Laik devlette İslam (I)
By Mustafa Akyol on Şub 16, 2008 in Makale
[Turkish Daliy News - Çeviren : Ekrem Senai]
Türkiye’nin laikçi seçkinlerinin dinle ilgili bu derece takıntılı olmasının bir sebebi devletin laikliğidir. Toplum daha dindar olursa, laik sistemin güvenliğinin azalacağını düşünürler. Günlük hayatında Tanrının emirlerini yerine getiren insanlar arttıkça, bunların devlet gücüyle inançlarını diğerlerine dayatacağını savunurlar.
Dürüst olmak gerekirse bu endişeyi doğrulayacak veriler yok değildir. Müslüman dünyasında kendi İslam anlayışını vatandaşlarına dayatan zorba hükümetler bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye’de de aynı şeyleri dile getiren kişi ve gruplar vardır. Fakat birçok laikçinin atladığı çok önemli bir gerçek şudur ki: Laik devlet için oldukça geçerli bir İslami argüman da bulunmaktadır ve Türkiye’de de giderek güçlenmektedir.
Peygamberin devleti
Öncelikle size bu argümanın ne olduğunu özetlemeliyim. İslam’ın sadece maneviyatı değil, dünyaya ait işleri de düzenleyen bir din olduğu ve bu yüzden laik sistemle uyuşamayacağı söylemi sık sık tekrarlanır. Fakat bu ancak kısmen doğrudur. İslam, Müslümanların bireysel ve inançlı cemaatin ise toplumsal dünyevi işlerini tanımlar- fakat devlet için böyle bir durumdan bahsedemeyiz.
Bu ayrımın kaynağı Müslümanlığın başlangıcına kadar geriye gider. Muhammed Peygamber, risaletinin Mekke’deki ilk 13 yılında insanlara sadece Tanrı inancını anlatan bir rehberdi. Eziyet görüp diğer inananlarla birlikte Medine’ye hicret ettiğinde ise aynı zamanda siyasi bir lider oldu. Şehirde, Müslümanlar dışında iki ana grup yaşamaktaydı: Yahudiler ve çok tanrıcılar. Muhammed Peygamber bu diğer iki grubun da imzalayacağı bir sözleşme hazırladı. “Medine Vesikası” adı verilen bu sözleşme, şehirde farklı toplumları tanıyor ve her topluluğa kendi inancına göre yaşama garantisi sunuyordu. Sözleşmeye göre Yahudi kabileleri “inananlarıyla bir topluluk”tu ve “onların kendi dinleri var”dı ve “Müslümanların da kendi dinleri”.
Çarpıcı olan İslam peygamberinin İslami bir siyasi sistem yerine çoğulcu bir sistem kurmasıdır. Sözleşmeye göre, Medine’de üç farklı inanç hakimdi, ama Medine kendi başına bir inanca sahip değildi. Biraz anakronist olmak gerekirse, bu bir laik devletti.
Medine Paktı fazla sürmedi, çünkü Yahudiler Mekke paganlarıyla birlik olup Müslümanları ortadan kaldırmak için savaşmayı tercih etti. Fakat bu düzen fikri, kısmen de olsa, sürdü. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğu gibi İslami devletlerde, İslam’ın dışında diğer inançlar da tanınmış ve özel bir konumda tutulmuştur. Şeriat (İslami kurallar) bölgenin yasası olarak değil, sadece Müslüman topluluğun yasası olarak yer almış, diğer inanç sahipleri kendi inançlarıyla yaşamışlardır.
Bu noktada günümüz İslami devletlerinin bu geleneksel çoğulculuktan sapması çok ilginçtir. Suudi Arabistan veya Taliban Afganistan’ı kendi sınırları içinde herkese İslami kanunu tatbik etmiş, Müslüman olmayanları da bundan ayrı tutmamıştır. Bu aslında “modern” bir konumdur, fakat totaliter cinsten bir modernliktir bu. Ve dahası, bu şeriat versiyonu çok katı, bağnaz ve kadın düşmanıdır ki Müslümanların çoğu tarafından açıkça tiksindiricidir.
Laikliğin Osmanlı kökenleri
Daha iyi bir örnek olarak Osmanlıların modernleşmesini gösterebiliriz. Osmanlıların 19. yüzyıla kadar çoklu yasa sistemiyle ilgili bir sorunları olmamıştır. Müslümanların kendi mahkemeleri, Yahudi ve Hristiyanların ise ayrı mahkemeleri olmuştur. Fakat imparatorluk modernleştikçe dini gruplar arasında ilişkiler artmış ve çoklu yasaları uygulamak pratik olmaktan çıkmıştır. Bir Müslüman bir Hristiyanı dava ettiğinde veya tam tersi olduğunda ne olacaktır? Bu belki 16. yüzyılda sorun değildi, fakat modern ekonominin gelişmesiyle baş sorun haline gelmiştir. Ayrıca imparatorluğun Hristiyanları, eşitlik ve özgürlük gibi yeni fikirlerden de etkilenmeye başlamışlardır.
Bu yüzden Osmanlı devleti seküler “nizamiye” mahkemelerini kurmuş ve tüm Osmanlı vatandaşlarını, inançlarına bakılmaksızın eşit sayan yeni bir yasa yapmıştır. Sultan/Halife 2.Abdülhamid’in desteğiyle, İslam bilgini ve üst düzey bürokrat Ahmed Cevdet Paşa, Mecelle’yi oluşturmuştur. Bu kanun, içinde özellikle aile hukuku konusunda bazı İslami öğeler de barındıran, fakat büyük ölçüde seküler bir kanundur. Cevdet Paşa bu hazırlığı “zaman geçtikçe hükümler değişir” kaidesine uygun olarak İslami kuralları güncelleştirerek ve içine modern öğeler katarak yapmıştır. Türkiye Mecelle’yi 1926′da kaldırmıştır fakat eski Osmanlı tebaasında- hatta İsrail’de bile, 1984′e kadar uygulanan bir kanun olduğunu söyleyebiliriz.
Osmanlı, Mecelle ile, inancına bakılmaksızın tüm vatandaşları için ortak bir yasa hazırlamıştır. Bunu İslami kuralların Müslüman olmayanlara da yayılması şeklinde değil, İslami kuralların kapsamını daraltıp seküler olanları genişletmek şeklinde oluşturmuşlardır. Bu yüzden İtalyan hukukçu Rossella Bottoni “Türkiyede laikliğin kaynakları” adlı yazısında bunun laiklik için çok önemli bir adım olduğunu belirtir.
Çarpıcı olan şudur ki Osmanlı’nın bu laiklik temelleri İslami olarak da savunulan köklerdir. Elbette Ahmet Cevdet Paşa’nın veya diğer Osmanlı reformcularının bu seküler kanunu oluşturmasının sebebi İslam’la problemleri olması değildi. Bu kişiler sadece güncel gerçeklere adapte olan inançlı Müslümanlardan ibaretti. Bununla beraber günümüzde ise bazı insaların İslam’la ve diğer dinlerle olan problemi, ki bunların çıkış noktası ise felsefi materyalizme bağlılıklarıdır, ana saik olarak karşımıza çıkmaktadır. Elbette bu temeldeki sekülerizm, inançlıların sekülerizminden çok farklıdır.
SONRAKİ YAZI: Laiklik düşüncesi Türkiye’nin Müslüman aydınlarında nasıl ortaya çıktı?
Kitap tanıtan kitap 1
Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var. Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… Buradan indirebilirsiniz.
Aydın kimdir? Muhafaza’nın ve Değişim’in kimyası
Aydın konusu gerçekten sorunlu görülüyor. Her ideoloji, her grup kendi liderini, kahramanını aydını ilan ediyor çünkü. Tam da bu sebeple tanımından önce başka bir sıfata daha ihtiyaç duyuluyor: Reformist aydın, muhafazakar aydın, Kürt aydını, Türk aydını, vs.. Kısacası “aydın olmak” hem toprak(toplum) hem de tohum(aydın) gibi üzerinde durulup incelenmesi yazılıp çizilmesi gereken bir kavram. Değişimin adresi kabul edilen Aydın’ın tanımı konusunda muhafazakar olunabilir mi?” 130 sayfalık bu kitapta modernleşme sürecinde Aydın’ı ve Aydınlanma’yı sorgulayan bakış açıları bulacaksınız. Ama teori ile yetinmeyen, fikrin eyleme dönüşmesini, Cumhuriyet’i, demokrasiyi ve sivil itaatsizlik olgusunu da sorgulayan yazılar bunlar. Buradan indirebilirsiniz.
İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında
Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.
“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ” diyordu Aziz Augustinus. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. Delâilü’l-İ’câz, Mesnevî, Makasıt-ül Felasife , Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.
Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz.
Kendi ülkesini işgal eden ordu
Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler. İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.
3 [?]



