RSS Feed for This Post

Bir Kemalistin Feryadı..

Elektriğin İstanbul ve Bursa cami ve türbelerini nasıl barbarca tahrip ettiğine bakıyor musunuz? Soylu bir san’at, bunun çaresini bulamaz mı idi? Işıklama, san’atkârın nâzik işlerinden değil midir? Yeşil Cami, köşe elektrikçisinin keyfine nasıl bırakılabilir? İstanbul, Bursa ve bütün eski Türk şehirlerinin görünüşleri, Galata kalfaları ile kuru hendesecilerin anlayışlarına nasıl kurban edilebilir? (F.Rıfkı Atay)

Falih Rıfkı Atay Cumhuriyet döneminin en önemli şahsiyetlerinden. Atatürk’ün çok yakınlarında bulunmuş kişilerden biri olan Atay, Mustafa Kemal ile tanıştıktan sonra bu döneme ilişkin anılarını “Atatürk’ün Bana Anlattıkları”, “Çankaya” ve “Atatürk Ne İdi?” adlı kitaplarında topladı.

Atay, katıksız bir kemalist olarak dönemin toplumsal dönüşüm uygulamalarının çok önemli bir tanığı ve destekçisi idi. Daha sonraki dönemde de hep bu desteğini sürdürdü; 1971 yılındaki vefatına kadar kemalizmin yılmaz bir savunucusu oldu. Atatürk ve Atatürkçülüğe dair pek çok kitabı bulunan Atay, CHP’nin yayın organı Hakimiyet-i Milliye (Ulus) ve Milliyet gazetelerindeki köşe yazılarında Atatürk devrimlerini ve batılılaşmayı savundu. 1952′de kurduğu Dünya gazetesinde 1971′ e (ölümüne) değin başyazılar ve sohbetler yazdı.

Atay profili çok kısaca böyle. Pekii neden durduk yere fikrî olarak çok uzak olduğum Falih Rıfkı Atay’dan bahsediyorum?

Zaman zaman takip ettiğim YeniDünya dergisinin son sayısında(*) yazar Mustafa Armağan, Atay’dan uzun ve ilginç bir alıntı yapmış. Armağan, Atay’ın bazı Atatürkçülük ve batılılaşma söylemleri ile ilgili, çeşitli kitaplarından, kemalist ezberlerine dair aktarımlar yaptıktan sonra, şöyle diyor:

Daha da uzatabilirim bu alıntıları; ancak maksadımızı aşıp konuyu dağıtmayalım şimdilik. Bu yazının devamında okuyacağınız uzun parçanın da yazarı Falih Rıfkı Atay’dır ve yukarıdaki yazıları yazmasından yaklaşık 15 yıl önce kaleme alınmıştır. Tarih: 21 Ocak 1951. Yer: Cumhuriyet gazetesi. Bu yazıdan anlıyoruz ki, yazarın da, benzeri yazarlar gibi deliksiz, kesintisiz ve gediksiz bir fikir yapısı yoktur. Dönem dönem sallantılar geçirmiş ve bilincine kurduğu demir parmaklığın gevşediği demlerde, bilinçaltına gömdüğü eski günlerin lezzeti ve güzelliği teması, birden hortlamıştır. Eskinin iyi yönlerini unutmayı ve sadece kötü yönlerini göstermeyi kendilerine bir şiar edinen Falih Rıfkı nesli, bakın defanslarının gevşediği bir anda neler yazabiliyor, Atatürk inkılâplarının hayatlarından neleri silip süpürdüğüne, toplumun temelini oluşturan norm ve değerleri tahrip ettiğine nasıl yanıp yakılıyorlar.

Buradan sonra Falih Rıfkı Atay’ın feryat denebilecek sözlerine geçmiş Armağan. Gerçekten Falih Rıfkı’nın sözleri, destekçisi olduğu, tepeden inme bir biçimde şekilsel bir batılılaştırma amacı güden devrimlerin, aslında nasıl ucube bir toplum yarattığının da ispatı niteliğinde..

Peki Falih Rıfkı Atay bu sonucun farkında mı? Hayır. Çünkü bu sözleri 1951′de söyleyen Atay, daha sonraki yıllarda devrimleri savunmayı yine aynı hararet ve keskinlikle sürdürdü. Yani bu sözler bir itiraftan ziyade Armağan’ın da söylediği gibi bilinçaltından gelen bir eskiye özlem niteliğinde.

Falih Rıfkı Atay’ın, bir kemalistin feryadını hep birlikte okuyalım:

…Eski Osmanlı evi de, çocukluğumuzdaki fakir Aksaray yuvasına kadar, şimdi müzelere ve koleksiyonlara giren gravürlerde tadabildiğimiz bir kültür ahengi içinde değil mi idi? Döşenişte, süslenişte, bir yazı asışta, bir kapı tokmağı takışta, en basit sofra ve mutfak ufak-tefeğinde canlı kültürün bir sahipliği göze çarpardı. Kafa bilir, göz görür, kalp duyar ve el tutardı. Yağ kandili sönünce bir karanlığa gömülürdük.

Tanzimat’ın frenk eşyası ile onun arkasından gelen bütün icadlar -ki hiçbirinde ne ilim ve tekniğimizin bir payı vardır- ki daima künhünden uzak kalmışızdır. Türk, evini bozdu. Bir gün Paris’te dostlarımdan birine, satın aldığı şapkanın başına büyükçe düştüğünü söylediğim vakit, hanımı:

- “Şapkacı bunu verdi.” dedi ve, “Siz şapkacıdan daha mı iyi bileceksiniz.” der gibi yüzüme baktı.

Geçen asır Türkler de, bir kültürün can çekiştiğini görmüştür. Eşya ve icadlar, niçin değiştiğini, nasıl değişeceğini bilmeyen, bir türlü özenişten anlayışa geçemeyen Türk evinin havasını soğuttu. Ev anladığını attı, aldığını anlamadı. Koltuk kendi geldi, ev sahibinin altına yerleşti. Havagazı veya elektrik, kendileri geldiler, tavanda, duvarda veya masa üstünde diledikleri gibi kurulup takıldılar. Sini bütün üslûbu ile, el taslı gümüş ibrikleri, şimdi vitrinlerimize koymak için aradığımız ince işli tahta veya kemikten kaşıkları, bütün takımları ile kalktı. Çarşı mobilyasına teslim olduk. Bir Faslı şeyh, Paris’in zevk lokantasında şarablı yemeği ne yapacağını şaşırdığı gibi döşenip donandık. Duvarına koyacağı eski yazı üzerinde tenkit yürüten, hiçbir seçme ve değerleme yanlışı yapmayan ev sahibi, cilâalı basma resmi, tablo yerine astı. Ne üslûbların, ne devirlerin, ne de çeşnilemelerin farkında idi. (…)

Bu türlü kültür buhranları bir çok yerlerde olmuştur. Bir İngiliz büyükelçisinden dinlemiştim:

- Fransız merakı İngiltere’yi sardığı vakit, kendi eşyalarımızı attık ve Paris eşyaları edindik. Şimdi o attığımız eşyaları nerede bulursak altın pahasına geri alıyoruz, demişti.

Ama İngilizler yemek masalarının üslûbunu değiştirmişlerdi. Biz ise eşya değil, bir hayat tarzı da değiştirdik. Bu değişme yeniden zevk bağlayıncaya kadar, güç ve aynı zamanda iğreti bir şeydir. Çok defa kuklalaştırır. Nitekim alafranga frengin, alaturka Türkün kuklası değil midir?

Sonra buhran, evimizin dışına bulaştı. Şahsiyetsiz ve karaktersiz ahşap ve çimento yığınları arasında, minareler ve kubbeler, bir boğuluştan kurtulmak istiyormuşa döndüler.

Elektriğin İstanbul ve Bursa cami ve türbelerini nasıl barbarca tahrip ettiğine bakıyor musunuz? Soylu bir san’at, bunun çaresini bulamaz mı idi? Işıklama, san’atkârın nâzik işlerinden değil midir? Yeşil Cami, köşe elektrikçisinin keyfine nasıl bırakılabilir? İstanbul, Bursa ve bütün eski Türk şehirlerinin görünüşleri, Galata kalfaları ile kuru hendesecilerin anlayışlarına nasıl kurban edilebilir? Tanzimat’tan beri yalnız İstanbul ve bazı liman kasabalarını tahrib eden götürü alafranga, şimdi bütün taşralarımızı da sardı. Halbuki Güzel Sanatlar Akademisi’nde, garblı milliyetçilikte iyi bir kalkınış vardır. Uyanık tenkid, kör taklidin yerini tutmuştur. (…)

Bir cenaze töreni için Şehidliğe ilk defa gidiyordum. Yeni kabirlere ve mezar taşlarına baka baka ürperdim. Bu kültürsüzlük ancak telefon kılavuzlarındaki soyadları zevksizliği ile kıyaslanabilir. Kendi kendime:

- “Yeni mi ölmeye başlayan bir milletiz?” dedim.

Giriş kapısı yanında eski ölmüşlerin mezar taşları gözümde birer anıt değeri bağladı. Yaşayışımız değiştiği için, şehir ve evlerimizdeki kültür buhranının tahriblerine, ne kadar acınsak da, biraz hak verelim. Fakat her zamanki gibi ölmüyor muyuz? Yeni yazıda bir kitabe üslûbu bulamaz mı idik? Kabir ve taşlar üstüne Türk sanatkârını çalıştıramaz mı idik? Öyle acayib manzaralar var ki, insanın altındakine Fâtiha okumadan önce yaptırıcısına lânet okuyacağı gelir. (…)

En önce değiştirilecek şey, ki kafamızdı, onu hâlâ omuzlarımızın üstünde iki tarafa sallaya sallaya taşıyoruz. En sonra pek titiz bir dikkatle değiştirilecek şeylerden ise hemen hiçbir şey bırakmadık. Kahvelerimizde, sediri geri, iskemle üstünde oturan hicri on dördüncü asırlıyı, sadece bağdaş kurmadığı için, ileri buluyoruz. Kitabda melez, hayatta melez, nihayet mezarlıkta melez, ne düşünüşte, ne yaşayışta, ne de ölüşte aklımıza ahenk, zevkimize ahenk verebiliyoruz. Ne o türlü, ne bu türlü, hatta ne de başka türlü, türlü türlüyüz.

Keşke iyi gören ve doğru düşünen frenklerin yüzümüze söylediklerine inanmasak ve arkamızdan söylediklerini duyabilsek. [*]

Hey gidi Atay.. Kemalist mü’min “eskinin” mezar taşına bile gıpta ile bakıyor.

Atay, hem bunları söyleyip hem de bunlara neden olan zoraki dönüştürme politikalarını savunarak içine düştüğü iflah olmaz çelişki ile nasıl başa çıktı bilemeyiz ama, ardından gelen nesillere ibret dolu satırlar bıraktığı konusunda sanırım tüm ehl-i insaf  hemfikirdir..

[*] Cumhuriyet gazetesinden aktaran: Musiki Mecmuası, Sayı: 38, 1 Nisan 1951, s. 21.

[İlk yayın tarihi: 07 Ekim 2006 www.dusunceler.org]

4 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 1 Yorum

  2. Yazan:knz Tarih: Oca 28, 2008 | Reply

    bizim hatamız neydi diye sormak lazım biraz da.

    aklımda önce ekmekler bozuldu diye klişe olmuş bir söz geldi.

    heryana açılmış gecekondu camiler, caminin altınaı oymak,orada açılmış dükkanlar, rant kavgası,vs vs, gelsin oylar, batan geminin malı gibi islamiyet. sonra bir ağlamak, bir ağlamaklı çocuk posteri.

    allahtan almanyadaki büyük paylaşım savaşlarını yaşamadık biz. camiye gidiyorsun, cellalettin kaplan.

    bozulmalar birbirini etkliyor, karşılıklı oluyor. duyduğu tepki de bozuk oluyor.

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Derin Düşünce Grubu üyelerinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin