Misyonerlerin Hakkını Müslümanlar Savunmalı
By Mustafa Akyol on Oca 11, 2008 in Makale
[26 Aralık 2007 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Türkiye son yıllarda rahip ve misyoner cinayetleriyle anılan bir ülke haline geldi. Trabzon’da, Malatya’da, Mardin’de ve en son da İzmir’de cinayetler, kaçırmalar, katliamlar yaşadık. Bunlar insani yönden büyük birer trajedi olduğu gibi, Türkiye’nin “toplumsal psikolojisi”ne dair de son derece olumsuz birer “işaret fişeği”.
“Bu işin toplumla ne ilgisi var, saldırganlar bir avuç fanatik” demeyin. Saldırganların bir avuç fanatik olduğu doğru, ama bu 18-19 yaşındaki gençleri bu denli kör bir nefretle yetiştiren daha geniş bir kitle ve onları da aşan oldukça yaygın bir “zihniyet” var. Baksanıza, İzmir’deki son olayın “kahramanı”, polise verdiği ifadesinde, rahip Tranchini’yi “şöhret kazanmak için” bıçakladığını söylemiş. Demek ki “rahip bıçaklama”nın çok prim yaptığı çevreler var ülkemizde.
Bu çevrelerin yabancı düşmanlığı ve şiddet tutkusuna dayalı ideolojisine kabaca “faşizm” demek hiç abartılı olmaz. Murat Belge gibi yazarlar bunu epeydir söylüyor ve kanımca haklılar. Ben ise, en çok, bu “faşizm” ile “İslami duyarlılıklar”ın bazen birbirine yakın gibi durmasından rahatsızım. Bu ikisini ayrıştırırsak epey mesafe alırız.
Öncelikle “misyoner nefreti”nin son derece “laik” bir dürtü olabileceğinin altını çizelim. Son yıllarda bu konuda mangalda kül bırakmayanların kim olduklarına bakarsanız, sadece bazı İslamcı figürleri değil, “laiklik elden gidiyor” diye yeri-göğü inletmeye alışık yerli Jakobenleri de görürsünüz. Bu, Jakobenizm’in otoriter “ulus” modelinin tekilliğinden kaynaklanır. Bu anlayışa göre devletin belirlediği ideal bir Türk kimliği vardır ve her vatandaş buna kalıp gibi oturmak zorundadır. Bu ideal Türk, hem “laik” olmalı, yani hayatında dine pek bir yer vermemeli, hem de kültürel düzeyde “Müslüman” kalmalıdır. Ateist veya “dinsiz” olmasında sorun yoktur; ama eğer din değiştirir de Hıristiyan olursa, o zaman, maazallah, “milli kimliği” bozulmaya uğrayabilir.
Kısacası, “bazı Türk gençler Hıristiyanlaştırılıyor” diye ortalığı ayaklandıranların önemli bir kısmı, bunu İslamiyet’in “kara kaşı, kara gözü” için değil, “homojen ulus” tutkusu için yapmaktadır. Bu tutkunun “laikçi” boyutundan fazlasıyla mağdur olmuş bir kesim olan dindar Müslümanların, Hıristiyanlık karşısında gidip de aynı zihniyetin yanında saf tutması hiç doğru olmaz.
Aslında Hıristiyan misyonerlerin hakkını Müslümanların savunması gerekir, çünkü bu bir “din özgürlüğü” meselesidir. Eğer Türkiye’de Hıristiyanlığın anlatılmasına karşıysanız, o zaman ne burada ne de Batı’da İslam’ın “tebliğ edilmesini” savunamazsınız. Bu konuda en doğru açıklamayı Malatya katliamı sonrasında Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu yapmıştı. “Misyonerlik endişesi”nin abartıldığını belirten Sayın Bardakoğlu, “elbette bir dinin mensubu kendi dininin kitabını alacak, satacak, dağıtacak” demiş ve eklemişti: “En tabii haklarıdır.”
Elbette hiç bir Müslüman bir dindaşının Hıristiyanlığa veya bir başka dine geçmesini arzu etmez. Ama bu “tehlike” karşısında yapılması gereken, “vurun Hıristiyanlara” demek değil, İslam’ı daha iyi anlatmak ve temsil etmektir. Hem böylesi bir “dinler arası serbest rekabet”, Müslümanlara entellektüel bir dinamizm de katabilir.
Kaldı ki bugünün dünyasında İslam’a zarar veren (ve bazı insanları “İslam’dan çıkmaya” yönelten) etkili bir şey varsa, o da İslam adına uygulanan bağnazlık ve şiddettir. “İslamofobi nereden çıkıyor” diye sorarken, cevabı sadece Avrupalıların önyargılarında değil, aynı zamanda “bizim taraf”taki vahim yanlışlarda aramak lazım.
Kitap tanıtan kitap 1
Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var. Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… Buradan indirebilirsiniz.
Aydın kimdir? Muhafaza’nın ve Değişim’in kimyası
Aydın konusu gerçekten sorunlu görülüyor. Her ideoloji, her grup kendi liderini, kahramanını aydını ilan ediyor çünkü. Tam da bu sebeple tanımından önce başka bir sıfata daha ihtiyaç duyuluyor: Reformist aydın, muhafazakar aydın, Kürt aydını, Türk aydını, vs.. Kısacası “aydın olmak” hem toprak(toplum) hem de tohum(aydın) gibi üzerinde durulup incelenmesi yazılıp çizilmesi gereken bir kavram. Değişimin adresi kabul edilen Aydın’ın tanımı konusunda muhafazakar olunabilir mi?” 130 sayfalık bu kitapta modernleşme sürecinde Aydın’ı ve Aydınlanma’yı sorgulayan bakış açıları bulacaksınız. Ama teori ile yetinmeyen, fikrin eyleme dönüşmesini, Cumhuriyet’i, demokrasiyi ve sivil itaatsizlik olgusunu da sorgulayan yazılar bunlar. Buradan indirebilirsiniz.
İslâmcılık, Devrim ile Demokrasi Kavşağında
Müslümanca yaşamak için devletin de “Müslüman” olması mı gerekiyor? Bu o kadar net değil. Çünkü İslâm’ın gereği olan “kısıtlamaları” insan en başta kendi nefsine uygulamalı. Aksi takdirde dinî mecburiyet ve yasakların kanun gücüyle dayatılması vatandaşı çocuklaştırıyor ister istemez. İyi-kötü ayrımı yapmak, iyiden yana tercih kullanacak cesareti bulmak gibi insanî güzellikler devletin elinde bürokratik malzeme haline geliyor. 21ci asırda Müslümanca yaşamak kolay değil. Yani İslâm’ın özüne dair olanı, değişmezleri korumak ama son kullanma tarihi geçmiş geleneklerden kurtulmak. AKP’yi iktidara taşıyan fikrî yapıyı, Demokrasi-İslâm ilişkisini, İran’ı ve Milli Görüş’ü sorguladığımız bu kitabı ilginize sunuyoruz. Buradan indirebilirsiniz.
“…Geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz gelmedi. Şimdiki zaman sürekli var ise bu sonsuzluk olmaz mı? ” diyordu Aziz Augustinus. Zira kelimeler yetmiyordu. “Zaman Nedir?” sorusuna cevap verebilmek için kelimelerin ve mantığın gücünün yetmediğı sınırlarda Sanat’tan istifade etmek gerekliydi : Sinema, Resim ve Fotoğraf sanatı imdadımıza koştu. Ama felsefeyi dışlamadık: Kant, Bergson, Heidegger, Hegel, Husserl, Aristoteles… Bilimin Zaman’a bakışına gelince elbette Newton’dan Einstein’a uzandık. Bilimsel zamandan başka, daha insanî ve MUTLAK bir Zaman aradık. Delâilü’l-İ’câz, Mesnevî, Makasıt-ül Felasife , Telhis-u Kitab’in Nefs ve Fütuhat-ı Mekiyye gibi eserler Zaman-İnsan ilişkisine bambaşka perspektifler açtı. Zaman’ın kitabını buradan indirebilirsiniz.
Evet… Tarih şaşırmaktır. Atatürk’e şaşırmak, Kürtlere şaşırmak, Lozan’a şaşırmaktır. Geçmişe hayret edip bugüne eleştirel bakabilmek, yarını hazırlamaktır Tarih. Geçmişe değil geleceğe dönüktür amacı. Özetle siyasî bir propaganda aygıtı değildir. Gaz vermek, “Asker millet” üretmek, atalarımızla gurur duymak için tarih araştırılmaz. Eğer resmî tarihin beyin yıkamasından bıktıysanız bu kitap ilginizi çekecektir… Buradan indirebilirsiniz.
Kendi ülkesini işgal eden ordu
Hiç bir yeri işgal edemeyen ordular kendi ülkelerini işgal ederler. Çünkü bir ordunun ayakta durması için insan emeği ve maddî destek gereklidir. Beceriksiz ordular disiplinsiz olduklarından YABANCI DÜŞMAN ile savaşamazlar. Kolayca yenebilecekleri İÇ DÜŞMANLAR uydururlar ve bu bahane ile kendi ülkelerini işgal ederler. Başbakan asarlar. Milletvekillerini hapse atarlar. Korumakla yükümlü oldukları halkı işkenceler altında inletirler. İşgalciler kimseye hesap vermezler. Halkın isyan etmesine engel olmak için “etrafımız düşmanla çevrili” diyerek KORKU PROPAGANDASI yaparlar. Eleştirilerden uzak kalmak için farklı inançlardan ve kültürlerden olan insanların birbirine düşman olması da bu eşkiyaların işine gelir. Bu sebeple terörü destekleyebilir hatta teröristlere silah ve para yardımında bulunabilirler. Okuyacağınız kitap kendi ülkesini işgal etmiş bir ordunun kısa tarihidir. Buradan indirebilirsiniz.
3 [?]




13 Yorum
Yazan:saldiray Tarih: Oca 11, 2008 | Reply
Misyonerlik yapan Hristiyanlar’ın haklarını Müslümanlar’ın savunmasını beklemek ne kadar gerçekçi olabilir?
Bakınız Nisa Suresi’nin 88. ve 89. ayetlerinde ne deniyor:
88. Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Allah onları yaptıkları işlerden dolayı başaşağı ederek eski konumlarına (küfre) döndürmüştür. Allah’ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için asla bir çıkış yolu bulamazsın.
89. Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.
İslam hukukunda din değiştirmenin cezası birçokları tarafından ölüm olarak gösterilirken, misyonerlere anlayış gösterilmesi istikrarsız bir davranış olur. Misyonerlere günümüz Türkiye’sinde verilen tepkinin mimarları Jakoben laikler olsa bile İslam kuralları içinde de misyonerlere hiçbir hoşgörü tanınmamıştır.
Yazan:T.Suat Demren Tarih: Oca 11, 2008 | Reply
@Saldıray,
Elmalarla armutlar karışmış sanırım. İki ayette de “münafıklık”tan sözediyor misyonerlikten değil. Önce kelimelerin anlamlarını öğrenmeli, mnafıklığın o dönemde ne anlama geldiğini bilmelisiniz.
Münafıklık o dönemde “siyasi hısm” anlamına geliyor ve bu biçimde bir iki yüzlülüğün, ajnalığın siyasal devlete isyan anlamına geldiği aşikar. Sonuç olarak da ölümle cezalandırması son derece normal.
İrtidat içinde aynı şekilde geçerli.
“İrtidad’ın (din değiştirmenin) cezası ölüm müdür?” sorusuna Hayrettin Karaman Hoca şu cevabı veriyor:
Farklı uygulamaların olması bu gerçeği değiştirmez. tarihsel okumaya bu sebeple vurgu yapıyoruz.
Bu İslam-kılıç muhabbeti de baydı artık. Şurada birşeyler yazmıştım, ayetleri siyakına sıbakına bakmadan atmasyonlarla yorumlayıp hüküm verenler için:
http://www.derindusunce.org/2007/11/10/atamin-hapishaneleri/#comment-6548
***
Hiçbir din mensubu farklı dinin tebliğcilerine iyi gözle bakmaz, bu eşyanın tabiatına ters. Bir rahibin ya da samimi bir hristiyanın AB ülkelerindeki İslam yayılmasından memnun olduğunu sanmıyorum.
Geleneksel bir tutuculuğun olduğu da doğru. Yazı da buna dair yanlışlığı göstermek istiyor. Hoşgörü konusunda diğer dinlerden/topraklardan çok daha iyi bir tarihe sahip bizlerin bugün ulus devlet paranoyası ile hristiyan düşmanlığı yapması yakışık almıyor.
Yazan:knz Tarih: Oca 12, 2008 | Reply
laik toplumlarda misyoner islam veya misyoner hristiyanlık olamıyor.
çünkü meslek etiği buna pek iizn vermiyor.
misyonerlik di tebliğ etmek değil. Daha çok otorite yolu din tebliğ etmek anlamına geliyor.
bir hemşirelik hizmeti din tebliğ ile birleştirilemeiyor mesela.
Yazan:aytaç kurtuba Tarih: Oca 18, 2008 | Reply
Yazarın tesbiti ne kadar yerinde…
Buna mukabil Suat Demren’in yorumu da aynı paralellikte…
Doğru teşhis!
Türkiye’de bu tip paranoyak olaylara imza atan toplum kesimi, aslında İslami duyarlılık içindekiler değil! Kimler peki ?
Varoluşunu öteki ve ötekilerin negatifliği üzerinden yüceltmeye çalışanlar tabii…
Ve bu kesimin sahip olduğu zihniyet , kaybedilmekte olan maçın doksanıncı dakikasında yaşanan hazımsızlığı saldırıya dönüştürmeyi toy çocuklarına aşılayan bir travmayı sergiliyordu sanki cinayetlerde…
Hangi maçın hangi doksanıncı dakikası peki ?
Dedim ya işte bu bir travma!
Bu tesbit o zihniyete dair…
Birde olayları zihniyetten indirgediğimizde bireye şu sonuca varabiliriz kanaatimce…
Bir birey düşünün ki İslami konulara hakim ve hakim olduğu konuları da idrak içinde…
Yani düz bir tanımla dininin gereklerini yaşayan bir ”Müslüman”…
Sizce bir Müslümanın, o zihniyettekilerin sahip olduğu hastalıktaki gibi kendisine (değerlerine-külütürüne-dinine) güvenememesi ve karşısındakini (Hrıstiyan-misyoner) kendisine (değerlerine-kültürüne-dinine) bir tehdit olarak görmesi mümkün mü?
Tabiri caizse gölgesinden korkabilir mi ki onu tehdit olarak algılasın ?
Bence değil…
Burdan yola çıkarak olayların arkasında asla bir İslami duruşun aranmaması gerektiğini düşünüyorum…
Bu kimlik olsa olsa, İslamiyeti yaptıklarından dolayı vicdanlarını rahatlatma aracı olarak kullanan ve O’nu aslında olması gerektiği gibi asla yaşamayan , her duvarın ardında bir düşman olduğunu varsayanlara ait…
Dinini yaşamaya çalışan bir Müslüman olarak misyonerlik karşısındaki benim hassasiyetim , dinini (İslam) idrak edememişlerin (bu paranoyakların olduğu kesim de dahil) karşı karşıya kalabileceği,bir gün rüzgarın (misyonerler)bi yerden esip onları götürmesine üzülecek olmamdan da öte ; bunun olmaması için cinayet değil üzerime düşen tebliğ görevimi yerine getirmem olacaktır…
Tüm bu gücü kendimizde bulduğumuzda korkularını yenmiş bir bilinçle her türlü inanç ile birarada yaşayabileceğimize inanıyorum.
Tıpkı büyük büyük dedelerimizin mahalle mahalle ayrı ama aynı şehirlerde birarada yaşayabilmeyi başardığı gibi…
Yazan:Gerçeğin Peşinde Tarih: Oca 23, 2008 | Reply
Gerçeğin Peşinde…
http://www.gerceginpesinde.com
İslama Sabetayist Sızma mı Var?
Türkiye’de büyük bir oyun oynanıyor…
Güvendiğimiz, inandığımız, uğruna can verdiğimiz her şey,
İslam’ı ve Türklüğü ayakta tutan bütün isimler ve değerler
sinsi ve düşmanca bir planla; her türlü iftira, yakıştırma ve karalama ile töhmet altında bırakılmaya çalışılıyor…
Milletimizin temel direği olan değerler ve isimler üzerinde şüphe bulutları oluşturarak güven duygularımızı kökünden yıkmaya kalkışıyorlar.
Ektikleri şüphe tohumlarıyla birliğimizi önce zihinlerde parçalamak istiyorlar.
Gerçekler için tıklayın…
http://www.gerceginpesinde.com
Yazan:Cengiz Cebi Tarih: Oca 29, 2008 | Reply
Yazının anahtar cümleleri:
“Bu 18-19 yaşındaki gençleri bu denli kör bir nefretle yetiştiren daha geniş bir kitle ve onları da aşan oldukça yaygın bir “zihniyet” var.”
“Bu anlayışa göre devletin belirlediği ideal bir Türk kimliği vardır ve her vatandaş buna kalıp gibi oturmak zorundadır. Bu ideal Türk, hem “laik” olmalı, yani hayatında dine pek bir yer vermemeli, hem de kültürel düzeyde “Müslüman” kalmalıdır. Ateist veya “dinsiz” olmasında sorun yoktur; ama eğer din değiştirir de Hıristiyan olursa, o zaman, maazallah, “milli kimliği” bozulmaya uğrayabilir.”
“Hıristiyan misyonerlerin hakkını Müslümanların savunması gerekir, çünkü bu bir “din özgürlüğü” meselesidir. Eğer Türkiye’de Hıristiyanlığın anlatılmasına karşıysanız, o zaman ne burada ne de Batı’da İslam’ın “tebliğ edilmesini” savunamazsınız.”
“Elbette hiç bir Müslüman bir dindaşının Hıristiyanlığa veya bir başka dine geçmesini arzu etmez. Ama bu “tehlike” karşısında yapılması gereken, “vurun Hıristiyanlara” demek değil, İslam’ı daha iyi anlatmak ve temsil etmektir.”
Demekki birincisi; ıslah yada iflah edilmesi gereken çarpık bir zihniyet var. Önce bunun ile ilgilenilecek. İkincisi (birincisinden vakit kalırsa); hristiyanlığı anlatmaya çalışanlara önyargılı olunmayıp kendileriyle diyalog kurulmaya çalışılacak.
Gördüğüm kadarıyla asıl zor olan birinci zümre ile diyalog kurmak. Zor ama imkansız değil. Yaşlıları bırakalım, gençler ile biraz yakınlaşıldığında önemli bir kafa karışıklığı yaşadıkları görülebiliyor. Eğitim, eğitim… Başka yolu yok.
Yazan:yucel Tarih: Eki 27, 2008 | Reply
Müslümanların hakkını müslümanlar savunmalı Ama batıda müslümanların büyük çoğunluğu terörist damgası yiyor.misyonerler acaba hıristiyan fundamentalistler değilmi?misyonerlik acaba sadece bir dini yaymak mi? yoksa topluluk veya ülkelerden devşirme kişilerle o ülkeyi çökertmekmi?misyonerler insanların yoksulluğunu ve ırksal farklılıklarını kışkırtırlarmı?Afrika Ve Asya Ve Amerika kitasi nasil sömürgeleştirildi? misyoner ve papazların burdaki rolu nedir?Amerika ve Afrikada soykırıma uğramış milyonlarca insandankim sorumlu? bunları düşünelim
Yazan:girljedi Tarih: May 12, 2009 | Reply
Doğru olan nokta: Her dine mensup kişi, nerede olursa olsun dinini anlatmakta, kitabını atmakta dağıtmakta özgürdür özgür olmalı. Engel konulmamlı.
Yanlış olan nokta: Lakin iki yüzlülükler ile, ülkeyi bölmek adına yapılıyorsa bu misyonerlik-ki bu nedenle de yapılıyor- o zaman ben ona dur derim ama elbette ki öldürmek olmaz her ne kadar fitne çıkartan bunu hak etse de zira bu misyonerlerin işine gelmekte.
Bir de bu misyonerler bir yandan kendi dinlerini anlatırken benim dinimi kötülüyorsa aşağılıyorsa işte ben ona gene dur derim nitekim internet sitelerinden tut kiliselere akadar her yerde yapılan birşey bu.
Yazan:Olcayto Tan Haskol Tarih: May 12, 2009 | Reply
Yucel bey haklısınız, ama batıda homojen değil burada hristiyan vatandaşlarımızın “bireysel haklarını” savunduğumuz gibi bazı batılı aydınlar var ki her türlü baskıya rağmen oradaki müslümanların bu bahsi geçen “bireysel haklarını” savunuyor.
Batılıların kolonizasyon çabalarında misyonerleri kullanmasına gelince bunu kullandıkları toplumlar genellikle bu soğuk savaş yöntemlerine hakim olmayan bununla ilk kez karşılaşmış toplumlar.Bizim bu alana batılılar kadar hakim olduğumuz söylenebilir,en kötümser haliyle denetim yapacak illegal aktiviteleri tespit edebilecek kadar.Yani burada faaliyet gösterecek “bir şekle bağlı” hristiyan cemaatleri Afrika’da yada Amerika’da tupi kabilesine karşı yürüttükleri faaliyet kadar geniş faaliyet yürütemeyeceklerdir.
Bu çerçevede, bu topraklarda var olacak hristiyan cemaatleri bölgenin imajı ve çekimi açısından olumlu getirilere neden olur.Batıda islam cemaatlerinin faaliyetlerine yol açar, bizi demokrasiyi ve bireysel hakları özümsemiş bir toplum olarak ve ülkemizide daha yaşanabilir,üretim yapılabilir,daha global bir yer olarak lanse eder.Bunların siyasetten ekonomiye her alanda avantajı büyüktür.
Yazan:mehmet Tarih: Haz 11, 2009 | Reply
herinsan kendi inancını özgürce yaşamalıdır.her insan kendi inancını istediği gibi seçeme özgürlüğüne sahip olmalıdır.islamiyette kendi inancını insanlara paylaşmaya ve onlara bildirmeye tebliğ denir.yani inancını paylaşmak.aynı şekilde hristiyanlıktata kendi inancını paylaşmak misyonerlik olarak bilinir.müslümanlar ne kadar kendi dinlerini yaymak ve tebliğ etmek konusunda özgürlerse hristiyanlarda kendi inancını yaymakta özgürlerdir.malesef ülkemizde insanların aklında misyonerlik kavramıyla ilgili yalan yanlış bir takın önyargılar ve boş fikirler var.misyonerlik insanların akıllarında barındırdıkları gibi yanlış yada kötü bir fikir değil tam tersine insanların kendi inançlarını başka insanlarla paylaşmaktır.onlara kendi inançları hakkında konuşmaktır.insanlar içinde doğdukları dinin mensubu olmamalıdırlar.herinsan ergen yaşa geldiği zaman kendi inancını özgürce seçmelidir.güzel bir benzetme var bir çocuk nasılki garajda doğarsa araba olamayacağı gibi insanlarda doğuştan müslüman olmazlar.bu bir tercih ve seçimdir.müslüman olan bir ülkede doğmak müslüman olmayı gerektirmez.yoksa garajda doğan çocukta araba olur..ayrıca insanların inaçları devlet tarafından kanunlarla ve anayasayla güvence altına alınmıştır.anayasa bunu belirtir inancını yayamak yada paylaşmak suç değil inacını paylaşan insanlara engel olmak suçtur…umarım toplumumuzda insanların kafalarındaki karanlık ve yanlış fikirler bertaraf olur.ve herkes inancını dilediği gibi özgürce yaşar.
Yazan:Hakkı Bentek Tarih: Haz 11, 2009 | Reply
Mehmet Bey’e katılıyorum. Müslüman Anne- Baba’dan doğmuş olmak, sizin din seçme hakkınızı elinizden alamaz.
Bir dini iyi bilmek için, diğerlerini de bilmek gerektiğine inanıyorum. Yoksa yapılan ibadetler bence bilinçli olmaz.
Bu açıdan Misyonerlerin Hristiyanlığı tanıtma çabasına saygı duyuyorum. Ancak fazla da abartmamaları gerek. İşin içine zorlama ve rahatsız etme girmemeli.
Mesela kapı kapı dolaşan “Yahova Şahitleri” denen grubun, ısrarlı çabaları hoş değil.
Aynı durum Müslüman Tebliğciler için de geçerli. Kalkıp da içkili yerleri gezen ve tebliğ yapan Müslümanları da hoş göremem.
Bir de yeni çağ dinlerini yayan bazı gruplar var. Bunlar da farklı bahaneler ve yöntemler ile kişileri yavaş yavaş kendi dini bakış açılarına doğru çekiyorlar.
Akıllı insanlar üzerinde bu fazla bir işe yaramaz. Farkedemeyenler ise bulundukları durumdan memnun oldukları için, bence bunların da çok fazla bir zararı yok. Bir siyasi amaç gütmedikleri sürece…
Kısacası insanları bizzat rahatsız etmeyen ve siyasi amaç gütmeyen her türlü dini yayma çabası bence engellenmemelidir. Desteklemeseniz de olur…
Yazan:Haluk Tarih: Haz 11, 2009 | Reply
Bu iki kriter fazla sübjektif değil mi? Ben de insanların rahatsız edilmemesi konusunda ve din ile siyasetin iyi bir bileşim oluşturmadığı konusunda sizinle hemfikirim ama bence dini propaganda önüne böyle sübjektif kriterlerden engeller koyarsanız, dini özgürlüklerin ihlal edilmesi kaçınılmaz olur.
Örneğin, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi daima azınlıktaki dini inançların veya o ülkede yerleşik olmayan dini inançların siyasi oldukları gerekçesiyle engellenmesi mümkün olur. Azınlıktakilere bölücülük yapıyorlar denir, yabancı dinlere de bunların “gerçek amacı” elimizden topraklarımızı almak yurdumuzu işgal etmek denir ve bunlar bu gerekçeyle daima yasaklanabilir. Halbuki çoğunluk inancı her durumda siyasetle daima içiçe oluyor, laiklik olsa da olmasa da.
Örneğin, Türkiye’de Bahai inancından olanların ibadet etmesi yasak. Sadece bu da değil, dinler tarihi kitapları bile Türkçe’ye çevrilirken bu dinle ilgili bölümleri de “yasal gerekçelerle” atlamayı seçiyor yayıncılar. Vahim değil mi bu? İran’da da İslam dışındaki dinlere her durumda propaganda yasağı var ama fiili durum Türkiye’dekinden pek farklı değil. Mesela İran’da üniversiteye gidip Bahai inancından bir profesörle bu din konusunda özel olarak çalışıp araştırma yapabilirsiniz…
Yazan:Hakkı Bentek Tarih: Haz 11, 2009 | Reply
Haluk Bey
Haklısınız bu cümlemi daha çok açmam lazım.
İnsanları bizzat rahatsız etmeyen. Yani kapınıza dayanıp propaganda yapmayan. Eğlenmek için gittiğiniz yerde sizi sıkıntıya sokmayan. gibi..
Yoksa yol kenarında incil dağıtmak, incili size zorla vermeye çalışmadıkları sürece, bence rahatsızlık yaratmaz.
Tabi bu rahatsızlık meselesine objektif bakacak kişiler karar verebilir. Yoksa mutlaka durup dururken “Ben Misyonerlerden rahatsızlık duyuyorum.” diyecek tipler çıkacaktır.
Siyasi amaç ise,ancak rejimin değiştirilmesine yönelik eylemlerdir.
Yoksa Mesela Türkiye’deki Ermenilerin - Yahudilerin veya Bahailerin TBMM’ye milletvekili sokmaya çalışması, bence olması gereken bir davranıştır.
Tam tersi olmaması demokrasi açısından bir eksikliktir.