RSS Feed for This Post

Liberaller ve ‘Liberalimsi’ler

[Düşünceler]

Canım ülkemde öteden beri birçok kavram ters yüz edilir. Son başörtüsü tartışmalarında da aynı şey “liberal” kavramının başına gelmiş durumda sanırım. Medyada dillendirilen “özgürlük koalisyonu bozuldu”, “liberaller bölündü, bir kısmı şerh koydu”, “desteğini çekti” gibi yorumlar gerçeği yansıtmıyor. Memecan da çizmiş aynı şeyi ama oradaki gibi değil ki mesele. (Muhafazakar basın da aynı söyleme itibar etmiş görünüyor. Öyle ki köşe yazıları yazılıyor, cevaplar verilmeye çalışılıyor.)

Bunlar ‘liberal’ denince ne anlıyorlar bilmiyorum. Fakat genel anlamda ülkede özgürlük yanlısı olan herkesi direk ‘liberal’ olarak adlandırma hatası var. Oysa ülkenin önde gelen liberal isimlerinden Prof. Mustafa Erdoğan’ın da dediği gibi bu özgürlük yelpazesi pekçok farklı görüşe sahip aydınlardan oluşuyor; “liberaller, bazı muhafazakarlar, bazı sosyal demokratlar ve sosyalistler, kendilerine ‘demokrat’ diyen kimi aydınlar, ‘İkinci cumhuriyetçi’ olarak anılanlar” gibi.

Ama aslında pekçok meselede aralarında ciddi görüş farklılılları var. Mustafa Erdoğan “Yelpaze içindeki ideolojik farklılık o kadar bariz ki, ‘liberal’ sıfatı yakıştırılanların bazıları her fırsatta bu sıfattan uzak durmaya çalışmış veya liberalizmi eleştirmekle ün salmıştır.” derken de buna vurgu yapıyor.

Mesela Etyen Mahçupyan son zamanlarda Taraf gazetesinde, birbirini ardına, başörtüsü yasağının kaldırılmasını destekleyen enfes yazılar yazıyor ama kendini liberal olarak değil demokrat olarak tanımlıyor. Hatta hatırlayanlar olacaktır, liberallik-demokratlık ekseninde ülkenin ünlü liberallerinden Prof. Atilla Yayla ile tartışma yapmışlardı. Ama hem Yayla hem Mahçupyan başörtüsü yasağının kaldırılmasını koşulsusuz olarak destekliyorlar.

Benim görebildiğim kadarı ile ‘kavramın bilincinde olarak’ kendilerine liberal diyenler ve yine aynı bilinçle ‘liberal’ olarak anılanlar, son başörtüsü tartışmaları ortaya çıktığından beri hep “koşulsuz özgürlükçüler” yanında yeraldılar. “Üçüncü yol”cular, “hem laiklik hem özgürlük” diyenler arasında özgürlük koalisyonunda yeralmış isimler var ama bu görüş ayrılığını “liberaller bölündü” diye sunmak hatalı bir söylem. Çünkü bu bir koalisyon ve çarkedenler, şerh koyanlar liberaller değil.

Zaten öteden beri nahoş bir sıfat olarak görülen ‘liberallik’ bir de bu tip hatalı yargılarla iyice kum torbasına çevriliyor.

Bu tür yorumları yapanların liberallik ile ilgili başlangıç seviyesinde biraz okuma yapmaları gerekiyor.

Ondan da önce -ya da en azından- son tartışmalara ışık tutması bağlamında Mustafa Erdoğan’ın “Özgürlük koalisyonunun anatomisi” ve “Liberal ve Liberalimsi” başlıklı yazılar okunmalı; belki böylece kavram/lar biraz daha yerli yerine oturur.

4 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 4 Yorum

  2. Yazan:zihni Tarih: Şub 23, 2008 | Reply

    Merhaba Suat Bey,
    konunun güncelliği soğumamışken, buranın devamlı izleyicisi de olamamışken (esikisi kadar ilgili değilim bloglara) bir kaç söz etmek istedim.
    * * *
    “Liberte” fransızca “özgürlük” anlamını içerse de, “Liberal” özgürlükçü anlamına mı geliyor?

    Hadi öyle olsun. Nedir bu özgürlüğün kapsamı? Bir toplumda kaç kişinin işine gelir bu liberal çerçeve?
    Kime karşı özgürlükçülük?
    Özgürlük, türban konusuyla ilişkilendirildiğine göre, soralım:
    Bir kız, türbanı nedeniyle öğrenim hakkından yoksun bırakılmalı mıdır?

    Bir de tersinden soralım:

    Bir kız, öğrenim hakkını türbana kurban etmeli midir?
    Cevapları sorunun içinde duruyor.
    Gelelim liberalizmin çağrışımlarına:burada ayrıntılarına girmiştim.

    “Yeni liberalizm”in, dünyayı fethetme çabası içinde, tarihi süreci izleyerek geldiği noktadaki adı, “ekonomi-politik bir ideoloji”dir.
    Serbest piyasa: rekabet, üretkenlik, verimlilik, serbest değişim (mübadele)…vs. ana prensiplerini oluşturur.
    Bu prensipler, ilk anda kulağa hoş gelen, ama temelini sorgulatma öğesi barındırmayan, “kurnazlığın”adıdır aynı zamanda.
    “Bireye, bireysel etkinliklerde özgürlük ve ayrıcalık tanıyan” bir iktisadi kuram olarak anlatır kendini.
    Ama, FIRSAT EŞİTLİĞİNİnin ne geçmişini, ne de geleceğini dikkate almaz. “Yeni dünyanın yeni düzeni” lakabını üstlense de, aslında eski “sömürü birikiminin” üzerinde oturduğunu düşünmeye fırsat tanımaz.
    Bu durumda “yeni” sıfatı magazinel olarak şu düşünceyi çağrıştırır: geçmişte haram paranın gücüyle hacca gidip, paranın kaynağını aklayarak, bundan sonra “hayır-hasenat” ve üretim-yatırım ile uğraşmayı düşünüyorum” çabası…. olsa da, egemenliği pekiştirmek için daha da kurnazca bir noktaya götüreceği bellidir.
    Temel olarak liberalizmin tezi, “ekonomi alanında kendiliğinden oluşan bir doğal düzenin varlığı” iddiasını taşıyor. Bu düzenin güvenliği için ise, devletin küçülerek, bir “gece bekçiliği ve sınır muhafızlığı” düzeyine indirgenmesi isteniyor.
    Denetim mekanizmalarının ve homojenliğin sıfır olduğu bir başlangıçta bu teklifi sunarken, “ilkesinde bulundurduğu “homojenlik” aslında, kendine benzer ve aynı fırsatları kullanma gücü olabilecek birkaç rakibin varlığını, oyunun kuralı sayıyor.
    Tıpkı doğadaki vahşi yaşam gibi, “mal-mülk güçlünün hakkıdır” anlayışına kilitliyor düzeni. Kendi gibi güç edinmişlerle dünya “değer” bölgelerini anlaşarak ya parselliyor, ya da”rekabet” adı altında kıran-kırana (yok etmecesine) savaşıyor.
    Doğadaki vahşi yaşamdan daha geride olmasının belirtileri de, “biriktirme tutkusu”dur. Doğadaki en vahşi hayvan bile zayıfın ağzından aldığı bir avı yedikten ve doyduktan sonra, kalanını terk edip, uysallaşıyor da; bunların “İD” dürtüleriyle, doyduktan sonra da onu stoklama ve onunla toplum üzerinde egemenlik sağlama ihtiyacı hissediyor!…
    Liberaller, dünyayı bir metalaşma ve pazarlanma kıskacına sokmaya çalışan ideolojileriyle, emeği, dolayısıyla insanı da bir “meta” sınıfına sokuyorlar.
    Özetle,
    Liberallerin bireysel özgürlükten anladıkları, “iktisadi özgürlüktür”. İktisadi özgürlüğe erişildiğinde, bireysel özgürlükle- toplumsal özgürlük çelişmeye başlar. Birinin kazanması, diğerlerinin kaybetmesine bağlıdır. Sonuçta servetin gücü, politikayı da “toplumasal yapıyı da servet sahiplerinin sürekli çıkarına kullanacak şekilde biçimlendiriyor. Paradigmayı bu bir avuç azınlık belirleyince, toplum da kendi çıkarının farkında olamıyor, başına gelen önlenebilecek felaketleri bile “kader” gibi algılayabiliyor.
    Çoğunluğun emek değeri gibi, yasalarda, doğal kaynakların kullanımı da elinde güç olanların emrine ve çıkarına terk ediliyor.
    zihni

  3. Yazan:alperen gürbüzer Tarih: Şub 24, 2008 | Reply

    ÖZGÜRLÜK MEŞALESİ İNSAN RUHUNDA
    ALPEREN GÜRBÜZER
    İnsan sanıldığı gibi karıncalar ya da arılar gibi sosyal varlık değil, bilakis bireysel özelliği ve özgürlük tutku yönü daha ağır basan bir varlık. Nasıl mı?
    Akıl kollektifliğe meyilli olduğundan genellemecidir, zekâ ise çocuk yaştan olgunluğa doğru ilerledikçe çoğulculuktan BİR’i keşfeder, dolayısıyla bu noktadan hareketle zekâ fertçidir diyebiliriz. Dolayısıyla zekanın bireyselözelliğinden dolayı ideal toplum şimdiye kadar henüz gerçekleşememiş ama, ideal fertler tarihin her evresinde bir şekilde ortaya çıkabilmiştir hep.
    Tüm sahte mabudlar, insan zekâsının ürünü olmayıp toplumun imal ettiği sembollerdir aslında. Dolayısıyla Ebu Cehil tümdegelimci metotla veya atalarının kabüllerinden hareketle BİR’e karşı mücadele vermiştir sürekli. Nitekim müşrikler kendi elleri ile inşa ettiği putları BİR’in etrafında daire olan insanlara ya da bireylere tapmaya zorladıkları gibi bu uğurda insanlığı kana bulamışlardır. Evvela bireyin önce zihnini çalmaya, sonrada bedenine egemen olmaya çalışan bir metodu yürürlüğe koymaya çalıştılar acımasızca. Bugün ise aynı anlayış değişik şekillerde, değişik mecralarda sahneye konularak uygulanıyor maalesef. Dün atalarımızın dini diye dayatılan öğretiler, bugün pozitif bilim maskesi altında bu tür cinayetler işlenmekte ve ferdin özgür iradesi hiçe sayılmaktadır.
    Dahi olmak ya da dehalık denilen olgu ferde isnad eder, muhafazakârlık yahut tutuculuk ise topluma(kollektivizme) dayanır.
    Kollektivist duygularla hareket edenler varsa yoksa simgeler ya da sembollerle tavır koymaktalar veya sınırlı olan eşyaya köle olmak gibi tercihleri dayatmak peşindeler, esasen bu tür girişimler tümdengelimci dürtülerin yansıması olarak karşımıza çıkıyor.. Durum böyle olunca ortada konuşan bireyler değil semboller ve donuklaşmış akıllar devreye giriyor, bu noktadan sonra elbetteki toplum dahi olamaz fikri haklılık kazanıyor..
    Peygamberimiz(s.a.v) Tevhide sadece Allah’ın kulu ve elçisiyim ibaresini ilave ederek özgürlük ateşini yakmış ve insanlığı tüm kollektif mabudların zincirinden kurtulmaya çağırmıştır. Bu çağrı aynı zamanda insanı insanlığını hatırlatmaya davettir.. Çünkü madde bağımsız olamaz, hür olan ancak insanın ruhu ve zekâsıdır. Tüm totaliter diktatörler insanın bedenine belki sahip olabilirler, ama düşüncelerine hâkim olmaları çok zor. İnsan zekası, ruhunda özgürlük meşalesi yandıkça esareti sevmez..
    Sadece insan mı?
    İlim, teknoloji vs.’de BİR’e giden yolda araçtır, asla amaç değildir. O halde eşyada özgürlük ateşi bulmak çok zor. Madde sadece insanın hizmetine emade, Allahü Teala yarattığı varlıklara eşrefi mahlûkat ilan ettiği insana araçlık yapma görevi vermiş. Şayet insan eşyaya amaç gözüyle bakıp onlardan yardım beklentisine girse idi koyun misali sürüleşir, hep güdülür, birtürlü aradığı özgürlüğü gerçek manada tadamazdı, bu böyle biline..
    İnsanlık başlangıçta toplum düşüncesine yenik düştüğü halde, yaşadığı birtakım olaylardan ders almış olsa gerek ki; zaman içerisinde eşyanın dilini çözmeye başladı, çözdükçe de, kendi subjektifliğinin yansıması olan bireysel düşünceyi keşfetti. Subjektif dili geliştikçede vahy’in dili ile kendini ifade etmeyi öğrendi, Allah’a kulluk ettikçe de sahte mabudların zincirinden kurtularak özgürlüğü yakaladı böylece. Özgürlüğü seçmemize götüren zaten zekâmızın subjektifleşme kuvvetidir. Dolayısıyla, Herşey O’ndan geldi yine dönüş O’nadır ilahi hükmü özgürlüğe giden yola işarettir aynı zamanda.
    Duyumlar düşünceyi, düşünceler şuuru, şuurda idraki meydana getirir. Madde duyularımızda somutlaşmayı, ruh ise soyutlaşmayı ifade eder. Beden somutun, ruh idrakimizin iç gözü. Nitekim duyularda maddeyi, şuurda ise ruhu bulursun. Hatta zaman kavramıda şuur içerisine kodlanmış, Ol emri içinde faaliyet gösteriyor her dem ve her daim.
