<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	>
<channel>
	<title>Good Bye Atatürkçülük yazısına yapılan yorumlar</title>
	<atom:link href="http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Thu, 17 May 2012 10:20:10 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.6.2</generator>
		<item>
		<title>Good Bye Atatrklk - dalimForum.Com tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-36010</link>
		<dc:creator>Good Bye Atatrklk - dalimForum.Com</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Aug 2009 10:54:09 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-36010</guid>
		<description>[...]  [...]</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>[...]  [...]</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Mustafa Akbas tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-22767</link>
		<dc:creator>Mustafa Akbas</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Dec 2008 14:52:29 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-22767</guid>
		<description>Carsafa siginan Atatürkcü Baykali görünce 4. Agustos 2007 yazilan makalenin cok dogru isabetli oldugunu görüyoruz.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Carsafa siginan Atatürkcü Baykali görünce 4. Agustos 2007 yazilan makalenin cok dogru isabetli oldugunu görüyoruz.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>turan çevik tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-14942</link>
		<dc:creator>turan çevik</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 21 May 2008 15:59:51 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-14942</guid>
		<description>tüfeğin dürbününü atatürkçülüğe çevirdiğimiz zaman kuvvetle muhtemel, atatürkçülerin düştüğü hataya düşeceğiz..
isimler üzerinden hareketle eleştiri tarzı; daha ziyade alt komşusunu eleştirirken bir yandan da yaprak sarması yapan kadının şikayetlerinden farklı bir metot taşımaz..
atatürkçülüğü tayyip erdoğan düşmanlığına indirgeyen insanlar, yatsın kalksın tayyip erdoğan'a dua etsinler..
yok hizmetleri vs vs demiyorum. 
tayyip erdoğan olmasaydı enerjimizi nereye harcardık diye düşünmüyorlarsa onları dürtüp uyandırmayı kutsal vazife addediyor ve aha buradan; kazançlı olduklarını ilan ediyorum.
geçelim..
atatürkçülerin ivedilikle yapması gereken şeyler:
1-tarih kitabı formundan kendilerini kurtarmalılar.(daha teknolojik olacak olursak: bozuk plak)
2-atatürk'ü savunmanın sağa sola,ona buna saldırmak olmadığını kavramalılar.
3- bu memleketteki her kıpırtı bizden habersiz olamaz paranoyasını terketmeliler. 
4- ülkedeki demografik yapıyı etli patates yemeği  gibi değil de pirinç pilavı gibi görmeliler.
5- insanları kılık kıyafetine göre yargılamamalılar... (diyecektim ama benden başka milyonlarca insan, sabah akşam bunların kulağına bu nasihatı verdikleri halde ürün meydanda)
6- laboratuvar,sınıf,pazaryeri,tarla,fabrika gibi yerler de yaşam alanıdır.
buraları da görmeliler.
7- memleketin nasıl ilerleyeğine kafa yorarlarken,horoz öttü diye sabah olmaz,sabah olduğu için horoz öter gerçeğini akıllarından çıkarmamalılar.
8- .......
9- ........
 bak gene bildiğini okuyor.........
vazgeçtim yazmaktan.....</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>tüfeğin dürbününü atatürkçülüğe çevirdiğimiz zaman kuvvetle muhtemel, atatürkçülerin düştüğü hataya düşeceğiz..<br />
isimler üzerinden hareketle eleştiri tarzı; daha ziyade alt komşusunu eleştirirken bir yandan da yaprak sarması yapan kadının şikayetlerinden farklı bir metot taşımaz..<br />
atatürkçülüğü tayyip erdoğan düşmanlığına indirgeyen insanlar, yatsın kalksın tayyip erdoğan&#8217;a dua etsinler..<br />
yok hizmetleri vs vs demiyorum.<br />
tayyip erdoğan olmasaydı enerjimizi nereye harcardık diye düşünmüyorlarsa onları dürtüp uyandırmayı kutsal vazife addediyor ve aha buradan; kazançlı olduklarını ilan ediyorum.<br />
geçelim..<br />
atatürkçülerin ivedilikle yapması gereken şeyler:<br />
1-tarih kitabı formundan kendilerini kurtarmalılar.(daha teknolojik olacak olursak: bozuk plak)<br />
2-atatürk&#8217;ü savunmanın sağa sola,ona buna saldırmak olmadığını kavramalılar.<br />
3- bu memleketteki her kıpırtı bizden habersiz olamaz paranoyasını terketmeliler.<br />
4- ülkedeki demografik yapıyı etli patates yemeği  gibi değil de pirinç pilavı gibi görmeliler.<br />
5- insanları kılık kıyafetine göre yargılamamalılar&#8230; (diyecektim ama benden başka milyonlarca insan, sabah akşam bunların kulağına bu nasihatı verdikleri halde ürün meydanda)<br />
6- laboratuvar,sınıf,pazaryeri,tarla,fabrika gibi yerler de yaşam alanıdır.<br />
buraları da görmeliler.<br />
7- memleketin nasıl ilerleyeğine kafa yorarlarken,horoz öttü diye sabah olmaz,sabah olduğu için horoz öter gerçeğini akıllarından çıkarmamalılar.<br />
8- &#8230;&#8230;.<br />
9- &#8230;&#8230;..<br />
 bak gene bildiğini okuyor&#8230;&#8230;&#8230;<br />
vazgeçtim yazmaktan&#8230;..</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>G.A. tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-14918</link>
		<dc:creator>G.A.</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 May 2008 20:44:41 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-14918</guid>
		<description>Atatürk gibi dev bir lideri algılayabilmek çok da kolay değil.. Atatürk'e saldıran küçük beyinlilere acıyorum.. Bugün dünyanın en gelişmiş ülkelerinin 200 senede yaptığı devrimleri 2 senede yaptı ama ne yazıkki hepsini yok ettik birer birer. Atatürk döneminde Belçika'ya bile uçak satan Türkiye'nin şu anki durumuna bak.. Fransa'da ya da İngiltere'de ulusalcı olmak, tüm kurumların milli olması, diline,kültürüne sahip çıkmak tamam da bize gelince niye suç oluyor? O ülkeler sizin algılayamadıklarınızı çok önceden algıladıkları için şuan bu noktadalar. Bizim halkımız Atatürk'ü anlayamasın diye yıllarca propoganda yaptılar ve sanırım amaçlarına ulaşmışlar.. Yazık..</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Atatürk gibi dev bir lideri algılayabilmek çok da kolay değil.. Atatürk&#8217;e saldıran küçük beyinlilere acıyorum.. Bugün dünyanın en gelişmiş ülkelerinin 200 senede yaptığı devrimleri 2 senede yaptı ama ne yazıkki hepsini yok ettik birer birer. Atatürk döneminde Belçika&#8217;ya bile uçak satan Türkiye&#8217;nin şu anki durumuna bak.. Fransa&#8217;da ya da İngiltere&#8217;de ulusalcı olmak, tüm kurumların milli olması, diline,kültürüne sahip çıkmak tamam da bize gelince niye suç oluyor? O ülkeler sizin algılayamadıklarınızı çok önceden algıladıkları için şuan bu noktadalar. Bizim halkımız Atatürk&#8217;ü anlayamasın diye yıllarca propoganda yaptılar ve sanırım amaçlarına ulaşmışlar.. Yazık..</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Arzum Onan tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-3597</link>
		<dc:creator>Arzum Onan</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Sep 2007 13:55:13 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-3597</guid>
		<description> Atilla Yayla'dan "Good Bye Atatürkçülük" dersi 

Çünkü &lt;strong&gt;Kemalizm&lt;/strong&gt;, eğer böyle bir ideoloji varsa, mevcut haliyle, barışçıl bir ortak var oluş çerçevesi üretmeye ve demokratik bir sistem tesis etmeye ne hevesli ne de yeterlidir. Kemalistlerin lisanına ya anlamsız ve anakronik ya da demokratik değer ve kurumlarla taban tabana ters kavramlar egemendir. &lt;strong&gt;Ne yazık ki, kimi Kemalistler, çoğu zaman akıl ve mantıkla, bilgi ve teoriyle değil, öfke ve nefretle konuşmaktalar. &lt;/strong&gt;Bu yüzden, ülkenin en mühim ihtiyaçlarından biri Kemalizm'in normalleşmesidir. Bunun iç içe geçen iki ayağı vardır. İlki Kemalizm'in egemen ve tartışılmaz bir ideoloji olmakta ısrar etmek yerine normal bir fikir akımı olmaya çalışmasıdır. &lt;strong&gt;Kemalizm hasımlarını tehdit etmek, fiziki saldırı ve yargısal tacizlerle korkutmaya çalışmak yerine kuvvetli fikirler geliştirmeli, eskiyen tezlerini yeni gelişmelerin ışığında değerlendirerek ya revize etmeli veya terk etmelidir.&lt;/strong&gt; Diğer fikirlerden fikir olarak daha kuvvetli olmaya çalışmalıdır. Bunun için büyük Kemalist fikir adamları yetiştirmeli, ciddiye alınacak fikir dergileri yayınlamalı ve fikir mücadelesine silahlı savaş muamelesi yapmaktan uzaklaşmalıdır. İkinci olarak Kemalizm kendine 1930'lardaki gibi devlet payandalı resmî bir statü talep etmeyi bırakmalı ve diğer ideolojilerle eşit şartlarda serbestçe yarışmayı kabul etmelidir. &lt;strong&gt;Kemalizm'i uzun vadede ayakta tutabilecek tek şey, silah gücüne sahip olması değil, diğer fikirlerden daha ağır basmasıdır&lt;/strong&gt;. Rekabet her alanda geliştiricidir. Kemalizm'in diğer fikirlerle rekabet etmesi hem onun gelişmesini sağlayacak hem de ülkenin fikir hayatına katkıda bulunacaktır.
Bazı Kemalistlerin kimi kişilere ve kesimlere yönelik lisanları ve tezleri, onlara varoluşsal karşıtlık noktasına ulaşmaktadır. Bunlar bu kişi ve kesimlerin adeta fiziki olarak elimine edilmesini istemektedir. Kemalist olmayanların, özellikle liberallerin Kemalizm'e bakışı böyle olamaz. Kemalizm tarihi bir tecrübe ve zayıf ve dağınık-çelişik bir fikir demeti olarak tarihimizin bir parçasıdır. Bu parçayı yok etmeyi düşünmek veya yok olmasını arzulamak doğru değildir. Keza insanların Kemalist olmaya ve hayatlarının ana çizgilerini, Kemalizm'e göre belirlemeye, bu fikre göre partiler kurup siyasi yarışa katılmaya ve iktidara gelirlerse demokrasinin genel ilkeleri çerçevesinde bu programları uygulamaya da hakları vardır. Kemalizm, tarihimizin ve kültürümüzün ve Kemalistler, toplumumuzun birer asli parçasıdır. Ancak, yapılamayacak olan ve bir demokrasinin kaldıramayacağı şey devlet zoruyla herkesin onlar gibi yapılmak istenmesidir. Bu zaten denenmiş ve olmamış, toplum tarafından reddedilmiş ve faydadan çok zarar vermiştir. İşte bu yüzden yeni anayasa Kemalizm'e dayanmamalı; ama elbette diğer akımlar gibi Kemalizm'e de yaşama alanı tanımalıdır. &lt;strong&gt;Mehmet Altan, "Kemalizm'de demokrasi yok; ama demokraside Kemalizm'e yer var" derken haklıdır.
&lt;/strong&gt;</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p> Atilla Yayla&#8217;dan &#8221;Good Bye Atatürkçülük&#8221; dersi </p>
<p>Çünkü <strong>Kemalizm</strong>, eğer böyle bir ideoloji varsa, mevcut haliyle, barışçıl bir ortak var oluş çerçevesi üretmeye ve demokratik bir sistem tesis etmeye ne hevesli ne de yeterlidir. Kemalistlerin lisanına ya anlamsız ve anakronik ya da demokratik değer ve kurumlarla taban tabana ters kavramlar egemendir. <strong>Ne yazık ki, kimi Kemalistler, çoğu zaman akıl ve mantıkla, bilgi ve teoriyle değil, öfke ve nefretle konuşmaktalar. </strong>Bu yüzden, ülkenin en mühim ihtiyaçlarından biri Kemalizm&#8217;in normalleşmesidir. Bunun iç içe geçen iki ayağı vardır. İlki Kemalizm&#8217;in egemen ve tartışılmaz bir ideoloji olmakta ısrar etmek yerine normal bir fikir akımı olmaya çalışmasıdır. <strong>Kemalizm hasımlarını tehdit etmek, fiziki saldırı ve yargısal tacizlerle korkutmaya çalışmak yerine kuvvetli fikirler geliştirmeli, eskiyen tezlerini yeni gelişmelerin ışığında değerlendirerek ya revize etmeli veya terk etmelidir.</strong> Diğer fikirlerden fikir olarak daha kuvvetli olmaya çalışmalıdır. Bunun için büyük Kemalist fikir adamları yetiştirmeli, ciddiye alınacak fikir dergileri yayınlamalı ve fikir mücadelesine silahlı savaş muamelesi yapmaktan uzaklaşmalıdır. İkinci olarak Kemalizm kendine 1930&#8242;lardaki gibi devlet payandalı resmî bir statü talep etmeyi bırakmalı ve diğer ideolojilerle eşit şartlarda serbestçe yarışmayı kabul etmelidir. <strong>Kemalizm&#8217;i uzun vadede ayakta tutabilecek tek şey, silah gücüne sahip olması değil, diğer fikirlerden daha ağır basmasıdır</strong>. Rekabet her alanda geliştiricidir. Kemalizm&#8217;in diğer fikirlerle rekabet etmesi hem onun gelişmesini sağlayacak hem de ülkenin fikir hayatına katkıda bulunacaktır.<br />
Bazı Kemalistlerin kimi kişilere ve kesimlere yönelik lisanları ve tezleri, onlara varoluşsal karşıtlık noktasına ulaşmaktadır. Bunlar bu kişi ve kesimlerin adeta fiziki olarak elimine edilmesini istemektedir. Kemalist olmayanların, özellikle liberallerin Kemalizm&#8217;e bakışı böyle olamaz. Kemalizm tarihi bir tecrübe ve zayıf ve dağınık-çelişik bir fikir demeti olarak tarihimizin bir parçasıdır. Bu parçayı yok etmeyi düşünmek veya yok olmasını arzulamak doğru değildir. Keza insanların Kemalist olmaya ve hayatlarının ana çizgilerini, Kemalizm&#8217;e göre belirlemeye, bu fikre göre partiler kurup siyasi yarışa katılmaya ve iktidara gelirlerse demokrasinin genel ilkeleri çerçevesinde bu programları uygulamaya da hakları vardır. Kemalizm, tarihimizin ve kültürümüzün ve Kemalistler, toplumumuzun birer asli parçasıdır. Ancak, yapılamayacak olan ve bir demokrasinin kaldıramayacağı şey devlet zoruyla herkesin onlar gibi yapılmak istenmesidir. Bu zaten denenmiş ve olmamış, toplum tarafından reddedilmiş ve faydadan çok zarar vermiştir. İşte bu yüzden yeni anayasa Kemalizm&#8217;e dayanmamalı; ama elbette diğer akımlar gibi Kemalizm&#8217;e de yaşama alanı tanımalıdır. <strong>Mehmet Altan, &#8220;Kemalizm&#8217;de demokrasi yok; ama demokraside Kemalizm&#8217;e yer var&#8221; derken haklıdır.<br />
</strong></p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Projekt Türkei 2023 at Bloggen auf Türkisch tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-3135</link>
		<dc:creator>Projekt Türkei 2023 at Bloggen auf Türkisch</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Aug 2007 17:39:21 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-3135</guid>
		<description>[...] Emin C&#246;lasan, ein Journalist von H&#252;rriyet schreibt in einem seiner Kolumnen: &#8220;Demek ki biz uzayda, başka bir gezegende yaş&#196;yormuşuz. T&#252;rkiye’nin ve toplumun hiçbir şeyini bilmiyormuşuz! Demek ki insanlar durumdan, gidişten memnunmuş. Seçim g&#252;n&#252; uzay gemisinden paraş&#252;tle, hiç bilmedi&#196;imiz bir &#252;lkeye indik. Buras&#196;n&#196;n T&#252;rkiye oldu&#196;unu &#246;&#196;rendik.&#8221; via [Good Bye Atat&#252;rkc&#252;l&#252;k] [...]</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>[...] Emin C&#246;lasan, ein Journalist von H&#252;rriyet schreibt in einem seiner Kolumnen: &#8220;Demek ki biz uzayda, başka bir gezegende yaş&#196;yormuşuz. T&#252;rkiye’nin ve toplumun hiçbir şeyini bilmiyormuşuz! Demek ki insanlar durumdan, gidişten memnunmuş. Seçim g&#252;n&#252; uzay gemisinden paraş&#252;tle, hiç bilmedi&#196;imiz bir &#252;lkeye indik. Buras&#196;n&#196;n T&#252;rkiye oldu&#196;unu &#246;&#196;rendik.&#8221; via [Good Bye Atat&#252;rkc&#252;l&#252;k] [...]</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Haydar tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-3042</link>
		<dc:creator>Haydar</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Aug 2007 17:07:16 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-3042</guid>
		<description>Cemisgezekli Hidir'in bu konuda ne dusundugunu dogrusu merak ediyorum.

Ferhat Kentel konuyu uzun uzun anlatmis...

&lt;blockquote&gt;“&lt;strong&gt;Yapısal olarak” Türk, Kürt ya da Ermeni... &lt;/strong&gt;
Aslında çok önemli bir konu değil ama oldukça keyifli olduğu için ve Türkiye’de önemli açılımlara kapı açtığı için insan yazmak istiyor... Çünkü Türkiye’nin nadide ve önemli bilim adamlarından &lt;strong&gt;Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu&lt;/strong&gt; çok önemli bir araştırmaya imza atmış. Gerçi henüz bitmemiş ama olsun; bittiğinde imzasını tam olarak atmış olacak... 

Düşünsenize, “etnik” mevzulardan pek hoşlanmayan devletimizin “konjonktüre göre tarih yazma ve tarihten anlama” işlevi yüklenmiş bir kurumunun başı, Kayseri’de düzenlenen bir sempozyumda, “etnik” kelimesini kullanmadan –alenen- Türkiye’de yaşayan çok farklı “etnik kimlikler”den bahsetmiş; “‘Kürdüm’ diyenlerin yüzde 30’u Türkmen. Gerçekte Kürt Alevi yok; bir bölümü Ermeni” demiş... Şimdiye kadar Türkiye’nin etnik çoğulluğundan bahseden bilim adamları, araştırmacılar “bölücü” yaftasına maruz kalırken, Halaçoğlu “Kim olduğunuzu bileceksiniz”, “Herkes kendi kimliğini öğrenmelidir” diyerek, “postmodern” ya da “çokkültürcü” olarak adlandırılabilecek ve “devrim” niteliği taşıyan açıklamalar yapmış... 

Sonra da “Araştırmalara dayanmayan sözler sarf edildiğini vurgulamış ve siyasilerin konuşurken dikkatli olmalarını” istemiş... Yani siyasilerin olur olmaz her yerde, her türlü insan kitlesine karşı, araştırma yapmadan (ya da Halaçoğlu’nun araştırmasını okumadan) konuşmaması gerektiğini söylemiş. Yani siyasiler önce o kitlenin “yapısal” kökenini inceleyecekler... Hele bu insanlar bir takım taleplerde bulunan insanlarsa, çok daha dikkatli olmak zorundalar... Mazallah görünen “yapı”nın arkasında başka bir “yapı” saklanıyor olabilir... 

Bu “yapı” lafı çok önemli... Çünkü Halaçoğlu’nun anlattıklarında özel bir yeri var... Bize “kim olduğumuzu bilme görevi”, siyasilere ise “dikkatli olma görevi” veren, Türkiye’de “tarih biliminin patronu” şöyle diyor: “Araştırmalarımda şunu gördüm ki, pek çok Kürt dediğimiz insan aslında Türkmen asıllıdır. Yapısal olarak diyorum ama.” 

Bu çok önemli “yapısal” kelimesiyle burada tam olarak ne anlattığını anlamak çok kolay değil ama –“bilimsel” bir konuşma olduğuna göre- şöyle bir şeyler kastediyor olmalı... Herhalde nasıl “toplumsal yapılar”dan bahsederken, o toplumun işleyişinden, içindeki toplumsal ilişkilerden, kurumlardan yani o toplumu bir arada tutarak bir “bütünlük” görünümü veren özelliklerinden bahsediyorsak, herhalde bir takım insanların yapısından bahsederken de o insanın vücudunun işleyişinden, içindeki organlar arasındaki ilişkilerden yani o insanı bir arada tutarak bir “bütünlük” görünümü veren özelliklerinden bahsediyor olmalı... 

Yani nasıl tarım toplumu, feodal toplum, sanayi toplumu veya bu toplumların bir alt versiyonu olarak Türkiye, Fransa, Kore, Kamboçya toplumlarından ve yapılarından bahsediyorsak, Ermenilere özgü sindirim sisteminden, Türklere özgü kan dolaşımından, Kürtlere özgü beyin ve kalp arasındaki ilişkiden, Lazlara özgü östaki borusu ve sinüsler arasındaki titreşimlerin sıklığından bahsediyor olmalı... Ya da yeni öğrendiğim ve “brakisefal kafa” kıstaslarından sonra gene “devrim” niteliği taşıyan bir başka bilimsel bilgiye göre, “hakiki Türklerin” enselerindeki “çukur”dan bahsediyor olmalı... (Bu satırları okurken, hemen elinizi ensenize götürüp kontrol ettiniz değil mi?! Ama boşuna uğraşmayın, hemen şıp diye öyle çukur falan bulamazsınız; siz kim olduğunuzu bilemezsiniz; buna siz karar veremezsiniz; bu bir bilimsel uzmanlık işidir... Çağırın Halaçoğlu’nun elverdiği TTK’lı bir uzman; gelip kontrol etsin ya da -ayıp olmasın- siz gidin. Ciddi söylüyorum; belki “çukurunuza” değil ama “kütüğünüze” bakarak “kim olduğunuzu” siz de bilebilirsiniz... Sonuç olarak bilmemek değil ama öğrenmemek hakikaten ayıp... Bakın Halaçoğlu bizzat yaşadığı tecrübeyi aktarmış... Mesela, ismini vermemiş ama bazı Kürt asıllı milletvekillerinin özel kalemlerinin kendisini ziyaret ederek kütük araştırması yapmasını istediğini belirtmiş ve “Kürt değil, Türkmen boylarına ait olduklarını gördük. Çok sevindiler. Boynuma sarılanlar oldu. Bu kişilere belgelerini verdim...” Yani düşünsenize; gerçekten “Türklüğünüzü”, “yapısal Türklüğünüzü” keşfettiğinizde, “Türklük sertifikanızı” elinize aldığınızda nasıl da bir sınavdan başarıyla çıkmanın gururunu yaşayacaksınız! Hele şimdiye kadar Kürt, Ermeni gibi “aşağılık ve utanılacak bir takım kimlikler” altında yaşıyorsanız, bir “üstün ırka” mensup olduğunuzu öğrenince nasıl da mutlu olacaksınız! Tabii bu arada bu işin riskleri de var... Her an, “yapısal olarak”, başka bir şey olduğunuzu da –mazallah-öğrenebilirsiniz... Ve “güm!” diye en aşağılara düşmek de var işin ucunda... Neyse o konuda da Halaçoğlu’nun “bilimsel gözleminden” yararlanabilirsiniz. Mesela demiş ki, “Ermenilik’ten Alevi-Kürtlüğe dönenlerin birçoğu da samimi değil.” E, bu durumda siz de “samimi” olmazsınız, olur biter... Halaçoğlu’nun takıldığı mekanlara fazla uğramazsanız mesele çıkmaz. Ama araştırma yaptığı yerlerde eskaza dolaşırsanız, amman dikkat edin; zekası ve derin analizatör kabiliyetiyle her an içinizden geçenleri okuyabilir ve araştırma raporlarına konu olursunuz... Bu arada bu parantez arası çok uzadı; burada kapatıyorum.) 

Halaçoğlu’nun bütün bu “bilimsellik” retoriği altında yürütttüğü spekülasyonlar bir yanıyla gerçekten çok komik; ve sulandırılmaya, ciddiye alınmamaya çok müsait. Ama işin daha fazla suyunu çıkarmadan ve uzatmadan, meselenin “özüne” gelmeye çalışayım. 

2. Bölüm (buraya kadar okumaktan sıkılanlara yazının devamını başka bir zaman, hatta örneğin haftaya okumalarını tavsiye ederim; çünkü muhtemelen haftaya yazı yazamayacağım.) 

Kuşkusuz Halaçoğlu’nun araştırması henüz bitmemiş ve araştırma hakkındaki bilgilerimizi gazetelerde aktarıldığı kadarıyla edinebiliyoruz. İnşallah kendi bulgularını sansürlemeden bir gün yayınlarsa, daha “bilimsel” bir okumaya tabii tutulabilir. Ancak buna rağmen, Halaçoğlu’nun yaptığı sunuşta anlattıkları (yani kamuya malettiği bulgular) ve gelen tepkiler konusunda verdiği cevaplar, olayın basit bir tarihsel-antropolojik çalışma olmadığını, antropoloji ya da tarihe ilişkin topladığı bilgilerden kopuk bir şekilde bizzat bugüne ilişkin “ideolojik” bir takım sonuçlar çıkarmaya çalıştığını gösteriyor. Yani esas olarak, bilimi en ucuz ve kestirme yoldan ideolojisinin hizmetine sokuyor. 

Her şeyden önce, bu “tarih patronu” bir bilimsel araştırma için birinci önemdeki bir koşulu atlıyor. Yani bu araştırmanın “ana sorusu” belli değil. Hangi bilimsel disiplin altında ya da interdisipliner alanda yürütüldüğü bile belli değil. Tarihsel arşiv çalışmasına dayandığını söyleyen, hangi aşiretin “yapısının” (!) ne olduğunu “sorgulayan” bir araştırma, incelediğini söylediği “Osmanlı döneminin tapu tahrir belgelerini” unutuyor ve nereden derlendiği belli olmayan verilerle sonuç bağlıyor. “Bir miktar sosyolojik gözleme” (“Kilise kurmaya çalışan” Ermeniler, “terörün çıktığı bölgeler” vs..); “psikolojinin” mi yoksa “yalan makinalarının” mı kullanılmasıyla derlendiği belli olmayan bilgilere (“Alevi-Kürtlüğe dönen ve samimi olmayan Ermeniler”); “dinsel anatomi” tecrübesine (“bazı sünnetsiz PKK’lılar”); “yabancı arşiv belgelerine” (bu tabii ilginç bir durum; demek ki, “yabancı” arşiv belgeleri arasında da “güvenilir” olanlar varmış; bunu not etmekte yarar var) ve en nihayetinde tüyler ürpertici bir bilgi türünü hazırlayan “hafiye” kaynaklarına (“1936-37’de devlet bu dönmeleri ev ev tespit etmiş”) dayanarak, “köken” araştırması olduğu iddiasını terkeden ve bugünkü toplumda “iyi ve kötü ırkları” tanımlama gayretine giren “ırkçı” bir faaliyete dönüşüyor. 

Belki de bilimsellik açısından en vahim bir biçimde, Halaçoğlu, “samimi olmayan” bir takım Ermenilerin Alevilik altında saklandığını ve bunların da çeşitli bölücü faaliyetlerde bulunduğunu söylerken, “bilimsel araştırmasının” malzemesi olan “tapu tahrir belgeleri”nde olmayan bir bilgi türünü, “ırk” arayan ideolojisi vasıtasıyla şartlandığı yanlış bir bilgi türünü “araştırmasına” yapıştırıyor. “Yapısal kimlik” diye nitelendirdiği, ancak kelimenin Türk milliyetçiliği altında taşıdığı negatif anlamdan ötürü kullanmaya cesaret edemediği “etnik” kimliklerden bahsederken, etnisitenin, etnik kimliğin ne olduğunu bilmediğini ortaya koyuyor. Çünkü ona göre “değişmeyen”, “hep aynı kalan”, “yapısal” olan bir “öz” var... 

Ancak Halaçoğlu istediği kadar “yapısal bir öz” arasın; bulamaz; çünkü “öz” diye bir şey yoktur. Onun aslında “ırk”a gönderme yaparak bahsettiği “etnik köken” kültüreldir, ırksal değildir ve kültür yani anlam ve işaretler dünyası değişir. “Cemaat” halinde yani kapalı olarak yaşayan insan topluluklarında bile “öz” yoktur. Bütün insanlık, farklı şekillerde içiçe geçen ve farklı kimlikler altında görünür olan bir harman yeridir. Ve bu harmanlanma hali hiçbir zaman bitmez. Bu harmanlanmadan doğan farklı insan toplulukları, dilleri, dinleri ya da daha genel bir kategori olarak kültürleri vasıtasıyla kendilerini bir isim altında tanımlarlar ve gene değişmeye, başkalaşmaya devam ederler. Coğrafi olarak çok uzaklara gitmeye gerek yok; başta Osmanlı ailesi ve padişahları olmak üzere, imparatorluğun kendisi bu harmanlanmanın bir örneğidir. 

Halaçoğlu’na “yapısal öz” gibi görünen ancak tarih içinde başkalarıyla etkileşim halinde dönüşen kimlikler etkili oldukları alanlarda başka kimlikleri de asimile ederler ya da tersine, güçsüz oldukları alanlarda başkaları tarafından asimile edilirler. Ancak tarihte bu her zaman tedrici olarak, yumuşak bir şekilde gerçekleşmemiştir. 1915’te sadece Ermenileri yokeden tehcir değil, imparatorluktan geriye kalan topraklarda yaşayan bütün farklı kimliklerin maruz kaldığı, zorbalıkla gerçekleştirilen yer değiştirme ve yeniden iskan politikaları bugünkü Türkiye topraklarını trajik bir harmanlanmaya tanık etmiştir. 

Ve bu harmanlanma sonunda, Kürtlerin –yani tarihsel olarak zaten bir harmanlanma hali olarak Kürtlerin- yoğun olarak yaşadığı bölgelere göçertilen Türkler, Çerkezler, Boşnaklar vb. “Kürtleşirken”, batı bölgelerine göçertilen Kürtler de benzer bir şekilde “Türkleşmişlerdir”. 

Öte yandan, Halaçoğlu “yapısal” kelimesini kullanacaksa, en azından bu kelimenin taşıdığı anlamı biraz incelemesi gerekiyor. Çünkü örneğin “toplumsal yapılar” değişir. İllâ ki öyle olmak zorunda değildi belki ama dünyanın çok geniş coğrafyalarında tarım toplumları sanayi toplumuna, sanayi toplumları sanayi sonrası toplumlara; imparatorluklar ulus-devletlere dönüştü. Ve hâlâ değişim sürüyor. Yarın öbür gün ulus-devletlerin de ne olacağını şimdiden kestirmek çok kolay değil... 

Son olarak, araştırma “bilimsellik” kisvesi altında göstermek istediğinin aksine bir meseleyi açığa çıkarıyor. Bu topraklardaki “asli ve asıl unsur”un Türkmenler, dolayısıyla Türkler olduğunu, bunların bir kısmının Kürtlük altında görünmez olduğunu; bir kısım Alevinin ise aslında Ermeni olduğunu göstermeye çalışırken, bir gerçeği apaçık ortaya koyuyor: Bu topraklarda yaşayan Ermeniler sürüldüler, katledildiler ve geri kalanlar, yüzyıllardır yaşadıkları topraklarından kopamayanlar insan hafsalasının kolay kolay algılayamayacağı bir travmayla karşı karşıya kaldılar. Bu travma onları “gizliliğe” itti. Sadece hayatlarını sürdürebilmek için... Onlar için hayatlarını sürdürebilmenin ne kadar zor olduğunun Halaçoğlu farkında mı belli değil ama, anlattıkları Ermenilerin yaşadığı zorluğu gösteriyor. Hayatını koruyabilmek için dinini değiştiren, yani Türklük ve Müslümanlık altında “asimile” olmayı, “harmanlanmayı” kabul eden insanlar “dönme” sıfatıyla “izlenmeye” devam ediyorlar: “1936-37’de devlet bu dönmeleri ev ev tespit etmiş” ! 

Neden tespit edilmiş? 

Eğer bu kadar “sakıncalıysanız”, ne yapmanız gerekir? Kendi varlığınızı nasıl korursunuz? Siz asimile olmak isterken bile, “asimile” etmek yerine, sürekli dışarıda bırakan devlet politikası altında sizin “kimliğiniz” ne olabilir? Neden acaba Ermeniler böylesine gizlenmek ihtiyacı duydular? 

Evet, Halaçoğlu’nun anlattıkları bu memleketin acı bir gerçeğine işaret ediyor. Bu memlekette “gizlenmek” zorunda kalmış Ermeniler vardır. Bu gizliliğini bilen veya bilmeyen Ermeniler vardır. Ölmeden önce “Ermeni” olduğunu çocuklarına, torunlarına fısıldayan ninelerin, dedelerin hikayelerini bilmeyen, duymayan kaldı mı? Gayet “Türk” milliyetçisi ailelerin içinde bile benzer hikayelerin olduğunu; geçmişten sıçrayan bu tür bir “başka öz”ün bir anda bütün “öz” hikayelerini darmadağın ettiğini duymayan kaldı mı hâlâ? 

Ve evet, Halaçoğlu’nun araştırmasının gerçekten “bilimsellik” iddiası taşıyabilmesi ve ideolojik saplantısından kurtulabilmesi için sadece Kürtlerin ve Alevilerin altında “saklanan” Ermenilere, “görünmez kılınan” Türkmenlere değil, Türklerin altında saklanan, gizlenmek zorunda kalan “yapısal kimliklere” de bakması gerekir. 

Çünkü “yapısal” olarak, önceden Türk olan birileri bugün Kürt görünüyorlarsa, önceden Kürt olan birileri de Türk görünüyorlar demektir. Çünkü, tabii ki Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde Kürt asimilasyonu olmuştur. Türk ulusal kimliğinin geçerli olabildiği modernleşme sürecindeki düzey ve bölgelerde de Türk asimilasyonu olmuştur. Halaçoğlu’nun dediği gibi, “herkes ne olduğunu” bilecekse, o zaman Boşnakların, Arapların, Lazların, Ortodoksluktan dönme Müslümanların, ne kadar Türk, ne kadar Laz vb. olduğunun da tartışılması gerekir; Türk olanların ne kadarının Ermeni olduğuna da bakmak lazım... Kaldı ki, gene Türk Tarih Kurumu’ndan “Ermeni araştırmacısı” Kemal Çiçek kendi arşiv çalışmalarına göre, bazı Kürt aşiretlerin Türkmenleştiğini, bazı Ermenilerin ise Kürtleştiğini tespit ediyor. 

Avrupa’dan çıkıp, modernlik vasıtasıyla Türk devletinin ve onun “tarih uzmanlarının” damarlarına sirayet eden ırkçılığın ve “öz” üzerine yapılan bütün bu tartışmaların getirdiği bir sonuç var: Sana, bana, birbirine benzeyen ancak hiçbir zaman birbirinin tıpkı basım kopyası olmayan ve bu farklılığı yaşayan insanlarda “potansiyel düşman görmek” gibi “bölücülük” buradan ürüyor. Bu nedenle, galiba esas dikkat edilmesi gereken nokta şu: İnsanlara “bilimsel” kimlik tanımlamalarını dayatmak değil; insanların kendilerini nasıl “hissettiklerine” saygı duymak ve onları olduğu gibi kabul etmek gerekiyor. 

(Çok uzadı biliyorum ama artık bitiriyorum....) Bu arada Hasan Celal Güzel de, “farklılıklardan doğan zenginliklerin büyüsüne kapılarak etnik ayrılıkların altlarını çizen kompleksli, cahil aydınlara, hangi servisin hesabına çalıştıkları belli olmayan bir takım sözde bilim adamlarına” dersini vermek ve Halaçoğlu’nu desteklemek niyetiyle, Radikal gazetesinde komedinin sınırlarını zorlayan bir yazı yazmış. Ancak, Halaçoğlu’nun araştırmasından çıkan sonucu aktarıverince, “kafatası ve kan ırkçılığına hoşgörü, hatta sempatiyle baktıklarını” ve Halaçoğlu’nun araştırmasına “burun kıvırdıklarını” söylediği aydınlara ders verme niyeti pek hasıl olmamış: “Çünkü (Halaçoğlu’nun ortaya çıkardığı) sonuç, Türkiye’nin birliği ve Türkler lehinedir.” (!) 

Herhalde araştırmanın “lehlerinde” sonuç çıkardığı “Türkler”den kasıt burada “yapısal Türkler” (!) olmalı... H. C. Güzel zaten benzer araştırmalar yapmış ve “aynı sonuçlara” ulaşmış. “Aynı” mı pek anlaşılmıyor ama en azından Güzel’in sözlerinden –muhtemelen maksadını aşan- başka yorumlar da çıkabiliyor: “Nitekim, Osmanlı arşiv kayıtlarındaki ‘Türkmen etrakı’ (Türkmen Türkleri) ve ‘Türkmen ekradı’ (Türkmen Kürtleri) ifadeleri, bu iki etnik kimliğin nasıl bir arada kabul edildiğini göstermektedir.” 

O zaman Güzel’e dayanırsak, durum şu: “Türkmen” esas olarak “jenerik” bir isim ya da bir sıfat; belli bir tarzda yaşayan insanlara tekabül ediyor. Yani bir etnik veya ırksal (ya da Halaçoğlu’nun deyimiyle “yapısal” !) ayrıma tekabül etmiyor. “Yapısal” ayrım bu başlık (Türkmen) altında, daha sonra başlıyor. Tabii bu durumda Güzel, Halaçoğlu’nun “Türkmen”le özdeşleştirdiği “Türk” tanımını unutuyor. Bunun Türkçesi de şu: Halaçoğlu’nun bahsettiği yapısal olarak Türkmen olup sonradan Kürtleşenlerin “Türk” olduğuna dair hiçbir garanti yok... Söz konusu Türkmenler zaten pekala “yapısal olarak” Kürt de olabilir; yani şanslar yüzde 50 - yüzde 50! 

Güzel, kompleksli aydınlara verip veriştirdikten sonra, son olarak, oldukça “esnek” bir şeilde “herkes kendisine istediği kimliği seçmekte hürdür” demiş Sezar’ın hakkını Sezar’a vermiş : Atatürk’ün vefatından bu yana nadir ciddî tarih ve etnoloji araştırmalarından birini gerçekleştiren Prof. Dr. Halaçoğlu’nu kutluyoruz.” 

Evet biz de kutluyoruz... Artık bundan sonra, bu memlekette örneğin “Ermeniler ne oldu?” diye sorulduğunda, en azından bileceğiz ki, her birimizin tek tek içinde Ermenilik, Kürtlük, Rumluk ve daha bilumum etnik kalıntılar olabilir. 

Bu az şey mi? 

Koskoca bir saflık miti, kurmacası yıkılıyor... 

Not: Halaçoğlu’na etnik, dinsel ya da kültürel kimliklerden gelen tepkiler de ilginçti. Sanki bir takım kimliklerin (Kürtlük, Alevilik) altında Halaçoğlu’nun “keşfettiği Ermeniliğin” bu kesimler üzerinde rahatsızlık yarattığı izlenimi edindim. İnşallah yanılıyorumdur. Yani bir “öz” kaygısı sadece “bilimsel Halaçoğlu”na özgü değil anlaşılan. Halaçoğlu’nun “ırkçılığı” karşısında “özcü” bir savunmanın taş gibi bir örneğini de AK Partili, Batman milletvekili Ahmet İnal veriyor: “Kürtlerin dipdiri ortada olduğu, kendi orijinal yapısından hiçbir şey kaybetmediği ortada. Bu açıklamalar safsatadan ibaret.” Ne diyelim? Peki o zaman....
F KENTEL gazetem.net&lt;/blockquote&gt;</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Cemisgezekli Hidir&#8217;in bu konuda ne dusundugunu dogrusu merak ediyorum.</p>
<p>Ferhat Kentel konuyu uzun uzun anlatmis&#8230;</p>
<blockquote><p>“<strong>Yapısal olarak” Türk, Kürt ya da Ermeni&#8230; </strong><br />
Aslında çok önemli bir konu değil ama oldukça keyifli olduğu için ve Türkiye’de önemli açılımlara kapı açtığı için insan yazmak istiyor&#8230; Çünkü Türkiye’nin nadide ve önemli bilim adamlarından <strong>Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu</strong> çok önemli bir araştırmaya imza atmış. Gerçi henüz bitmemiş ama olsun; bittiğinde imzasını tam olarak atmış olacak&#8230; </p>
<p>Düşünsenize, “etnik” mevzulardan pek hoşlanmayan devletimizin “konjonktüre göre tarih yazma ve tarihten anlama” işlevi yüklenmiş bir kurumunun başı, Kayseri’de düzenlenen bir sempozyumda, “etnik” kelimesini kullanmadan –alenen- Türkiye’de yaşayan çok farklı “etnik kimlikler”den bahsetmiş; “‘Kürdüm’ diyenlerin yüzde 30’u Türkmen. Gerçekte Kürt Alevi yok; bir bölümü Ermeni” demiş&#8230; Şimdiye kadar Türkiye’nin etnik çoğulluğundan bahseden bilim adamları, araştırmacılar “bölücü” yaftasına maruz kalırken, Halaçoğlu “Kim olduğunuzu bileceksiniz”, “Herkes kendi kimliğini öğrenmelidir” diyerek, “postmodern” ya da “çokkültürcü” olarak adlandırılabilecek ve “devrim” niteliği taşıyan açıklamalar yapmış&#8230; </p>
<p>Sonra da “Araştırmalara dayanmayan sözler sarf edildiğini vurgulamış ve siyasilerin konuşurken dikkatli olmalarını” istemiş&#8230; Yani siyasilerin olur olmaz her yerde, her türlü insan kitlesine karşı, araştırma yapmadan (ya da Halaçoğlu’nun araştırmasını okumadan) konuşmaması gerektiğini söylemiş. Yani siyasiler önce o kitlenin “yapısal” kökenini inceleyecekler&#8230; Hele bu insanlar bir takım taleplerde bulunan insanlarsa, çok daha dikkatli olmak zorundalar&#8230; Mazallah görünen “yapı”nın arkasında başka bir “yapı” saklanıyor olabilir&#8230; </p>
<p>Bu “yapı” lafı çok önemli&#8230; Çünkü Halaçoğlu’nun anlattıklarında özel bir yeri var&#8230; Bize “kim olduğumuzu bilme görevi”, siyasilere ise “dikkatli olma görevi” veren, Türkiye’de “tarih biliminin patronu” şöyle diyor: “Araştırmalarımda şunu gördüm ki, pek çok Kürt dediğimiz insan aslında Türkmen asıllıdır. Yapısal olarak diyorum ama.” </p>
<p>Bu çok önemli “yapısal” kelimesiyle burada tam olarak ne anlattığını anlamak çok kolay değil ama –“bilimsel” bir konuşma olduğuna göre- şöyle bir şeyler kastediyor olmalı&#8230; Herhalde nasıl “toplumsal yapılar”dan bahsederken, o toplumun işleyişinden, içindeki toplumsal ilişkilerden, kurumlardan yani o toplumu bir arada tutarak bir “bütünlük” görünümü veren özelliklerinden bahsediyorsak, herhalde bir takım insanların yapısından bahsederken de o insanın vücudunun işleyişinden, içindeki organlar arasındaki ilişkilerden yani o insanı bir arada tutarak bir “bütünlük” görünümü veren özelliklerinden bahsediyor olmalı&#8230; </p>
<p>Yani nasıl tarım toplumu, feodal toplum, sanayi toplumu veya bu toplumların bir alt versiyonu olarak Türkiye, Fransa, Kore, Kamboçya toplumlarından ve yapılarından bahsediyorsak, Ermenilere özgü sindirim sisteminden, Türklere özgü kan dolaşımından, Kürtlere özgü beyin ve kalp arasındaki ilişkiden, Lazlara özgü östaki borusu ve sinüsler arasındaki titreşimlerin sıklığından bahsediyor olmalı&#8230; Ya da yeni öğrendiğim ve “brakisefal kafa” kıstaslarından sonra gene “devrim” niteliği taşıyan bir başka bilimsel bilgiye göre, “hakiki Türklerin” enselerindeki “çukur”dan bahsediyor olmalı&#8230; (Bu satırları okurken, hemen elinizi ensenize götürüp kontrol ettiniz değil mi?! Ama boşuna uğraşmayın, hemen şıp diye öyle çukur falan bulamazsınız; siz kim olduğunuzu bilemezsiniz; buna siz karar veremezsiniz; bu bir bilimsel uzmanlık işidir&#8230; Çağırın Halaçoğlu’nun elverdiği TTK’lı bir uzman; gelip kontrol etsin ya da -ayıp olmasın- siz gidin. Ciddi söylüyorum; belki “çukurunuza” değil ama “kütüğünüze” bakarak “kim olduğunuzu” siz de bilebilirsiniz&#8230; Sonuç olarak bilmemek değil ama öğrenmemek hakikaten ayıp&#8230; Bakın Halaçoğlu bizzat yaşadığı tecrübeyi aktarmış&#8230; Mesela, ismini vermemiş ama bazı Kürt asıllı milletvekillerinin özel kalemlerinin kendisini ziyaret ederek kütük araştırması yapmasını istediğini belirtmiş ve “Kürt değil, Türkmen boylarına ait olduklarını gördük. Çok sevindiler. Boynuma sarılanlar oldu. Bu kişilere belgelerini verdim&#8230;” Yani düşünsenize; gerçekten “Türklüğünüzü”, “yapısal Türklüğünüzü” keşfettiğinizde, “Türklük sertifikanızı” elinize aldığınızda nasıl da bir sınavdan başarıyla çıkmanın gururunu yaşayacaksınız! Hele şimdiye kadar Kürt, Ermeni gibi “aşağılık ve utanılacak bir takım kimlikler” altında yaşıyorsanız, bir “üstün ırka” mensup olduğunuzu öğrenince nasıl da mutlu olacaksınız! Tabii bu arada bu işin riskleri de var&#8230; Her an, “yapısal olarak”, başka bir şey olduğunuzu da –mazallah-öğrenebilirsiniz&#8230; Ve “güm!” diye en aşağılara düşmek de var işin ucunda&#8230; Neyse o konuda da Halaçoğlu’nun “bilimsel gözleminden” yararlanabilirsiniz. Mesela demiş ki, “Ermenilik’ten Alevi-Kürtlüğe dönenlerin birçoğu da samimi değil.” E, bu durumda siz de “samimi” olmazsınız, olur biter&#8230; Halaçoğlu’nun takıldığı mekanlara fazla uğramazsanız mesele çıkmaz. Ama araştırma yaptığı yerlerde eskaza dolaşırsanız, amman dikkat edin; zekası ve derin analizatör kabiliyetiyle her an içinizden geçenleri okuyabilir ve araştırma raporlarına konu olursunuz&#8230; Bu arada bu parantez arası çok uzadı; burada kapatıyorum.) </p>
<p>Halaçoğlu’nun bütün bu “bilimsellik” retoriği altında yürütttüğü spekülasyonlar bir yanıyla gerçekten çok komik; ve sulandırılmaya, ciddiye alınmamaya çok müsait. Ama işin daha fazla suyunu çıkarmadan ve uzatmadan, meselenin “özüne” gelmeye çalışayım. </p>
<p>2. Bölüm (buraya kadar okumaktan sıkılanlara yazının devamını başka bir zaman, hatta örneğin haftaya okumalarını tavsiye ederim; çünkü muhtemelen haftaya yazı yazamayacağım.) </p>
<p>Kuşkusuz Halaçoğlu’nun araştırması henüz bitmemiş ve araştırma hakkındaki bilgilerimizi gazetelerde aktarıldığı kadarıyla edinebiliyoruz. İnşallah kendi bulgularını sansürlemeden bir gün yayınlarsa, daha “bilimsel” bir okumaya tabii tutulabilir. Ancak buna rağmen, Halaçoğlu’nun yaptığı sunuşta anlattıkları (yani kamuya malettiği bulgular) ve gelen tepkiler konusunda verdiği cevaplar, olayın basit bir tarihsel-antropolojik çalışma olmadığını, antropoloji ya da tarihe ilişkin topladığı bilgilerden kopuk bir şekilde bizzat bugüne ilişkin “ideolojik” bir takım sonuçlar çıkarmaya çalıştığını gösteriyor. Yani esas olarak, bilimi en ucuz ve kestirme yoldan ideolojisinin hizmetine sokuyor. </p>
<p>Her şeyden önce, bu “tarih patronu” bir bilimsel araştırma için birinci önemdeki bir koşulu atlıyor. Yani bu araştırmanın “ana sorusu” belli değil. Hangi bilimsel disiplin altında ya da interdisipliner alanda yürütüldüğü bile belli değil. Tarihsel arşiv çalışmasına dayandığını söyleyen, hangi aşiretin “yapısının” (!) ne olduğunu “sorgulayan” bir araştırma, incelediğini söylediği “Osmanlı döneminin tapu tahrir belgelerini” unutuyor ve nereden derlendiği belli olmayan verilerle sonuç bağlıyor. “Bir miktar sosyolojik gözleme” (“Kilise kurmaya çalışan” Ermeniler, “terörün çıktığı bölgeler” vs..); “psikolojinin” mi yoksa “yalan makinalarının” mı kullanılmasıyla derlendiği belli olmayan bilgilere (“Alevi-Kürtlüğe dönen ve samimi olmayan Ermeniler”); “dinsel anatomi” tecrübesine (“bazı sünnetsiz PKK’lılar”); “yabancı arşiv belgelerine” (bu tabii ilginç bir durum; demek ki, “yabancı” arşiv belgeleri arasında da “güvenilir” olanlar varmış; bunu not etmekte yarar var) ve en nihayetinde tüyler ürpertici bir bilgi türünü hazırlayan “hafiye” kaynaklarına (“1936-37’de devlet bu dönmeleri ev ev tespit etmiş”) dayanarak, “köken” araştırması olduğu iddiasını terkeden ve bugünkü toplumda “iyi ve kötü ırkları” tanımlama gayretine giren “ırkçı” bir faaliyete dönüşüyor. </p>
<p>Belki de bilimsellik açısından en vahim bir biçimde, Halaçoğlu, “samimi olmayan” bir takım Ermenilerin Alevilik altında saklandığını ve bunların da çeşitli bölücü faaliyetlerde bulunduğunu söylerken, “bilimsel araştırmasının” malzemesi olan “tapu tahrir belgeleri”nde olmayan bir bilgi türünü, “ırk” arayan ideolojisi vasıtasıyla şartlandığı yanlış bir bilgi türünü “araştırmasına” yapıştırıyor. “Yapısal kimlik” diye nitelendirdiği, ancak kelimenin Türk milliyetçiliği altında taşıdığı negatif anlamdan ötürü kullanmaya cesaret edemediği “etnik” kimliklerden bahsederken, etnisitenin, etnik kimliğin ne olduğunu bilmediğini ortaya koyuyor. Çünkü ona göre “değişmeyen”, “hep aynı kalan”, “yapısal” olan bir “öz” var&#8230; </p>
<p>Ancak Halaçoğlu istediği kadar “yapısal bir öz” arasın; bulamaz; çünkü “öz” diye bir şey yoktur. Onun aslında “ırk”a gönderme yaparak bahsettiği “etnik köken” kültüreldir, ırksal değildir ve kültür yani anlam ve işaretler dünyası değişir. “Cemaat” halinde yani kapalı olarak yaşayan insan topluluklarında bile “öz” yoktur. Bütün insanlık, farklı şekillerde içiçe geçen ve farklı kimlikler altında görünür olan bir harman yeridir. Ve bu harmanlanma hali hiçbir zaman bitmez. Bu harmanlanmadan doğan farklı insan toplulukları, dilleri, dinleri ya da daha genel bir kategori olarak kültürleri vasıtasıyla kendilerini bir isim altında tanımlarlar ve gene değişmeye, başkalaşmaya devam ederler. Coğrafi olarak çok uzaklara gitmeye gerek yok; başta Osmanlı ailesi ve padişahları olmak üzere, imparatorluğun kendisi bu harmanlanmanın bir örneğidir. </p>
<p>Halaçoğlu’na “yapısal öz” gibi görünen ancak tarih içinde başkalarıyla etkileşim halinde dönüşen kimlikler etkili oldukları alanlarda başka kimlikleri de asimile ederler ya da tersine, güçsüz oldukları alanlarda başkaları tarafından asimile edilirler. Ancak tarihte bu her zaman tedrici olarak, yumuşak bir şekilde gerçekleşmemiştir. 1915’te sadece Ermenileri yokeden tehcir değil, imparatorluktan geriye kalan topraklarda yaşayan bütün farklı kimliklerin maruz kaldığı, zorbalıkla gerçekleştirilen yer değiştirme ve yeniden iskan politikaları bugünkü Türkiye topraklarını trajik bir harmanlanmaya tanık etmiştir. </p>
<p>Ve bu harmanlanma sonunda, Kürtlerin –yani tarihsel olarak zaten bir harmanlanma hali olarak Kürtlerin- yoğun olarak yaşadığı bölgelere göçertilen Türkler, Çerkezler, Boşnaklar vb. “Kürtleşirken”, batı bölgelerine göçertilen Kürtler de benzer bir şekilde “Türkleşmişlerdir”. </p>
<p>Öte yandan, Halaçoğlu “yapısal” kelimesini kullanacaksa, en azından bu kelimenin taşıdığı anlamı biraz incelemesi gerekiyor. Çünkü örneğin “toplumsal yapılar” değişir. İllâ ki öyle olmak zorunda değildi belki ama dünyanın çok geniş coğrafyalarında tarım toplumları sanayi toplumuna, sanayi toplumları sanayi sonrası toplumlara; imparatorluklar ulus-devletlere dönüştü. Ve hâlâ değişim sürüyor. Yarın öbür gün ulus-devletlerin de ne olacağını şimdiden kestirmek çok kolay değil&#8230; </p>
<p>Son olarak, araştırma “bilimsellik” kisvesi altında göstermek istediğinin aksine bir meseleyi açığa çıkarıyor. Bu topraklardaki “asli ve asıl unsur”un Türkmenler, dolayısıyla Türkler olduğunu, bunların bir kısmının Kürtlük altında görünmez olduğunu; bir kısım Alevinin ise aslında Ermeni olduğunu göstermeye çalışırken, bir gerçeği apaçık ortaya koyuyor: Bu topraklarda yaşayan Ermeniler sürüldüler, katledildiler ve geri kalanlar, yüzyıllardır yaşadıkları topraklarından kopamayanlar insan hafsalasının kolay kolay algılayamayacağı bir travmayla karşı karşıya kaldılar. Bu travma onları “gizliliğe” itti. Sadece hayatlarını sürdürebilmek için&#8230; Onlar için hayatlarını sürdürebilmenin ne kadar zor olduğunun Halaçoğlu farkında mı belli değil ama, anlattıkları Ermenilerin yaşadığı zorluğu gösteriyor. Hayatını koruyabilmek için dinini değiştiren, yani Türklük ve Müslümanlık altında “asimile” olmayı, “harmanlanmayı” kabul eden insanlar “dönme” sıfatıyla “izlenmeye” devam ediyorlar: “1936-37’de devlet bu dönmeleri ev ev tespit etmiş” ! </p>
<p>Neden tespit edilmiş? </p>
<p>Eğer bu kadar “sakıncalıysanız”, ne yapmanız gerekir? Kendi varlığınızı nasıl korursunuz? Siz asimile olmak isterken bile, “asimile” etmek yerine, sürekli dışarıda bırakan devlet politikası altında sizin “kimliğiniz” ne olabilir? Neden acaba Ermeniler böylesine gizlenmek ihtiyacı duydular? </p>
<p>Evet, Halaçoğlu’nun anlattıkları bu memleketin acı bir gerçeğine işaret ediyor. Bu memlekette “gizlenmek” zorunda kalmış Ermeniler vardır. Bu gizliliğini bilen veya bilmeyen Ermeniler vardır. Ölmeden önce “Ermeni” olduğunu çocuklarına, torunlarına fısıldayan ninelerin, dedelerin hikayelerini bilmeyen, duymayan kaldı mı? Gayet “Türk” milliyetçisi ailelerin içinde bile benzer hikayelerin olduğunu; geçmişten sıçrayan bu tür bir “başka öz”ün bir anda bütün “öz” hikayelerini darmadağın ettiğini duymayan kaldı mı hâlâ? </p>
<p>Ve evet, Halaçoğlu’nun araştırmasının gerçekten “bilimsellik” iddiası taşıyabilmesi ve ideolojik saplantısından kurtulabilmesi için sadece Kürtlerin ve Alevilerin altında “saklanan” Ermenilere, “görünmez kılınan” Türkmenlere değil, Türklerin altında saklanan, gizlenmek zorunda kalan “yapısal kimliklere” de bakması gerekir. </p>
<p>Çünkü “yapısal” olarak, önceden Türk olan birileri bugün Kürt görünüyorlarsa, önceden Kürt olan birileri de Türk görünüyorlar demektir. Çünkü, tabii ki Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde Kürt asimilasyonu olmuştur. Türk ulusal kimliğinin geçerli olabildiği modernleşme sürecindeki düzey ve bölgelerde de Türk asimilasyonu olmuştur. Halaçoğlu’nun dediği gibi, “herkes ne olduğunu” bilecekse, o zaman Boşnakların, Arapların, Lazların, Ortodoksluktan dönme Müslümanların, ne kadar Türk, ne kadar Laz vb. olduğunun da tartışılması gerekir; Türk olanların ne kadarının Ermeni olduğuna da bakmak lazım&#8230; Kaldı ki, gene Türk Tarih Kurumu’ndan “Ermeni araştırmacısı” Kemal Çiçek kendi arşiv çalışmalarına göre, bazı Kürt aşiretlerin Türkmenleştiğini, bazı Ermenilerin ise Kürtleştiğini tespit ediyor. </p>
<p>Avrupa’dan çıkıp, modernlik vasıtasıyla Türk devletinin ve onun “tarih uzmanlarının” damarlarına sirayet eden ırkçılığın ve “öz” üzerine yapılan bütün bu tartışmaların getirdiği bir sonuç var: Sana, bana, birbirine benzeyen ancak hiçbir zaman birbirinin tıpkı basım kopyası olmayan ve bu farklılığı yaşayan insanlarda “potansiyel düşman görmek” gibi “bölücülük” buradan ürüyor. Bu nedenle, galiba esas dikkat edilmesi gereken nokta şu: İnsanlara “bilimsel” kimlik tanımlamalarını dayatmak değil; insanların kendilerini nasıl “hissettiklerine” saygı duymak ve onları olduğu gibi kabul etmek gerekiyor. </p>
<p>(Çok uzadı biliyorum ama artık bitiriyorum&#8230;.) Bu arada Hasan Celal Güzel de, “farklılıklardan doğan zenginliklerin büyüsüne kapılarak etnik ayrılıkların altlarını çizen kompleksli, cahil aydınlara, hangi servisin hesabına çalıştıkları belli olmayan bir takım sözde bilim adamlarına” dersini vermek ve Halaçoğlu’nu desteklemek niyetiyle, Radikal gazetesinde komedinin sınırlarını zorlayan bir yazı yazmış. Ancak, Halaçoğlu’nun araştırmasından çıkan sonucu aktarıverince, “kafatası ve kan ırkçılığına hoşgörü, hatta sempatiyle baktıklarını” ve Halaçoğlu’nun araştırmasına “burun kıvırdıklarını” söylediği aydınlara ders verme niyeti pek hasıl olmamış: “Çünkü (Halaçoğlu’nun ortaya çıkardığı) sonuç, Türkiye’nin birliği ve Türkler lehinedir.” (!) </p>
<p>Herhalde araştırmanın “lehlerinde” sonuç çıkardığı “Türkler”den kasıt burada “yapısal Türkler” (!) olmalı&#8230; H. C. Güzel zaten benzer araştırmalar yapmış ve “aynı sonuçlara” ulaşmış. “Aynı” mı pek anlaşılmıyor ama en azından Güzel’in sözlerinden –muhtemelen maksadını aşan- başka yorumlar da çıkabiliyor: “Nitekim, Osmanlı arşiv kayıtlarındaki ‘Türkmen etrakı’ (Türkmen Türkleri) ve ‘Türkmen ekradı’ (Türkmen Kürtleri) ifadeleri, bu iki etnik kimliğin nasıl bir arada kabul edildiğini göstermektedir.” </p>
<p>O zaman Güzel’e dayanırsak, durum şu: “Türkmen” esas olarak “jenerik” bir isim ya da bir sıfat; belli bir tarzda yaşayan insanlara tekabül ediyor. Yani bir etnik veya ırksal (ya da Halaçoğlu’nun deyimiyle “yapısal” !) ayrıma tekabül etmiyor. “Yapısal” ayrım bu başlık (Türkmen) altında, daha sonra başlıyor. Tabii bu durumda Güzel, Halaçoğlu’nun “Türkmen”le özdeşleştirdiği “Türk” tanımını unutuyor. Bunun Türkçesi de şu: Halaçoğlu’nun bahsettiği yapısal olarak Türkmen olup sonradan Kürtleşenlerin “Türk” olduğuna dair hiçbir garanti yok&#8230; Söz konusu Türkmenler zaten pekala “yapısal olarak” Kürt de olabilir; yani şanslar yüzde 50 - yüzde 50! </p>
<p>Güzel, kompleksli aydınlara verip veriştirdikten sonra, son olarak, oldukça “esnek” bir şeilde “herkes kendisine istediği kimliği seçmekte hürdür” demiş Sezar’ın hakkını Sezar’a vermiş : Atatürk’ün vefatından bu yana nadir ciddî tarih ve etnoloji araştırmalarından birini gerçekleştiren Prof. Dr. Halaçoğlu’nu kutluyoruz.” </p>
<p>Evet biz de kutluyoruz&#8230; Artık bundan sonra, bu memlekette örneğin “Ermeniler ne oldu?” diye sorulduğunda, en azından bileceğiz ki, her birimizin tek tek içinde Ermenilik, Kürtlük, Rumluk ve daha bilumum etnik kalıntılar olabilir. </p>
<p>Bu az şey mi? </p>
<p>Koskoca bir saflık miti, kurmacası yıkılıyor&#8230; </p>
<p>Not: Halaçoğlu’na etnik, dinsel ya da kültürel kimliklerden gelen tepkiler de ilginçti. Sanki bir takım kimliklerin (Kürtlük, Alevilik) altında Halaçoğlu’nun “keşfettiği Ermeniliğin” bu kesimler üzerinde rahatsızlık yarattığı izlenimi edindim. İnşallah yanılıyorumdur. Yani bir “öz” kaygısı sadece “bilimsel Halaçoğlu”na özgü değil anlaşılan. Halaçoğlu’nun “ırkçılığı” karşısında “özcü” bir savunmanın taş gibi bir örneğini de AK Partili, Batman milletvekili Ahmet İnal veriyor: “Kürtlerin dipdiri ortada olduğu, kendi orijinal yapısından hiçbir şey kaybetmediği ortada. Bu açıklamalar safsatadan ibaret.” Ne diyelim? Peki o zaman&#8230;.<br />
F KENTEL gazetem.net</p></blockquote>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Haydar tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-3026</link>
		<dc:creator>Haydar</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Aug 2007 03:32:40 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-3026</guid>
		<description>Yusuf Halacoglu (YH) kendisinin ve haleflerinin omurlerini vererek silmeye calistigi, silerkende hep kotuledigi, asagiladigi, yok saydigi "Anadolulunun kimlikleri" meselesi tam bir fiyasko oldu.

Isin igrenc tarafi YH bu aciklamayi yaparken saldiri maksatliydi. Ama olaylar oylesine gelisiyorki, cok yakinda on binlerce ve on binlerce insanimiz;
"Evet benim 3 dedem oncesi Ermenidir, Rumdur, Araptır 43 dedem onceside Asurludur, Bitinyalidir, Uygurdur,  Bizanslidir, 93 dedem onceside Hititlidir, Lidyalidir, Hundur, Iyonyalidir ve bunda gocunacak birsey yok" diyeceklerdir. 

Bunu idrak ettigimiz gun birbirimize daha sıkı sarilmaya basliyacagiz.

YH nun bu aciklamasi Kart-Kurt Turkleri fiyaskosundan sonraki ikinci buyuk "Toplum Muhendisligi" fiyaskosudur.
***

Neydi bu konunun basligi?  
&lt;strong&gt;Good Bye Ataturkculuk!&lt;/strong&gt;</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Yusuf Halacoglu (YH) kendisinin ve haleflerinin omurlerini vererek silmeye calistigi, silerkende hep kotuledigi, asagiladigi, yok saydigi &#8220;Anadolulunun kimlikleri&#8221; meselesi tam bir fiyasko oldu.</p>
<p>Isin igrenc tarafi YH bu aciklamayi yaparken saldiri maksatliydi. Ama olaylar oylesine gelisiyorki, cok yakinda on binlerce ve on binlerce insanimiz;<br />
&#8220;Evet benim 3 dedem oncesi Ermenidir, Rumdur, Araptır 43 dedem onceside Asurludur, Bitinyalidir, Uygurdur,  Bizanslidir, 93 dedem onceside Hititlidir, Lidyalidir, Hundur, Iyonyalidir ve bunda gocunacak birsey yok&#8221; diyeceklerdir. </p>
<p>Bunu idrak ettigimiz gun birbirimize daha sıkı sarilmaya basliyacagiz.</p>
<p>YH nun bu aciklamasi Kart-Kurt Turkleri fiyaskosundan sonraki ikinci buyuk &#8220;Toplum Muhendisligi&#8221; fiyaskosudur.<br />
***</p>
<p>Neydi bu konunun basligi?<br />
<strong>Good Bye Ataturkculuk!</strong></p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>MY tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-3017</link>
		<dc:creator>MY</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Aug 2007 08:54:32 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-3017</guid>
		<description>Degerli yorumcumuz SnowQueen,

Daha önce de dedigimiz gibi &lt;strong&gt;köse yazarlari hergün yazdiklari için&lt;/strong&gt; gerçek entellektüel seviyelerinin biraz altinda yazmak zorunda kaliyorlar. Okuyacak, tartisacak vakitleri yok. Ama onlarin açtigi konulara siz ve biz tartisarak daha derinlemesine girebiliriz.

Yani alinti yaptigim zaman amacim onlara son sözü söyletmek degil &lt;strong&gt;sadece zihinleri biraz gidiklamak :)&lt;/strong&gt;

Emre Aköz gibi popülist takilan ama matrak yazan bir kisi de Engin ardiç :
&lt;blockquote&gt;&lt;em&gt;Atatürk’ün bir üvey babası ve üvey kardeşleri olduğunu yazdığım zaman kıyametler kopmuştu...&lt;/em&gt;&lt;em&gt;Tepkiler küfür düzeyinde kaldılar (yaşlı bir kurt bana “sapık” dedi), kimse başka hiçbir şey yapamadı, çünkü yazdığım gerçekti.

Bu son derece basit, önemsiz, sıradan gerçek, Atatürk’ü “gökten inmiş bir uzaylı” gibi görmek ve göstermek isteyenleri çok sıkıntıya sokuyordu...

Dahasını da söyleyeyim... Atatürk’ün, çok küçük yaşta ölmüş üç kardeşi, üç öz kardeşi daha vardır: Bir ablası, Fatma, iki de ağabeyi, Ömer ve Ahmet!... Fatma veremden, diğerleri su çiçeğinden ölmüşler.

Tepkiler hem “putlaştırma” gerçeğini doğruladılar, hem de “yüzde 46.6 olayını” açıkladılar.

Atatürkçü geçinen bazı ahmaklar bu kafada gittikleri sürece, o yüzde var ya o yüzde... Seksene de çıkar.

&lt;/em&gt;&lt;/blockquote&gt;
Tamami için : &lt;a href="http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=88138,10,2" rel="nofollow"&gt;http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=88138,10,2&lt;/a&gt;

 </description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Degerli yorumcumuz SnowQueen,</p>
<p>Daha önce de dedigimiz gibi <strong>köse yazarlari hergün yazdiklari için</strong> gerçek entellektüel seviyelerinin biraz altinda yazmak zorunda kaliyorlar. Okuyacak, tartisacak vakitleri yok. Ama onlarin açtigi konulara siz ve biz tartisarak daha derinlemesine girebiliriz.</p>
<p>Yani alinti yaptigim zaman amacim onlara son sözü söyletmek degil <strong>sadece zihinleri biraz gidiklamak <img src='http://www.derindusunce.org/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </strong></p>
<p>Emre Aköz gibi popülist takilan ama matrak yazan bir kisi de Engin ardiç :</p>
<blockquote><p><em>Atatürk’ün bir üvey babası ve üvey kardeşleri olduğunu yazdığım zaman kıyametler kopmuştu&#8230;</em><em>Tepkiler küfür düzeyinde kaldılar (yaşlı bir kurt bana “sapık” dedi), kimse başka hiçbir şey yapamadı, çünkü yazdığım gerçekti.</p>
<p>Bu son derece basit, önemsiz, sıradan gerçek, Atatürk’ü “gökten inmiş bir uzaylı” gibi görmek ve göstermek isteyenleri çok sıkıntıya sokuyordu&#8230;</p>
<p>Dahasını da söyleyeyim&#8230; Atatürk’ün, çok küçük yaşta ölmüş üç kardeşi, üç öz kardeşi daha vardır: Bir ablası, Fatma, iki de ağabeyi, Ömer ve Ahmet!&#8230; Fatma veremden, diğerleri su çiçeğinden ölmüşler.</p>
<p>Tepkiler hem “putlaştırma” gerçeğini doğruladılar, hem de “yüzde 46.6 olayını” açıkladılar.</p>
<p>Atatürkçü geçinen bazı ahmaklar bu kafada gittikleri sürece, o yüzde var ya o yüzde&#8230; Seksene de çıkar.</p>
<p></em></p></blockquote>
<p>Tamami için : <a href="http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=88138,10,2" rel="nofollow">http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=88138,10,2</a></p>
<p> </p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>snowqueen tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2999</link>
		<dc:creator>snowqueen</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Aug 2007 15:58:35 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2999</guid>
		<description>Emre Aköz, ucuz popülizm yapiyorsun.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Emre Aköz, ucuz popülizm yapiyorsun.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Mehmet Yılmaz tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2995</link>
		<dc:creator>Mehmet Yılmaz</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Aug 2007 14:27:16 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2995</guid>
		<description>&lt;strong&gt;GOOD BYE NECDET SEZER&lt;/strong&gt;

Emre Aköz'den güzel bir elveda yazisi,
mutlaka okuyun derim :)

&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Sezer'i sevdiniz mi? &lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Ankara'daki dairesini kiraya verecek. Eve müşteri bulacak olan emlakçı, " Türbanlıya vermeyeceğiz " diyor.
Mal yani daire, ev sahibinin. İstediğine kiraya verir, istemediğine vermez. Ancak diğerlerinin yanı sıra böyle bir ölçüt daha konulduğuna ve apaçık söylendiğine göre, biz de birkaç kelime edebiliriz.
Bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanı Sezer " kamusal alan " kavramını ortaya atarak, daha doğrusu siyaset biliminin bu kavramını kendince tanımlayarak, mesela eşi türbanlı olan milletvekillerini Köşk'e ' damsız' olarak çağırdı.
Niye? Çünkü türban 'kamusal alana' giremezmiş.
Sezer 2000 yılının Mayıs ayında Cumhurbaşkanı seçilmişti. O tarihten 2002'ye kadar eşi türbanlı olan milletvekilleri Köşk'teki resepsiyonlara karılarıyla birlikte katılmışlardı.
Ama Kasım 2002'de seçimleri AKP kazanınca tavrını değiştirdi. 'Kamusal alan' kavramını ortaya attı. Ardından da yukarıda sözünü ettiğim uygulamaya başladı. 
Özetle: 'Kamusal alan' Sezer'in baştan beri savunduğu değil, değişen şartlara göre, davranışlarını meşru kılmak amacıyla sonradan ortaya attığı bir kavramdı.
Aynı Sezer, kamusal alan kavramını konuşmalarında kullanırken, inançların (yani dinin) ' özel alana' ait olduğunu da ifade ediyordu. Özetle, " Özel alanınızda ne giyerseniz giyin ama kamusal alanda başınızı örtmeyin " diyordu.
Sezer'in kurduğu ve uyguladığı bu sistemin çelişkili, hatta saçma olduğunu defalarca yazdım: 
'Kamusal alan' derken ' mülki' alanı, yani 'devlet' alanını mı kastediyordu? Eğer işaret ettiği mülki alansa, o zaman türban takmak, mesela özel üniversitelerde niye yasaktı? Buna karşılık devlet hastanesine başvurmuş bir türbanlı nasıl oluyordu da tedavi edilebiliyordu? 
Yoksa Sezer, 'kamusal alan' derken özel alan ' haricindeki' tüm alanı mı kastediyordu? Eğer öyleyse, mesela camilerin konumu neydi? Özel alan olmadığı apaçık olan camiler, nasıl oluyordu da kamusal alanda 'faaliyet' gösteriyordu? 
Dedim ya... Sezer'in kullandığı kamusal alan kavramının iler tutar bir yanı yoktu. Sadece Cumhurbaşkanlığı makamının saygınlığına dayanarak bunu dayatıyordu. 

Şimdi, bu ev kiralama vesilesiyle, şunu da görüyoruz: Aslında Sezer, türbana özel alanda da karşıymış. Yani " dini ve vicdani tercihler, özel alana aittir " diye konuşurken doğruyu söylemiyormuş.
Belli ki Sezer'in zihninde olayın, "kamusal alan-özel alan" karşıtlığının ötesinde anlamları var.
Ben burada işleyen mekanizmanın " cemaatçilik " olduğunu düşünüyorum... Cemaatçilikten kastım şu: 
Hani bazı anketlerde şu tip sorular vardır: "Komşunuzun... 
Alevi ... Çingene ... Kürt ... Eşcinsel ... Yunan ... Alman olmasını ister misiniz?" 
Cemaatçi zihniyet bu tip anketlerde gayet güzel ortaya çıkar: Birçok kişi " öteki " olarak gördüğü gruplara dahil insanların komşusu olmasını istemez.
İşte Sezer'inki de böyle bir cemaatçi anlayış: " Bizim cemaatten olmayan uzak dursun! " 
Daireyi kiralayacak adamın, türbanlı eşiyle birlikte kontrat yapmaya Sezerlerin evine geldiğini düşünebiliyor musunuz? 
Medyanın bu kişiyle röportaj yaptığını, görüntü aldığını hayal edebiliyor musunuz? 
Siz etmemiş olabilirsiniz ama Sezer ailesinin bütün bunları da aklından geçirdiğine ben adım gibi eminim. Kiracılar kapıdan içeri adım attığı anda evlerinin kirlendiğini, kutsallığının yara aldığını düşünürler. Buna asla tahammül edemezler. 

Hani poposunu kaşıyan cinsten bazı köşe yazarları " Abdullah Gül benim cumhurbaşkanım olmayacak " diyor ya...
Ne yalan söyleyeyim Sezer de 'benim' cumhurbaşkanım olmadı. Bir yerde görsem, konuşsam; saygıda, nezakette kusur etmezdim elbette. Ama o saygı ' kişiye' değil, ' makama' gösterilen saygı olurdu.
'Sevgi' derseniz. 
O hiç yok. Hiç de olmadı. 
Halkına karşı sevgi, ilgi, anlayış göstermediğini düşündüğüm bir insanı nasıl seveyim?</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p><strong>GOOD BYE NECDET SEZER</strong></p>
<p>Emre Aköz&#8217;den güzel bir elveda yazisi,<br />
mutlaka okuyun derim <img src='http://www.derindusunce.org/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </p>
<p><strong><em>Sezer&#8217;i sevdiniz mi? </em></strong><br />
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Ankara&#8217;daki dairesini kiraya verecek. Eve müşteri bulacak olan emlakçı, &#8221; Türbanlıya vermeyeceğiz &#8221; diyor.<br />
Mal yani daire, ev sahibinin. İstediğine kiraya verir, istemediğine vermez. Ancak diğerlerinin yanı sıra böyle bir ölçüt daha konulduğuna ve apaçık söylendiğine göre, biz de birkaç kelime edebiliriz.<br />
Bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanı Sezer &#8221; kamusal alan &#8221; kavramını ortaya atarak, daha doğrusu siyaset biliminin bu kavramını kendince tanımlayarak, mesela eşi türbanlı olan milletvekillerini Köşk&#8217;e &#8216; damsız&#8217; olarak çağırdı.<br />
Niye? Çünkü türban &#8216;kamusal alana&#8217; giremezmiş.<br />
Sezer 2000 yılının Mayıs ayında Cumhurbaşkanı seçilmişti. O tarihten 2002&#8242;ye kadar eşi türbanlı olan milletvekilleri Köşk&#8217;teki resepsiyonlara karılarıyla birlikte katılmışlardı.<br />
Ama Kasım 2002&#8242;de seçimleri AKP kazanınca tavrını değiştirdi. &#8216;Kamusal alan&#8217; kavramını ortaya attı. Ardından da yukarıda sözünü ettiğim uygulamaya başladı.<br />
Özetle: &#8216;Kamusal alan&#8217; Sezer&#8217;in baştan beri savunduğu değil, değişen şartlara göre, davranışlarını meşru kılmak amacıyla sonradan ortaya attığı bir kavramdı.<br />
Aynı Sezer, kamusal alan kavramını konuşmalarında kullanırken, inançların (yani dinin) &#8216; özel alana&#8217; ait olduğunu da ifade ediyordu. Özetle, &#8221; Özel alanınızda ne giyerseniz giyin ama kamusal alanda başınızı örtmeyin &#8221; diyordu.<br />
Sezer&#8217;in kurduğu ve uyguladığı bu sistemin çelişkili, hatta saçma olduğunu defalarca yazdım:<br />
&#8216;Kamusal alan&#8217; derken &#8216; mülki&#8217; alanı, yani &#8216;devlet&#8217; alanını mı kastediyordu? Eğer işaret ettiği mülki alansa, o zaman türban takmak, mesela özel üniversitelerde niye yasaktı? Buna karşılık devlet hastanesine başvurmuş bir türbanlı nasıl oluyordu da tedavi edilebiliyordu?<br />
Yoksa Sezer, &#8216;kamusal alan&#8217; derken özel alan &#8216; haricindeki&#8217; tüm alanı mı kastediyordu? Eğer öyleyse, mesela camilerin konumu neydi? Özel alan olmadığı apaçık olan camiler, nasıl oluyordu da kamusal alanda &#8216;faaliyet&#8217; gösteriyordu?<br />
Dedim ya&#8230; Sezer&#8217;in kullandığı kamusal alan kavramının iler tutar bir yanı yoktu. Sadece Cumhurbaşkanlığı makamının saygınlığına dayanarak bunu dayatıyordu. </p>
<p>Şimdi, bu ev kiralama vesilesiyle, şunu da görüyoruz: Aslında Sezer, türbana özel alanda da karşıymış. Yani &#8221; dini ve vicdani tercihler, özel alana aittir &#8221; diye konuşurken doğruyu söylemiyormuş.<br />
Belli ki Sezer&#8217;in zihninde olayın, &#8220;kamusal alan-özel alan&#8221; karşıtlığının ötesinde anlamları var.<br />
Ben burada işleyen mekanizmanın &#8221; cemaatçilik &#8221; olduğunu düşünüyorum&#8230; Cemaatçilikten kastım şu:<br />
Hani bazı anketlerde şu tip sorular vardır: &#8220;Komşunuzun&#8230;<br />
Alevi &#8230; Çingene &#8230; Kürt &#8230; Eşcinsel &#8230; Yunan &#8230; Alman olmasını ister misiniz?&#8221;<br />
Cemaatçi zihniyet bu tip anketlerde gayet güzel ortaya çıkar: Birçok kişi &#8221; öteki &#8221; olarak gördüğü gruplara dahil insanların komşusu olmasını istemez.<br />
İşte Sezer&#8217;inki de böyle bir cemaatçi anlayış: &#8221; Bizim cemaatten olmayan uzak dursun! &#8221;<br />
Daireyi kiralayacak adamın, türbanlı eşiyle birlikte kontrat yapmaya Sezerlerin evine geldiğini düşünebiliyor musunuz?<br />
Medyanın bu kişiyle röportaj yaptığını, görüntü aldığını hayal edebiliyor musunuz?<br />
Siz etmemiş olabilirsiniz ama Sezer ailesinin bütün bunları da aklından geçirdiğine ben adım gibi eminim. Kiracılar kapıdan içeri adım attığı anda evlerinin kirlendiğini, kutsallığının yara aldığını düşünürler. Buna asla tahammül edemezler. </p>
<p>Hani poposunu kaşıyan cinsten bazı köşe yazarları &#8221; Abdullah Gül benim cumhurbaşkanım olmayacak &#8221; diyor ya&#8230;<br />
Ne yalan söyleyeyim Sezer de &#8216;benim&#8217; cumhurbaşkanım olmadı. Bir yerde görsem, konuşsam; saygıda, nezakette kusur etmezdim elbette. Ama o saygı &#8216; kişiye&#8217; değil, &#8216; makama&#8217; gösterilen saygı olurdu.<br />
&#8216;Sevgi&#8217; derseniz.<br />
O hiç yok. Hiç de olmadı.<br />
Halkına karşı sevgi, ilgi, anlayış göstermediğini düşündüğüm bir insanı nasıl seveyim?</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Haydar tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2941</link>
		<dc:creator>Haydar</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Aug 2007 04:19:07 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2941</guid>
		<description>Yukarida 8 Agustos tarihli yazimin son paragrafini Financial Times yazari David Gardner farketmis, turkce ogrenmis ve ertesi gun tutmus o da benzeri bir yazi yazmis. :)
(şaka).

David Gardner in &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=230268&#38;tarih=18/08/2007" rel="nofollow"&gt;makalesi&lt;/a&gt; Radikalde yayinlanmis (&lt;a href="http://www.ft.com/cms/s/a4526084-4c22-11dc-b67f-0000779fd2ac.html" rel="nofollow"&gt;Financial Times&lt;/a&gt;) okumanizi tavsiye ederim.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Yukarida 8 Agustos tarihli yazimin son paragrafini Financial Times yazari David Gardner farketmis, turkce ogrenmis ve ertesi gun tutmus o da benzeri bir yazi yazmis. <img src='http://www.derindusunce.org/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /><br />
(şaka).</p>
<p>David Gardner in <a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=230268&amp;tarih=18/08/2007" rel="nofollow">makalesi</a> Radikalde yayinlanmis (<a href="http://www.ft.com/cms/s/a4526084-4c22-11dc-b67f-0000779fd2ac.html" rel="nofollow">Financial Times</a>) okumanizi tavsiye ederim.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Haydar tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2833</link>
		<dc:creator>Haydar</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Aug 2007 14:14:18 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2833</guid>
		<description>Arif Bey, 
Aslinda cevabi "asker abiler kizar" sozuyle vermissiniz. Asker abilerden birisi bilgisayarin basina gecip bir iki satir yaziyor ve ulke CB secemiyor, akabinde en yuksek mahkemeler anayasayi bile "tercume ediyor".
Asker abiler bu kadar muhim ve gizemli.

Ama yinede, suc isleyen asker abileri elestirenlerin basinda M Altan ve arkadaslari vardir.
Bir iki ornek;

http://www.mehmetaltan.com sayfasina girin ve "lockheed" yada "asker" "bomba" "generaller" vs kelimelerini arama bolumune yazin.

Ayrica;
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=229714
http://www.gazetem.net
http://www.ikincicumhuriyet.org/

Altan kardeslerin ortalama ayda bir savciliga  ifade verdigini umarim biliyorsunuzdur.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Arif Bey,<br />
Aslinda cevabi &#8220;asker abiler kizar&#8221; sozuyle vermissiniz. Asker abilerden birisi bilgisayarin basina gecip bir iki satir yaziyor ve ulke CB secemiyor, akabinde en yuksek mahkemeler anayasayi bile &#8220;tercume ediyor&#8221;.<br />
Asker abiler bu kadar muhim ve gizemli.</p>
<p>Ama yinede, suc isleyen asker abileri elestirenlerin basinda M Altan ve arkadaslari vardir.<br />
Bir iki ornek;</p>
<p><a href="http://www.mehmetaltan.com" rel="nofollow">http://www.mehmetaltan.com</a> sayfasina girin ve &#8220;lockheed&#8221; yada &#8220;asker&#8221; &#8220;bomba&#8221; &#8220;generaller&#8221; vs kelimelerini arama bolumune yazin.</p>
<p>Ayrica;<br />
<a href="http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=229714" rel="nofollow">http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=229714</a><br />
<a href="http://www.gazetem.net" rel="nofollow">http://www.gazetem.net</a><br />
<a href="http://www.ikincicumhuriyet.org/" rel="nofollow">http://www.ikincicumhuriyet.org/</a></p>
<p>Altan kardeslerin ortalama ayda bir savciliga  ifade verdigini umarim biliyorsunuzdur.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>MY tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2831</link>
		<dc:creator>MY</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Aug 2007 12:34:47 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2831</guid>
		<description>&lt;strong&gt;Atatürk ilkelerinden hangisi ayakta ?&lt;/strong&gt;
Bana kalirsa Atatürkçülük çoktan bitti ama biz kabul edemiyoruz :)

--- ALINTI ---
&lt;blockquote&gt;&lt;em&gt;“Devletçilik” ilkesi fiilen tarihe karışmıştır. Günümüzde “ulusalcılar” bile, birkaç sapığın dışında, devletçi değildirler. (Ekonomiden sözediyorum.)&lt;/em&gt;&lt;em&gt;“Devrimcilik” ilkesinin içi boşalmıştır. Atatürkçü geçinen bir sürü tutucu bürokratın ve bürokrat ruhlu gazetecinin neresi devrimcidir?

“Halkçılık” ilkesinin hiçbir anlamı kalmamıştır. Adı Halk Partisi olan parti bile halkçı değildir. Kaldı ki, her ne kadar amigolar ona “kömür dağıtıyor” diye küfür etseler bile, tutucu olduğu söylenen iktidar partisi bütün partilerden daha halkçı görünmektedir.

“Milliyetçilik”, eğer Türkiye’yi otuzlu yıllarda olduğu gibi “otarşik”, dışa kapalı, içine dönük, kendi yağıyla kavrulan, fakir ama onurlu bir ülke yapacaksa, buna ilk karşı çıkacak Sinan Aygün olmazsa yüzüme tükürün. Devlet Bahçeli, yabancı sermayesi kaçmış, borsası çökmüş, şirketleri batmış, işsizliği sekize katlanmış, parasının değeri dolara karşı beşe, avroya karşı ona düşmüş, ordusu silah ve mühimmat bulamayan bir “enkazın” başbuğu olmayı isteyecek midir?

“Cumhuriyetçilik” ilkesinden sözettik... Kalıyor “laiklik”...

Laiklik, din ve devlet işlerinin ayrılması, birinin ötekine karışmaması demektir. Bizde, dinin devlet tarafından baskı altına alınması, din adamları sınıfının memur zümresine indirgenmesi şeklinde uygulanmıştır. Kavga da bundan kopmaktadır.

Madem laiklik ilkesine bu kadar bağlısınız, onun gerçek uygulamasına he diyecek misiniz? Örneğin Fransa’daki Katolik Stanislas Koleji gibi bir dinci üniversite kurulabilir mi? Camiler, bakım masraflarını ve personel giderlerini, imamın da müezzinin de muvakkitin de maaşını başbakanlık bütçesinden değil de kendi döner sermayelerinden karşılayabilirler mi? Bu amaçla cemaatten para toplayabilirler mi? Tarikatlar, cizvitler gibi, kendi okullarını açabilirler mi?

Cizvitlerin Saint-Joseph, Saint-Michel gibi orta öğretim kurumları Lausanne Antlaşması’na göre ülkemizde serbestçe faaliyet gösterebiliyorlar, Aczmendi’ler de “Hazret-i Ömer Lisesi” açsınlar mı?

Hayır diyeceksiniz. O zaman hiç laiklik diye şişinmeyiniz, çünkü bugünkü uygulamanız da laiklik değildir.

&lt;/em&gt;&lt;/blockquote&gt;
Yazinin tamami için :
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=87269,10,2</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Atatürk ilkelerinden hangisi ayakta ?</strong><br />
Bana kalirsa Atatürkçülük çoktan bitti ama biz kabul edemiyoruz <img src='http://www.derindusunce.org/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </p>
<p>&#8212; ALINTI &#8212;</p>
<blockquote><p><em>“Devletçilik” ilkesi fiilen tarihe karışmıştır. Günümüzde “ulusalcılar” bile, birkaç sapığın dışında, devletçi değildirler. (Ekonomiden sözediyorum.)</em><em>“Devrimcilik” ilkesinin içi boşalmıştır. Atatürkçü geçinen bir sürü tutucu bürokratın ve bürokrat ruhlu gazetecinin neresi devrimcidir?</p>
<p>“Halkçılık” ilkesinin hiçbir anlamı kalmamıştır. Adı Halk Partisi olan parti bile halkçı değildir. Kaldı ki, her ne kadar amigolar ona “kömür dağıtıyor” diye küfür etseler bile, tutucu olduğu söylenen iktidar partisi bütün partilerden daha halkçı görünmektedir.</p>
<p>“Milliyetçilik”, eğer Türkiye’yi otuzlu yıllarda olduğu gibi “otarşik”, dışa kapalı, içine dönük, kendi yağıyla kavrulan, fakir ama onurlu bir ülke yapacaksa, buna ilk karşı çıkacak Sinan Aygün olmazsa yüzüme tükürün. Devlet Bahçeli, yabancı sermayesi kaçmış, borsası çökmüş, şirketleri batmış, işsizliği sekize katlanmış, parasının değeri dolara karşı beşe, avroya karşı ona düşmüş, ordusu silah ve mühimmat bulamayan bir “enkazın” başbuğu olmayı isteyecek midir?</p>
<p>“Cumhuriyetçilik” ilkesinden sözettik&#8230; Kalıyor “laiklik”&#8230;</p>
<p>Laiklik, din ve devlet işlerinin ayrılması, birinin ötekine karışmaması demektir. Bizde, dinin devlet tarafından baskı altına alınması, din adamları sınıfının memur zümresine indirgenmesi şeklinde uygulanmıştır. Kavga da bundan kopmaktadır.</p>
<p>Madem laiklik ilkesine bu kadar bağlısınız, onun gerçek uygulamasına he diyecek misiniz? Örneğin Fransa’daki Katolik Stanislas Koleji gibi bir dinci üniversite kurulabilir mi? Camiler, bakım masraflarını ve personel giderlerini, imamın da müezzinin de muvakkitin de maaşını başbakanlık bütçesinden değil de kendi döner sermayelerinden karşılayabilirler mi? Bu amaçla cemaatten para toplayabilirler mi? Tarikatlar, cizvitler gibi, kendi okullarını açabilirler mi?</p>
<p>Cizvitlerin Saint-Joseph, Saint-Michel gibi orta öğretim kurumları Lausanne Antlaşması’na göre ülkemizde serbestçe faaliyet gösterebiliyorlar, Aczmendi’ler de “Hazret-i Ömer Lisesi” açsınlar mı?</p>
<p>Hayır diyeceksiniz. O zaman hiç laiklik diye şişinmeyiniz, çünkü bugünkü uygulamanız da laiklik değildir.</p>
<p></em></p></blockquote>
<p>Yazinin tamami için :<br />
<a href="http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=87269,10,2" rel="nofollow">http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=87269,10,2</a></p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>arif tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2813</link>
		<dc:creator>arif</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Aug 2007 09:00:24 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2813</guid>
		<description>Kemalizme yüklendikçe Atatürke sevgi ve saygı 
besleyenler alınıyor. Kendi payıma bende hazetmiyorum. Çünkü bu tartışma bağcı dövmek maksatlı olmamalı. Kemalizm Türkiye yi güden övendere gibi kullanılıyor zira. Ve bu değnekten kurtulmak insan olmanın ilk adımı. Vesayet sisteminin olmaz ise olmazı bu ideoloji. Anlayamadığım Mehmet Altanın şecaat ve cesaretinin bu denli yüksek
oluşuna karşılık, askeri vesayet sisteminin
çalışma dinamiğini bir türlü açıklamıyor olması. Hasan Cemal asker abiler kızar cümlesiyle özetleyiverdi bu muazzam karmaşık
sistemi.
 ÖSS sınavlarında ilk beşyüze giren kaç öğrencinin, askeri okulları tercih edip etmediğinin bu sistemin sürmesiyle bir alakası olabilir mi? OYAK satışına hangi kaygıyla celallenildi? Neden yatıştı bu kaygı, hangi güvenceler alındı? 
Ülkenin kaderini elinde tutanların en akıllılarımız mı? Yoksa en zenginlerimiz mi olduğunu doğrusu merak ediyorum.
Mehmet Altan çok gürlüyor hiç yağmıyor.
Vesayet sistemi "Kemalist" ideolojiye dayanıyor ve Türkiyeyi küçük tutmak, bloke etmek için çalışıyor. Bu sistemin çalışması için dünyanın doğru okunamaması gerekiyor. Her
alanda liyakat esas alınmalı, en layık olanlar
hak ettiği yerlere gelebilmeli. Millet
seçtiğinde bu işi iyi beceriyor, bakalım milletin seçtikleri de bu işi becerebilecek mi?
Gül iyi bir gösterge olabilir kanısındayım.
Mehmet bey Milli olmak önemli mi diye sormuştunuz bir yorumunuzda. Bu vesayet sisteminin milli olmadığını, ancak milli soslu 
bir düzenekle çalıştığını söyleyebilirim rahatlıkla. Yoksa AB ile ortaklık projesi bu
sözde milli düzeneğin yanında zemzemle yıkanmış sayılır.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Kemalizme yüklendikçe Atatürke sevgi ve saygı<br />
besleyenler alınıyor. Kendi payıma bende hazetmiyorum. Çünkü bu tartışma bağcı dövmek maksatlı olmamalı. Kemalizm Türkiye yi güden övendere gibi kullanılıyor zira. Ve bu değnekten kurtulmak insan olmanın ilk adımı. Vesayet sisteminin olmaz ise olmazı bu ideoloji. Anlayamadığım Mehmet Altanın şecaat ve cesaretinin bu denli yüksek<br />
oluşuna karşılık, askeri vesayet sisteminin<br />
çalışma dinamiğini bir türlü açıklamıyor olması. Hasan Cemal asker abiler kızar cümlesiyle özetleyiverdi bu muazzam karmaşık<br />
sistemi.<br />
 ÖSS sınavlarında ilk beşyüze giren kaç öğrencinin, askeri okulları tercih edip etmediğinin bu sistemin sürmesiyle bir alakası olabilir mi? OYAK satışına hangi kaygıyla celallenildi? Neden yatıştı bu kaygı, hangi güvenceler alındı?<br />
Ülkenin kaderini elinde tutanların en akıllılarımız mı? Yoksa en zenginlerimiz mi olduğunu doğrusu merak ediyorum.<br />
Mehmet Altan çok gürlüyor hiç yağmıyor.<br />
Vesayet sistemi &#8220;Kemalist&#8221; ideolojiye dayanıyor ve Türkiyeyi küçük tutmak, bloke etmek için çalışıyor. Bu sistemin çalışması için dünyanın doğru okunamaması gerekiyor. Her<br />
alanda liyakat esas alınmalı, en layık olanlar<br />
hak ettiği yerlere gelebilmeli. Millet<br />
seçtiğinde bu işi iyi beceriyor, bakalım milletin seçtikleri de bu işi becerebilecek mi?<br />
Gül iyi bir gösterge olabilir kanısındayım.<br />
Mehmet bey Milli olmak önemli mi diye sormuştunuz bir yorumunuzda. Bu vesayet sisteminin milli olmadığını, ancak milli soslu<br />
bir düzenekle çalıştığını söyleyebilirim rahatlıkla. Yoksa AB ile ortaklık projesi bu<br />
sözde milli düzeneğin yanında zemzemle yıkanmış sayılır.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>bercenay tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2809</link>
		<dc:creator>bercenay</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 22:42:14 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2809</guid>
		<description>DEVLETCİLİK
konu hakkında Ataturk ne demis;
Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır.(1930)
bu sozu bana bugunku TRT'yi hatırlattı.memnun olmayan var mı?

Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz, bununla beraber, hiç bir piyasa da başıboş değildir.(1937)
bu sozude bugunku merkez bankasını.memnun olmayan var mı?

bence su altı oku yedi ok yapalım.en sonuna demokrasiyi ekleyelim.
gerci Cumhuriyetcilik ilkesinde demokrasi var ama sizi mi kıralım.

Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir(1933).
Bugünkü hükümetimizin, devlet teşkilatımızın doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>DEVLETCİLİK<br />
konu hakkında Ataturk ne demis;<br />
Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır.(1930)<br />
bu sozu bana bugunku TRT&#8217;yi hatırlattı.memnun olmayan var mı?</p>
<p>Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz, bununla beraber, hiç bir piyasa da başıboş değildir.(1937)<br />
bu sozude bugunku merkez bankasını.memnun olmayan var mı?</p>
<p>bence su altı oku yedi ok yapalım.en sonuna demokrasiyi ekleyelim.<br />
gerci Cumhuriyetcilik ilkesinde demokrasi var ama sizi mi kıralım.</p>
<p>Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir(1933).<br />
Bugünkü hükümetimizin, devlet teşkilatımızın doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>MY tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2800</link>
		<dc:creator>MY</dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Aug 2007 11:46:31 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2800</guid>
		<description>&lt;strong&gt;Hadi Kemalist olalım… &lt;/strong&gt;

.......
Basit bir şartımız var.

Kemalizm’in altı okundan “devletçiliği” çıkartalım yerine “demokrasiyi” koyalım.

Madem ki laikliğe bu kadar tutkunlar ve asıl sorunları sadece ve sadece laiklik, laikliğe karşı çıkmayan böyle bir değişiklikten gocunmamaları gerekir.

Kemalistler, altı oka “demokrasiyi” eklemeye varlar mı?

Sanırım bu soru onların sahtekar mı yoksa samimi mi olduğunu ortaya koyacak.

Kemalizm’e demokrasiyi ekleyeceğiz, ordu siyasetten çekilecek, halkın iradesi tek ölçü olacak ve hepimiz Kemalizm’i benimseyeceğiz.

Başta CHP yönetimi ve ordu olmak üzere bütün Kemalistlere sorun.

Bu değişimi kabul ediyorlar mı.
.....
(Ahmet Altan) http://www.gazetem.net/ahmetaltan.asp</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hadi Kemalist olalım… </strong></p>
<p>&#8230;&#8230;.<br />
Basit bir şartımız var.</p>
<p>Kemalizm’in altı okundan “devletçiliği” çıkartalım yerine “demokrasiyi” koyalım.</p>
<p>Madem ki laikliğe bu kadar tutkunlar ve asıl sorunları sadece ve sadece laiklik, laikliğe karşı çıkmayan böyle bir değişiklikten gocunmamaları gerekir.</p>
<p>Kemalistler, altı oka “demokrasiyi” eklemeye varlar mı?</p>
<p>Sanırım bu soru onların sahtekar mı yoksa samimi mi olduğunu ortaya koyacak.</p>
<p>Kemalizm’e demokrasiyi ekleyeceğiz, ordu siyasetten çekilecek, halkın iradesi tek ölçü olacak ve hepimiz Kemalizm’i benimseyeceğiz.</p>
<p>Başta CHP yönetimi ve ordu olmak üzere bütün Kemalistlere sorun.</p>
<p>Bu değişimi kabul ediyorlar mı.<br />
&#8230;..<br />
(Ahmet Altan) <a href="http://www.gazetem.net/ahmetaltan.asp" rel="nofollow">http://www.gazetem.net/ahmetaltan.asp</a></p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Haydar tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2779</link>
		<dc:creator>Haydar</dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Aug 2007 16:29:33 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2779</guid>
		<description>Sanirim Bercenay'in dikkat cektigi konuyu &lt;a href="http://www.gazetem.net/ferhatkentel.asp" rel="nofollow"&gt;Ferhat Kentel&lt;/a&gt; toplumsal cercevede analiz etmis.
***

&lt;strong&gt;“Atatürkçülük” ne işe yarar?&lt;/strong&gt; 

Zafer Üskül’ün “Kemalizmin ve Atatürk milliyetçiliğinin Anayasa’dan çıkarılması” gerektiği yönünde yaptığı açıklamalar bazı kesimleri oldukça rahatsız etti. “Affedilmez bir aymazlık”, “gizli emellerini ortaya çıkaran son derece tehlikeli bir tezgah”, “açık saldırı”, “işbirlikçi komplo” gibi daha ziyade “gaz verme” dilinden nümuneler eşliğinde tepki gördü... 

Tepkiler normal tabii... Herkesin bir ucundan tutup faydalandığı bir sembol ve söylemden öyle kolay kolay vazgeçmek mümkün değil... 

Bu işin neden kolay olmayacağını TESEV’den çıkan araştırmamızdan (“Milletin Bölünmez Bütünlüğü” – Demokratikleşme Sürecinde Parçalayan Milliyetçilikler) bir bölümü kısaltıp aktararak anlatmaya çalışayım... 

Türkiye Cumhuriyeti’nin izlemiş olduğu modernleşme politikalarında ve milliyetçilik stratejisinde, devlet, temel olarak halkın “organik ifadesi” ya da “mitolojik”, neredeyse “yarı-dinsel” karşılığı olarak tanımlanmaya ve sosyalleştirilmeye çalışıldı. Halkın bu şekilde “organik bir cemaat” olarak görülmesi, büyük ölçüde, bu cemaatin içinden çıkan farklı unsurların da büyük tepkiyle, “ihanet korkusuyla” karşılanmasına neden oldu. Bu anlayışın dayandığı iki varsayım vardı: İlk olarak farklı kanaatlere, partilere, çıkarlara gerek duymayan uyumlu bir halk olacaktı. İkinci olarak ise bir olumsuzluk –düşman– tanımlanmalıydı. 

Düşmanlara ve farklılık yaratanlara sürekli ceza vermek üzerine kurulu olan bu strateji için şiddet içeren eylemler (ya da daha üst düzeyde darbeler), bir türlü zapt-ı rapt altına alınamayan toplum üzerinde kontrol sağlamanın trajik girişimleri olarak hep var oldu. Kutsallaşmış bu devlet ve onunla organik ilişkide olan gövde için “kurban etmek” (kurban vermek, kurban almak) hep meşru oldu. 

Bugün modern milliyetçiliğin bir arada tutamadığı insanlara ve sağlayamadığı ortak tahayyüle yeni ve “çoğalmış milliyetçilikler” cevap veriyor; yalnız ve çaresiz kalan insanlar “kendi milliyetçiliğini” kuruyorlar. İşte bu çaresizlik içinde, erkeklikle ve sembollerle beslenen linçler ve cinayetler devreye giriyor. Ya da basitleştirmenin aracı olarak semboller devreye giriyor; karşı semboller aracılığıyla, ötekilik her yerde kurulabiliyor. 

Ortaklık duygusu yaratması öngörülerek üretilen sembollerin farklı tüketimleri, dolayısıyla farklı “ikinci üretimleri” onların strateji tarafından “denetlenmesi” gereğini de sürekli kılıyor. Toplumsal hayatta tekrarlanan ve sembolik öneme haiz “ulusu kurucu” ritüeller (ilköğretim okullarında sabahları içilen antlar, İstiklal Marşı törenleri vb.) ve kamusal alana serpiştirilmiş ya da yerleştirilmiş semboller (Atatürk heykelleri, bayraklar, vb.) “panoptik bir gözetleme” mekanizmasının işaretleri olarak işlev görüyorlar. Bunlar her zaman her yerde görülmeseler de varlıkları biliniyor ve bireylerin strateji altında “uyum” sağlamasını; “karmaşık açıklamalara”, “gerekçelere” gerek kalmadan, gerekli davranışları sergilemek için, harekete geçmelerini sağlıyor. 

Dolayısıyla semboller “otorite” etkisi yaparken, bireyler o otoriteye uygun harekete geçiyorlar. Buna bağlı olarak, karmaşıklık karşısında aranan çare, “yoğunlaştırılmış” ve “en özet” şekilde kendini gösteren sembolleri taşıyan bir otoritede aranıyor ve “bulunuyor”. Atatürk otoriteyi en yüce referans olarak somutlaştıran kişilik olarak kullanıma sokuluyor ve “kullanılıyor”... 

Modernliğin ürettiği “karmaşıklığın” ortadan kaldırılması için başvurulan pratiklerden genel olarak en yaygını, “karmaşıklığa dâhil olma” gerekçelerini ortadan kaldırmak ve karmaşıklığa izin vermek istemeyen otoriteye teslim olmak ve o otoritenin sunduğu “tek” yoruma “ikna olmak” en geçerli yol gibi görünüyor. 

Öğreten sert otoriteyle kurulan içselleşmiş ilişki bir eksen üzerinde düşünüldüğünde, bir uçta “geri çekilme” / “pasifize olma” tavrı varsa, diğer uçta kendini “otorite yerine koyma” var. Arada ise farklı şekillerde algılanan “kurtarıcı” beklentileri var. Kurtarıcılar arasında akla gelenlerden biri tabii ki “ordu”... 

Adeta dört başı mamur dinselleşmiş, ulus kurucu milliyetçi retoriğin arkasından üretilen çözümlerde de “dinsellik” çıkıyor. Atatürk “kurtarıcı”, bir “peygamber”, bir “mesih” özelliğine bürünebiliyor ya da tarihsel miras, “tarihten alınan ders” bugüne taşınıyor. “Kurtarıcı” özlemi yaşamaya devam ediyor; kurtarıcı üzerine kurulan dinsel retorik “haber veriyor”, “müjdeliyor”... 

Bu yeniden üretim sırasında bazı kesimler Atatürk’ü açıkça “peygamber” olarak tanımlarken, başkaları, “peygamber” olarak nitelemeseler de, bir “dinî figüre” yapılabilecek ritüelleri tekrarlıyorlar. Örneğin her Cumhuriyet bayramında “Atatürk’ü çok sevdikleri için” malak kurban ediyorlar.. 

Herkes Atatürk’ün “kullanıldığını” söylerken, herkes onu “kullanmaya” devam ediyor. Ancak semboller aynı zamanda stratejinin hesaplamadığı şekillerde de kullanılabiliyor. Örneğin, İstanbul Topkapı’da, ayakta yolcu alınmaması kararına karşı direnen minibüsçülerden birinin “Atatürk ne demiş: ‘Birinci vazifen Türkiye Cumhuriyeti’ni korumaktır’. Bunlar (yöneticiler) koruyor mu? Hayır!” demesinde olduğu gibi ya da Bilecik’te bir işyerini soyanların, kaçarken Türk bayrağına “kurtarıcı” olarak başvurmaları gibi... Başka bir deyişle, Türk bayrağı, Atatürk ya da başka bir sembol taşıdığı içerikten bağımsızlaşıyor, “atfedilen” önemini kaybediyor; bir tür “görüntü”ye, “savunma kalkanı”na, hatta tam tersine “saldırı aracına”, “kamuflaj”a dönüşüyor. 

Stratejinin kendini görünür kıldığı en güçlü semboller “yaptırım” gücüne de sahipler. “Laik bir ülkeyiz, laik olmak zorundayız yani. Bizimkisi laikçilik yani, laik olmak. Ülkemizde laik olayı var” diyen bir inşaat işçisinin söylediği gibi, bizim ülkemizde Atatürkçülük olayı var; Atatürkçüyüz yani... 

Yani bu yüzden, bence Anayasa’da Atatürkçülük dursun... Yerini korumak isteyenlere, önemli kalmak ya da olmak isteyen okumuş yazmışlara, sesini başka türlü duyuramayan garibanlara, kısaca millete faydası dokunuyor hiç yoktan...
F KENTEL</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sanirim Bercenay&#8217;in dikkat cektigi konuyu <a href="http://www.gazetem.net/ferhatkentel.asp" rel="nofollow">Ferhat Kentel</a> toplumsal cercevede analiz etmis.<br />
***</p>
<p><strong>“Atatürkçülük” ne işe yarar?</strong> </p>
<p>Zafer Üskül’ün “Kemalizmin ve Atatürk milliyetçiliğinin Anayasa’dan çıkarılması” gerektiği yönünde yaptığı açıklamalar bazı kesimleri oldukça rahatsız etti. “Affedilmez bir aymazlık”, “gizli emellerini ortaya çıkaran son derece tehlikeli bir tezgah”, “açık saldırı”, “işbirlikçi komplo” gibi daha ziyade “gaz verme” dilinden nümuneler eşliğinde tepki gördü&#8230; </p>
<p>Tepkiler normal tabii&#8230; Herkesin bir ucundan tutup faydalandığı bir sembol ve söylemden öyle kolay kolay vazgeçmek mümkün değil&#8230; </p>
<p>Bu işin neden kolay olmayacağını TESEV’den çıkan araştırmamızdan (“Milletin Bölünmez Bütünlüğü” – Demokratikleşme Sürecinde Parçalayan Milliyetçilikler) bir bölümü kısaltıp aktararak anlatmaya çalışayım&#8230; </p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin izlemiş olduğu modernleşme politikalarında ve milliyetçilik stratejisinde, devlet, temel olarak halkın “organik ifadesi” ya da “mitolojik”, neredeyse “yarı-dinsel” karşılığı olarak tanımlanmaya ve sosyalleştirilmeye çalışıldı. Halkın bu şekilde “organik bir cemaat” olarak görülmesi, büyük ölçüde, bu cemaatin içinden çıkan farklı unsurların da büyük tepkiyle, “ihanet korkusuyla” karşılanmasına neden oldu. Bu anlayışın dayandığı iki varsayım vardı: İlk olarak farklı kanaatlere, partilere, çıkarlara gerek duymayan uyumlu bir halk olacaktı. İkinci olarak ise bir olumsuzluk –düşman– tanımlanmalıydı. </p>
<p>Düşmanlara ve farklılık yaratanlara sürekli ceza vermek üzerine kurulu olan bu strateji için şiddet içeren eylemler (ya da daha üst düzeyde darbeler), bir türlü zapt-ı rapt altına alınamayan toplum üzerinde kontrol sağlamanın trajik girişimleri olarak hep var oldu. Kutsallaşmış bu devlet ve onunla organik ilişkide olan gövde için “kurban etmek” (kurban vermek, kurban almak) hep meşru oldu. </p>
<p>Bugün modern milliyetçiliğin bir arada tutamadığı insanlara ve sağlayamadığı ortak tahayyüle yeni ve “çoğalmış milliyetçilikler” cevap veriyor; yalnız ve çaresiz kalan insanlar “kendi milliyetçiliğini” kuruyorlar. İşte bu çaresizlik içinde, erkeklikle ve sembollerle beslenen linçler ve cinayetler devreye giriyor. Ya da basitleştirmenin aracı olarak semboller devreye giriyor; karşı semboller aracılığıyla, ötekilik her yerde kurulabiliyor. </p>
<p>Ortaklık duygusu yaratması öngörülerek üretilen sembollerin farklı tüketimleri, dolayısıyla farklı “ikinci üretimleri” onların strateji tarafından “denetlenmesi” gereğini de sürekli kılıyor. Toplumsal hayatta tekrarlanan ve sembolik öneme haiz “ulusu kurucu” ritüeller (ilköğretim okullarında sabahları içilen antlar, İstiklal Marşı törenleri vb.) ve kamusal alana serpiştirilmiş ya da yerleştirilmiş semboller (Atatürk heykelleri, bayraklar, vb.) “panoptik bir gözetleme” mekanizmasının işaretleri olarak işlev görüyorlar. Bunlar her zaman her yerde görülmeseler de varlıkları biliniyor ve bireylerin strateji altında “uyum” sağlamasını; “karmaşık açıklamalara”, “gerekçelere” gerek kalmadan, gerekli davranışları sergilemek için, harekete geçmelerini sağlıyor. </p>
<p>Dolayısıyla semboller “otorite” etkisi yaparken, bireyler o otoriteye uygun harekete geçiyorlar. Buna bağlı olarak, karmaşıklık karşısında aranan çare, “yoğunlaştırılmış” ve “en özet” şekilde kendini gösteren sembolleri taşıyan bir otoritede aranıyor ve “bulunuyor”. Atatürk otoriteyi en yüce referans olarak somutlaştıran kişilik olarak kullanıma sokuluyor ve “kullanılıyor”&#8230; </p>
<p>Modernliğin ürettiği “karmaşıklığın” ortadan kaldırılması için başvurulan pratiklerden genel olarak en yaygını, “karmaşıklığa dâhil olma” gerekçelerini ortadan kaldırmak ve karmaşıklığa izin vermek istemeyen otoriteye teslim olmak ve o otoritenin sunduğu “tek” yoruma “ikna olmak” en geçerli yol gibi görünüyor. </p>
<p>Öğreten sert otoriteyle kurulan içselleşmiş ilişki bir eksen üzerinde düşünüldüğünde, bir uçta “geri çekilme” / “pasifize olma” tavrı varsa, diğer uçta kendini “otorite yerine koyma” var. Arada ise farklı şekillerde algılanan “kurtarıcı” beklentileri var. Kurtarıcılar arasında akla gelenlerden biri tabii ki “ordu”&#8230; </p>
<p>Adeta dört başı mamur dinselleşmiş, ulus kurucu milliyetçi retoriğin arkasından üretilen çözümlerde de “dinsellik” çıkıyor. Atatürk “kurtarıcı”, bir “peygamber”, bir “mesih” özelliğine bürünebiliyor ya da tarihsel miras, “tarihten alınan ders” bugüne taşınıyor. “Kurtarıcı” özlemi yaşamaya devam ediyor; kurtarıcı üzerine kurulan dinsel retorik “haber veriyor”, “müjdeliyor”&#8230; </p>
<p>Bu yeniden üretim sırasında bazı kesimler Atatürk’ü açıkça “peygamber” olarak tanımlarken, başkaları, “peygamber” olarak nitelemeseler de, bir “dinî figüre” yapılabilecek ritüelleri tekrarlıyorlar. Örneğin her Cumhuriyet bayramında “Atatürk’ü çok sevdikleri için” malak kurban ediyorlar.. </p>
<p>Herkes Atatürk’ün “kullanıldığını” söylerken, herkes onu “kullanmaya” devam ediyor. Ancak semboller aynı zamanda stratejinin hesaplamadığı şekillerde de kullanılabiliyor. Örneğin, İstanbul Topkapı’da, ayakta yolcu alınmaması kararına karşı direnen minibüsçülerden birinin “Atatürk ne demiş: ‘Birinci vazifen Türkiye Cumhuriyeti’ni korumaktır’. Bunlar (yöneticiler) koruyor mu? Hayır!” demesinde olduğu gibi ya da Bilecik’te bir işyerini soyanların, kaçarken Türk bayrağına “kurtarıcı” olarak başvurmaları gibi&#8230; Başka bir deyişle, Türk bayrağı, Atatürk ya da başka bir sembol taşıdığı içerikten bağımsızlaşıyor, “atfedilen” önemini kaybediyor; bir tür “görüntü”ye, “savunma kalkanı”na, hatta tam tersine “saldırı aracına”, “kamuflaj”a dönüşüyor. </p>
<p>Stratejinin kendini görünür kıldığı en güçlü semboller “yaptırım” gücüne de sahipler. “Laik bir ülkeyiz, laik olmak zorundayız yani. Bizimkisi laikçilik yani, laik olmak. Ülkemizde laik olayı var” diyen bir inşaat işçisinin söylediği gibi, bizim ülkemizde Atatürkçülük olayı var; Atatürkçüyüz yani&#8230; </p>
<p>Yani bu yüzden, bence Anayasa’da Atatürkçülük dursun&#8230; Yerini korumak isteyenlere, önemli kalmak ya da olmak isteyen okumuş yazmışlara, sesini başka türlü duyuramayan garibanlara, kısaca millete faydası dokunuyor hiç yoktan&#8230;<br />
F KENTEL</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>MY tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2766</link>
		<dc:creator>MY</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Aug 2007 10:19:45 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2766</guid>
		<description>Cumhuriyet olgusuna ve Kemalizm'e orjinal bir bakis Alvin Toffler'in mercekleriyle (I. II. ve III. Dalga) Murat Karun tarafindan yapilmis.

Konuyu derinlestirmesi açisindan okunmaya deger bir yazi :
&lt;blockquote&gt; &lt;em&gt;".....  Kemalist'lerin buyuk bir hatasi sudur: O koylulerden buyuk bir kismi sehre gocetmis, servis/bilgi ekonomisine gecmis, ve bireyselleserek giysi/kiyafet/hayat tarzlari ile bu bireyselliklerini yasamayi istemektedirler. Yani Cumhuriyetciler 1. dalgayla savastiklarini zannetmekte fakat aslinda 3. dalga ile karsi karsiya gelmektedirler.
........"&lt;/em&gt;&lt;/blockquote&gt;
&lt;em&gt;Yazinin tamami için :&lt;/em&gt;

http://muratkarun.blogspot.com/2007/05/iii-dalga.html</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhuriyet olgusuna ve Kemalizm&#8217;e orjinal bir bakis Alvin Toffler&#8217;in mercekleriyle (I. II. ve III. Dalga) Murat Karun tarafindan yapilmis.</p>
<p>Konuyu derinlestirmesi açisindan okunmaya deger bir yazi :</p>
<blockquote><p> <em>&#8220;&#8230;..  Kemalist&#8217;lerin buyuk bir hatasi sudur: O koylulerden buyuk bir kismi sehre gocetmis, servis/bilgi ekonomisine gecmis, ve bireyselleserek giysi/kiyafet/hayat tarzlari ile bu bireyselliklerini yasamayi istemektedirler. Yani Cumhuriyetciler 1. dalgayla savastiklarini zannetmekte fakat aslinda 3. dalga ile karsi karsiya gelmektedirler.<br />
&#8230;&#8230;..&#8221;</em></p></blockquote>
<p><em>Yazinin tamami için :</em></p>
<p><a href="http://muratkarun.blogspot.com/2007/05/iii-dalga.html" rel="nofollow">http://muratkarun.blogspot.com/2007/05/iii-dalga.html</a></p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>bercenay tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2763</link>
		<dc:creator>bercenay</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Aug 2007 08:40:48 +0000</pubDate>
		<guid isPermaLink="false">http://www.derindusunce.org/2007/08/04/good-bye-ataturk/#comment-2763</guid>
		<description>Haydar bey;
guzel ozetlemissiniz.bir nokta daha var ki,konu baslıgındaki asıl sorunu irdeliyor.
sizin ataturkculukten anladıgınız sey farklı,ataturkculugu kullananların ataturkculukten anladıgı sey farklı,toplumun ataturkculukten anladıgı sey cok farklı.
bir tartısma yapılacaksa bu ataturkculuk uzerinden degil.oligarsi ve demokrasi uzerinden yapılmalı.yoksa ortak bir noktada birlesmek yerine uc baslı bir kutuplasma olusturursunuz ki,tek olan aklın yolunu bulamayız.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Haydar bey;<br />
guzel ozetlemissiniz.bir nokta daha var ki,konu baslıgındaki asıl sorunu irdeliyor.<br />
sizin ataturkculukten anladıgınız sey farklı,ataturkculugu kullananların ataturkculukten anladıgı sey farklı,toplumun ataturkculukten anladıgı sey cok farklı.<br />
bir tartısma yapılacaksa bu ataturkculuk uzerinden degil.oligarsi ve demokrasi uzerinden yapılmalı.yoksa ortak bir noktada birlesmek yerine uc baslı bir kutuplasma olusturursunuz ki,tek olan aklın yolunu bulamayız.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
</channel>
</rss>

