<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>
<channel>
	<title>Türkiye Tunus olmayacak yazısına yapılan yorumlar</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/2008/03/26/turkiye-tunus-olmayacak/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org/2008/03/26/turkiye-tunus-olmayacak/</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Fri, 05 Dec 2008 04:18:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
		<item>
		<title>Talha Can tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2008/03/26/turkiye-tunus-olmayacak/#comment-13717</link>
		<dc:creator>Talha Can</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Mar 2008 19:49:09 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2008/03/26/turkiye-tunus-olmayacak/#comment-13717</guid>
		<description>Mükemmel bir yazı olmuş Sayın Senai,
elinize sağlık...</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Mükemmel bir yazı olmuş Sayın Senai,<br />
elinize sağlık&#8230;</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>alperen tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2008/03/26/turkiye-tunus-olmayacak/#comment-13568</link>
		<dc:creator>alperen</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Mar 2008 05:10:57 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2008/03/26/turkiye-tunus-olmayacak/#comment-13568</guid>
		<description>&lt;strong&gt;ANAYASA VE LAİKLİK TARTIŞMALARI
ALPEREN GÜRBÜZER 

Kıblemizi Batıya çevirmek isteyen müstemleke ocağın başını Mustafa Reşit, Ali Paşa ve Fuat Paşalar oluşturur. Avrupalılara teminat adına Batıcılık güdülüyordu. Avrupalılar da, “Islahat, ıslahat...” diye başımızda bağırıyordu. Zaten kimse de Batılılara; ” İç işlerimize karışamazsınız” diyemiyordu. Sonunda müstemleke ocağı diye tanımladığımız bu güruh meclis-i mebusanın gerçekleşmesine vesile oldular, ama kurulan Meclis-i Mebusan milletimizin kendi evlatlarını azınlığa düşürüp, ortaya kavimler haritasını andıran bir tablo çıkardı. Netice itibarıyla Meclis-i Mebusan devletimize 1877–1878 Türk-Rus 93 Moskof Savaşı’na itmiştir. Elinden yetkileri alınan Ulu Hakan, bu savaşa girmemek için çaba sarf ettiyse de başaramadı. Ulu Hakan’ın tahtan alaşağı edilince Devlet-i Aliyy’e kısa zaman da(10 yıl içinde) çöküşü gerçekleşti. Gülhane Hattı Hümayunu (Tanzimat), I. Kanuni Esasi (Mithat Paşa reçetesi), II. Meşrutiyet, İttihat Terakki vs. denemeleri başlıca batılılaşmanın sacayaklarıdır. O gün bugün hala batı’nın kapısını çalıyor, her seferinde yeni reçetelerle ülkemize döndüğümüzde “inkılâp, inkılâp...” diye bağırıyor, geldiğimiz noktaya baktığımızda pekte mesafe kat etmiş sayılmayız. 
Ne batı bizi tam anlayabildi, ne de biz batı’yı anlayabildik. Tazimatla başlayan yüzey üstü Batı sevdamız, İttihat Terakki ile komiteciliğe dönüşmüş ve günümüze kadar değişik rollere bürünerek hüküm sürmektedir. Tanzimat’tan beri adeta batıyı tavaf ediyor, her dönüşümüzde batılılaşmaya çabalıyoruz, fakat bir türlü nihai hedefe ulaşamıyoruz. Üstelik çağdaşlaşma adı altında acaba maskaralaşma macerası mı yaşıyoruz sorusunu soranda yok. Oysa Tanzimat metnine lüzum yoktu. Zaten, fermanda bulunan maddeler zaten o günün şartlarında yürürlükte olan şeriatta mevcut idi. Tuhaf bir batılılaşma serüvenimiz söz konusu. İnsanımızın artık içi boş bu macerada telef olmaya tahammülü kalmadığı gibi, tepeden yönlendirmeler, dayatmacı uygulamalardan ve kötü yönetilmekten bıkkınlık ve gına geldi. Şimdilerde insanımıza tabandan tavana yapılanma sürecini başlatacak oluşumlar daha çok cazip geliyor. Hâsılı kitleler Sivil ve milli bir anayasa, yönetimde katılımcılığın ağırlıkta olmasını istiyor.
12 Eylül Anayasası, evlere şenlik, bir kısmı batıdan aktarılmış maddeler olmasına rağmen, yasakçı ve tanımı yapılmamış “laiklik hükümleri ile belimizi kırıyor adeta. Demek ki Batıyı da anlayamamışız, Tanzimat’tan bugüne kadar gayret gösterilen batılılaşma sevdası da tam bir fiyaskoymuş meğer. Aslında meselenin temelinde katı devletçilik anlayışı yatmaktadır. Üretememe, kendine güvenememe duygusu, batıyı normlarını anlamada yetersiz hale getiriyor. Her kopya edilen reçeteler, “aslı”nı tutmadığı gibi, üstelik yüzümüze gözümüze de bulaştırıyoruz. Batıcılarımız, efendilerinden daha hızlı batıcılık güttükleri halde yasakçı zihniyetten bir türlü kurtulamıyorlar. Her on yılda bir askeri darbelerle yapılan anayasa değişikliği aradan bir süre geçtikten sonra, kendi elleri ile inşa ettikleri düzenden kendileri şikâyet eder hale geliyorlar. Zihinlerde berraklık oluşturamadığımız müddetçe, ne laiklik, ne demokrasi, ne hürriyet ne de diğer kavramlar bir anlam içermez. Evvela, yasakçı zihniyetten kurtulmamız, aynı zamanda her türlü fikirlere bakışımızı önyargılı hükümlerden kurtarmamız gerekiyor. Aksi takdirde en güzel kavramlar dahi başımızda demoklasın kılıcı misali hepimizi tehdit eder hale gelecektir. Ne Batıya kapalı ne de doğuya kapalı bir yolu tasvip etmiyoruz. Batıcılarımız da, doğucularımız da her şeyden önce düşünce özgürlüğünde ve fikirlere karşı saygıda birleşmeleri gerekiyor. Anayasamızı, net ve açık hükümlerle insanımızın hizmetine sunacak tarzda tanzim edilmeli. Yasak duvarları yıkıp, toplumsal barışı sağlayacak hükümler getirmek şart. Tarifi yapılan kavramlar böylece öcü olmaktan çıkacaktır. Batıda laiklik, anayasalarında inanç hürriyetini zedelemeyecek tarzda yer almıştır. Bizde ise, laiklik ile ilgili tartışmalarında göze çarpan en mühim nokta, bu kavramın anayasa ve kanunlarımızda net bir tanımı yapılmadığından dolayı sürekli başımız ağrıtıldığı hususudur.. Oysa Avrupa’da açık ve seçik düzenlemelerin mevcudiyeti, bu tür kavramlar etrafında gürültü meydana getirmiyor. İngiltere’de yazılı bir anayasa olmamasına rağmen Magna Carta anayasa gibi kabul görmekte, üstelik İngiliz Krallığı Evrensel Anglikan Kilisesi’nin manevi koruması altındadır. Meclisten çıkan kararlar başpapazın imzasıyla yürürlüğe giriyor. Taç giyme, Cantenburg Başpapazı’nın eliyle, kral ve kraliçelere kilisede bir törenle gerçekleştiriliyor. Aynı zamanda İngiltere’de öğrenim gören çocuklar her sabah dini ayine katılmakla beraber, zorunlu din eğitimine de tabii tutuluyorlar. Krallıkla idare edilen Belçika, Hollanda, Lüksembourg, İsveç, Norveç ve Danimarka’da da İngiltere’ye benzer uygulamalar mevcut olduğu gibi, din ve devlet ilişkileri içi içedir de. Sınır komşumuz olan Yunanistan Anayasası’nın 3. Maddesi devletin İstanbul’daki Fener Ortodoks Kilisesi’ne bağlı olduğunu açıkça beyan eder. Yeminleri de kendi kutsal kitapları üzerine yapılıyor. “Kadiri Mutlak Allah’ın izniyle” ifadesi İsviçre Federal Anayasası’nın başlangıcını oluşturur. Ayrıca 49 ve 50. Maddeleri din ve vicdan hürriyetini teminat altına aldığı gibi, herkesin serbesçe ibadet etme özgürlüğünü de karara bağlamışlar. ABD, dolarlarının üzerinde; “Biz Allah’a inanıyoruz” yazmakta sakınca görmediği gibi, Anayasaları, “Allah’ın kendisine bahşettiği” ifadeleriyle başlıyor ve ilave olarak; “Biz şu gerçeklerin açık olduğuna inanıyoruz, bütün insanlar eşit yaratılmış olup yaratan tarafından onlara mümkün olmayan bazı haklar verilmiştir” gibi sözler yer alır. Süper devlet olarak tanımlanan ABD’de her türlü din faaliyetine engel müeyyide ve uygulama yoktur. 1949 Alman Anayasasında; “Allah ve insanlar karşısındaki sorumluluğun bilincinde olan Alman halkı” şeklinde başlayan ifadeler, Germen ırkının adeta besmelesi gibidir. Almanya’da din içerikli ve din ismiyle parti kurmak ve faaliyet göstermek özgürlüğü mevcut olduğu gibi, anayasasının 4. Maddesi gereği din ve vicdan hürriyeti serbestçe ifade edilmesi ve uygulanmasına müsaade edilir. Bunların yanı sıra din ve eğitimi mecburiyeti getirilmiştir. 1947 İtalyan Anayasası, devlet ile Katolik kilisesinin hukuki statüleri, birbirlerine karşı bağımsız olarak tanzim edilmiştir. 1958 Anayasasıyla batıda sadece Fransa, laikliği Cumhuriyetin temel niteliği olarak ele alan tek ülkedir. Fransa’da bundan dolayı laik din anlayışı çerçevesinde hareket eden dini faaliyetler kabul görür. Bu anlayışın gereği olarak da dini mevzular ve faaliyetler tümüyle cemaatlere bırakılmıştır. Sosyalist devletlere örnek olarak da Çin örneğini verecek olursak, bu ülkenin Anayasası’nın 46. Maddesi, vatandaşlara bir dine inanmama hürriyeti ve tanrı tanımazlığı yayma özgürlüğü öngörür. Zaten komünizm ve onun türevi sosyalist akımlardan başka bir şey beklenemezdi. Bahsi geçen örnekler iyi analiz edildiğinde şu hükme varabiliriz. Fransa hariç, batıda din, hukukun temellerinden sayılmış ve ülke anayasalarında güvence altına alınmıştır. Üstelik Avrupa’da laiklik anlayışı din ve vicdan hürriyetini baltalanmayacak tarzda düzenlendiği görülüyor. Türkiye’de ise, her fırsatta batı, batı, batı...diye sıkça zikrettiğimiz halde, net bir laiklik tanımının Anayasada yer almadığı açıkça ortadadır. Batı anayasalarından esinlenerek Anayasa tanzim etmemize rağmen, kendimize özgü bir “laikliğimiz” mevcut. Ülkemizde, laiklik kavramı etrafında fırtınaların estirilmesi, net bir tanımın yapılmamasından kaynaklanıyor Laiklik, ilke olmaktan ziyade, bir ideoloji olarak algılanıyor ve bir dayatmayla Türk insanının ruhu esir alınmaya çalışılıyor. Adeta bir din gibi lanse ediliyor. Daha çok Fransa endeksli bu laikçilik olup, Fransa’da gerçekleşen 1789’dan sonraki ulus devlet anlayışının yansıma diyebileceğimiz “öteki din” gibi gösterilme basiretsizliğinden kaynaklanıyor. Din ile bilimi çatışmaya tabi tutmak sendromu diyebileceğimiz bu olayı neticede dinin yerine bir şeyi getirme çabaları olarak görüyoruz. Hâlbuki dinin sosyal fonksiyonları ile bilimin fonksiyonları farklıdır. Problemin kaynağında, mezkûr kavramları anayasada tarif edilmemesi ve hala onda ısrar eden şahısların husumetinden kaynaklanıyor. Cari laiklik anlayışı bireye tercih yerine dayatmayı öngörüyor. Oysa dini dışlamayan, demokratikleşmiş bir laiklik geliştirilebilirdi. Müspet manada bir laiklik ilkesi oturtmak, dini kültürün gelişmesi için bile gereklidir. Kavramları ideolojik maskeye dönüştürdüğümüzde laik ve anti laik kampların oluşması kaçınılmaz olarak karşımıza çıkıyor ve işi kavgaya kadar götürebilmektedir. Zaten ideolojilerin ruhunda kavga vardır. Değil laiklik kavramı din gibi mukaddes kavramın bile politize edilmesini tehlikeli buluyoruz. Bediüzzaman, geçirdiği tecrübe birikiminden sonra dinin politize edilmesiyle politikanın meleği şeytan, şeytanı melek ilan ettiğinin hükmüne varmıştır. Tıpkı birilerinin bugün laiklik yerine laikçilik yapıyor olması ve bunu ideolojik bayrağı haline getirerek etrafa korku salmalarında olduğu gibi. Her platformda imam hatip okullarını gündeme getirip, bu okulları anti-laik ilan eden zihniyet yarınlarımızı karartıyorlar. Bu okulları İsmet Paşanın açtığını unutmuş gözüküyorlar, sıkılmasalar Paşaya da ateş püskürecekler. Atatürk’ü her seferinde referans alanlar, Onun en Elmalı Hamdi Yazır’ın tefsirinin yayınlanmasının bizatihi teşvikçisi olduğunu görmezlikten gelirler. Bizde inkâr etmiyoruz. Atatürk tekke ve zaviyeleri hatta türbeleri kapatmış, ama Suphi Tanrıöver bu konuda Atatürk’e diyor ki: “- Efendim kapatıyorsunuz da milli kültürümüze hizmet etmiş mümtaz şahsiyetlerin de türbeleri var. Onları hiç olmazsa açalım”, bu durum karşısında Atatürk: “- Ben öldükten sonra onları siz açın” diyor. 
Referanslarımızı 1930’lu yılların şartlarından günümüze taşırken biraz insaflı olmalıyız. Her devrin kendi içinde belli sosyolojik şartları söz konusu, genelden özele değil, özelden genele bir yol takip etmeliyiz. Cumhuriyeti değerlendirirken, o müthiş Osmanlı mirasını da göz ardı etmemeli. Selçuklu ayrı, Göktürk ayrı, Osmanlı ayrı, Cumhuriyet ayrı diye mütalaada bulunmak yanlış. Hepsi birbirinin devamı devletlerimizdir. Mutlaka uzlaşma noktaları bulmalı ve tarih bize bu tecrübeyi veriyor çünkü. Tarihle barıştığımızda önümüzdeki engellerin kendiliğinden tek tek kalacağını görebiliriz. Cumhuriyet her ne surette olursa olsun ideolojik ve tek parti diktatörlüğünden, kendi iradesi ile çok partili hayata geçebilmiştir. Sonuçta Cumhuriyeti kuranlar da meşrutiyet nesli, o kültürün birikimi ile yumuşak olmasa da demokrasiye geçişi sağlayabilmişlerdir. En azından kendilerine diktatör denilmesinden rahatsızlık duymuşlar hareket geçmişler, ama Saddam ve Kaddafi gibiler bu gereği duymamışlar. 
Devamlılık ve değişim kaçınılmaz, her milletin başına gelen alın yazısı. Değişim engellerle karşılaşsa da sonunda kazanan değişim ve devamlılık kazanıyor. Elbette ilk Cumhuriyetin kodladığı altı okun Anayasaya konulmasını tasvip etmiyoruz, ama halkla ilişkiler anlayışı değişim serüveninde zamanla değişebiliyor, Halkı tepeden selamlayanlar sonunda halka başvurmak mecburiyetinde kalabiliyor. Altı okun içinde demokrasi kavramının olmaması düşündürücü değil mi? 
Bediüzzaman’ın, “Ben dindar Cumhuriyetçiyim” sözünden almamız gereken dersler var, o da; dinin Cumhuriyeti reddetmediği gerçeğidir. Cumhuriyet de dini reddetmemeli. İşte demokratik zihniyetten kastımız bu....&lt;/strong&gt;</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ANAYASA VE LAİKLİK TARTIŞMALARI<br />
ALPEREN GÜRBÜZER </p>
<p>Kıblemizi Batıya çevirmek isteyen müstemleke ocağın başını Mustafa Reşit, Ali Paşa ve Fuat Paşalar oluşturur. Avrupalılara teminat adına Batıcılık güdülüyordu. Avrupalılar da, “Islahat, ıslahat&#8230;” diye başımızda bağırıyordu. Zaten kimse de Batılılara; ” İç işlerimize karışamazsınız” diyemiyordu. Sonunda müstemleke ocağı diye tanımladığımız bu güruh meclis-i mebusanın gerçekleşmesine vesile oldular, ama kurulan Meclis-i Mebusan milletimizin kendi evlatlarını azınlığa düşürüp, ortaya kavimler haritasını andıran bir tablo çıkardı. Netice itibarıyla Meclis-i Mebusan devletimize 1877–1878 Türk-Rus 93 Moskof Savaşı’na itmiştir. Elinden yetkileri alınan Ulu Hakan, bu savaşa girmemek için çaba sarf ettiyse de başaramadı. Ulu Hakan’ın tahtan alaşağı edilince Devlet-i Aliyy’e kısa zaman da(10 yıl içinde) çöküşü gerçekleşti. Gülhane Hattı Hümayunu (Tanzimat), I. Kanuni Esasi (Mithat Paşa reçetesi), II. Meşrutiyet, İttihat Terakki vs. denemeleri başlıca batılılaşmanın sacayaklarıdır. O gün bugün hala batı’nın kapısını çalıyor, her seferinde yeni reçetelerle ülkemize döndüğümüzde “inkılâp, inkılâp&#8230;” diye bağırıyor, geldiğimiz noktaya baktığımızda pekte mesafe kat etmiş sayılmayız.<br />
Ne batı bizi tam anlayabildi, ne de biz batı’yı anlayabildik. Tazimatla başlayan yüzey üstü Batı sevdamız, İttihat Terakki ile komiteciliğe dönüşmüş ve günümüze kadar değişik rollere bürünerek hüküm sürmektedir. Tanzimat’tan beri adeta batıyı tavaf ediyor, her dönüşümüzde batılılaşmaya çabalıyoruz, fakat bir türlü nihai hedefe ulaşamıyoruz. Üstelik çağdaşlaşma adı altında acaba maskaralaşma macerası mı yaşıyoruz sorusunu soranda yok. Oysa Tanzimat metnine lüzum yoktu. Zaten, fermanda bulunan maddeler zaten o günün şartlarında yürürlükte olan şeriatta mevcut idi. Tuhaf bir batılılaşma serüvenimiz söz konusu. İnsanımızın artık içi boş bu macerada telef olmaya tahammülü kalmadığı gibi, tepeden yönlendirmeler, dayatmacı uygulamalardan ve kötü yönetilmekten bıkkınlık ve gına geldi. Şimdilerde insanımıza tabandan tavana yapılanma sürecini başlatacak oluşumlar daha çok cazip geliyor. Hâsılı kitleler Sivil ve milli bir anayasa, yönetimde katılımcılığın ağırlıkta olmasını istiyor.<br />
12 Eylül Anayasası, evlere şenlik, bir kısmı batıdan aktarılmış maddeler olmasına rağmen, yasakçı ve tanımı yapılmamış “laiklik hükümleri ile belimizi kırıyor adeta. Demek ki Batıyı da anlayamamışız, Tanzimat’tan bugüne kadar gayret gösterilen batılılaşma sevdası da tam bir fiyaskoymuş meğer. Aslında meselenin temelinde katı devletçilik anlayışı yatmaktadır. Üretememe, kendine güvenememe duygusu, batıyı normlarını anlamada yetersiz hale getiriyor. Her kopya edilen reçeteler, “aslı”nı tutmadığı gibi, üstelik yüzümüze gözümüze de bulaştırıyoruz. Batıcılarımız, efendilerinden daha hızlı batıcılık güttükleri halde yasakçı zihniyetten bir türlü kurtulamıyorlar. Her on yılda bir askeri darbelerle yapılan anayasa değişikliği aradan bir süre geçtikten sonra, kendi elleri ile inşa ettikleri düzenden kendileri şikâyet eder hale geliyorlar. Zihinlerde berraklık oluşturamadığımız müddetçe, ne laiklik, ne demokrasi, ne hürriyet ne de diğer kavramlar bir anlam içermez. Evvela, yasakçı zihniyetten kurtulmamız, aynı zamanda her türlü fikirlere bakışımızı önyargılı hükümlerden kurtarmamız gerekiyor. Aksi takdirde en güzel kavramlar dahi başımızda demoklasın kılıcı misali hepimizi tehdit eder hale gelecektir. Ne Batıya kapalı ne de doğuya kapalı bir yolu tasvip etmiyoruz. Batıcılarımız da, doğucularımız da her şeyden önce düşünce özgürlüğünde ve fikirlere karşı saygıda birleşmeleri gerekiyor. Anayasamızı, net ve açık hükümlerle insanımızın hizmetine sunacak tarzda tanzim edilmeli. Yasak duvarları yıkıp, toplumsal barışı sağlayacak hükümler getirmek şart. Tarifi yapılan kavramlar böylece öcü olmaktan çıkacaktır. Batıda laiklik, anayasalarında inanç hürriyetini zedelemeyecek tarzda yer almıştır. Bizde ise, laiklik ile ilgili tartışmalarında göze çarpan en mühim nokta, bu kavramın anayasa ve kanunlarımızda net bir tanımı yapılmadığından dolayı sürekli başımız ağrıtıldığı hususudur.. Oysa Avrupa’da açık ve seçik düzenlemelerin mevcudiyeti, bu tür kavramlar etrafında gürültü meydana getirmiyor. İngiltere’de yazılı bir anayasa olmamasına rağmen Magna Carta anayasa gibi kabul görmekte, üstelik İngiliz Krallığı Evrensel Anglikan Kilisesi’nin manevi koruması altındadır. Meclisten çıkan kararlar başpapazın imzasıyla yürürlüğe giriyor. Taç giyme, Cantenburg Başpapazı’nın eliyle, kral ve kraliçelere kilisede bir törenle gerçekleştiriliyor. Aynı zamanda İngiltere’de öğrenim gören çocuklar her sabah dini ayine katılmakla beraber, zorunlu din eğitimine de tabii tutuluyorlar. Krallıkla idare edilen Belçika, Hollanda, Lüksembourg, İsveç, Norveç ve Danimarka’da da İngiltere’ye benzer uygulamalar mevcut olduğu gibi, din ve devlet ilişkileri içi içedir de. Sınır komşumuz olan Yunanistan Anayasası’nın 3. Maddesi devletin İstanbul’daki Fener Ortodoks Kilisesi’ne bağlı olduğunu açıkça beyan eder. Yeminleri de kendi kutsal kitapları üzerine yapılıyor. “Kadiri Mutlak Allah’ın izniyle” ifadesi İsviçre Federal Anayasası’nın başlangıcını oluşturur. Ayrıca 49 ve 50. Maddeleri din ve vicdan hürriyetini teminat altına aldığı gibi, herkesin serbesçe ibadet etme özgürlüğünü de karara bağlamışlar. ABD, dolarlarının üzerinde; “Biz Allah’a inanıyoruz” yazmakta sakınca görmediği gibi, Anayasaları, “Allah’ın kendisine bahşettiği” ifadeleriyle başlıyor ve ilave olarak; “Biz şu gerçeklerin açık olduğuna inanıyoruz, bütün insanlar eşit yaratılmış olup yaratan tarafından onlara mümkün olmayan bazı haklar verilmiştir” gibi sözler yer alır. Süper devlet olarak tanımlanan ABD’de her türlü din faaliyetine engel müeyyide ve uygulama yoktur. 1949 Alman Anayasasında; “Allah ve insanlar karşısındaki sorumluluğun bilincinde olan Alman halkı” şeklinde başlayan ifadeler, Germen ırkının adeta besmelesi gibidir. Almanya’da din içerikli ve din ismiyle parti kurmak ve faaliyet göstermek özgürlüğü mevcut olduğu gibi, anayasasının 4. Maddesi gereği din ve vicdan hürriyeti serbestçe ifade edilmesi ve uygulanmasına müsaade edilir. Bunların yanı sıra din ve eğitimi mecburiyeti getirilmiştir. 1947 İtalyan Anayasası, devlet ile Katolik kilisesinin hukuki statüleri, birbirlerine karşı bağımsız olarak tanzim edilmiştir. 1958 Anayasasıyla batıda sadece Fransa, laikliği Cumhuriyetin temel niteliği olarak ele alan tek ülkedir. Fransa’da bundan dolayı laik din anlayışı çerçevesinde hareket eden dini faaliyetler kabul görür. Bu anlayışın gereği olarak da dini mevzular ve faaliyetler tümüyle cemaatlere bırakılmıştır. Sosyalist devletlere örnek olarak da Çin örneğini verecek olursak, bu ülkenin Anayasası’nın 46. Maddesi, vatandaşlara bir dine inanmama hürriyeti ve tanrı tanımazlığı yayma özgürlüğü öngörür. Zaten komünizm ve onun türevi sosyalist akımlardan başka bir şey beklenemezdi. Bahsi geçen örnekler iyi analiz edildiğinde şu hükme varabiliriz. Fransa hariç, batıda din, hukukun temellerinden sayılmış ve ülke anayasalarında güvence altına alınmıştır. Üstelik Avrupa’da laiklik anlayışı din ve vicdan hürriyetini baltalanmayacak tarzda düzenlendiği görülüyor. Türkiye’de ise, her fırsatta batı, batı, batı&#8230;diye sıkça zikrettiğimiz halde, net bir laiklik tanımının Anayasada yer almadığı açıkça ortadadır. Batı anayasalarından esinlenerek Anayasa tanzim etmemize rağmen, kendimize özgü bir “laikliğimiz” mevcut. Ülkemizde, laiklik kavramı etrafında fırtınaların estirilmesi, net bir tanımın yapılmamasından kaynaklanıyor Laiklik, ilke olmaktan ziyade, bir ideoloji olarak algılanıyor ve bir dayatmayla Türk insanının ruhu esir alınmaya çalışılıyor. Adeta bir din gibi lanse ediliyor. Daha çok Fransa endeksli bu laikçilik olup, Fransa’da gerçekleşen 1789’dan sonraki ulus devlet anlayışının yansıma diyebileceğimiz “öteki din” gibi gösterilme basiretsizliğinden kaynaklanıyor. Din ile bilimi çatışmaya tabi tutmak sendromu diyebileceğimiz bu olayı neticede dinin yerine bir şeyi getirme çabaları olarak görüyoruz. Hâlbuki dinin sosyal fonksiyonları ile bilimin fonksiyonları farklıdır. Problemin kaynağında, mezkûr kavramları anayasada tarif edilmemesi ve hala onda ısrar eden şahısların husumetinden kaynaklanıyor. Cari laiklik anlayışı bireye tercih yerine dayatmayı öngörüyor. Oysa dini dışlamayan, demokratikleşmiş bir laiklik geliştirilebilirdi. Müspet manada bir laiklik ilkesi oturtmak, dini kültürün gelişmesi için bile gereklidir. Kavramları ideolojik maskeye dönüştürdüğümüzde laik ve anti laik kampların oluşması kaçınılmaz olarak karşımıza çıkıyor ve işi kavgaya kadar götürebilmektedir. Zaten ideolojilerin ruhunda kavga vardır. Değil laiklik kavramı din gibi mukaddes kavramın bile politize edilmesini tehlikeli buluyoruz. Bediüzzaman, geçirdiği tecrübe birikiminden sonra dinin politize edilmesiyle politikanın meleği şeytan, şeytanı melek ilan ettiğinin hükmüne varmıştır. Tıpkı birilerinin bugün laiklik yerine laikçilik yapıyor olması ve bunu ideolojik bayrağı haline getirerek etrafa korku salmalarında olduğu gibi. Her platformda imam hatip okullarını gündeme getirip, bu okulları anti-laik ilan eden zihniyet yarınlarımızı karartıyorlar. Bu okulları İsmet Paşanın açtığını unutmuş gözüküyorlar, sıkılmasalar Paşaya da ateş püskürecekler. Atatürk’ü her seferinde referans alanlar, Onun en Elmalı Hamdi Yazır’ın tefsirinin yayınlanmasının bizatihi teşvikçisi olduğunu görmezlikten gelirler. Bizde inkâr etmiyoruz. Atatürk tekke ve zaviyeleri hatta türbeleri kapatmış, ama Suphi Tanrıöver bu konuda Atatürk’e diyor ki: “- Efendim kapatıyorsunuz da milli kültürümüze hizmet etmiş mümtaz şahsiyetlerin de türbeleri var. Onları hiç olmazsa açalım”, bu durum karşısında Atatürk: “- Ben öldükten sonra onları siz açın” diyor.<br />
Referanslarımızı 1930’lu yılların şartlarından günümüze taşırken biraz insaflı olmalıyız. Her devrin kendi içinde belli sosyolojik şartları söz konusu, genelden özele değil, özelden genele bir yol takip etmeliyiz. Cumhuriyeti değerlendirirken, o müthiş Osmanlı mirasını da göz ardı etmemeli. Selçuklu ayrı, Göktürk ayrı, Osmanlı ayrı, Cumhuriyet ayrı diye mütalaada bulunmak yanlış. Hepsi birbirinin devamı devletlerimizdir. Mutlaka uzlaşma noktaları bulmalı ve tarih bize bu tecrübeyi veriyor çünkü. Tarihle barıştığımızda önümüzdeki engellerin kendiliğinden tek tek kalacağını görebiliriz. Cumhuriyet her ne surette olursa olsun ideolojik ve tek parti diktatörlüğünden, kendi iradesi ile çok partili hayata geçebilmiştir. Sonuçta Cumhuriyeti kuranlar da meşrutiyet nesli, o kültürün birikimi ile yumuşak olmasa da demokrasiye geçişi sağlayabilmişlerdir. En azından kendilerine diktatör denilmesinden rahatsızlık duymuşlar hareket geçmişler, ama Saddam ve Kaddafi gibiler bu gereği duymamışlar.<br />
Devamlılık ve değişim kaçınılmaz, her milletin başına gelen alın yazısı. Değişim engellerle karşılaşsa da sonunda kazanan değişim ve devamlılık kazanıyor. Elbette ilk Cumhuriyetin kodladığı altı okun Anayasaya konulmasını tasvip etmiyoruz, ama halkla ilişkiler anlayışı değişim serüveninde zamanla değişebiliyor, Halkı tepeden selamlayanlar sonunda halka başvurmak mecburiyetinde kalabiliyor. Altı okun içinde demokrasi kavramının olmaması düşündürücü değil mi?<br />
Bediüzzaman’ın, “Ben dindar Cumhuriyetçiyim” sözünden almamız gereken dersler var, o da; dinin Cumhuriyeti reddetmediği gerçeğidir. Cumhuriyet de dini reddetmemeli. İşte demokratik zihniyetten kastımız bu&#8230;.</strong></p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>
