözlüğü ile değil de çok renkli görmeye alışabilirsek birçok problemlerin kendiliğinden çözülmüş olduğu görülecektir.. Böylece empati yaklaşım hayatımızın tüm alanına yansıyacağı gibi hoşgörü ortamı yüreklerimizde ki kin ve öfkeyi de silecektir. Farklı düşüncede farklı yaşayıştaki insanları hoşgörüyle kucaklayabilir yahut herkesi olduğu gibi kabullenebilirsek bambaşka güllük gülistanlık ortamlarla buluşacağız demektir. Hz. İbrahim’in Allah’ın ‘ol emri’ ile ateşi gül bahçesine çevirmesinde ki sırrı anlayabilirsek kendi dışımızdaki insanlara yaklaşımımızın nasıl olması gerektiğini o zaman çözmüş olacağız demektir..
    Maalesef şiddeti ölçü alanlar büyük bir çıkmaz içindeler. Albert Camus; ‘Hiçbir şeye inanılmıyorsa, hiçbir şeyin manası yoksa hiçbir değere evet diyemiyorsak her şey mümkündür, her şey önemsizdir. Ne evet kalır, ne de hayır, katil ne hakladır, ne de haksızdır. Kendini cüzzamlıların bakımına adayabileceği gibi, içinde insanlar yakılacak ateşleri de tutuşturabilir insan’ diyor.
    Şiddet aslında ferdi bir problem değildir, sadece insanların kavramlara kurban edildiği bir ideolojik saplantı. Gerilen toplum, bir an insan faktörünü unutarak ne idiğü belirsiz klişeleşmiş laflara kanıp çılgınlığa sürüklenebiliyor da. Çünkü şiddetin faili anarşisttir. Dolayısıyla anarşizm, nizam tanımaz, kural bilmezlerin meşalesi olmaya başlar.. Başıboşluk, yakmak ve yıkmak ana geçerli akçeleridir artık.. Anarşist isyan ettiği, başkaldırdığı düzene karşı şikâyetlerinde belki haklı olabilir, ama şikâyetlerini eyleme ve cinnete dönüştürmekle haksız ve suçludur.
    Şiddet hiçbir zaman adalet ortaya koyamadı, koyamaz da. Öfke ile oturan şaşı kalkar derler ya onun gibi bir şey. Çünkü anarşizm sonu gelmez uçurumlara iter insanı.
    Demokrasilerde katılımcılık, Oligarşi düzende azınlığın hükümranlığı, Monarşide tek kişinin hâkimiyeti esastır. Totaliter rejimlerin ruhunu anarşizm oluşturur. Bu tür sistemlerde hak arayacak doğru dürüst merci bulamazsın Ne oy hakkınız ne de seçilme hakkınız vardır. Başınızda militan ruhlu şeflerin ültimatomları ve dipçiği tepede asıl durur hep. Totaliter sisteme başkaldıracak düşman kalmasa bu seferde evlatlarını kurban ederler. Terörün doğasında kan akıtmak var, alışmışlar bir kere kan dökmeye, isteseler de terk edemezler, psikolojik maraza yakalanmışlardır onlar. Tek içecekleri ilaçları kan! Danton’un; ihtilal evlatlarını yiyor sözleri tarihin sayfalarına bu yüzden geçmiştir. Gerçekten de Robespierre’in Danton’u, Hitler’in SS. Şefi Roehm’ü, Stalin’in Kızıl ordu Şefi Troçki’yi bir kalemde silme örnekleri Danton’u haklı çıkarmıştır. Neticede bu kanlı diktatörler döktükleri kanla tarihin karanlık sayfalarına gömülüp kayboldular, sonunda kazanan değişim oldu yine. Dedik ya şiddet nizam getiremez, getireceği tek şey kandır! Zira adaletin kitlelere intikali kanla, öfkeyle, kinle sağlanamadığına tarih çok defa şahittir. Özlenen hayat aşkla sevgiyle tesis edilebilir ancak.
    Şöyle tarihimize bir göz attığımızda bizim kültürümüzde şiddete ve nefrete geçit verilmediği görülecektir. Sınıflar, ruhbanlık, feodalite gibi oluşumlar batı’ya has olgular olup, vahşi batı ruhunun sonucu ortaya çıkan yansımalarıdır. Osmanlı adeta milliyetler haritasıydı, ama hiçbir zaman etnisiteleri ayrılık görmedi, engin hoşgörüsü sayesinde hepsini bir coğrafyada bir arada tutabilmiştir. Nitekim Peygamberimiz Medine sözleşmesiyle farklı inanç ve kültür sahip topluluklarla bir arada nasıl yaşanabileceğinin ahitleşmesini gerçekleştirmiştir. Bu yüzden Medine vesikasından bugünkü toplumların alması gereken birçok dersler olduğunun kanaatindeyiz.
    Kimlik krizini yol açtığı şiddet hareketleri yarınlarımızı kararttığı gibi provakatif ortamlarda neye uğradığımızın şaşkınlığıyla terör eylemleri karşısında nasıl tavır almamız gerektiğini de engelliyor. Hep aynı film, hep aynı senaryo yürürlükte, zaman zaman ülkemizi yasa boğan terör hareketleri sık sık sahne almakta ve yarınlarımız karartmaya devam etmektedir.
    Geleneksel yapıları ile birlikte büyük şehirlere göç eden Anadolu insanı kentin kenar mahalleleri denilen varoşlarda yerleşiyorlar. Yerleşmesine yerleşsinler de, amma velâkin varoşlarda konuşlanan bu insanlar şehrin acımasız kurnaz tilkilerinin telkinleriyle provoke edilmeleri çok kolay olmaktadır. Zaten bu insanların şehre adapte olamamanın sıkıntıları yetmezmiş gibi, birde şiddet hareketlerinin içine çekilmek istenmeleri içler acısı tablo ortaya çıkarıyor.. Böylece Türkiye, sonu gelmez uçurumun eşiğine getirilmeye çalışılıyor.
    Neler yaşamadık ki, bir yenilerini yaşamaya devam ediyoruz, binmişiz bir gemiye, hangi limanda demirleyeceğini bilmeden seyahat ediyoruz adeta. Yine de tamamen de karamsar değiliz, toplumca hep aynı filmi izleye izleye eskisi kadar her yaşanan olayı tek pencereden değerlendirmiyoruz artık. İnsanımız işlenen cinayetlerin arkasındaki sis perdesini sorgulayarak kışkırtma olabileceğini düşünmeye başladı bile.Bu durumu ümit verici gelişme olarak görüyoruz.. Olayları enine boyuna analizini yapıp, daha da düşündükçe muhtemel olabilecek şiddet hareketlerin öncesini sezer hale geleceğiz, kolay kolay eskisi kadar her denilene kanmayacağız demektir. Keşke aynı duyarlılığı geçmiş olaylar da da sezinleyebilseydik, belki de Malatyada’ki Hamit Fendoğlu cinayeti, Kahramanmaraş olayları ve Sivas’taki Madımak oteli yangını gibi olaylarının önüne geçilebilirdi pekâlâ. Umarız aynı duyarlılığı bugünde yarında sürdürebilme basiretinizi gösteririz.
    Sözün özü; Hünkâr Hacı Bektaşi Velice; Gelin canlar bir olalım, diri olalım, işi kolay kılalım. Vesselam.

  3. Yazan:Mustafa Tarih: Oct 13, 2008 | Reply

    Nesh sonraki dönemin icadi degildir. Böyle iddia o kadar sayisizca alimlere iftira olur. Ilk müslpümanlarin hayat sartlari sürekli degismekte idi ve yeni sartlara izafeten yeni hukumler geliyordu Kurani kerim tarafindan. Allahu teala dinin sahibi ve hikmetince degisiklik yapmistir. Cesitli kitablar göndermek ile önceki kitablarin hükmünü kaldirmak ile veya eklemeler yapilarak veya kismen hüküm degistirmek ile. Nesh gibi konulari alimler ile konusmakta fayda var. Her gelen gecen seyhulislam gibi davraniyor dini konularda.

  1. 5 Trackback(s)

  2. Apr 15, 2008: Hâlâ İslam’ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (2) : Derin Düşünce
  3. Apr 16, 2008: Hâlâ İslam’ın yanında ve Terörizmin Karşısındayım (3) : Derin Düşünce
  4. May 23, 2008: » İslamofoblara Cevap [Derin Düşünce Sayesinde] Bicak.org: Bir başka WordPress blogu.
  5. Jun 16, 2008: İslamofoblara Cevap [Derin Düşünce Sayesinde]
  6. May 23, 2011: Mustafa Akyol.org — Din, Siyaset, Kültür ve Bilim Üzerine Yazılar » Blog Archive » İslamofoblara Cevap [Derin Düşünce Sayesinde]

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin