RSS Feed for This Post

Gerilmeyin canlarım artık, şimdi iş zamanı

Ülkede AKP’nin iktidara gelmesinden sonra başlayan, özellikle son Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde iyice ayyuka çıkan hokkabazlıklar o noktaya ulaştı ki AKP’ye eleştiri yöneltmek neredeyse imkansız hale geldi.

Çünkü siyasete müdahale edilmiş, minder dışına çıkılmıştı. Şuna benzetebiliriz herhalde olanları; iki takım maç yaparken ikinci yarıda sahaya başka kuvvetler girse, kafalarına göre kurallarla oynasalar, mesela 3-0 önde olan takımın iki gölünü bu değişen kurallara göre iptal etseler, diğer takımın iki ofsayt golünü de ofsaytı iptal ederek iade etseler ve dolayısıyla mağlup takımı öne geçirseler ne olur? Üstelik maçtaki diğer takım da bu kuralların değiştirilmesine sevinip, bu “müdahilleri” sürekli pışpışlarken? Kendimizi de futbol yorumcusu olarak görsek ve olan biteni izlesek “hoop ne oluyor yaa” mı deriz yoksa bunu görmezden gelerek “sağ beki değiştirmeli, stoper oyundan düştü, yoruldu, aha bak çaktırmadan faul yaptı, sarı değil, kırmızı olmalıydı, bu forvetle sen ancak idmanda boş kaleye gol atarsın” diyerek olağan yorumlara devam mı ederiz?

İşte benim “şeytan taşlamaktan ibadete vakit bulamıyoruz” deme sebebim buydu. Biz sahanın içine girip oyuna müdahale edenlerle ve buna çanak tutan diğer takım[lar]la mücadele ettik ve dedik ki “hele şu sivil siyasete bir dönelim, normal seyrine gelsin bu iş, sonra maçı yorumlayalım.”

Onca alangirli janjanlı hokkabazlıkar kar etrmedi, bazı özköşkçüler, jestler beklediler olanca rövanşistliklerini saklayarak “rövanşist olmayın” dediler ama Abdullah Gül, gecikmeyle de olsa Çankaya’ya çıkmayı başardı.

Tokat biraz okkalı oldu, Gökhan Özgün’ün deyişiyle şimdilerde bolca “kıçüstü düşüvermenin gerginliği” yaşanıyor malum cenahta, ama yine onun deyişi ile, “Gerilmeyin canlarım, bu böyle olsun siz istediniz.” demeyelim mi nihayetinde; hamam giren terler misali?

Öyle ya da böyle.. “Siyaset olağan mecrasına geldi” diyemesek de halen, bu konuda epey mesafe alındı artık. Oligarkların istemdışı gaz sancıları da azaldığında herkes biraz daha rahat olacak.

Yani artık bizim şeytan taşlamayı hafifletip biraz da ibadet yapmamız gerekiyor, asıl konuşmamız gereken şeyleri konuşmalıyız; siyasetin olağan mecrasındaki yansımaları; ülke menfaati, bireysel haklar, demokratikleşme gibi eksenlerde yapılan uygulamalar vs..

Birçok şey var aslında, mesela gözaltında bir Nijerya’lının ölmesi. M.Ali Şahin gibi taaccüple soruyoruz, gözaltında nasıl insan ölür? Ve neden günlerce bir açıklama yapılmaz?

İkinci bir mesela.. Biz Cemil Çiçek Adalet Bakanlığı’ndan alındı diye sevinirken meğerse “insan haklarından sorumlu bakan” olmuş, iyi mi? Vallahi şaka gibi. Sanmam ama inşallah bu tebdil-i mekan ferahlığa ve dahi hayırlara vesile olur.

Ama bunlardan daha önemli birşey var. Önemli çünkü yukarıdaki gibi kötü örneklere hareket alanı sağlayan yegane silah o. Nedir? Çeyrek asır önce bu ülkeye deli gömleği giydirmiş, yapılan onca yamaya (yani düzeltmeye) rağmen içinde saklı bubi tuzakları ile hepsini boşa çıkartmayı becermiş 1982 Darbe Anayasası.

Bildiğiniz gibi bu konuda bir çalışma yapılıyor bu günlerde. İşte en başta takip etmemiz gereken şey, 1982 anayasasını kökünden değiştirecek olan sivil anayasa çalışması olmalı.

Şimdilerde bu çalışmanın bazı maddelerinin taslakları basına sızmaya başladı. Bu konuda en başta yöntemsel olarak eleştiride bulunanlar var, “neden gizlice hazırlanıyor?” vs diye. Öncelikle ortada bir taslak olmalı ki üzerine konuşulabilsin. Hiçbir şey yokken ortada ne üzerine tartışılacak? Yani bunu bir grup yapmalı baştan. Anladığım kadarı ile şu an yapılan da o. Bir grup bilim adamı bu taslağı hazırlıyor. (Dinci falan da değil bu proflar, hayret, niyekine?) Taslak bitince tartışmaya açılacak ve gerekli toplumsal mutabakatla -ne kadar mutabık kalınabilirse- TBMM’de son halini alacak.

TÜSİAD başkanı Yalçındağ’da bu konuda sert bir eleştiride bulundu. Anayasa taslağını hazırlayan kurulda yer alan Meclis Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya da taslağın kamuoyuna açıklanmamasına ilişkin eleştirilere “Şu anda taslak üretiliyor, teklif değil. Saydamlık sağlanacaktır. Nitekim TÜSİAD da profesörlere taslak hazırlatırken, değerli bilim adamlarının masa çalışmalarına ve gizliliğine el atmamıştır” karşılığını vermiş. İyimaya, benimsedikleri yöntemin doğru olduğunu söyleyerek “Anayasa başlangıç taslaklarını, kamuoyuna kapalı oluşturma yöntemi, bilinmeyen bir yöntem değildir. Anayasalar hesaplaşmak için değil demokrasi zeminini genişletmek için yapılır” demiş.

Bir diğer eleştiri de parça parça basına sızdırarak, tepki ölçmenin yanlış olduğu yönünde. Bu basına sızdırma bilinçli birşey mi emin değilim. Hadi “bilinçli” diyelim. Bu eleştiriye hak vermemek olmaz elbet ama ne kadar manyak bir memlekette yaşadığımızı da unutmamamız gerekiyor. Kısır tartışmaların bolca yapıldığı, yalancılığın, çarpıtmanın, sahtekarlığın basının genelinin mütemmim cüzü(*) olduğu bir yerde yaşıyoruz. Bu şekilde bir kısırlığa çekmekten, hep dairesel bir şekilde başladığımız yere dönmekten ve enerjimizi kaybetmektense böyle bir tepki ölçme yöntemi de makul karşılanabilir. (Radikal bugün taslağa ilişkin çok önemli iki maddedeki tartışılan alternatifleri vermiş, okunmalı.)

Ülkede bir politbüro da olmadığına yani anayasa taslağı sonuçta önümüze geleceğine, tartışılacağına ve son hali de öyle şekilleneceğine göre şu anda olan bitenin gayet normal bir süreç olduğunu söyleyebiliriz.

Şimdi.. Dört gözle sivil anayasa taslağını bekliyoruz. Umarım ortaya demokratik, bireyi esas alan, özgürlükçü bir sivil anayasa çıkar.

Hadi bakalım müzmin rövanşist jestsever muhalifler, zamanı geriye döndürmek mümkün değil, A.Gül cumhurbaşkanı artık.. “Hebele hübele” yapmayı bırakın yapıcı muhalefet için yardımcı olun da hep birlikte normalleşelim.

İnanın bu hepimizin faydasına olacak.

(*) Bu yalanın, çarpıtmanın, sahtekarlığın, belatı vurmanın basının genelinin mütemmim cüzü olduğuna dair sadece geçtiğimiz iki günden birkaç örnek vereyim. Böylelikle “ne manyak memleket” tanımlamamın da içi dolmuş olur:

1. Nahnu yazmış, sabah okudum, gülmekten öldüm, Yalçın Doğan dedektifliğe başlamış. Bakan Beşir Atalay’ın çekmecesinden çıkan el yazmalarını detaylıca incelemiş. Neymiş, el yazmasında “Vakfa iman gücü temini” yazıyormuş. Enis Berberoğlu vasıtası ile Bakan Atalay kendisini uyarmış: “Orada iman gücü temini değil de insan gücü temini yazıyor” diye. Yalçın Doğan utanmış mı? Sanmam. Devam etsin dedektifliğe, nerede namaz kılınıyor, hangi restaurantın mescidi var araştırmaları ondan sorulur. “Köşe yazarı” olur kendisi, tanıtmış olayım bu arada.

2. Bu da Milliyet’in “Çankaya’ya ÇYDD çağrılmadı” yalanı. Aha bu da aynı gün Çankaya’nın yalanlaması. Saylan davetli imiş ama gitmemiş. Milliyet bu konuda dünya rekoruna koşuyor.

3. Anayasa taslağının basına sızan kısımlarını bile çarpıtıyorlar. Taslağı hazırlayan kurulun başındaki isim olan Prof. Dr. Özbudun Cumhuriyet gazetesini çarpıtma yapmakla suçluyor. Sözkonusu Cumhuriyet ise gerisi teferruattır. Değil mi?

2 [?]

Trackback URL Print This Post Print This Post

  1. 5 Yorum

  2. Yazan:Haydar Tarih: Eyl 12, 2007 | Reply

    Su haberi okurken epey bakakaldim…

    Ankara Valiliği, Kurtuluş otoparkındaki bir minibüste ele geçirilen patlayıcı maddelerin, Mersin ve Şırnak’ta yapılan PKK operasyonlarında yakalanan maddelerle örtüştüğünü açıkladı.

    Bir ulkenin, hukumetinin, valisinin, medyasinin, inanirligi bu kadar sorgulanacak hale gelirmi?
    Toplumun IQ sumudur sorgulanacak olan yoksa bu bir kultur meselesimidir anlamadim.

    Kacinci bu kardesim! Ulusta, Taksimde, Hudson Enstitusunde, Beyoglunda, orada burada.

    Valla utaniyorum!

  3. Yazan:dormen Tarih: Eyl 13, 2007 | Reply

    genc siviller, genc akpliler (?):
    siviliz, biraz da turuncuyuz, sezere atıp tutmayı severiz, ama fettullah’ın seçimle gelmemiş olması bizi ilgilendirmez, abdullah gül’ün zamanında gazeteci metin göktepe’yi öldüren polisleri arkalayan açıklamalarını falan da hatırlamak işimize gelmez, zaten necip fazıl da (kendisinin tek sivilliği bir türlü üstesinden gelemediği kumar merakı ve sıkı atçılığıdır, adına koşu bile düzenlenir) onun büyük doğu hareketi de acayip sivildir, o yüzden kanlı pazar’da devletten örtülü para alarak solcu talebeleri bıçaklayan bir takım herifler tarafından çok sevilir. abdullah bey’de bu sivillik terbiyesi içinde, takunya tıkırtılarıyla yetişmiştir. siviliz falan ama bu tayfanın aydınlar ocağı çevresinde itirafçıların “aşağılık” yazılarına yer veren yeni forum dergisine falan yazdığı yazıları, mahkumlar üzerinde yasaklanmış deneyler yapan hzi vakfını falan hiç karıştırmayız.

    bu arada 12 mart’ta necmettin hoca’nın darbeci generaller tarafından bulup isviçrelerden falan yalvar yakar getirildiğini de unutmak isteriz. 28 şubat diye atıp tutarız ama 28 şubat’ta burda kan gövdeyi götürürken, tank mank yürüten arkadaşların kurduğu türk islam birliği ile milli görüş hareketinin “el ele” verip tarihin en büyük para aklama operasyonu sayılabilecek ‘bedelsiz ithalat’ kampanyası düzenlemesine akıl sır erdiremeyiz…
    akbil, metro vs. gibi bir takım karanlık işlerden birinci derece sorumlu olan heriflerin hala dokunulmaz ve hala milletvekili olmasına ses çıkarmamız da bu sivilliğin gereğidir… ‘ulan önünde diz çöktüğünüz hikmetyar sadece şeriatçı değil, afyoncu, eroinciydi’ diye soranların da üniformalı olduğunu ve bizi hazmedemediğini düşünürüz…

    medya ve finans tarafından biçimlenen siyasetin ‘medyatik’ ölçülerde yapılması, işin soytarılığa dökülmesi ve medyada yer almak için her şeyin mübah sayılması da bizi ilgilendirmez, biz kaç santim, kaç sütün haber olmuşuz, ona bakarız.

  4. Yazan:Mehmet Yılmaz Tarih: Eyl 13, 2007 | Reply

    Sayin Dormen,

    Elestirdiginiz seylerden bir tanesini ele alip detaylandirabilir misiniz bir zahmet? Kim kimi biçakladi? Ne zaman? Hangi mahkeme yapildi? veya hangi savci görevden alindi?

    Neye ve neden kizdiginiz belli olmuyor.

    Dostlukla

  5. Yazan:Mehmet Yılmaz Tarih: Eyl 26, 2007 | Reply

    Barlas rauf tamer’den aktarmis…Iyi bir tesbit…

    Rejim kumarbazları

    - Laik kesim, laikliği tartışmaya açtı. Kendi açtı. Hatta kumar masasına yatırdı.Ve kaybetti. Bereket anti laik kesim (kimlerse onlar) “kazandım” diye ortalara fırlamadı. Birileri -bilmiyoruz hangi hakla- Atatürk’ü seçime soktu. Hattâ “kazanırsa Atatürk kazanacak” diye peşinen bahse de girdi.Ve kaybetti. Bereket Atatürk düşmanları (kimlerse onlar) “Atatürk kaybetti” diye ortalara düşmedi… Şimdi aynı kafa, yeni mitinglere hazırlanmaktadır. Yine bahse girecek. Yine kumar oynayacak. Bereket karşı taraf (kimlerse onlar) “demokrasi kazanmıştır”dan gayrı bir laf bilmiyor. Ama insaf. 50 yıldır aynı kumar oynanır mı. Bu kumarbaza dur diyecek bir aklı başında kurum yok mu? Yaşam tarzımız sürekli “kazananların insafı”na kaldıysa, biz ne yapacağız? Kaybedenlerin tamamen iflasını mı bekleyeceğiz.

    Yazının başında sözünü ettiğimiz yabancılaşmanın konusu olanlar, bazen bir siyasi partinin başında kalabilmek, bazen de yönettikleri gazetenin konumunu tartışma alanı dışına çıkartmak için, Rauf Tamer’in söylemi ile rejim üzerine “kumar” oynayabiliyorlar. Bu arada mukaddesatçılıkla mücadele ettiklerini söyleyip, liberal demokrasiye bile karşı cephe açıyorlar.

  6. Yazan:Banu Kaymaz Tarih: Eyl 26, 2007 | Reply

    Küresel mahalle

    Hakikaten “bir başkadır benim memleketim”.
    Malezya dahi şaşırmıştır bu ilgiye.
    Her eğilimden basın, “Malezya’yı keşfe” çıktı.
    Dünya yuvarlak ya; kimi hep Batı’ya giderek ulaşıyor Malezya’ya, kimi hep Doğu’ya.

    Orada karşılaşıyorlar.
    Bizimkiler atışırken, Malezyalılar şaşkın.
    Kendinden şüpheli, kendinden ürken, aslında hep başkalarına benzemek isterken bir başkasına benzeme endişesi taşıyan, ruhu yaralı canım memleketim.
     
    Oralarda bir de Endonezya var.
    Felakettir yani.
    “Endonezya olmak” tan da korkulabilir.
    Ben korkardım eskiden.
    Çünkü, “küresel sistem” dışında kalmasın, “bu kış komünizm gelmesin” diye, CIA teşvikli seri katliamla neredeyse bir gecede onbinlerce insan kesilmişti orada.

    Diktatör olsun, baskı olsun, katliam olsun, ceset olsun, ama “sistem dışına kaçmasın” diye.
    Aslına bakarsanız, “Malezya olmaya teşebbüs suçu” da mevcut bu küresel sistemde.
    “Malezya olmaya teşebbüs suçu” nun din ile, ağzımızdaki mahalle baskısıyla, başını örtmeyle filan ilgisi yok.

    O “küresel mahallenin baskısı” na dair.
    “Malezya olmaya teşebbüs suçu”, aslında küresel ekonomiye, ucuz işgücü ve teknoloji ile sanayi mahallesi, “sıcak para” tatil köyü olarak, “ihracata dayalı ekonomi”, “yükselen piyasa” diye eklemlenmişken, oyunbozanlığa kalkışmak demek.
    Birdenbire, ekonomini korumak uğruna, “yanlış bir yol” a sapıp spekülatif sermaye akışını sınırlandırmaya, vergilendirmeye girişmek, “mahallenin abilerinin, ağalarının, babalarının baskı ve buyrukları” ndan farklı bir yol tutturmayı tasavvur etmek demek.

    Malezya hem bu suçun bedellerini ödemiş, hem de bir süre daha o suçu işlemeye devam ederek nispeten daha az hasarla atlatabilmiş bir memleket.

    “Küresel mahalle” açısından “mahalle dışına meyletmek” ciddi suç zaten.
    İran, “İslam Cumhuriyeti” olduğu için mi, “Şeriat devleti” ve “İslam Krallığı” Suudi Arabistan’a göre daha tehlikeli mesela?

    İran “devrim ihraç etmeye niyetli olduğu” için mi, Bin Ladinler’ in (CIA projeleriyle de) yetiştiği, dünyanın her tarafına dağılan “mücahitler” i finanse etmiş Suudi Arabistan’dan daha ürkütücü?
    İran Şii olduğu için, Suudi Arabistan Sünni olduğu için mi?
    İran’da kadınlar (zorla) örtündüğü ama oy verebildiği, aday olabildiği için mi; Suudi Arabistan’da kadınlar (zorla) örtündüğü ama oy da veremediği, aday da olamadığı için mi?

    İran’da “dini” zümre ve imtiyazlar bulunduğu, Suudi Arabistan’da “dini” nin yanında, ülke kaynaklarına el koyan maddi imtiyazlar ile hanedan ve zümre hâkimiyeti olduğu için mi?

    Hangi ülkede olursa olsun nükleer silah dünya, bölge için tehlikeli: Ama İran’ın “bir ihtimal” nükleer silah kapasitesi, İsrail’in varolan, kullanmaya hazır, Akdeniz’de dolanan nükleer silahlarına göre niye daha tehlikeli?
    Mesele İran’ın “masum, kendi halinde, insan haklarına saygılı” olmadığının tescili değil; mesele çifte standart.
    Çifte standart yok aslında.
    “Standart” şu:
    “Küresel mahalle” dışına çıkmayacaksın; bilhassa petrolünle, paranla, ticaretinle, verginle, küresel alışveriş, tasarruf ve yatırımda dolardan başka paraya niyetle, silahlanma kaynağın ve biçiminle, dünya hiyerarşisini sarsıcı meydan okumalarla kafayı (kendi kendine) yemeyeceksin.

    Suudi Arabistan’ın “no problem” olmasının esas sebebi bu.
    “Milli devrim” le Şah devirip petrolü millileştiren ve CIA darbesiyle kazınan “laik” İranlıların suçu da oydu.
    “İslam devrimi yapmış” İran’a saldırtılırken, “Diktatör” Saddam’ ın “iyi çocuk” olmasının esas sebebi de oydu.
    Sistem dışına kaçtığında Saddam’ ın “pis çocuk” olmasının da.

    UMUR TALU

  1. 1 Trackback(s)

  2. Eyl 10, 2007: Düşünceler.. » Gerilmeyin canlarım artık, şimdi iş zamanı

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahiplerinin kendileri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşleri Derin Düşünce Grubu üyelerinin benimsediği anlamına gelmez.

Yorum bölümü özgür bir tartışma ortamı yaratmak için vardır. Ancak saldırgan ve düzeysiz yorumlar yayınlanmayacaktır. Eğer bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatmanızı istirham ederiz.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin