Laik devlette İslam (II)
By Mustafa Akyol on Şub 21, 2008 in Kategorilenmemiş
[Turkish Daliy News - Çeviren : Ekrem Senai]
Birçok iyi eğitim almış Türk’ün bile doğru olduğuna inandığı bazı efsaneler vardır. Bunlardan birisi de Osmanlı imparatorluğunun modernizasyon çabalarını din’in sürekli dirençle karşıladığı ve tökezlettiği düşüncesidir. İtalyan araştırmacı Rossella Bottoni bu klişenin yanlışlığını “Türkiye’de Laikliğin Kökenleri” konulu yazısında şöyle özetliyor:
Tarihin bir büyük ironisi de genç Türkiye Cumhuriyetinin ultra-seküler reformlarının bu açık fikirli ulemayı tasfiye etmesidir. Bu, tabi ki istenmeden, “din”i kırsal kesimlere hakim olan kapalı fikirli softaların kucağına teslim etmiştir. Şehirler ise seküler kaleler halini almıştır. İşte bu yüzden, genel kanının aksine Türkiye’nin ultra-seküler projesi ülkenin İslami mirasını modernleştirememiş, tam aksine gelişimini durdurmuştur.
Fazlur Rahman‘ın düşüncelerinin Türkiye’ye tanıtılması konusunda en etkin teologlardan birisi Dr.Mehmet Aydın‘dır.2002′den beri Dr.Aydın politikanın içindedir ve AKP’de her iki dönemde de bakanlık yapmıştır. Bence bu, ultra-laikçilerin takıyye olarak gördükleri AKP’nin seküler sistemle barışmasının gerçekliğini ortaya koyuyor. Bu konuyu işlemeye bir sonraki yazımda devam edeceğim.
5 [?]





1 Yorum
Yazan:alperen gürbüzer Tarih: Şub 21, 2008 | Reply
ÇOĞULCULUK
ALPEREN GÜRBÜZER
Bazı çevreler, müslümanların düşünce hürriyetinden ve çoğulculuktan yana olmayacağı zannına kapılıyorlar. İslâm’ı sosyal hayattan kovmak isteyenlerin bu önyargılı beyânları, inananlar üzerinde pisokolojik baskı meydana getirmektedir. Üstelik bu zinde çevreler, gelecekte Türk siyasetini belirlemek adına mesnetsiz iddialarla gündemi kendi lehlerine çevirme cihetine gidiyorlar.. Hiçbir erk, sivil toplum kuruluşlarını gözardı ederek politika belirleyemez. Çünkü zaman o zaman değil, artık kitleler isteklerini fert fert dile getirmiyorlar, kendi aralarında organize topluluklar oluşturarak taleplerini duyurmaya çabalıyorlar. Her geçen gün kitlelerle doğrudan doğruya iletişimin gerekliliği arttıkça, ister istemez asrı saadeti hatırlarız hep, sanki o yüce sahabenin hayatında yaşanan bir benzer deneyiminin eşiğine geldiğimizin hissine kapılırız. Nitekim, toplumun her kesimiyle perde arkasında iletişim kurma devirleri, artık gerilerde kaldı. Çağımızda, toplumla yüz yüze, birlikte, el ele, gönül gönüle bağ kurmayı başaran siyasilerin geleceği daha parlak gibi gözüküyor. Yeni anlayışlar ve gelişmeler bize bu ümidi veriyor. Büyük Türk mucizesinin zuhuru belki de katılımcı ruh ve katılımcı demokrasiyle gerçekleşecektir.
Topluma rağmen, hep kendi bildiği şarkısını söyleyen, kendi çizgisinde israr eden ve dayatmacı yol takib eden siyasilerin gelecekte ayakta kalması mümkün gözükmüyor. Çünkü sivil katılımcılığın ayak sesleri iyiden iyiye hissedilmeye başlanılıyor ve kitlelerle beraber hareket edilen çağa doğru ilerlediğimizin farkına varıyoruz. İnsanlar artık kendilerine oy deposu olmaktan ziyade yönetimde söz sahibi olarak görülmek istiyorlar. İcraatların hesabını siyasetçiden tek tek açıklamasını bekliyor ve onlardan hizmet talep ediyorlar. Türkiye’nin şu anda en büyük sıkıntısı, Taha Akyol’un da belirttiği gibi, yönetilemiyen demokrasi anlayışıdır.
Katılımcı anlayış yurdun dört bir yanına yayıldıkça, toplum kendini sadece kenarda bekleyen görevli addetmiyor ve merkezi adeta sorgulamaktadırlar. Gerek sanayi kesimi, gerek işçi kesimi gerekse diğer sivil toplum kuruluşları bu durumun farkındalar, ama siyasilerimiz henüz istenilen seviyeye geldiği söylenemez. Seçim meydanlarında arka arkaya sıralanan hayali vaadler toplum nezdinde inandırıcılığını yitirmiş, yerini sorgulama ve denetleme almaya başlamıştır. Hatırlarsınız birzamanlar geçmiş siyasiler, seçim zamanlarında bir takım ürünlere enflasyonun üzerinde fiat vererek geçici de olsa zafer elde etmek peşinde idiler. Çiftçimiz de zavallı hemen bu vaatlere kanardı, bu yüzden çifçilerimiz diğer toplum unsurlarına nisbeten olayları algılayışı zayıftır. Bir gün köylümüz de sorgulama ve denetleme kabileyetini yakaladığında, ülkemizde katılımcılığın boyutları daha da büyüyeceği muhakkak. Taban fiyatının ve zammın çözüm olmadığını anladığında, siyasilerin hesabları altüst olacaktır elbet. Meselelerin kaynağında köylümüzün geçici vaadlere kulak vermesi gibi talihsizliklerde sözkonusu.. Oysa çiftçimiz, katılımcılığın gereği olarak devletten alt yapı istemeli, ürünü pazara götürebilecek yol yapılması konusunda israr etmeli ki, siyasiler hizaya çekilebilsin. Sanayici sanayiciyle, işçi işçiyle, köylü köylüyle katılımcılık örnekleri vererek Türkiye’yi daha parlak günlere taşıyabilirler pekala. Bilindiği gibi ekonomi’nin yükü sanayici, işçi ve çiftçinin üzerindedir. Bu kesimler de katılımcı anlayış hakim olduğunda zamanla gelirlerinde artma hissedecekler, böylece çiftçi tarımla ilgili gerekli teknolojinin tarlaya taşındığına şahit olacaktır. Birgün elbet KİT’lerin bütçenin yüzde 20’sini yutuyor lafları son bulacak, bu para doğru olan adrese, yani katılımcı sektöre akacaktır.
Eğer Türkiye sağlıklı bir ekonomik hayata kavuşamazsa, grevler daha da “radikal” bir hal alcak ve kitlelerin ekonomik bunalıma tepkileri daha da “eylemli” hale gelebilecektir. Makul olanı güçlü bir iktidar ile katılımcı ruhun el ele vermesidir, bu birliktelik yarınlarımızın teminatı olacaktır.
Sanayicilerin çoğalmasıyla birlikte sanayileşme yolunda hayli mesafe alacağımızdan emin olabiliriz. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken konu, cesur ve dürüst girişimcilerin ortaya çıkmasını sağlamak olmalı. Aynı zamanda vakit geçmeden girişimcilerin tekelleşme arzularının önüne de geçilmelidir, aksi takdirde, toplumu sömüren klikler olarak karşı karşıya kalabiliriz. Bunu önlemenin yolu dürüst sanayicilerin yetişmesine zemin hazırlamaktır. Her sanayicinin, ürettikleri ürünlerde gerek kalite bakımdan, gerek güven yönünden, gerekse dünya pazarlarıyla rekabet edecek ölçülerde kendilerini isbatlamaları, onları iyi sanayici kategorisine dahil edecektir. Böylece dürüst bir ortamda devlet rant dağıtmaktan, sanayici de rant peşinde koşmaktan vazgeçerek katılımcılık yolunu tercih edecektir elbet. Kalitesizlik, güvensizlik ve ucuz yoldan para kazanma iştiyakı, kötü sanayicilikten sayılır. Güvenin olmadığı yerde yatırımda olamaz. O halde evvela güveni sağlamak gerekiyor.
Türkiyenin ana ilke olarak kabül ettiği katılımcı demokrasi anlayışı koşusunu başarıyla sürdürmesi gerekiyor. Bürokrasinin de bu koşuya iştirak etmesiyle modern çağın üst seviyelerine sıçramamız an meselesi diyebiliriz.. Kuruluş, fetih, tanzimat, ıslahat, meşrutiyet ve cumhuriyet derken yeni bir çağın eşiğine geldik. Hızla akan bu değişim evrelerine yeni bir ruh, yeni bir değişim halkası eklemek istiyorsak, bunun yolu halkın sesine kulak verip, katılımcı demokrasiyi kesintiye uğratmamaktan geçer, muhtıralardan korkmamalı. Halkın bir kesiminin giderek kitlevi eylemlere kaymasının sebebi “devlet dengesi” ile “toplum dengesi”nin uyuşmazlığından kaynaklanır. Dünyada alt birimlerin kimlikleri tanınıp, büyük bir birime doğru gidiliyor anlayışı hakim.. Ülkemizde de bu yönde rüzgârlar esmeye başladığında birileri devreye girip ortalığı tozu dumana verebiliyorlar ve bu durumu Türklüğün gereği olarak değerlendiriyorlar. Oysa Kesretten vahdete doğru bir metod izlenmeli ki, birlik bütünlük sağlanabilsin. Türkiye meselelere tek pencereden baktığı için, başına büyük dertler açmaktadır habire.. Bir başka gâile de, tarihi misyonumuza ters bir seyir politika izlenilmesidir. Türkiye, dünya coğrafyasında, bu tutumuyla nasıl rol oynayabilir? sorusu ister istemez gündemimizi oluşturuyor. Bu sorunun cevabı, yeniden tarih kimliğimizle barışıp, A’dan Z’ye bir yapısal değişim sürecine girmekle ve modern çağın en üst seviyelerine çıkmakladır. Tek tip düşünce, tek tip mezhep, tek tip tarih ve tek tip görüşlerle zihni reform gerçekleştirilemez. Tek tip anlayışla, dünya da kapalı olmaya mahkum kalırız. Çokluk içinde birliğe giden yolları tıkamamalı.
Şurası bir gerçek ki, İslâm medeniyeti, nakilcilerin ve tekrarcıların omuzlarında yükselmedi. Bilakis, sürekli ictihad yapan, farklı rey ve fikir üreten bilge şahsiyetler sayesinde filizlendi ve dal budak salabildi.
İslâm, ictihad ediniz düsturuyla, düşüncenin kapısını aralıyor. Öyle ki Resulullah (S.A.V.) “ictihadını tutturan âlime iki sevap, ictihadından yanılan âlime de bir sevap alır” buyurmakla düşüncenin önünü açmıştır. İctihad, düşünce hürriyetinin özüdür. Düşüncenin önündeki her türlü prangalar, ilmi zihniyeti köreltmiştir. Oysa Vahiy ışığında ictihad, düşünce melekesini açan en büyük güç kaynağıdır.
Said-i Nursi Hz.leri bugünkü anlamda çoğulculuğun dört halife devrinde yaşandığını, istibdadın İslâmiyetle bağdaşmadığını, din ve vicdan hürriyetine aykırı kanunları kabul etmediğini defalarca ifade etmiştir.
İnançlı kesimler üzerinde dayatmalar kalktığında, hürriyet içinde düşünen insanlar ağırlıkta olacaktır. Böylece hürriyet ortamı ve serbest piyasa, insanımızın ufkunu daha da açacaktır. Özlediğimiz, tefekkür ve düşünebilen şahsiyetler yeniden dirilişe geçecektir. Fakat ufkumuzun kapalı kutu içinde kalmasını isteyenler de var. İslâm’ın, tekrar medeniyet olarak dirilmesi uykularını kaçırıyor. Korkunun ecele faydası yok.