    Bir başka husus da iradeli donanımla yaratılmış olma gerçeği. İradelerimizin farkına nasıl varıyoruz sorusu karşısında verilecek tek cevap; şuur sayesinde elbet. O halde iradeyi şuurlu yönelişimizin adı diye tarif edebiliriz. Kritik etme, kendini bilme, pozisyon belirleme, sorumluluk gibi olgular şuur sayesinde gerçekleşmekte çünkü. Hatta İnsanın nefis muhasebesi yapmasıda şuur sayesinde gerçekleşiyor. İnsanı zaten diğer canlılardan ayıran en önemli faktörlerden biride şuur sahibi olmasıdır. Şu bir gerçek ki âlemde kendini sorgulayan tek varlık insan. Sorgulama bilinci olmasa idi hayvanlardan ve bitkilerden ayırdedilemezdik elbette. Ancak ne somut, ne de soyut veriler mutlak varlığı tek başına temsil edebilir, fakat bu veriler yukardada bahsedildiği üzere mutlak varlığa giden yolda araç vazifesi görürler sadece.
    Peygamberler subjeyide aşarak Mutlak Var’a yönelmeye çalıştılar ömür boyu. Mutlak varlık hiç şüphesiz BİR’dir yani Rabbül Âlemindir.
    Yokluk konusuna gelince, malum olduğu üzere yokluğun bilinmesi imkansızdır, hatta yokluktan en ufak bir bilgi kırıntısı ya da karine dahi bulmamız mümkün değildir..
    Hz. Mevlana; Hayvan hayvanlığı ile, insan insanlığı ile, Melek melekliği ile kurtuldu derken her yaratılanın belirli program dahilinde formatlandığını ortaya koyuyor.. Ehlisünnet bu yüzden insan iradesini, irade-i külliye içerisinde irade-i cüziyye olarak tarif eder. İrade aynı zamanda şuurlu tercihlerinin yansımasıdır. Allah insan iradesini şuurlu tercih yapabilecek donanımda yaratmıştır çünkü. Allahın iradesi bizim irademiz gibi değil, kayıtsız şartsız insan idrakinin üstünde, insan iradesi izafi olup iki ana eksen üzerine bina edilmiştir: Duyu ve şuur verileri diye.
    Duyularımız zekâya maddeyi aşılar, şuurumuz ise manayı,
    Duyu zekâya sınırlılığı telkin eder, şuur ise sonsuzluğu,
    Duyularımız esareti ve köleliği teşvik eder, şuur ise özgürlüğü,
    Duyular sebeplerle oyalanır, şuur ise gayeye yönelip çokluktan birliğe yol alarak hürriyetin tadına varır.
    İşte buna benzer daha birçok örnekler sıralayabiliriz. Demek ki; duyular yaratılana itibar eder şuurumuz iseYaratana hayrandır.
    Alıcılarımız ister duyulara kulak verir isterse şuura, irade bunun için var zaten.. Şuur kontrolden çıkarsa doyumsuz isteklerin esiri olmak an meselesi, Allah korusun bu durum gerçekleştiğinde insanlık bilincimizin iflası demektir.
    Kur’an da insana ruh hakkında çok az malumat verildiği beyan edilir. Dolayısıyla içeriğini tam olarak bilemediğimiz ruh hakkında iç aydınlık demekle yetinmek zorundayız. Allahü Teala ‘’Ve sana ruhtan sorarlar onlara deki Rabbinin emrindedir’’(İsra–85) buyuruyor çünkü.
    Varlık âlemi ise Âlem-i Halk, Âlem-i Emr ve Âlem-i Zat(Hak) olarak tasnif edilir. Âlem-i Mülk denilen Âlem-i Halk da cerayan eden eylemler üç boyutun sınırları içerisinde gerçekleşir, dolayısıyla ölçülebilir âlemdir burası. Âlem-i Emr’de üç boyutun dışında keyfiyet yüklü alanı kapsayan nurani âlem demektir. Âlemi Hak ise bütün bunların ötesinde aklın kavramaktan aciz kaldığı Mutlak varlığın ta kendisi, yani Yüce Mevlamızdır.
    Ne maddedeki mekanizm, ne bitkideki tropizm, nede hayvandaki iç güdü melekeleri ruhi hayatı tarif edebilir, karşılığıda değildir zaten. Üstelik bu sıraladığımız unsurların hemen hemen herbiri insanda mevcut, bunlara ilaveten insana ruhi aydınlıkta verilmiş. Muhyiddin Arabi; bu noktada İnsan çamurdan yaratılan dünyanın çilesi olmuştur derken buraya işaret etmiştir.. Materyalistler kendini duyulara endeksleyerek şuuru inkâr ediyor, oysa insan sonsuzluğa vurgun. Nasıl ki Mimar Sinan’ın elinde taş mana kazanıp medeniyet zişanesi oluyorsa şuurun kontrolünde insan bedenide niçin Mutlak varlığa gidilen yolda mana kazanmasın ki?
    İnsan maddeyi işleyerek manaya yol alır. Manayı kazandıkçara özgürlüğünü ilan eder. Çünkü özgürlük meşalesi insan ruhunda gizli. Vesselam.

  4. Yazan:Balbazar Tarih: Şub 24, 2008 | Reply

    Kaygiya mahal yok.

    Isci, issiz ve dargelirlilerin yasama, orgutlenme, hak arama, sendikalasma, saglik, egitim hizmetlerinden adil olarak yararlanma haklarini gasp etme “ozgurlukleri” konusundaki koalisyona halel gelmez. Hatta, bakiniz, baska konularda sorun cikaran, tadimizi kaciran bir kisim medya bile is tekel iscilerine falan geldi mi koalisyona gonulden dahil oluyor.

    Hic merak etmeyin. Aslolan piyasanin ozgurlugudur, ve piyasa soz konusu oldu mu gerisi teferruattir, hallederiz. Nasil olsa ortada “ekonomik demokrasi”den bahseden solcu falan da yok…

  5. Yazan:knz Tarih: Şub 24, 2008 | Reply

    Bir yaşına basmakla övünen derin düşünceler yazarlar listesinden hiçkimseden alev alatlının uğradığı sansür hakkında herhangi bir tepki yazısı görmedim. onlar nerdeler ?

    aksine aranızdan biri alev alatlıya bıyıklı feminst dedi. Buna karşın o sayfanın sahibi senai bey dahi bıyıklı feminst sözünü görmezden geldi.
    kadın yazarlardan Sadece snowqueen bu konuya değindi ama o da zaten muhalifti.

    herzaman söylediğim bir söz vardır.

    içinde faşizmi barındıranlar faşizmle mücadele edemezler. susukunluklarımız yazdıklarımızdan bizi daha çok belli eder

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Derin Düşünce Grubu üyelerinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin