‘Başörtüsü yasağı’ üzerine..
By T.Suat Demren on Eyl 23, 2007 in Kategorilenmemiş
“Eğer yolunuz birgün bir üniversiteye düşerse, saçlarını taramayı becerememiş bir kızla karşılaşırsanız, konuşurken saçlarını savurmuyorsa, sıkı sıkıya tokalarla yapıştırmışsa saçlarını, uyumsuz kıyafetler varsa üzerinde, yakıştıramamışsa giydiklerini, güzelliğinden utanıyorsa mesela, yaz sıcağında boğazlı bir kazak giymişse, bir pardesü giyip yün şapka takıyorsa, ellerini sürekli başına götürüyorsa, saçlarını tıkıştırıyorsa şapkasından içeri, ürkekse, bir başınaysa, bilin ki o kız başörtülü bir kızdır. Bilin ki bir kez daha kaybetmişizdir.”
Bu satırlar Dücane Cündioğlu’nun “Philo Sophia Loren” adlı kitabından. Cündioğlu bu satırları bir yerden not ettiğini ama yazarını hatırlamadığını söylüyor..
Zaten satırların yazarı önemli değil, önemli olan acılığı ve sahiciliği..
Bu ülkede üniversitelerde yıllardır amansız bir başörtüsü yasağı uygulanıyor. Bu yasak yüzünden pekçok başörtülü kardeşimiz mağdur olmuş, eğitim hakları ellerinden alınmış durumda.
Ben hukukçu değilim ama şimdiye kadar konu hakkında okuduklarımdan hareketle yasağın kökenine ve çözüm yoluna dair birşeyler söylemek istiyorum.
Sorunun kökeni nereye dayanıyor?
1988 yılında üniversitelerde başörtüsü yasağı tekraren uygulanmaya çalışılınca dönemin ANAP iktidarı Yükseköğretim Yasası’na “Dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir.” şeklinde bir madde ekliyor. Laik olduğu iddia edilen bir devlette yasalara ” Din inanç sebebiyle” şerhli bir madde eklemeye çalışmak hangi cingöz ANAP’lının fikriydi bilmiyorum, çünkü bu maddenin “laiklik” ilkesine dayandırılarak iptal edileceğini görmek için müneccim olmaya gerek yok.
Dönemin Cumhurbaşkanı Evren maddeyi Anayasa Mahkemesi’ne götürüyor ve haliyle mahkeme de maddeyi iptal ediyor. Ama iptal ederken öyle bir gerekçe yazıyor ki bu gerekçe katı bir laik(çi)lik yorumuna dönüşüyor ve şu ana kadar da bu yasağın gerekçesi olarak gösteriliyor.
Bunun üzerine 1991′de ANAP bu kez aynı yasaya EK-17. maddeyi ekliyor. Madde şöyle:
Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.
Bu kez mahkemeye gitme sırası SHP’de. SHP yasanın iptali için mahkemeye başvuruyor, mahkeme bu kez “dini inanç” terimi geçmediği için -çok doğru olarak- yasayı iptal edemiyor ama gerekçesinde önceki karara da atıfta bulunarak maddenin başörtüsünü serbest bırakmadığını, çünkü başörtüsünün “laiklik karşıtı” bir giysi olduğunu, o yüzden zaten yasak olduğunu belirtiyor.
İşin ilginç yanı ise şu. Aralarında Sezer’in de bulunduğu, iptal yönünde oy kullanan üç üye, gerekçelerinde maddenin iptal edilmemesi halinde üniversitelerde başörtüsünün serbest kalacağını savunuyor.
Sonuç olarak “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.” maddesi yerinde kalıyor (halen de yerinde) ama mahkemenin gerekçesi -yani yorumu- bağlayıcı olarak son derece hukuksuz bir biçimde yasağa meşruluk kazandırmak için kullanılıyor.
Niçin hukuksuz? Çünkü Anayasa Mahkemesi kanunkoyucu olarak davranamaz. Anayasa Mahkmesi’nin görevi kanunların anayasaya ve kanunlaşma şekli açısından TBMM içtüzüğüne uygunluğunu denetlemekten ibaret. Dolayısı ile iptal etmediği bir madde ortada iken bu maddeye aykırı olarak, gerekçe/yorum ile bir “hüküm koyma” yetkisi de yok.
Bu konuda Anayasa hukukçusu Prof. Mustafa Erdoğan şöyle diyor:
Anayasa Mahkemesi’nin -esasen bütün mahkemelerın- kararlarında bağlayıcı olan sadece hüküm fıkrasıdır. Gerekçeden yararlanılabilir, ama onun uygulanması diye bir şey hukuken söz konusu olamaz. Bu duruma göre, mahkeme iptali istenen serbestlik normunun iptali talebini reddetmiş olduğundan, YÖK’ün Ek 17. maddesi hâlâ yürürlüktedir.
Sonuç olarak bu görmezden geliniyor ve bürokrasi, bir kanuna dayanmayan ve yürürlükteki kanuna da aykırı olan yasağı, yıllardır zorbaca, hukuksuz ve acımasız bir şekilde uyguluyor.
Yasağın evveliyatı böyle.
Sorun nasıl hallolur?
Dört çözüm yolundan sözedilebilir.
Bir
En kesin çözüm yolu aslında Erdoğan’ın “kurumsal mutabakat” sözüyle sık sık bahsettiği zeminde olabilir. Yani sivil ve askeri bürokrasinin yasağın kalkmasına “tamam” demesinde. Hemen şu anda herhangi bir yasal düzenlemeye gerek olmadan bu yasak kalkabilir, çünkü hukuken dayanağı yok.
İroniye bakın ki hukuken bir yasak olmamasına rağmen, en temel insan haklarından olan “eğitim” hakkı ihlalinin ortadan kaldırılması için “aşkın” mutabakat zeminleri arıyoruz. Bu durum “Hukuk Devleti” olma iddiasındaki bir devlet için utanç vesikasıdır.
Bürokratik vesayetin böyle bir mutabakat zeminine yanaşmayacakları ortada olduğuna göre bu şıkkı hemen çöpe gönderebiliriz. (Yanaşacak olsalar zaten bu yasak çoktan kaldırılmış olurdu.)
İki
Bugünlerde bildiğiniz gibi “sivil anayasa” tartışmaları yapılıyor. AKP bu yasağı ortadan kaldırmak için anayasaya bir madde koymayı planlıyor. İki alternatifi olan madde şöyle:
1. Kılık ve kıyafetinden dolayı hiç kimse yükseköğrenim hakkından mahrum bırakılamaz.
2. Yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.
Öncelikle şunu söyleyeyim. İnsan hakları temelli bir anayasada kılık kıyafet ile ilgili bir hükmün bulunması ilkellik göstergesidir. Ama maalesef mevcut durumda kanunsuz biçimde “yasak uygulamak” gibi daha derin bir ilkellik olduğu için icra makamı adeta buna mecbur ediliyor.
AKP’nin, -ANAP’ın yaptığı gibi- YÖK yasasına değil de direk anayasaya böyle bir maddeyi koymaya çalışması sebepsiz değil. Çünkü bilindiği gibi Anayasa Mahkemesi kanunların “anayasa”ya uygunluğunu denetleyebilir. Dolayısı ile “direk” anayasa maddelerini şekil-usul dışında denetleyemiyor.
Zaten Rektörler Komitesi’nin, taslakta yeralan ve başörtüsüne özgürlük içerek maddelere yönelik yaptıkları açıklamaya/tepkiye dikkat edilecek olursa, direk AİHM’e başşvurmaktan sözetmeleri iç hukuk yolunun kapalı olmasından kaynaklanıyor.
Peki bu gerçekten çözüm olabilir mi? Buna katılmayanlar var. Mesela İsmet Berkan ” Şimdi bana göre, Anayasa metnine ne yazarsanız yazın, Anayasa’dan laiklik ilkesini çıkarmadığınız sürece, ki herhalde çıkarmayacaksınız, türbanı serbest bırakmak çok zor.” diyor.
Buna katılmak mümkün değil, çünkü bu kabul edildiğinde Anayasa Mahkemesi’nin kanunkoyucu olduğu da kabul edilmiş ve dolayısı ile şimdiye kadar uygulanan yasak hukuken meşrulaştırılmış olur. Oysa zaten Anayasa Mahkemesi’nin kanunkoyucu gibi davranması anayasaya aykırı bir durum.
Ama “burası absürdüstan, yıllardır hukuksuz bir biçimde yasak uygulanıyor, bundan sonra hukuksuzluğun devamını ne engelleyebilir?” diye sorulursa -ki haksız da sayılmaz bunu soranlar- cevap vermek oldukça güç.
Böyle bir değişikliğe rağmen bu yasak uygulanmaya devam edilebilir mi? Bunu bugünden öngörmek zor ama Türkiye eğer bir Hukuk Devleti ise devam etmesi imkansız hale gelecektir.
Üç
Üçüncü çözüm yolu olarak da yine “sivil anayasa” bağlamında bazı yeni düzenlemeler gösteriliyor.
Şu anda zaten EK - 17. Madde yürürlükte mevcut, yani kanunen bir yasak sözkonusu değil. O halde iş “uygulayıcı”larda bitiyor, yani YÖK’te/rektörlerde. İşte yeni anayasada yapılacak YÖK ile ilgili düzenlemelerle hiç anayasaya kılık kıyafet ile ilgili bir madde koymaya gerek kalmadan, yasağın uygulanmasının önüne geçilebileceği ileri sürülüyor. (Mesela Kürşat Bumin)
Bunun nasıl olabileceğine dair teknik bilgim yok. Ayrıca, “Türk Rektörler Komitesi” gibi ne anayasada ne de YÖK kanununda dayanağı bulunmayan bir komite icat edip sağa sola efelenen bir oligarşik yapılanmadan sözediyoruz. Dolayısı ile YÖK’ün tamamen ortadan kaldırılması durumunda bile mevcut zihniyete sahip rektörlerin spontone bir biçimde bir araya gelip hörgüçlerinden kurul ihdas ederek yasağı devam ettirmeyeceklerini kim garanti edebilir?
Dolayısı ile bu çözüm yolu pek gerçekçi gelmiyor bana.
Dört
Son çözüm yolu da aslen “bürokratik vesayetin tasfiyesi” zemininden çıkıyor. Fakat bu, zamana yayılan bir değişimle gerçekleşebilecek birşey.
Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecini düşünün. Çankaya niçin “kale” olarak görülüyordu? Çünkü cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi üyeleri ve rektörler de dahil bürokrasinin hemen tamamını zaman içinde değiştirme imkanına sahip de ondan.
Mesela zaman içinde boşalan mahkeme üyeleri yerine atanacak yeni isimler önlerine gelen olası bir üniversitede başörtüsü yasağı bağlamlı bir dosyada, 1989 ve 1991′deki eski ictihadları nakzederek yeni bir içtihadla yasağın temelsizliğini vurgulayabilir. Bu olduğunda -aslen zaten yasal olmamakla birlikte- mahkemenin “kanunkoyucu” olarak davrandığı/davranabileceği kabul edilmiş olsa bile yasağın hiçbir gerekçesi kalmamış olacaktır.
Yahut üniversite rektörlerinin zaman için görev süreleri doldukça değiştiğini demokrat ve özgürlükçü zihniyete sahip rektörlerin atandığını düşünelim. Hiçbir yeni düzenleme yapılmasa bile uygulama alanında zaten yasal dayanağı olmayan bir yasağı ortadan kaldırmak zor olmayacktır. (Halen bazı üniversitelerde rektörlerin inisiyatifine göre yasağın uygulanma dereceleri olduğunu unutmayalım.)
Sonuç
Şu bir gerçek, bu yasak bir gün kalkacak. Ama ne zaman?
Saydığım çözüm yollarından en mantıklısı hangisi? Hangisi uygulanırsa bu en temel insan haklarından birisinin gaspı anlamına gelen bu hukuksuz zorbalık “en kısa zamanda” ve “kesin” olarak ortadan kaldırılabilir?
Yukarıda da söylediğim gibi birinci yöntemi (kurumsal mutabakat) tamamen devre dışı bırakalım. Çünkü böyle bir mutabak için bürokrasideki epeyce bir insana beyin nakli yaptırmak gerek ki tıp henüz o kadar ilerlemedi.
İkinci yöntem, yani yeni anayasaya bir madde eklemek suretiyle yasağı imkansızlaştırmak değindiğim gibi bir ilkellik olsa da bir başka ilkelliği ortadan kaldırma amaçlı ve hakkaniyet gereği olduğu için tolere edilebilir birşey.
Fakat bu, çok çok iyi düşünülmeli, AİHM kararları ve gerekçeleri de gözönüne alınmalı. Çünkü olası bir “geri tepme” (nasıl olabileceğini bilmiyorum) bu konunun çözümünü onyıllarca ileriye atabilir. (ANAP 89 girişimini hatırlayalım.)
Biliyorsunuz fincancı katırları ürkmek için bahane arıyor. Zaten şimdiden koca taslakta en çok tartışılan madde üniversitelerde başörtüsüne serbestlik sağlayan madde. Bunun gündemi toz duman haline getirip aslî “sivil” değişikliği engelleme ihtimali her zaman var. Yani anayasada daha köklü (daha demokratik, insan hakları ve birey temelli) değişiklikler bu başörtüsü yasağı tartışmaları hengamesinde okkanın altına gidebilir ve Dimyat’a pirince gideceğiz derken evdeki bulgurdan da olabiliriz. Bu gibi köklü değişiklikler en temel insan haklarını içeriyor ve uzun vadede başörtüsü meselesini de dahil pekçok insan hakkını garanti altına alıyor.
Ben anayasada kılık kıyafet ile alakalı bir maddeden hoşlanmasam da eğer sorunu kesin olarak halledecekse bu yöntemin biran önce uygulamaya geçebilmesi için desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Üçüncü yöntemi (YÖK ile ilgili bazı düzenlemeler yaparak uygulama alanında yasağı kaldırmak) belki teknik bilgisizliğimden olacak, gerçekçi bulmadığı söylemiştim.
Son olarak dördüncü yola gelelim.
Aslında en köklü, en sancısız ve belki en gerçekçi yöntem bu. Bir zihniyet değişimi gerekiyor bürokraside; demokratlığa evrilmiş bir zihniyet değişikliği. Bu ise ancak mevcut bürokratik kadroların zaman içinde tasviyesi ile mümkün.
Türkiye değişiyor, 1980′den sonra geçirdiğimiz değişim inanılmaz boyutlarda. 20 yıl önce konuşulması hayal olan şeyler bugün açık açık tartışılıyor, bu, uzun soluklu bir mücadeledir; özgürlükler alanındaki iyiye gidiş geri döndürülemez. Ki mevcut çatışmanın sebebi de bu değişimin sancıları. Kontrollü bir gerginlik bu değişimi daha da sağlıklı ve kalıcı hale getirecektir. (Gerginliği istediğimden, hoş gördüğümden değil, madem bu var, kontrollü olmasını sağlayıp sağlıklı değişim kotaralım diyorum.)
Cumhurbaşkanı Gül’ün bürokrasideki atamalara yansıyacak “demokratik zihniyet” yaklaşımı kısa sürede değişimi getirecektir. Sivil Anayasa’nın getireceği iyileştirmeler de ilave edildiğinde önümüzdeki dönemde bu gibi tartışmaların komedi olarak görüleceği günleri görmemiz imkansız değil.
Ama dediğim gibi bu, zaman gerektiren bir şey. Halihazırda hakları gaspedilen insanlara “durun bekleyin, hallolacak” demek reel olarak mümkün olsa da vicdanları kanatttığı için kolayca tavsiye edilebilecek bir yöntem değil.
Bu zorbalığın bir şekilde, bir an önce bitmesi dileğiyle.
3 [?]









17 Yorum
Yazan:MY Tarih: Eyl 23, 2007 | Reply
yobaz laiklere sunu hatirlatmak yerinde olur : Israil’deki üniversitelerde müslümanlarin baslarini örtmeleri serbest.
Akli olan için bunda çok isaret var :(
Yazan:T.Suat Demren Tarih: Eyl 23, 2007 | Reply
Leyla İpekçi’den çok güzel bir yazı: (Meraklılara not, Leyla İpekçi’nin başı açıktır)
Türbandan korkanlara açık mektup
Siz her ne kadar tek cümlesini kesip manşetlerinizle ısıtmaya çalışsanız da Prof. Şerif Mardin, türbanın üniversite öğrencilerine serbest bırakılması gerektiğini söylüyor, başka profesörler de.
Evet, aynı inanca sahip erkekler rahatça okurken, türbanlı kızların siyasi simge denilerek kapılardan çevrilmesini, evlerine hapsedilmesini, meslek sahibi olamamasını alkışlamak mümkün değil. Evet, insan hakları ihlali söz konusu. Cinsiyet ayrımcılığı da cabası. Elbette hak ve adalet duygumuz da zedeleniyor. Toplumsal algının bütünlüğü adına türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasını savunuyoruz doğru. Ama hepsi bu kadar değil. Farklı boyutları var. Diyorsunuz ki: “Türban serbest bırakılırsa, türbanlılar Müslüman değil misiniz gerekçesiyle başı açıkları üniversiteye almayacak.” Böylesine kesin bir veri bu sizin için. İddia bile değil. İnfaz. İnsanın iç dünyasının, kalbinde olanın hükmünü vermek kimseye düşmezken, o insanın niyetini okumakla kalmayıp koskoca bir topluluğu bir genellemeye indirgiyorsunuz. Dünyaya hangi tanımlarla esir düştüğünüzü görmüyor musunuz? Tanımadığınız biri için yaptığınız her tanım öncelikle sizi kendi dünyanıza hapsediyor. Öte yandan “türban serbest olursa başı açıklara mahalle baskısı uygulanacak, yakında türbansız öğrenci kalmayabilir” derken, bizzat sizin bu hükmünüz ‘mahalle baskısı’ndan çok daha öte bir baskı oluşturmuyor mu? Tam da sivil bir anayasa hazırlandığı şu günlerde?
“Türban masum inanç gereği bir örtünme değil, siyasi simge” diyorsunuz. Bu yargı mesela, masum bir inançtan ne anladığınızı iyice ele veriyor doğrusu. Sizin için inanç yalnızca gizemli bir zevk unsuru, kişisel hazza yönelik bir tüketim metaı anlamına geliyor. Söyledikçe içeriğini yitirecek, genleriyle oynanmış, yıpratılmaya açık alelade bir kelime belki de sizin için. ‘Masum’ tanımıyla pekiştirmeksizin kullanamıyorsunuz inanç kelimesini. Bu da sizin inancınızdır, kimse bir şey diyemez. Ama söyleyin: Eylemle sınanmayan bir niyet gerçek olabilir mi? Ya sorumluluk almadan inanmak nasıl mümkün olabilir? Sevdiğiniz biri için kılınızı kıpırdatmadıktan sonra onu sevdiğinize nasıl inandırabilirsiniz kendisini? Türbanın, kendini geleneksel ve taşralı büyüklerinden ayıran kadınların örtünme biçimi olduğunu, sayılarının zaten bu kadar çok olduğunu, şimdilerde sizin yakınınıza geldikleri için daha ‘görünür’ olduklarını bir türlü anlamak istemiyorsunuz. Bu stili beğenir veya beğenmezsiniz ama kendi vehimlerinizden güçlü bir ’siyasi imge’ yaratabileceğinize niye bu kadar şartlanmışsınız? Şehir, tüketim, üstün zevkler, steril değerler, birtakım ’süslü’ erdemler salt sizin yaşam alanınıza mı ait olsun istiyorsunuz? Hayatı nimet ve külfetleriyle bir bütün olarak paylaşmaktan niye bu kadar korkuyorsunuz?
Saraybosna’ya, İsfahan’a, Halep’e, İskenderiye’ye, Şiraz’a, Şam’a, Beyrut’a, Amman’a bir bakın. İster daha doğuya, ister batıya, güneye gidin. İslam oralarda şehirlerden çekilmediği, taşraya hapsedilmediği için, alt sınıflara terk edilmediği için kadınların vücut dillerine türbanın nasıl yansıdığına tanık olun. Onların dünyayla ve kâinatla kurdukları ilişkiye, medeniyetle aralarındaki görünür ve görünmez bağlantılara eşlik edin. Örtüyle kadın arasında hışırdayan kadim ilişkinin metafizik boyutlarını sezmeye çalışın. Baktığınız her türbanlıda bir Taliban prototipi görme kararlılığıyla hangi kültürün farklılıklarına varabilirsiniz?
Örtünmenin nefsi yok eden değil, nefsi insanın kendi denetimine emanet eden özgürleştirici boyutunu anlamak için İslam’ın kalbinde yüreğinizin atması hiç gerekmez. Hak vermeniz de gerekmez elbette. Yalnızca bir merak, bir anlama çabası gerekiyor size. Çünkü insan bilmediği şeyden korkar. Bugün emperyal devletlerin en güçlü dayanaklarından biri olan ‘İslam korkusu’ siyasetlerinin tuzağına bu kadar rahat düşmezdiniz daha güçlü bilgi sahibi olsaydınız. Zamanın ruhuna dünyanın her tarafından asırlardır kendi metaforlarını taşıyan örtünme biçimlerini getirip Türkiye’ye mahsus bir siyasi simge tanımına sıkıştırmak ne kadar da küresel bir yanılgı?
Kamusal alan diye yaptığınız tutarsız tariflerin hiçbir yaşam pratiği olmadığı halde (sağlık kuruluşu veya sokaklar bir kamusal alan değilken yüksek eğitim kuruluşları veya Meclis olabiliyor), siyaset bilimine ait çoğulcu bir tanımı, sosyolojinin tüm imkânlarını inkâr ederek kendi dağarcığınıza uygun olarak yeniden ürettiniz. Kamusal alan bu ülkede bir avuç seçkincinin ‘özel mülkiyeti’ midir? Sadece size ait bir yaşam algısında, size benzedikleri oranda var olma hakkı tanıdığınız insanlardan daha ne kadar soyutlanacaksınız? Sizin gibi olanlar mı siyaset yapmaya, okuyup ‘adam’ olmaya layıktır? Öteki ile kamusal alanda beraber olmayacaksanız nerede olacaksınız ki?
“Türbanlılar gelip başı açıkları da kapatacak” diyorsunuz. Mesela bunu nasıl yapacaklar hiç düşündünüz mü? Bir totaliter devlet kurmaksızın, ellerine silah almaksızın, teker teker türbanlılar bunu nasıl yapacaklar? Bir zamanlar sizin onları açmak için kurduğunuz ikna odalarına sizi soksalar inandırıcı olur muydu? Bazı türbanlı öğrenciler bir araya gelip çete mi kuracaklar, organize suç örgütü mü oluşturacaklar sizi zorla kapatmak için? Anayasa maddelerini bir bir çiğnerken de yargı mercii müdahale etmeyecek mi onlara? Bu ülkede askerî darbe olasılığı, türbanlıların başı açıkları zorla kapatmasından daha mı düşüktür, daha mı yüksek?
Türbanlıların bireysel baskı uygulayarak açıkları örteceğinden korkmak, İslam’a ait en basit terminolojiden bihaber olmaktır. Öte yandan bu nasıl bir niyet okumadır ki? Eğer peşin hüküm ve önyargılar bir insanın gelecekte nasıl davranacağına dair yeterli bir veri oluştursaydı, birbirimizi tanımak, anlamaya çalışmak, ilgi duymak, ilişki kurmak gibi insani yaklaşımlara gerek kalmazdı. Peşin hüküm kaskatı bir yumaktır ve insanı tek bir zaman kipinde taşlaştırır. Onun iradesini, kaderini, arzularını, değişim ve dönüşümlerini, hayallerini elinden alır. Onu kaba bir genellemeye indirger. Kaba genellemeler kısa yoldan bizi her zaman haklı olmaya, hakkı hep kendimize atfetmeye götürür. Haksızlığı ise hep öteki’ne mal ederiz. Bunun adı her dilde faşizmdir. Hakkı salt güçlü olana atfetmek, adalet duygunuzu zedelemiyor mu?
“Başörtüsü ninelerimizden beri takılıyor kimse de karışmıyordu, hiçbir sorun da olmuyordu” diyorsunuz. İstiyorsunuz ki, moda diye bir kavram sadece sizin giyinme biçiminizi değiştirsin, yalnızca sizin için etek boyları, pantolon paçaları genişlesin, darlaşsın, ama başkaları seksen yıl öncesinin giyinme biçimiyle kendini ifade etmeye çalışsın. Bu mudur hak? İhtiyarlardan daha iyi bildiğiniz şeyler sizin icatlarınızdır. Ruhu siz icat etmediniz. Ne de bu dünyayı. Suyu, toprağı, ateşi burada buldunuz yalnızca. Unutuyorsunuz. Hep ‘dogma dünya’ olsun istiyorsunuz. Kendi yarattığınız putlara taptığınız, kendi vehimlerinizi çoğalttığınız, salt kendi doğrularınızı ‘evrensel değer’ diye kutsamaya kalktığınız o dogma dünyada başkalarının ruhuna neden acaba sığdıramıyorsunuz takma kanatlarınızı? Haykırıyorsunuz şimdi. Etek boylarında, göğüs dekoltelerinde sizin ölçütlerinize endeksli mutlak bir uzlaşı sağlansın istiyorsunuz. Cumhuriyetin en temel kazanımları sizin algınızda tektip bir kadın görüntüsüne hapsolsun. Hep böyle kalsın. Bunun için mi kazandık Kurtuluş Savaşı’nı tesettürlülerle, hocalarla, imamlarla hep beraber? Ve şimdi sizin zihin ve kalplerimizde keskin bir bıçak darbesiyle bizleri iki cepheye ayırma çabanıza rağmen sabırla yaşatmaya çalışıyoruz cumhuriyeti, ‘bütün’ kalmaya çalışıyoruz vesselam.
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=591985
Yazan:VolkanS Tarih: Eyl 23, 2007 | Reply
Ben pek anlamam ama şöyle bir şey mümkün olabilir mi acaba?
Anayasa’ya laikliğin tarifi yazılsa,
kamu görevlilerinin olmasa da en azından kamudan hizmet alanların dini simgeler taşımasının-dini kıyafetler giymesinin-başörtüsü/türban takmasının laikliğe aykırı olmadığı bir şekilde belirtilse
Yazan:Kerime Tarih: Eyl 23, 2007 | Reply
Sen darbe nedir bilir misin Ertuğrul Amca!
SENAİ DEMİRCİ
Gazetenizin alkışladığı Eylül darbesinin sımsıcak hissedildiği 80’li yıllardı. Bir gecede sizinki başı çekmek üzere, gazetelerin hepsi dehşetli bir kâbusla irkilmiş olmalıydılar ki, bir günün sabahına aynı manşetle çıktılar: “İrtica geliyor!” “Kara ses!” “Cumhuriyet tehlikede!” “Şeriat tehdidi!” Darbe sımsıcaktı! Manşetiniz çakmak çakmaktı: “Türkiye İran olacak!”
Hava soğuktu. İri manşetleriniz “darbe” vurdu incecik kalemlerimize. İran’a benzemesin ülkemiz diye, biz elleri soğuktan morarmış gencecik kızlar kapı önlerinde bırakıldık. İrtica uğramasın diye semtimize, babalarımızın ineğini, tarlasını satarak okuttuğu biz köylü kızları koca şehrin ortasında sahipsiz, okulsuz, harçlıksız ve burssuz kalakaldık. Elbette ki, üzerimizde, çekingen ve ürkek, biraz ağabeyvari kaş çatmalarla, biraz babacan tembihlerle derinleşen türden bir “mahalle baskısı” kurmak değildi niyetiniz. Onun yerine, tepeden inen, her defasında bizi küçük düşüren, her karşılaşmamızda bizi utandıran, sindiren, özgüvenimizi yerle bir eden “devlet baskı”sını saldınız üzerimize.
Hava soğuktu. Üniversite yemekhanesinde sıcacık çorbalar içiliyordu; biz uzaktan bakıyorduk. Şimdilerde “Haydi kızlar okula!” diye ellerinden tutuyormuş gibi yaptığınız, intiharlarını uzaktan haber yaptığınız biz Kürt kızlarının kuma olmamak, zorla evlendirilmemek için tutunduğu üniversite umudunu bir darbeyle kırdınız. İmam Hatip Yaptırma ve Yaşatma Dernekleri kurucusu amcalarımızın, bin bir yakarmayla okutulmamıza ikna ettikleri, “bağnaz”, “laftan anlamaz”, “mutaassıp” hacı amcaların kızları olan bizler, hayallerimizin en kırılgan yerinde, hazırlık sınıfında okurken; umutlarımıza sımsıkı tutunduğumuz demde, diplomamızı almamıza aylar kalmışken ani bir darbeyle yere yığıldık. Dereceyle hak ettiğimiz diplomaların yerine, soğuk ve acımasız “yassaaah!” uyarıları aldık. En kırılgan yanımızdan yedik darbeyi. Kalplerimizin kırılmasına engel olamadık. Özgüvenimiz tuzla buz olurken, bir şey yapamadık.
Pek saftık. Büyüklerimizin ihale hesaplarına, sosyal mühendislik manipülasyonlarına, politik markajlarına, ekonomik kamuflajlarına akıl erdiremeyeceğimiz bir yaştaydık. İki seçeneğimiz vardı: Başörtümüzü ya utançla bir lavabonun kuytusunda başımızdan çekecektik ya da başımızda tutup hayallerimizi dürerek eve dönecektik. “Bir başka seçenek daha olabilir mi?” diye düşünen, biz “kandırılmış”, “beyni yıkanmış” “kendini bilmez” kızlar nezaket abidesi “ikna odası” baskılarıyla tanıştı. Çok korktuğunuz o “mahalle baskısı”nı görmedik. Nereden geldiğini anlamadığımız bir darbeyle, aynı ideallerle büyüdüğümüz akranlarımız arasında “tehlikeli” diye etiketlendik, “öteki” sayılıverdik. Ülkesinin her bir köşesine aydınlık getirecek, körpecik çocuklara umut aşılayacak “okumuşlar” olacaktık ama…
Darbe tuttu ellerimizden. Manşetlerinizin baskısı ağır oldu. Omuzlarımız incecikti. Direnç gösteremedik. Şehirli olmaktan vazgeçtik. Köyümüze geri döndük. “Mahalle baskısı”na karşı koyamadık. Köylü kaldık. Yönetici olamadık. Yönetilenler arasında yerimizi aldık. Hizmet üretenlerden olamadık. “Hizmetliler” kadrosuna alındık.
Bir süredir de “katsayı” darbesi yiyoruz. Üniversite sınavında aynı puanı almak için daha çok soru yanıtlama baskısı altındayız. Hoşgöreceğinizi umduğumuz kabalığımız ve anlayışsızlığımız da bu yüzden. Birkaç matematik-fen sorusunu daha doğru yanıtlayalım derken, derin mecazlar yüklü “darbe” yazınızı anlayacak edebiyat zevkinden yoksun kaldık. Tıp fakültesinin kapısından geri çevrildiğimiz için, içimizde sinsi bir ur gibi sakladığımız o korkunç darbe niyetimizi ve baskı hevesimizi müşfik bir cerrah maharetiyle açığa çıkarıp teşhis etmenizi bile düşmanca algıladık. Derin saygı beslediğimiz hocalarımız tarafından “Çık dışarı!” diye terbiye edildiğimiz için kocası tarafından “darb” edilerek hizaya gelen cahil kadınlardan olmaya razı olduk; kadınların geleceğini tehlikeye attık.. Başörtülerimizin politik renklerini ve sinsi desenlerini başını bağla(ya)mayan hemcinslerimizin başına “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” bir anayasa maddesi gibi darb ettik. Çok pişmanız. Diz altına indirilmiş etek boylarımızla özgür kızların geleceğe doğru yürüyüşlerine tartışılmaz bir “Danıştay kararı” gibi “darbe” vurduğumuzu anlamakta çok geciktik. Utanıyoruz. Yerin dibine giriyor ve bir daha ne Çankaya civarında, ne Meclis koridorlarında, ne üniversite kapılarında, ne tiyatro salonlarında, ne yönetici koltuklarında, ne kentlerin ana caddelerinde, ne gizli saklı koylarda gözünüze görünmeyeceğimize söz veriyoruz.
Bir gün tarlamıza bir soğuk ayranımızı içmeye bekliyoruz. Korkmayın; başımızda folklorik değeri yüksek, yöresel desenlerle süslü, orijinal “köylü kadın yemenileri” olacak.
http://genclik.zaman.com.tr/?bl=14&hn=833
Yazan:Haydar Tarih: Eyl 24, 2007 | Reply
Sorunun cozumune kanun degisikligi yetmez. Bu bir zihniyet vede firsatcilar sorunudur. Firsatcilar zihinlerdeki en ufak puruzu manipule eder, eger yoksa yaratir.
Kanunlar vs ile firsatcilardan bir sureligine kurtulmak mumkun. Asil mesele zihniyet meselesinde… daha dogrusu o sorunu yaratan reel kosullarin zihinlerde yaptigi yanlislari ihya etmektedir.
Ne demek istiyorum?
Pek cogumuz kendi oturdugumuz apartman yada siteyi ornek alabiliriz. Ben bizim mahalleyi biraz anlatayim.
ABD de banliyolerdeki mahallelerde pek siyah yoktur. 80 lere kadar gelsede barindirilmazlardi. Fakat degisen dunyada siyahlar yavas yavas banliyolerden evler almaya basladilar ve simdilerde siyahlarin olmadigi mahalle/sokak neredeyse yoktur.
Ev satin almak isteyen beyaz aile herseyden once bu faktore dikkat eder… Siyah varmi yokmu? Sonra diger faktorleri degerlendirirdi. Uzun zamandir orada, halihazirda oturan mahalle sakininin yuregi ise her SATILIK levhasi asildiginda ciz ederdi… acaba bir Siyaha mi satilacak diye. Dolayisi ile Siyahlarin oldugu sokaklardaki evlerin degeri buyuk darbe yerdi.
Bu durum durduk yerde Siyah ve Beyazlarin arasini acar, cok zaman vukuat bile olurdu.
Burada dikkati cekmek istedigim kulturel yanlisliktan ziyade, ekonomik olarak zarar gorme ihtimali ile karsi karsiya olmak durumudur. Yani 400 bin dolarlik evinin degeri bir gecede 300 bine dusuyor gercegidir. Artik meselenin boyutlarinda “benim irkcilik hakkinda ne dusundugum” yetmiyor, baskalarinin dusundugude dert olmaya baslar. Cunku o evin/mahallenin degerini belirleyen faktor BASKALARININ NE DUSUNDUGUDUR artik.
O beyaz mahalle sakini o gune kadar “ben irkciliga karsi birisiyim” diyorduysada, cikarlarinin zarara ugramasi ihtimalinde birden bire irkci gibi davranmaya baslar. Siyahlar belediye, memuriyetler vs gibi guc noktalarinada gelir kibar ve rafine beyaz kardesimizin saltanati sallanir. Beyaz kizlarinin siyah genclerle gezmesi ise onlar icin kabustur.(Sosyolog/psikolog arkadaslarin bu konuyu iyice acabileceklerini ve daha teknik degerlendirebilecegini biliyorum).
***
Beyaz Turklerle “gobegini kasiyan Turkler”i degerlendirirkende mevzu aynidir.
Karstan yada Kastamonunun Kure kazasindan birisinin kalkip falanca yere daire baskani olmasi ve gelip Ayrancidan ev almasi orada 4 nesildir oturan kibar ve rafine kardeslerimizin siyah-beyaz meselesindeki gerekcedeki gibi pek istemedigi birseydir. Artik “cok muhim, ulasilmaz adamlar” degildir. Artik onun tanidiklari, dayilari, torpillerinin hukmu kalmamistir. Bundan boyle koy tavugu, yumurta getirende yoktur. Basortulu kaynana ve gelinden dolayi apartmanin degeride dusmusur.
Rafine komsularimiz maddi olan “para, guc, itibar, avanta elden gidiyor” diyemedigi icin izafi ve kafa karistiran “laiklik, cumhuriyet elden gidiyor” diye bagiriyorlar.
***
Cemberi tamamlamak icin birseyden daha bahsetmek gerekiyor. O da, bu “rafine” kardeslerimizden bazilari Avrupaya yerlestiginde “hor goruluyoruz, bize irkcilik yapiyorlar” deyip ve fazla dayanamadan tasi taragi toplayip tekrar coplugune donerler. Kisa bir sure once baskalarina yaptigi kendi basina gelince yurda donusunde cok satan gazetelere sayfa sayfa AB bizi kabul etmiyor diye name yaparlar.
Heyhat, oradaki sorununda burdaki sorununda sosyal ve ekonomik oldugunu, herkesin kendisi kadar degerli oldugunu ve demokrasinin bunun ilaci oldugunu bir turlu anlamaz.
…sozleri cozum icin ilk adimdir.
Tehlike geliyor diye velvele edenlerin iddia ettigi gibi bu marazda dinin, inancin bir sucu yoktur.
Yazan:memet faruk Tarih: Eyl 24, 2007 | Reply
Türkiye Objektivist Hareketi Basın Bülteni - 4 -
Türban Meselesi, üniversite sahiplerinin isteğine bırakılırsa çözülür
20 Eylül 2007
Yıllardır süregelen ve iki tarafın da haklı/haksız endişe ve/veya hak
arama gayretleri ile arapsaçına dönen “Türbanla eğitim mümkün mü?”
sorununun tek bir çözümü vardır:
Sorunun çözümünü serbest piyasa kurallarına bırakmak.
Üniversite sahipleri, üniversitelerine isterse sırf türbanlı, isterse
sırf başı açık isterse de karma öğrenci alacağını önceden ilan eder.
Böylece isteyen istediği üniversitede istediği kıyafetle okur.
Serbest piyasa kuralları (eğitimin kalitesi, oradan mezun olanların iş
bulma olanakları vb. kriterler) ile hangi üniversitenin para
kazanabileceği hangilerinin ise zarar etmek yolu ile piyasadan
çekileceği tayin edicisi olur.
Türkiye Objektivist Hareketi için “Peki devlet üniversitelerinde durum
ne olacak?” şeklinde bir soru anlamsızdır.
Türkiye Objektivist Hareketi, devletin eğitimin tamamından çıkması
gerektiğini daha önceki basın bültenlerinde duyurmuştur.
Devlet, asli görevleri olan “iç güvenlik”, “dış güvenlik” ve “adalet”
dışında hiç bir kurum veya alanda olmamalıdır.
Şu anda “devlet üniversitesi” olarak adlandırılan üniversitelerde
hızla ve tamamen özelleştirilmeli, eğitim/öğretim ve bilim devlet emri
ile değil piyasa kuralları tarafından geçerli sahalarda
yürütülmelidir.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur
Objektivist Hareket Skr:
M.Faruk KURTULUŞ
Yük.Müh.Mimar
** ** ** ** ** ** ** ** ** **
Editör görüşleri, basın bültenleri, editöre mektuplar Türkiye Objektivist
Hareketi tarafından yayınlanmakta, yüzlerce basın-yayın kuruluşu, internet
sitesi ve ilgilenenlere gönderilmektedir.
Bültenin yayın hakkı Türkiye Objektivist Hareketinde bulunmaktadır. Ticari
olmamak kaydı ile yayınlanması serbesttir.
Diğer haber ve bilgileri www.bencil.org adresinden takip edebilir, görüş ve
önerilerinizi objektivist@ttnet.net.tr adresine gönderebilirsiniz
Yazan:Mehmet Yılmaz Tarih: Eyl 24, 2007 | Reply
Kamplaşmaya boyun eğmek yok
Bir ülke meselesinde çözüm üretilebilmesi için makul çerçevenin kırılmaması gerekiyor. Aklın sınırları zorlandıkça çözüm yolları tıkanıyor ve toplum bu durumu kanıksıyor. Hatta farkına varmadan insanlar, anlamsız -en azından sonuçsuz- bir cidalin parçası haline geliyor. Kamplaşma güdüsü, adeta genlerimize işlemiş. Sağcılar-solcular, laikler-anti laikler, Aleviler-Sünniler, başörtülüler-başörtüsüzler.
22 Temmuz seçim sonuçları belli olduğunda iki tehlike görünüyordu ufukta: Kazananların şımarıklığı/kaybedenlerin hırçınlığı. Seçimden başarıyla çıkanların başı dönebilir, bakışı bulanabilir ve zafer sarhoşluğu sosyal ahengi temelden çatlatabilirdi. Bu olmadı. Seçimden başarıyla çıkan AK Parti ve MHP meseleye olgunlukla yaklaştı. Başbakan Erdoğan’ın seçim gecesi yaptığı konuşma fevkalade duyarlı, fevkalade dengeliydi. Parti genel merkezinden yapılan tarihî konuşma, iktidar için yeni bir yol haritasıydı. Ve millet vicdanının tasdiklediği bir yoldu bu. MHP de başarıyla çıktı seçim sınavından. “6-7 puanlık oy artışı” ile övünme yerine “Niçin daha fazla oy alamadık?” sorusuna odaklandılar ve halkın mesajını anlamak için gayret sarf ettiler. Bu da doğru bir yaklaşımdı.
Seçim öncesi konuşulmayan asıl tehlikeyle şimdi karşı karşıyayız: Mağlupların psikolojisi. Zafer sarhoşluğu ne kadar büyük bir sınavsa, yenilginin ezikliği de o kadar çetin bir imtihandır. Seçim mağluplarının önünde iki alternatif vardı: Ya “N’apalım milletin iradesi budur, buna saygı duymak ve özeleştiri yapmak zorundayız” diyeceklerdi; ya da “Bu ‘bidon kafalı’ millet, doğru karar veremez” deyip hırçın bir üslubu tercih edeceklerdi. Mağluplar için özeleştiri, zafere doğru atılacak önemli bir adımdır, orada gösterilecek bir tereddüt kilitlenmeye sebep olur. Daha kötüsü de var. Mağlubiyeti kendinden bilip geçici başarısızlığı müstakbel zafere vesile yapmak yerine, yenilgiyi pekiştiren ve derinleştiren muannit bir yola girilebilir. Maalesef bugün yaşanan aynen budur. Seçimlerden umduğunu bulamayanlar, “Biz nerede hata yaptık?” diye soracağına, rakip ya da düşman telakki ettikleri kişilere var gücüyle yükleniyor. Sadece siyasi platformda yaşanırsa bu tartışmalar, belli bir ölçüde sıkıntılar göğüslenebilir. Gerginlik ve hırçınlıkta bayrağı medya kapmış durumda. Meselenin kurumlara, bürokrasiye yansıyan kısmı da var. Millet vicdanında beklediği hüsn ü kabulü göremeyenler hırçınlaştıkça meselenin muhatapları da öfkeleniyor, gerginleşiyor. Durum böyle olunca fâsit bir daire oluşuyor; tahrik tahriki, yanlış yanlışı doğuruyor ve kısırdöngüyü kıracak pozitif bir enerji oluşturulamıyor.
Başörtüsünde asıl suç kimin?
Son yıllarda yaşananlar ispat etti ki başörtüsü, psikolojik harp uzmanlarının anahtar kelimesi haline gelmiş. Hangi konuyu tıkamak isteseler, o mevzuu başörtüsü çerçevesine oturtuyor ve her şeyi buna bağlıyorlar. Hayret ki ne hayret! Sokakta halkın kendi kendine çözdüğü ve barışık bir halde yaşadığı bir konuyu medya ve statüko kriz vesilesi yapabiliyor. Aynı hanede örtülü de yaşıyor, örtüsüz de; aynı mahallede, aynı işyerinde insanlar dostça, arkadaşça, kardeşçe yaşıyor. Sokakta var olmayan bir meseleyi onlarca yıl ısıtıp ısıtıp gündeme getiren medya, başörtüsünü ferdî tercih olmaktan çıkarıp meseleye, insanları yığın haline getirecek kamplaşma psikolojisiyle yaklaşıyor. Hatta daha da ötesini kaşıyarak “mahalle baskısı” diye yaban türküler tutturuyor. Zehir zemberek bir üslupla önce bir yukarı mahalle imajı üretmek, sonra da muhayyel aşağı mahallenin meçhul sakinlerini dövmeye yeltenmek olsa olsa medyatik bir hipnotizmadır, aforizmadır. Başörtülülerin mağduriyeti ortada. İki nesil, örtüsünden dolayı üniversite kapısında gözyaşı döküyor. Bunun yol açtığı depresyona empati yap(a)mayan kişiler, ortada fol yok yumurta yokken “mahalle baskısı”ndan bahsediyor. Adam, her Allah’ın günü başörtüsünden dolayı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü ve ailesini hırpalıyor; sonra dönüp muhayyel bir baskıdan bahsederek güya başörtüsüzlere sahip çıkıyor. Aslında suç, başörtülüye sahip çıkmayan başörtüsüzde ve başörtüsüze sahip çıkmayan başörtülüde. Daha ileri derecedeki suç, hem örtülüye hem örtüsüze sahip çıkmayan aydınlarda, devlet kademelerinde. Bunlar, bizim çocuklarımız; örtülüsüyle-örtüsüzüyle, sağcısıyla-solcusuyla, muhafazakârıyla-devrimcisiyle.
Siyasette başarısızlığın hırçınlığa dönüşmesini anlamak mümkün. Esas anlamakta zorluk çektiğim konu, medyadaki asap bozukluğu. Bazı yazılara bakınca sanırsınız ki sandığa gazeteciler siyasetçilerle beraber gitmiş. Sanki vatandaş filan partiyi cezalandırmış değil de falan medyayı tekdir etmiş. Yok böyle bir şey! Bazı meslektaşlarımızın bu kadar alıngan ve kırılgan olmasının da bir anlamı yok! Siyasetteki suni seçim kavgaları bitti artık. Son bir ayın arşivlerine bakın. Tayyip Erdoğan’la Devlet Bahçeli’nin verdiği dostluk ve olgunluk fotoğrafını göreceksiniz. Devlet Bey’in DTP lideri Ahmet Türk’le verdiği demokratik tahammül manzarası hâlâ hafızalarda. CHP lideri Deniz Baykal’la Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün tebessüm eşliğinde verdiği fotoğraf da ilginç. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’le yaptığı sıcak sohbetin görüntüleri hâlâ hafızalarımızda dipdiri.
Tahrik karşısında takınılacak tavır
Hal böyleyken medyaya n’oluyor ki ayrışmaları çatışmaya dönüştürecek bir çıkmaz sokağa doğru koşuyor? Mesela sivil anayasa tartışmasının pespaye düşüncelerle kilitlenmesi ne derece doğru? Makul bir tartışmayla makul bir anayasa hazırlamak çok mu zor? Elbette herkes yeni anayasa ile ilgili düşüncelerini dile getirebilmeli. Kamplaşmalara sebep olmadan, bölücülük yapmadan. Ancak daha ilk dakikadan siz kalkıp darbe anayasasının kerametine sığınır, sonra da o mevziye mermi taşırsanız sağlıklı bir anayasa yapılamaz. Bu bir parti meselesi değil ki! AK Parti de olaya böyle bakmak zorunda. Herkesi kucaklayacak bir anayasa yapmanın ilk adımı herkesi kuşatacak bir vizyondur; ideolojiler üstü, partiler üstü, menfaatler üstü. Kendi gölgesinden korkan bir ülke, değil anayasa; hiçbir kalıcı icraat yapamaz.
Sosyal değişimin dinamikleri medya tarafından çoğu kez doğru okunamıyor. Herkese “değişin” diyenler, kendilerini “ila yevmil kıyame” değiştirmek istemiyor. Belki farkında değiller; ancak ülkeyi ateşin içine atarcasına tahrik ve tahrip yolunu seçmek, yeni kutuplaşmaların doğmasına sebep olmaktır.
Bir taraftan ağır tahrik yapılıyorsa birilerinin bunun karşısında dimdik durması gerekiyor. Buradaki makul yaklaşım vuruşma, didişme, çatışma yoluyla ortaya konamaz. Her tahrike cevap verme, tuzağa düşmek anlamına da gelebilir. Cevap verirken bile kavganın parçası ve devamcısı haline gelebilirsiniz. Tabii ki bazı yanlışlar düzeltilecek, bazı hatalar tashih edilecek; ancak taşa taşla karşılık vermek kavgadaki zayiatı artırmaktan başka bir işe yaramaz. Medyada derinlikli haber altın değerindedir artık bugün. Mantıklı analiz, eşi menendi bulunmaz bir mücevhere dönüşmüştür bugün. Hırçınlığı hilmle, kavgayı ilimle yenmenin tam zamanıdır. Varsın semboller kavgasının kavalcıları kendine bir tempo tutturup gitsin ve meczuplar bu talihsiz kılavuzların peşine düşsün. Bu ülkeye sevdalanmış insanların onca kışkırtmaya rağmen itidal abidesi haline gelmesi gerekiyor. Bilginin gücü, önyargıyı yerle bir edecek, müsamaha kültürü müsademe güdüsünü bertaraf edecek. Aklı, aklıselimi kendine rehber yapan Zaman gibi gazetelere tam bu noktada çok ihtiyaç var.
Yeni bir döneme girdik. Önümüzdeki günlerde gazeteler, televizyonlar kendilerine yeni bir rota belirleyecek. Medya kurumları ya kavganın Don Kişotları olacak veya onca tahrike rağmen sosyal ahengi bozmadan çözüm yolları gösterecek. Kim, hangi yolu tercih eder bilmem; Zaman’ın 20 yıllık birikimine ve değerlerine güvenerek rahatlıkla söyleyebilirim ki: Sözümüz söz; kamplaşmaya, çatışmaya geçit yok! Bildiğimiz doğruları hiç kimseden korkmadan gürül gürül söyleyeceğiz tabii ki; ancak maksat ne kavgaya sebep olmak, ne de kavgayı planlayanlara râm olmak. Çünkü bu mukaddes vatan toprakları kendi evlatlarının çatışmasına çok defa şahit oldu. Hiçbirinin galibi çıkmadı. Aile içi kavganın galibi mi olur? Bu ülkenin farklılıktan kaynaklanan zenginliği sürüp gidecek; gitmek zorunda. Dilerim hasedinden çatlayan, ma’şeri vicdanın sabrı karşısında gereken dersi çıkarır. Planlı tahrik, tepkinin dozunun yüksek olmasını da planlıyor olabilir. Zor ve tarihî bir görev bekliyor herkesi.
Yazan:ibrahim Tarih: Eyl 24, 2007 | Reply
*****Başörtüsü olayı çok uzadı kanunen kılık kıyafeti serbest bırakırsın isteyen takar isteyen takmaz buna karşı olan insanlar ve rektörlerde kendilerine baş örtüsü takılmayan bir ülke ve üniversite arasınlar yönetmek için çünkü;dünyada baş örtüsünün olmadığı bir yer yok beyler rektörler(bana göre Türkiyenin örümcekleşmiş beyinleri)vatandaşın kıyafetini bıraksınlar önlerindeki üniversitenin eğitim kalitesini yükseltsinler işlerine baksınlar ben onların neden kıravat taktığına takım elbise giydiğine karışıyormuyum “çanakkalede şehit olan dedelerimiz”;torunlarının bu vatanda analarımızın bacılarımızın baş örtüsünün yasaklanacağını bilseydi canlarını yine seve seve verirlermiydi bilmem yada şu anda kalksalar bu konuda ne söylerlerdi. YETER ARTIK BIRAKIN ARTIK MİLLETİN YAKASINI VE BAŞINI YASAĞI DESTEKLEYEN HANGİ ÜLKENİN EVLADI OLDUĞU BELLİ OLMAYAN ÖRÜMCEKLEŞMİŞ BEYİNLİLER..BU VATAN ELDEN GİDERKEN ÇANAKKALEDE, KURTULUŞ SAVAŞINDA SAVAŞAN ŞEHİT VE GAZİLERİNDE HEPSİNİN EŞLERİNİN ANALARININ BAŞI KAPALIYDI. neden korkuyorsunuz bundan laiklikle alakası yok bu işin,her istediğinize işinize gelen konulara laikliği kılıf edinmeyin bırakın laikliği biz sizden daha iyi biliriz daha iyi savunuruz.
Yazan:T.Suat Demren Tarih: Eyl 25, 2007 | Reply
Volkancigim,
“Anayasa’ya laikliğin tarifi yazılsa,
kamu görevlilerinin olmasa da en azından kamudan hizmet alanların dini simgeler taşımasının-dini kıyafetler giymesinin-başörtüsü/türban takmasının laikliğe aykırı olmadığı bir şekilde belirtilse”
Evet, dedigin yontem olabilir, hem de cok mukemmelen olur. Fakat kavga zaten burada koptugu icin (hatirlayalim, “laikligin tarifi tartismaya aciliyor” sozlerini) cok cok zor bir ihtimal..
Keske olsa..
Fakat oradaki “kamu gorevlileri” tanimlamasi da daraltici bence. Herkes takabilmeli, neden kamu gorevlileri takamasin ki.
Yazan:BetüL Tarih: Eyl 25, 2007 | Reply
Mehmet Faruk bey,
Turban
Basortusu
Yazan:İzzet Kütükoğlu Tarih: Eyl 26, 2007 | Reply
Cehalet, cehalet! Bir toplum bu kadar cahil olabilir! anlamak mümkün değil. bu toplum okudukça cahilleşiyor, düşünemez oluyor.
Güya çağdaşlaşıyoruz, güya demokratlaşıyoruz.
“Bir deli bir kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz” misali bir durum söz konusu.
Ne olduğu düşünülmeden bir kavramı anyasana sokarsan olacağı budur!
Laiklik; Ne olduğu düşünülmeden anayasaya toplumun zihnine sokulmuş bir kavramdır. En azından ben böyle anlıyorum.
Laiklik konusunda öylesine kilitlenip kaldık ki, artık laikliğin ne olup ne olmadığını ne düşünenimiz var, nede bunun ne olup ne olmadığını insanlara anlatmanın imkanı var!
Birileri laikliğin ne olduğunun bilinmemesinden yana sanki!
Bu ülkede laiklik olarak savunulan şeyin benim düşünceme göre laiklikle uzaktan yakından alakası yoktur.
Dindar olanın da, dindar olmayan laiklik savunucusu kesiminde laiklik hakındaki inancı bir hurafeden ileri gitmiyor!
laikliği savunana göre, kamusal alanda din olmazmış. Dindar laiklik karşıtı kişilere görede müslüman laik olamazmış!
Hem dindar, hem dindar olmayan toplum bu kadar cahil olur ise, işte böyle bir kelimenin girdabından kendini kurtaramazsın!
Laiklik; zannedilenin aksine dindar insanla kavga etmek değildir! Liklik dindar insanın savunucusu koruyucusu bir kavramdır. laiklik dini farklılıkları da koruma altına alan, farklı inançlarında dayatmalara maruz kalmadan varlığını sürdürebilmesi için bir muhafaza biçimidir.
İslamiyetin, müslüman inancının laiklik sorunu yoktur, olmaması gerekir.
Çünkü bizim inandığımız tanrı, Bize laikliği zaten emrediyor. ” sen benim inadıklarıma inanmıyorsun, bende senin inandıklarına inanacak değilim, bu durumda sen yolundan bende yolumdan gideceğim” demeği emreden bir dinin laiklik sorununun olmaması gerekir. Yani müslüman bir toplumda herkes, inancında hür bırakılıyor, dinde zorlama kabul edilmiyor.
Eğer müslüman toplum bu ilahi emire uyacak olsa böyle bir toplumun laiklik zaten kitabında ilahi bir emir olarak verilmiş olduğu için, bu toplumun laik olmaya zaten ihtiyacı yoktur. Osmanlı imparatorluğu döneminde olmadığı gibi…
Ne zaman laiklik litaretürümüze girmiş ise, Hemde yüzde doksan dokuzu müslüman olan bir ülkede müslüman olan kesimin inanç özgürlüğü kıstlanıyor.
Bu laiklik değildir! Bu başka bir şeydir!
Devlet laik olmalıdır. Ancak, bu laikliğin doğru bir tarifide olmalıdır!
Devlet hiç bir dini dayatmamalı, hiç bir dinle uğraşmamalı, hiç kimse dini inancından dolayı mağdur olmamalı veya kollanmamalıdır.
Laikliğin sınırı budur!
Ama gelin görün ki, benim güzel ülkemde devlet, yüzde doksan dokuzu müslüman olduğu söylenen ülkemde, benim müslümanım, müslümanlık ifadesi olan simgeleri ve dinin gereklerini kullanamıyor! sınırsız bir giyim tercihi olmayabilir. Fakat dini, ilahi bir emir mahiyetindeki örtünme gereksinmesini ortadan kaldıracak bir uygulamada bulunmak laik bir devletin işi olamaz. Bu ancak çağdışı bir anlayışın uydurması, uygulaması olabilir!
Gerçek bir müslüman zaten laiktir.cehaletten kendini kurtarmış gerçek bir müslüman toplumunda laiklik zaten vardır olmalıdır.
Bir ülkede devlet insanların din hürriyetini kısıtlıyorsa bu laiklik değil, devlet eliyle bir irticanın uygulanmasıdır!
Doğru bir laiklik tanımının toplumun yarasına merhem olacağını düşünüyorum…
Yazan:Mehmet Yılmaz Tarih: Eyl 26, 2007 | Reply
Bos vakitleri kalirsa da bilimle ugrasacaklar
Gazi Üniversitesi, peruk avı başlattı
Türkiye’de mahalle baskısı tartışmaları devam ederken üniversitelerdeki başörtüsü yasağı artarak devam ediyor. Gazi Üniversitesi’ne bağlı fakültelerde öğrencilerin derslere peruklu olarak girmeleri de yasaklandı.
Üniversitede 2007-2008 öğretim yılının başlamasıyla birlikte peruklu olarak derslere girmek yasaklandı. Fakülte binalarının girişinde bulunan görevliler tarafından peruklu olarak binaya girmek isteyen öğrenciler engellendi. Derslerini takip etmek isteyen öğrenciler giriş kapısında peruklarını çıkardıktan sonra derslerini takip edebiliyorlar.
Peruklu olarak derslerine yıllardır giren öğrenciler ise söz konusu yasağı anlamakta zorlandıklarını belirttiler
Yazan:BetüL Tarih: Eyl 26, 2007 | Reply
Peruk avi Gazide yeni degil. yillardir ayni seyi yapiyorlar. Giriste gorevli kizlarin saclarini inceliyor, peruga benzeyeni ceviriyor.
Yazan:Haydar Tarih: Eyl 26, 2007 | Reply
“Gazi Üniversitesi, peruk avı başlattı”.
Bu bir skandaldir!
Utanc verici bir uygulama!
Yazan:Ekrem Senai Tarih: Eyl 26, 2007 | Reply
Yok karşı oldukları türbanmış, annelerimizin bağladığı başörtüsü değilmiş. Yok türban siyasi simgeymiş, başörtüsüne bir şey diyen yokmuş. Yok mahalle baskısıymış. Yok ya !
Yazan:İzzet Kütükoğlu Tarih: Eyl 26, 2007 | Reply
Baş örtüsü yasağına ne kadar tepki gösteren olursa olsun. Yasağı savunan insanlar bunu anlamaya çalışmadığı sürece anlayamıyacaklardır!
Baş örtüsü yasağına tepkiler yüzlerece kat artmış olsa, Bu insanları anlamak istemeyen insanlar, Bu kadar insanın buna karşı olmasını kendilerinin haklı olduğunun delili olarak öne sürecekler. Biz haklıyız, bizim ısrarımız boşa değil, bu kadar insanın baş örtüsü yasağına karşı olması bizim haklılığımızı ortaya koyuyor diyeceklerdir.
Peki bunun sonu nereye varır?
Allah!ın emrettiğini yapacağız. yani sabredeceğiz. Ve allahın yardımını dileyeceğiz.
Çünkü bizler inanmış insanlar olarak onun güç ve kudretine, mazlumun, haklının koruyucusu olduğuna da inanıyoruz.
Tabii ki, en fazla sabretmesi gerekenler, konunun madurlarıdır.
Onlara da diyeceğim şudur; Evet Allah size başınızı örtmenizi emrediyor. Ancak sizden bu özgür iradenizle bırakıldığınız sürece bu bir emir ve sorumluluktur. Sabredin, başınızı açmadan tahsil yapamıyorsanız Allah’a sığınıp, onun büyük affediciliğine güvenip başınızı açın, asla eğitiminize son vermeyin. Unutmayın ki, Allah zulme uğrayanın yanındadır.
Görelim Mevla neyler? neylerse güzel eyler…
Yazan:mtlysmnhs Tarih: Eki 1, 2008 | Reply
Mahalle baskısı (!) diyorlar. Evet bağdat caddesindeki kapalı kıza saldıran kafasına vuran ya da otobüste yüzüne tokatı patlatan-birinci ağızdan- ya da Emirgan’da buraya yakışmıyorsunuz tepkisi veren insanlar. gerçekten de mahalle baskısı yapıyorlar….