RSS Feed for This Post

Ulus-devlet Bölüm II: Ulus-devlet ne kadar ulusal?

medaille.jpgUlus-devlet sorununu ele aldığımız “Ulus mu devlete aittir yoksa devlet mi ulusa?” başlıklı geçen yazımızda bazı sorular sormuştuk: 

  1. Ulus-devlet kontrolden çıkar mı?

  2. Ulus-devlet işgal ordusu gibi davranır mı?

  3. Ulus-devlet alfabe değiştirir mi?

  4. Ulus-devlet tarih yazar mı?

Ve şu sonuca varmıştık: Her ulus-devlete bir ulus lâzım ama tersi doğru değil!   

Bizim ulusalcıların gözbebeği ulus-devlet acaba ne kadar ulusal? Başka bir deyişle ulus-devlet Türkiye’nin ihtiyaçlarından ve umutlarından doğmuş MADE IN TURKEY bir yapı mıdır? Yoksa başkasının elbisesini mi giymeye çalışıyoruz 80 küsur yıldır?  

 Atatürk’ün ilkokula başladığı yıllarda iki önemli olay oldu. Birincisi babası Ali Rıza Efendi Selanik’te vefat etti 1888’de. İkincisi ise belki de küçük Mustafa’nın o yaşta haritada yerini bile gösteremeyeceği bir ülkede, Fransa’da devlet “ulus” kavramını kamulaştıran bir kanun yaptı, daha doğrusu ulus-devleti icâd etti (28 Haziran 1889). Neden?    

Devletin ulusa ihtiyacı artıyor   

Aslında Fransa 28 Haziran 1889 tarihli kanundan 100 yıl önce, 1789 Devrimini takip eden yıllarda çağdaşı birçok Avrupa devleti gibi ulusa EL KOYMA ihtiyacı duymuştu. Zorunlu askerlik hizmetinin de devrim yıllarında gene Fransa’da ortaya çıkması elbette bir rastlantı değildi. 5 Eylül 1798’de Jean-Baptiste Jourdan tarafından hazırlanan bir başka  kanuna göre “Bütün Fransızlar askerdir ve vatanlarını savunmak zorundadırlar” denildi. Aslında bu, dönemin savaş koşullarının hazırladığı bir ihtiyaçtı:

  1. Endüstri devrimi “sayesinde” 1800’lü yıllardan itibaren savaşlar da hızla endüstrileşti. Örneğin Hiram Maxim dakikada 500 mermi atabilen ilk makineli tüfeklerden birini icad etti. Bu bir tek askerin 100 tüfeğe eşit bir ateş gücüne sahip olması demekti. Gene bu teknik ilerleme “sayesinde” acemi bir asker çok sayıda profesyonel askeri öldürebiliyordu.
  2. Patlayıcıların askerî kullanımı yaygınlaştı. Süvari taarruzları gibi ustalık ve kahramanlık gerektiren manevraların savaşın sonucu üzerindeki etkisi azaldı.
  3. Fabrikalarda hızla ve ucuza üretilebilen silahlar ile sıradan vatandaşları donatmak ve büyük ordular kurmak çok daha ucuz, kolay ve hızlı bir hal aldı,
  4. Trenin yaygınlaşması sayıca çok büyük orduları şehirlerden savaş alanlarına taşımayı bir sorun olmaktan çıkardı,
  5. Telegraf sayesinde uzak cephelerde savaşan orduların idaresi mümkün oldu.

maxim_gun.jpgDiğer yandan Avrupa’nın nüfusu hızla artıyordu, 1800’den önce 200 milyondan az olan bu sayı meselâ 1915’te 500 milyonu bulmuştu. Günlük gazetelerin yaygınlaşması ile insanlar bölgesel kimlikleri dışında yeni “renkler” kattılar kimliklerine: Fransızca veya Almanca konuşanlar, Protestanlar, işçiler, … Bu kimliklerin her biri siyasî rant sağlama potansiyeline sahipti Avrupalı güç odakları için. Meselâ Rusya’nın ekim devriminden sonra “işçi sınıfı” algısını büyük başarıyla kullandığına tanık oluyoruz.     

Fransız Devrimi ile ortaya çıkan zorunlu askerlik “sayesinde” sayı üstünlüğü Napoléon Bonaparte gibi komutanların en büyük kozu olmuştu. Artık Avrupalı komutanlar yetişmesi yıllar süren profesyonel askerleri idareli kullanmak zorunda değildiler. Mümkün olan en büyük sayıda askerle nihaî taarruza geçen Fransız birlikleri girdikleri hemen her savaşı bu şok darbelerle kazanıyorlardı. Düşmana ağır kayıplar verdirilirken elbette Fransızların kayıpları da büyük oluyordu ama zorunlu askerlik sayesinde yeni birlikler ölenlerin yerini hızla alıyordu.    

napoleon.jpgSadece Fransa’da değil bütün Avrupa’da mesleği askerlik olan, maaş karşılığında savaşan bir kaç bin kişilik profesyonel orduların etkinliği azalıyordu. Onların yerine acemi, sadece bir kaç aylık eğitimden geçmiş, vatanı/milleti için ölmeye/öldürmeye koşullandırılmış (haliyle bedavaya savaşan) insanları koymak git gide daha cazip oluyordu Avrupa devletleri için. Tabi bu “bedava” savaşmanın bir karşılığı olmalıydı. Meselâ Haçlı savaşlarında din adına ölündüğü gibi para almayan askerlere başka bir şey vermek gerekiyordu. Ancak Avrupa’da herkes Hıristiyan olduğu için din sömürüsü çok uygun değildi. Protestan-Katolik ayrımı ise çok katıydı, her zaman savaşan devletlerin planlarına uymuyordu. Üstelik bir savaş yapmadan önce (veya sonrasında) Ortaçağ’da olduğu gibi Vatikan’ı sofraya davet etmenin hiç alemi yoktu.   

Milliyetçilik rüzgârları Prusya’yı da sarıyor   

bismarck.jpgFransız Devrimi’nin fikrî etkilerinin yayılması ve Napoléon’un saldırganlığı Başta Prusya olmak üzere Avrupa’nın hemen her yerinde milliyetçiliğin güçlenmesine sebep oluyordu. Bu etki bir kaç on yıl değil bir kaç asır sürecekti. Örneğin Almanların Otto von Bismarck (18151898), önderliğinde birleşmesinde Fransızların rolünü yadsımak oldukça zor.  Almanya’nın kuruluşunda önem arz eden bazı savaşlara göz attığımızda ilginç ortak yönler görüyoruz : Sadowa (1866), Metz (1870) ve Sedan (1870) savaşlarının her birinde :

  1. Savaş sebebi toprakların sakinlerinin Almanca konuşanlardan oluşması,
  2. Orduların büyüklüğü (Sırasıyla toplam asker sayısı: 585 bin, 301 bin, 320 bin) ve Tıpkı 500 bin insanın can verdiği Çanakkale muharebeleri’nde olduğu gibi “etten duvar” taktiklerinin kullanılması.
  3. Endüstriyel detayların oynadığı belirleyici rol (Meselâ önden doldurmalı Fransız tüfekleri askerleri her atıştan sonra kısa bir süre meşgul ederken geriden doldurmalı Alman tüfekleri askerlerin yatar vaziyette yeni atışa hazırlanmasına fırsat veriyordu. 200 bin askerin her atışta kaybettiği bir kaç saniye hızlı olan tarafa büyük avantaj sağlıyordu.)
  4. Özellikle Almanların telegraf ve treni çok iyi kullanmaları.
  5. Piyadelerin uzun savunma hatları karşısında Fransız süvari birliklerinin taarruzlarının etkisizleşmesi.

Herder, Fichte ve Jahn gibi düşünürler millî kimlik algısının daha da güçlenmesine katkıda bulundular. Fransızların “nationalité” dediği şeye almanlar “Volkstum” diyeceklerdi. Gene zorunlu askerliğin bir sonucu olarak zaferlerin ardından sivillerin katledilmesi askerî strateji açısından “ilginç” olmaya başlamıştı. Zira her sivil potansiyel birer askerdi. Bu sebeple Almanlar sadece Alman oldukları için öldürüldüler özellikle Napoléon’un seferleri sırasında.    

Avrupa asırlar sürecek ve sonunda Osmanlı topraklarını da içine alacak bir girdaba sürükleniyordu: Ulus-devlet, milliyetçilik, zorunlu askerlik ve sivillerin katli IIci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar gündemden düsmeyecekti Avrupa’da. Ancak Alman modeli ulus-devlet Fransızlarınkinden ayrılaşacaktı : Fransızlar hem kendi etnik azınlıklarını (brötonlar, alzaslılar, …) hem de topraklarında yaşayan İtalyan, İspanyol ve Portekiz asıllıları entegre edebilmek için soya değil doğum yerine dayalı bir “vatandaşlık hakkı” üzerinde duruyorlardı: “jus soli” yani toprak hakkı. (Fr. Droit du sol). Almanlar ise tıpkı İtalyanlar gibi “millî” sınırları dışındaki soydaşları ile bağlarını korumak istiyorlardı. Bu sebeple “jus sanguinis” yani kan hakkı (Alm. Abstammungsprinzip) siyasi rantlar açısından daha cazip idi.    

Fransızlar milleti “yeniden” icad ediyor    

1789’da dünyayı aydınlatmaktan ve kardeş milletlerin uyanmasından bahseden Fransızlar 1870’te Alman orduları karşısındaki yenilgilerden sonra değiştiler. Özellikle “vatan toprağı” Alsace-Lorraine bölgesinin kaybı milliyetçilik anlayışını çok daha savunmacı ve militarist bir tabana oturttu. Artık dost ve kardeş milletlere yardım etmek yoktu, kendi pastasını savunmak vardı. Almanların bilim ve kültür alanındaki ilerlemelerini hayranlıkla izleyen Fransız dilbilimci ve filozof Ernest Renan 1870’ten itibaren birden Alman düşmanı oluvermişti. Atatürk’ün bir yaşına bastığı 1882 yılında Ernest Renan‘ın Sorbonne Üniversitesi’nde yaptığı ünlü “Millet nedir?” konuşması (fr. Qu’est-ce qu’une nation ?) bu “toprak hakkı” kavramını adeta devletin bir cömertliği gibi gösteriyor, fikren Jean Jacque Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’ne (fr. Contrat Social) dayandırıyordu. Yani insanlar vatandaşlık hakkından yararlanırlar ve askerlik yaparak kendilerini koruyan devletin korunmasına katkıda bulunurlar.     

Oysa ister toprak isterse kan hakkı söz konusu olsun siyasî rant peşindeki yöneticilerin amacı insanların aidiyet hissini bir şekilde ilhak etmekti. Özetle 1800’lerde milyonlarca insanı güdebilmek,  günün siyasî kavgaları doğrultusunda birbirlerine öldürtebilmek için iki yeni insanî hissin “keşfi” yapıldı Avrupa’da: Ulus ve vatan.   

 

Önemli notlar
1) Aynı yıllarda tırmanan Japon milliyetçiliği de tıpkı Avrupalı benzerleri gibi endüstriyel savaşların bir sonucu idi. İmparatora sadakat ve Şinto gibi inançların sömürülmesi meselenin özünü değiştirmiyor bizim gözümüzde. Ancak Türkiye’ye ithal edilen milliyetçilik Avrupa malı idi.
2) Milliyetçilik sadece savaşlarda kullanılmadı. Komünizme karşı da etkili bir silah oldu. Manevî değerler, Hıristiyanlık, köylülük vb hisler ve inançlar anti-komünist politikacılar tarafından ustaca sömürüldü, işçilerin haklarını araması engellendi. Ancak bu başka bir yazının konusu.

Gelecek Bölüm 

Devrimler halkları “adam” eder mi? Erdem devlet eliyle kurumsallaştırılabilir mi?

Humeyni Lenin’i döver mi? Ulus devlet bölüm III

 

Kitap tanıtan kitap 1

Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… Buradan indirebilirsiniz.

 

Aydın kimdir? Muhafaza’nın ve Değişim’in kimyası

Aydın konusu gerçekten sorunlu görülüyor. Her ideoloji, her grup kendi liderini, kahramanını aydını ilan ediyor çünkü. Tam da bu sebeple tanımından önce başka bir sıfata daha ihtiyaç duyuluyor: Reformist aydın, muhafazakar aydın, Kürt aydını, Türk aydını, vs.. Kısacası “aydın olmak” hem toprak(toplum) hem de tohum(aydın) gibi üzerinde durulup incelenmesi yazılıp çizilmesi gereken bir kavram. Değişimin adresi kabul edilen Aydın’ın tanımı konusunda muhafazakar olunabilir mi?” 130 sayfalık bu kitapta modernleşme sürecinde Aydın’ı ve Aydınlanma’yı sorgulayan bakış açıları bulacaksınız. Ama teori ile yetinmeyen,  fikrin eyleme dönüşmesini, Cumhuriyet’i, demokrasiyi ve sivil itaatsizlik olgusunu da sorgulayan yazılar bunlar. Buradan indirebilirsiniz.

 İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında

Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü  sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.

Zaman Nedir?

“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ”  diyordu Aziz Augustinus. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. Delâilü’l-İ’câz, Mesnevî, Makasıt-ül Felasife , Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.

Tarih şaşırmaktır

Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz. 

 

 

Kendi ülkesini işgal eden ordu

Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler.  İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek  KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.

Trackback URL

  1. 1 Yorum

  2. Yazan:alperen gürbüzer Tarih: Oca 19, 2008 | Reply

    TÜRKLÜK SORUNLU KAVRAM MI?
    ALPEREN GÜRBÜZER

    Yükselen milliyetçilik her nedense paylaşılamıyor, her türden parti milliyetçiliğe vurgu yapıyor. Kimi Türklerin tarihte 16 devlet kurduğunun gurur okşayıcılığından kendinden geçerken, kimide alaycı usulupla bir o kadar da devlet yıkmışız karşılığını veriyor, kimi milliyetçiliği Atatürk Milliyetçiliği eksenine oturturken, kimi de ulusalcı ya da Türk Milliyetçiliği çerçevesinde meseleyi ele alıyor. Anlaşıldığı kadarıyla Milliyetçilik etrafında cerayan eden çeşitlilik hergeçen gün artıyor, sayısına bereket..
    Evvela şu onaltı devlet olayını ele alalım neymiş bu mesele diye. Tarihe şöyle bir gözattığımızda sözkonusu devletlerin arasında hem tabiyet yönünden, hemde yönetim bakımdan Türk olanda var, olmayanda sözkonusu. Dolayısıyla tarihi değiştiremiyeceğimize göre bu durumun Türklüğü kafatası yönünden yahut damarlarındaki kana kadar indirgeyenleri memnun etmesede tarihi tespit bu. Zaten kendini Türk hisseden herkes Türktür anlayışında olanlar için pek handikap teşkil etmiyor. Ne var bunda, olabilir gibi kaçamak cevaplar vermekle de, mesele bir çırpıda çözülmüyor aslında. Dolayısıyla Türklük kavramı sorunlu olmaya devam ediyor maalesef. Bu konu öyle aşırı noktalara taşınmış ki; Ya sev ya da terk et diyecek kadar belli kesimler işi çığırından çıkartmışlar bile.
    Kıbrıs Barış Harekâtından sonra, Yavru vatan Kıbrıs’ı Cumhurbaşkanlığı forsunda mevcut olan onaltı yıldıza nasıl dâhil etsek diye kara kara düşünmeye koyulmuşlar, derken çareyi pek dikkatleri çekmeyen Batı Hunları listeden çıkarmakta bulmuşlar çözümü. İşte bu şekilde KKTC, on altı yıldızın arasında kendine böyle yer bulabilmiş ancak. Tarihle oynamak işte buna derler, oysa tarihe müdahale edilen meta değil, tarih yaşanıp kayda geçen bilgi hazinesidir çünkü. Hele hele bir milleti onaltı devletle sınırlandırmak, eksiltmek ya da olamayanı olmuş gibi göstermek girişimleri başlı başına skandal niteliğinde vahim bir hata. Bırakın bu konuları tarihçiler halletsinler, sırça köşklerde ele alınacak konular değil bu meseleler. Nitekim onaltı yıldızın içinde olmayıpda tarihte yerini almış nice Türk toplulukların olduğu artık bir sır değil. Ne kadar merakmışız simgeleşmeye, donuklaşmaya ve rozetleşmeye meğer.
    TÜRKLÜK
    Türklük bugünkü anlamda artık içi boşaltılmış ulus devlet olmanın aracı sadece.. Birzamanlar Türklük değerdi, ulu orta herzaman konuşulabilecek bir kavram değildi. Çünkü değerli ziynetler hep en güzel yerlerde muhafaza edilir, saklı kalır pazara dökülmez, ucuz olan şeyler ulu orta yerlerde sergilenir ancak. Bundan dolayı Osmanlı altı asır boyunca Türk olduğu halde adının Türk olduğundan sıkca bahsetmemiş, hatta gerek duymamış. Utandığından mı? Elbette hayır. Bu demek değildir ki Osmanlı aslını, atasını inkâr edip ne idüğü belirsiz bir devlet. Bilakis; Osmanlı’nın evvela bir dünya görüşü var; İla’yı Kelimetullah için Nizam-ı alem ideali sözkonusu idi. Onun için milliyetçiliğin dar kalıplarına kendilerini mahkum etmediler, ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz düsturunu şiar edindiler hep. İslamı ön plana alıp arkasına da Osmanlılık şuurunun itici gücünü katıp hükümran olmuşlar. Ki; kurduğu devletlere bile ya kurucularının adını, ya da sülale isimlerini, yani Al-i Selçuklu, Al-i Osmanlı şeklinde kodlayarak yetinmişler sadece.. Bağrında taşıdığı milliyetlere öteki gözüyle bakmadıkları içindir ki; üç kıtada hükümran olmayı başarabilmişlerdir.
    Bütün imparatorlukların hemen hemen hepsi kozmopolittir. Osmanlı’nın bunlar arasında tek farkı engin tolerans anlayışına sahip olmasıdır. Bizanslılar yıllardır Yahudilere insanca muamele yapmayıp itip kalktığı içindir cihanşümul imparatorluk esprisini yakalayamamışlardır. İşte Osmanlının cihanşümul olmasının temel esprisi milliyetçilik yapmamasıdır, yani milliyetler çelişkisine meydan vermemesidir. Dolayısıyla Osmanlının bilinci tek ırka dayanarak gelişmemiş, aksine Türk unsurunun yanında gayr-i müslim tebadan derlenen seçkinler tabakasınıda yönetime dâhil ederek içte ve dışta birliği dirliği sağlayabilmiştir. Bu yüzden Osmanlı aynı zamanda Müslüman Romadır. Zaten batının ortasında kurulmasıda bu durumu teyid ediyor.
    Türklüğü ulus devletinin aracı olarak kullananlar ne yapıyor? Türklüğü değer olmaktan hızla uzaklaştırıp ideolojik kalıbın ürünü olarak lanse ediyorlar sürekli.. Böyle sunulunca Türklük sanki medeniyetten yoksun, sadece Nihal Atsız’ın öğretilerinde yer alan güçlü, kahraman veya bir Türk dünyaya bedel meydan okumasına dönüşüyor. Nitekim bu tür Türklüğün içerisinde Mevlana’nın ne olursan ol yine gel, yahut Yunus’un yaratılanı sev yaratandan ötürü sevgi içerikli çağrıştıran ana temalarını göremiyoruz.
    Oysa bizim ecdadımız Moğol kasırgasını Horasan Erenlerinin irşad soluğu ile bertaraf etmişlerdi, geldiğimiz noktada iseTürklerin Moğollaştığına şahit oluyoruz sanki. Malum olduğu üzere Moğollar medeniyet nedir bilmezler, yıkıcıdırlar, zaten yerleşik olamadıkları için yüzyılı aşmayacak şekilde tarihin harabelerine gömülüp kayboldular. Bir zamanlar etrafına korku salan, insanlıktan nasibini almamış Moğolları, Hülagoları, Cengizleri genç kuşaklara örnek sunmaya kalkışırsak bu Türklüğü yüceltmez, bilakis Türklerin Cengizleşmesi yahut Moğollaşması demek olur. Asıl Milliyetimizin izlerini bulmaya çalışacaksak Ahmet Yesevi’nin yaktığı ateşte aramalı. Bakın yahya Kemal Fuad Köprülü’ye ne diyor: Ahmet Yesevi’yi bir inceleyin göreceksiniz ki, bizim milliyetimizin temelleri orada bulacaksınız diyor. Gerçekten de Pir-i Türkistan (k.s), dergâhına gelen Türk’ün alp’ini erenlikle süsleyerek ona alperenlik kimliği kazandırmış ve böylece Türklük aşama aşama yerleşikliğe, ordanda medeniyete, derken üç kıtaya hükmeden cihargir imparatoluğa geçmiş.
    İslamiyet öncesi Türklüğün pazu kuvvetiyle yetinseydik belki de şuanda yeryüzünde Türk adına hiçbir devletin varlığından sözedemiyecektik. Milliyetçilik eğilimlerin kıpırdadığı şu hengamede Türklüğü sadece bilek kuvvetine endeksleyenler, bu gücü dışa karşı yansıtsalar gam yemeyiz, ama malesef bu kol kırılır yen içinde kalır misali kuvvetimizi iç dengelerin ayarlamasında kullanıyoruz.. Moğollaştırılmak istenen Türk’ün Moğollardan tek farkı dışa karşı yumuşak ve esnek, içe karşıda daha sert ve katı tavır sergilenmesi şeklinde sunulmaya çalışıldığı aşikâr.
    Adını Türklükle bağdaştıran Göktürkler bile kullandığı sikkelerinin bir yüzünde Çince, diğer yüzünde Göktürkçe yazılar koymasından yüksünmemiş. Hakeza Türk Başbuğlarının Çinli, Selçuklu’nun ise İranlı Nizamül Mülk’ü veziriazam yapması, yine Osmanlı Padişahlarının Bizans prenslerle evlenmesi, devşirme sisteminin yıllarca uygulanması, Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı bir dilinde sarayda kompleksiz bir şekilde kullanılması gibi Türklük örnekleri tüm çıplaklığı ile önümüzde dururken, şekilci dediğimiz moda Türklük türetilmeye çalışılıyor durduk yerde. Türklüğü dışa yönük çerçevesinden, kendi kabına çekmeyi marifet sanan sığ beyinler ne akla hizmet ediyorlar doğrusu anlamış değiliz. Bizler göçebe topluluklar halinde bile bu denli tekilci değildik, Türk olarak göç ettikçe değişik ırkdan insanlarla tanışmıştık, hem kültürlerine renk katmışız hemde onlardan birşeyler almışız, bunun neticesinde de farklılıklarla birarada nasıl yaşanacağını keşfederek bütün cümle aleme esnek davranma kabiliyetini göstermişiz ve isbatlamışız.
    Moda milliyetçilik moda Türklük tanımı doğuruyor.. Ne yazık ki; iki zıt etnisite birbirini besliyerek etki tepki etkileşimden kaynaklana bir tanım üretiyor. Bu nasıl oluyor derseniz, birbirlerine ültimatom yağdırarak gerçekleşiyor.. Dolayısıyla herkesi aynı kalıba sokma yarışının varacağı nokta birbirlerinin kuyusunu kazarak kültürlerini kurutmak olacaktır elbette. Abbasilerden, Selçuklulardan, Osmanlıdan arda kalan boşluk giderilmediği sürece bu sıkıntılar devam edeceğe benziyor. Osmanlı unutturulmaya çalışılsa da tarihi çekim gücü onu asla hafızalarda silinmesine geçit vermiyor. Bu yüzden redd-i miras yapmakla hem kendimize zulmediyoruz hemde ulu çınarımız Osmanlıya haksızlık ediyoruz. Dünyanın neresini turlarsanız turlayın Osmanlı bir şekilde kimliği ile karşımıza çıkıyor. Diyelim ki yolumuz Macaristana düştü, ister istemez karşımıza Mohaç çıkacaktır muhakkak, bu da Osmanlının hala canlı olduğunun göstergesidir.
    Hala tarihi gerçekler ortada iken göçebe döneminin at üstünde kılıç sallamanın hayaliyle etrafa korku salan Türklük modelini yerleştirmekte ısrarcıyız. Dünyanın hiçbir yerinde bizimki kadar etnik meseleler bu denli kaşınmıyor, ülkelerin bir çoğu diğerini ötekileştirmenin mahzurlarını fark etmiş ve derhal terk etmişler, ama şimdi o hastalık bize sirayet etmiş onların bıraktığı noktada biz etnisite problemleriyle uğraşır konuma geldik. Oysa yeni Türklük tanımı iç ve dış düşman dürtüsüyle sınır bekçiliği talep ediyor bizden. Ulus devlet mantelitesi tabiatıyla tektip milliyetçilik tanımı öngörüyor, buna tepki olarak etnik toplulukların kök bağlarını tetikleyerek kendi etnik kimliklerine dört elle sarılmalarına yol açıyor. Tehlike ne Türk insanında, ne de dışarı ile ilişkilendirilen emperyal devletlerde, asıl tehlikeden söz edeceksek beynimizin derinliklerinde mevcut olan tehlike senaryolarında aramalı, bu hal artık psikolojik maraz hale geldi. Örnek aldığımız Fransanın modelinin ortayakoşduğu menfi milliyetçiliğin topraklarımıza sıçraması sonucu ulus devletçilik anlayışının ürettiği tek tipçilik marazı, maalesef Türklerin farklılıkları zenginlik gören anlayışını yerle bir ederek tarumar eyledi. Şimdi bu kimliğe büründüğümüze sevinelim mi ağlayalım mı ne dersiniz? Kimileri ellerine kına yaksa da etnisiteye dayalı siyaset farklılıkları geriyor, birleştirmiyor, tam tersine ayrıştırıyor.
    OBJEKTİF TARİH ANLAYIŞI
    Gerçek Türklükden bahsedeceksek Erol Göka’nın da söylediği gibi; Türkler uygarlık sentezci yönüyle tarihe damgasını vurmuştu. İşte kökse kök bu, tarihse objektif tarih değerlendirmesi buna denir. Unutmayalım ki; Cumhuriyeti kuranlarda Osmalı’nın kadrolarından çıktı, köklerinde Osmanlılık mevcut. Sadece kadrolar mı, elbette hayır. Parlamentosu, siyasi partisi, basını ve tüm müesseselerini devr aldı. Genç Cumhuriyetimizin Osmanlının mirasını devralması başlı başına köklerimizi inkâr etmediğimizin bariz delilidir. Nitekim Atatürk; yeni bir ulus kurduk, yeniden bir millet yarattık demiyor, aksine eski cemaat toplumundan modern bir toplum meydana getirdik diyor. Yani gelişmeciliğe vurgu yapıyor. Dolayısıyla kurulan Cumhuriyetimiz Osmanlının değişik bir tür devamı niteliğindedir diyebiliriz. Bugün gelinen noktada ne kadar redd-i miras yapılmaya çalışılsa da dünyanın gözünde biz hala Osmanlıyız. Dünya unutmamış biz nasıl unutabiliriz ki?
    Tarihten maksat kişileri yada bir ırkı övmek veya yermek değil, tarihe eleştiri getirebilmek esas olanı, hatta ibret alabilmek ve tarih bilincini yakalayabilmektir gaye. Resmi tarihin ve ideolojiinin varlığı hiçde önemli değil, önemli olan halkın kabülünü kazanıp kazanmaması hususu. Gerçeklerin konuşulmasından korkulması, yasak kurallar koyulması resmi tarihin ve ideolojnin iflası değil mi? Arşivlerin uzun seneler incelenmeye müsaade edilmemesi hep bu kaygının işareti değilmi? Resmi tarihe karşı çıkış olarak Kemal Tahir, Kazım Karabekir, Mete Tuncay, Dr Rıza Nur vs. gibi tarih çalışmaları var önümüzde. Fakat Cumhuriyetimizin resmi anlayışı yayınlanmasına izin vermiyor. Hürriyet yazarı Murat Bardakçı’nın bile Şahbaba’yı yazarken bazı bölümleri çıkardığını söylemesi düşündürücü değil mi? O halde geçmişimizle sıkboğaz olmaya lüzum yok, hâsılı inkâr etsekde Osmanlı gönüllerde taptaze yaşıyor, bu böyle biline.
    Dinimiz gereği birbirimize mütevazı dışarıya karşı çetin olmak gerekirken birbirimizle bu kavga bu şiddet bu ne celal niye? Olan milletimize oluyor, içte sertleştikçe aslında kan kaybediyoruz sürekli, dışarda söz ettiğimiz dış düşmanımızın teknolojik silahları ile bile silahlanmadan havanda su dövüyoruz adeta. Kompleksiz yaşamayı yeniden keşfetmeli, tarihimizle yeniden yüzleşerek tabii. Türklük denen değeri yeniden keşfederek doğru mecraya vira vira yelken açarak birlik limanında demirlemeli… Sığ düşüncelerden kurtulmanın yollarını aramalı ırkçı yaklaşımlara geçit vermeden sürekli düşman hobisi ile yatıp kalkmak yarınlarımızı boş yere heba ettiğimiz gibi, kardeş coğrafyalarda yaşayan halklara kucak açmamızı önlüyor. Ne işi var Mehmetçiğin Yemende, Lübnanda demek gibi yaklaşımların doğmasına neden oluyor. Artık dört tarafımız düşmanla çevrili çığırtkanlığına paydos deme zamanı gelmedi mi? Bunca vahdet şuuru birikimimiz varken başka arayışlara yönelmek büyük bir hata.

    KÜRTÇÜLÜK
    Bir diğer kanayan yaramız da kürtçülük meselesi. Kürtçülüğün asla kabül görmesi mümkün değil, muhatap bile alınmaya değmez, bir bardak suda fırtına koparılmanın ötesinde bir anlam taşımıyor çünkü. Kürtçülük sanıldığının aksine korkulacak boyutta bir mesele gibi görünmüyor, tamamen psikolojik korkuların sonucu yerleşmiş bir kanaat olsa gerek. Çünkü Kürtçülük akımının yerleşecek zemini yok ki, adamların ne doğru dürüst ortak bir dili var, edebiyat desen evlere şenlik, hiç bir şey yok ortada, ne de devlet geleneği var, bütün bunlardan mahrum olan bir akımdan gereksiz telaşa kapılarak olmayan birşeyi kendi ellerimizle büyütüyoruz, ama farkında değiliz, adeta yangına körükle gidiyoruz gibi. Şimdiye kadar biz birbirimizi ayrı gayrı görmedik şimdide görmemeli, nezaman ki öteki muamelesi yapmaya başladık kronik bir mesele olarak karşımıza çıkıverdi biranda. Kürt dediğimiz insanları bu coğrafyada profesör, asker, şarkıcı türkücü, Roman yazarı, her ne arasan her meslekten her etki alanda değerlendirmekle gök kubbe başımıza geçmedi ki şimdi de geçsin. Bırakın kendi doğal mecrasına problem kendiliğinden kalksın. Tarafların her iki kesimide sevgiden söz etmiyor, herkes kin kışkırtıcılığına soyunmuş sanki.
    Üstelik milliyetçilik kavramıda batıdan kopya edilmiş kavram. Tarihi süreçte yaşadığımız coğrafyalarda bizi ırklar ayırmazdı, sadece müslim ve gayr-i müslim tasnifi vardı. Osmanlı birlik ve beraberlik denen olayı inananlar kardeştir buyruğuyla çözmüş, gayri müslimlerle ilişkilerimizi de; Dinde zorlama yok ilahi prensibi sayesinde farklılıkları birarada tutmayı başarmış, bunun sonucu olarakda gayri müslimler uzun yıllar Osmanlı şemsiyesi altında özgürce yaşama şansını elde etmişlerdir. Ne zaman ki; Fransız ihtilalinden sonra milliyetçilik akımları yükselmeye başladı, Prof.Dr. İlber Oltaylı’nın dediği gibi yeni bir truva atı olarak Türklük, neyazık ki sorunlu kavram olarak gündemimize girdi. Milliyetçilik rüzgârları coğrafyamıza sıçradı sıçramasınada, bu arada olanlarda oldu, birlik beraberlik duyguları törpülendi, ardından bağımsızlıklarını ilan milletlerin doğuşuna sahne oldu coğrafyamız.
    TÜRKOLOJİ
    Tüklük duygusunda o kadar ileri boyutlara taşıdık ki Türklüğe bilimsellik katma adına Türkoloji enstitüsü çalışmalarına bile hızverdik.. Oysa Türkoloji başlıbaşına Türklüğü aşağılayan bir kavram, yeri geldiğinde hamaset adına ayıdan post Moskofdan dost olmaz diye söyleniriz, fakat bu kavramın Rusların çıkardığından ve loji ibaresinin Rum’a ait olduğundan bihaberiz. Niye çıkarmışlar derseniz mezara defnedilmiş yani ölü milletler için, nitekim sümeroloji örneğinde olduğu gibi. Türkoloji kavramı ile Osmanlı gözardı edilmek istendiği besbelli. Neden bir Frankoloji yokda Türkoloji var diye bunun hiç muhasebesini yaptık mı kendi kendimize? Asıl bu konulara kafa yormamız gerekirken Türklüğü dar ve içe kapanık kalıplara mahkûm ederek sorunlu hale getiriyoruz. Her nekadar Osmanlıyı dikkatlerden uzaklaştırmak için Türkoloji kelimesi icat edilmiş olsa da, Osmanlı gönüllerde, hala hafızalarda taptaze ve diri yaşıyor..
    Türkolojide olduğu gibi Türk tiyatrosu da batıdan alınma. Batı Hz.İsa’yı anlatabilmek için bu metoda başvurmuş ve oradan coğrafyamıza gelmiş, kök değerlerimizde tiyatro bulamazsınız, bu hastalığıda aynen kabüllenmişiz maalesef. Üstelik gelenide hatalı şeklinde uyarlıyoruz, edep ve adap olmaktan çıkıp anti kültür görevi yapacak şekilde taşıyoruz.
    Velhasıl; daha buna benzer birçok problemli Türklük örnekleri ile hafızamızı kaybediyoruz. Vesselam.

  1. 7 Trackback(s)

  2. Oca 14, 2008: Ulus devlet - Bölüm I: Ulus mu devlete aittir yoksa devlet mi ulusa? : Derin Düşünce
  3. Şub 8, 2008: Humeyni Lenin’i döver mi? Ulus devlet bölüm III : Derin Düşünce
  4. Haz 28, 2008: Dikkat Liberalizm! Sevmeyin, Kabuklu yemiş vermeyin! (2) : Derin Düşünce
  5. Eyl 27, 2008: Günah işleme özgürlüğü : Derin Düşünce
  6. Ara 17, 2008: Ermenilerden özür dilemek aydın pornosu mu oldu? : Derin Düşünce
  7. Eki 1, 2012: Dinlerarası diyalog : Diyanetizm ve İslâm : Derin Düşünce
  8. Ara 18, 2015: Milliyetçilik ve Irkçılık Aforizmaları | Ne Mutlu "İnsan'ım" Diyene!

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin