Gelenekten geleceğe..
By T.Suat Demren on Kas 24, 2007 in Kategorilenmemiş
Yaşadığım şehirdeki gar, Osmanlı’nın son dönemlerinde yapılmış tarihi bir yapı. Geçtiğimiz aylarda bu yapı aslına uygun olarak restore edildi.
Restorasyon sırasında dıştaki sıvalar kazınıp taş yapı ortaya çıkınca binanın orjinalinde bulunan, şehrin adının Osmanlıca ve Fransızca olarak yazıldığı tabela da gün ışığına çıktı. Müdürlük bunları da aslına uygun olarak muhafaza etti ve gar o şekilde yeniden hizmete açıldı.
Bir süre sonra yerel gazete bir haber gördüm. Kemalist çizgide yayın yapan gazete, Osmanlıca ve Fransızca yazılmış tabelayı orada tutanlara şiddetle tepki gösterdiği satırları, KESK’e bağlı bir sendikanın aynı sebeple Gar Müdürlüğünü protesto ettiği haberi ile kolkola veriyordu.
Bu kuru gürültü neticesinde o tabelanın üzeri plastik, Latin harfleri ile yazılmış yeni bir isim tabelası ile kapandı. Tabii mesele diğer yerel gazetelerin gündemine düştüğü için bu kez de çok haklı olarak, “neden geçmişinizden utanıyorsunuz, hem aslına uygun restore edip hem de aslından bir parçayı kapatmak ne oluyor?” gibi bir reaksiyona neden oldu. Ve bu tepki daha ağır bastığı için yeni tabela bir başka yere asıldı ve eski orjinal tabela tekrar açığa çıkartıldı. Halen de duruyor.
Bugün bunu hatırlamamın sebebi ise Ali Çolak’tan okuduğum satırlar.
Sultanahmet’te, (yazıdan bir zamanların Cevri Kalfa Mektebi’nin olduğunu öğrendiğim) Türk Edebiyatı Vakfı’nın kitabesinden sözetmiş Çolak.
Bu kitabenin baştan üç satırı eksikmiş. Sebebini şöyle anlatıyor:
1927 yılında çıkarılan bir kanunla Osmanlı’dan kalma eserlerin üzerindeki kitabeler bir bir sökülmeye, kırılmaya başlar; saraylar, kışlalar, çeşmeler, dergâhlar hatta kimi mezarlıklardaki mezar taşları bile geçmişin yükünden (!) bir an evvel kurtulmak isteyen yöneticilerin hışmına uğrayarak yok edilir. II. Mahmut’un, Cevri Kalfa’ya vefa borcunun nişanesi olarak hediye ettiği Cevrî Kalfa Mektebi’nin müdürü, “Artık bunlar bize lazım değil” diyerek, o zarif kitabeyi kazıtmaya kalkar. O sırada yoldan geçmekte olan Necmeddin Okyay hoca ile Muallim Cevdet Bey, hemen devrin Müzeler Müdürü Halil Edhem Bey’i durumdan haberdar ederler. Edhem Bey yetişip katliamı durdurur; ama kitabenin baştan üç satırı çoktan kazınmıştır.
“Türkiye’nin çoğu yerindeki tarihi binaları süsleyen binlerce Osmanlıca kitabe, ne yazık ki Cevri Kalfa Mektebi’nin kitabesi kadar şanslı değil. İstanbul’da, Bursa’da, Kütahya’da, Söğüt’te, Balıkesir’de, Çorum’da… sayısız eser kırıldı, kazındı, söküldü ve sistemli olarak yok edildi.” diyor Çolak.
Bunun izahı nedir? Tabii ki geçmişle olan bağı kopartmaya çalışmak.
Bunu kimler yapar? Geçmişinden korkanlar ve/veya utananlar. Dedelerinin yaşadığı toprakların kültüründen kopmak, o kültürden tümden uzaklaşmaya çalışmak gibi bir travmanın tezahürü bu.
Tanzimat aydınları bir travma içindeydiler, bir çoğu, onları geri bırakanın “İslam ve onun sindiği kültür” olduğuna inanmışlardı.
Onların da yoğun biçimde etkilediği İttihatçılar, Osmanlı’nın batmasını hızlandırdılar ama Cumhuriyeti de kurdular. Savaşın ateşinden kurtulmuştuk ama izleyen dönemde bir başka ateşe düşmüştük: “Köksüzlük” ateşi.
Yapılmak istenen Kültür devrimi bıçak gibi kesmeye çalıştı geçmişle bağı; ne kadar başarılı olduğu çok tartışılır.
Bolşevik Rusya’nın bile Çarlık dönemine reva görmediği bu muameleyi bizim modernistlerimiz geçmişlerine reva gördüler.
İlber Ortaylı bir söyleşide dile getirdiği sözünü sık sık kullanırım: “Redd-i miras yapmakla geçmişten kurtulamazsınız. Babanızı reddetmekle “ata”nızdan kurtulabilir misiniz? Kaşınız benzer, gözünüz benzer, yarın hastalıklarınız benzer, ilah..”
Yüzyılların şekillendirdiği, toplumun en derin katmanlarına kadar işlemiş bir kültürü bıçak gibi kesip atmaya çalışmak nasıl bir akıl tutulması idiyse, o dönemdeki az sayıdaki istisna dışında, aydınların üzerinde hemfikir olduğu bir husustu.
Zaten bu “devrim” elit kesim ile sınırlı kaldı, yapaydı, kurgusu bozuktu; şurada genişce işlemiştim. Orada kendisinden alıntı yaptığım Mihri Belli’nin bile gördüğünü görmeyen insanların hala hatırı sayılır miktarda olması insanı düşündürüyor. Baksanıza; 2007 yılındayız adam Osmanlıca tabeladan tiksiniyor..
Halen resmi eğitimdeki bu köksüzleştirme politikası döngüsü kırılamadı. Her ne kadar son yıllarda alternatif kaynaklarla hemhal olmak, bilgiye erişimin ve paylaşımın kolaylaşması ile daha mümkün olsa ve bunun etkisi ile geçmişe dair, resmi eğitimin beyinlere enjekte ettiği çarpıtılmışlıklar bir bir düzeltilse de epeyce bir zaman kaybettiğimiz çok açık.
Doğru olan, redd-i miras gibi olmayacak bir şeye kalkmadan, bizi geride bırakan şeyin ne olduğu üzerine kafa yormak, bir sentez yapmaktı. Değişime ayak uydururken geçmişimizden kopmaya çalışmadan, “Hikmet yitik maldır, nerede bulunursa alınır” prensibi ile hareket ederek, almamız gerekeni alıp, bunu, kendi birikimimizle birlikte bir potada eritmeliydik..
Bunlar yapılmadı.
Bakın, Zülfü Livaneli bile bir zaman nasıl yazmış:
Tam o sırada genç Cumhuriyet’in eline bir altın fırsat geçmişti: Yüzyıllara dayanan İslam ve Doğu kültür birikiminin, Batı uygarlığıyla diyaloga ve karşılıklı etkileşime açılmasıyla dünyanın en ilginç kültür bileşimlerinden birisi ortaya çıkabilirdi. Ama ne yazık ki bu yol tercih edilmedi. Osmanlı devletine son verme anlamına gelen siyasi çaba, kültür alanına da yaygınlaştırıldı ve bu siyasal karar sonucu ülkenin kanı değiştirilir gibi kültürü değiştirildi.Artık ne yazısı vardı, ne müziği, ne geleneği, ne de geçmişi. Bunun yerine yeni değerler sistemi oturtulmaya çalışıldı. Halka Latin alfabesi öğretildi, Alman besteci Paul Hindemith davet edilerek polifonik müzik eğitimi başlatıldı. Dolayısıyla ülkenin aydın kesimi, yüzyıllardır ait olduğu Doğu’dan koptu ama Batı kültürüne de eklemlenemediği için arada kaldı.
Kültüre, siyaset penceresinden bakmanın getirdiği bir eksiklikti bu. Bugün Türkiye ne Batıdır, ne Doğu. Ne Akdeniz’dir, ne Kafkasya! Ne Yunan-Latin kültürünü derinlemesine bilir, ne de İslam kültürünü! Okur yazarlarımız; Arapça, Farsça, Latince, Yunanca gibi kök uygarlık dillerinden yoksun olduğu için İbnü’l-Arabi’den, İbni- Rüşd’den, El Gazali’den uzak olduğu kadar, Platon’dan, Sokrates’ten de uzaktır.
Referansların bulunmadığı bir ortamda, kelimesi olmayan kavramları yok sayarak yaşayıp gitme çoraklığıdır bu. Köksüzlüğün sonucu, dallardaki çürümeden anlaşılıyor zaten. Bugün laik Türkiye Cumhuriyeti’nden yana olanlar da, kendilerine layık görülen sığlıktan kurtulmak için kültür köklerine sahip çıkmalı.
[..] Dedelerinin yazılarını okuyabilmeyi savunmalı ve geçmiş kültürünü anlamaya çalışmalı. Yoksa bu toprakların kültür birikimi; şiiri, felsefesi, geleneği ve ahlâkı ile dar bir siyasi alanın içine hapsedilir ve güncel siyaset için kullanılmasının önüne geçilemez. Kültür, siyasetle sınırlandırılamayacak kadar köklü ve geniş bir konudur.
Livaneli’nin ağzına sağlık, insan kimden olursa olsun böyle aklı başında sözleri duyduğunda seviniyor.
Ama ben onun kadar ümitsiz değilim.
Her ne kadar en başta bahsettiğim gibi akıl fukaraları halen mevcutsa da değişimi görüyorum.
Türk Edebiyatı Vakfının kitabesinin acıklı hikayesini aktaran Ali Çolak yazısını şöyle bitrmiş bugün:
Abdülhak Hamid Tarhan, “Bir hazineye dönülür gibi bir gün Divan şiirine dönülecektir.” diyordu. Hamid’in kehaneti, yalnız Divan şiiriyle sınırlı kalmadı. Yeni nesiller, şaşırtıcı bir heyecan ve tutkuyla hem eski şiirimize hem de Osmanlıca’ya, hat sanatına, tezhibe, minyatüre ve sanat musikisine döndüler. Gelenek, kazımakla, kırmakla, yasaklamakla yok olmuyor; küllerin altındaki kor gibi duruyor ve muhitini bulduğunda, umulmadık bir yerden filizlenip gürlüyor.
Bugün kültür merkezlerinin, yayınevlerinin, vakıfların Osmanlıca kursları dolup taşıyor. Zorlamayla değil, şevkle eski alfabelerini, onun kültür kaynaklarını öğreniyor gençler. Hat, tezhip ve minyatür atölyeleri binlerce öğrenci yetiştiriyor. Klasik Türk müziğini icra eden çok yetenekli genç sanatçılar var ve her geçen gün sayıları artıyor. Her gün yeni bir Türk müziği topluluğunun adını duyuyoruz. 2000′lerin gençleri, kendilerinden hiç beklenmeyecek bir yönelişle köklerini arıyor. Gelenek, küllerini savurup çağıl çağıl kaynıyor ve ışıklarını günümüzün içine düşürüp bugünün ruhuyla bütünleşiyor.
Gurbet yılları gerilerde kaldı artık. Geleneğin azap çiçekleri muhitini buldukları her mekanda rengarenk açıyor. Yazık, bir hışımla gelip geçen o zalim yıllarda yitirdiklerimize. O yıllarda kırılan kalplere, savrulan umutlara… Bugünün gençleri, işte o kayıp zamanın peşindeler, bütün telaşları onu telafi etmek için. Onların şevkiyle çile çiçekleri büyüyüp orman olacak.
Ümitsiz olmaya gerek yok, tüm bunlar sağlıklı bir değişimin habercisidir; gelenekten geleceğe sağlam bir köprünün..
—
Yazarın kişisel sitesi: dusunceler.org
7 [?]

53 Yorum
Yazan:Ayrık Tarih: Kas 25, 2007 | Reply
Bunu kimler yapar? Geçmişinden korkanlar ve/veya utananlar.”
Aslında tam böyle değil… Bunu yapmak, esasen geçmişi ve geleceği yeniden yazmak isteğinden ileri geliyor bence. Tarih hep yeniden yazılan bir hikayedir. Siz, o yazıtları aynen koruyarak da geçmişi değiştirebilir, geleceği yönlendirdiğinizi düşünebilirsiniz.
Herkes, (yukarıdaki satırları yazan dahil) kendine bir gelenek icad ediyor: orta asya, osmanlı, etiler, vs vs. İnanın Türkiye denen şeyin çok fazla “geçmişi” var.
Mesele bu geçmişlerin her birinin hortlaklar misali aramızda dolaşıyor/ dolaşacak olması. Ayrılıksız/ayrılıkçısız bir ‘gelmişi geçmişi aynılar’ topluluğu kurmak kadar, adalet diye de bir fantazimiz var çünkü. İşte umutsuzca öldürülmeye çalışılan bu hortlaklardır.
gelecek hayallerinin çatışması, geçmişin yeniden yeniden yazılmasına yol açıyor yani. temizliğe düşkün modern hayatta kanla, bıçakla, kanırta kanırta yazılıyor çoğu zaman bu yazı.
ne diyelim… Ne tarihi, ne insanları, kimseyi yok etme ihtiyacı duymayacak, özgür ve eşit bir geleceği hayal edenlere kolay gelsin.
Yazan:Talha Can Tarih: Kas 25, 2007 | Reply
Tarihimizin bize öğrettiği küçük ama mana dolu bir söz;
“Tanzimat tahribattır…”
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 25, 2007 | Reply
@Herkes, (yukarıdaki satırları yazan dahil) kendine bir gelenek icad ediyor: orta asya, osmanlı, etiler, vs vs. İnanın Türkiye denen şeyin çok fazla “geçmişi” var.
Aynen öyle.
‘Atalarımız, kültürümüz’ deyip bunu sultanlarla başlatır kimi,
kimi Turan der, kimi anadolu’nun islam geçmişini yok sayar.
Peki Osmanlı ve Selçuklu gökten zembille mi indi?
Neden öncesini yok sayıyorsunuz?
Esas ‘köksüzlük’ bu deği mi?
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 25, 2007 | Reply
Osmanlı’nın kendinden önceki kültürlere ilgisine(!) bakarsak,
Bergama Zeus Sunağı gibi antik dönem eserleri parçalara bölünüp
gemilerle ‘alın, alın hepsi sizin olsun’ mantığıyla Avrupa Müzelerine
götürülmedi mi?
Mısır’ın, Irak’ın, Suriye’nin geçmiş kültürlere ait eserleri Osmanlılar
döneminde tam bir ‘talan’a açıldı. Bizzat Padişah fermanlarıyla hemde.
Ne demistik:
Bunu kimler yapar? Geçmişinden korkanlar ve/veya utananlar
Yazan:T.Suat Demren Tarih: Kas 25, 2007 | Reply
Bu mantığı anlamak mümkün değil.
“Kendinden önceki kültür” de ne demek? Osmanlı fetihle başka kültürlerin üzerine geldi, İnançları yaşayışları herşeyleri farklıydı. Bu Kemalistlerdeki gibi kendi içsel değişimleri miydi?
Aloo çarlıktan utanmayan Bolşivikler diyorum siz Möö deki Zeustan bahsediyorsunuz. Zeus’tan sonra kaç uygarlık tepindi bu topraklarda?
Osmanlı kimsenin kilisesine inancına yaşayına ilişmedi. Zeus Sunağı’na tapmaya gelen kimse de yoktu olsaydı ona da ilişlemezdi. Keşke gönderilmeseydi.
Zeus sunağı İslam kültürünün geçmişi mi de utanmak ya da utanmamak gibi birşey mevzu bahis olsun?
İspanya Endülüs’te bir tane müslüman ve müslüman eseri bırakmadı. Neden?
Osmanlı yaptı mı böyle bir şey? Daha oradan ölümden kaçan Yahudileri kurtardı onlara sahip çıktı.
Hem iki kültürün karşılaşması başka şey.. Mücadele iki kültür arasında olur, Bkz İspanya ve Endülüs.. Ki Müslümanlar bu konuda dünyanın en hoşgörülü medeniyetini kurdular..
Peki Kemalistler nereyi fethettiler? Nereden geldiler, hangi kültürden? İnançları neydi, kimlerin çocukları idiler?
Osmanlı’ya fethettiği “başka” kültürün hesabını -ki Osmanlı tüm inanç ve kültürlere saygılıydı- soranlar, kendi içinden çıktıkları, halkının çok büyük çoğunluğunun benimsediği bir kültürün ırzına geçenlere bir şey demiyor..
Osmanlı kimsenin inancına ilişmemişti, kimsenin diline dokunmamıştı, kimsenin ibadethanesini depo yapmamış, kimsenin kıyafetine karışmamıştı. Bırakın kendi müslüman tebasına gayri müslümlere bile.
Kemalistler ise bütün bunları kendi en yakın, en belirgin, en içinde oldukları kültürlerine yaptılar.
Böyle birşey nasıl kıyaslanmaya kalkılır? İnsan bunu söylerken utanır ya..
Ne akıl mantık yahu..
Zülfü Livaneli kadar bari olun..
Bir kere de hakkı teslim edin yahu, hayret..
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 25, 2007 | Reply
@
////“Kendinden önceki kültür” de ne demek? Osmanlı fetihle başka kültürlerin üzerine geldi, İnançları yaşayışları herşeyleri farklıydı. ////
ha evet, o yüzden orhan gazi bizans imparatorunun kızıyla evlendi.
///Aloo çarlıktan utanmayan Bolşevikler diyorum siz Möö deki Zeustan bahsediyorsunuz. Zeus’tan sonra kaç uygarlık tepindi bu topraklarda?///
Bende Zeus’u kabullenemeyen Osmanlı diyorum, tarih tekerrürden ibaret, zorunuza mı gitti:))
Sizin bu kafa yapısıda Kemalistlerin tarih harapından pek iyi durumda değil, dinime küfreden Müslüman olsa derler ya hani ondan…
Bizans uygarlığı da ha keza pek unutturuldu ‘zeus’tan sonra tepinen uygarliklardan’. Hani bizans sarayları falan? nerdeler? toprak mı yuttu osmanlı mı? kiliseler cami yapılmadı mı?
///Osmanlı kimsenin kilisesine inancına yaşayına ilişmedi. Zeus Sunağı’na tapmaya gelen kimse de yoktu olsaydı ona da ilişlemezdi. Keşke gönderilmeseydi.///
Bugün de Arapça harfleri kullanılmıyor ama siz tabelada kapatılmasına kızmışsınız, kültür mirası demiştik değil mi?
///Zeus sunağı İslam kültürünün geçmişi mi de utanmak ya da utanmamak gibi birşey mevzu bahis olsun?///
islam kültürü de gökten zembille inmedi(hele ki Anadolu’ya), içinde pek çok pagan öğe var. Antik yunandan mezopotamya kültürüne hatta burdan teee iran’a, hindistan’a.
‘türk-islam’ sentezinden başka algınız yok vallahi.
Açın biraz pencereleri.
Araplar, Balkanlılar ve hatta Yunanlar için ‘Osmanlı’ ne ifade ediyor
onlara sormak lazım…
Zülfü Livaneli dogru demis, katılıyorum.
Ama sizin bu ’subjektif’ algılarınıza hiç mi hiç katılmıyorum.
Ben tarihi istediğim yerden başlatırım, işime geldiği gibi anlatırım
ötekileri de görmezden gelirim algısı.
Yazan:T.Suat Demren Tarih: Kas 25, 2007 | Reply
:-))
Yahu bu kadar mantıksızlığa pes.
Yahu ben “Çarlıktan utanmayan Bolşevikler” diyorum bana yukarıdaki cevabı veriyorsunuz. Çarlık ile “hemen ardından gelen” bolşeviklik aynı toprakların insanıydı, toplumları aynı dine inanır, aynı kültür ve geleneklere sahiplerdi. Osmanlı ile Zeus’un ne ortaklığı var Allah aşkına yahu, itiraz etmiş olmak için de yazılmaz ki?
Nasıl mantık bu anlayan beri gelsin..
Hem neden cımbızlama yaptınız? Neden tüm yazdıklarıma cevap vermiyorsunuz da bazılarını seçiyorsunuz?
Mesela şu satırlarımın cevapları nerede:
İspanya Endülüs’te bir tane müslüman ve müslüman eseri bırakmadı. Neden?
Osmanlı yaptı mı böyle bir şey? Daha oradan ölümden kaçan Yahudileri kurtardı onlara sahip çıktı.
Peki Kemalistler nereyi fethettiler? Nereden geldiler, hangi kültürden? İnançları neydi, kimlerin çocukları idiler?
Osmanlı’ya fethettiği “başka” kültürün hesabını -ki Osmanlı tüm inanç ve kültürlere saygılıydı- soranlar, kendi içinden çıktıkları, halkının çok büyük çoğunluğunun benimsediği bir kültürün ırzına geçenlere bir şey demiyor..
Hani bunlara cevap? Yok. Neden, çünkü bunun cevabı zeus-Osmanlıyı arasındaki boşluğu lüpürdedip, Çarlık- Bolşevir Rusyası ile karşılaştırma cehaletinizi açığa çıkartır da ondan..
Türk İslam sentezi mi? Yazıda Türk kelimesi bile geçmiyor, en iğrendiğim şeylerin başında etnik milliyetçilik gelir.
Benim kızdığım arapça harflerin istenmemesi değil, tabelayı kapatanların kendi içinde yetiştikleri kültürden tiksinmeleri, bunun yerleşik bir zihniyet olması. Diğer kültürlere olan tolerans ya da tolerasnssızlıkla alakası yok bunun. İçinden çıktığı kabuğu beğenmeyen kestanelikle alakası var.
Zülfü Livaneli’ye katılıp bu yazıya katılmamk oksimoronluğun daniskasıdır. Ama şaşırmadım.
Sözkonusu snowqueen olunca gerisi teferruattır.. :-))
Yazan:blue Tarih: Kas 25, 2007 | Reply
Snowqueen,
İfrat da tefrit de iyi değildir. Osmanlı’yı öyle bir resmetmişsiniz ki gören Taliban sanacak. İstanbul’da yarım saat bir gezinti bunu anlamak için yeterli. Şöyle Eminönünden çıkın Galata Kulesine bir bakın, 760 yıllık yapı, sonra binin tramwaya Dikilitaş’a bir göz atın bakalım kaçbin yıllıkmış. Resmettiğiniz “yobaz” padişahların bu “tılsım”ına inanılan taşı yerle bir etmesi gerekmez miydi? Kaç kilise yıkılmış, kaç bizans yapısı tahrip edilmiş? Böyle bir düşmanlıktan söz etmek doğru mu?
Arkeoloji bilimine saygı göstermelerini istemek hakkınız tabi, böyle bir eksiklikleri olabilir tabi; ama bunu söylemek ayrı, yukarıda Tarık beyin anlattıklarına bu noktadan bir itiraz getirmek farklı.
Vallahi ben gavırlara karşı bir Osmanlı’yla, bir de laik, İslam’la moderniteyi buluşturabilen bir ülke olmakla övünebiliyorum. Bir de Orhan Pamuk eklendi buna, sağolsun. Ama kendimize ait değerleri karalamkta o kadar mahiriz ki, sömürgeleriyle övünen İngiliz kadar bile olamıyoruz.
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
@Suat Demren,
Osmanlı’da Bizansından antık Anadolu uygarlıklarına ‘aynı toprakların insanı’ydı, pagan ve hirstiyan ögeleri sindirmek zor geliyor tabi hazımsızlık yapıyor elbet.
ne demek kemalistler nereyi fethettiler, kimlerin çocuklarıydılar?
cevabını bildiğiniz şeyleri niçin bana soruyorsunuz?
türk-islam sentezine gelirsek hani fethullah gülen falan, pek tiksinmiyordunuz sanki!
sizin tarih algınız neredeyse m.s 1000 lerde başlıyor,
sizinle tarih konuşmak zamanımı boşa harcamaktan başka birşey değil.
@blue,
hiç bir padişaha yobaz demedim. ne münasebet.
ama Osmanlı, anadolu uygarlıklarına sahip çıkmadı bu yadsınamayacak bir gerçek. kiliseler bal gibi cami de yapıldı,
osmanlı mimarisi dediğiniz bizansın devamıdır bir nevi.
hanlar hamamlar da bir anda osmanlı mimarlarına malum olmadı.
Türkiye Cumhuriyeti, osmanlı’nın kültür minasını neredeyse paranoyakça bir hisle reddediyorsa burada sağlıklı bir durumdan bahsedemeyiz. ama Osmanlı mirasını benimseyenler de aynı şekilde
davranıyor, öncesini reddediyor. gözümde iki kesiminde birbirinden farkı yok.
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
burada Kemalist Türkiye’nin, osmanlı yapılarına karşı olan tavrını eleştirenlerin, Berlin’deki Pergamon Museum’u ziyaret etmelerini öneriyorum.
Bir görüp bakın Mısır’ından Irak’a, Anadolu’ya nasıl yağmalanmış bu topraklar, nasıl kafalar kimlere neleri peşkeş çekmiş.
imkanları olsa piramitleri götüreceklermiş neredeyse!
redd-i miras nasıl yapılmış?
Yazan:fizikci Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
Snowqueen böyle demiş. Bu konuda bilgilerini tekrar gözden geçirmesi gerekir.
Dünyada modern anlamda müzecilik anlayışı zaten ancak 19. yüzyılda başlayabilmişti. Osmanlı da bu alanda çalışmalar yapmıştı. Gülhane’den Topkapı Sarayı’na çıkan yokuş üzerindeki arkeoloji müzesini gezmediyseniz tavsiye ederim. Osmanlı’ya minnettar kalacaksınız.
Yazan:T.Suat Demren Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
Bir fıkra vardır. Temel araba kullanırken ters yöne girer. Karşıdan arabalar vızır vızır üstüne gelmektedir. Bu arada radyodan bir arabanın ters yönde gitmekte olduğu anonsu yapılır. Temel, “Ne birusu daa; hepisu, hepisu” diye söylenir.
Snowqueen’in durumu aynı hesap.
Bu kendi kltürünün ırzına geçmenin sonuçlarından sadece “dil” bağlamına bir örnekle değineyim.
Bugun Katolik bir İtalyan genci 7 aıslık Dante’nin İlahi Komedyasını ana dilinden çatır çatır çatır okur..
Ama bir Müslüman Anadolu insanı bırakın 7 asırlık metinleri okumayı Mustafa Kemal’ın nutkunu bie okumak için 2 okkalık lügat taşımak zorundadır. Harfleri latin, yani aynı olmasına rağmen. Daha eskiyi ise okuması mümkün değildir çünkü alfabe zorla değiştirilmiştir. Atilla İlhan’ın “bir felaket” dediği şeydir dil devrimi. Bu anlamda dünyada eşi benzeri de yoktur.. Yine onun söylediğine göre Mustafa Kemal de bu harf devrimi (!) işinden pişman olmuş ama iş işten geçmiş..
Bunun nasıl bir felaket olduğunu hala anlayamıyorsa ve Zeus’ıun sunağının muhafazası vb (!) gibi müzecilik faaliyeti ile kıyaslıyorsa insan, zorlamasın fazla sekban piston dağılır gider..
Şimdi kıyaslayalım.
İtalyan=Katolik ana dili 800 yıllık Dante ile aynı. Yıllarca hem kendi içlerinde hem de başkaları ile savaşmışlar. Toprak kaybetmiş toprak almışlar ama ne dilleri ne alfabeleri değişmemiş. Bırakın kendi insanlarını dıştan gelenler tarafından bile.
Anadolulu=Müslüman. Ana dili Türkçe. Ama önce eski alfabe yasaklanmış. Asırların birkimi bir anda çöpe gitmiş. (Bunlardan bir kısmı Bulgaristan’a kağıt diye satılmış, kaç yıl sonra kurtarılmaya çalışılmıştı) Dilde etnik temizlik yapılmış kelime sayısı yüzbinlerden öztürkçeleştirme bahanesi ile 10.000 e indirilmiş. Bunu yapanlar kim? Anadolu’nun içinden çıkanlar. Yani bu kültürden, yabancı değil.
Şimdi bunun iki farklı kültürün karşılaşması birisinin savaşla diğerine galabe gelmesi ve -eğer yaptıysa- eski kültüre karşı hoşgörülü/ya da hoşgörüsüz olması (yani o sıralarda olmayan müzeciliği ihmal etmesi(!!) ile ne gibi bir alakası var da Zeus’tan bahsediliyor? Biraz akıl mantık yahu, aynı fıkırdaki Temel gibi bir haldesiniz. Nasıl ikisinin birbirinden farkı olmaz?..
Fizikçi Kardeşim,
Aaa bunu Snowqueene anlatamazsın.. Osmanlı 1000 yıl önce de olsa müzeciliğe başlamalı bunları korumalıydı. Zararı yok o sırada İspanyalılar bir tane Endülüs eseri bırakmamışlardı, tüm dünyada yağma düzeni hakimdi ama ııh ııhh.. Olmaz. Yapmalıydı.
Gerçi o sıralarda Müslümanlar dünyadaki en hoşgörülü toplum idi, bunu gavurlar bile teslim etmişti ama yüz vermemek lazım, ne de ola müslüman bunlar refleksimizin gereğini yerine getirmeliyiz.
Bunlara yüz vermeyelim, onun için Kemalistlerin 20.yy da kendi kültürlerine yaptıkları dünyada bir eşi daha görülmemiş kültür katliamları ile eski zamanların doğal hallerini aynı göstermeye çalışalım hiç alakası olmasa da. Hem her devrim kanlı olur, kendi insanına karşı olsa bile. Buna kültür kanını da ilave ediveririz olur biter..
Yazan:blue Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
Ben, binanın amacına hizmet ettiği sürece böyle bir revizyon geçirmesini doğal buluyorum. İçinde daha önce de ibadet ediliyormuş, daha sonra da bu amaçla kullanılmış. Bence anormal olan ibadethanelerin müzeye, sergi-konser salonuna dönüştürülmesi. Keşke Ayasofya, mevcut kasvetli görüntüsünden kurtulsa da, üç dinin de ibadet edebildiği canlı bir mekan haline getirilse mesela…
Yazan:blue Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
Osmanlı mimarisi elbette bizansın devamı. Buna itiraz eden yok ki. Dünyada her şey tekamül esasına göre işliyor. Bugün Batı medeniyeti de Greko-Romen medeniyetin devamı. Önemli olan, eskiyi kopyalamadan sentez yapabilmektir. Osmanlı Bizans’ı aynen taklit etmemiş, üzerine bir şeyler katmış. Sonra bayrağı başkalarına devretmiş. Türk sanatının yerinde debelendiği nokta da budur, taklitçidir. Keklik gibi yürüyeyim derken kendi yürüyüşünü unutmuş karganın halidir halimiz. İnsan düştüğü yerden kalkar. Tekrar güçlü bir medeniyet olacaksak elbette Bizans’a da, Osmanlı’ya da, Rönenans’a da sahip çıkarak olacağız.
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
@fizikçi
arkeoloji müzesini gayet gezdim merak etmeyin, oturup orada günlerce günlerce resim de yaptık hiç bana anlatmayın.
Yurtdışına çıktığında kendi ülkesinden kaçırılıp ya da padişahın izniyle getirilmiş eserleri görünce sinirden kuduran Osman Hamdi Bey olmasaydı bugün o müzeyi nasıl gezecektiniz?
Mısır, Irak, Suriye kaçırılan, yağmalanan, zarar verilen eserleri için Osmanlı’ya minnettar mı bir araştırın bakalım.
@Suat Demren,
biraz dünya görüşünüzü aşın, karşınızdaki insanı doğru değerlendirin. osmanlı kültür mirasının tahrip edilmesi konusunda
zıt birşey söylemedim ama sizin o objektiflikten uzak, sabit fikirli yapınız osmanlı’yı hataları va sevapları ile görmediği için kültür mirası tahribatı yapanların sadece Kemalistler olduğunu düşünüyorsunuz ve yakın tarih etrafında dolanmaktan genel çerçeveyi kaçırıyorsunuz.
Ayrıca öyle bir konuşuyorsunuz ki sanki Osmanlı halkının çoğu Osmanlıca okuyup yazabiliyordu. okuma yazma oranı neredeyse
%7′lerdeydi. Sanki Osmanlıca okuyup yazanlar elit bir kitle değildi.
Ama derseniz ki bir ülkenin ‘çağdaşlaşması’ için alfabesini mi değiştirmesi gerekiyor? hayır elbette. bugün eski dilin öğrenilmesi konusununda geç kalmış değiliz. bir sürü osmanlıca kursu var ilgisi olan gidip öğrenebilir.
Livaneli’nin yazısına katılsamda inkar edemeyeceğimiz
şöyle bir gerçek var,
toplumların dilleri evrilir, çevrilir değişir,
Anadolu üzerinden kaç tane alfabe geldi geçti biliyormusunuz?
Çivi yazısından hiyeroglife, fenike alfabesinden latin karakterlere,
arapça ve farsçaya.
Arapça da kimi Türklere Orta Asya alfabesini unutturdu misal.
Küçücük bir zaman dilimi içine hapsolup kaldığınız için dünyayı da böyle algılıyorsunuz, belki yanlış belki doğru…
Doç. Dr. Recai Tekoğlu bakın ne demis:
“Eski Türkler Anadolu’ya geldiğinde Yunan alfabesini kullanmıştır. Bu alışkanlık Osmanlı devleti döneminde de devam etmiştir. Bu dönemde de Türkler, Arap alfabesinin yanısıra, Yunan alfabesini de kullanmışlardır. Türkler, tıpkı bugünkü gibi Rum harfleriyle Türkçe yazılar yazıyorlar. Bu yazılara da Karamanlıca adı veriliyor. Bu yazıya daha çok Karamanoğullarının hakim olduğu bölgede görülmesinden dolayı bu isim verilmiş olabilir. Ancak bu yazı türüne Anadolu’nun tümünde ve Trakya’da rastlamak mümkün. Fakat bu yazılar genellikle kilise gibi dini mekanlarda görülüyor.’
————–
Burada rahatsızlık verici olan, harf devrimi tartışmasından çok, Osmanlı’yı ‘altın çağ’ olarak görmek ve osmanlı’nın ‘köklerini’ koparmak.
Osmanlı’nın Bizans’ın miraşcısı olduğu gerçeği göz ardı edilmeye çalışılıyor. Halil İnalcık, “Osmanlı, Bizans’ın devamı mı” konusunda şöyle diyor: “Fatih, İstanbul’u fethedince kendisini eski Roma imparatorları konumunda görmeye, Doğu Roma İmparatorluğu’nun mirasçısı kabul etmeye başladı ve Kayser-i Rum ünvanını aldı. Ölmeseydi Roma’yı da alacaktı. Şartlar oluşmuştu.”demistir bu konuda.
‘Osmanlı Fetişizmi’ yapılmasına bu anlamda karşıyım.
tarihe ideolojilerin gömleklerini çıkararak, tarafsız bakmalı.
Yazan:TT Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
Talha Can:
Tarihimizin bize öğrettiği küçük ama mana dolu bir söz; “Tanzimat tahribattır…”
Talha Bey,
Üstteki sözünüzle Tanzimat fermanı ve akabindeki tanzimat dönemiş gelişmelerini kastediyorsanız size katılmıyorum.
Tanzimat dönemi çok ciddi ve radikal bir yenilenme hareketidir.
Tanzimat tahribat değil,tamirattır!..
Yazan:TT Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
Cumhuriyet neslinin “eski türkçe” olarak adlandırabileceğimiz osmanlıcayı okuyup anlayamaması ağırlıklı olarak “alfabe değişikliğinden” kaynaklanıyor.
Yeni alfabe ile birlikte yeni edebi eserlerin halk dilinde yazılması,bürokrasinin halkın konutuğu sade türkçeyi tercih etmesi ve dilin tarih içindeki doğal değişimi,sanatsal bir dil olan osmanlıcanın anlaşılmamasına neden oldu..
Yazan:fizikci Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
Snowqueen,
Bu satırları okuyan da zannedecek ki, Osman Hamdi Bey 10 yılda 15 milyon genç yaratan Cumhuriyet çocuklarından biri. :) Ne alakası var canım? Osman Hamdi Bey’in kendisi Osmanlı zaten. 1842 ile 1910 yılları arasında yaşamış. Avrupa’da eğitimini tamamladıktan sonra Osmanlı onu Müze-i Hümayun müdürlüğüne atamış. Onun idaresinde Osmanlı müzeciliği en parlak dönemini yaşamış. Bu başarı özelde Osman Hamdi Bey’in, genelde Osmanlı’nın hanesine yazılır. Osman Hamdi Bey bir başarı hikayesidir. Onu kullanarak Osmanlı’yı eleştirmek neyle telif edilir bilmiyorum.
Yazan:blue Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
Snowqueen,
Yahu o zaman okuma yazma oranı anketleri mi yapılıyormuş, nasıl tespit ettiniz bu rakamı çok merak ettim. Benim bildiğim kadarıyla İslam memleketleri Kuranı okumak için-en avam kısmı dahil- yüksek oranda okuma-yazma biliyorlardı. Ama okuma yazma bilmek ayrıdır, yazılı eserleri takip etmek ayrıdır derseniz amenna.
Bence o bilgiyi tekrar gözden geçirin derim.
Yazan:T.Suat Demren Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
Hey Allahım ya. Beni Osmanlı fetişizmi ile suçluyor. Pek çok yazımda (bakınız tarih kategorisi/kendi sitem) tarihin günahıyla sevabıyla kabul edilmesini aşırı yüceltme ya da yerin dibine batırmanın çok sakıncalı olduğunu söyleyen beni hem de.. Yazıda Osmanlı fetişizmi ile alakası olabilecek e var?
“Osmanlı Fetişizmi Üzerine” başlıklı yazının yayınına onay veren ve yazarına teşekkür eden ben şimdi de Osmanlı fetişistliği ile eleştiriliyorum. Bu yazıdan bu anlaşıldı ya pes ki ne pes.
Bana böyle kendi insanı tarafından ırzına geçilmiş bir başka kültür gösterin diyorum, gösteremiyor. İtalyan genci ve Dante örneği veriyorum ses çıkartmıyor.
Diğer başlıkta Hayek konuşuluyordu, Hayek’in kitabını 1950′li yıllarda Feyzioğlu Hoca tarafından tercüme edilip bir dergide yayınlanmış. Tercime çok iyi olduğu için Liberte yayınları kitabı basarken aynı tercümeyi kulanmış. Ama okurlar birçok kelimeyi anlayamadıklardan şikayetçi olmuşlar. Atilla Hoca da o nefis tercümenin dilini bozmak istememiş çünkü Feyzioğlu’nun kullandığı kelimelerin pek çoğunun karşılığı yokmuş.(!!!) Bunun üzerine kitabın arkasına metinde geçen kelimelerle alakalı küçük bir lugat koymuşlar. Düşünün elalem 800 yıllık metinleri okuyor 50 yıllık kitapları okuyamıyoruz lugatsız. Üstelik bugünün diline çevirmeye kalktığımızda da kuşa dönüyor metin. Kitabı bırakın mezar taşlarını okuyamıyoruz.
Ondan sonra da 500 kelime ile konuşuyoruz diye sızlanıyoruz.
Anlayana sivrisinek saz..
Tamam Snowqueen sen doğru yoldasın. Tüm dünya ile beraber biz de tersten gidiyoruz.
Yazan:blue Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
Because of its emphasis on the individual reading of the Qur’an in the original Arabic alphabet many Islamic countries have known a comparatively high level of literacy during most of the past twelve centuries. In Islamic edict (or Fatwa), to be literate is an individual religious obligation.
Kaynak: http://en.wikipedia.org/wiki/Literacy#Examples_of_highly_literate_cultures_in_the_past
Yazan:fizikci Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
Suat Bey,
Bu satırları okuyunca eşim aklıma geldi. Bir senedir minyatür kursuna gidiyor, evin duvarları minyatür tablolarıyla doldu. :) Son birkaç gündür “birlikte Osmanlıca kursuna gidelim” diye sıkıştırıyor beni. İskender Pala’nın divan edebiyatı sohbetlerini de hiç kaçırmıyor.
İskender Pala divan edebiyatı sohbetlerine başladığında kendisini topu topu 4 kişi dinlemeye gelmiş. Biri de zaten kendi eşiymiş. :) Bugün İskender Pala’nın sohbetleri hınca hınç doluyor.
Blue’nun ifadesiyle “keklik gibi yürüyeyim derken kendi yürüyüşünü unutmuş karga” olmaktan kurtuluyoruz yavaş yavaş. Bir taraftan kendi kültürüne yönelen insanımız, diğer taraftan bu kültürü bütün dünyaya tanıtan “barış adaları” gibi okullarımız… Ümitvar olmamak için artık hiç bir neden yok.
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
///Bu satırları okuyan da zannedecek ki, Osman Hamdi Bey 10 yılda 15 milyon genç yaratan Cumhuriyet çocuklarından biri///
Osman Hamdi Bey’in cumhuriyet cocuğu olduğunu kim söyledi?
Osman Hamdi Bey’in ve onun gibi vizyon sahibi üç beş kişinin çabaları Osmanlı topraklarındaki tarihi eser talanını önledi mi sanıyorsunuz? Avrupa müzelerini doldurduk azimle!
Schiemann bir arkeolog olmadığı halde padişahın özel izniyle gelip
Troya’yı kazdı ve bulduklarını Almanya’ya kaçırdı, bu sadece küçük bir örnek. Bu konuda Osmanlı’nın sicili epey kabarık.
@blue, bir çok kaynak Osmanlı’da okuma yazma oranının epey düşük olduğunu yazar bunun neticesinde ‘yazılı’ ve basılı alanı takip eden bir kamuoyu olmadığı için osmanlı’da ’sözel’ bilgi aktarımı yaygınlaşmış, kahvehanelerde jurnalcilik almış yürümüş.
bununla ilgili bir yazı
http://www.sosyalsiyaset.com/documents/osmanlida_sosyal_kontrol.htm
Yazan:blue Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
Snowqueen,
Okuma yazma bilmek ayrıdır, kullanmak ayrıdır. Biz, toplum olarak okumayı ve yazmayı sevmiyoruz. Kültürümüzde sohbet var. Okumayı veya yazmayı bilmediğimizden değil. Okumak ve yazmak insanı yalnız bırakan bir eylem. Bizim kültürümüzde ise yalnızlıktan çok kaynaşma var, komşuluk var. Bu yüzden esnaf loncaları var, imaretler var, dernekler var. Saz var, türkü var, şiir var.
Okuma-yazma oranının %7 olmasına imkan yok. Çünkü halk Kuran’ı okuyor, bırakın okumayı ezberliyor. Hangi “birçok kaynak” da varsa saçmalamışlar kusura bakmayın.
PS: Verdiğiniz kaynakta jurnallerin yazılı olarak padişaha iletildiği ve jurnalcilerin de halkın arasından seçildiği belirtilmiş; yani halk yazmayı biliyor.
Yazan:T.Suat Demren Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
hahahahaa… İşte bu…
Yazan:fizikci Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
Snowqueen,
Söylemedin. Okuyan öyle zannedecek dedim zaten ben de. Osmanlı o dönemde işi gücü bırakıp tarihi eserlerini düşünecek lükse sahipti sanki. :) Vatan toprağı elden gidiyor, siz antika, tarihi eser falan diyorsunuz. Osmanlı yapacağını yapmış işte. Osman Hamdi Bey gibi bir adamı Müze-i Humayun’un başına getirmiş. Arkasında Arkeoloji Müzesi gibi harikulade bir müze bırakmış. Schiemann şerefsizlik yaptıysa bunu niye Osmanlı’ya fatura ediyorsunuz?
Peki CHP’nin tek parti döneminde müzecilik ve arkeoloji ne durumdaydı? Ben söyleyeyim; bütün bilimsel ve kültürel çalışmalar resmi ideolojiye kurban edilmişti zaten, arkeoloji de bundan nasibini aldı. Arkeologlarımız bütün dünyaya medeniyeti öğreten (!) “yüce Türk ırkı”nın izlerini arıyordu toprak altında. Düşünebiliyor musunuz, Osmanlı arkeolojisi diye bir şey yok bugün. Çünkü biz hititlere, etilere vs. kitlenmişiz. Osmanlı tarihini araştırmak için kazı yapmak yerine, Osmanlı’nın mevcut eserlerini kazımakla meşgulüz. Yeni devir meşruiyetini ispat etmek için eski devri yok saymak, ya da kötülemek zorunda çünkü. İşte bu “devri sabık” algısıdır bu yazıda anlatılmak istenen. Her söylenene alakasız bir şekilde itiraz etmek yerine yazıyı bir daha dikkatle okumanızı öneririm.
Yazan:Ç-Z Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
“Bilimin adı Asuroloji, sonradan Sümerce eklendi. Atatürk sümerler’i okumuş. Atatürk’ün okuduğu bir kitabı buldum. Fransızca yazıyor: “sümerler türk diline yakın, Asya’dan gelmiş olabilirler”. Yanına da eski harflerle “çok mühim” diye yazmış Atatürk. Atatürk’ün sümerler’e son derece önem verdiği anlaşlıyor. Demiş ki, “bırakın şu Asurları!” Asurlar Arap cinsinden ya… “Bu Sümeroloji olacak” demiş.
http://www.toplumdusmani.net/modules/wordbook/entry.php?entryID=2902
M.İ Çığ’ın röportajından bir alıntı.Bu yazıdaki seçici tarih bilinci,ilgisi oluşturmak düşüncesi üzerine çok şey söylenebilir.Bir bilim insanı ağzından bunlara onay verildiğini duymak oldukça düşündürücü.
Bu durumda tarihi doğru okumak(dilini de bilmiyorsanız)nasıl mümkün olabilir ki?
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 26, 2007 | Reply
Okuma yazma oranının çok düşük olduğu ve dolayısıyla yazı yolu ile haber yayma kapasitesinin son derece düşük olduğu toplumlarda, toplumsal iletişim ve haber yayımı büyük ölçüde söylenti yolu ile gerçekleşiyordu.
///PS: Verdiğiniz kaynakta jurnallerin yazılı olarak padişaha iletildiği ve jurnalcilerin de halkın arasından seçildiği belirtilmiş; yani halk yazmayı biliyor.///
nasıl yani? jurnaller padişaha dumanla mı bildirilecekti?
okuma yazma oranının azlığından bahsediyoruz, yazının icat olmadığı tarih öncesi devirlerinden değil:)
(elbette tarih dediğiniz bir labatuarda kesin verilerle anlaşılamıyorsa,
okuma-yazma durumları hakkında bugün ihtimallerden konuşuyoruz)
yarın üç kişi bir osmanlıca kursuna başvurmanızı öneriyorum bu vesileyle ‘bakın bu siteden üç kişi osmanlıca konuşabiliyor demekki kemalist devrim harf inkilabını gerçekleştiremedi’ diyelim o halde.
yani TC halkı osmanlıca biliyor:)
İlber Ortaylı’dan alıntı yapalım:
Harf inkılabı “reddi miras” olayının bir göstergesi olarak okunabilir mi?
Harf inkılabı gerekliydi. Çünkü Arap alfabesi Türkçe’ye uyarlanamamış. Mesela bunu Farslar daha iyi uyarlamışlar. Bunun kanıtı imla kurallarındaki karışıklıklardır. Bu nedenle yazmayı kolaylaştırmak okur-yazar oranını artırmak için harf inkılabı yapılmıştır. Fakat aynı dönemde bir okul, müdürü bir kaymakam esik bir eser üzerindeki kitabeyi kazıtmış. Bu tür örnekler de yaşanmıştır. Ama bu, devletin resim politikası değildir. Bu tür davranışlar tarih bilincininden yoksunluğun bir sonucudur. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Osmanlı’ya yönelik bir kültürel kıyımdan söz etmek mümkündür.
Bu da bir bakış açısı.
@fizikçi
Osmanlı o dönemde işi gücü bırakıp tarihi eserlerini düşünecek lükse sahipti sanki. :) Vatan toprağı elden gidiyor, siz antika, tarihi eser falan diyorsunuz.
bu nasıl bir savunma mekanizması böyle?
kusura bakmayın ama hem dehşet verici hemde
bataklık kıvamında sığ.
Yurtdışına kaçırılan eserlerin vatan toprağının parçası olduğunu
ne zaman anlayacaksınız?
osmanlı fetişizminden bahsediyorduk değil mi?
insan tarihe takım tutar gibi mi bakar yahu?
yapmış Schielemann bir şerefsizlik:)))
Osmanlı’yi hataları ve sevapları ile değerlendirmek için kaç kuşak gerekecek? Belki işe Hititlerin ne menem bir uygarlık olduğunu öğrenerek başlayabilirsiniz(!), hititlere, etilere kitlenmişiz madem sizde biraz nasiplenin bari.
Yazan:fizikci Tarih: Kas 27, 2007 | Reply
Snowqueen,
Merak etmeyin Osmanlıcılık yapmıyoruz. Hatta Mevlana gibi “Dünle beraber gitti cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım” deyip dünyanın dört bir tarafına okullar açan bir harekete katkıda bulunmaya çalışıyoruz elimizden geldiğince.
Üslübumuzdaki Osmanlı’yı savunma görüntüsü ise sizin acımasızca eleştirilerinizden kaynaklanıyor. Osmanlı’yı hata ve sevabıyla değerlendirme konusunda sizin çok daha büyük probleminiz var.
Mesela “Osmanlı’nın kendinden önceki kültürlere ilgisine(!) bakarsak,” diye başlayıp Osmanlı’yı müzecilik ve arkeoloji konusunda haksızca eleştiriyorsunuz. Biz de “yahu bu kadar olmaz, hiç mi arkeoloji müzesine gitmediniz, Osman Hamdi Bey Osmanlı değil miydi?” diye soruyoruz, bu sefer mutaassıp Osmanlıcı oluyoruz sizin gözünüzde.
Bu tavrınızdan dolayı bazen sıkılıp cevap vermiyorum size. Zamanımı israf ediyorsunuz çünkü.
Siz vatan toprağının kendisi giderken parçasıyla uğraşmanın abesle iştigal olduğunu anladığınız zaman.
Yazan:fizikci Tarih: Kas 27, 2007 | Reply
Bu arada yukarıdaki yorumumu “biz” şeklinde ifade etmişim, buradaki kimseyi bizzat tanımıyorum, “ben” şeklinde düzelteyim. Sorry for the inconvinence hesabı. :)
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 27, 2007 | Reply
Siz vatan toprağının kendisi giderken parçasıyla uğraşmanın abesle iştigal olduğunu anladığınız zaman.
evet Osmanlı bu konuda hatalı bir tavır sergilemiş olabilir demek varken bu ucuzcu söylemlere prim vermek nasıl bir ’sabitfikir’ örneğidir?
‘dünyanın dört bir tarafında okullar açan hareket’ derken kastettiğiniz cemaatin ‘algısı’na veriyorum bunu.
Allah akıl fikir ihsan eylesin.
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 27, 2007 | Reply
tarih nasıl talan edildi?
Osmanlı İmparatorluğu’nun arkeolojiye karşı duyarsızlığı yabancı bilim adamları ve mezar soyguncuları için büyük bir fırsat oluşturmuştur ve diğer devletler Osmanlı Toprakları üzerinde kazılar yapmaya başlamışlardır. Osmanlı’da bu yağma 1900′lü yıllara kadar devam etti. Bu sırada Osmanlı’da eski eserleri korumaya yönelik Asar- Atika kanunu(1874) kabul edildi. Ancak bu Anadolu’daki yağmayı daha da arttırdı çünkü bu yasaya göre yabancı bir bilim adamı kazı yapmak isterse saraya başvurmak zorunda ancak şöyle bir şart var: Çıkan eserlein üçte biri Osmanlı İmparatorluğu’nun, üçte biri çıkaranın ve üçte biri toprak sahibinin olacak şekilde.
Bu böyle bir süre devam etti. Bu sırada Fethi Ahmet Paşa önderliğinde ilk arkeoloji müzesi Abdül Mecit zamanında kuruldu(1846) ve bu müzeye eserler toplanmaya başlandı. 1874 yılında eserlerin toplanması için bir arkeoloji okulu gündeme geldi 1875 yılında okulun kurulması için kanun çıktı.Bu okulun adı Asar-ı Atika mektebi. Kuruluş amacı kazı yapabilen ve eski eserleri tanıyan bilim adamları yetiştirmekti. Ancak çeşitli etkenlerle bu proje hayata geçirlemedi
Ancak 19. Yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı arkeolojiye daha bilinçli yaklaşmaya başladı. Osman Hamdi Bey adında kültürlü, bilime ve özellikle arkeolojiye meraklı bir memur 1877 yılında müze komisyonuna seçildi. Osman Hamdi Bey müzenin başına getirildi ve yeni bir müze kurulmasını istedi. Sonunda bir arkeoloji müzesi yapılmasını sağladı ve tüm kazılara denetleyici olarak gitti. 2. Asar-ı Atika’nın(1884) çıkarılmasını sağladı. Buna göre osmanlı toprakların da kazı yapma hakkı sadece Osmanlıya ve çıkan eserler yine sadece Osamanlı İmparatorluğu’na ait olacaktı (Türk arkeoloji Osman Hamdi Bey öncesi ve Osman Hamdi Bey sonrası diye ikiye ayrılmakta)
(Tabi giden gitmişti bkz. Bergama Zeus Sunaği, Mauseleum, Bogazköy kabartmaları, sfenskleri ve Mısır, Irak, Suriye, Mezopatomya’dan yığınlarca eserler.)
1883’teki nizamname her ne kadar önemli bir adım olsa da tam anlamıyla bir çözüm sağlamaz. Her alanda krize giren Osmanlı, 2. Abdülhamid sultanlığında ittifak arayışı içindedir. Böyle bir dönemde Osman Hamdi Bey’in tüm duyarlılığına rağmen pek çok tarihi eser Sultan’ın özel izniyle yurtdışına çıkarılır. 1896 tarihli şu belge durumu gösteriyor: “Ayasluğ’da Avusturyalılarca çıkarılan eski eseler Avusturya İmparatoru’na hediye edildiğinden yurtdışına çıkarılmalarında zorluk gösterilmemesi hakkında irade.”
Osmanlının son zamanlarında devletin her alanında olduğu gibi arkeolojide de çok kötü bir tablo vardı. Casuslar arkeolog adı altında araştırma yapıyorlardı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında yurt dışına arkeoloji eğitimi görmesi için insanlar yollanmaya başlandı. İlk kazı Atatürk önderliğinde Ahlatlıbel’de başlatıldı.
1935 yılında yine Atatürk önderliğinde.Alacahöyük kazıları başlatılıdı.
————–
bunu niye yazdım?
haksızca bir eleştiri falan yok ortada
gerçekler var. bu kadarı yeter de artar bile.
Yazan:blue Tarih: Kas 27, 2007 | Reply
snowqueen,
Birçok kaynakta Osmanlı’da okuma yazma oranının %7 olduğundan bahsettiniz. Ben de Kur’an okumanın, mollalığın (kime sorsanız ya dedesi, ya dedesinin babası molladır-yani medrese talebesi), hafızlığın revaçta olduğu bir toplumda okuma yazma oranının düşük olamayacağını söyledim. Bana verdiğiniz linkteki ifadelerin de beni haklı çıkarttığını söyledim. Nedir bu inadınız anlamış değilim. Yanılmış olabilirim demek o kadar zor mu? Vallahi bana bu %7 konusunda tek bir kaynak gösterebilseniz ben yanlış düşündüğümü kabul edeceğim. İlber Hoca’nın da, diğer profesörlerimizin de bahsettiği konu okur-yazarlıktır; okuma yazma konusu değil. Cumhuriyet döneminde harf inkılabının yapılmasının sebebi Avrupa’ya uyumdan başka bir şey değildir. Miladi takvime geçişimiz de aynı sebepledir, kılık kıyafet devrimi de. Bence harf inkılabının tek kötü tarafı eskiyle bağlantının kopmasına yol açması. Inkılap yine yapılabilirdi ama Japonların yaptığı gibi iki alfabeli bir sistem de kullanılabilirdi. Yeni ve daha kolay bir alfabeyi önermek ve kabul görmesini sağlamak başka; insanların okuyup yazdığı, kendini ifade ettiği alfabeyi yasaklamak başka. Çocukken dedemin kitaplarını Kuran diye öpüp başıma koyardım, sonra Osmanlıca öğrenince öpüp başıma koyduğum kitabın coğrafya kitabı olduğunu öğrendim. Böyle bir şeye gerek var mıydı? Japonlar da Latinceye benzer bir alfabe ortaya çıkardılar Hiragana diye, ama kimsenin aklına Kanji’yi yasaklamak gelmedi. Hala çocuklara bu dünyanın en zor alfabesini öğretiyorlar. Yazık değil mi o çocuklara. Bir akıl edememişler Kanji’yi yasaklamayı. Garip insanlar bu Japonlar…
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 27, 2007 | Reply
Arap harflerinin Türk dilinin ifadesinde ve yazımında çıkardığı sorunlar, Cumhuriyet’ten önce de Türk toplumunu yeni arayışlara yöneltmişti. İlk olarak Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye üyesi Ayıntaplı Mehmet Münif Paşa, 12 Mayıs 1862′de yaptığı konuşmada Arap harflerinin yarattığı sorunları gündeme getirmişti. Münif Paşa’ya göre Arap harflerinin zorlukları şunlardı :
“Bu alfabe ile yazılan herhangi bir kelime birkaç şekilde okunabilmektedir. Anlamı bilinmeyen bazı özel isimlerin okunması imkansızdır. Büyük harflerin bulunmaması sebebiyle özel isimleri diğerlerinden ayırdedetmek çok zordur. Arapça - Farsça terkipler yüzünden Türk dili iyice anlaşılmaz hale gelmiştir. Arap harfleri, matbaa ve basımda büyük problemler çıkarmaktadır. Diğer milletler 30 - 40 harf ile istedikleri kitabı basabildikleri halde, Arap nesh harfleri ile bir kitap basmak için 2 - 3 kat fazla harf şekline ihtiyaç duyulmaktadır. Avrupalılarda bu sorunlar olmadığı için, 6 - 7 yaşındaki çocuklar, erkek, kadın, uşak ve amelelere kadar okuyup yazma öğrenebilmekte; bizde ise Arap yazısını öğrenme güçlüğünden halkın fikren terbiyesi mümkün olmamaktadır.”
Bu konuşmadan 1 yıl kadar sonra Azeri Türklerinden Ahundzade Feth-Ali, aynı zorluklara dikkat çekerek, -İslam harfi kabul edilen alfabenin tümüyle atılması düşünülmediğinden- arap harfleri üzerine farklı harekeler ve şekiller ilave edilerek Türk dil yapısına uygun hale getirilmesini önerdi.1869 yılında İran’ın Osmanlı İmparatorluğu Sefiri Melkum Han, aynı konuya temas ederek Arap harflerinin çıkardığı güçlükleri şöyle ifade etti :
“…Bizim çocuklar 5 - 6 yaşında mahalle mektebine verilip, iki üç senede bir Hatm indirdikleri ve birkaç sene Tecvid ile bu Hatm’ler tekrar olunduğu -halde- gazete verilse okuyamazlar. İki satır bir tezkire kaleme almak nerede!.. Yazılmış tezkireyi bile çıkaramazlar. Çocuklar da bir tarafa.. Onları okutan hoca efendilerin içinde gazete ve tezkire okur ve birkaç satır mektup ve tezkire yazabilir % 5 nefere çıkmaz; halbuki Ermeni ve Rum ve Yahudi etfali (çocukları) mahalle mektebine girdikten altı ay sonra kendi lisanınca gazete ve mektup okumağa ve bir sene sonra kendisi mektup yazmağa başlarlar. İkinci sene, Mukaddimat-ı Hisabiye’den (ilk matematikten) ve üçüncüde Coğrafya’dan elzem olan ufak tefek şeyleri öğrenirler. İmdi bizim çocukların fıtrat ve fetanetce bir eksiklikleri mi vardır ki, onlar gibi tahsil-i fevaid edemiyorlar? (öğrenimden yarar göremiyorlar?). Hayır, çocuklarda hiçbir kabahat yoktur, yolsuzluk bilcümle usul-i tahsilindir (öğrenim tarzınındır).”
———————————————————
1897 yılı istatistiklerine göre Okuma yazma bilenlerin oranı % 10’un altındadır. Okuyan öğrencilerin cinsiyet dağılımına bakıldığında ilkokul’da cinsiyet oranı (Kız/Erkek) 0,40 iken bu oranın ortaokulda 0,15’e düştüğü görülmektedir.
Osmanlı Devleti’nde Okul ve Öğrenci Sayıları (1897)
Okul Türü Okul Adedi Öğrenci Sayısı
Toplam Erkek Kız
İlkokul 28.614 854.921 606.104 248.737
Ortaokul 412 31.469 27.207 4.262
Lise 55 5.419 4.892 -
Kaynak: DİE, Osmanlı Devletinin İlk İstatistik Yıllığı 1897, (Ankara 1997)
vikipedi.org ise bunu %9 olarak vermiş:
Osmanlı İmparatorluğu dönemi boyunca Türk diline uyarlanmış Arap harfleri kullanılıyordu. Fakat öğrenilmesinin zorluğu ve Türkçe’nin yapısına uymayan bir biçime sahip olması nedeniyle okuma yazma bilenlerin sayısı oldukça düşük, %9 idi.
———————————————————-
Çocukken dedemin kitaplarını Kuran diye öpüp başıma koyardım, sonra Osmanlıca öğrenince öpüp başıma koyduğum kitabın coğrafya kitabı olduğunu öğrendim.
Zaten garip olan bu, Arap tipografisinin kutsallaşıp putlaşması.
Her türlü idolleştirmeyi yasaklayan islam’ a karşı (tanrı, peygamber tasviri, haç, davudi yıldızı gibi geometrik formlara tanrısal özellikler yükleme vb) (ki bu o zaman için oldukça devrimci bir tavırdı)
Arap tipografisi putlaştı.
Arap tipografisi ‘tanrısal’ dğildir, nihayetinde Fenike’lilerden türeyen bir dildir ve islam öncesi pagan dönem de kullanılıyordu.
Aynı şekilde adeta ‘put’ ritüeli gösterilen Kur’an’lar, matbaalarda
forma hesapları yapılıp, matbaa boyaları ve renk ayrımlarıyla
makinelerin içinde basılıyor.
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 27, 2007 | Reply
Cumhuriyet döneminde harf inkılabının yapılmasının sebebi Avrupa’ya uyumdan başka bir şey değildir. Miladi takvime geçişimiz de aynı sebepledir, kılık kıyafet devrimi de. Bence harf inkılabının tek kötü tarafı eskiyle bağlantının kopmasına yol açması.
Avrupa’ya uyum ve ‘çağdaşlama’(kimilerine göre batılaşma) emeli konusunda haklısınız. Elbette yadsınamayacak bir gerçek.
Modernizmin tavana vurduğu bir dönemden bahsediyoruz.
Ama eleştirdiğiniz ‘batılaşma’ hareketleri Osmanlı döneminde başladı.
halka ne kadar yayıldı tartışılır ama ‘elit’ kesim çoktan Osmanlı musikisinden de, sanatından da uzaklaşmamış mıydı?
ilk batılışmanın belirtileri Tanzimatta.
Yazan:blue Tarih: Kas 27, 2007 | Reply
snowqueen,
Bir kere şu konuda anlaştık sanırım:
Yani bizim çocuklar Arap harflerini, hem de 5-6 yaşından başlayarak öğreniyorlar. İki üç senede bir hatm indiriyorlar ve okuma bilmiyorlar. Peki yaptıkları işlemin ismine o halde ne ad vermek gerekir?
Ayrıca, verdiğiniz istatistik rakamlarına göre zaten öğrenci nüfusu %7′yi aşıyor. Bu da savınızın yanlışlığını ortaya koyuyor.
Bahsettiğiniz gibi Osmanlı’da Arap harflerini terkedip Latin harflerine geçmeyi savunanların argümanları varmış, aynı şekilde Namık Kemal’in, Kazım Karabekir’in de karşı argümanları var, ve ikisi de geri kalmışlığın harfle ilgisi olmadığını, sosyo-ekonomik olduğunu çok güzel bir şekilde anlatıyorlar.
Nitekim İngiltere’de 1841′de erkeklerin ancak %33′ü evlilik sözleşmesinde imza atabiliyormuş, diğerleri parmak basıyormuş. 1870′de devlet okullarının kurulmasıyla bu oran arttırılmış.
Yani olayın alfabeyle hiçbir ilgisi yok. İlgisi olsa Japonlar ve şimdi Çinliler böyle olmazdı.
Alıntıladığınız Osmanlı Sefirinin kelimeleri de açıkça eğitim sistemini eleştiriyor. Alfabeyle nasıl ilintilebiliyorsunuz hayret ettim. Ve Osmanlı’dan değil, İran’dan bahsediyor tabi. Ama olsun, canınız sağolsun.
Kimse Arap tipografisini filan putlaştırmıyor. Bu, Kur’an’a olan saygının ifadesidir ve nasıl halkımız ekmeği öpüp başının üstünde tutar, Kur’anı da tutar. Bu ince saygıyı Araplarda göremezsiniz. Milletimize özgüdür, ve güzeldir. Bunun tapmakla filan bir ilgisi yok, sizin kötü görüşünüz… Haç’ta ise çok mantıksız bir durum var. İnsan, en sevdiğinin öldürüldüğü cinayet aletini boynunda taşır mı, hangi mantıkla taşıyorlar anlamıyorum. illa ki bir mantığı vardır.
Ben Avrupalılaşmayı eleştirmiyorum, harf inkılabının Arap harflerinin zor okunması filan gibi sebeplere dayandırılmasını eleştiriyorum. Bütün inkılaplar, “Avrupalılaşılacaaaak, Avrupalılaaş !” top-down kararının yansımasıdır.
Batılılaşma güzeldir, ama şekilde batılılaşma olmadığı sürece. Keşke şapkalar değiştirileceğine, önce kafalar değiştirilmeye çalışılsaydı. Zorla şapka giydik de ne oldu, başımız göğe mi erdi? Veya Latin harflerini kabul ettik, devrim yaptık, ne oldu? Birden okuma-yazma oranı tavan mı yaptı? Dünya edebiyatında, sanatında söz sahibi mi olduk?
Cumhuriyet döneminin başarılı insanları da hep Osmanlı’nın yetiştirdikleri. Cumhuriyetten sonra başarılı adam yok yahu ! Kökü kurumuş…
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 27, 2007 | Reply
blue
Japonca, Çince veya Yunan alfabesiyle, Osmanlıca dediğimiz dilin alfabesi Arap alfabesini karşılaştırma konusunda bazı şüphelerim var.
Örneğin Yunan alfabesi antik dönem ve sonrasında binlerce yıldır kullanılıyor ve yunanca fonetiğine uyuyor, ama Türkçenin Arapça ile tanışması daha yeni ve belli ki çok iyi bir uyum sağlayamamışlar.
Problem, çoluk çocuğun Kuran ve Arapça öğrenmesinden ziyade
bunu pratikte kendi diliyle bağdaştırabilmesi.
Benim baktığım kaynakta %7′ydi, diğer kaynaklarda rakamların üç asagi beş yukarı değişmesi(tarihin labarautar kesinliğine sahip olamyacağını yazmıştım) %10′un altında veya civarında dolanmasına
engel değil. Alfabe değişiminin tahribata sebep olduğunu kabul edenler bile okur-yazarlık oranının düşüklüğünü inkar edemiyor:
“harfler, din açısından dilden daha önemlidir. Bu nedenle, Türkiye’de en can acıtıcı laiklik devrimi, bence o oldu. Tabii artık dönüşü hiçbir şekilde mümkün değil, gerek de yok.
Ama bilin ki, o dönemde Arap alfabesinin zorluğu hakkında çıkarılan efsanelerin bir çoğu haksızdır. Elbette, okur yazarlık o zamanlar çok daha düşüktü. Herhalde harf devrimi sırasında nüfusun %5’inden fazlası okuma-yazma bilmiyordu…’ Prof. Dr. Mete Tunçay
Burada da %5 olmuş, kesin veri söyleyememiz, birseyin gerçeklesmemis olduğu anlamına gelmez.
————————————–
Sorsanız zaten isa tasvirleri isa’yı putlaştırmıyor, ‘haç’ şekli idolleşmemiş, miş, miş, miş….
Haç şeklinin antığı bu tarz bir ‘idolleştirme’ işte.
haç şeklinde yoğun bir sembolizm yükleyip her an isa’nın çektigi acıları hatırlamak olsa bile şekillerin, tasvirlerin kutsallaşması
bir totem, putataparlık kültürü kalıntısıdır.
boynuna Allah yazılı altın kolye takıp bunu kutsallaştıran birinin haç takandan ne farkı var?
——————-
şapkaydı şuydu buydu haklısınız da dediğim gibi modernizmin
en önemli prensibi ‘ya hep ya hiç’ çilik.
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 27, 2007 | Reply
idolleştirme, birseyi karsınıza koyup önünde tapınma dan ziyade
ona ‘kutsal’ bir nitelik vermedir.
bu nitelikle, karşidaki ‘büyülü nesne’nin, kişinin vb. gücü artarken sizinki azalır ve yabancılasma dedigimiz kavram isin isine girer.
ekmegi alıp başınıza koyma eyleminin altında basitçe bir ’saygı’dan çok
pagan bereket kültlerinin günümüze yansıması var.
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 27, 2007 | Reply
‘Arap haflerinin zorlugu konusunda çıkarılan efsane’lerden çok prof.dr.zeynep korkmaz’ın şu bakışı bana efsanenin ötesinde geliyor:
Alfabe temeline dayanan gelişmiş yazılarda alfabeyi oluşturan işaretler veya harfler, dildeki seslerin yazıya yansımış sembolleridir (karşılıklarıdır). Bu nedenle bir alfabenin mükemmelliği, o alfabedeki işaretlerin dildeki sesleri ve dilin ses yapısını karışıklığa meydan vermeyecek biçimde karşılamasına bağlıdır. Oysa, Türkçeye uygulanan Arap harfleri, böyle bir imkânı sağlamaktan çok uzak durumdadır. Çünkü yine hepimizce bilindiği gibi, Arap dili Hamî-Samî diller ailesine giren bükümlü bir dildir. . Türkçe ise Altay dil ailesine bağlı, eklemeli (agglutinant, iltisaklı) bir dildir. Bu dilde kelime kökleri sabittir.
elbette bu konu çok dallı budaklı, dil uzmanı da olmadığımız için
ötesi birsey söylemek ne kadar dogru bilmiyorum.
Yazan:TT Tarih: Kas 27, 2007 | Reply
snowqueen’in alıntıları:
“Bu alfabe ile yazılan herhangi bir kelime birkaç şekilde okunabilmektedir.
Latin harfleri de ondan farklı değil.
—
Anlamı bilinmeyen bazı özel isimlerin okunması imkansızdır.
anlamını bilmedikçe okumak ne işe yarar?
—
Büyük harflerin bulunmaması sebebiyle özel isimleri diğerlerinden ayırdedetmek çok zordur.
Hızlı yazma ve okuma uzmanları arap alfabesinin latine göre daha avantajlı olduğunu söylüyor.
—
Arapça - Farsça terkipler yüzünden Türk dili iyice anlaşılmaz hale gelmiştir. Arap harfleri, matbaa ve basımda büyük problemler çıkarmaktadır. Diğer milletler 30 - 40 harf ile istedikleri kitabı basabildikleri halde, Arap nesh harfleri ile bir kitap basmak için 2 - 3 kat fazla harf şekline ihtiyaç duyulmaktadır.
harf sayısı aşağı yukarı aynı..
nasıl 2-3 kat harf şekline ihtiyaç duyuluyor????
—
Avrupalılarda bu sorunlar olmadığı için, 6 - 7 yaşındaki çocuklar, erkek, kadın, uşak ve amelelere kadar okuyup yazma öğrenebilmekte;
benim 5 yaşındaki çocuğum 3 ayda öğrendi…
“…Bizim çocuklar 5 - 6 yaşında mahalle mektebine verilip, iki üç senede bir Hatm indirdikleri ve birkaç sene Tecvid ile bu Hatm’ler tekrar olunduğu -halde- gazete verilse okuyamazlar. ”
Gazeteler matbu harfli olduğundan en kolay okunacak materyallerdir..Nasıl oluyor bu?
—
İki satır bir tezkire kaleme almak nerede!.. Yazılmış tezkireyi bile çıkaramazlar. Çocuklar da bir tarafa.. Onları okutan hoca efendilerin içinde gazete ve tezkire okur ve birkaç satır mektup ve tezkire yazabilir % 5 nefere çıkmaz; halbuki Ermeni ve Rum ve Yahudi etfali (çocukları) mahalle mektebine girdikten altı ay sonra kendi lisanınca gazete ve mektup okumağa ve bir sene sonra kendisi mektup yazmağa başlarlar. İkinci sene, Mukaddimat-ı Hisabiye’den (ilk matematikten) ve üçüncüde Coğrafya’dan elzem olan ufak tefek şeyleri öğrenirler. İmdi bizim çocukların fıtrat ve fetanetce bir eksiklikleri mi vardır ki, onlar gibi tahsil-i fevaid edemiyorlar? (öğrenimden yarar göremiyorlar?). Hayır, çocuklarda hiçbir kabahat yoktur, yolsuzluk bilcümle usul-i tahsilindir (öğrenim tarzınındır).”
Son cümle de doğruyu söylemiş.
Problem alfabeden değil öğrenim tarzından kaynaklanıyor.
Bende latin alfabesine karşı değilim ancak geçmişle bağın koparılmasına karşıyım.
Çünkü geçmişiyle bağını koparan soru soramaz.
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 27, 2007 | Reply
bir ek daha
Alıntıladığınız Osmanlı Sefirinin kelimeleri de açıkça eğitim sistemini eleştiriyor. Alfabeyle nasıl ilintilebiliyorsunuz hayret ettim. Ve Osmanlı’dan değil, İran’dan bahsediyor tabi.
iran elçisi melkum han, Namık Kemal’la açıkça ‘latin afabesinin’ kullanılması açısından tartışmaya girmiş, yani eleştirdiği ‘eğitim sistemi’nin yazdığınız yönü değil. (melkum han iran türkü mü bir bilgi göremedim ama latin alfabesini destekledigi belli) Latin harflere geçisin önce Azerbeycan’da uygulanması ile aynı dönemler.
Namık Kemal’de eğitim sorununu ’sosyoekonomik’alarak almamış
sadece, alfabede ciddi sorunlar oldugunu ve bunun için revizyonlara gidilmesini dile getirmiş ama Latin harflerine geçişi desteklememis.
Yazan:T.Suat Demren Tarih: Kas 27, 2007 | Reply
Yani Snowquen “Kemalistler kültürün ırzına geçtiler ve geçmişle alaka bıçak gibi kesildi, oysa bambaşka bir yol izlenebilir ve hem latin harflerine geçilir hem de eski alfabe kaldırılmadan devam edilebilirdi, böylece de yüzyılların birikimi çöpe gitmez, elalem 800-900 yıllık metinleri okurken bizler de 50 yılllık metinleri okumaktan aciz ucube sürüleri olmaktan kurtulmuş olurduk” dememek için kıvırmış da kıvırmış, kıvırmış da kıvırmış ama işte gerçeklerin de kabak gibi meydanda olmak gibi kötü bir huyu var, n’aparsınız..
Neyse Snowqueen meşrebinin gereğini yapacak. Mantıksız da olsa savunacak, başka çaresi yok.
Snowqueen’e her seferinde yamulmayan yeni argümanları bulması için “biraz daha gayret, böyle olmuyor” deyip devam edeyim.
Bu “dil” devrimi için Cemil meriç şunları söylemiş:
Meriç yine “Mağaradakiler”de Cezmi Ertuğrul’un şu sözlerini alıntılıyor:
Üstad Cemil Meriç, dil devrimi savunucusu Suat Yakup Baydur’a verdiği cevapların devamında da şöyle diyor:
Mesele bu kadar basit, bu felaketi hoşgörmek, tev’il etmek için ıkınıp sıkınmaya luzum yok.
Blue çok güzel açıklamış, kimsenin modernleşmeye de latin alfabesine de karşı olduğu falan yok. Bundan yazıda da sözettim zaten..
Biz geçmişle bağın koparılmasından söz ediyoruz, bu kültürel bir soykırımdır ve dünyada eşi benzeri olmayan bir şekilde kendi içimizden yetişen insanlar tarafından yapılmıştır..
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 28, 2007 | Reply
@Suat Demren
Kemalistlerin Osmanlı kültürüne yaptıkları ‘kıyım’a ek olarak Osmanlı’nın kültür miraslarına karşı yaptığı kıyımı ekleyince(e tarih bu ağzı torba değil ki büzesin)
bu felaketi hoşgörmek, tev’il etmek için ıkınıp sıkınanlar kim acaba?
p.s Kabe’deki putları yıkarken hangi redd-i miras bıçağını kullandınız diyeceğim ayıp olacak, susuyorum o yüzden…
kiliseye bu soru defalarca soruldu ama siz henüz o kıvama gelmemişsiniz.
Yazan:blue Tarih: Kas 28, 2007 | Reply
Snowqueen hanım,
Size örnek verdim. 1841′de İngiltere’de de okur yazarlık %30′larda. Hangi dilde yazıyorlar? Latince. Hangi dilde okuyorlar? Latince. Peki bu oranı nasıl arttırıyorlar? Devlet, okul açıyor. Demek ki neymiş? Okur yazarlık oranının alfabeyle bir ilgisi yokmuş. Ben Arapça dersi de aldım, Osmanlıcayı da bilirim. Arapça dili deseniz, hakikaten kazık bir dil, çok exception’ı olan bir grameri var, özellikle Türkçenin cümle yapısına hiç uymuyor, İngilizceyle aynı cümle kuruluşu var. Ama Osmanlı’ca okumak ve yazmak dünyanın en kolay işi. Alfabenin 28 harfini öğrendiniz mi, iş bitiyor. Bu yüzden sizin bu konudaki ikna gayretiniz bana çok saçma geliyor. Bir çocuğun babasına bisiklete binmenin ne kadar zor ve maharet isteyen bir iş olduğunu anlatmasına benziyor. Ama bütün çocuklar bisiklet kullanmayı öğrenebiliyor. Anlatabiliyor muyum? Yani onları skater’a yönlendirmeniz gerekmiyor, bisikleti de pekala becerebilirler. “Bisiklet zordu, bu yüzden skater’a geçtik” argümanı yanlış yani :)
Boldla yazılan ifadeyi kabul ediyor musunuz? Bunu kabul ediyorsanız zaten okur-yazarlıkla alfabe ilişkisinin olmadığına da ikna olmuş olmanız gerekiyor. Bu halde %3-%5′i tartışmak da anlamsızlaşıyor.
Bunu kötü bir şeymiş gibi söylüyorsunuz. Sizce puta tapmak kötü müdür? Neden?
Valla ben neden bu konuda bir fetva merakı içinde olduğunuzu anlamış değilim. Siz Hititlerin kültürlerini beğenmiyor musunuz? Her vesileyle övüyorsunuz. Puta, ateşe tapmak neden size yanlış geliyor anlayamıyorum.
Çok ilginç bir tarif. Şapka takmıyorum, tango bilmiyorum (iyi samba yaparım ama o da köle dansı), çatal hangi tarafta bıçak hangi tarafta tutulur ondan da pek emin değilim. Modern olma şansını kaybetmiş mi oluyorum şimdi? Peki rol modelim kim olmalı? Hıncal Uluç mu? Siz modernizmin ne olduğunu bence tekrar gözden geçirin derim.
So what? Ekmeğin israfını önlüyorsa bu güzel bir şey değil midir? Benim din anlayışım açısından bir sorun teşkil etmiyor. Pagan bereket kültlerini sevdim, bence bütün dünya bu kültleri uygulamalı.
Yani Arap harflerinin zorluğu konusundaki sözleri siz de efsane olarak nitelendiriyorsunuz. O zaman 3 gündür neyi tartışıyoruz snowqueen hanım? İnsana bu kadar eziyet edilmez ki canım !
Doğru bir tespit, ama işin komik tarafı şu: Latince de bükümlü bir dil. :))
Sizin verdiğiniz alıntıdan adam kendi memleketinden bahsediyordu. Namık Kemal’le bizim dilimiz konusunda tartışmaya girmişse de halt etmiş. Bir sefirin bulunduğu ülkenin dili konusunda tartışmaya girmesi pek hoş bir durum değil.
“Maarifçe birinci dereceye vasıl olan İngiltere ve Amerika halkının lisan-ı müşterekinde dahi kıraat hemen Türkçe derecesinde müşkil iken, halkın takriben onda dokuzu yazardır.onlarda hiç tesisi olmayan bir hal bizde neden tahsile mani-i mutlak tutulsun.” (Tasvir-i Efkar, 10 Temmuz 1866)
Yani yazarlıkla lisanın bir ilgisi yok diyor Namık Kemal. Yani neyle ilgisi var? Başka şeylerle? Yani sosyo-ekonomik durumla.
Yazan:TT Tarih: Kas 28, 2007 | Reply
Suat Bey Cemil Meriçten iktibasla yapılan bir “dil devrimi” nden bahsetmiş…
Ben buna katılmıyorum.
Türkiye’de dil devrimi olmadı.Olan sadece alfabe devrimidir.
Dil üzerinde bazı gayretkeşlikler olmuşsa da aslında dil,kendi doğal süreci içinde değişikliklere uğramıştır.Bu durum tüm dillerde olduğu için de olağanüstü bir şey değildir.
Osmanlı devletinde halkın kullandığı dil ile bu gün kullandığımız dil arasında pek bir fark yok.
İsteyen yüzyılın başındaki gazetelere yada romanlara mesela R.Nuri romanlarına bakabilir.
Anlamadığımızı söylediğimiz osmanlıca ise ilim dili olarak kullanılan arapça farsça ağırlıklı osmanlıcadır.Mesela resmi yazışmalar, yada Nutuk’un dili ağırdır.Gençliğe hitabe yada İstiklal marşındaki bazı kelimeleri de bilmeyebiliriz.Ancak sıradan halkın konuştuğu dil bu dil değildi bu günkü gibi sadeydi…
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 28, 2007 | Reply
@blue
Ama bilin ki, o dönemde Arap alfabesinin zorluğu hakkında çıkarılan efsanelerin bir çoğu haksızdır.
buna katılmıyorum ya da emin değilim diyelim. Türkçe ile Arapça’nın uyuşamadığı tezleri pek yabana atılır gelmiyor, Türkçe zaten Arapça yazı karakterlerine geç geçti, çin veya yunan yazı karakterleri gibi kendiliğinden gelişmedi islama geçişle ‘dışarıdan’alındı. Aynı şekilde Orta Asya ülkelerinde de Arapça yazı karakterleriyle mayanın tutmadığı öne sürülmüş.
O örneği, “sizin fikrinize yakın bir tesbit olsa da okuryazarlık yüzdeki konusunda benim %7′mi bile asagi çekmiş” manasında verdim.
—————————-
Putataparlık kötü müdür?
burada putataparlıkla paganizm arasına (ne kadar aynı gibi gözükseler de) bir çizgi çekmek gerekiyor. putperestlik dediğimiz ‘idollere tapınma’ semavi dinlerde de var, inkarla yok olmuyor.
(bence idollere bağlılık aşılmalı, sonra kemalizm din midir atatürk nasıl oldu da putlaştı diye yakınıyorsunuz)
halbuki islam dininin takdir ettiğim özelliği hristiyanlığın tersi olarak
idol tapımına karşı koymasıydı. neden resim yasaktır islamda?
tanrının neden cinsiyeti yoktur? antropomorf bir tanrı oluşturmamakı için. Ama günümüzde müslümanlar bu algıdan çok uzak bence.
Semavi dinler paganizmin felsefesini, onun doğa-tanrı anlayışını,
eril ve dişil arasındaki uyumunu öldürdü, putataparlığı aynen muhafaza etti. bu bakımdan bir yunanın, hurrinin, hititin putataparlığını hatta bir neo-paganı bir hristiyana hatta Allah kolyeli müslümana tercih ederim.
———————–
Modern olma şansını kaybedin ne fark eder?
çoktan postmodernizme geçtik. modernizmin ‘ya hep ya hiç’ ciliğine karşı ‘hem o hem bu’ keyfiyetini yaşıyoruz.
————————————-
Pagan bereket kültlerini sevdim, bence bütün dünya bu kültleri uygulamalı.
o kültler uygulansaydı zaten ne küresel ısınma kalırdı ne doğa katliamları.
—————————————————
Yani Arap harflerinin zorluğu konusundaki sözleri siz de efsane olarak nitelendiriyorsunuz.
hayır alıntıladığım yazı ‘efsanenin ötesinde geliyor’ dedim.
—————————————————–
Namık Kemal ve Sefir tartışmasına gelirsek, sefirin Latin alfabesini desteklediğini Namık Kemal’in bu fikri benimsemediğini biliyoruz.
pek açıklayıcı bir kaynak yok, belki de kendi ülkesinde latin harflere geçilmesini savunuyordu? (azeri örneğinde olduğu gibi)
Namık Kemal, latin alfabesini desteklemese de Arap alfabesinde bir ıslaha, revizyona gidilmesini öne sürmüş. Türçe ve Arapça harf karakterleri mükemmel bir uyum sağlasaydı sanırım bu fikir ortaya atılmazdı.
Osmanlı’da durum sosyo-ekonomiktse Orta Asya Türki cumhuriyetlerin de Arapça yazı karakteriyle pek hoş vakit
geçirdikleri söylenemez.
Dediğim gibi dil uzmanı değilim o yüzden bu konuda çok ‘kesin’ birsey söylemekten öte kendi fikrimi ve okuduklarımı dile getiriyorum.
Yazan:snowqueen Tarih: Kas 28, 2007 | Reply
ek olarak ‘islam’ın putlarıyla’ ilgili bir anımı anlatmak istiyorum.
tasavvufa gönül vermiş rahmetli büyükbabam gittiğimiz bir misafir evinde bolca para harcanarak döşenmiş salonun bir köşesinde bulunan
altın varaklı çerçeve içindeki altın yaldızlı Allah yazısını görünce
yüzünü buruşturmuştu, sonra bana o çerçeveyi gösterip
‘Allah’ın sonsuzluğunu böyle bir çerçevenin içine hapsetmek bence en büyük yanlıştır’ dedi. ilk gençlik aklımla neden bahsettiğini anlayamamıştım.
Yazan:fizikci Tarih: Kas 28, 2007 | Reply
TT Bey,
CHP döneminde dil üzerinde çok ciddi tahribat yapıldı. Basit bir gayretkeşlik değildi bu. Yeni kelimeler uyduruldu, medya, öğretmenler ve devlet kurumları aracılığıyla bu kelimeler halkımıza dayatıldı. Yeni kelimeleri kullanmak çağdaşlık, eski kelimeleri kullanmak yobazlık sayıldı. Bunun en bariz örneği CHP’nin parti programıdır. Aşağıdaki metin CHP’nin 1935 yılı parti programından:
Bu saçma kelimeleri kimse benimsemedi tabi. Ama bu arada pek çok güzelim kelime kayboldu, yerine ruhsuz, duygusuz kelimeler geldi.
Hadise olay oldu, vetire süreç, fert birey, ihtimal olasılık oldu. Muşahhas somut, mücerret soyut, istikbal gelecek, ati/mazi geçmiş, istiklal bağımsızlık, hürriyet özgürlük oldu. Adi olağan, fevkalade olağanüstü oldu. O kadar çok örnek var ki. Hangi birini söylesem.
Bundan 4-5 yıl kadar önce küçük bir CRM yazılımı geliştirmiştim. Bu tür yazılımlarda müşterilerinizi, firmalarını, çalışanlarını kaydeder, onlarla iletişiminizi takip edersiniz. Bu kavramlar için İngilizce’de customer, company, contact kelimeleri kullanılıyor. Customer: müşteri, company: şirket, peki contact’ın karşılığı nedir? Ben “muhatap” kelimesini tercih etmiştim. Yazılımı kendisine gösterdiğimiz bir müşteri “muhatap nedir ya, niye tarihin karanlıklarından kelimeler çıkarıyorsunuz” falan gibi birşeyler söyledi. “Sizce ne kullanalım” diye sordum, “kişi deyiin” dedi. “Ama kişi kelimesi contact’ı karşılamaz ki, iletişim halinde olduğunuzu, görüştüğünüz bir kişi olduğunu ifade eden bir kelimeye ihtiyaç var orda” dedim. “O zaman ilgili kişi deyin” dedi. “Niye iki kelimeden oluşan bir ifadeyi tercih edeyim ki, muhatap bunu karşılıyor işte” gibi bişeyler dediğimi hatırlıyorum. Satamadık tabi programı, müşteriyle zıtlaşılır mı hiç.
Yazan:TT Tarih: Kas 28, 2007 | Reply
fizikçi bey
Bir dönem yoğun olarak eğitim,yazarlar ve medya eliyle dili değiştirmek için bilinçli bir gayret olduğunu tabii ki kabul ediyorum .
Fakat dildeki değiştirmeler diğer devrimler gibi değil.
Dili ve kelimeleri kullanma gönüllü işleyen bir süreç olduğu için, halk kendisine sunulan kelimelerden beğendiğini alarak kullanıyor.. beğenmezse bir çok dayatılan saçma,komik kelime gibi bünyeden atarak reddediyor.Bir çok kelime kendiliğinden türüyor.
Alfabe değişikliği nedeniyle bir çok kişi sanki sanki Osmanlı halkının farklı bir dil kullandığını zannediyor.Bunun böyle olmadığını azıcık osmanlı alfabesini söken hemen anlıyor.
Bu algıda yıllarca okullarda osmanlı dilinin ağdalı ve farklı bir dil olduğu propagandasının yapılması,ortaya konan resmi metinler,türk sanat müziği ve liselerde okutulan divan edebiyatı gibi derslerin etkisi büyük..
Örnek verdiğiniz kelimeler sıkça kullanılmıyor ama bu normal bir süreç bence, kullandığınız bazı kelimelerin 18 yaşın altındakiler tarafından anlaşılmaması sizin de başınıza gelmiyor mu?
Yazan:blue Tarih: Kas 28, 2007 | Reply
TT,
Ben, dilinin en sade olduğu söylenen Yunus Emre’nin divanını okuyorum bu ara. Vallahi birçok yerini anlamıyorum. Mesela;
Yunus yoldan azuban, yüksek yerde durmasın
Sinle sırat görmeye, sevdiği didar ise
ne demektir?
Ya da,
Bir kimsenin devletine, ta’nediben biz gülmeyiz
Ne munkiriz alimlere, ne tersanın Hacındayız
daki kelimeler neden belleğimizden uçmuştur?
Valla Reşat Nuri’nin romanlarını da bir check edin, sadeleştirilmiş olabilir. Ben, cumhuriyet döneminde yazılmış bir kaç roman okumaya kalkıştım, ilallah dedim bıraktım.
Yazan:TT Tarih: Kas 28, 2007 | Reply
Blue Valla Reşat Nuri’nin romanlarını da bir check edin, sadeleştirilmiş olabilir. Ben, cumhuriyet döneminde yazılmış bir kaç roman okumaya kalkıştım, ilallah dedim bıraktım.
sn.blue
Reşat Nuri romanlarını orjinal baskısılarıyla yani harf devriminden önceki matbu basımıyla check ettim..Yani bir çoğunu Damga,Akşam güneşi,Bir kadın düşmanı…vs eski yazıyla orjinalinden okuduğum için biliyorum…
Oradaki dilin şu andaki konuştuğumuz dilden pek bir farkı yok…Halkın konuştuğu dille yazılmış …
Mesela Ömer Seyfettin böyle değildir..
Bazı hikayelerinin sadeleştirilmeye ihtiyacı vardır…Hüseyin Rahmmi sadedir..vs
Yazarın tecihiyle alakalı bir şey yani…
Bir örnek metin:
Tek atlı uzun arabasının pufla ipek şiltesine uzanmış, kuş tüyünden iri pembe yastıklara dayanmış, gözleri açık uyur gibi duran Ma’sume Hanım yoldan yayan geçenleri hiç görmüyordu. hiçbir rüzgar kımıldatmıyordu. Bugün Hızır İlyas’tı…
http://www.belagat.com/ornekler.htm
Yazan:melis Tarih: Nis 15, 2008 | Reply
ben niçin bügün kullandıgımız alfabe seçilmiş onu arıyorum
Yazan:melis Tarih: May 1, 2008 | Reply
ben neden sewçildigini arıyorum ama güzel işme yarar teşkür.