<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress/2.3.1" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>
<channel>
	<title>İmamlar Greve Giderse yazısına yapılan yorumlar</title>
	<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/</link>
	<description>Grup platformu</description>
	<pubDate>Mon, 13 Oct 2008 08:46:15 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.3.1</generator>
		<item>
		<title>deli yürek tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-12781</link>
		<dc:creator>deli yürek</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Feb 2008 16:39:03 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-12781</guid>
		<description>bu sitede istediğim şeyi bulamıyom anladınız mı</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>bu sitede istediğim şeyi bulamıyom anladınız mı</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>toroslu tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-12616</link>
		<dc:creator>toroslu</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 17 Feb 2008 15:25:21 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-12616</guid>
		<description>Turkiyemiz de din artik sadece oy almak ve isini bitirmek icin kullaniliyor...birde komur makarna alabilmek icin.

Siz konusn , dunya donuyor.

Kimseye namaz kilma , camii ye gitme denilmiyor.

Ama hala turban, imama hatip ugrasiyoruz.

ANlayana saz, sivirisinek...

IYi aksamlar.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Turkiyemiz de din artik sadece oy almak ve isini bitirmek icin kullaniliyor&#8230;birde komur makarna alabilmek icin.</p>
<p>Siz konusn , dunya donuyor.</p>
<p>Kimseye namaz kilma , camii ye gitme denilmiyor.</p>
<p>Ama hala turban, imama hatip ugrasiyoruz.</p>
<p>ANlayana saz, sivirisinek&#8230;</p>
<p>IYi aksamlar.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>zihni örer tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2854</link>
		<dc:creator>zihni örer</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Aug 2007 16:30:13 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2854</guid>
		<description>Sn. ya da (bey/bayan) mr^sair,
Yazınızı keyifle okudum. Yorumlanacak yerleri epeyce var. Zevkle tarışmak isterdim bunları sizinle.

Malumunuz, bir önceki mazeretim:). Zaman!!
Böylece kalsın şimdilik, nezaketen ilgilendğimi belirtmek için tekrar uğradım buraya.
Belki, bolca bir zamanda karşılaşmak umuduyla…
teşekkürlerimi ve selamlarımı iletiyorum.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sn. ya da (bey/bayan) mr^sair,<br />
Yazınızı keyifle okudum. Yorumlanacak yerleri epeyce var. Zevkle tarışmak isterdim bunları sizinle.</p>
<p>Malumunuz, bir önceki mazeretim:). Zaman!!<br />
Böylece kalsın şimdilik, nezaketen ilgilendğimi belirtmek için tekrar uğradım buraya.<br />
Belki, bolca bir zamanda karşılaşmak umuduyla…<br />
teşekkürlerimi ve selamlarımı iletiyorum.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>mr^sair tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2773</link>
		<dc:creator>mr^sair</dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Aug 2007 19:58:07 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2773</guid>
		<description>Merhaba Zihni Bey;

İlkin ‘gönülsüz’ beğeniniz için teşekkür ederim. Bir kişinin bildiğini, faydasına inandığını söylemesi hem hakkı hem de vazifesidir diye düşünüyorum. O nedenle yaklaşımımı ‘kibir’, ‘ukalâlık’ olarak değerlendirmenin haksızlık olacağı kanaatindeyim. Bunun için de mucit olmaya lüzum olmasa gerek… Âmiyane tabiri ile kimi hanım köşe yazarlarının birbirlerini yermek için kullandığı, ‘döşemek’, ‘laf koymak’ vs.. türü argo ifadeleri, seçtiğim nitelikli üslup(bu ukalâlık değil) ve başvurduğum nesnelliği sıfatlamak için kullanmanızı yadırgıyorum.

Bu başlık altında fayda vermeyeceğine inandığım münakaşa kapısını açan ne yazık ki freedom rumuzlu yorumcunun; yer aldığınız platformda düşünce beyan eden ekseriyetin, mukaddes ve muazzez gördüğü bir takım değerlere karşı serdettiği kakofonik tümcelerdir. Bu durum bana ya da takip edenlere, takdir edersiniz ki ‘laf döşemek’ amacındaki münakaşa değil; bilakis, meşru müdafaa yolu açmıştır. Bu bağlamda Çin Seddi benzetmenizi bir yere oturtmak mümkün olabilir. Uzaydan görülüp görülmediği tartışmalı olsa da, bir konuda kesinlik var: Bir dünya mirasıdır; tıpkı başvurduğum mânâ gibi… Hayranlık uyandıran ve asırlara meydan okurcasına emek ile sağlamlığı birleştiren, pörsümemiş bir mânâ… 

Konuşma ve yazma hususunda sanat adamlığı pâyesini almış olan edip ve düşünürler, düşündüklerinin hepsini söylememişlerdir. Ama, söylediklerini düşünerek yazmışlardır. Gerek felsefede gerek bilim de ilk başlarda sorulan sorulara cevap aranmıştır. Sorular doğru sıra ile sorulmuştur. Varlık felsefesini, Bilim felsefesini düşünün, hepsi soruları var olanın reddi için değil, daha da anlaşılabilmesi için sormuşlardır. Sıraları şaşırdığınızda felsefe yapamazsınız. Tarih boyunca zannettiğinizin aksine soru soranlar değil, cevap bulanlar yargılanmış ve hiçbir eleştirmenin de anıtı dikilmemiştir. Siz soruları eleştiri için vazgeçilmez görüyor olmalısınız, ama o kadar da çakılı kalıyorsunuz. Çünkü cevaba sıra geldiğinde ifade ettiğim gibi taklîde sarılıyorsunuz.

İlk yazılarınızı bir kenara bırakırsak, son yazınızda dahi tam tamına 24 soru cümlesi var. Geri kalan 8 tanesinde ise ne bir yargı, ne bir hüküm tahlili, ne bir reçete, ne de bir tanım yapabilmişsiniz. Size soruların sayısını artırmanın, ustalığı artırmadığını söylediğimde, korku ile bu savunuyu yaptığımı düşünmüşsünüz. ‘Deşifre edilmek’ korkusu… Aslında korktuğunuz şey, karşılaştığınızda içinizde oluşacak duygudur. İnsan korkularından ayrılmaktan da korkar, ama burada ümit devreye girer. Bizim duruşumuz korku ve ümit arasında olduğundan korkularımızdan sizin yaptığınız gibi onları kötüleyerek kaçmayız. Korkumuz ümidimizi kaybetmektir, mahçup olmaktır; ümidimiz ise korkularımıza yenilmemektir. İkisi arasında bir tutum... Bizim korkumuz bize isnad edenlerdeki gibi kaybetme korkusu değil ki… Ancak korkularında ümit olmayanlar, belirlediği yaşamının ayaklarının altından kayacağını, inandıkları hayatlarının boşalacağını düşünür. Varın siz Albert Camus gibi korkularınıza karşı yumruğunuzu kaldırıp şöyle haykırın: ‘başkaldırıyorum, öyleyse varım’ :) 

Deşifre edilmesinden korkulduğunu düşündüğünüz ‘din’ ise, büyük bir yanılgı içerisindesiniz. Bir defa din şifreli değildir, sunduğu hakikatler ışığında açık ve sâdedir. Büyük dinler ve tebliğ ile vazifelendirilen Peygamberler bilinmeyeni, yeni diye getirmemiştir ki… Onlar zaten asırlardır belki de kâlu belâ dan bu yana bilineni, gerçeği kendilerinden önce gelenleri tasdik etmek üzere getirmişlerdir. İşte bu gerçek aynıdır ve ilginç değildir. 

Düşünün sadece İslâm özelinde düşünelim, apaçık Kur’ân, Sünnet, bunları açıklayan tefsir, siyer, müctehid, fakih… Kelâm Tarihi boyunca, Antik Yunan’ı deşifre eden ve korku hezeyanları içersindeki Rönesans’ın sancılarını duyan Grek-Latin durağanlığına bırakılan miras… ibn-Sinâ’dan, Kindî’ye, Gazali ye kadar alimlerin kozmolojik delillerinden esinlenen Lange Craig’e pek tabii ‘büyük patlama’ ya kadar… Deşifre edilmesinden korkulan nedir söyler misiniz? Kelâm Tarihi’nde ehl-i sünnet içinden kopan Aristo temelli felsefî ekolleri, insana cebri, fiillerinin yaratılışını, kudret ve irade tartışmalarını düşünüyorum da acaba bunlardan hiç mi haberiniz yok? Korku gönüllerde değil, esas korku akıllarda!.. Akıl kendini güvende hissetmediğinde, etrafından kendisine zarar gelebileceğini düşünerek psiko-nevrotik bir hale sürüklendiğinde korkuyu eline aldığı çamur gibi etrafına saçıp savuruyor ki bundan anksiyetik davranışlar diyerek yukarda söz ettim.  Bunca soru bir güvensizliğin ifadesi mi, yoksa yalnızlıktan kurtulabilmenin tek çaresi mi? Unutmayın, aklın kendini güvende hissetmesi için îmanın, tasdik edeceği hakikatler bulması ve emin olarak huzur duyması gerekir. Bu olmadığında, hayatın dâimi bir azaptan ibaret olduğunu, umumun alem hakkındaki fikrinin onu kötülemekten başka bir şey olmadığını düşünen Şopenhavır (Schopenhauer) ve benzeri pesimistlerin saflarına katılırsınız. Çünkü çirkinliğe tahammülünüz kalmaz. Oysa ki iman dünyada mahiyetleri itibariyle tayin bakımından güzellik gibi çirkinliğin de gerekli olduğunu öğretir. 

Bir Yaratıcı olmadığını, varsa bile âdil ve hesaplı yaratamadığını söyleyerek dinini eleştiriyor ve Yaratıcının kudretindekini kemal noksanlığı şeklinde ifade edemeseniz de aklınızdan böyle geçiriyorsunuz. Oysa ki iman, bu durumda toptan reddetme ve korku vehmetmekle uğraşmaz, her şeyin yaratılışında insan aklının kavrayamayacağı bir çok gizli hikmetlerin bulunduğunu kabul eder ve alem de hiçbir şeyin saçma olmadığına kanaat getirir.

Sorulardan önce bir takım cevaplara ne kadar vâkıf olduğunuz mühimdir. Çünkü, kendinize bir soru sorarak başlamanız icap eder: Neyi cevap olarak kabul edebilirim, gerçekten cevap arıyor muyum?  Sorularla sıcak yemek öncesi ordövr alır gibi iştahınızı açmanız güzel, ama bu sizin açlığınızı doyurmaz. Kendinizi her cümleden bir soru çıkarabilecek algı boyutunda tutmanız, hayata karşı mutasyonist bir huzursuzluk ile, muhalif gördüklerinize karşı da mandepsiye bastırma tarzı bir tabiat ile olduğunuz yerde spin atmanıza sebebiyet verebilir.

Felsefede doğru soru ile başlamak esas olduğu gibi, soruların sayısını değil cevapların sayısını artırmak elzemdir. Bilgi felsefesinde hiçbir ekol; rasyonalizm, ampirizm, sansualizm, entüisyonizm vs.. bilginin kaynağı olarak soruları işaret etmez. O nedenle bilen varlık süje (insan) olarak, bilinmeye açık olan obje hakkında kendinizi cevap bulmaya sevk etmenizde fayda var. 

Sözlerinize başlarken taklitten söz etmişsiniz. Herkesin ana düşünce geliştiremeyeceği dolayısı ile taklidin zorunlu olduğuna şöyle değinmişsiniz:


&lt;blockquote&gt;6 milyar farklı düşüncenin olması mı gerekiyor sizce?&lt;/blockquote&gt;

&lt;blockquote&gt; Birilerinin “dindar insan olduklarını” ispat etmek kadar, bunun tersi de hak olamaz mı? &lt;/blockquote&gt;

&lt;blockquote&gt; Dindarlığın tamamı, özgür yaşamın önemli bir bölümü taklit değil midir zaten &lt;/blockquote&gt;


Taklit, aslına benzetme, başkalarına bakarak onun (her ne ise) örneğini çıkarmaktır. Ya da evsafında olmayan özelliklere sahipmiş gibi göstermektir. Bu denli fazla düşünceye değil, bilakis tasdik ve marifet bulmuş; güvenilir, vicdanî bilgiye ihtiyacımız var. Bu noktada sakın pozitivist müspet bilgi ile yetinebileceğinizden söz etmeyin. Hemen hatırlatayım ki bu pozitivizmin savunduğu bir şey değildir. Pozitivizm tüm bilgi ve bilim şartlanmışlığına rağmen, bilimin çözemeyeceği hiçbir olayın olamaycağını da söylemez. Hatta, felsefenin en önemli sorunlarının kimilerini de bilimin asla çözemeyeceğini söyler. Sizin materyalizminiz düşünceden önce maddeyi öne çıkarır, yani düşüncenin maddeye bağımlı ve ikincil olduğunu savunur. Ama pozitivizm de bu konuda tarafsızlığını korur. Çünkü bu konunun doğrulanamaz ve ‘yanlışlanamaz’ olduğunu söyler. Bununla da kalmaz, bu konunun bilimin alanına girmediğini ve bilimin asla bu sorunsallığı aşamayacağını belirtir.

Popper’in eleştirilerinde olduğu gibi, bilim ile bilim olmayan arasında bir ayrımın yapılması gerekir. Bu noktada siz, gözlem ve duyumlarla desteklenebilir şekilde formule edilen şeylerin doğrulanabilirliğinde ısrar ederek, gözlerimle görüp, bilim de kanıtlamadıkça inanmam diyebilirsiniz. Böyle yaparak da bilimin kanıtladığını anlamlı, kanıtlamadığını da anlamsız diye nitelendirebilirsiniz ki zaten mantığınız böyle işliyor. Böyle yaptığınızda ise af buyurun ama, ‘kör kuyularda merdivensiz’ kalabilirsiniz. Popper, doğrulanabilirlik yerine, yanlışlaşabilirliği koyarak, bu ölçütün, anlamlı olanla anlamlı olmayanı değil; bilimsel olanla olmayanı ayırt etmek için geçerli olduğunu savunmuştur. Çünkü yalnızca anlamlılık ve anlamsızlık ikilemi içerisinde incelenmesini yanlış görmüş, anlamlılığın yalnızca bilimsel bilgiye verilmesine karşı çıkmıştır. Ona göre metafizik olmak anlamsız olmak değildir. 

Dindarlığın tamamının taklit olduğu iddianız ile de kavranılmayan/buna değer görülmeyenin reddi ile sıyrılmaya mı çalışıyorsunuz. Açıklamama izin verin… Dinde taklit değil, yukarda da yazdığım gibi &lt;b&gt;tasdik&lt;/b&gt; esastır. Bırakınız dindarı, herhangi bir kimse bir hükmün, bir haberin veya bir söz ve hüküm sahibinin doğruluğunu itiraf ve kabul ile kalben emin olarak, “bu söz veya hüküm doğrudur, bunu kabul ettim” diye söylediğinde, o hükmü, o haberi veya bunların sahibini tasdik etmiş olur. İşte bu kalp ile tasdiktir. Bu tasdikte kalpten ve kendi seçimi ve isteği ile söyleme vardır. Tıpkı sizin kendi seçiminizle ‘Tanrıya gerek yok’ dediğiniz gibi…

Aslında sizin durumunuz yalnızca taklitte değil, eskilerin değimi ile bir nebze de &lt;b&gt;taklîl&lt;/b&gt; yani; &lt;em&gt;eksiltme&lt;/em&gt;… Çünkü hiçbir taklit aslı karşılamaz, bilakis eksiltir. Aslın bir yanını eksik bırakır. Belki bu asıl denilebilecek bir hakikat karşılığı sağlam bir paradigma bulamamanızdandır. Neden biliyor musunuz? Hani öncüleri takip edeceğinizi söylemiştiniz ya, yani taklit… İşte bunu yaparken boşluk bıraktığınızı fark edemiyorsunuz. Mesela; elle dokunabildiğimiz, gözle gördüğümüz nesnelerin dışındakileri bilemeyeceğimizi savunurken; olayları, tekrar olaylarla açıklamak yoluna gidilerek, pozitivizmin temelleri atılmıştı. Ogüst Kont'un temellendirdiği bu örgüde bile 'insan sevgisi' ve 'başkaları uğruna yaşama tutkusu' vardı. Akla yol ararken esinlenilen hasletlere dikkat edin, fark ettiniz mi? Ya da bilmem tanıdık gelir mi, Maugham’ı düşünün… Sizin fikir örgünüze en yakın isimler, pozitivistler… Yepyeni bir Tanrı’yı bulduklarını, bunun da ‘bilim’ olduğunu söyler. Her pozitivist gibi ‘sabit’ kalan hiçbir şeyi –tabii ki dinin tevhidini, vahyini- kabul etmez, ondan iğrenir. Bilim, dün inkar ettiğini bugün ispat eder. Ve bu gün ispat ettiğini yarın da inkar edecektir der. Ve ekler:&lt;em&gt; “İşte bu sebepten dolayı bilimin kullarını, istikrar ve sükundan mahrum daimi bir ızdırap ve gönül darlığı içinde bulursun”&lt;/em&gt; 

Kimi zaman da göremediğiniz tarafların haricinde, görmek istemediğiniz taklit zorluklarınızda vardır. Marx’ın geçerlileri olduğu gibi geçersizleşen teorileri gibi… Bilimsel sosyalizm, diyalektik materyalizm, teleolojik metod ve üretim güçleri ilişkilerini bağladığı mülkiyet ilişkilerinin üretim güçlerini geliştirme veya engelleme eğilimine girmelerine bağlı olarak değiştiği fikri gibi…

İlk yazımda ideoloji halini alan, dar bakış açılarının oluşturduğu kısmi gerçeklik ile kavramları teşkil eden ve inceleyen bilim dallarından söz etmiştim. Bunların siyasi, sosyal bir doktrin meydana getiren ideolog, siyaset, sosyal sınıf her ne ise hareketine yön veren bir düşünce örgüsü halinde konumlandırılmasının sakıncalı olduğunda iddialıyım. Dinlerin sunduklarını eleştirirken, ‘hesap’ bilincinden uzak ideolojilerinde her soruya bir cevaplarının olduğunu unutuyorsunuz. Dinler, ideolojiler kadar sorgulamaya izin vermediği için mi halen ayakta olduğunu sanıyorsunuz? Hayır!.. Kâinatı, onda ki yenilikleri ve bu yeniliklerin tarihi tekamülünü, getireceği sosyal, iktisadi ve fikri inkılapların neticelerini, insan yaratılışı ile hesap eden ve bunu herkesten iyi bilen Allah tarafından tesis edilmiştir din. İdeolojilerde din kadar yönlendirici olabilmek adına meydana çıkarken, söylemleri ile pratiğe olan ihtiyacı ne kadar kapattı, söylemin içinden pratiği ne kadar çıkartabildi ki, dinin; çaba ve emek ile bezenmiş yüksek ‘beklenti’sine hücum ediyorsunuz? Sorun muhataplarını dünya ve ahiret saadetine özlem duymaya sevk eden dinin, imana bağlı olmasında ve sizin de bundan nefret etmenizde değil mi? Bu kabulleniş zor ise, ya dünyada iken vaad ettikleri ile cenneti dünyaya getiren ideolojilere ne demeli? Eleştirinizi hakkaniyet ölçüsü ile yapmaya çalışmalısınız. Yoksa, bilim taassubuna düşmeniz çok kolay.

Tasdik ile devam edelim: Kalp ile tasdikten sonra söz ile ve fiili olarak tasdik gelir. Bunların hepsinde de bilgi yeterli değildir. Kalp ile tasdik şarttır. Peygamberimizin peygamberliğini bildikleri halde bir kısım kâfire (bu sözü itici buluyor olabilirsiniz, kelimenin terminolojik değil de, kendi öz anlamı açısından kabul edin, yani ‘örten’, ‘reddeden’) kalplerinde tasdik bulunmaması nedeniyle mümin (tasdik eden) denilmemiştir. Ya da ehl-i kitabın durumunda olduğu gibi bilgi vardır ama tasdik yoktur. 

Esas olması gereken taklid; bir tipleme için, benzemek ve aynileşme esas alınması için olmamalıdır kanaatimce. Kastedilen örnek alma, müşkülü çözme, kusurları örtmek ve içtihadi farklılıklar ile, ‘mekan ve zaman’ a uygun problemleri aşmak için olmalıdır. Mezhepler arası taklit zorunlu olmadığı gibi gerekte yoktur. Mezheplerin farklılığı dahi Kur’an ve Sünnet gibi nazari esaslar temelinde, parça ve ayrıntının, esas usul ve kaideye irca edilebilmesi ve kolaylıklar sağlaması bakımından ne kadar anlamlıdır. Bu nedenle bilginin üstüne karbon kağıdı koyup çoğaltmak değil, ona kudret nispetinde fonksiyonellik, belki formellik kazandırmak mümkün olur. 

Bilginin anlamlı-anlamsız ayrımının yanlış olduğunu, imani bilginin taklide değil tasdiğe dayandığını açıklayabildiğimi sanıyorum. Ha siz günümüz pratiği ile ‘her İslamı, iman’ olarak görebilir ve diğer ilgili konu başlığında oldugu gibi kapitalist tüketim savrukluğunu ‘İslâmî sosyete’ nin örnek alıp taklit ettiğini söyleyip bunu da, dinin vâzettiğine inandığınız köle-efendi problemine bağlayabilirsiniz. 

Zihni Bey, kendimizi anlatırken neye âidiyet kurduğumuz, neye referans verdiğimiz belli iken, ve siz halen fikir ve yaşantınızı ilişkilendirdiğiniz referansları sunamamışken bizi mi taklit ile suçlayacaksınız? Ateizm felsefesi üzerine özet yaptığımı söylüyorsunuz, bunu sizce neden yapmış olabilirim? Kendinizi açıklamanız için soru sorduğumuzda, sorularla karşılık vermekle yetindiğiniz için olmasın? 

Elbette ki dünyadaki ilk ateistler sizler değilsiniz, sonuncusu da olmayacaksınız. Zaten ilk yazımda bunun üzerinde durmuş ve ilan edebilmek için kendinize biçtiğiniz ‘hamâsi insanlık vazifesi’ elbisesinin taklit ve şöhret arayışı olduğunu belirtmiştim. Günümüz dünyasında kitleler üzerinde en çok etkili olan ve ateizmi teoriden çıkartıp pratik yaşama dönüştürenlerin sözünü ettiğim kişiler olduğunu ve sizlerinde onların itirazlarını ve savunularını taklid ettiğinizi kabul etmeniz gerekiyor.

Ben fikrini üstün tutan biri değilim. Asıl yobazlık budur. İnsanın karşısındaki ile paylaşımda bulunabilmesi için, öncelikle muhatabı tarafından ne inancına ne de varlığına bir tehlike unsuru olmaması gerekir. İnancım üzerine konuşabiliriz elbette, hatta bunu tartışabiliriz de, ama burada sözü edilen inancı düşünceden ayıran uygulanabilirlik üzerine bir tartışmadır. Her düşünce uygulanamaz ve ona asallık atfedilemez.. Ama inançlar, yaşam felsefelerimizi belirleyen esasları teşkil eder. Bu esaslar belirlendikten sonra, insanın dünyevi uygulanabilirlik üzerine bilgi merkezli tartışmasında hiçbir sakınca yoktur. Yeter ki; inancın iyiliği-kötülüğü saplantısına sokulmasın. Tam da burada, yaşadıklarımızın ve sahip olduklarımızın “bilmek” konusunda yeterli olmadığını söylemek gerekir. Benim tek taraflı bir dünya görüşüne sahip olmadığımı, yukarda ki yazılarımda, sizin fikri eğilimlerinizi temellendirmede esas aldığınız felsefe ve düşünürlerini araştırmamdan anlamanız gerekirdi. Ben okumalarımı bu nedenle çapraz kılabiliyorum. Ki böylelikle benim inançlarımı temellendirdiğim kaynakları reddeden insanların, tek sığınağı olan düşünceleri de tanıyor, onları sizin dine ve dindarlara yaptığınız gibi sadece önyargıların körlüğü ile eleştirmiyorum.


&lt;blockquote&gt; İşe yaramasaydı, size bu kadar emekle bir makale yazdırmayı gerektirir miydi?
Gösteriş için yaşamını (katlivacip fetvasıyla) riske atmayı göze almıyorlar sanırım &lt;/blockquote&gt;


Gerek bu sitede olsun gerekse diğer adreslerde olsun, tüm yazılarımı özenle ve titizlikle yazarım. Şuana kadar ateist câmiadan münazara fırsatı bulduğum arkadaşlardan hiçbiri, sizin yaptığınız gibi kendisini önemsediğim için şaşırmamıştı. Elbette ki yazdıklarınızı dikkate alacak ve cümlelerimi soru cümlelerinden çok, analiz ve murakabe cümleleri şeklinde, cevap niteliği ön planda olacak sûrette yazacağım, bunda şaşılacak bir şey olmamalı.

Açıkcası sayın freedom’a nazaran daha ekstravert (dışa dönük) bir kişilik yapınızın olduğunu fark ettim. Bu durum sizi fazla ümitlendirmesin çünkü, kronik bir zamanda yaşadığınızın farkına varamamanız ve tüm özgünlüğü ile zamana mahsus icat ve inşa da bulunamadığınız; dünya tasavvurunuz, insan-eşya-Tanrı anlayışınızın zamana ait söylemlerinizin sloganik olması hasebiyle anokreksiya nevrozuna benzer bir fikrî iştahsızlık içinde sezgi dünyanızın moralsiz ve târumar olduğunu düşünmekten beni ala koymayacak.

Bu arada ‘katli vacip’ olmak ile kendi durumunuzu mu kastettiğinizi bilemiyorum. Ama, eğer öyle ise bu durumu kısaca açıklamak isterim. Dinden dönen kişinin cezası ölüm değildir. Esasen iman, aklın hükmü, gönlün rızası ve vicdanın kanaat getirmesi ile olur. Yukarda tasdik ile buna değinmiştim. Bir kimseye baskı uygulanır ve bu yoldan "inandım" demesi sağlanırsa, o kimse inanmış olmaz, takiye yapmış, münafıklık etmiş olur. İslam böyle bir iki yüzlülüğe meydan vermez. Aralarında savaş hali bulunan iki gruptan bir tarafta din değiştirmesi vuku bulduğunda, doğal olarak karşı tarafa geçmek savaşa razı olmak, savaş açmak manasına gelir. Cezalandırılma sebebi din değiştirmesi değil, militanlaşması ve evvelinde bulunduğu ilişkiler ve edindiği stratejik malümat sebebi ile ajanlık ederek, Müslümanların açığını bildirerek dolap çevirmesi nedeniyledir. Rasulullah döneminde de bu şekilde tatbik edilmiştir. Bugün İngiltere’nin terörle mücadelesinde aldığı ve uyguladığı olağanüstü emniyet kurallarına dikkat edin. Terörist olduğu zannı ile öldürülen masumları ve 11 Eylül’den sonra %2000 oranında Müslümanlara karşı artan nefret suçlarını düşünün. Bir insanın katli için polise cevaz vermek, masumların gözden çıkarılması için askerini yargının ihâtasından muaf tutmak, kendi vatandaşlarının birilerini tefrik etmesinin gözlendiği günümüzde sizin bu denli dinî bir korkuya düşmeniz yersizdir.

Sezgiye mi dayanacağımızı sormuşsunuz, dinin neye dayandığını temel prensiplerine atfen belirttiğimi düşünüyorum. Kısaca hatırlatmak gerekirse eğer, bilginin sezgiden kaynaklandığını iddia eden bilgi felsefesi dalı ‘entüisyonizm’ dir, temsilcisi de Bergson… Sözünü ettiklerim ile onun sözünü ettiği bir çeşit içgüdünün ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Zaten bunu düşünerek yazmadınız değil mi?

Şöyle demişsiniz bir yerde:

&lt;blockquote&gt; bizi tamamen hiçe sayan, (kadınları ve inanmyanları daha fazla) bu dünyada cehennemi yaşatan, bizi özgür birey olmaktan, “tanrı kulu” kapsamında, tanrının temsilcilerine kul eden, öğretinin ayrıntılarına “sorgulamacı dalmayı” adeta yasaklayan, onu tekelleştiren-özelleştiren bir anlayışın çilesinden daha fazla çile düşünülebilir mi?&lt;/blockquote&gt;

Bu düşünceniz ile ne demeye çalıştığınızı anlıyorum. Duruşunuzun hilelerini de ifşa eden sözler. Size sormak gerek: Sonsuz evrenler dizisine inanmayı sonsuz bir Tanrı'ya inanmaktan daha kolay bulabiliyorsunuz; fakat böyle bir şeyin de, gözlemden ziyade inanca dayandığını ve ister istemez bir inanca tâbi olduğunuzu neden gözden kaçırıyorsunuz?

Belirli bir şeyin herhangi bir neden olmaksızın gerçekten vücud bulmaya başladığına inanmak  zordur. Hume gibi septikler bile amaçsız 'varlığa çıkış' tan şüphe etmekte güçlük çekmişler… Hâl böyleyken gelin de sorgulamanızdaki bu şüpheciliği ve ön yargıyı bir kenara bırakın ve mecalsiz sebebsizlik yerine, bir sebep için var olduğunuzu kavrayın diyoruz, ama kulak veriyor musunuz?

Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya çalışmak onu inanç olmaktan çıkarır. O'nun varlığı mantıksal  spekülasyonlar ve deneysel yöntemlerle kanıtlanamaz ve sırf bunu yapamadığınız için de akıl dürbünü ile yetinmekten vazgeçip; pozitivizminizi, Popper in eleştirilerine kulak kabartıp hiç değilse, kavrayamadıklarınızı anlamsız kılmak için araç kılmayın diyoruz, ama sesimiz işitiliyor mu?

Batı dünyasında insanların çoğunlukla bir şekilde dine inandıkları, en azından karşı çıkmadıkları görülmekte. Hatta bireysel olarak ateist olan kişilerin dahi bazan kültürel açıdan dine (hristiyanlık) sahip çıktıkları ya da politik gerekçelerle o dinin menfaatlerini savunduğu  bilinmektedir. Kimi çıkışlarınızda 'bu çağda bu kabul edilebilir birşey değildir' türü yakınmalarınız oluyor. Bununla Batı ve Doğu sınıflaması yapanların -ki içlerinde sizin can düşmanınız emperyalistlerde var- oyunlarına eşlik ederek, kendinizi şark kültürünün bir parçası olmanız hasebiyle adeta ayıbını gizleyen bir çocuk pozisyonunda tutuyorsunuz.

Üzerinizden islâm ve doğu hırkasını attığınızda, Batının gardrobuna sığınıyorsunuz. Ezanı ve  bilumum İslâmi motifleri cüretkâr bir şekilde insan haklarına aykırı bulduğunuzda, Batı nın insan hakları tanımlamasının içinde yer aradığınızı ve onun sunduğu kavramlar arasından insanı çıkardığınızı anlıyoruz. Kasdınız da zaten bu... Böyle olunca kendinizi yabancı gibi hissetmemek için de ülkemizde ya da gelişmekte olan diğer bölgelerde bazı çevrelerce dile getirilen, 'Batı dünyasının dinsiz olduğu ve Tanrı'ya inanmadığı' şeklindeki söylemlerin gündeme taşınmasından ve safınızı belirlemekten hoşnutluk duyuyorsunuz.

Aslında bunu söyleyenler iki kısım: Birincisi Batılı olmayı amaçlayan, kendi kültüründen ve  dininden uzaklaşan hatta kendi insanından utanan ve değişim isteyen kişiler. Kısaca, Batı'da  cereyan eden reform ve Rönesans hareketlerinin, dinsizlik ile sonuçlandığını ve bizlerinde  gelişmesi için bu yolu takip etmemiz gerektiğini söylemeye çalışanlar... Size tanıdık geliyor mu?

İkincisi de; kendilerinden başka herkesi din dışı kabul eden katı muhafazakâr cenah... Bu ikisi ile de gerek bu sitede gerek başka platformlarda münazaralarım sürüyor. Kendi zaaf ve problemlerini unutturmak için hedef saptırmakta ve ayırım yapmadan eleştiri oklarını karşı tarafa göndermektedir bu son zümre. Aslında birincisi de dahil, çünkü ne bulunduğu toprağı, ne ailesini, ne dinini kendisi seçmediği halde, bu çevrede doğup büyüyüp, yetişmesine rağmen, ve dinin de tasvip etmediği pek çok töreye rağmen, varlığının sorumlusu olarak dinî ve cemiyeti gören zihniyet ile yöntem benzerliği var gibi… Ama bu son kesimi, modernliğin meydan okuyuşuna karşılık vermek üzere dönüşüm geçiren gelenekselciler olarak düşünebiliriz. Sosyalist cephenin çökmesi ile birlikte İslam'ı emperyalizm karşıtı mücadelenin temel direği ve toplumların değişim gücünün -ya da isyana zorlayan sebeplere direncin- gücü haline getirdi. Ne yazık ki Müslümanın  harekete geçip ödevini yapması gerekirken, nefret ve imrenme bu gücü zayıflatmış durumda.  Şimdi devşirme bir demokrasi(!) ile mağlup edilmeye çalışılan rakip gibi. İnsanların ancak kendi var oluşlarını, fikirlerini, farklılıklarını muhafaza edebildikleri bir vasatta demokrasiden söz edilebilir.

Bir de kadınların din tarafından ezildiğini söylüyorsunuz öyle değil mi? Bu sloganlar demokrasi tacirliği yapan hegemonik güçlerin de savunusu. Kadınları ve azınlıkları kurtarmaya geliyorlar hep. Sizin de taklîdi lafızlarınızla ağızlarına mikrofon tuttuğunuz opurtunist münevverlerde (bunda emin olun kıskançlık olamaz) surların kapısını açıyor. Mevcut mantığınızdaki kadınların şöyle bir sloganı vardı: Haydi kadınları örgütleyelim... Bu kadın hareketleri üniversite kapısında bekleyen kızların eğitim haklarından yoksun bırakılmalarına sessiz kaldığı sürece, elde batılı kadın prototipi ile dolaşılıp; Anadolu  kadını inancından, kültüründen dolayı aşağılandığı müddetçe bu ülkede elindekine sahip olan  kadın sayısı artacak ve geniş tabanlı bir kadın hareketi de çıkmayacaktır.

Hâlâ sokakta TV de mütedeyyin bir başörtülü kadın gördüğünde içi sıkılanlardan mısınız?  Böylesi bir an da ne yaptığınızı merak ediyorum. Acaba bunu bir mahçubiyet, bir ezilmişllik  olarak mı görmeyi isterdiniz? Entelektüel birikiminiz bu durumda yekdiğerini çarçabuk sınıfsal bir hiyerarşi üzerinden algılamayı ve kategorize etmeyi mi gerektiriyor?

Çok sık üzerinde durduğunuz özgürlük kavramının İslam da nasıl anlaşıldığından kabaca bilgim dahilinde söz etmek isterim. 1789 Fransız, İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesinin 4. maddesi hürriyeti, &lt;b&gt;‘başkalarına zarar vermeyen her şeyi yapmak’&lt;/b&gt; şeklinde tanımlıyor. Ejder Yılmaz’ın hukuk sözlüğünde de aynı tanımı bulabilirsiniz. Montesquieu nun fikirlerinden mülhem bir anlayış… İslam hukukunda ise fark vardır. İçki içmek, uyuşturucu madde kullanmak bedenine veya ruhuna eziyet etmek gibi lâik kanunların suç kabul ettikleri veya etmedikleri fiillerin hepsi insana zarar verdiği için hürriyetin himayesine giremez. 

İslam’da mutlak hürriyette yoktur. Müslüman her aklına geleni yapamaz ve bunu da hürriyetten sayamaz. Hürriyetler sınırlıdır ve sınırlanabilir. Marx kapitalizmi , kapitalist toplumda yaşayan insanlar özgür olmadıkları için mahkum ediyordu. Dilerseniz Marx ın özgürlük nosyonunun temel noktalarına değiniriz daha sonra, zira satır aralarınızda onu referans alan söylemler görebiliyorum. Ama siz ikrar etmedikçe bu konuda münazaraya yol arayacak değilim.

Hürriyet, İslam toplumunun kaçınılmaz bir özelliğidir. Bir çok ibadetin vücup şartı olarak, ondan da önce mükellefiyet için hür olmak şarttır. Şimdi diyebilirsiniz ki: “gördünüz mü sürekli hür olmanın gerekliliği üzerinde duran ve köleliği kaldırmayan bir dinden söz ediyorsunuz”… Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi nin 4. maddesi de, &lt;em&gt;“hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz..”&lt;/em&gt; deyerek, hür olmanın lüzumuna işaret ederken zannettiğiniz gibi bir maksat güdüyordu, ha? Kuran ve Sünnette insanlar arasındaki kardeşliğe, karşılıklı yardımlaşmaya ilme ve cehaletten kurtarmaya ve aramızda adaleti tesis etmeye teşvik ederken kölelik gibi hürriyet tanımıyan bir rejimi ihdas etmesi düşünülemez. Takva dışında hiçbir farkın olmadığını telkin eden bir din, mevcut düzeni ve yaygın(o çağda bir çok kültürde olduğu gibi) bir âdeti bir an da yasaklayıp kaldırmak yerine, diğer pek çok Cahiliye adetinde olduğu gibi, onların düzeltici ve zamanla ortadan kaldırıcı bir hüküm ve düzenleme getirmiştir. Bu geniş bir konu olarak köşede dursun, sonra yine değinebiliriz, ama yazı çok uzuyor.

Tıpkı modern hukukumuzda olduğu gibi, İslam da da hürriyet, şahsa bağlı olduğuından, başkasına devredilemez ve vazgeçilemezdir… Kötüye kullanılmasına da müsaade edilemez elbette. Hürriyet nasıl ki sınırlı ise, onun kötüye kullanılması halinde tedbir alınmasıda normaldir. Bu hak mahrumiyeti olarak da gerçekleşebilir. Modern Hukuk tartışmaları yapılırken, hürriyeti kısıtlandırmanın bir ceza teşkil etmediği üzerine bir inanış vardı, ve bu tartışmalar üzerine suç ile birlikte ceza da hapsetme, yani hürriyeti kısıtlama şeklinde biçim kazandı. Bu çok daha önceleri İslam da Kuran ve Sünnet yolu ile bilinen bir hürriyet tedbiridir zaten. 

Tanrı inancının ‘özgürlüğü’ kaldırdığı sözünüz bence, bunca mevcut bilgi ışığında muhal görünüyor. Bir defa özgürlük(ben hürriyet kavramını tercih ederim) fiilen yaşanan bir olgu. Özgürlüğün tanımı itibariyle pratikte tutmak istediğimiz bir tartışmayı aleyhinize olarak teoriye de taşıyorsunuz. Gelin özgürlük yerine şu kavramdan söz edelim: &lt;b&gt;‘insan hakları’&lt;/b&gt;

Hem, insanlığın büyük çogunlugunun özgürlüğü haklarla değil; ekmek, tatil ve dinlenme, hatta güvenlikle ölçtüğünü düşünürsek özgürlüğe düz ve kestirme bir yol sunacağınızı zannetmiyorum.

Evet, insan hakları diyelim. Çünkü böyle yaparsak ne olduğu konusunda hangimizin ne düşündüğünün tam kestirilemeyeceği bir koridorada girmemiş oluruz. Çünkü Bana göre hürriyet olan, size göre özgürlüğün kısıtlanması… İnsan Haklarını da, insanın sahip olduğu özgürlüklerin belirgin ve kullanılabilir hale gelmesi olarak tanımlayalım. Bu durum da bile izafi kalıyor. Çünkü insanlar farklı dinlere, kültür ve geleneklere toplumsal yapı ve siyasi rejimlere sahip. İnsan hakları doktrini bu farklılıklara bakılmaksızın, herkesin sahip olduğunu var saydığı bazı haklardan yola çıktığı düşünüldüğünde, yazınızın sonunda büyük harfle yazdığınız, ‘evsensel’ standardlar getirmeye çalıştığı için belli bir ortak anlayışı ve tanıtımı da kaçınılmaz kılıyor.

Ta 1215 Magna Carta dan, 1948 BM Beyannamesine kadar atılan adımları düşünürsek, insana tanıdığı bedensel ve ruhsal hakları kapsadığı, onun varlığının vazgeçilmez sayılabilecek yönleri ile ilgili haklara nüfuz ettiğinide göz önüne alırsak ikimizi ortak payda da buluşturabileceğine inandığım yegane ‘değer’ i bulmuş oluruz. 

Dersin ortasında, kendi kendinize dalıp gittiğinizi düşünün. O anda Hocanın; "bunu bilseniz yeter" sözünü işitirsiniz hani… İş işten geçmiştir. Ne yapacaksınız, yanınızda ki arkadasınıza mı soracaksınız? Sormayasınız diye bildiğimiz kadarı ile izah ederek, hiç değilse en başta da belirttiğim gibi meşru müdafaa hakkımızı kullanıyoruz : )

Zihni Bey, sizden ricam; sorularla birlikte, izaha da girişin, analiz ve murakabe hususunda daha istekli olmanızı temenni ediyorum. Yoksa, ‘insanların ifadesini alan’ bir tavır ile her cümlemi tekrar devşirip, altına sorular ekleyerek bir yere varmak güç. Ama, bu yazıdan sonra daha farklı olacağına inanıyor ve sizin yaklaşımınızda animasyondan arınarak zihin yorucu yorumlar ‘serdetme’ yoluna tevessül edeceğinizi düşünüyorum.

Patlayan borular, sıcağın depreştirdiği isteksizlik, astigmatizmin bitkin düşürdüğü göz ağrısı ve yorgun zihin ile emeği harmanladığım yazının rahatsız edici bulunmamasını dilerim.
 
Katkınız için teşekkür eder, saygılar sunarım…

&lt;b&gt;Not:&lt;/b&gt;’Şeytan bunun neresinde’ şeklinde bir sorunuz vardı. Şeytan işte tam da burada… Müziğe dikkat…

http://www.youtube.com/watch?v=HmeB9Ij4P2I

ve sâir…</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Merhaba Zihni Bey;</p>
<p>İlkin ‘gönülsüz’ beğeniniz için teşekkür ederim. Bir kişinin bildiğini, faydasına inandığını söylemesi hem hakkı hem de vazifesidir diye düşünüyorum. O nedenle yaklaşımımı ‘kibir’, ‘ukalâlık’ olarak değerlendirmenin haksızlık olacağı kanaatindeyim. Bunun için de mucit olmaya lüzum olmasa gerek… Âmiyane tabiri ile kimi hanım köşe yazarlarının birbirlerini yermek için kullandığı, ‘döşemek’, ‘laf koymak’ vs.. türü argo ifadeleri, seçtiğim nitelikli üslup(bu ukalâlık değil) ve başvurduğum nesnelliği sıfatlamak için kullanmanızı yadırgıyorum.</p>
<p>Bu başlık altında fayda vermeyeceğine inandığım münakaşa kapısını açan ne yazık ki freedom rumuzlu yorumcunun; yer aldığınız platformda düşünce beyan eden ekseriyetin, mukaddes ve muazzez gördüğü bir takım değerlere karşı serdettiği kakofonik tümcelerdir. Bu durum bana ya da takip edenlere, takdir edersiniz ki ‘laf döşemek’ amacındaki münakaşa değil; bilakis, meşru müdafaa yolu açmıştır. Bu bağlamda Çin Seddi benzetmenizi bir yere oturtmak mümkün olabilir. Uzaydan görülüp görülmediği tartışmalı olsa da, bir konuda kesinlik var: Bir dünya mirasıdır; tıpkı başvurduğum mânâ gibi… Hayranlık uyandıran ve asırlara meydan okurcasına emek ile sağlamlığı birleştiren, pörsümemiş bir mânâ… </p>
<p>Konuşma ve yazma hususunda sanat adamlığı pâyesini almış olan edip ve düşünürler, düşündüklerinin hepsini söylememişlerdir. Ama, söylediklerini düşünerek yazmışlardır. Gerek felsefede gerek bilim de ilk başlarda sorulan sorulara cevap aranmıştır. Sorular doğru sıra ile sorulmuştur. Varlık felsefesini, Bilim felsefesini düşünün, hepsi soruları var olanın reddi için değil, daha da anlaşılabilmesi için sormuşlardır. Sıraları şaşırdığınızda felsefe yapamazsınız. Tarih boyunca zannettiğinizin aksine soru soranlar değil, cevap bulanlar yargılanmış ve hiçbir eleştirmenin de anıtı dikilmemiştir. Siz soruları eleştiri için vazgeçilmez görüyor olmalısınız, ama o kadar da çakılı kalıyorsunuz. Çünkü cevaba sıra geldiğinde ifade ettiğim gibi taklîde sarılıyorsunuz.</p>
<p>İlk yazılarınızı bir kenara bırakırsak, son yazınızda dahi tam tamına 24 soru cümlesi var. Geri kalan 8 tanesinde ise ne bir yargı, ne bir hüküm tahlili, ne bir reçete, ne de bir tanım yapabilmişsiniz. Size soruların sayısını artırmanın, ustalığı artırmadığını söylediğimde, korku ile bu savunuyu yaptığımı düşünmüşsünüz. ‘Deşifre edilmek’ korkusu… Aslında korktuğunuz şey, karşılaştığınızda içinizde oluşacak duygudur. İnsan korkularından ayrılmaktan da korkar, ama burada ümit devreye girer. Bizim duruşumuz korku ve ümit arasında olduğundan korkularımızdan sizin yaptığınız gibi onları kötüleyerek kaçmayız. Korkumuz ümidimizi kaybetmektir, mahçup olmaktır; ümidimiz ise korkularımıza yenilmemektir. İkisi arasında bir tutum&#8230; Bizim korkumuz bize isnad edenlerdeki gibi kaybetme korkusu değil ki… Ancak korkularında ümit olmayanlar, belirlediği yaşamının ayaklarının altından kayacağını, inandıkları hayatlarının boşalacağını düşünür. Varın siz Albert Camus gibi korkularınıza karşı yumruğunuzu kaldırıp şöyle haykırın: ‘başkaldırıyorum, öyleyse varım’ :) </p>
<p>Deşifre edilmesinden korkulduğunu düşündüğünüz ‘din’ ise, büyük bir yanılgı içerisindesiniz. Bir defa din şifreli değildir, sunduğu hakikatler ışığında açık ve sâdedir. Büyük dinler ve tebliğ ile vazifelendirilen Peygamberler bilinmeyeni, yeni diye getirmemiştir ki… Onlar zaten asırlardır belki de kâlu belâ dan bu yana bilineni, gerçeği kendilerinden önce gelenleri tasdik etmek üzere getirmişlerdir. İşte bu gerçek aynıdır ve ilginç değildir. </p>
<p>Düşünün sadece İslâm özelinde düşünelim, apaçık Kur’ân, Sünnet, bunları açıklayan tefsir, siyer, müctehid, fakih… Kelâm Tarihi boyunca, Antik Yunan’ı deşifre eden ve korku hezeyanları içersindeki Rönesans’ın sancılarını duyan Grek-Latin durağanlığına bırakılan miras… ibn-Sinâ’dan, Kindî’ye, Gazali ye kadar alimlerin kozmolojik delillerinden esinlenen Lange Craig’e pek tabii ‘büyük patlama’ ya kadar… Deşifre edilmesinden korkulan nedir söyler misiniz? Kelâm Tarihi’nde ehl-i sünnet içinden kopan Aristo temelli felsefî ekolleri, insana cebri, fiillerinin yaratılışını, kudret ve irade tartışmalarını düşünüyorum da acaba bunlardan hiç mi haberiniz yok? Korku gönüllerde değil, esas korku akıllarda!.. Akıl kendini güvende hissetmediğinde, etrafından kendisine zarar gelebileceğini düşünerek psiko-nevrotik bir hale sürüklendiğinde korkuyu eline aldığı çamur gibi etrafına saçıp savuruyor ki bundan anksiyetik davranışlar diyerek yukarda söz ettim.  Bunca soru bir güvensizliğin ifadesi mi, yoksa yalnızlıktan kurtulabilmenin tek çaresi mi? Unutmayın, aklın kendini güvende hissetmesi için îmanın, tasdik edeceği hakikatler bulması ve emin olarak huzur duyması gerekir. Bu olmadığında, hayatın dâimi bir azaptan ibaret olduğunu, umumun alem hakkındaki fikrinin onu kötülemekten başka bir şey olmadığını düşünen Şopenhavır (Schopenhauer) ve benzeri pesimistlerin saflarına katılırsınız. Çünkü çirkinliğe tahammülünüz kalmaz. Oysa ki iman dünyada mahiyetleri itibariyle tayin bakımından güzellik gibi çirkinliğin de gerekli olduğunu öğretir. </p>
<p>Bir Yaratıcı olmadığını, varsa bile âdil ve hesaplı yaratamadığını söyleyerek dinini eleştiriyor ve Yaratıcının kudretindekini kemal noksanlığı şeklinde ifade edemeseniz de aklınızdan böyle geçiriyorsunuz. Oysa ki iman, bu durumda toptan reddetme ve korku vehmetmekle uğraşmaz, her şeyin yaratılışında insan aklının kavrayamayacağı bir çok gizli hikmetlerin bulunduğunu kabul eder ve alem de hiçbir şeyin saçma olmadığına kanaat getirir.</p>
<p>Sorulardan önce bir takım cevaplara ne kadar vâkıf olduğunuz mühimdir. Çünkü, kendinize bir soru sorarak başlamanız icap eder: Neyi cevap olarak kabul edebilirim, gerçekten cevap arıyor muyum?  Sorularla sıcak yemek öncesi ordövr alır gibi iştahınızı açmanız güzel, ama bu sizin açlığınızı doyurmaz. Kendinizi her cümleden bir soru çıkarabilecek algı boyutunda tutmanız, hayata karşı mutasyonist bir huzursuzluk ile, muhalif gördüklerinize karşı da mandepsiye bastırma tarzı bir tabiat ile olduğunuz yerde spin atmanıza sebebiyet verebilir.</p>
<p>Felsefede doğru soru ile başlamak esas olduğu gibi, soruların sayısını değil cevapların sayısını artırmak elzemdir. Bilgi felsefesinde hiçbir ekol; rasyonalizm, ampirizm, sansualizm, entüisyonizm vs.. bilginin kaynağı olarak soruları işaret etmez. O nedenle bilen varlık süje (insan) olarak, bilinmeye açık olan obje hakkında kendinizi cevap bulmaya sevk etmenizde fayda var. </p>
<p>Sözlerinize başlarken taklitten söz etmişsiniz. Herkesin ana düşünce geliştiremeyeceği dolayısı ile taklidin zorunlu olduğuna şöyle değinmişsiniz:</p>
<blockquote><p>6 milyar farklı düşüncenin olması mı gerekiyor sizce?</p></blockquote>
<blockquote><p> Birilerinin “dindar insan olduklarını” ispat etmek kadar, bunun tersi de hak olamaz mı? </p></blockquote>
<blockquote><p> Dindarlığın tamamı, özgür yaşamın önemli bir bölümü taklit değil midir zaten </p></blockquote>
<p>Taklit, aslına benzetme, başkalarına bakarak onun (her ne ise) örneğini çıkarmaktır. Ya da evsafında olmayan özelliklere sahipmiş gibi göstermektir. Bu denli fazla düşünceye değil, bilakis tasdik ve marifet bulmuş; güvenilir, vicdanî bilgiye ihtiyacımız var. Bu noktada sakın pozitivist müspet bilgi ile yetinebileceğinizden söz etmeyin. Hemen hatırlatayım ki bu pozitivizmin savunduğu bir şey değildir. Pozitivizm tüm bilgi ve bilim şartlanmışlığına rağmen, bilimin çözemeyeceği hiçbir olayın olamaycağını da söylemez. Hatta, felsefenin en önemli sorunlarının kimilerini de bilimin asla çözemeyeceğini söyler. Sizin materyalizminiz düşünceden önce maddeyi öne çıkarır, yani düşüncenin maddeye bağımlı ve ikincil olduğunu savunur. Ama pozitivizm de bu konuda tarafsızlığını korur. Çünkü bu konunun doğrulanamaz ve ‘yanlışlanamaz’ olduğunu söyler. Bununla da kalmaz, bu konunun bilimin alanına girmediğini ve bilimin asla bu sorunsallığı aşamayacağını belirtir.</p>
<p>Popper’in eleştirilerinde olduğu gibi, bilim ile bilim olmayan arasında bir ayrımın yapılması gerekir. Bu noktada siz, gözlem ve duyumlarla desteklenebilir şekilde formule edilen şeylerin doğrulanabilirliğinde ısrar ederek, gözlerimle görüp, bilim de kanıtlamadıkça inanmam diyebilirsiniz. Böyle yaparak da bilimin kanıtladığını anlamlı, kanıtlamadığını da anlamsız diye nitelendirebilirsiniz ki zaten mantığınız böyle işliyor. Böyle yaptığınızda ise af buyurun ama, ‘kör kuyularda merdivensiz’ kalabilirsiniz. Popper, doğrulanabilirlik yerine, yanlışlaşabilirliği koyarak, bu ölçütün, anlamlı olanla anlamlı olmayanı değil; bilimsel olanla olmayanı ayırt etmek için geçerli olduğunu savunmuştur. Çünkü yalnızca anlamlılık ve anlamsızlık ikilemi içerisinde incelenmesini yanlış görmüş, anlamlılığın yalnızca bilimsel bilgiye verilmesine karşı çıkmıştır. Ona göre metafizik olmak anlamsız olmak değildir. </p>
<p>Dindarlığın tamamının taklit olduğu iddianız ile de kavranılmayan/buna değer görülmeyenin reddi ile sıyrılmaya mı çalışıyorsunuz. Açıklamama izin verin… Dinde taklit değil, yukarda da yazdığım gibi <b>tasdik</b> esastır. Bırakınız dindarı, herhangi bir kimse bir hükmün, bir haberin veya bir söz ve hüküm sahibinin doğruluğunu itiraf ve kabul ile kalben emin olarak, “bu söz veya hüküm doğrudur, bunu kabul ettim” diye söylediğinde, o hükmü, o haberi veya bunların sahibini tasdik etmiş olur. İşte bu kalp ile tasdiktir. Bu tasdikte kalpten ve kendi seçimi ve isteği ile söyleme vardır. Tıpkı sizin kendi seçiminizle ‘Tanrıya gerek yok’ dediğiniz gibi…</p>
<p>Aslında sizin durumunuz yalnızca taklitte değil, eskilerin değimi ile bir nebze de <b>taklîl</b> yani; <em>eksiltme</em>… Çünkü hiçbir taklit aslı karşılamaz, bilakis eksiltir. Aslın bir yanını eksik bırakır. Belki bu asıl denilebilecek bir hakikat karşılığı sağlam bir paradigma bulamamanızdandır. Neden biliyor musunuz? Hani öncüleri takip edeceğinizi söylemiştiniz ya, yani taklit… İşte bunu yaparken boşluk bıraktığınızı fark edemiyorsunuz. Mesela; elle dokunabildiğimiz, gözle gördüğümüz nesnelerin dışındakileri bilemeyeceğimizi savunurken; olayları, tekrar olaylarla açıklamak yoluna gidilerek, pozitivizmin temelleri atılmıştı. Ogüst Kont&#8217;un temellendirdiği bu örgüde bile &#8216;insan sevgisi&#8217; ve &#8216;başkaları uğruna yaşama tutkusu&#8217; vardı. Akla yol ararken esinlenilen hasletlere dikkat edin, fark ettiniz mi? Ya da bilmem tanıdık gelir mi, Maugham’ı düşünün… Sizin fikir örgünüze en yakın isimler, pozitivistler… Yepyeni bir Tanrı’yı bulduklarını, bunun da ‘bilim’ olduğunu söyler. Her pozitivist gibi ‘sabit’ kalan hiçbir şeyi –tabii ki dinin tevhidini, vahyini- kabul etmez, ondan iğrenir. Bilim, dün inkar ettiğini bugün ispat eder. Ve bu gün ispat ettiğini yarın da inkar edecektir der. Ve ekler:<em> “İşte bu sebepten dolayı bilimin kullarını, istikrar ve sükundan mahrum daimi bir ızdırap ve gönül darlığı içinde bulursun”</em> </p>
<p>Kimi zaman da göremediğiniz tarafların haricinde, görmek istemediğiniz taklit zorluklarınızda vardır. Marx’ın geçerlileri olduğu gibi geçersizleşen teorileri gibi… Bilimsel sosyalizm, diyalektik materyalizm, teleolojik metod ve üretim güçleri ilişkilerini bağladığı mülkiyet ilişkilerinin üretim güçlerini geliştirme veya engelleme eğilimine girmelerine bağlı olarak değiştiği fikri gibi…</p>
<p>İlk yazımda ideoloji halini alan, dar bakış açılarının oluşturduğu kısmi gerçeklik ile kavramları teşkil eden ve inceleyen bilim dallarından söz etmiştim. Bunların siyasi, sosyal bir doktrin meydana getiren ideolog, siyaset, sosyal sınıf her ne ise hareketine yön veren bir düşünce örgüsü halinde konumlandırılmasının sakıncalı olduğunda iddialıyım. Dinlerin sunduklarını eleştirirken, ‘hesap’ bilincinden uzak ideolojilerinde her soruya bir cevaplarının olduğunu unutuyorsunuz. Dinler, ideolojiler kadar sorgulamaya izin vermediği için mi halen ayakta olduğunu sanıyorsunuz? Hayır!.. Kâinatı, onda ki yenilikleri ve bu yeniliklerin tarihi tekamülünü, getireceği sosyal, iktisadi ve fikri inkılapların neticelerini, insan yaratılışı ile hesap eden ve bunu herkesten iyi bilen Allah tarafından tesis edilmiştir din. İdeolojilerde din kadar yönlendirici olabilmek adına meydana çıkarken, söylemleri ile pratiğe olan ihtiyacı ne kadar kapattı, söylemin içinden pratiği ne kadar çıkartabildi ki, dinin; çaba ve emek ile bezenmiş yüksek ‘beklenti’sine hücum ediyorsunuz? Sorun muhataplarını dünya ve ahiret saadetine özlem duymaya sevk eden dinin, imana bağlı olmasında ve sizin de bundan nefret etmenizde değil mi? Bu kabulleniş zor ise, ya dünyada iken vaad ettikleri ile cenneti dünyaya getiren ideolojilere ne demeli? Eleştirinizi hakkaniyet ölçüsü ile yapmaya çalışmalısınız. Yoksa, bilim taassubuna düşmeniz çok kolay.</p>
<p>Tasdik ile devam edelim: Kalp ile tasdikten sonra söz ile ve fiili olarak tasdik gelir. Bunların hepsinde de bilgi yeterli değildir. Kalp ile tasdik şarttır. Peygamberimizin peygamberliğini bildikleri halde bir kısım kâfire (bu sözü itici buluyor olabilirsiniz, kelimenin terminolojik değil de, kendi öz anlamı açısından kabul edin, yani ‘örten’, ‘reddeden’) kalplerinde tasdik bulunmaması nedeniyle mümin (tasdik eden) denilmemiştir. Ya da ehl-i kitabın durumunda olduğu gibi bilgi vardır ama tasdik yoktur. </p>
<p>Esas olması gereken taklid; bir tipleme için, benzemek ve aynileşme esas alınması için olmamalıdır kanaatimce. Kastedilen örnek alma, müşkülü çözme, kusurları örtmek ve içtihadi farklılıklar ile, ‘mekan ve zaman’ a uygun problemleri aşmak için olmalıdır. Mezhepler arası taklit zorunlu olmadığı gibi gerekte yoktur. Mezheplerin farklılığı dahi Kur’an ve Sünnet gibi nazari esaslar temelinde, parça ve ayrıntının, esas usul ve kaideye irca edilebilmesi ve kolaylıklar sağlaması bakımından ne kadar anlamlıdır. Bu nedenle bilginin üstüne karbon kağıdı koyup çoğaltmak değil, ona kudret nispetinde fonksiyonellik, belki formellik kazandırmak mümkün olur. </p>
<p>Bilginin anlamlı-anlamsız ayrımının yanlış olduğunu, imani bilginin taklide değil tasdiğe dayandığını açıklayabildiğimi sanıyorum. Ha siz günümüz pratiği ile ‘her İslamı, iman’ olarak görebilir ve diğer ilgili konu başlığında oldugu gibi kapitalist tüketim savrukluğunu ‘İslâmî sosyete’ nin örnek alıp taklit ettiğini söyleyip bunu da, dinin vâzettiğine inandığınız köle-efendi problemine bağlayabilirsiniz. </p>
<p>Zihni Bey, kendimizi anlatırken neye âidiyet kurduğumuz, neye referans verdiğimiz belli iken, ve siz halen fikir ve yaşantınızı ilişkilendirdiğiniz referansları sunamamışken bizi mi taklit ile suçlayacaksınız? Ateizm felsefesi üzerine özet yaptığımı söylüyorsunuz, bunu sizce neden yapmış olabilirim? Kendinizi açıklamanız için soru sorduğumuzda, sorularla karşılık vermekle yetindiğiniz için olmasın? </p>
<p>Elbette ki dünyadaki ilk ateistler sizler değilsiniz, sonuncusu da olmayacaksınız. Zaten ilk yazımda bunun üzerinde durmuş ve ilan edebilmek için kendinize biçtiğiniz ‘hamâsi insanlık vazifesi’ elbisesinin taklit ve şöhret arayışı olduğunu belirtmiştim. Günümüz dünyasında kitleler üzerinde en çok etkili olan ve ateizmi teoriden çıkartıp pratik yaşama dönüştürenlerin sözünü ettiğim kişiler olduğunu ve sizlerinde onların itirazlarını ve savunularını taklid ettiğinizi kabul etmeniz gerekiyor.</p>
<p>Ben fikrini üstün tutan biri değilim. Asıl yobazlık budur. İnsanın karşısındaki ile paylaşımda bulunabilmesi için, öncelikle muhatabı tarafından ne inancına ne de varlığına bir tehlike unsuru olmaması gerekir. İnancım üzerine konuşabiliriz elbette, hatta bunu tartışabiliriz de, ama burada sözü edilen inancı düşünceden ayıran uygulanabilirlik üzerine bir tartışmadır. Her düşünce uygulanamaz ve ona asallık atfedilemez.. Ama inançlar, yaşam felsefelerimizi belirleyen esasları teşkil eder. Bu esaslar belirlendikten sonra, insanın dünyevi uygulanabilirlik üzerine bilgi merkezli tartışmasında hiçbir sakınca yoktur. Yeter ki; inancın iyiliği-kötülüğü saplantısına sokulmasın. Tam da burada, yaşadıklarımızın ve sahip olduklarımızın “bilmek” konusunda yeterli olmadığını söylemek gerekir. Benim tek taraflı bir dünya görüşüne sahip olmadığımı, yukarda ki yazılarımda, sizin fikri eğilimlerinizi temellendirmede esas aldığınız felsefe ve düşünürlerini araştırmamdan anlamanız gerekirdi. Ben okumalarımı bu nedenle çapraz kılabiliyorum. Ki böylelikle benim inançlarımı temellendirdiğim kaynakları reddeden insanların, tek sığınağı olan düşünceleri de tanıyor, onları sizin dine ve dindarlara yaptığınız gibi sadece önyargıların körlüğü ile eleştirmiyorum.</p>
<blockquote><p> İşe yaramasaydı, size bu kadar emekle bir makale yazdırmayı gerektirir miydi?<br />
Gösteriş için yaşamını (katlivacip fetvasıyla) riske atmayı göze almıyorlar sanırım </p></blockquote>
<p>Gerek bu sitede olsun gerekse diğer adreslerde olsun, tüm yazılarımı özenle ve titizlikle yazarım. Şuana kadar ateist câmiadan münazara fırsatı bulduğum arkadaşlardan hiçbiri, sizin yaptığınız gibi kendisini önemsediğim için şaşırmamıştı. Elbette ki yazdıklarınızı dikkate alacak ve cümlelerimi soru cümlelerinden çok, analiz ve murakabe cümleleri şeklinde, cevap niteliği ön planda olacak sûrette yazacağım, bunda şaşılacak bir şey olmamalı.</p>
<p>Açıkcası sayın freedom’a nazaran daha ekstravert (dışa dönük) bir kişilik yapınızın olduğunu fark ettim. Bu durum sizi fazla ümitlendirmesin çünkü, kronik bir zamanda yaşadığınızın farkına varamamanız ve tüm özgünlüğü ile zamana mahsus icat ve inşa da bulunamadığınız; dünya tasavvurunuz, insan-eşya-Tanrı anlayışınızın zamana ait söylemlerinizin sloganik olması hasebiyle anokreksiya nevrozuna benzer bir fikrî iştahsızlık içinde sezgi dünyanızın moralsiz ve târumar olduğunu düşünmekten beni ala koymayacak.</p>
<p>Bu arada ‘katli vacip’ olmak ile kendi durumunuzu mu kastettiğinizi bilemiyorum. Ama, eğer öyle ise bu durumu kısaca açıklamak isterim. Dinden dönen kişinin cezası ölüm değildir. Esasen iman, aklın hükmü, gönlün rızası ve vicdanın kanaat getirmesi ile olur. Yukarda tasdik ile buna değinmiştim. Bir kimseye baskı uygulanır ve bu yoldan &#8220;inandım&#8221; demesi sağlanırsa, o kimse inanmış olmaz, takiye yapmış, münafıklık etmiş olur. İslam böyle bir iki yüzlülüğe meydan vermez. Aralarında savaş hali bulunan iki gruptan bir tarafta din değiştirmesi vuku bulduğunda, doğal olarak karşı tarafa geçmek savaşa razı olmak, savaş açmak manasına gelir. Cezalandırılma sebebi din değiştirmesi değil, militanlaşması ve evvelinde bulunduğu ilişkiler ve edindiği stratejik malümat sebebi ile ajanlık ederek, Müslümanların açığını bildirerek dolap çevirmesi nedeniyledir. Rasulullah döneminde de bu şekilde tatbik edilmiştir. Bugün İngiltere’nin terörle mücadelesinde aldığı ve uyguladığı olağanüstü emniyet kurallarına dikkat edin. Terörist olduğu zannı ile öldürülen masumları ve 11 Eylül’den sonra %2000 oranında Müslümanlara karşı artan nefret suçlarını düşünün. Bir insanın katli için polise cevaz vermek, masumların gözden çıkarılması için askerini yargının ihâtasından muaf tutmak, kendi vatandaşlarının birilerini tefrik etmesinin gözlendiği günümüzde sizin bu denli dinî bir korkuya düşmeniz yersizdir.</p>
<p>Sezgiye mi dayanacağımızı sormuşsunuz, dinin neye dayandığını temel prensiplerine atfen belirttiğimi düşünüyorum. Kısaca hatırlatmak gerekirse eğer, bilginin sezgiden kaynaklandığını iddia eden bilgi felsefesi dalı ‘entüisyonizm’ dir, temsilcisi de Bergson… Sözünü ettiklerim ile onun sözünü ettiği bir çeşit içgüdünün ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Zaten bunu düşünerek yazmadınız değil mi?</p>
<p>Şöyle demişsiniz bir yerde:</p>
<blockquote><p> bizi tamamen hiçe sayan, (kadınları ve inanmyanları daha fazla) bu dünyada cehennemi yaşatan, bizi özgür birey olmaktan, “tanrı kulu” kapsamında, tanrının temsilcilerine kul eden, öğretinin ayrıntılarına “sorgulamacı dalmayı” adeta yasaklayan, onu tekelleştiren-özelleştiren bir anlayışın çilesinden daha fazla çile düşünülebilir mi?</p></blockquote>
<p>Bu düşünceniz ile ne demeye çalıştığınızı anlıyorum. Duruşunuzun hilelerini de ifşa eden sözler. Size sormak gerek: Sonsuz evrenler dizisine inanmayı sonsuz bir Tanrı&#8217;ya inanmaktan daha kolay bulabiliyorsunuz; fakat böyle bir şeyin de, gözlemden ziyade inanca dayandığını ve ister istemez bir inanca tâbi olduğunuzu neden gözden kaçırıyorsunuz?</p>
<p>Belirli bir şeyin herhangi bir neden olmaksızın gerçekten vücud bulmaya başladığına inanmak  zordur. Hume gibi septikler bile amaçsız &#8216;varlığa çıkış&#8217; tan şüphe etmekte güçlük çekmişler… Hâl böyleyken gelin de sorgulamanızdaki bu şüpheciliği ve ön yargıyı bir kenara bırakın ve mecalsiz sebebsizlik yerine, bir sebep için var olduğunuzu kavrayın diyoruz, ama kulak veriyor musunuz?</p>
<p>Tanrı&#8217;nın varlığını kanıtlamaya çalışmak onu inanç olmaktan çıkarır. O&#8217;nun varlığı mantıksal  spekülasyonlar ve deneysel yöntemlerle kanıtlanamaz ve sırf bunu yapamadığınız için de akıl dürbünü ile yetinmekten vazgeçip; pozitivizminizi, Popper in eleştirilerine kulak kabartıp hiç değilse, kavrayamadıklarınızı anlamsız kılmak için araç kılmayın diyoruz, ama sesimiz işitiliyor mu?</p>
<p>Batı dünyasında insanların çoğunlukla bir şekilde dine inandıkları, en azından karşı çıkmadıkları görülmekte. Hatta bireysel olarak ateist olan kişilerin dahi bazan kültürel açıdan dine (hristiyanlık) sahip çıktıkları ya da politik gerekçelerle o dinin menfaatlerini savunduğu  bilinmektedir. Kimi çıkışlarınızda &#8216;bu çağda bu kabul edilebilir birşey değildir&#8217; türü yakınmalarınız oluyor. Bununla Batı ve Doğu sınıflaması yapanların -ki içlerinde sizin can düşmanınız emperyalistlerde var- oyunlarına eşlik ederek, kendinizi şark kültürünün bir parçası olmanız hasebiyle adeta ayıbını gizleyen bir çocuk pozisyonunda tutuyorsunuz.</p>
<p>Üzerinizden islâm ve doğu hırkasını attığınızda, Batının gardrobuna sığınıyorsunuz. Ezanı ve  bilumum İslâmi motifleri cüretkâr bir şekilde insan haklarına aykırı bulduğunuzda, Batı nın insan hakları tanımlamasının içinde yer aradığınızı ve onun sunduğu kavramlar arasından insanı çıkardığınızı anlıyoruz. Kasdınız da zaten bu&#8230; Böyle olunca kendinizi yabancı gibi hissetmemek için de ülkemizde ya da gelişmekte olan diğer bölgelerde bazı çevrelerce dile getirilen, &#8216;Batı dünyasının dinsiz olduğu ve Tanrı&#8217;ya inanmadığı&#8217; şeklindeki söylemlerin gündeme taşınmasından ve safınızı belirlemekten hoşnutluk duyuyorsunuz.</p>
<p>Aslında bunu söyleyenler iki kısım: Birincisi Batılı olmayı amaçlayan, kendi kültüründen ve  dininden uzaklaşan hatta kendi insanından utanan ve değişim isteyen kişiler. Kısaca, Batı&#8217;da  cereyan eden reform ve Rönesans hareketlerinin, dinsizlik ile sonuçlandığını ve bizlerinde  gelişmesi için bu yolu takip etmemiz gerektiğini söylemeye çalışanlar&#8230; Size tanıdık geliyor mu?</p>
<p>İkincisi de; kendilerinden başka herkesi din dışı kabul eden katı muhafazakâr cenah&#8230; Bu ikisi ile de gerek bu sitede gerek başka platformlarda münazaralarım sürüyor. Kendi zaaf ve problemlerini unutturmak için hedef saptırmakta ve ayırım yapmadan eleştiri oklarını karşı tarafa göndermektedir bu son zümre. Aslında birincisi de dahil, çünkü ne bulunduğu toprağı, ne ailesini, ne dinini kendisi seçmediği halde, bu çevrede doğup büyüyüp, yetişmesine rağmen, ve dinin de tasvip etmediği pek çok töreye rağmen, varlığının sorumlusu olarak dinî ve cemiyeti gören zihniyet ile yöntem benzerliği var gibi… Ama bu son kesimi, modernliğin meydan okuyuşuna karşılık vermek üzere dönüşüm geçiren gelenekselciler olarak düşünebiliriz. Sosyalist cephenin çökmesi ile birlikte İslam&#8217;ı emperyalizm karşıtı mücadelenin temel direği ve toplumların değişim gücünün -ya da isyana zorlayan sebeplere direncin- gücü haline getirdi. Ne yazık ki Müslümanın  harekete geçip ödevini yapması gerekirken, nefret ve imrenme bu gücü zayıflatmış durumda.  Şimdi devşirme bir demokrasi(!) ile mağlup edilmeye çalışılan rakip gibi. İnsanların ancak kendi var oluşlarını, fikirlerini, farklılıklarını muhafaza edebildikleri bir vasatta demokrasiden söz edilebilir.</p>
<p>Bir de kadınların din tarafından ezildiğini söylüyorsunuz öyle değil mi? Bu sloganlar demokrasi tacirliği yapan hegemonik güçlerin de savunusu. Kadınları ve azınlıkları kurtarmaya geliyorlar hep. Sizin de taklîdi lafızlarınızla ağızlarına mikrofon tuttuğunuz opurtunist münevverlerde (bunda emin olun kıskançlık olamaz) surların kapısını açıyor. Mevcut mantığınızdaki kadınların şöyle bir sloganı vardı: Haydi kadınları örgütleyelim&#8230; Bu kadın hareketleri üniversite kapısında bekleyen kızların eğitim haklarından yoksun bırakılmalarına sessiz kaldığı sürece, elde batılı kadın prototipi ile dolaşılıp; Anadolu  kadını inancından, kültüründen dolayı aşağılandığı müddetçe bu ülkede elindekine sahip olan  kadın sayısı artacak ve geniş tabanlı bir kadın hareketi de çıkmayacaktır.</p>
<p>Hâlâ sokakta TV de mütedeyyin bir başörtülü kadın gördüğünde içi sıkılanlardan mısınız?  Böylesi bir an da ne yaptığınızı merak ediyorum. Acaba bunu bir mahçubiyet, bir ezilmişllik  olarak mı görmeyi isterdiniz? Entelektüel birikiminiz bu durumda yekdiğerini çarçabuk sınıfsal bir hiyerarşi üzerinden algılamayı ve kategorize etmeyi mi gerektiriyor?</p>
<p>Çok sık üzerinde durduğunuz özgürlük kavramının İslam da nasıl anlaşıldığından kabaca bilgim dahilinde söz etmek isterim. 1789 Fransız, İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesinin 4. maddesi hürriyeti, <b>‘başkalarına zarar vermeyen her şeyi yapmak’</b> şeklinde tanımlıyor. Ejder Yılmaz’ın hukuk sözlüğünde de aynı tanımı bulabilirsiniz. Montesquieu nun fikirlerinden mülhem bir anlayış… İslam hukukunda ise fark vardır. İçki içmek, uyuşturucu madde kullanmak bedenine veya ruhuna eziyet etmek gibi lâik kanunların suç kabul ettikleri veya etmedikleri fiillerin hepsi insana zarar verdiği için hürriyetin himayesine giremez. </p>
<p>İslam’da mutlak hürriyette yoktur. Müslüman her aklına geleni yapamaz ve bunu da hürriyetten sayamaz. Hürriyetler sınırlıdır ve sınırlanabilir. Marx kapitalizmi , kapitalist toplumda yaşayan insanlar özgür olmadıkları için mahkum ediyordu. Dilerseniz Marx ın özgürlük nosyonunun temel noktalarına değiniriz daha sonra, zira satır aralarınızda onu referans alan söylemler görebiliyorum. Ama siz ikrar etmedikçe bu konuda münazaraya yol arayacak değilim.</p>
<p>Hürriyet, İslam toplumunun kaçınılmaz bir özelliğidir. Bir çok ibadetin vücup şartı olarak, ondan da önce mükellefiyet için hür olmak şarttır. Şimdi diyebilirsiniz ki: “gördünüz mü sürekli hür olmanın gerekliliği üzerinde duran ve köleliği kaldırmayan bir dinden söz ediyorsunuz”… Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi nin 4. maddesi de, <em>“hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz..”</em> deyerek, hür olmanın lüzumuna işaret ederken zannettiğiniz gibi bir maksat güdüyordu, ha? Kuran ve Sünnette insanlar arasındaki kardeşliğe, karşılıklı yardımlaşmaya ilme ve cehaletten kurtarmaya ve aramızda adaleti tesis etmeye teşvik ederken kölelik gibi hürriyet tanımıyan bir rejimi ihdas etmesi düşünülemez. Takva dışında hiçbir farkın olmadığını telkin eden bir din, mevcut düzeni ve yaygın(o çağda bir çok kültürde olduğu gibi) bir âdeti bir an da yasaklayıp kaldırmak yerine, diğer pek çok Cahiliye adetinde olduğu gibi, onların düzeltici ve zamanla ortadan kaldırıcı bir hüküm ve düzenleme getirmiştir. Bu geniş bir konu olarak köşede dursun, sonra yine değinebiliriz, ama yazı çok uzuyor.</p>
<p>Tıpkı modern hukukumuzda olduğu gibi, İslam da da hürriyet, şahsa bağlı olduğuından, başkasına devredilemez ve vazgeçilemezdir… Kötüye kullanılmasına da müsaade edilemez elbette. Hürriyet nasıl ki sınırlı ise, onun kötüye kullanılması halinde tedbir alınmasıda normaldir. Bu hak mahrumiyeti olarak da gerçekleşebilir. Modern Hukuk tartışmaları yapılırken, hürriyeti kısıtlandırmanın bir ceza teşkil etmediği üzerine bir inanış vardı, ve bu tartışmalar üzerine suç ile birlikte ceza da hapsetme, yani hürriyeti kısıtlama şeklinde biçim kazandı. Bu çok daha önceleri İslam da Kuran ve Sünnet yolu ile bilinen bir hürriyet tedbiridir zaten. </p>
<p>Tanrı inancının ‘özgürlüğü’ kaldırdığı sözünüz bence, bunca mevcut bilgi ışığında muhal görünüyor. Bir defa özgürlük(ben hürriyet kavramını tercih ederim) fiilen yaşanan bir olgu. Özgürlüğün tanımı itibariyle pratikte tutmak istediğimiz bir tartışmayı aleyhinize olarak teoriye de taşıyorsunuz. Gelin özgürlük yerine şu kavramdan söz edelim: <b>‘insan hakları’</b></p>
<p>Hem, insanlığın büyük çogunlugunun özgürlüğü haklarla değil; ekmek, tatil ve dinlenme, hatta güvenlikle ölçtüğünü düşünürsek özgürlüğe düz ve kestirme bir yol sunacağınızı zannetmiyorum.</p>
<p>Evet, insan hakları diyelim. Çünkü böyle yaparsak ne olduğu konusunda hangimizin ne düşündüğünün tam kestirilemeyeceği bir koridorada girmemiş oluruz. Çünkü Bana göre hürriyet olan, size göre özgürlüğün kısıtlanması… İnsan Haklarını da, insanın sahip olduğu özgürlüklerin belirgin ve kullanılabilir hale gelmesi olarak tanımlayalım. Bu durum da bile izafi kalıyor. Çünkü insanlar farklı dinlere, kültür ve geleneklere toplumsal yapı ve siyasi rejimlere sahip. İnsan hakları doktrini bu farklılıklara bakılmaksızın, herkesin sahip olduğunu var saydığı bazı haklardan yola çıktığı düşünüldüğünde, yazınızın sonunda büyük harfle yazdığınız, ‘evsensel’ standardlar getirmeye çalıştığı için belli bir ortak anlayışı ve tanıtımı da kaçınılmaz kılıyor.</p>
<p>Ta 1215 Magna Carta dan, 1948 BM Beyannamesine kadar atılan adımları düşünürsek, insana tanıdığı bedensel ve ruhsal hakları kapsadığı, onun varlığının vazgeçilmez sayılabilecek yönleri ile ilgili haklara nüfuz ettiğinide göz önüne alırsak ikimizi ortak payda da buluşturabileceğine inandığım yegane ‘değer’ i bulmuş oluruz. </p>
<p>Dersin ortasında, kendi kendinize dalıp gittiğinizi düşünün. O anda Hocanın; &#8220;bunu bilseniz yeter&#8221; sözünü işitirsiniz hani… İş işten geçmiştir. Ne yapacaksınız, yanınızda ki arkadasınıza mı soracaksınız? Sormayasınız diye bildiğimiz kadarı ile izah ederek, hiç değilse en başta da belirttiğim gibi meşru müdafaa hakkımızı kullanıyoruz : )</p>
<p>Zihni Bey, sizden ricam; sorularla birlikte, izaha da girişin, analiz ve murakabe hususunda daha istekli olmanızı temenni ediyorum. Yoksa, ‘insanların ifadesini alan’ bir tavır ile her cümlemi tekrar devşirip, altına sorular ekleyerek bir yere varmak güç. Ama, bu yazıdan sonra daha farklı olacağına inanıyor ve sizin yaklaşımınızda animasyondan arınarak zihin yorucu yorumlar ‘serdetme’ yoluna tevessül edeceğinizi düşünüyorum.</p>
<p>Patlayan borular, sıcağın depreştirdiği isteksizlik, astigmatizmin bitkin düşürdüğü göz ağrısı ve yorgun zihin ile emeği harmanladığım yazının rahatsız edici bulunmamasını dilerim.</p>
<p>Katkınız için teşekkür eder, saygılar sunarım…</p>
<p><b>Not:</b>’Şeytan bunun neresinde’ şeklinde bir sorunuz vardı. Şeytan işte tam da burada… Müziğe dikkat…</p>
<p><a href="http://www.youtube.com/watch?v=HmeB9Ij4P2I" rel="nofollow">http://www.youtube.com/watch?v=HmeB9Ij4P2I</a></p>
<p>ve sâir…</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>freedom tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2747</link>
		<dc:creator>freedom</dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Aug 2007 13:02:02 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2747</guid>
		<description>MY bey,

Bildiğim kadarıyla İslamda 5 vakit namazın camide kılınması gibi bir zorunluluk yok. Yani namaz kılmak için camiye gitmek gerekmiyor.

Çan konusunda hayretler içindeyim. Ciddi ciddi tüm kiliselerde gecenin 11'inde 23 kere, sabahın 5'inde 5 kere çan çalıyor diyorsunuz. İddianız bu değil mi?

Tabi bunun ardın da Avrupada böyle oluyorsa Türkiye'de davul ve arapça normaldir diyorsunuz.

Bunun insan hakları ihlali olmadığını göstermek için vereceğiniz cevap bu mu yani?</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>MY bey,</p>
<p>Bildiğim kadarıyla İslamda 5 vakit namazın camide kılınması gibi bir zorunluluk yok. Yani namaz kılmak için camiye gitmek gerekmiyor.</p>
<p>Çan konusunda hayretler içindeyim. Ciddi ciddi tüm kiliselerde gecenin 11&#8242;inde 23 kere, sabahın 5&#8242;inde 5 kere çan çalıyor diyorsunuz. İddianız bu değil mi?</p>
<p>Tabi bunun ardın da Avrupada böyle oluyorsa Türkiye&#8217;de davul ve arapça normaldir diyorsunuz.</p>
<p>Bunun insan hakları ihlali olmadığını göstermek için vereceğiniz cevap bu mu yani?</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Düşünceler.. &#187; İmam, Devlet ve Laiklik tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2719</link>
		<dc:creator>Düşünceler.. &#187; İmam, Devlet ve Laiklik</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Aug 2007 17:48:46 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2719</guid>
		<description>[...] Ayrı bir yazı yazmam mümkündü ama Derin Düşünce&#8217;de Ece&#8217;nin [...]</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>[&#8230;] Ayrı bir yazı yazmam mümkündü ama Derin Düşünce&#8217;de Ece&#8217;nin [&#8230;]</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>zihni tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2718</link>
		<dc:creator>zihni</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Aug 2007 17:47:42 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2718</guid>
		<description>Sn.mr. sair,

Öyle bir makale döşemişsiniz ki, adeta Çin Seddi gibi, uzaydan balkınca da şekli belli olan, ama günümüz teknolojisinde aşılamayacak da değil:)  (bunu kıskançlık belirtisi sayabilirsiniz):))
Yazınızın iyi bir kompozisyon örneği olduğunu itiraf ediyorum. Arada katılabileceğimiz tespitler olsa da,  yazının içeriği, ateistlerin düşünme ve davranma biçimini özetlemekten öte bir öneri de içermediğini görüyorum. 
Eleştiri boyutunda olabilecek birkaç noktayı analiz etmeye çalışalım.
&lt;b&gt;Halka nasihat vermek âdetim değildir. Hatta söyleyeceğim sözlere muhtaç bir kimse bile tasavvur etmem.&lt;/b&gt;
Bu “mütevazilik” belirtecinizin ardından, 
 &lt;b&gt;Ancak dikkat ediyorum da: ‘ateist hayat tasavvuru’ olan büyüklerimiz bulundukları yeri kutsayarak, kendilerini herkesten yüksek bir seviyede göstermek, bu suretle..&lt;/b&gt;
Diye devam eden bu sözlerinizle de adeta pekiştiriyorsunuz.
Bir din dersi öğretmenimin bir sözü vardı, “aşırı (abartılı) tevazu, aşırı kibirden ileri gelir”.
&lt;b&gt;hem taklit ettikleri düşüncelere hem de kendilerine adeta ulvî bir yolun mümtaz revânı gibi şöhret kazandırmak için dinsiz olduklarını ilan etme peşindeler.&lt;/b&gt;
Taklit? Şu insanlık aleminde kaç çeşit ana düşünce kategorisi vardır sizce? Bence topu topu dört.  6 milyar insan, bu dört düşünceden birini benimsemek (sizin deyiminizle taklit etmek) zorunda değil mi? 6 milyar farklı düşüncenin olması mı gerekiyor sizce?
Birilerinin “dindar insan olduklarını” ispat etmek kadar, bunun tersi de hak olamaz mı? Bunu kınarken dahi baskı içeriğine sığındığınızın farkındasınız sanırım.
Bir taraf tebliğin her türlü yoluna başvururken, diğer tarafın düşüncesini ifade etmesi neden “şöhret için dinsizlik”ilanı olsun ki? Diyelim ki, dinsizliğini ilan etti, “şeytan bunun neresinde?”:)
&lt;b&gt; Şahsî kanaatime göre bu tutum gösterişten, …başka bir işe yaramamaktadır.&lt;/b&gt;
İşe yaramasaydı, size bu kadar emekle bir makale yazdırmayı gerektirir miydi?
Gösteriş için yaşamını (katlivacip fetvasıyla) riske atmayı göze almıyorlar sanırım.
&lt;b&gt;Akabinde Tanrı inancının zaten şuradan ya da buradan kaynaklandığını söyleyerek, zihinlerinizdeki bu kavrama Tanrı ismini vermekten kaçınacaksınız.&lt;/b&gt;
Değişebilirlik-değiştirilebilirlik, sorgulanabilirlik ile, doğma kalıpların kökenini nasıl aynı “Tanrı” kavramıyla eşleştirebilirsiniz?
&lt;b&gt;Tanrı inancını psikolojik tahlillerle açıklayacak din duygusunu insanlığın en eski, en güçlü ve en kaçınılmaz arzusu olarak değerlendirip, bunu da çocuksu yanılgılar olarak ifade edecek; Tanrı inancını, çocuktaki baba imajının bir yansıması olarak gören bir psikanaliste eşlik edeceksiniz.&lt;/b&gt;
Tanrı inancını, bir insanın kavrayabileceği kapasitede hangi “somut” tahlillerle açıklayabilirsiniz? Sonuçta 5 duyu organından sonra, 6. duyu dediğimiz,  güvenilirliği en zayıf his-sezgi gücüne hitabetmeyecek misiniz? Yoksa, bir yığın korku mesajlarıyla son noktayı koymayacak mısınız? 
&lt;b&gt;Tabuları yıkmak, devrim yaratmak, sorulamayacağını düşündüğünüz soruları sormak… Sözleriniz arasında cilalı ama çürük bir baston gibi dayandığınız literatür kalıntıları bunlar değil mi?&lt;/b&gt;
Birinci cümlenizde üstü örtülü sopa seziliyor. Her soruyu soramazsınız” demeye mi getiriyorsunuz? Yoksa, devamında “cilalı ama çürük bir baston gibi dayandığınız literatür kalıntıları”nın asıl mimarları Tarihin varisleri olan kapitalizm-din ortaklığı olan egemenlik değil midir? Bunları ben de sizin gibi REDdediyorum. 
&lt;b&gt;Felsefeci dini sadece teorik bir problem olarak ele almış tartışmaya çalışmış. Psikolog onu sadece duygu ile alakalı bir şey olarak görmüş, buna göre tahlil etmiş. Sosyolog ise onu toplumsal bir olay gibi düşünmüş fonksiyonunu yorumlamaya çalışmış… Ekonomistler kalkmış dini, iktisadi bir yaşamın gölgesinde görmeye çalışmış, antropologlarda geri kalmış yörelerdeki ilkel insan yaşamlarını model alarak yorumlamış… 20.yy bu dar çerçeveli din tanımlamaları ve güya çürütmeleri ile geçmiş.&lt;/b&gt;
Bu saydıklarınızın tamamı hayatın ta kendisi değil midir? Ve insanın öğrenme-anlama yeteneğinin araçlarına hitabeden bu alanlardan başka neye güvenebilir insan? Eğer, dinin bu kapsamda tanımlanamayacağını düşünüyorsanız, insana nasıl adapte etmeyi düşünüyorsunuz? Yoksa, kestirmeden “iman etsinler yeter” mi diyorsunuz?
&lt;b&gt;Adeta kendileri dünyadaki ilk ateistlermiş gibi fikir serdederek, varlıklarını, karşılarında muhalif gördükleri dindarlar üzerinden açıklamaya çalışmışlardır.&lt;/b&gt;
Bu tür değerlendirmelerinizde pek bir mesaj göremiyorum doğrusu, genellikle diğerleri de buna benzer yargılama biçimi. 
Nasıl bir fikir “serdetmesini” beklersiniz?.Dindarlığın tamamı, özgür yaşamın önemli bir bölümü taklit değil midir zaten. İnsanlığın öncüleri, ürettikleri yenilikleri insanlığın hizmetine sunacak, insanlık ta ondan yararlanacaktır tabi. 
Sonra, dindar tebliğcilerin hedef kitlesi kimlerdir? Sorgulama cesareti bulamayanlardır mıdır daha çok?
&lt;b&gt;Sakın kendinizden uzağa düşmeyin olur mu?&lt;/b&gt;
Yani?
 &lt;b&gt;Size ait olan sizi var kılan bir kültürün yabancısı olmak, ondan uzak durmak zorunda kalmak, nasıl bir çiledir bu?&lt;/b&gt;
“Bize ait olan (aslı Araplara ya siz de vurguladınız bir yerde, hadi öyle olsun) ama, bizi tamamen hiçe sayan, (kadınları ve inanmyanları daha fazla) bu dünyada cehennemi yaşatan, bizi özgür birey olmaktan, “tanrı kulu” kapsamında, tanrının temsilcilerine kul eden, öğretinin ayrıntılarına “sorgulamacı dalmayı” adeta yasaklayan, onu tekelleştiren-özelleştiren bir anlayışın çilesinden daha fazla çile düşünülebilir mi?

 &lt;b&gt;Modern insanın sorularla oluşturulmuş bir zihin yapısına sahip olması şaşılacak bir şey değil. O nedenle çok soru sordukça ustalığınızın artacağını düşünmeyin.&lt;/b&gt;
Tamam, ustalığımızın artacağını düşünmeyelim, söz:) amaaa, sorular sorulmaktan huylanan bir yaşam kalıbının korkusu nedir? Bunun tek açıklaması olabilir, o da de-şifre edilmesi endişesi. Ancak, buna bulunacak bahaneler de hazırdır. “Ehil olmayan soramaz”? 
Sormayı yasaklamak, önce soranın, sonra da dinleyenlerin işin aslını anlamalarını önlemek gibidir. Sadece, verilmek istenenle yetinilmesini empoze etmek, kişiyi hiçe saymak değil de nedir?
 &lt;b&gt;Topraklarında yoğrulduğunuz kültürün kendi rengini size ve çevrenizdeki insanlara vermesine izin verin&lt;/b&gt;
Topraklarında yoğrulduğumuz, hem de hamur-çamur gibi şekillendirildiğimiz kültürün, bir başka yerde tartışırken EVRENSEL olduğunu iddia etmeyeceğinizden emin değilim. Oysa burada millileştirerek, makaleye biraz da yerel tepkisellikten güç kattınız(!).
&lt;b&gt;Not: Bu arada yukarda sözü edilmiş: son nefesinde ‘aman Ya Rabbi’ diyenlere rastlamamış sanırım Zihni Bey, o nedenle hatırlatmak isterim. Fransız düşünürü Litré ölüm döşeğinde bir Katolik papaz getirterek kendisini vaftiz ettirmiştir. Bundan bir sonuç çıkmaz elbette, sadece anekdot kabîlinden…&lt;/b&gt;
Cevabı içinde olduğunu göre, istisnai bir örnek olarak kalsın:) 
&lt;b&gt;Devam edelim olur mu? Tesekkürler…&lt;/b&gt;
Kış aylarında belki de, yazın pek mümkün görülmüyor, soğuduktan sonra da işe yaramıyor.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sn.mr. sair,</p>
<p>Öyle bir makale döşemişsiniz ki, adeta Çin Seddi gibi, uzaydan balkınca da şekli belli olan, ama günümüz teknolojisinde aşılamayacak da değil:)  (bunu kıskançlık belirtisi sayabilirsiniz):))<br />
Yazınızın iyi bir kompozisyon örneği olduğunu itiraf ediyorum. Arada katılabileceğimiz tespitler olsa da,  yazının içeriği, ateistlerin düşünme ve davranma biçimini özetlemekten öte bir öneri de içermediğini görüyorum.<br />
Eleştiri boyutunda olabilecek birkaç noktayı analiz etmeye çalışalım.<br />
<b>Halka nasihat vermek âdetim değildir. Hatta söyleyeceğim sözlere muhtaç bir kimse bile tasavvur etmem.</b><br />
Bu “mütevazilik” belirtecinizin ardından,<br />
 <b>Ancak dikkat ediyorum da: ‘ateist hayat tasavvuru’ olan büyüklerimiz bulundukları yeri kutsayarak, kendilerini herkesten yüksek bir seviyede göstermek, bu suretle..</b><br />
Diye devam eden bu sözlerinizle de adeta pekiştiriyorsunuz.<br />
Bir din dersi öğretmenimin bir sözü vardı, “aşırı (abartılı) tevazu, aşırı kibirden ileri gelir”.<br />
<b>hem taklit ettikleri düşüncelere hem de kendilerine adeta ulvî bir yolun mümtaz revânı gibi şöhret kazandırmak için dinsiz olduklarını ilan etme peşindeler.</b><br />
Taklit? Şu insanlık aleminde kaç çeşit ana düşünce kategorisi vardır sizce? Bence topu topu dört.  6 milyar insan, bu dört düşünceden birini benimsemek (sizin deyiminizle taklit etmek) zorunda değil mi? 6 milyar farklı düşüncenin olması mı gerekiyor sizce?<br />
Birilerinin “dindar insan olduklarını” ispat etmek kadar, bunun tersi de hak olamaz mı? Bunu kınarken dahi baskı içeriğine sığındığınızın farkındasınız sanırım.<br />
Bir taraf tebliğin her türlü yoluna başvururken, diğer tarafın düşüncesini ifade etmesi neden “şöhret için dinsizlik”ilanı olsun ki? Diyelim ki, dinsizliğini ilan etti, “şeytan bunun neresinde?”:)<br />
<b> Şahsî kanaatime göre bu tutum gösterişten, …başka bir işe yaramamaktadır.</b><br />
İşe yaramasaydı, size bu kadar emekle bir makale yazdırmayı gerektirir miydi?<br />
Gösteriş için yaşamını (katlivacip fetvasıyla) riske atmayı göze almıyorlar sanırım.<br />
<b>Akabinde Tanrı inancının zaten şuradan ya da buradan kaynaklandığını söyleyerek, zihinlerinizdeki bu kavrama Tanrı ismini vermekten kaçınacaksınız.</b><br />
Değişebilirlik-değiştirilebilirlik, sorgulanabilirlik ile, doğma kalıpların kökenini nasıl aynı “Tanrı” kavramıyla eşleştirebilirsiniz?<br />
<b>Tanrı inancını psikolojik tahlillerle açıklayacak din duygusunu insanlığın en eski, en güçlü ve en kaçınılmaz arzusu olarak değerlendirip, bunu da çocuksu yanılgılar olarak ifade edecek; Tanrı inancını, çocuktaki baba imajının bir yansıması olarak gören bir psikanaliste eşlik edeceksiniz.</b><br />
Tanrı inancını, bir insanın kavrayabileceği kapasitede hangi “somut” tahlillerle açıklayabilirsiniz? Sonuçta 5 duyu organından sonra, 6. duyu dediğimiz,  güvenilirliği en zayıf his-sezgi gücüne hitabetmeyecek misiniz? Yoksa, bir yığın korku mesajlarıyla son noktayı koymayacak mısınız?<br />
<b>Tabuları yıkmak, devrim yaratmak, sorulamayacağını düşündüğünüz soruları sormak… Sözleriniz arasında cilalı ama çürük bir baston gibi dayandığınız literatür kalıntıları bunlar değil mi?</b><br />
Birinci cümlenizde üstü örtülü sopa seziliyor. Her soruyu soramazsınız” demeye mi getiriyorsunuz? Yoksa, devamında “cilalı ama çürük bir baston gibi dayandığınız literatür kalıntıları”nın asıl mimarları Tarihin varisleri olan kapitalizm-din ortaklığı olan egemenlik değil midir? Bunları ben de sizin gibi REDdediyorum.<br />
<b>Felsefeci dini sadece teorik bir problem olarak ele almış tartışmaya çalışmış. Psikolog onu sadece duygu ile alakalı bir şey olarak görmüş, buna göre tahlil etmiş. Sosyolog ise onu toplumsal bir olay gibi düşünmüş fonksiyonunu yorumlamaya çalışmış… Ekonomistler kalkmış dini, iktisadi bir yaşamın gölgesinde görmeye çalışmış, antropologlarda geri kalmış yörelerdeki ilkel insan yaşamlarını model alarak yorumlamış… 20.yy bu dar çerçeveli din tanımlamaları ve güya çürütmeleri ile geçmiş.</b><br />
Bu saydıklarınızın tamamı hayatın ta kendisi değil midir? Ve insanın öğrenme-anlama yeteneğinin araçlarına hitabeden bu alanlardan başka neye güvenebilir insan? Eğer, dinin bu kapsamda tanımlanamayacağını düşünüyorsanız, insana nasıl adapte etmeyi düşünüyorsunuz? Yoksa, kestirmeden “iman etsinler yeter” mi diyorsunuz?<br />
<b>Adeta kendileri dünyadaki ilk ateistlermiş gibi fikir serdederek, varlıklarını, karşılarında muhalif gördükleri dindarlar üzerinden açıklamaya çalışmışlardır.</b><br />
Bu tür değerlendirmelerinizde pek bir mesaj göremiyorum doğrusu, genellikle diğerleri de buna benzer yargılama biçimi.<br />
Nasıl bir fikir “serdetmesini” beklersiniz?.Dindarlığın tamamı, özgür yaşamın önemli bir bölümü taklit değil midir zaten. İnsanlığın öncüleri, ürettikleri yenilikleri insanlığın hizmetine sunacak, insanlık ta ondan yararlanacaktır tabi.<br />
Sonra, dindar tebliğcilerin hedef kitlesi kimlerdir? Sorgulama cesareti bulamayanlardır mıdır daha çok?<br />
<b>Sakın kendinizden uzağa düşmeyin olur mu?</b><br />
Yani?<br />
 <b>Size ait olan sizi var kılan bir kültürün yabancısı olmak, ondan uzak durmak zorunda kalmak, nasıl bir çiledir bu?</b><br />
“Bize ait olan (aslı Araplara ya siz de vurguladınız bir yerde, hadi öyle olsun) ama, bizi tamamen hiçe sayan, (kadınları ve inanmyanları daha fazla) bu dünyada cehennemi yaşatan, bizi özgür birey olmaktan, “tanrı kulu” kapsamında, tanrının temsilcilerine kul eden, öğretinin ayrıntılarına “sorgulamacı dalmayı” adeta yasaklayan, onu tekelleştiren-özelleştiren bir anlayışın çilesinden daha fazla çile düşünülebilir mi?</p>
<p> <b>Modern insanın sorularla oluşturulmuş bir zihin yapısına sahip olması şaşılacak bir şey değil. O nedenle çok soru sordukça ustalığınızın artacağını düşünmeyin.</b><br />
Tamam, ustalığımızın artacağını düşünmeyelim, söz:) amaaa, sorular sorulmaktan huylanan bir yaşam kalıbının korkusu nedir? Bunun tek açıklaması olabilir, o da de-şifre edilmesi endişesi. Ancak, buna bulunacak bahaneler de hazırdır. “Ehil olmayan soramaz”?<br />
Sormayı yasaklamak, önce soranın, sonra da dinleyenlerin işin aslını anlamalarını önlemek gibidir. Sadece, verilmek istenenle yetinilmesini empoze etmek, kişiyi hiçe saymak değil de nedir?<br />
 <b>Topraklarında yoğrulduğunuz kültürün kendi rengini size ve çevrenizdeki insanlara vermesine izin verin</b><br />
Topraklarında yoğrulduğumuz, hem de hamur-çamur gibi şekillendirildiğimiz kültürün, bir başka yerde tartışırken EVRENSEL olduğunu iddia etmeyeceğinizden emin değilim. Oysa burada millileştirerek, makaleye biraz da yerel tepkisellikten güç kattınız(!).<br />
<b>Not: Bu arada yukarda sözü edilmiş: son nefesinde ‘aman Ya Rabbi’ diyenlere rastlamamış sanırım Zihni Bey, o nedenle hatırlatmak isterim. Fransız düşünürü Litré ölüm döşeğinde bir Katolik papaz getirterek kendisini vaftiz ettirmiştir. Bundan bir sonuç çıkmaz elbette, sadece anekdot kabîlinden…</b><br />
Cevabı içinde olduğunu göre, istisnai bir örnek olarak kalsın:)<br />
<b>Devam edelim olur mu? Tesekkürler…</b><br />
Kış aylarında belki de, yazın pek mümkün görülmüyor, soğuduktan sonra da işe yaramıyor.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>MY tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2715</link>
		<dc:creator>MY</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Aug 2007 14:29:57 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2715</guid>
		<description>farkli görüslerde olmamiz nezaketi elden birakmamizi gerektirmez. "cahil" vb sifatlarin kullanilmasi tartismaya bir sey getirmedigi gibi kalp kirar.

Sayin Freedom,

&lt;strong&gt;Pazardan pazara kiliseye giden bir halk ile günde 5 defa camiye giden bir halk arasinda ibadethane kullanimi ayni yogunlukta olamaz elbette.&lt;/strong&gt; Kisi basina düsen cami sayisinin bizde fazla olmasi normal.

Ayrica söylediklerime inanmamak sizin en dogal hakkiniz :)

Size neyi ispat edeyim? Goggle Earth'den gidin bakin.

Kisa yürüyüsler yaptigim 1.5 kmlik caddede belki 3-4 tane kilise var. Hastahane ve okullara hizmet veren küçük kiliseleri ve ara sokaklardakileri saymiyorum.

çan çaldiklarini nasil ispat edeyim? WebCam mi koyayim? o zaman da "montaj yaptin" dersiniz :)

Paris'e yolunuz düserse kendiniz dinleyin.

iyi haftalar</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>farkli görüslerde olmamiz nezaketi elden birakmamizi gerektirmez. &#8220;cahil&#8221; vb sifatlarin kullanilmasi tartismaya bir sey getirmedigi gibi kalp kirar.</p>
<p>Sayin Freedom,</p>
<p><strong>Pazardan pazara kiliseye giden bir halk ile günde 5 defa camiye giden bir halk arasinda ibadethane kullanimi ayni yogunlukta olamaz elbette.</strong> Kisi basina düsen cami sayisinin bizde fazla olmasi normal.</p>
<p>Ayrica söylediklerime inanmamak sizin en dogal hakkiniz :)</p>
<p>Size neyi ispat edeyim? Goggle Earth&#8217;den gidin bakin.</p>
<p>Kisa yürüyüsler yaptigim 1.5 kmlik caddede belki 3-4 tane kilise var. Hastahane ve okullara hizmet veren küçük kiliseleri ve ara sokaklardakileri saymiyorum.</p>
<p>çan çaldiklarini nasil ispat edeyim? WebCam mi koyayim? o zaman da &#8220;montaj yaptin&#8221; dersiniz :)</p>
<p>Paris&#8217;e yolunuz düserse kendiniz dinleyin.</p>
<p>iyi haftalar</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Birdost tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2714</link>
		<dc:creator>Birdost</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Aug 2007 14:15:01 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2714</guid>
		<description>Freedom sen ne dediğinin farkında mısın? neyini ispatlayacak buraya bir kilise mi getirecek? hayatında kilise görmemişsin atıp sıkılıyorsun burada. Dur bir kilisenin yanında da gör bakalım gunde kaç kez çan çalıyor. Bu tartışma avrupada da bir ara liberaller eliyle yapıldı, bu çanlar olmaz falan diye, sonra lafı ağızlarına tıkıverdiler "kültürel doku" diye, o gün bugün ses yok.

 Sair'in yorumu da sana yazıldı bana değil. Cevap bekler adam.. Cevap versene aynı perdeden?

 </description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Freedom sen ne dediğinin farkında mısın? neyini ispatlayacak buraya bir kilise mi getirecek? hayatında kilise görmemişsin atıp sıkılıyorsun burada. Dur bir kilisenin yanında da gör bakalım gunde kaç kez çan çalıyor. Bu tartışma avrupada da bir ara liberaller eliyle yapıldı, bu çanlar olmaz falan diye, sonra lafı ağızlarına tıkıverdiler &#8220;kültürel doku&#8221; diye, o gün bugün ses yok.</p>
<p> Sair&#8217;in yorumu da sana yazıldı bana değil. Cevap bekler adam.. Cevap versene aynı perdeden?</p>
<p> </p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>freedom tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2713</link>
		<dc:creator>freedom</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Aug 2007 14:02:43 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2713</guid>
		<description>MY ve birdost bey,

Avrupada iki adımda bir kilise var demişsiniz. Türkiye'de yaklaşık 90 bin cami var. Mesela İngiltere'de, Fransa'da, Almanya'da veya İspanya'da buna benzer bir sayı vererek tezinizi güçlendirebilir misiniz? Ayrıca kiliselerde her saat başı çan çalmaz. Bazı kiliseler böyle birşey uyguluyor olabilir ama bunun dini bir anlamı yoktur. Normalde düğünlerde, cenazelrde bazı bazı dini olaylarda çalınır. Ayrıca her saat başı çalınır diyorsunuz. Yani iddianıza göre gece 1'de de 3'de de çalınıyor. İddianız bu. Bunun her kilisede olduğunu da iddia ediyorsunuz. İddianızı ispata davet ediyorum sizi. Kanıtınızı görmek için sabırsızlanıyorum.

&lt;blockquote&gt;...sizi kötü-Ate yapmaz.&lt;/blockquote&gt;
Ate? Bu ne böyle? Benim şimdi size müslo diye mi hitap etmem gerekiyor? 

&lt;blockquote&gt;Ah Freedom ah, hem bilmezsin hem de cahil cahil konuşursup kendini rezil edersin.&lt;/blockquote&gt;
Kim cahil kim değil onu gerçekler gösterir.

Tüm bunları bir kenara koysak bile. Yani Avrupa'da her saat başı iki adımda bir bulunan kilise ve katedrallerde çok gürültülü bir şekilde çan çalınıyor diye kabul edelim. Bu ne anlama gelir? Türkiye'deki uygulamanın kabul edilmesi gerektiğini mi gösterir? Sabahın 5'inde arapça gürültü ile uyandırılmayı meşru hale mi getirir? Hayır. Hiçbir şey bu olayı meşrulaştıramaz.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>MY ve birdost bey,</p>
<p>Avrupada iki adımda bir kilise var demişsiniz. Türkiye&#8217;de yaklaşık 90 bin cami var. Mesela İngiltere&#8217;de, Fransa&#8217;da, Almanya&#8217;da veya İspanya&#8217;da buna benzer bir sayı vererek tezinizi güçlendirebilir misiniz? Ayrıca kiliselerde her saat başı çan çalmaz. Bazı kiliseler böyle birşey uyguluyor olabilir ama bunun dini bir anlamı yoktur. Normalde düğünlerde, cenazelrde bazı bazı dini olaylarda çalınır. Ayrıca her saat başı çalınır diyorsunuz. Yani iddianıza göre gece 1&#8242;de de 3&#8242;de de çalınıyor. İddianız bu. Bunun her kilisede olduğunu da iddia ediyorsunuz. İddianızı ispata davet ediyorum sizi. Kanıtınızı görmek için sabırsızlanıyorum.</p>
<blockquote><p>&#8230;sizi kötü-Ate yapmaz.</p></blockquote>
<p>Ate? Bu ne böyle? Benim şimdi size müslo diye mi hitap etmem gerekiyor? </p>
<blockquote><p>Ah Freedom ah, hem bilmezsin hem de cahil cahil konuşursup kendini rezil edersin.</p></blockquote>
<p>Kim cahil kim değil onu gerçekler gösterir.</p>
<p>Tüm bunları bir kenara koysak bile. Yani Avrupa&#8217;da her saat başı iki adımda bir bulunan kilise ve katedrallerde çok gürültülü bir şekilde çan çalınıyor diye kabul edelim. Bu ne anlama gelir? Türkiye&#8217;deki uygulamanın kabul edilmesi gerektiğini mi gösterir? Sabahın 5&#8242;inde arapça gürültü ile uyandırılmayı meşru hale mi getirir? Hayır. Hiçbir şey bu olayı meşrulaştıramaz.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Birdost tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2712</link>
		<dc:creator>Birdost</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Aug 2007 13:23:49 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2712</guid>
		<description>Kilise ve çan konusunda benim birşey dememe gerek kalmamış, teşekkürler MY.

Ah Freedom ah, hem bilmezsin hem de cahil cahil konuşursup kendini rezil edersin.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Kilise ve çan konusunda benim birşey dememe gerek kalmamış, teşekkürler MY.</p>
<p>Ah Freedom ah, hem bilmezsin hem de cahil cahil konuşursup kendini rezil edersin.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>MY tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2711</link>
		<dc:creator>MY</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Aug 2007 10:17:28 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2711</guid>
		<description>Sayin Freedom,

Söyle bir soru sormussunuz :
&lt;em&gt;"Kiliselerde her saat başı çan çalma gibi birşey ne Avrupada ne Amerikada vardır. Anlaşılan sizi fena kandırmışlar. Ayırca Avrupada iki adımda bir kilise bulabileceğinizi mi sanıyorsunuz?"&lt;/em&gt;

Hayatimin son 17 senesini ABD, Kanada, Ingiltere ve Fransa'da geçirdim. &lt;strong&gt;Evet, her iki adimda bir kilise var bu ülkelerde. Evet, saat basi çan çalar.&lt;/strong&gt; Mesela ögleden sonra üç ise 15 defa "çaaan" diye vurur.

Bu ise beni bir müslüman olarak rahatsiz etmez. Su anda yasadigim Fransa'nin en azindan bu konuda laiklikten ödün verdigini düsünmüyorum. Katoliklik din olmakla beraber bu ülkenin kültürünün de bir parçasi. Fransiz dili Incil'e referans yapan deyimlerle dolu ki dinsiz/agnostik fransizlarla beraber ben de bunlari kullaniyorum.

Bana güvenerek vatandasligini da vermis olan bu ülkenin insanlarini daha iyi anlamak için yillardir Incil okuyorum. WEB üzerinden Katolik ve Protestan din adamlariyla Eski Ahit'in (eski ibranice-eski yunanca) çevirileri üzerine tartisiyorum.

&lt;strong&gt;Hristiyanligi anlamaya çalismak beni Kötü-Müslüman yapmayacagi gibi Islam'i ve müslümanlari anlamak da sizi kötü-Ate yapmaz.&lt;/strong&gt;

Farkinda olmasaniz ve/veya istemeseniz de Islâm gemisindesiniz. Türkiye ve Islam Dünyasi daha iyiye giderse bunun meyvalarini yiyeceksiniz. Basimiza gelen kötülüklerden ise kaçma imkaniniz yok. Yurt disinda yasamaya baslasaniz bile hem bürokratik olarak hem de kültürel olarak geçmisiniz sizi takip edecektir.

Hal böyle iken basta kendiniz sonra ülkeniz için bu reaksiyonerligi bir kenara birakin, Islam'in özünü, müslümanlari ve Türkiye'de Islam'in kavrani-yasanis seklini anlamaya çalisin.

Anlamak sevmenin ilk adimidir.

Muhabbetle</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sayin Freedom,</p>
<p>Söyle bir soru sormussunuz :<br />
<em>&#8220;Kiliselerde her saat başı çan çalma gibi birşey ne Avrupada ne Amerikada vardır. Anlaşılan sizi fena kandırmışlar. Ayırca Avrupada iki adımda bir kilise bulabileceğinizi mi sanıyorsunuz?&#8221;</em></p>
<p>Hayatimin son 17 senesini ABD, Kanada, Ingiltere ve Fransa&#8217;da geçirdim. <strong>Evet, her iki adimda bir kilise var bu ülkelerde. Evet, saat basi çan çalar.</strong> Mesela ögleden sonra üç ise 15 defa &#8220;çaaan&#8221; diye vurur.</p>
<p>Bu ise beni bir müslüman olarak rahatsiz etmez. Su anda yasadigim Fransa&#8217;nin en azindan bu konuda laiklikten ödün verdigini düsünmüyorum. Katoliklik din olmakla beraber bu ülkenin kültürünün de bir parçasi. Fransiz dili Incil&#8217;e referans yapan deyimlerle dolu ki dinsiz/agnostik fransizlarla beraber ben de bunlari kullaniyorum.</p>
<p>Bana güvenerek vatandasligini da vermis olan bu ülkenin insanlarini daha iyi anlamak için yillardir Incil okuyorum. WEB üzerinden Katolik ve Protestan din adamlariyla Eski Ahit&#8217;in (eski ibranice-eski yunanca) çevirileri üzerine tartisiyorum.</p>
<p><strong>Hristiyanligi anlamaya çalismak beni Kötü-Müslüman yapmayacagi gibi Islam&#8217;i ve müslümanlari anlamak da sizi kötü-Ate yapmaz.</strong></p>
<p>Farkinda olmasaniz ve/veya istemeseniz de Islâm gemisindesiniz. Türkiye ve Islam Dünyasi daha iyiye giderse bunun meyvalarini yiyeceksiniz. Basimiza gelen kötülüklerden ise kaçma imkaniniz yok. Yurt disinda yasamaya baslasaniz bile hem bürokratik olarak hem de kültürel olarak geçmisiniz sizi takip edecektir.</p>
<p>Hal böyle iken basta kendiniz sonra ülkeniz için bu reaksiyonerligi bir kenara birakin, Islam&#8217;in özünü, müslümanlari ve Türkiye&#8217;de Islam&#8217;in kavrani-yasanis seklini anlamaya çalisin.</p>
<p>Anlamak sevmenin ilk adimidir.</p>
<p>Muhabbetle</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>blue tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2709</link>
		<dc:creator>blue</dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Aug 2007 05:56:18 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2709</guid>
		<description>Sayın Mr.sair,

Enfes yorumunuzdan çok istifade ettim, teşekkür ederim. "Debate" tarzı bir tartışma ortamı fikri de çok güzel. Mustafa Akyol ile Matzke'nin &lt;a href="http://www.islamonline.net/livedialogue/english/Browse.asp?hGuestID=QYL0zb" rel="nofollow"&gt;şu&lt;/a&gt; tartışması gibi bir şeyi kastediyorsunuz sanırım. Bu tip münazara ortamının derin düşüncede de yer alması çok hoş olabilir. Site yöneticisi arkadaşların bu öneriyi dikkate alacağını düşünüyorum.

Selamlar,
blue</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Mr.sair,</p>
<p>Enfes yorumunuzdan çok istifade ettim, teşekkür ederim. &#8220;Debate&#8221; tarzı bir tartışma ortamı fikri de çok güzel. Mustafa Akyol ile Matzke&#8217;nin <a href="http://www.islamonline.net/livedialogue/english/Browse.asp?hGuestID=QYL0zb" rel="nofollow">şu</a> tartışması gibi bir şeyi kastediyorsunuz sanırım. Bu tip münazara ortamının derin düşüncede de yer alması çok hoş olabilir. Site yöneticisi arkadaşların bu öneriyi dikkate alacağını düşünüyorum.</p>
<p>Selamlar,<br />
blue</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>freedom tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2699</link>
		<dc:creator>freedom</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Aug 2007 13:42:22 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2699</guid>
		<description>Birdost
&lt;blockquote&gt;Ezan sesinden rahatsız olanlar ve laik devlette bunun ne işi var diyenler avrupada her saat başı kiliselerden yükselen çan sesine ne derler? Yoksa oralarda kimse saat taşımaz mı? “Bu devirde böyle şeyler olmaz…açık insan hakları ihlali” (Freedom) ???&lt;/blockquote&gt;
Kiliselerde her saat başı çan çalma gibi birşey ne Avrupada ne Amerikada vardır. Anlaşılan sizi fena kandırmışlar. Ayırca Avrupada iki adımda bir kilise bulabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Türkiyedeki cami inşaatları gibi 2 dakikada bir yeni kilise inşaatı başlıyor mu sanıyorsunuz Avrupa ülkelerinde?

flea
&lt;blockquote&gt;Freedom kardeşe tavsiyeler:
1)Ev alırken, emlakçıya camiye uzak bir ev istediğini belirteceksin.

2)Kiralık ev ararken, camilere uzak bir mekan tercih edeceksin.

3)Biz sabah namazına saat kurup, zor kalkıyoruz, sende nasıl bir kulak olduğunu, bir doktora sorup teşhis ettireceksin.

4)Daha da olmazsa, iskandinav ülkelerine taşınacaksın, çünkü bu topraklarda ezan ebediyyen susmayacak. &lt;/blockquote&gt;
1-2) Var mı öyle bir yer? Camiden uzak bir yer bulmak mümkün mü :)
3) Saat kuduğunuz halde uyanamıyorsanız sanırım asıl doktora gitmesi gereken kişi sizsiniz.
4) O kadar emin olma. Zamanın ne göstereceğini bilemezsiniz.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Birdost</p>
<blockquote><p>Ezan sesinden rahatsız olanlar ve laik devlette bunun ne işi var diyenler avrupada her saat başı kiliselerden yükselen çan sesine ne derler? Yoksa oralarda kimse saat taşımaz mı? “Bu devirde böyle şeyler olmaz…açık insan hakları ihlali” (Freedom) ???</p></blockquote>
<p>Kiliselerde her saat başı çan çalma gibi birşey ne Avrupada ne Amerikada vardır. Anlaşılan sizi fena kandırmışlar. Ayırca Avrupada iki adımda bir kilise bulabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Türkiyedeki cami inşaatları gibi 2 dakikada bir yeni kilise inşaatı başlıyor mu sanıyorsunuz Avrupa ülkelerinde?</p>
<p>flea</p>
<blockquote><p>Freedom kardeşe tavsiyeler:<br />
1)Ev alırken, emlakçıya camiye uzak bir ev istediğini belirteceksin.</p>
<p>2)Kiralık ev ararken, camilere uzak bir mekan tercih edeceksin.</p>
<p>3)Biz sabah namazına saat kurup, zor kalkıyoruz, sende nasıl bir kulak olduğunu, bir doktora sorup teşhis ettireceksin.</p>
<p>4)Daha da olmazsa, iskandinav ülkelerine taşınacaksın, çünkü bu topraklarda ezan ebediyyen susmayacak. </p></blockquote>
<p>1-2) Var mı öyle bir yer? Camiden uzak bir yer bulmak mümkün mü :)<br />
3) Saat kuduğunuz halde uyanamıyorsanız sanırım asıl doktora gitmesi gereken kişi sizsiniz.<br />
4) O kadar emin olma. Zamanın ne göstereceğini bilemezsiniz.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>flea tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2697</link>
		<dc:creator>flea</dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Aug 2007 08:46:30 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2697</guid>
		<description>Freedom kardeşe tavsiyeler:
1)Ev alırken, emlakçıya camiye uzak bir ev istediğini belirteceksin.

2)Kiralık ev ararken, camilere uzak bir mekan tercih edeceksin.

3)Biz sabah namazına saat kurup, zor kalkıyoruz, sende nasıl bir kulak olduğunu, bir doktora sorup teşhis ettireceksin.

4)Daha da olmazsa, iskandinav ülkelerine taşınacaksın, çünkü bu topraklarda ezan ebediyyen susmayacak.</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Freedom kardeşe tavsiyeler:<br />
1)Ev alırken, emlakçıya camiye uzak bir ev istediğini belirteceksin.</p>
<p>2)Kiralık ev ararken, camilere uzak bir mekan tercih edeceksin.</p>
<p>3)Biz sabah namazına saat kurup, zor kalkıyoruz, sende nasıl bir kulak olduğunu, bir doktora sorup teşhis ettireceksin.</p>
<p>4)Daha da olmazsa, iskandinav ülkelerine taşınacaksın, çünkü bu topraklarda ezan ebediyyen susmayacak.</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>Ece Arı tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2689</link>
		<dc:creator>Ece Arı</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Aug 2007 23:05:17 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2689</guid>
		<description>Arkadaşlar,
değerli katkılarınız için çok teşekkürler..

saygılar</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Arkadaşlar,<br />
değerli katkılarınız için çok teşekkürler..</p>
<p>saygılar</p>
]]></content:encoded>
	</item>
	<item>
		<title>mr^sair tarafından</title>
		<link>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2683</link>
		<dc:creator>mr^sair</dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Aug 2007 14:37:33 +0000</pubDate>
		<guid>http://www.derindusunce.org/2007/07/31/imamlar-greve-giderse/#comment-2683</guid>
		<description>Merhaba 

Halka nasihat vermek âdetim değildir. Hatta söyleyeceğim sözlere muhtaç bir kimse bile tasavvur etmem. Ancak dikkat ediyorum da: ‘ateist hayat tasavvuru’ olan büyüklerimiz bulundukları yeri kutsayarak, kendilerini herkesten yüksek bir seviyede göstermek, bu suretle hem taklit ettikleri düşüncelere hem de kendilerine adeta ulvî bir yolun mümtaz revânı gibi şöhret kazandırmak için dinsiz olduklarını ilan etme peşindeler. Şahsî kanaatime göre bu tutum gösterişten, ya da halk arasındaki söylenişi ile: ‘Hacı hacı olmaz gitmekle Mekke’ye, dede dede olmaz gitmekle tekkeye’ atasözüne geçerlik sağlamaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Söylediğiniz her sözü; nesneleri yeni yeni tanıyan bir çocuğun, bunları icat ettiğini düşünmesi gibi fikrî temayüllerinizin müdafaası olarak sarf ediyorsunuz değil mi? Size cevap vermeye çalışan büyüklerimizde bir ihtiyat tedbiri, bir önleyici çare geliştirme kaygısında öyle mi?

Sanırım ‘Ay’ ı yeniden keşfedeceksiniz!.. Modern dönemin ateist düşünürleri gibi dini bir fenomen olarak ele alarak indirgemeci bir yaklaşımla onu tanımlamaya koyulup, özünde; itikadı, tasdik ve îmanı gerektiren her ne varsa top yekûn bilimsel bir obje gibi ele alarak tek bir ilkeden –mutlak akıl(ama hangi akıl?) ve kutsal pozitivizm- hareketle izah etme yoluna gideceksiniz…

Akabinde Tanrı inancının zaten şuradan ya da buradan kaynaklandığını söyleyerek, zihinlerinizdeki bu kavrama Tanrı ismini vermekten kaçınacaksınız.Belki, evrende bir kaos olduğunu, kâinatın düzensiz bir kütle yığını olduğunu tekrarlayıp yahut Çetin Altan gibi ‘kozmoz’ dan nağmelerle diyalektik felsefeye kadar getireceksiniz. Tanrı inancını psikolojik tahlillerle açıklayacak din duygusunu insanlığın en eski, en güçlü ve en kaçınılmaz arzusu olarak değerlendirip, bunu da çocuksu yanılgılar olarak ifade edecek; Tanrı inancını, çocuktaki baba imajının bir yansıması olarak gören bir psikanaliste eşlik edeceksiniz. 

Buradan Hristiyanlığın Tanrı anlayışını şiddetle eleştiren bir ilhamla İslam’ın tevhid akidesini ‘gagalıyacak’ Tanrı inancını içeren bütün gelenek ve değerlere şüpheci bir yaklaşımla Tanrı’yı inanılmaya değer bir varlık olarak görmeyeceksiniz. Kim bilir, ‘Tanrı öldü. Onu biz öldürdük.’ Diyecek kadar cüretkâr ve toy sloganları da iliştireceksiniz söylemlerinizin arasına… Bakın, ‘toy’ dedim, kızmayın, aşağıda buna değineceğim. 

Belki daha varoluşçu seslere kulak vereceksiniz. İnsanın özgürlüğe mahkum olduğunu iddia edenler gibi Tanrı fikrinin insanın kendini tanrılaştırma ve kendini Tanrı olarak görme arzusunun bir sonucu olarak, varlığı özünden evvel gelen tek canlı olarak gördüğünüz insanı yapmacık bir hümanizmin için de pazarlayacaksınız. Öyle ya, özgürlüğünüz için O var olmamalı… 

İnsanlığın gelişimini ‘3 hal yasa’ ları ile izaha kalkışıp insanlığın bugün ki halini de 
’tarihi evrimin’ bir sonucu olarak görecek, son evriminde bilim sayesinde dîni bir kenara bırakacağını düşüneceksiniz. Hukuk sosyolojisi derslerinde halen okutulan ve peşinden sürüklediği kalabalıkların ardlarında bıraktığı bu ideali sorgulamasına imkan veren konular. Sorgulamak çünkü, Tanrı inancının bugün tüm gücü ile halen ayakta olduğunu ve her şeye rağmen dünyanın pek çok yerinde dini inançların hayatiyetlerini sürdürdüklerini gördüğünüzde başka bir çıkar yol yok gibi…

Ya da antropolojik bir yaklaşımla ateizminize ‘gerçek bir hümanizm’ tanımını katacaksınız. Tanrı kavramını da insanın doğasını dışarı yansıtması olarak ifade edeceksiniz. Çünkü, Tanrı’yı kabul etmek, kendi varlığınızı hafife almak, kendi benliğinizi yalanlamak, özünüze yabancılaşmak olacak değil mi?

Belki de bu son düşüncenin kaynaklık ettiği bir başka ideale sıçrayacak burjuvazi ve kapitalizmin egemen olduğu toplumlarda dinin rolünden söz etmeye başlayacaksınız. Sonra böyle bir toplumda dinin, kilisenin, câmiinin, ezanın vs.. insanı etkisiz hale getirerek uyuşturduğunu söyleyeceksiniz. Herhangi bir toplumun, herhangi bir dönemindeki üretim araçlarının, o toplumun ulaştığı gelişme düzeyi ve sınıfların formasyonunu belirleyeceğini söyleyecek, bulunduğunuz toplumda ‘sınıf’ tesisini umarak bunların devrimine özlem duyacaksınız, ama; İngiltere’de sanayi, işçi sınıfı da vardı devrim mi oldu soruları karşısında da suyu kesik musluk(kuraklık maalesef, ama bu toprak kuraklığı değil, vicdan muhasebesi kuraklığı) gibi ahenkli ‘tıs’ –lamalar besteleyeceksiniz. 

Velhasıl, mutlak, teorik, ideolojik, ilgisiz denilebilecek birkaç ateist formdan enstantaneler sunacak, daha işin başında inancın mahiyetini yanlış anlayacak ve dini seleflerin yaptığı gibi dar bir çerçeveye oturtacaksınız. Tek bir ilkenin ya da dar bir çerçevenin dini ve Tanrı inancını bütün boyutlarıyla izah etmesinin mümkün olmadığını birileri söylediğinde ise, bunu basit ve ilkel düşünceler olarak göreceksiniz.

Tabuları yıkmak, devrim yaratmak, sorulamayacağını düşündüğünüz soruları sormak… Sözleriniz arasında cilalı ama çürük bir baston gibi dayandığınız literatür kalıntıları bunlar değil mi? Bu terminoloji demirbaşlarını literatürünüze kattığınızda fazilet nâmına benliğinizde hüküm süren tüm yüksek (!) duyguları kendi içtihadlarınızın mahsülü olarak lanse edecek ve ‘yelin kayadan kopardığı ancak tozdur’ darb-ı meselini unutarak, tevhidî mukavemetten ne kadar et koparabilirimin kaygısını güdeceksiniz öyle mi? Hem de; kendinizin, çevrenizin, adetlerin, ilk aldığınız terbiyenin etkisi altında olduğunuzu unutarak… Ağaca sormuşlar: “Baltanın sana olan bu hıncı nedir?”… “Sapı bizden de onun için…” demiş.

Sepet gibi düşünün… Suyun içine atılmış bir sepet gibi, içine biriken az miktarda suyu kendi malı zannedip; sudan çıkarılınca durumun zannettiğinin aksi olduğunu anlamak gibi…

Herkes bulunduğu açıdan gerçeği görmeye çalışmış, ama birçoğu da ancak belirli fonksiyonlar ile aydınlatmaya çalışmış. Felsefeci dini sadece teorik bir problem olarak ele almış tartışmaya çalışmış. Psikolog onu sadece duygu ile alakalı bir şey olarak görmüş, buna göre tahlil etmiş. Sosyolog ise onu toplumsal bir olay gibi düşünmüş fonksiyonunu yorumlamaya çalışmış… Ekonomistler kalkmış dini, iktisadi bir yaşamın gölgesinde görmeye çalışmış, antropologlarda geri kalmış yörelerdeki ilkel insan yaşamlarını model alarak yorumlamış… 20.yy bu dar çerçeveli din tanımlamaları ve güya çürütmeleri ile geçmiş.

Bunları okumalarımız esnasında hepimiz fark ediyor olmalıyız. Ama, fark edemediğimiz bir şey varsa, o da, dünyanın bir çok yerinde bu tartışmalar stabil bir zeminde yapılırken, bizde konunun götürdüğü eleştirileri ideoloji haline getirenler çoğalmıştır. Durum böyle olunca, ya eleştirileri yüceltmişler ya da eleştirileni… Biz de bir başka sorun da, sanki kendi söylediklerimiz, ilk defa söyleniyor, bizden evvel bunu aklının ucundan kimse geçirmemiş, ve ‘benimle birlikte ezberler bozulacak’ türünden saplantılar olması. Bu durum ekseriyetle ateistler arasında yaygın.

Adeta kendileri dünyadaki ilk ateistlermiş gibi fikir serdederek, varlıklarını, karşılarında muhalif gördükleri dindarlar üzerinden açıklamaya çalışmışlardır. Ellerine biri ‘tabu yıkıcılığı’ bir diğeri de, ‘sorulamayan soru yoktur’ dediğim boks eldivenlerini geçirip, Eski Hint’te Vişnu, Antik Yunan da Desten, Stoacılarda hürriyet ve insan iradesi tartışmalarından bu yana söylenegelenlerden habersiz olduklarından tüy siklet kaldıkları bir ringde, yüz yılların dîni birikimini karşılarına dikerek, ağır siklet maçına çıkmak istemektelerdir.

Ateizm adına pek çok şey söylenmiş, konuşulmuş, yazılmış, çizilmiş… Elbette bunların içerisinde çok ciddi problemleri gündeme getiren ve tartışan değerli fikirlerde bulunmaktadır. Bunlara da herhangi bir felsefe eserinde rastlamak ve keyifle okumak mümkün… Ancak bu münazara cazibesi maalesef, ateizm adına yapılan şeylerin çoğunluğunun tutarlı ve insaflı fikrî tartışmalar olmak yerine, birer ateizm retoriği haline gelen ideolojik söylemler halini almış bununla da daha ziyade ideolojik bilin, ideolojik felsefe, ideolojik ateizm şeklini almış durumda. Neden böyle diyorum? Baksanıza sorduğum bir soruya freedom nasıl yanıt veriyor:

Mr^sair:
&lt;blockquote&gt;&lt;em&gt;Fikrinizi gayet dar bir çerçeve dâhilinde dolaştırdığınız için, etken sebep ve âmillerden gaflette kalmışa benziyorsunuz. Size kendinizi tam mânâsı ile, dilediğiniz tüm nazariye ve doktrinlerden esinlenerek açıklama imkânı verildiğinde neler karalayabileceğinizi merak ediyorum. Hayat tasavvurunuz nedir?&lt;/em&gt;&lt;/blockquote&gt;


Freedom:
&lt;blockquote&gt;Sizinkinin tam tersi Sair bey. Heralde yeterince açıklayıcı olmuştur.&lt;/blockquote&gt;


Kendilerini ateist olarak tanımlayan insanların çoğunluğu yukarda yazdığım ama müelliflerini belirtmediğim düşünürlerin fikirleriyle kendilerini ispatlamaya, temellendirmeye çalışmakta. Yine pek çok ateist dinle ilgili eleştirisini bu kişilerin fikirlerinden hareketle ortaya koymaya gayret ediyor. İşin daha çarpıcı tarafı, bu düşünürlerin dünyasından olmayan ve aynı kültürde yaşamayan kişilerin dahi onların fikirlerini sahiplenmesi ve savunmasıdır. Sakın ha kalkıp da: “Ama sizde Arapların din bilgisine itibar ediyorsunuz, hadi bakalım” demeyin. (Her ihtimale karşılık hatırlatayım: İslâm’da edile-i şeriyye(dîni deliller) Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas.. diye gider. Bu sıralama takip edilen yöntem açısından önemlidir ve alimler bundan sapmaz. Bu konulardaki ihtilaflar ise füruya aittir, cüz’idir.) Zira, freedom arkadaşımızın ezanı vaktin değil namazın şartı sayan ve herkesi namaza davet ettiği gerekçesi ile insan haklarına aykırı bulan yaklaşımına düşmeniz işten bile değildir.

Kendine hitap eden bir şey bulunmadığı gibi kendi kültüründe de o düşünürlerin takılacağı bir problem bulunmamasına rağmen, kendi içimizden çıkan ateist büyüklerimiz maalesef evlerinde kaybettikleri anahtarlarını sokak da aramaya koyuluyorlar. Kendisini tanımlayan yegane sözü; “senin tamamen zıttınım” olan birinin bu halet-i ruhiye ile ancak peşinen reddetmesi beklenirdi. 

Marx, Freud, Nietzche, Satre, Comte, Feuerbach,Epikur dan yazdıklarıma sizin de ekleyecekleriniz eminim vardır. Ama, şuana kadar işaret ettiğim gibi, ateizmi bir ‘endişe bozukluğu’ şeklinde ‘toy’ bir insancıllıkla manipüle etmenizden başka bir şeye şahid olamadık. Neymiş efendim: “Sabah ezanından nasıl da korkarak uyandığımı bilirim” :)

Bu duruma ‘endişe bozukluğu’ diyorlar. Panik atak ve anksiyete çerçevesinde değerlendirilen bir rahatsızlık. Açıklayacak olursak, yaşamınızla ilgili bağlantı kurduğunuz farklı çağrışımlarla bilinçaltı bu korkularınızı işlemeye ve her şeyin bundan gerçekleştiği vehmine kapılmanızı sağlar. 

Bu durumda olan biri genelleme yapar. Merak etmeyin ‘genelleme’ semptomuna dindar arkadaşlar arasında da rastlıyorum. Önce imkansız olarak gördüğünüz şeyleri mümkün görebilmelisiniz. Yani kendi kültürünüzle barışmaya çalışmalısınız. Çocugunuz, nesliniz, akrabalarınız… İster çok para kazanmak ister doktora yapmak için kopun toprağınızdan, ama ayak bastığınız en samimi toprağın, sizi ta çocukluğunuzdan beri çepeçevre içine alan, ciğerlerinize çektiğiniz hava, damarlarınızda dolanan kan gibi saran vatanınız ve kültürünüz olduğunu unutmayın. ‘Civilisation’(kültür) 1760 lar da türetilmiş, ama arkaik dönemden bu yana bir insan-medeniyet-kültür faktörü var. Ülkeler medeniyet icat etmeye, kendilerine tarih yaratmaya çalışırken, gelin asıl siz ‘evdeki bulgur’ dan olmayın. 

Bu korkularınızdan da sıyrılmanın, üstesinden gelmenin yolu denge geliştirmektir. Yoksa her yaşta yakanızı yapışır. ‘Aman düşersin dur’ diyerek büyüdük, ama kimilerimiz aklını devşirdi ve düşmenin, ölmenin yok oluş olmadığını kavradı. Hem öyle olsa, bir yok oluş olsa bile acaba böylesi bir yaşamı seçmemiz kaçımızı mahrum eder? Ya, değilse? Ya sınıfta pişkince soru sorarak gövde gösterisi yapan çocuk, sınava geldiğinde soru sormaktan esasında konunun mânâsını gözden kaçırdığını anlarsa? Ya bütünlemesi de yoksa?

Sakın yine korkuttuğumu söylemeyin. Bu, eleştirilme, hata yapma, bayılma, kanser olma, topluluk önünde konuşamama korkusu değil… Bu hüznü ve sevinci de barındıran bir korku, bir tercih… Yoksa açık alanda da korkanı çıkar, kapalı alanda da… Merak etmeyin, nasıl ki çağdaş hukukumuzda (Tabii Hukuk tartışmasına girsek ne hoş olur) ibâhe asılsa, korktuğunuzda da asıl mübah kılmadır, suçlama değil aklamadır.

Sakın kendinizden uzağa düşmeyin olur mu? Size ait olan sizi var kılan bir kültürün yabancısı olmak, ondan uzak durmak zorunda kalmak, nasıl bir çiledir bu? Modern insanın sorularla oluşturulmuş bir zihin yapısına sahip olması şaşılacak bir şey değil. O nedenle çok soru sordukça ustalığınızın artacağını düşünmeyin. Topraklarında yoğrulduğunuz kültürün kendi rengini size ve çevrenizdeki insanlara vermesine izin verin. Kendi kültür köklerinizle ilgili yaptığınız her kazı çalışması sizi yakın döneme kadar götürüp bırakmasın. Ötesine geçebilmek için yapmanız gereken yalnızca önyargılarınızdan sıyrılmanızdır. Atın üzerinizde ki şu şartlanmışlıgı. Bırakın seneler nasıl geçmişse geçmiş. Siz bundan sonrasına bakın. Bu ülkede sizi yoğuran kültürün ne kadar uzağına düşerseniz düşün, yolunuz yine aynı yerden geçecektir. Mevlana hikayesindeki gibi bir şey. Hani Simyacı’da da anlatılan. Uzaklarda aradığımız hazine aslında hemen yanı başımızda. Ve bizim içimizde. Bunu fark edebilmek mümkün…

Bu arada daha önce bu tip tartışmaları ortak bir platformda internet marifeti ile yürütebilir miyiz sorusunu Suat Bey ile aramızda mütalaa ettik. Kendimce geliştirdiğim ‘sanal münazara’ kurallarım var. Bunları ülkemizde de üniversite çatısında uygulanan münazara(debate) meşgalesinden esinlenerek hazırladım. Sıcağı sıcağına münazara yapmak, bekleme yapmadan, heyecan katmak ve belki de takım oyunu şeklinde sürdürebilmek için ilgilenip ilgilenmeyeceğinizi merak ediyorum. Bir ortam da hep beraber toplanmışız, ve belirlenen kişiler kendi arasında münazara ediyorlar, bu takımlaşarak da olabilir. Jüri var takip eden… Alıntı yok, muhatabın cümlelerini kopyalayıp ardına devşirilmiş bir cümle ile cevap iliştirmek yok. Dileyen de izliyor. İşte, sanal olarak telakki ettigimiz ama yaşamın tüm gerçekliklerinden belirli ölçeklerde barındıran platformda da, bu kavrama hayatiyet kazandırmak istiyorum. Sizi bilmem ama forumlar artık bana soğuk gelmeye başladı, bir süre sonra ahbap-çavuş ilişkisine dönüyor. Yazı yazmak yerine diyalog kurmak istiyor insan. Bilmem ateist büyüklerimiz ne der…

&lt;strong&gt;Not:&lt;/strong&gt; Bu arada yukarda sözü edilmiş: son nefesinde ‘aman Ya Rabbi’ diyenlere rastlamamış sanırım Zihni Bey, o nedenle hatırlatmak isterim. Fransız düşünürü Litré ölüm döşeğinde bir Katolik papaz getirterek kendisini vaftiz ettirmiştir. Bundan bir sonuç çıkmaz elbette, sadece anekdot kabîlinden… 

Devam edelim olur mu? Tesekkürler…

Ve sâir</description>
		<content:encoded><![CDATA[<p>Merhaba </p>
<p>Halka nasihat vermek âdetim değildir. Hatta söyleyeceğim sözlere muhtaç bir kimse bile tasavvur etmem. Ancak dikkat ediyorum da: ‘ateist hayat tasavvuru’ olan büyüklerimiz bulundukları yeri kutsayarak, kendilerini herkesten yüksek bir seviyede göstermek, bu suretle hem taklit ettikleri düşüncelere hem de kendilerine adeta ulvî bir yolun mümtaz revânı gibi şöhret kazandırmak için dinsiz olduklarını ilan etme peşindeler. Şahsî kanaatime göre bu tutum gösterişten, ya da halk arasındaki söylenişi ile: ‘Hacı hacı olmaz gitmekle Mekke’ye, dede dede olmaz gitmekle tekkeye’ atasözüne geçerlik sağlamaktan başka bir işe yaramamaktadır.</p>
<p>Söylediğiniz her sözü; nesneleri yeni yeni tanıyan bir çocuğun, bunları icat ettiğini düşünmesi gibi fikrî temayüllerinizin müdafaası olarak sarf ediyorsunuz değil mi? Size cevap vermeye çalışan büyüklerimizde bir ihtiyat tedbiri, bir önleyici çare geliştirme kaygısında öyle mi?</p>
<p>Sanırım ‘Ay’ ı yeniden keşfedeceksiniz!.. Modern dönemin ateist düşünürleri gibi dini bir fenomen olarak ele alarak indirgemeci bir yaklaşımla onu tanımlamaya koyulup, özünde; itikadı, tasdik ve îmanı gerektiren her ne varsa top yekûn bilimsel bir obje gibi ele alarak tek bir ilkeden –mutlak akıl(ama hangi akıl?) ve kutsal pozitivizm- hareketle izah etme yoluna gideceksiniz…</p>
<p>Akabinde Tanrı inancının zaten şuradan ya da buradan kaynaklandığını söyleyerek, zihinlerinizdeki bu kavrama Tanrı ismini vermekten kaçınacaksınız.Belki, evrende bir kaos olduğunu, kâinatın düzensiz bir kütle yığını olduğunu tekrarlayıp yahut Çetin Altan gibi ‘kozmoz’ dan nağmelerle diyalektik felsefeye kadar getireceksiniz. Tanrı inancını psikolojik tahlillerle açıklayacak din duygusunu insanlığın en eski, en güçlü ve en kaçınılmaz arzusu olarak değerlendirip, bunu da çocuksu yanılgılar olarak ifade edecek; Tanrı inancını, çocuktaki baba imajının bir yansıması olarak gören bir psikanaliste eşlik edeceksiniz. </p>
<p>Buradan Hristiyanlığın Tanrı anlayışını şiddetle eleştiren bir ilhamla İslam’ın tevhid akidesini ‘gagalıyacak’ Tanrı inancını içeren bütün gelenek ve değerlere şüpheci bir yaklaşımla Tanrı’yı inanılmaya değer bir varlık olarak görmeyeceksiniz. Kim bilir, ‘Tanrı öldü. Onu biz öldürdük.’ Diyecek kadar cüretkâr ve toy sloganları da iliştireceksiniz söylemlerinizin arasına… Bakın, ‘toy’ dedim, kızmayın, aşağıda buna değineceğim. </p>
<p>Belki daha varoluşçu seslere kulak vereceksiniz. İnsanın özgürlüğe mahkum olduğunu iddia edenler gibi Tanrı fikrinin insanın kendini tanrılaştırma ve kendini Tanrı olarak görme arzusunun bir sonucu olarak, varlığı özünden evvel gelen tek canlı olarak gördüğünüz insanı yapmacık bir hümanizmin için de pazarlayacaksınız. Öyle ya, özgürlüğünüz için O var olmamalı… </p>
<p>İnsanlığın gelişimini ‘3 hal yasa’ ları ile izaha kalkışıp insanlığın bugün ki halini de<br />
’tarihi evrimin’ bir sonucu olarak görecek, son evriminde bilim sayesinde dîni bir kenara bırakacağını düşüneceksiniz. Hukuk sosyolojisi derslerinde halen okutulan ve peşinden sürüklediği kalabalıkların ardlarında bıraktığı bu ideali sorgulamasına imkan veren konular. Sorgulamak çünkü, Tanrı inancının bugün tüm gücü ile halen ayakta olduğunu ve her şeye rağmen dünyanın pek çok yerinde dini inançların hayatiyetlerini sürdürdüklerini gördüğünüzde başka bir çıkar yol yok gibi…</p>
<p>Ya da antropolojik bir yaklaşımla ateizminize ‘gerçek bir hümanizm’ tanımını katacaksınız. Tanrı kavramını da insanın doğasını dışarı yansıtması olarak ifade edeceksiniz. Çünkü, Tanrı’yı kabul etmek, kendi varlığınızı hafife almak, kendi benliğinizi yalanlamak, özünüze yabancılaşmak olacak değil mi?</p>
<p>Belki de bu son düşüncenin kaynaklık ettiği bir başka ideale sıçrayacak burjuvazi ve kapitalizmin egemen olduğu toplumlarda dinin rolünden söz etmeye başlayacaksınız. Sonra böyle bir toplumda dinin, kilisenin, câmiinin, ezanın vs.. insanı etkisiz hale getirerek uyuşturduğunu söyleyeceksiniz. Herhangi bir toplumun, herhangi bir dönemindeki üretim araçlarının, o toplumun ulaştığı gelişme düzeyi ve sınıfların formasyonunu belirleyeceğini söyleyecek, bulunduğunuz toplumda ‘sınıf’ tesisini umarak bunların devrimine özlem duyacaksınız, ama; İngiltere’de sanayi, işçi sınıfı da vardı devrim mi oldu soruları karşısında da suyu kesik musluk(kuraklık maalesef, ama bu toprak kuraklığı değil, vicdan muhasebesi kuraklığı) gibi ahenkli ‘tıs’ –lamalar besteleyeceksiniz. </p>
<p>Velhasıl, mutlak, teorik, ideolojik, ilgisiz denilebilecek birkaç ateist formdan enstantaneler sunacak, daha işin başında inancın mahiyetini yanlış anlayacak ve dini seleflerin yaptığı gibi dar bir çerçeveye oturtacaksınız. Tek bir ilkenin ya da dar bir çerçevenin dini ve Tanrı inancını bütün boyutlarıyla izah etmesinin mümkün olmadığını birileri söylediğinde ise, bunu basit ve ilkel düşünceler olarak göreceksiniz.</p>
<p>Tabuları yıkmak, devrim yaratmak, sorulamayacağını düşündüğünüz soruları sormak… Sözleriniz arasında cilalı ama çürük bir baston gibi dayandığınız literatür kalıntıları bunlar değil mi? Bu terminoloji demirbaşlarını literatürünüze kattığınızda fazilet nâmına benliğinizde hüküm süren tüm yüksek (!) duyguları kendi içtihadlarınızın mahsülü olarak lanse edecek ve ‘yelin kayadan kopardığı ancak tozdur’ darb-ı mesel