Dini Siyasete Karıştırmanın Faydaları
By Mustafa Akyol on Ara 15, 2007 in Kemalizm, Laiklik, Modernleşme, Pozitivizm
[10 Ekim 2007 tarihli Star gazetesinde yayınlandı]
Geçtiğimiz haftalarda dünyanın ilgi odaklarından biri Burma’daki despot askeri rejime karşı gelişen kitle tepkisiydi. Bu cesur başkaldırının öncülüğünü ise başkent Yangon’un sokaklarında ‘demokrasi, demokrasi’ diye tempo tutarak yürüyen onbinlerce Budist rahip üstlendi. Sonuçta ülkeyi yöneten generaller tek bildikleri yola başvurup gösterileri şiddetle bastırdılar; ama kırkbeş yıldır milim oynamayan militarist surda bir gedik açıldı. Ve bu iş din adamlarının eliyle oldu.
Aslında dinin siyasete karışarak özgürlüğe ve adalate öncülük etmesinin yakın tarihte pek çok örneği var. 1980’lerde Polonya’daki Dayanışma hareketine büyük destek veren Katolik Kilisesi, ‘demir perde’nin orta yerinde komünist blokun çökmesiyle sonuçlanacak bir çatlak açmıştı. ABD’de önce köleliğin sonra da ırk ayrımının kaldırılmasında, ‘Allah tüm insanları eşit yaratmıştır’ diye ısrar eden kiliseler ve dini liderler önemli rol oynamıştı. İslam dünyasında ise sömürgeciliğe karşı verilen mücadelelerde dinin büyük etkisi oldu. Hele de bizim Kurtuluş Savaşı’mızda…
Kısacası dinin politikayı olumlu yönde etkilediğini gösteren pek çok örnek var. Ve bu gerçek, din-siyaset ilişkisi konusunda ülkemizde pek yaygın ve yerleşik olan bir ezberle çelişiyor. Bize hep ‘dini siyasete karıştırmanın’ feci bir şey olduğu anlatılıyor, değil mi? Ama işte görüyoruz ki her zaman öyle değil…
Kuşkusuz dini siyasete karıştırmanın gerçekten feci olan örnekleri de var; İslam adına masum insanları bombalayan terör örgütleri, Filistin’de kan döken fanatik Yahudiler, veya ABD’yi saldırgan bir dış politikaya zorlayan ‘Hıristiyan Siyonistler’ gibi. Dahası çağımızda ve hemen yanımızda kurulmuş olan dini diktatörlükler var; Suudi Arabistan, İran ve Taliban’ın korkunç Afganistan’ı gibi.
Tüm bu olumlu ve olumsuz örneklere bir arada bakınca, ‘dini siyasete karıştırmak’ hakkında genelleyici bir yorum yapmanın yanlışlığı ortaya çıkıyor. Bu, hangi dinden ve onun hangi yorumundan söz ettiğimize göre değişecek bir şey. Demokrasiyi, insan haklarını ve özgürlükleri savunan bir din anlayışı da mümkün, bunları ortadan kaldırmayı hedefleyen bir ‘dini despotizm’ de.
Aslında bu çoklu durum sadece din değil, din-dışı felsefeler için de geçerli. Örneğin diyalektik materyalizmin siyasete karışması, ‘silahlı propaganda’ya koyulmuş Leninist bir komünizm şeklinde de olabilir, sosyal demokrasi formunda da. Birincisinin demokrasilerde yeri yoktur; ikincisi ise meşru ve hatta gereklidir.
Madem durum böyle, o zaman ‘siyasal materyalizm’ hakkında tek bir ezbere saplanmamak gerektiği gibi, ‘siyasal din’ ve dolayısıyla ‘siyasal İslam’ konusunda da peşin hükme varmamak lazım.
‘Siyasal İslam’ konusundaki yaygın endişe kuşkusuz sebepsiz değil. 20. yüzyılda ortaya çıkan İslamcı hareketlerin çoğu ‘şeriat hukukunu egemen kılmayı’ ve İslami saydıkları bir yaşam biçimini topluma empoze etmeyi hedeflediler. Bu yüzden de ‘İslam ve siyaset karışırsa, ortaya despotizm çıkar’ diye bir kanı yerleşti.
Oysa laik devleti ve demokratik sistemi kabul eden, ‘dinde zorlama’yı zaten İslam’ın özüne aykırı bulan, çoğulculuğu benimseyen bir ‘siyasal İslam’ da mümkündür. Böylesi bir hareket, ‘din devleti’ kurmayı değil, demokratik devlet içinde İslam’ın evrensel değerlerini yükseltmeyi hedefleyebilir. Örneğin adaleti, din özgürlüğünü, aile değerlerini, sosyal dayanışmayı, şeffaf devleti savunabilir. Bu, sadece meşru değil, fazlasıyla gereklidir de.
Ülkemizdeki çoğu ‘laik’ kalem, İslam’ın böylesi demokratik bir potansiyel taşıdığından hayli şüpheli. Oysa bu potansiyel tam da onların gözünün önünde, yani Türkiye’de gelişip serpiliyor. Ama bunu görebilmek için ezberleri bozup gerçeklere bakmak gerekiyor.
… Bu makale ilginizi çektiyse…
Alaturka Laiklik: “Beni bir bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”
Türkiye Cumhuriyeti’nde Alevîlere zorla Sünnî İslâm öğretilirken Sünnîlerin başörtüsü devlet dairelerinde yasak. Türk Ordusu’nun istihbaratı camileri ve namaz kılanları fişliyor. Hristiyan Ermenilerin ne kiliseleri, ne yetimhaneleri ne de cemaat lideri seçimleri özgürce yapılamıyor. Rumların ruhban okulları özgür değil. Yahudiler diğer gayrı Müslimler gibi askerde ayrımcılığa uğruyor. Ateistlerin kitapları, internet siteleri yasaklanabiliyor, kapatılabiliyor. Gayrı Müslimlerin alın teriyle biriktirdikleri vakıf malları 1970′lerde gasp edildi, hâlâ geri verilmiyor.
Sahi Laiklik neye yarıyor? Bu kitap son yıllarda Türkiye’nin gündemine gelen, birbirinden ayrı gibi duran ama çekirdeğinde Yobaz Laiklik Meselesini barındıran konuları ele alıyor.Buradan indirebilirsiniz.
“Düşümde bir kelebektim. Artık bilmiyorum ne olduğumu. Kelebek düşü görmüş olan bir insan mıyım yoksa insan olduğunu düşleyen bir kelebek mi?” (Zhuangzi, M.Ö. 4.yy)
“Ben” kimdir? İnsan nedir? Hakikat’in ne tarafındayız? Hiç bir şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde nasıl bilebiliriz bunu? Zekâ, mantık ve bilim… Bunlar Hakikat ile aramıza bir duvar örmüş olabilir mi? Freud, Camus, Heidegger, Kierkegaard, Pascal, Bergson, Kant, Nietzsche, Sartre ve Russel’ın yanında Mesnevî’den, Mişkat-ül Envar’dan, Makasıt-ül Felasife’den, Füsus’tan ilham alındı. Hiç bir öğretiye sırt çevrilmedi. Aşık Veysel, Alfred Hitchcock, Maupassant, Hesse, Shyamalan, Arendth, Hume, Dastour, Cyrulnik, Sibony, Zarifian ve daha niceleri parmak izlerini bıraktılar kitabımıza. Buradan indirebilirsiniz.
Kadınlar… Günümüzün Don Kişotları
Suzan Başarslan’ın dediği gibi “kadına dair söylenmesi gereken ne kadar söz varsa erkeğin söylediği” bir dünya bu. Sadece söz mü? Yaşama hakkı bile. Bugün Çin’de ve Hindistan’da yüzbinlerce kız bebek daha doğmadan ultrason ile ana karnında görülüp yok ediliyor. Erkeklerin güç mücadelesinde kadınlar eziliyor. Cumartesi anası oluyor, cezaevlerinin önünde sıra bekleyen, şehit tabutlarının üzerinde ağlayan oluyor. Şampuan veya otomobil satarken bedenini kullandıran, arka planda, silik, soyunan, tüketen, “figüran”… Kadınlara özne olma hakkını vermeyen erkekler mi yoksa bu hakkı alamayan kadınlar mı? Kadınlıklarını kaybetmeden, erkekleşmeden var olabilecek mi birgün kadınlar? 96 sayfalık bu kitapta Kadın’a ait kavgaları ve Kadın’ın kimlik arayışını sorguluyoruz. Buradan indirebilirsiniz.
Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunu
Devlet gibi soğuk ve katı bir yapı bizimle olan ilişkisini hukuk yerine ırkımıza ya da inançlarımıza göre düzenleyebilir mi? GERÇEK hayatı son derecede dinamik ve renkli biz “insanların”. Birden fazla şehre, mahalleye, gruba, klübe, cemaate, etnik köke, şirkete, mesleğe, gelir grubuna ait olabiliriz ve bu aidiyet hayatımız boyunca değişebilir. Oysa devletimiz hâlâ başörtüsüyle uğraşıyor, kimi devlet memurları “ne mutlu Türk’üm” demeyenleri iç düşman ilân ediyor, Sünnî İslâm derslerini zorla herkese okutuyor… Bizim paramızla, bizim iyiliğimiz için(!) bize rağmen… Kürt sorunu, başörtüsü sorunu, Hıristiyan azınlıklar sorunu… Bizleri sadece “insan” olarak göremeyen devletimizin halkıyla bir sorunu var. Türkiye’nin “sorunlarının” kaynağı sakın ulus-devlet modeli olmasın? 80 sayfalık bu kitap Kurtuluş savaşı’ndan sonra Türkiye’ye giydirilmiş olan deli gömleğine işaret ediyor. Ne mutlu “insanım” diyene! Kitabı buradan indirin.
Amerikalılar neden bu kadar gaddar? Dünyanın geri kalan kısmında yaşayan insanlara karşı niçin bu denli acımasız? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı
Sunuş: Müslümanlar dünyanın toplam nüfusunun %20’sini teşkil ediyorlar ama gerçek anlamda bir birlik yok. Askerî tehditler karşısında birleşmek şöyle dursun birbiriyle savaş halinde olan Müslüman ülkeler var. Dünya ekonomisinin sadece %2-%3′lük bir kısmını üretebilen İslâm ülkeleri Avrupa Birliği gibi tek bir devlet olsalardı Gayrı Safi Millî Hasıla bakımından SADECE Almanya kadar bir ekonomik güç oluşturacaklardı. Bu bölünmüşlüğü ve en sonda, en altta kalmayı tevekkülle(!) kabul etmenin bedeli çok ağır: Bosna’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da ve daha bir çok yerde zulüm kol geziyor. Müslümanlar ağır bir imtihan geçiyorlar. Yaşamlarını şekillendiren şeylerle ilişkilerini gözden geçirmekle başlıyor bu imtihan. Teknolojiyle, lüks tüketimle, savaşla, kapitalizmle, demokrasiyle , “ötekiler” ile ve İslâm ile olan ilişkilerini daha sağlıklı bir zemine oturtabilecekler mi? Müslüman’ın Zaman’la imtihanı adındaki 204 sayfalık bu kitap işte bütün bu konuları sorgulayan ve çözümler öneren makalelerden oluşuyor.
Hayatta en kötü mürşit ilim ve fen olmasın sakın? Eğer Atatürk bir kaç yıl daha yaşasaydı o meşhur sözünü geri alır mıydı acaba?… Ateşi keşfetmeden önceki insanlık ile bugünkü “uygarlığımızı” karşılaştırdığımızda hiç yol almadığımız söylenebilir. Bundan 200 bin yıl önce komşusunun yiyeceğini çalmak için başına taşla vuran neandertal insani ile 2003 yılında Irak in petrolünü çalmak için bir milyon ıraklı sivili öldüren (veya buna seyirci kalan) homo economicus ayni uygarlık seviyesinde. Aralarındaki tek fark kullandıkları silahların teknolojik üstünlüğü. Teknoloji ve bu teknolojinin uygulanmasını mümkün kılan bilimsel buluşlar sıradan insanlar kadar bilim adamlarının da gözlerini kamaştırdı. Bugün karşımıza kâh bilimci (scientist), kâh deneyci (ampirist) olarak çıkan ahlâkî-felsefî bir duruş var. Bu duruş eğitim sistemimize ve resmî ideolojimize öyle derinden işlemiş ki sorgulanması dahi çok sayıda insanı öfkelendirebiliyor, rejimin savunma mekanizmalarını harekete geçirebiliyor. Bilim ve teknolojinin insanlığa otomatik olarak barış getireceğinden şüphe etmek neredeyse bir suç. Buna cüret edenler gericilikle, bağnazlıkla suçlanabiliyor. Pozitivizm ve “modern” yaşam üzerine yazılmış makalelerimizin bir derlemesini 75 sayfalık bir kitap halinde sunuyoruz. PDF formatındaki bu kitabı buradan indirebilirsiniz.
2 [?]




1 Yorum
Yazan:fizikci Tarih: Ara 18, 2007 | Reply
Dün akşam TRT’de şebi aruz programı naklen yayınlanıyordu. İzleyenler görmüştür, Baykal’ın İslam dinini öven konuşmaları esnasında yaşlı bir amca coşmuş dizlerini döverek ağlıyordu. “Baykal Efendi hazretlerinin duygulu vaazında kendinden geçen yaşlı amca” başlığıyla youtube’a koyabilmeyi çok isterdim ama fırsat olmadı.
Hem dini hem dinsizliği siyasete alet edenler dururken, inançlara vurgu yapan ikazlara kimse bıdı bıdı yapmasın. Ben de hoşlanmıyorum o tür ikazlardan ama şeriat gelecek diye paniklemeye de gerek yok yani.