RSS Feed for This Post

Zaman mefhumu: 57 yıl sonra 2 dakika içinde

Ayşenur Bulut
Uiportal

(Bu yazıda yer alan şahıslar tamamen hayal ürünüdür. Yalnızca birinin varlığı gerçektir.)

Bir siyahi’nin oğlu idi.
Bilâl(r.a.)’e ithafen…

Murdar hayatların albenisi içinde bir yaşam…

Gündüzlerin telaşı gecelerin yorgunluğu demek ve bu şekilde devam eden kronolisi uyumak-uyanmak olan bir sıradanlık…

Bir kambur gibi fazlalık, çirkin, eğri ve kaba bir hissedişin öyküsü…

Ama burası Notre Dame değildir, hiçbir hikayede yer almayacak kadar gereksiz bir hayat…

Gregor Samsa kadar böcek, Marvel Comics kadar örümcek…

Bir dilenciye uzattığı birkaç kuruş kadar insan,

Acıktığı kadar beşer’dir.

Günler böyle devam etmektedir.

Çok çiğnenmiş bir sakızın kaybolan tadı ve artık çeneyi yoran meşguliyeti gibidir hayat…

Dört duvarı aynalı bir odanın zavallı mahkumu,

İki kere ikinin beş ettiğini söylemek zorunda kalan çaresiz bir mahpus.

Dua bile etmekten aciz,

Çünkü edeceği dua’nın bir kimliği (!) yoktur.

Elleri cebinde, 42 numaralı ayakkabısı ile adımlarken Süleymaniye sokaklarını, bir boyacının ekmek parasına müsebbib teklifi duyulur: “Boyayalım mı abi?”

Bir dilenci olmasa da o da sevinecektir alacağı birkaç kuruş ile,

Ve elleri cebinde bir kez daha tatsın madem, insan olmanın mucizesini.

Bir ayağını tabureye atıp boyacı, siyah ayakkabısını boyamaya başladığı an bir ses duyulur.

Sulanmasaydı bilinçaltı görebilecekti gerçek alemi, oysa ayık olduğunu düşünüyordu.

Mutlaka duyardı yoksa, 18 yılın bir günü içinde bu ulvi sesi.

Mutlaka duyardı evet, altı bin beş yüz yetmiş’ de bir kerecik, bu ulvi sesi.

İnsan olmak’tan başka tariflere bürünmek istemez bir telaş içinde sordu: “Sen de duyuyor musun amca sesleri ?”

“Duyuyorum evlat, bu, tam 18 yıldır duymaya hasret vicdanlarımızın aydınlığa çıktığı zamandır.”

***

Kirli tencereye uzanan onlarca parmak…

Parmağın birinin eksilmesi demek aç kalmak demek.

Görülen tek renk sarıdır; ekmek sarı, buğday sarı, yüzler sarı, yakıp kavuran güneş sarı.

Ne bitmez çile, ne düzelmez hata, ne tükenmez ömür’dür yokluk.

Babanın oğla mirası, ananın kızına çeyizi, kaynananın gelinine emanetidir yokluk.

Artık duyulmuştur bu sarı ovalardan uzak diyarların fabrika kokusu.

Yolların burnu sızlatan kusmuğu, duvarların insanı üşüten soğukluğu, gözlerin yüreği korkutan hançeri, girilen bir U dönüşünün sürekli yanan yeşil ışığı gibidir; hala tükenmemiş ömrün, bitmeyen çilenin, düzelmeyen hatanın yüzsüzce yapışmasıdır yakaya.

Sarhoş beyinlerin, bohem hayatların, kahpe sevgililerin, yalan aşkların, ucuz dostlukların, lekeli bohçaların, silahsız düğünlerin, karanlık yüzlerin, kalleş hesapların, fuhuş yuvaların, kitapsız dinlerin var olduğu bir dünya…

Sarı’nın olmadığı bir gezegen…

Çan sesleri yenilen beyaz ekmeğin katığıdır, alın teri dökmek siyah, balıkların yaşamadığı denizler lacivert, bulutların yaşamadığı gökyüzü gri, leyleklerin konmadığı evlerin çatısı al al, gözyaşı dökmeyen gözbebekleri renksizdir.

Burada yalnızlıktır artık bahta düşen…

Sana ait hiçbir şeyin olmadığı, sen’in başkalaştığı bir gavur memleketinde yemek saatini Alaman marka bir saat gösterir de, göstermez sana huzur yüzünü günde beş kere.

Bir yalnızlıktır burada hamallığını yaptığın; ne seni anlayan bulunur, ne anladığın bir sözcük.

Ezan sesine hasret kulakların makine gürültüsünden yırtıldığı, namusun, şerefin, haysiyetin para olduğu memlekette korkudur ölmek.

Topraksız, susuz, salasız, namazsız, duasız, insansız ölmenin korkusudur beyaz ekmeğin karşılığı.

Zangoç’un ambargo uyguladığına davet’e hicretle dur demek….

***

Bakışlarını küstahlık, etini şarap, tenini krem, yüzünü maske, hayatını kumar, sevgisini günah, alnını kara, dudağını ruj, ömrünü yalanla mikserleyen bir acuze…

Kutsi olan ne varsa tavan arasına kaldırmış…

Nefertiti ile yarışmayı gaye edinmiş, suratına ancak bir maymunun bakabileceği kadar güzellik kondurmayı becermiş, vücudun buruşuk hatlarını ütülemekten günah buharına boğulmuş bir takma diş fabrikası…

Bu zavallı ihtiyar, “Kainatta onsuz bir dakika bile yoktur” gerçeğine kulak tıkayarak yaşar, nefretini her köşe başında yollara kusarak gösterir, öldüğünde krematoryumu umarak yaşar.

18 yıldır ezansız kalan toprakları kendine dava edinmiş, mukaddesatı horlayan, günde beş kere meleklerin kendisine lanet ettiği, his yoksunu, mabedi nefs’i olan, çirkef zindanının gardiyanı, 30 yıldır kazandığı her maaşla aldığı yumurtalarla cami minaresine resim çizen terbiye fakiri, akıl fukarası bir profesör…

***

“Ya Rab, inayetin ne zaman” serzenişlerinin göğün en yüksek tavanına değdiği an, denizden yükselen su buharının gökyüzündeki soğuk katmana çarpıp yeryüzüne yağmur olarak düşmesi gibi, sonunda buldu zafer inananları.

Bir mağarada başlayan, köhne taşların karanlık odalarında yayılan, kalplerde gizli gizli çoğalan hakikatin artık açıkça ilan edilme zamanı gelmiştir.

İnsanları Allah’ın huzuruna çağıracak, bu huzurda tek bir safta aynı iftitah tekbiri getirecek, kıyama omuz omuza durup, secdelerde yalnız kalacak, çan değil, duman değil, ateş değil, davul sesi değil; İslam’ın bir şiarı, vazgeçilmezi ve kainatın onsuz kalmayacağı bir seda olacak, zikre muhtaç gönüllerin fikirlerini de cezp edecek, dünya ağırlığından günde beş kez mola verecek kutsi bir davet…

Tavanı hurma dallarından bina edilen bu kutlu zaferin ilk mescidine yakışan bir müezzin gerekir.

Tevhid’i kızgın güneşin yaktığı koca kayaların altında olsa da haykıran, köle diye yıllarca horlanan ve İslam’a tabi olup gerçek hürriyeti tadan, bir siyahinin oğlu, yersiz yurtsuz, Habeşli Bilal…

Gözler Bilal’e çevrildi: “Çık ya Bilal, ve ezanı sana emrolunduğu gibi oku”

Allâhu Ekber Allâhu Ekber.
Allâhu Ekber Allâhu Ekber.
Eşhedü en lâ ilâhe illâllah
Eşhedü en lâ ilâhe illâllah
Eşhedü enne Muhammeder-Resûlüllah
Eşhedü enne Muhammeder-Resûlüllah
Hayye ale’s-Salâh
Hayye ale’s-Salâh
Hayye ale’l-Felâh
Hayye ale’l-Felâh
Allâhu Ekber Allâhu Ekber
Lâ ilâhe illâllah

Öğle vaktinin rızk telaşı olsa da, çalışmaya ara verenler yemekte olsa da, herkesin tuttuğu bir meşguliyet olsa da, gözler uyuyor olsa da, sözler birbirini kovalıyor olsa da, önemli bir ticari anlaşmanın zamanı olsa da, oyununun en heyecanlı yeri olsa da hiçbir şey bu kutlu davete icabeti geciktirmeye mazeret olamaz.

Mü’minler bir safta, müezzinden sonra imamın rolü aldığı sahnenin figüranları olarak şükre koşarlar.

Aynı safta hem Ebubekir hem 18 yıl Arapça ezandan bihaber Can, hem Ali hem gavur memleketinde ezana hasret Bekir, hem Bilal hem de ezanı duyduğunda içli bir türkü dinlediği kadar zevk almamaktan mahcup bir yüz-BEN- “Lebbeyk” der.

Zaman kavramı kalkmıştır.

Hepsi, ezanı duyduğunda kulaklarını kapayan profesöre hidayet duası için ellerini semaya kaldırır.

***

Dünyanın hangi memleketinde vuku bulmuştur, milli dile çevrilmiş bir ibadet hezeyanı.
Türkiye’de 18 yıl süren Türkçe ezan uygulaması, hem milli hem dini bir erozyon olarak hafızalarda acı anılarla yer etti. Mukaddes davet, şear-i İslam Ezan-ı Muhammedî 18 yılını şehit vermiştir. Laikçiler, laiklik tanımını kendi elleriyle çamura bulayarak görülmemiş bir ibadet uygulamasına imza atmışlar, benzeri olmayan bir yasağı dayatmışlardır. Yazdığı şiirin laikliğe aykırı bulunan mısraları* gereği Yahya Kemal’e uyguladıkları yurt dışı yasağı ise akıllara ziyan bir manzara, hiçbir drama sahnesinde sergilenemeyecek kadar acı bir tiyatro oyunudur. 14 Mayıs 1950’de DP’nin iktidarı ile ezan Arapça okunmaya devam etmiştir. Tüm bunlar 57 yıl sonra 2 dakika içinde hissettiklerimdir.Her ezan dinlediğinde gözyaşlarına boğulan bir dedeniz var mı ? Benim var: Ülkemin bu kara yazgısı.

*Emr-i bülendsin, ey ezan-ı Muhammedi
Kafi değil sadana cihan-ı Muhammedi

 

Sanat karanlıkta çakılmış bir kibrittir…

 ”…Neden bir natürmorta iştahla bakmıyoruz? Tersine ressam “yiyecek-gıda” elmayı silmiş, elmanın elmalığı ortaya çıkmış. Gerçek bir elmaya bakarken göremeyeceğimiz bir şeyi gösteriyor bize sanatçı. İlk harfi büyük yazılmak üzere Elma’yı keşfediyoruz bütün orjinalliği, tekilliği ile…” 

Bu kitapta Derin Düşünce yazarları sanatı ve sanat eserlerini sorguluyor. Toplumdaki yeri, siyasî, etik ve felsefî yönüyle… Denemelerin yanı sıra son dönemde öne çıkan, ekranları, kitap raflarını dolduran eserlere (veya ürünlere?) dair eleştiriler de bulacaksınız. Buradan indirin

 

Kitap okumak… Jean Paul Sartre, Nazan Bekiroğlu, Toshihiko Izutsu, Henri Bergson, Mustafa Kutlu, Dostoyevski, Elif Şafak, Clausewitz, Sadık Yalsızuçanlar, Alber Camus ile sohbet etmek… Suyun resmine bakmakla yetinmeyen, su içmek isteyenler için var kitaplar. Mesnevî var, El-Munkızü Min-ad-dalâl, Kitab Keşf al Mânâ, Er-Risâletü’t-tevhîd var.  Elinizdeki bu kitap Derin Düşünce yazarlarının seçtiği kitapların tanıtımlarını içeriyor. Bizdeki yansımalarını, eserlerin ve yazarların bıraktığı izleri. Farklı konularda 44 kitap, 170 sayfa. Zaman’a ayıracak vakti olanlar için… Buradan indirebilirsiniz.

 

Derin Göz

 Sanat’a bakmak için çeşitli yapıtlardan, ressamlardan istifade ettik: Cézanne, Degas, Morisot,  Monet, Pissarro, Sisley, Renoir, Guillaumin, Manet, Caillebotte, Edward Hopper, William Turner,Francisco Goya, Paul Delaroche, Rogier van der Weyden, Andrea Mantegna , Cornelis Escher , William Degouve de Nuncques.

Peki ya baktığımızı görmek, gördüğümüzü anlamak? Güzel’i sorgulamak için çağ ve coğrafya ayırmadık, aklımızı uyaracak hikmetli sözlere açtık kapımızı: Mevlânâ Hazretleri, Gazalî Hazretleri, Lao-Tzû, Albert Camus, Guy de Maupassant, Seneca,  Kant, Hegel, Eflatun, Plotinus, Bergson, Maslow, …

 (Buradan indirebilirsiniz)

Trackback URL

  1. 11 Yorum

  2. Yazan:Tuncay Yılmazer Tarih: May 12, 2007 | Reply

    Ayşenur Hanım,

    Allah razı olsun sizden. Özellikle şu sözler , eminim salih bir gözle, önyargısız okuyanların yüreklerini titretti:

    .
    “Türkiye’de 18 yıl süren Türkçe ezan uygulaması, hem milli hem dini bir erozyon olarak hafızalarda acı anılarla yer etti. Mukaddes davet, şear-i İslam Ezan-ı Muhammedî 18 yılını şehit vermiştir. Laikçiler, laiklik tanımını kendi elleriyle çamura bulayarak görülmemiş bir ibadet uygulamasına imza atmışlar, benzeri olmayan bir yasağı dayatmışlardır.
    ….
    Tüm bunlar 57 yıl sonra 2 dakika içinde hissettiklerimdir.Her ezan dinlediğinde gözyaşlarına boğulan bir dedeniz var mı ? Benim var: Ülkemin bu kara yazgısı.”

    ….

    Bir de alnı secdeye gelmeyenlerin, irtica irtica diye bağıranların , hâlâ “ezan Türkçe okunsun” diye sızlanmaları yok mu?

    Haklısınız; onlar için de dua etmek gerek…

  3. Yazan:VolkanS Tarih: May 12, 2007 | Reply

    Bir şey anlamadım.

  4. Yazan:MY Tarih: May 12, 2007 | Reply

    Aysenur Hanim,
    Tûyler ürpeten bu yaziniz için tesekkürler.

    genç arkadaslar asagidaki linkten bence büyük bir garabet olan Türkçe Ezani dinleyebilirler :

    Muhabbetle

  5. Yazan:VolkanS Tarih: May 12, 2007 | Reply

    Türkçe ezan kimine göre garabet kimine göre değil.

    Sorun, camiye giden namaz kılan insanların geleneksel ezana iman etmelerine rağmen, onlara türkçe ezanın dayatılması.

    yoksa, bir takım ilginç düşünceli cemaat, bir yere cami yapıp, türkçe ezan okusalar, türkçe ibadet etseler, kimsenin onlara bir şey demeye hakkı olmaz.

    Din bir kavrayış meselesidir, herkes dilediğince anlayıp uymakta serbest olmalıdır.

    Ezanı baya türkçeleştirmişler, ama “felahı” “kurtuluş” yapmamışlar, neden acaba?

  6. Yazan:Ekrem Senai Tarih: May 13, 2007 | Reply

    Bu millet dini özgürlüğüne düşkündür. Askere gidenler bilirler, yemek duası hep sorundur. Tanrımıza hamdolsun…. dedirtemezler erlere. Demez… Bu milletin taptığı Allah’tır çünkü; yıllarca ulu tanrıdan çok çekmiştir çünkü.
    Çok uğraştılar ibadet dilini Türkçe yapmak için. Beyhude uğraşlar… Tabirimi af buyrun çok ıkındılar başörtüsünü dinden çıkarmak için. Mehmet Akif’in dediği gibi bu baş kesilir belki ama çekmeye gelmez bu boyun… Milleti aptal sanıyorlar, cahil ‘bırakılmış’ olabilir ama samimiyeti çok iyi tartar bu millet. Ve Türkçe ezan, Türkçe ibadet diye sızlananların niyetlerini çok iyi okur…

    Ayşenur hanım döktürmüş yine. Elinize, dimağınıza sağlık.

  7. Yazan:mr^sair Tarih: May 13, 2007 | Reply

    Merhaba Ayşenur Hanım;

    Tarihi bir gerçekliği; karşılaştırmalı insan hayatları üzerindeki yansımaları ile ve öyküleştirilmiş bir surette, dahası bir çırpıda okunabilir halde sunduğunuz için teşekkür ederim. Sanırım yazınızdaki tek gerçek şahıs, profesör hanım…

    Türkçe ezan uygulaması, devlet baskısı ile 1932-1950 yılları arasında, on sekiz yıl sürmüş. Buna rağmen, Müslüman olan halk, pek tabiî ki bu uygulamayı içine sindirememiş, çok partili döneme geçilerek uygulamanın ortadan kalkması bayram havası içerisinde karşılanmıştır.

    Sizi; bunun yanı sıra bir başka, uygulama alanı ve cesareti bulamamış plandan da haberdar etmek isterim. Ezandan önce, namazın Türkçe kılınması fikri baş göstermişti.

    Bu, uluslaşma projesi çerçevesinde Cumhuriyetin ilk dönemlerinde; 1932 yılı Ramazan ayında ileri sürülmüş fakat revaç bulmamış bir fikir… O sıralarda, şimdilerde de ara ara gündeme iliştirilmeye çalışılan bir çaba ile Peygamberimizin Türk asıllı olduğu ve milli bir din icat etmenin gerekliliği devletin ileri gelenleri tarafından dile getirilmiş, Kur’an surelerinin mealleri, değişik mûsiki makamlarıyla İstanbul camilerinde okunmuştur.

    Merhum hânende ve hafızımız Saadettin Kaynak, hafızam beni yanıltmıyor ise Sultan Selim camii baş imamlığı esnasında ilk defa Türkçe ezanı okumuştur. 1926 yılı yine Ramazan ayında Göztepe’de Mehmed Cemaleddin adında bir imam namazı Türkçe kıldırmaya çalışmış, o an saf tutan cemaatte de buna tepki göstererek dağılmış, dönemin Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi Bey’de adı geçen şahsı imamlık görevinden azletmiştir. Gerçekten de halk bu konuda kayda değer bir tepki göstermiş ve bu tepkinin giderek büyüyeceğinden endişe edilerek benzer uygulamalardan vazgeçilmiştir.

    Gariptir ama Türkçe ezan ve Türkçe namazı savunanların önemli bir kısmı, hatta tamamına yakını namaz kılmayanlar arasından çıkmıştır. Benzer bir durum, günümüz için de geçerliğini korumaktadır. Ne var ki bu görüşün kabul görmemesi, onu savunanların namaz kılmamalarıyla ilgili değildir. Eğer dini delillerle desteklenebilir bir tarafı olsaydı, kuşkusuz namaz kılanların bir kesimi tarafından kabul görebilirdi. Zira salt siyasi endişelerle ortaya atılmış olsa da bu görüş sahipleri kendilerince bir takım dini deliller de ileri sürmüşler, bu bağlamda Ebu Hanife’nin bazı ictihadlarına dayanmışlardır.

    Velhasıl Kur’an ‘ın hem mana hem de lafız yönüyle Allah tarafından indirildiğini, O’nun kelamı, yine mana ve lafız itibariyle O’na ait olduğunu görmeksizin, “ben okuduğum ayeti anlamak ve anladığım dil de ibadet etmek istiyorum” türünden, ilk bakışta masum görünen tutumların içine girmekle, dünya da ki lisan sayısı kadar namaz icat etmiş olacaklarını fark edemeyeceklerdir.

    Eğer namaz kılanların önemli bir kesimi namazda ne okuduklarının anlamını bilmiyorsa, bilmelerinin gerektiğine dair bir bilgiye sahip olmamalarındandır. Bunun gereği hocalar tarafından kendilerine anlatılmamış, bu önemli husus da “herkesin yapabileceği kadarından sorumlu olacağı” gibi bir düşünce hakim kılınmıştır. Mesele bence, sadece halkın acizliğinden değil, hocaların sorumsuzluğundan da kaynaklanmaktadır. Zaten belli bir dönemden sonra Kur’an ‘ın anlaşılmaya çalışılması bir cüretkârlık olarak görülmeye ya da gösterilmeye çalışılmıştır.

    Çevremizde 50 yaşından sonra Kur’an okumayı öğrenmek isteyenlerin çoğalması ise çok farklı analizler yapmamıza imkan sağlar. Okuma-yazma bilmeyenlerin ekseriyetinin; dini hassasiyetleri yüksek, günlük ibadetlerini muntazam yerine getiren insanlardan oluşması ve Kur’an okumayı da doğru düzgün bilmemesi yahut sonradan öğrenmek için muhtelif yollara başvurması, dikkate alınması gereken bir sosyolojik realitedir. Belki tam da burada, farklı kanallardan işaret edilen “artan dindarlaşma” savının istatistiksel analizler ışığında gerçekliğini araştırmaya koyuluruz. Galiba burada başvurulan gözlem de, yalnızca kendisini dindar olarak tanımlayanların sayısından oluşabilecek. Zira dindarlığın ne orandan sonra artmış sayılabileceği ve gerçekten de güvenilir istatistik kayıtları oluşturmanın zorluğu buna yol açmaktadır.

    Teşekkür ederim…

    Ve sâir

  8. Yazan:murat koçak Tarih: May 13, 2007 | Reply

    Fazla söze gerek yok bence, tek kelimeyle “mükemmel”

    yüreğimizi harmanladın Ayşenur hanım.

    Allah kaleminizin gücünü, kalbinizin coşkusunu eksik etmesin.

    Saygılar…

  9. Yazan:Fatih Haras Tarih: May 14, 2007 | Reply

    Allah razı olsun. Yüreğimize tercüman oldun…

  10. Yazan:Ayşenur Bulut Tarih: May 14, 2007 | Reply

    Cuma günü bir telaş içindeyim. Vakti gelmiş hatta geçiyor olan DD yazımın henüz belli olmayan konusu buram buram terletiyorken beni, Cuma vaktinin ezanını dinlerken “evrekaaaa, ezan’ı anlatmalıyım,aynen hissettiğim gibi” diyerek yazmaya başladım ancak ilginç olan şu ki; DP’nin iktidarının yıldönümü olan bir takvime denk gelmişti yazım, bir nev’i tevafuk yani.

    Sözkonusu ibadet ve inanç olunca Arapça milli bir dil midir yoksa bir din lisanı mıdır? sorusuna doğru cevabı ehil bir akılla vermek durumun o kadar müşkül olmadığını gösterecektir. Bu konuda Kuran muhataplarına gereken cevabı vermektedir;bakılabilir.

    Yeryüzünde konuşulan/unutulmaya yüz tutmuş binlerce farklı lisan var. Hepsinin ayrı ayrı dillerini İslam ibadet diline çevirmesini “kaos” olgusundan başka bir olgu ile açıklayamam;çünkü bu ihtilaf rahmet olanı değil nifak olanıdır. Özgürlük falan değil yani.Günümüzde bile canlı örnek olarak karşımızda duran kuşak farklılığı nesiller arasındaki kopukluğun bir nedenindir konuşulan dilin ya da uslubun olduğunu görürüz. MrSair uzun ve güzel değinmiş konuya.

    Aslında vurgulamak istediğim Türkçe ibadet meselesi değildi;yazımda yıldönümü ile çeşitlenen karaketerler gereği konu Türkçe ezana da yayıldı. Kahramanlarımın yaşam hikayesinden yola çıkarak farklı farklı acılardan,açılardan,manalardan ezan’a olan bakışımızın değişmesine vesile olmaktı. Üstelik 18 yıl yaşanan bu garabetin tekerrür etmemesi/etmeyeceğinin temelinde yalnızca onun mahiyetini bilmek olduğunu vurgularım.

    Yorum ve beğenisini sunan herkese teşekkürler… En iyisi yazıyı geç vermek, o zaman kusurumuzu telafi etmek için güzel yazı yazabiliyoruz demek :)Hürmetler.

  11. Yazan:hasan geniş Tarih: May 20, 2007 | Reply

    Sn. Bulut, güzel bir yazı, teşekkürler.

    ***

    Yalnız küçük bir eleştirim olacak yazınıza;

    Yazınızın başlangıcında, ithafınızı “Bir siyahi’nin oğlu idi.” şeklinde yapmışsınız Hz. Bilal için.

    Türkçe’de kullanılan “zenci” kelimesi, arapça kökenli olup siyah derili insanları betimlemek için kullanıldığı gibi zaman zaman güçlü, kuvvetli (iriyarı) insanları ifade için kullanıdığına da rastlanmaktadır. Türkçe’de “siyahi” kelimesinin kullanımı hemen hiç yoktur.

    Yazınızda, hem de bir arap olan Hz. Bilal’i betimlerken, arapça aslına uygun olarak dilimizde kullanılan “Zenci” kelimesi dururken neden hemen hiç kullanımı olmayan “siyahi” kelimesini kullandınız?

    (İngiliz kültüründe “zenci” kelimesi hakaret olarak kullanıldığı için mi? Eğer sebep bu ise yazınızın da ingilizce olması gerekmez miydi?


    TDK-
    Zenci (isim,Arapça zenc³): Siyah ırktan olan kimse, siyahi:

    Örnek: “Avrupalılar arasında, bizi zenci gibi kara zannedenler varmış.”- F. R. Atay.

  12. Yazan:hasan geniş Tarih: May 20, 2007 | Reply

    Bir düzeltme yapayım hemen:

    Yukarıda Hz. Bilal için Arap demişim. Ama Bilal-i Habeşi adından anlaşılacağı gibi habeşistanlı (etiyopyalı)dır. Arap olup olmadığını bilmiyorum. Bildiğim zenci olduğudur.

    Saygılar,

ÖNEMLİ

--------------------------------------------------------------------

Tüm yazı, yorum ve içerikten imza sahipleri sorumludur. Yayımlanmış olmaları, bu görüşlere katıldığımız anlamına gelmez.

Hakaret içerse dahi bütün yorumlar birer fikir eseridir. Ama bu siteye ilk kez yorum yazıyorsanız, yorum kurallarına gözatın yine de.

Not: Sitenin ismini dert etmeyin, “derinlik” üzerine bayağı bir geyik yaptık, henüz söylenmemiş bir şey bulmanız oldukça zor :)

Editörle takışmayın, o da bir anne-babanın evlâdıdır, sabrının sınırı vardır. Siz haklı bile olsanız alttan alın, efendilik sizde kalsın.

Sitenin iç işleriyle ilgili yorum yapmayın, aklınıza takılan soruları iletişim kutusundan sorun, kol kırılsın, yen içinde kalsın.

Kendi nezaketinizi bize endekslemeyin, bizden daha nazik olarak bizi utandırın. Yanlış ve eksik şeylerden şikayet etmek yerine bilgi ve yeni bakış açısı sunarak tamamlayın, düzeltin, tevazu ile öğretin bize bildiklerinizi.

Bu kurallara başkasının uyup uymamasına aldırmayın, siz uyun. Bütün yorumları hızla onaylanan EN KIDEMLİ YORUMCULAR arasındaki nizamî yerinizi alın.

--------------------------------------------------------------------
  • Siz de fikrinizi belirtin