Osmanlı’nın yükselişindeki sır vahdet şuuru idi. Dün nasıl ki, medeniyet olarak âleme nizâm verebildiysek, bugün de pekâla aynı ruhla damga vurabiliriz, neden olmasın ki? İnsanlığın susadığı “Nizâm” ancak ve ancak İslâm’ın engin hoşgörü anlayışı ila giderilebilir. Lukas Notaras’ın; “Latin şapkası görmektense, Osmanlı sarığı görmek yeğdir” dediği devirleri yaşatacak iksir niçin olmasın ki? Başvekil Lukas Notaras, Osmanlı’yı anlayabiliyor da, biz hâlâ kavramış değiliz. Osmanlı altıyüz sene ayakta nasıl durabildi, hiç bunu düşünebildik mi? Çeşitli ırklara, çeşitli kültürlere sahip insanları bağrında yıllarca nasıl taşıdı? İstibdatla mı? Yoksa hürriyetle mi? Eğer baskıyla diyorsanız, en yakın örneği hemen yanıbaşımızda komşumuz Rusya, çeşitli ırklara mensup, milletleri baskıyla ancak yetmiş sene ayakta tutabildi. Sovyetler Birliği, âdeta milletler hapishanesiydi. Osmanlı ise yaşadığı devrin en güzel örneği. Fr. Grenard, “Osmanlı milliyetler tezadını oluşturmadı” derken bir gerçeği ortaya koymuştur. Devlet-i Aliyye de vahdet esastı. Hasılı, çokluktan birliğe giden yolu en iyi şekilde Osmanlı uygulamıştır.
Herkese dilediği gibi düşünme, ancak kayıt altına alınmış kurallı davranma özgürlüğü veren demokrasi anlayışı batıda milli birliğe zarar vermemiş, aksine teknolojik gelişmeye sebep olmuştur. Oysa bir zamanlar Avrupa ortaçağında Rönesansını gerçekleştirirken, biz ise yükselme çağında ortaçağlaşıyorduk. Bütün kurumlara ve unsurlara sirayet eden geçmişte uygulanan çözüm paketlerinde ısrarcılık düşüşümüzü hazırlamıştır. Koçi Bey, gerilememizin nedenini tarihi değerlerimizi yitirmemize bağlar. Elbetteki, O’nun önerilerinde kendi yaşadığı konjonktürel şartlara has haklı ve kayda değer kaideler mevcut. Oysa gelinen noktada Osmanlı’ya ticaretin yollarını ve paraya dayalı ekonomiyi göstermek gerekiyordu. Koçi Bey Risalesinde bunları bulumazsın. Çünkü toprağa dayalı ekonomi için düzenlenmiş risale idi. Dünyanın para ekonomisine geçtiği veya geçmek üzere iken hâlâ tarıma dayalı iktisadi anlayışı hortlatmak (diriltmek) çabası gerilememize neden olmuştur. Maalesef zihni reformu gerçekleştirememek, geriye doğru özlemde takılıp kalmak ve ileriye yönelik bilgi üretememek talihsizlik sonuçlara yol açtı..
Düşünce klasiklerini, devrin şartlarında değerlendirmek gelenekli düşünceyi gerçekleştirecektir. Yani düşüncemizi tarihin bir kestine gömmek, geriye dönmek demektir ki, bu mümkün değildir. Geçmişi, bugünü ve geleceğimizi bir bütüncül anlayışla düşünmek “gelenekli düşünmenin” kapısını aralayacaktır. Bunun tersi durumunda kısır bir döngü ve bütüncül olmayan bir düşünceye haps olmak vardır. Tarihi gelişim çağlarına göre düşünce belleğimizi oluşturmak zorundayız. Hatta çağları da aşacak zihni hamle ve bilgi üretme seferberliği başlatmalıdır..
Eşya eşyadır, ama eşyanın dilinide anlamak gerkiyor, bu konuda Said Halim Paşa: “Şarkın düşünce alışkanlığında hep fikirlerin eşyaya yansıdığını, halbuki eşyanın hakikatlerinin zihinlere yansımasınıda sağlamak gerekir” diyor. Said Halim Paşa’nın ifadelerine bakıldığında, bütün çağlara hitab eden bir ferman niteliğinde olduğu gözlerden kaçmıyor. Maalesef İçinde bulunduğumuz durum, bu sözlerin içeriğinden uzak deney ve gözlemden uzak skolastik anlayışı yansıtıyor. Eşyanın hakikatlerini analitik gözle değerlendirecek metod yerine, kolaycılığa kaçıp mantık yürütmeyi tercih ediyoruz. Yani deney ve gözlemden bihaberiz.. Oysa İslâmiyet’te bilgi, üç kategoride incelenir:
1-İlmel yakin (Teorik bilgi),
2-Aynel yakin (gözlem),
3-Hakkel yakin (tecrübi-deney).
İnsan eşya karşısında fikir yürütmesi ilmel yakindir, eşyayı gözlemlemesi ve takip etmesi aynel yakin, bizatihi eşyayı analiz ve analitiğini yapmak Hakkel yakindir. İslâm’da esas olan Hakkel yakindir. Deney ve tecrübeye dayanan bilgi, baştacıdır. O halde analitik düşünceye yönelmemiz gerekiyor. Çünkü zihni reform ancak ve ancak analitik düşünceyle gerçekleşebiliyor.
Medeni seviyenin en sağlam ölçüsü fikir hürriyetidir. Kessler, “Bir halkın fikir hayatı ne kadar serbest ise sivil hareket ve fikir akımları da o kadar zengindir!” diyor. Bazı kendini elit sayan zihniyet, toplumun bir kesimi kendilerinden farklı düşündüğü için, onları yobaz, gerici, faşist diye karalamakta beis görmüyorlar.. Anlaşılan fikir hürriyeti yolunda Osmanlı’dan alacağımız birçok derslerimiz olsa gerektir. Nitekim, çeşitli dinlere mensup alimlerin, padişah huzurunda, sohbet ve münakaşalar yapabilmeleri hürriyetin en belirgin örneğinin göstergesidir. Her nedense insanları yobazlıkla, gericilikle suçlamak kolayımıza geliyor. Oysa asıl yobazın özelliği, düşünmez kızar, konuşmaz bağırır ve belge aramaz protesto yağdırır. Elbette ki; her fikrin yobazı olacağı gibi, entelektüel düşünenleri de vardır. İslâm taassubu, cehalet olarak niteliyor ve cahilliği şiddetle reddeder. Cehaletten şeytandan kaçar gibi kaçmak gerektiğini vurgular. Cehaleti, düşüncenin önünde en büyük engel olarak ilan eder. Hatta tasavvuf’da, “Cahil sofu, şeytanın maskarası” hükmü vardır. Bu konuya ışık tutması bakımdan Hz. İsa örneğine bakmakta fayda var:
Hz. İsa (A.S.) bir kişiye rast geldi. Onunla konuştuktan sonra kaçmaya başladı. Etraftan görenler:
- Ya İsa! Sen değil misin Meryemoğlu!
- Evet benim dedi,
- Peki sen bu adamdan niye kaçarsın?
Verdiği cevap müthiş:
- Ben ahmağa, kele, köre, topala, kötürüme ism-i azam okurdum, onlar dirilirdi, ama cahile bir ismi azam okusam fayda vermez, dirilmez buyurdu.
Cehaletten kurtulmanın yolu tefekkürdür. Düşünce dünyamızı eşyaya teslim etmemeli, eşyanın verileriyle ufkumuzu açmalı.
Maddeye köle değil, hakim olmalı.
Hakikat insanın kendini aşmasıyla gerçekleşebilir. Kendini aşamayan, hakikate varamaz. Bütün dava, objektif ve subjektif sahte mabutlardan kurtulup, mutlak olanda hayat bulmaktır. Ne mutlu hakikat yolu üzere son nefesini tüketene..